Etiket: Zor

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Affetmek

    Affetmek

    Hepimizin çok kırıldığı, çok öfkelendiği kişi/kişiler mutlaka ki vardır. Hatta bu kişi kendimiz de olabiliriz. Kimimiz dost dediğimiz kişi tarafından ihanete uğramıştır, kimimiz hak etmediğine inandığı davranışlara, sözlere maruz kalmıştır, değer vermişizdir ama karşılığını görmemişizdir, bir hata yapmışızdır böyle bir hatayı nasıl yapabildiğimizi düşünür dururuz, bu liste uzatılabilir. Hepimizin durumlara yüklediği anlam, yapısı farklı olabilir. Birimizin üzerinde durmadığı bir olayı, diğerimiz çok büyük bir olay olarak görebilir. Bu nedenle “asla affetmem” dediğimiz şeyler farklılaşabilir.

    Yoğun öfke ve kırgınlıklar öyle yer eder ki içimizde kolay kolay bırakıp gitmez bizi. Kırıldığımız, öfkelendiğimiz kişiler mutsuz olsun, başına kötü bir şey gelsin, pişman olsun bizden af dilesin ve bize yaptığının cezasını bir şekilde görsün isteriz, bekleriz hatta dualar ederiz. Çünkü affetmek bir şemsiye gibidir; altında acı, üzüntü, hayal kırıklığı, suçluluk, şaşkınlık, nefret, çaresizlik gibi yoğun duygular vardır. Baş etmek zordur. Kişi ya da olay aniden akla gelir, akla geldikçe o andaki duygular tekrar tekrar şimdiymiş gibi yaşanır, keşkeli cümleler kurulur, zihinde yeniden canlandırılır, “şimdi”de yaşamayı zorlaştırır, geçmişe götürür, kişinin enerjisini alır. Psikolojik (depresyon, kaygı gibi duygudurum bozukluklarından daha ciddi patolojilere kadar birçok farklı hastalık) ve fizyolojik hastalıkların oluşumuna yol açar (ağrılardan, kalp hastalıkları- kansere birçok farklı hastalık).

    Affetmek başkalarının ya da kendimizin bize olumsuz/rahatsız edici duygular yaşatmasına son vermektir.Olaylar ve yaşadıklarımız sonucunda bizler her zaman seçim yaparız. Affetmek bu seçeneklerden birisidir.Belki de zor olanı. Çevremizdekiler “affet boşver” derler. Asla affetmem, neden affedeyim ki, affedilmez gibi cevaplar verilir sıklıkla karşılığında. Affet: Söylendiği kadar kolay değildir ve affetmek boş vermek, önemsememek, görmezden gelmek, yaşanmamış saymak anlamına gelmez.

    Affettiğimizde unutmuş olmayız. Elbette ki yaşadıklarımızı unutamayız. Ancak üzerimizdeki olumsuz etkisinden kendimizi kurtarabiliriz. Yani affetmek kendimize yaptığımız bir iyiliktir, başkasına değil. Yapılan araştırmalar, affeden kişilerin duygusal, psikolojik ve fiziksel olarak kendilerini daha iyi hissettiklerini göstermiştir. 

    Affetmeyerek her zaman o olay veya kişiyle aramızda bir bağ kurmuş oluyoruz. Kötü de olsa bir ilişkidir bu. Olay yaşanmış bitmiş bir şey ama biz hala bitirmiyoruz, ilişkide kalıyoruz, etkisini yaşatıyoruz, süre uzadıkça onunla bütünleşiyoruz, bir parçamız haline geliyor. Böylelikle ne kadar da yanlış yapıyoruz. Hissettiklerimiz bizi olumsuz etkilerken hayat devam etmekte, affedemediğimiz kişiler de günlük hayatlarına devam edip çoğu kez bizim hissettiklerimizden etkilenmemekte, haberdar olmamakta. Affetmeyerek sadece kendimizi cezalandırmış oluyoruz. Affetmeyerek o kişiyi ya da geçmişi değiştirmiş olmuyoruz ancak geleceğimizi etkilemiş oluyoruz, olumlu olmayan bir yönde. 

    Düşünün affedemediğiniz o olay hiç yaşanmamış olsaydı şu an nasıl olurdunuz? Kesinlikle daha farklı, daha iyi.  Affederek de daha farklı ve daha iyi olabilirsiniz.

    Affetmek bir süreçtir. Hemen “affettim tamam “demekle affedilmez. Zamanla olur.  Önemli olan affetmeye karar vermektir. Zor bir süreç de olabilir. Hazır hissedilmelidir. “Affetmeye hazırım, artık affedip etkisinden kurtulmak istiyorum, bunu yapabilirim” demekle başlanmalıdır. Öncelikle yaşadığımız olayı, acıyı kabul etmek, derinlemesine kendimizle, duygularımızla yüzleşmek gerekir.  Olayı, kişiyi anlamaya çalışmak, hatta kendimizi onun yerine tam anlamıyla koymayı başararak düşünmeyi gerektirir. Affettim dediğimizde gerçekten tamamen affettik mi farkına iyi varmalıyız. 

    Affetmenin sonrasında özgürleşme gelir. Büyük bir yük üzerimizden kalkar. Bizi kontrolünde tutan tüm olumsuz duygulardan, etkiden arınmış oluruz. O kişiler de, o olaylar da değersizleşir artık.  İyileşiriz, enerjimizi geri kazanırız. Hayatımıza olan konsantrasyonumuz artar, hayattan daha çok keyif alabiliriz.   

    Bir olay/kişi ne kadar kötü olursa olsun beraberinde bizlere bir şey getirir. Yapmamamız ya da yapmamız gereken şeyleri öğretir, ders verir, duygular yaşatır. Kötü duygu yoktur, hangi duygu olursa olsun duyguyu hissetmek de güzeldir, yeter ki bizi kontrol altına alıp kötü şeyler yaptırmasına izin vermeyelim. Affedememekle, içimizdeki olumsuz duygular pekişir, artarsa kendimize ve çevremize geri dönüşü olmayan büyük zararlar verebiliriz.     

    Kendimizi affetmek başkasını affetmekten bazen daha kolay bazen de daha zordur. Çoğu zaman başkalarına olan kızgınlık, suçlama gibi duyguları irdelediğimizde fark ederiz ki o duygular temelde onlara değil kendimize olan duyguları yansıtmamız. Kendimizdeki hatayı kabul etmek kimi zaman çok daha zor ve acı verici olabiliyor.

    Diğer bir boyut da hiçbirimiz mükemmel değiliz, biz de bir başkasını üzebilir, kırabilir, hatalar yapabiliriz. Affedilmeyi bekleyen, dileyen kişi durumunda olabiliriz.  Başkasını affedemiyorken, affedilmeyi beklemek ne kadar yerinde olur?  

    Kısacası, affetmek aslında kendi iyilik halimizi sağlamak için yararlı olan bir eylem. Bağlayıcılığı, başkaları ya da olaylar değil. Kişilerin bizde yarattığı öfke, acı, nefret gibi duygulara sıkıca sarılıp, onlarla yaşamaya çalışmak veya bu duyguların bırakıp gitmesine izin vermek yani affetmek. Bu iki seçenekten hangisini seçtiğimiz belirliyor, sonrasında yaşayacaklarımızı. 

    Affetmeyle ilgili problem yaşıyorsanız, ne yaptıysanız affedemediyseniz ve bundan kurtulmak istiyorsanız (ki kurtulmalısınız) psikologlardan yardım almalısınız.

    Emin olun: Affetmek size iyi gelecek.

  • Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Uzmanlara göre çocukların yeni bir besini kabul edebilmeleri için aynı besini en az 15-16 defa denemeleri gerektiğini biliyor muydunuz? Yani hemen pes etmemelisiniz. Arka arkaya olmayan denemeler yapmanız faydalı olacaktır. İlk denemeniz ile ikinci denemeniz arasına 10 gün gibi bir zaman koymanız gerekmektedir. Şiddetle reddedilen bir yemek söz konusu ise bu yemeği farklı şekillerde pişirmeyi denemelisiniz. Çünkü tat algısında sadece lezzet değil; koku, görüntü ve ilgili besinle yaşanmış önceki deneyim de son derece etkilidir. Örneğin: Pırasa genellikle zor yenilen bir sebzedir. Kıymalı pırasa ya da zeytinyağlı pırasa yerken zorlanan elbette çok çocuk vardır. Ancak pırasayı az miktarda soğan gibi kullanarak salatanın içine doğradığınızda ya da herhangi bir çorbanın içerisine kattığınızda çocuklar tadını daha rahat kabullenebileceklerdir. Bütün bunları yapmanıza rağmen çocuğunuz ısrarla aynı besini reddediyorsa, o besine muadil olan bir besini kullanmanız da bir çözüm olabilir. Böylelikle çocuk başka bir yemekle aynı besin değerlerini kazanabilir.

    Yemek yemeği reddetme çocuklar için bireyselleşme ve bağımsızlık göstergesi de olabilmektedir. Eğer çocuğunuz yemek yemeği reddediyorsa ya da az yemek yiyorsa bu onun bireyselleşmesi ile bağlantılı olabilir. Yeme davranışı bir anlamda çocuğun bağımsızlığını ele almasının bir göstergesi olabilir. Çocuk yemek yemeyi reddederek kendi seçimlerinin olduğunu göstermek isteyebilir. Eğer ebeveynler çocuğa yeterince ilgi göstermiyorsa çocuk ilgi çekmek için yemek yemeyi reddedebilir. Çocuğun gerçekten yemekle mi bir problemi var yoksa duygusal bir problemi mi var daha iyi gözlemlemek için farklı ortamlardaki yeme davranışları incelenmelidir.

    Çocuğunuz sık ve az yemeye alışmışsa, bu şekilde yenen yemek de ana öğünde yenen kadar besin değeri taşıyabileceği için fazla besin almıyor diye endişelenmenize gerek yok. Ancak uzun süredir iştahsızca ve yetersiz kilo alıyorsa bu sorun bağırsak parazitleri, kabızlık, kansızlık veya idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabileceği için mutlaka bir doktora başvurun.

    Neler Yapılabilir?

    Sabırlı olun, çocuğunuzu zorlamak bir sonuç vermeyecektir.

    Sevmediği yiyecekleri sevdiği yiyeceklerle verin, örneğin sebzeli hamburger yapın. İlla sebzeyi sebze yemeği olarak vermek zorunda değilsiniz. Değişik tarifler yaratabilirsiniz.

    Çocuklara sabırla sağlıklı beslenmeyi, besinlerin vücutlarına neler yapabileceğini anlatın.

    Çocukların aşırı yorgun ve uykulu oldukları zaman iştahları olmadığı için yemek saatlerini buna göre düzenleyin.

    Sofraya oturmadan önce çocuğunuzla oyun oynayın. Oyun sayesinde neşelenen çocuk yemekten daha fazla keyif almaya başlar.

    Çikolata, şeker ve tatlıyı ödül olarak kullanmayın. Bu sefer sebze yemek çocuk için atlatılması gereken bir süreç gibi gözükür. Bu davranış oturacağı için tatlı için sebze yemeğe başlayacaktır. Çocuğu ödüllendirin ama tatlı ile değil.

    Huzurlu bir aile ve yemek ortamı önemlidir. Eğer çocuk masada huzursuzsa, sohbet edilmeyen bir masada, tartışılan bir masada ise duygusal olarak gerilir , ilgi çekmeye çalışır ya da dikkati yemediği besinlere çekmeye çalışabilir.

    Yemek ortamlarını değiştirebilirsiniz. Çocuğunuzu televizyon seyrederken ya da oyun oynarken değil ama kendisini huzurlu ve mutlu hissettiği ev ortamında yedirebilirsiniz.

    Çocuğunuz yemek zamanında aile sofrasına katılarak yemek yemenin sosyal bir olay olduğunu görerek öğrenmeli. Büyük kardeşlerinin ve aile büyüklerinin sofraya oturmaması, yemek seçmesi ve yemekleri beğenmemeleri çocuğunuzun yeme alışkanlıkları üzerinde olumsuz etki yaratabilir.

    Öğün aralarında abur cubur ve meyve suyu vermeyin. Ayrıca az yemek yediğini düşündüğünüz çocuğunuz belki de aslında o kadar da az yemiyordur. Yeterli kalori ihtiyacını alıp almadığını anlamak için nerede, ne zaman ve ne yediğine dair besin günlüğü tutun.

    Çocuklar 1,5 yaşından sonra çatal kaşık kullanabilirler, dolayısıyla bu yaştan sonra kendi kendine yemesini desteklemek için kaşığı ağzına vermektense eline verip, yemesini bekleyin. Böylece yediği yemekler konusunda karar verme inisiyatifinin kendinde olduğunu düşünecektir.

    Tabağı tepeleme doldurmak görüntü açısından itici gelebileceği için porsiyonları ufak tutun.

    Kolay çiğneyebileceği ve yutabileceği besinleri tercih edin. Zorlamadan değişik yemek çeşitlerine alıştırarak tek bir besin türüne bağımlı kalmasını önleyin. Örneğin çocuğun aşırı miktarda süt tüketimi birçok besini reddetmesine yol açar.

    Çocuğunuz sizin beğendiğiniz yemek düzenini ve çeşidini benimsemek zorunda değil, kendi çeşidini kendisinin bulmasına izin verin.

    Acele yedirmek, yemek yemeğe yeterli zaman tanınmaması ya da tam tersine yemek süresini çok uzatmak (yarım saat normal bir süredir) ve yemeği döktüğünde tepki verilmesi çocuğunuzu olumsuz yönde etkiler. Dolayısıyla bu tür davranışlardan sakının.

    Yemeğin aşırı soğuk ya da sıcak olmamasına dikkat edin. Ayrıca birçok çocuk yemekte birbirine karışmış şeyleri reddeder, çok pişirilmiş ve tadı bozuk yemekleri yemez. Bu noktayı da göz ardı etmeyin.

  • 2 Yaş Krizi Nedir?

    2 Yaş Krizi Nedir?

    ‘Bütün dünya bana karşı geliyormuş gibi hissediyorum. Annem babam bile bir şey istediğimde sürekli bana hayır diyor. Beni hep durdurmaya çalışıyorlar. Durmadan şunu yap, bunu yap diye emir veriyorlar. Oysa ben ‘benim’. Benim kendi aklım var. Bu yüzden annem babam bana yap dediklerinde ‘Hayır’ demek zorundayım. Eğer hayır demezsem, kendimi yalnızca anne ya da babamın bir parçasıymış gibi hissediyorum. Ama ben benim. O yüzden istediğim zaman hayır diyebilirim. Çünkü ben güçlüyüm. İstediğim şeylere ben karar verebilirim. Masada nereye oturmak istersem oraya otururum. Kaşığımı tabağıma durmadan vururum. İnsanlar benim burada olduğumu çıkardığım ses sayesinde anlayabilirler. ‘

    Çocuğunuz durmadan hayır diyor, olur olmadık mekanlarda kendini yere atıyor ve bir şey istediğinde onu elde edene kadar ağlama krizlerine mi giriyor? Tebrikler, ‘ Terrible two’ yani ‘2 yaş krizi’ dönemine hoş geldiniz.

    Yazının başındaki cümleler bu dönemde çocuğunuzun ne hissettiğini ve düşündüğünü size kısaca özetleyebilir. Çocuğunuz bunları sizi kızdırmak için yapmıyor, kendi benliğini kazanmak ve bağımsızlığını kanıtlamak istiyor. Bu süreci sağlıklı bir şekilde tamamladığında çocuğunuz ilerde kolaylıkla insanların etkisi altında kalmaktan korunacaktır.

    Ebeveynler bu süreçte çok zorlanıp, aşırı tepkiler verebilir. Bu yüzden sık sık bu sürecin geçici olduğunu ve bu dönemin onun gelişimi için gerekli bir evre olduğunu hatırlamak gerekir.

    Ebeveyn olarak dikkat edilmesi gereken bazı noktalar şu şekilde özetleyebiliriz;

    Bu süreçte çok fazla alanda çocuğunuza sınır koymaya çalışmayın. Savaşacağınız birkaç alan belirleyin. Örneğin fiziksel güç kullanması net bir sınırınız olsun ve bu davranışa asla izin vermeyin.

    Çocuğunuzun hayır ifadelerini onaylayın ve karşı gelmemeye, değiştirmemeye çalışın. Örneğin ‘Hadi çoraplarını çekmeceye koy’ dediğinizde büyük bir ‘hayır, olmaz’ cevabıyla karşılaştıysanız; ‘Tamam, demek şimdi bunu yapmak istemiyorsun’ diyerek karşılık verebilirsiniz.

    Yemek konusunda isteklerine saygılı olun. Örneğin brokoli yemek istemediğinde, ‘Neyi sevip sevmediğine karar ver. Şimdi senin brokoli sevmeyen birisi olduğunu söyleyebilirim.’ Cevabı çocuğun benlik algısını destekleyen ve önemsendiğini hisseden bir cevap olur.

    Çocuğunuz ağlama krizine girdiğinde ve istemediği şeyleri ağlayarak ifade ettiğinde ona yol gösterin. ‘Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda bana hayır, istemiyorum diyebilirsin. ‘

    Bu dönemde çocuğunuzla güç yarışı yapmaktan kaçının. Her istediğinin olmayacağını öğrensin düşüncesi bu dönem için çok geçerli değildir. Tartışma sonuçta daima çocuğun kaybettiği şartlar oluşur. Siz kazanırsanız çocuğunuz kendini ifade etme gücünü kaybedecektir. Eğer çocuğunuz kazanırsa, kendine doğru örnek olacak bir rehberi, güçlü bir yetişkini kaybedecektir. Çocuğunuz sizi çok zorladığında, örneğin yemek yememek için kararlı davrandığı durumlarda bile, ‘Tamam, şimdi yemek zorunda değilsin. Ama daha sonra senin için yemek pişirmeyeceğimi bilmelisin.’ Hem onun istediğinin olduğu, hem son sözü sizin söylediğiniz ve sınırları sizin belirlediğiniz bir cevap olur.

    Son olarak iki yaş krizinin nörolojik boyutuna da bir bakmak gerekiyor.

    Çocuğunuzun bu dönemde beynin ön (frontal) bölgesi gelişir. Bu bölgenin gelişmesi için kararlar vermeye ihtiyacı vardır. Sizin tüm söylediklerinizi yerine getirmesini, tüm emirlere itaat etmesini beklerseniz, beynin bu bölgesinin faaliyetsiz kalmasına sebep olabilirsiniz.

    Ağlama krizler çocuk beyninde gerçek bir tetikleme yaratır. Çocuğunuzun ağlamaya hakkı vardır. Beyni gerçekten de istediği olmadığı için stres altındadır. Ağlamak bu gerilimin boşaltılmasını sağlar.

    Sizin için çok küçük olan bazı istekler onun için çok önemlidir. Arkadaşının oyuncağını almak istemesi veya herhangi bir isteğinin geri çevrilmesi, onun beyninde çok zor bir durumdur. Olgunlaşmamış, neden- sonuç ilişkileri kurmayı öğrenmemiş, bağlantı kurmamış bir beyinde, istekler hayal edilmeye başlandığında haz verecek moleküller salgılanır. Ve istediği olmadığında bu molekülleri n miktarında ani bir düşüş olur. Bu da büyük bir ağlama krizine veya saldırgan bir tepkiye yol açabilir.

    Bu dönemde ihtiyacınız olan en büyük şey ise ‘Sabır’dır. Çocuğunuzun geliştiğini ve büyüdüğünü kendinize hatırlatmak bu dönemi atlatmanıza yardımcı olacaktır.

  • Hasta Eden İlişkiler

    Hasta Eden İlişkiler

    Bir çocuk olarak nasıl sevildiğimiz, yetişkin olarak nasıl seveceğimizin rotasını çiziyor. Anne çocuk arasında gelişen bağlanma şekli gelecekte kuracağımız ilişkilerde güvenli, güvensiz veya kaçıngan (ikircikli) bağlanma örüntürleri kurmamıza yol açar.

    Güvenli bağlanma olanağına sahip nadir insanlardansanız ilişkilerde rahatlıkla bağlanma, kendinizi bir ilişkiye adama ve ilişkiyi sürdürme ve yürümeyen ilişkileri ajitasyon yaşamadan bitirme potansiyeline sahip olursunuz. İlişkiye yönelik olarak kendi beklentilerinizi bilir, kendinizin ve partnerinizin artı ve eksi özelliklerinizin farkında olursunuz.

    Güvensiz bağlanma stiline sahipseniz her türlü yakınlığı bir tehdit, sıkışma, zorlanma alanı olarak görüp gerçek ilişkilerden uzak durabilirsiniz. Aynı anda bir çok kişiyle birlikte olabilir, günübirlik ilişkiler yaşayabilir, insanları tanıma ve anlama yönünde ilgi göstermektense ihtiyacınıza göre kullanma ve kontrol etme eğiliminde olabilirsiniz.

    Kaçıngan (ikircikli) bağlanma stiline sahip kişiler tutarsızlık, güvensizlik, hızlıca bağlanma, ilişkide boyun eğme veya aşırı kontrolcü ve kıskanç olma, yürümeyen ilişkileri bitirememe gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Yaşadığınız ilişki kendi yaşam süreçlerinizi etkileyebilir, iş hayatında ve aile ve diğer sosyal ilişkilerinizde bozulmaya yol açabilir.

    Bazen biri gelir ve sizi öyle bir ilişkiye sokar ki ne yapacağınızı bilemez kendinizi tamamen karşıdakinin etkisi altına aldığı bir düzenekte bulursunuz. Bu ilişkilere hasta eden ilişkiler diyorum. Kaçıngan ve güvensiz bağlanma stiline sahip kişiler çoğunlukla bu şekilde aşağıda belirttiğim örüntülerde davranma eğilimindedir.

    Yapışmacı, tutarsız ve iletişimi siyah beyaz algılayan kişiler önce size öyle bir gelir sokulur, bağlanır ve iyi histtirir ki kendinizi tamamen teslim edebilirsiniz. Tam da bu sırada kedi ile aynı çuvala girmişsiniz gibi sizi tırmalamaya başlar. Sizi sürekli “senden nefret ediyorum, beni terk etme” döngüsü içerisine sokar. Ve bu kişiyi mutlu edemediğiniz için gerilir, mutlu etmenin yolunu olmadığını görüp daralırsınız. Ancak beni terk edersen ölürüm ve sen çok kötüsün yansıtması ile de kötü hissedip onu terk etmeme eğiliminde olursunuz.

    Mesafeli, zor güvenen zor ilişkilenen, içine kapanık ve ketum kişiler bağlanmakta zorlanırlar. Bağlılık gösterir samimi olarak orda olur, sadıktır ancak tam olarak teslim olması, güven duyarak bağlanması zordur. Siz farkında olmaksızın bu kişileri iter, kendinize hizmet etmeye zorlar ve soğuk bir mesafelenmeye girersiniz. Yani ilişkide onları zora sokacak yakınlığın zor ve tehlikeli olduğu yansıtmasının bir parçası olursunuz. Güvene dayalı bir ilişki kurabilmeleri için birinin her şeye rağmen hiç hata yapmadan o kişinin hayatında kalabilmesi gerekir.

    Kaynaşmacı ve hemen biz olalım, aynı olalım diyen kişiler size kendileri ile iyi olma ve hatta kendilerine hayran olma ya da size hayran olmak üzerinden ilişki kurmaya çalışırlar. Bu kişilerle iyi geçinir, ona iltifat edecek bir şeyler bulmaya çalıştığınızı fark edersiniz. Onunla aranız iyiyse harika, değilse berbat hissedersiniz. İlişkinin olmazsa olmaz yürütücüsü olan onunla aynı kafada, aynı fikirde olma halinde bir ikili birlik (füzyon) oluşturursunuz.

    Bunun aksine daha nevrotik ve güvenli bağlanmaya sahip kişilerle iseniz daha olgun savunmalar geliştirip, daha güvenli bir bağlanmaya yönelebilirsiniz. Bunlar benim “iyileştirici ilişkiler” dediğim ilişkilerdir.  Ancak siz de yukarıda bahsettiğim kişilik organizasyonlarından herhangi birine sahipseniz,  bu güvenli bağlanmadan kaçmak, onu bozmak için farkında olmadan elinizden geleni yaparsınız. Aslında bu noktada iş başında olan bilinç dışıdır.

    Güzel bir ilişki başlarken kafası bulanan, sen çok iyi birisin, değerli birisin ama ben ilişkide kalamam diyenler tam da bu kaçışı sergilerler. Bebeklikten yetişkinliğe dek edinilen ilişki kurma örüntüleri harekete geçer ve bugünün gerçekliklerini çarpıtarak algılar. İçsel korku, kaygı, güvensizlik bazen aşırı beklenti ve yapışma eğilimlerini eyleme dökerler. Yani bugünün gerçeğini algılayıp hissederek tepki vermek yerine, geçmiş deneyimlerini bugün oluyormuş gibi canlandırırlar.

    Diğer taraftan sağlıklı ilişki kurmaktan da korkacakları için yakın ve gerçek ilişkide olunan kaybetmekten korkmadıkları, orada olduğundan emin oldukları kişileri en çok zorlarlar. Ya güvenip kaybetmeyeceğinden emin olduğu için rahatça ilişkiyi sabote ederek ilişkiyi bozacak eylemlerde bulunur ya da gidecekler mi diye sürekli karşısındakini sınarlar.

    Böyle sağlıklı iyileştiren ilişki potansiyeline sahip birini bulduğunuzu düşünüyorsanız kendinizle ve kendi iç dinamiklerinizle çalışmanın bir yolunu bulmanızda yarar var.

    Terapi bir çeşit iyileştiren ilişkidir: sınırları belli, gerçeklik temelli, dünü ve bugünü bağlamında değerlendirerek ortaya çıkan duygulanımların netleştirilmesi ve ifade edilmesine olanak sağlayan güvenli bir alan yaratır. Böylece gerçek dünyadaki ilişkisel varoluşumuzda sağlıklı bir yönelime ulaşmak için yalnız kalmamış olursunuz.

  • Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Günlük hayatta hepimiz mutlaka yapılması gereken önemli işleri ertelerken bulmuşuzdur kendimizi. Ertelemek insanın doğasında vardır aslında. Burada incelememiz ve üstünde durmamız gereken şey yapmamız gereken işi ne kadar süreyle erteliyoruz ve bu erteleme hayatımızı ne kadar etkiliyor?

    Erteleme, yapılması gereken herhangi bir işi yapmayı geciktirme, başka bir zamana atma, ileriki bir zamana bırakmadır. Yapmamız gereken bir işi, bir görevi ertelediğimiz zaman aslında bir takım aşamalardan geçeriz:

    Yapmaya kesin karar veririz.

    Yapmayı gereksiz yere geciktiririz.

    Aslında geciktirmenin zararlarını bilir ya da bir yararının olmadığını çok iyi biliriz.

    İşi geciktirdiğimiz için kendi kendimizi kınarız ya da yapacağımız işi zihnimizden uzaklaştırarak kendimizi savunuruz.

    Ancak son dakikada kendimizi zorlayarak işi ya zamanında ya da geç bitiririz ya da hiçbir zaman bitiremeyiz ve kendimizi rahatsız hissederiz.

    Böyle bir gecikmenin bir daha yaşanmayacağı konusunda kendi kendimize güvence verir ve gerçekten buna inanırız.

    Üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden gelen yeni işi yapmayı yine geciktiririz.

    Bütün gecikmeler benzer bir yol izlemez. Kimi işler, daha iyi yapılmaları uğruna geciktirilebilir; bunlar normal kabul edilebilir. Ancak yukarıda bahsettiğim kasıtlı geciktirmelerin kişide rahatsızlık uyandıran bir yanı vardır. Kişinin iç dünyasında bir takım sorunlara neden olur ve kişide “yenik düştüğü” duygusunu uyandırır. Kişi bu yanlışını düzelteceğine, çoğu zaman yaptığı bu yanlışını sürdürür ve bir kısır döngü oluşur.

    Bu sorunu aşabilmek için, önce bu gerçeklikle yüzleşmek, aşma sürecinde yaşanacak sıkıntıları göğüslemeyi kabul etmek ve konunun üzerinde yeniden düşünmeyi ve eyleme geçmeyi istemek gerekir. Öncelikle geciktirme eğiliminde olduğunuz işi ilk önce yapmak en etkili çözümdür.

    Amaçlarınızı belirleyin çünkü amaçlarınız elde etmek istediklerinizin yansımalarıdır. Kendinizi geliştirebilmeniz için birtakım amaçlar belirlemeli ve bunların yolunda ilerlemelisiniz fakat amaçlarınızı nasıl belirlediğinizde bir okadar önemlidir. Üstlendiğiniz göreve uygun düşmeli ve gerçekçi olmalıdırlar. Kişisel yeterliliğinizi arttırmalı ve onlara ulaşmaya çalışırken gösterdiğiniz çabalar ölçülebilir olmalıdır.

    Bir işin üzerinde düşünüp durmaktansa hemen eyleme geçmek gerekir. Eyleme geçerken şu soruları yanıtlandırmak önemlidir.

    1. Bugün neredeyim?

    2. Nereye gidiyorum?

    3. Oraya ulaşabilmem için ne yapmam gerekir?

    4. Ne gibi seçeneklerim var?

    Bu soruları yanıtlarken başaracağımıza yönelik isteğimiz en üst düzeyde olmalıdır. Yaptığımız iş sonunda sağlayacağımız gerçek yararı düşünebilir ya da yaşayacağınız sıkıntının ortadan kalkacak olduğunu düşünebiliriz.

    • Zorlandığım zaman yapmak benim için daha kolay.. Bu yüzden iyice zorlanana kadar erteleyeceğim, sonra yapmak benim için daha kolay olacak.

      • Zorlandığınız zaman yapmak size daha kolay oluyor gibi görünebilir, ancak o koşullar altında yapmanın daha zor olduğunu göreceksiniz. Bitirmeye zorlanacağınız için, iyi bir iş çıkarmanıza yardımcı olacak gereçleri bir araya getiremeyecek, işin üzerinden yeniden gitmek için yeterli zamanınız olmayacak ve geçiştireceksiniz.

    • İşi nasıl iyi yapacağımı bilmiyorum. Nasıl iyi yapabileceğimi bilene dek bekleyeceğim.

      • İşi nasıl iyi yapabileceğinizi bilmiyorsanız, beklemeniz için haklı bir nedeniniz yok demektir. Nasıl iyi yapabileceğinizi bulmak için hemen başlamalısınız, başlayarak daha iyi öğreneceksiniz.

    • Yapıp yapmayacağımı bilmiyorum, çünkü gerçekten yapmak istemiyorum.

      • Yapmak zorunda olduğunuz bir işi ne kadar az istiyorsanız o kadar çabuk başlamalısınız böylece biran önce o işten kurtulmuş olacaksınız. Yapmayacak olursanız ise iş gözünüzde giderek büyüyecek ve hiç yapılamayacak bir hal alacaktır.

    • Bu işi geciktirmem dünyanın sonu değil, geciktirsem de çok büyük bir şey olmaz.

      • Evet gerçekten dünyanın sonu değil ancak bu, geciktirirseniz de çok büyük bir şey olmaz anlamına da gelmiyor. Herhangi bir işin, her şeyden önemli olmaması demek, hiç öneminin olmaması demek değildir. Belki çok önemli olmayan bir iş fakat bu işi her şeyden daha önemli olduğu için yapmıyorsunuz zaten, kendi taşıdığı öneme ve değere göre yapıyorsunuz.

    • Bir kez son dakikada yapmıştım ve bu işe yaradı, niye aynı şekilde yapmayayımki?

      • O zaman gerçekten işe yaradı mı, yoksa durumu mu kurtardı? O zaman bu yöntem oldukça işe yaramış bile olsa, geciktirmeseniz daha iyi sonuçlar almaz mısınız? O zaman bu yöntem işe yaramış bile olsa, geciktirmenizden ötürü çektiğiniz sıkıntıya, zorluğa ya da gerginliğe değer mi?

    Yukarıda görüldüğü gibi düşünüldüğünde ertelemek için bir çok sebep bulunabilir fakat bu sebeplerden hiçbiri mantıklı olmayacaktır. Bir erteleme durumu söz konuş olduğunda kendi eylemlerinizi düzenleyerek kendi kendinizin komutanı olduğunuzu düşünebilirsiniz. İlerleme elbette ki yavaş yavaş olacaktır. Önünüzdeki altı ay içerisinde yüzde onluk, sonraki altı ayda ise yine bir yüzde onluk gelişme olacağını ve aşama aşama artacağını düşünün.

    Aynı zamanda bir erteleme çizelgesi de işinize çok yarayacaktır. Örneğin:

    • Ertelediğiniz işi tanımlayın

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne hissediyordunuz?

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne düşünüyordunuz:

    • Söz konusu işi geciktirirken kendi kendinize ne söylüyordunuz)

    • Sonuç ne oldu?

    Hepinize zamanında bitirdiğiniz işlerle dolu bol planlı ve programlı günler dilerim.

  • Çocuğunuza kural-sınır koyma

    Çocuklara kural-sınır konulması çocuğun yararına olan psikolojik ve gelişimsel bir ihtiyaçtır. Çocuğun ruhsal ve bedensel iyiliği, toplumsal uyumu için sınırlarını bilmesi ve kurallara uyması gerekir. Bu açıdan ebeveynlerin yaklaşımı çok önemlidir.

    Çocuğa çok müdahaleci yaklaşılmamalı, ruhsal ve bedensel açıdan tehlike içermeyen davranışlarına dur denilmemelidir. Aksi halde çocuğun merak, keşfetme, birey olma hevesini kırar, çocukla olan güvenli ve yakın ilişkiye zarar veririz. Çocuğa uygun bir şekilde dur demek, kural-sınır koymak; çocukların güvende ve değerli olduğunu hissetmesini sağlar. Çocukların toplumsal kurallara uyma, dürtülerini kontrol etme, işbirliği yapma, keşfetme, sorumluluk alma ve hatalarını düzeltme motivasyonunu arttırır. Çocuğu hiç durdurmadığımızda ve sınır koymadığımızda; evde ve toplumda dışlanma, çatışma ve olumsuz tepki görme ihtimali artar.

    Toplumumuzda bazı çocuklara kural-sınır koyma güçlükleri yaşama ihtimali daha yüksektir. Risk altında olan çocukların özelliklerine baktığımızda;

    Ailenin ilk torunu olmak,

    Geç ya da yardımcı üreme yöntemiyle doğmak,

    Gebelik ya da bebeklik döneminde hayati tehlike atlatmak,

    Sürekli bir bedensel hastalığının olması,

    Kendinden önce bir kardeşi vefat etmiş olması,

    Geniş ailede yaşamak,

    Hem anne hem babanın çalışması,

    Anne-babası boşanmış ya da ebeveyn kaybı yaşaması,

    Hareketli, sabırsız, inatçı olması gibi faktörlerle karşılaşırız.

    Çocukları uyarırken nelere dikkat etmek gerekir?

    Çocuklar çok iyi gözlemcidir, kimin ne zaman dur dediğini, hangi durumlarda kuralın değiştiğini, kimlerin kurallara uyup uymadığını, ne yaparsa kuralları aşabildiğini kolayca fark eder. Çocuklar üzerinde söylediklerimiz yerine yaptığımız davranışlar daha etkilidir. Çocuktan beklediğimiz davranışları kendi yaşantımızda uygularsak çoğu zaman uyarmaya bile gerek kalmayacaktır.

    Çocuğunuz istediğinizi yapmadığında ona vuruyorsanız, kendi istediği olmadığı zaman o da vurarak istediğini elde etmeye çalışacaktır. Bazı aileler çocuğuna kural koyduğu zaman “beni sevmezse, psikolojisi bozulursa, özgüvenini kaybederse, mutsuz olursa” gibi kaygılar yaşar. Ancak yetişkin olmamıza rağmen kurallarını bilmediğimiz bir topluma girdiğimizde bocalarız. Çocuklar da ebeveynler kural koymadığında ya da kurallar sık değiştiğinde kafa karışıklığı ve güvensizlik yaşar. Bu durum başta ebeveynlerle olan ilişkisi olmak üzere diğer kişilerle olan ilişkisini olumsuz etkiler, aile farkında olmadan korktuğu durumların yaşanmasına ve çocuğun zarar görmesine sebep olabilir.

    Çocuklar her istediğini yapmak, istediğine anında sahip olmak ve kendine engel olunmamasını isterler. Yaşları küçük olduğu için isteklerini erteleme, bekleme, öfke kontrolü ve kendini ifade etmede zorlanırlar. Bu yüzden durdurulmaya çalışıldığında ağlama, tepinme, bağırma, eşya atma, kendine-başkasına vurma ile istediğini elde etmeye çalışırlar. Anne-baba olarak çocuğun yaşını, gelişim düzeyini, kişilik özelliklerini ve çocukla yaşadığınız geçmiş deneyimleri dikkate alın ve uygun tutum sergileyin. Örnek olarak, “Hayır, kola içemezsin” yerine, sakince “Kola içmek senin için sağlıklı değil, bu nedenle içmemen gerekiyor, istersen beraber portakal suyu sıkıp içebiliriz” diyebilirsiniz. Çocuk kabul etmez ise karşılıklı inatlaşma, tartışma ve pazarlığa girmeyin. Cümleleriniz kısa, net, kendinizden emin ve kararlı olmalı, kızgın ve yalvarır tarzda olmamalı. Siz ayrıntılı, akla uygun, mantıklı, ikna edici bilgiler ve örnekler verirsiniz, o sırada çocuğunuz amacına ulaşmak için ne yapması gerektiğini düşünüyor olabilir. Kendine, size ve çevresine zararlı olabilecek davranışlarda bulunursa sakince durdurun. Gösterdiği tepkiden kimsenin zarar görme ihtimali yoksa yanına gidip sadece göz teması kurun ve sessizce sakinleşmesini bekleyin. Yanına yaklaşılmasından rahatsız oluyor, tepkinin şiddeti artıyorsa yanından uzaklaşıp, biraz sakinleşmesini bekleyin.

    Çocuğa tepkisini sonlandırması için “Ağlamayı kesersen çikolata, telefon veririm” gibi rüşvet teklif etmeyin, ödül vermeyin. Böyle yapmanız çocuğun yanlış tutumunu pekiştirecek, tekrarlanma ihtimalini arttıracaktır. Öfkesi geçince yanınıza gelir aynı isteğini tekrarlarsa önceki cevabınızı aynı kararlılıkta ve sakinlikte tekrarlayın. Çocukların “hayır” denmesi gereken isteklerine “evet” demek yanlış iken, önce “hayır” dedikten sonra kararınızı “evet” olarak değiştirmek daha yanlıştır. Çocuklara kural-sınır koyarken zorlandığınızda bir başkasına (baba, öğretmen, psikiyatrist) şikayet etmekle tehdit etmeyin, bu davranışınız çocuk tarafından “ben sana hayır-dur diyemiyorum” olarak anlaşılır. Sonrasında çocuğa kural koymanız, hayır diyebilmeniz daha zor olacaktır. Çocuğunuza koyduğunuz kurallar ve sınırlar baş başayken, misafir geldiğinde, yolculukta ve misafirliğe gittiğinizde değişirse, çocuğunuz bunu fark edecektir. Baş başa iken dur diyebildiğiniz, kurallara uyan çocuk diğer ortamlarda beklemediğiniz davranışlarda ve isteklerde bulunabilir, sizi zor durumda bırakabilir.

    Ebeveynlerin kişilik yapısı, ruhsal ve bedensel hastalığının olması, maddi güçlükler, eşler arasındaki sorunlar çocuklara sınır koyulmasını zorlaştırır. Çocuğa sınır koymada anne ve babanın tutumları farklı ise dur deme konusunda çatışma çıkacak, çocuğun kafası karışacaktır. Öncelikle aranızdaki tutum farklılıklarını giderin, en azından çocuğun yanında tartışmaktan ya da diğerinin kuralına müdahale etmekten kaçının. Çocuğun sınırlarını öğrenmede zorlanması sadece anne-baba kaynaklı değildir, çocuğun karakteri ve ruhsal sorunları da etkilidir. Örneğin, hiperaktif çocuklar inatçı, fevri, ısrarcı ve sabırsız oldukları için kurallara uyma ve söz dinlemede ciddi zorluk yaşarlar. Anne-babalar bazen çocuğun durumunu göz ardı ederek kendilerini ya da birbirlerini suçlar, çocuğun bilerek yaptığını düşünürler. Bunun sonucunda daha katı bir tutumla sorunu çözmeye çalışır, kısır döngüye girerler.

    Çocuğunuza kural-sınır koyabilmek için ilişkinizin iyi olması çok önemlidir. Bu nedenle hergün yaklaşık yarım saat birlikte oyun oynamaya, gülmeye ve gevşemeye zaman ayırın. Haftanın bir günü ailecek dışarı çıkmak, dışarda keyifli aktiviteler yapmak, iyi zaman geçirmek ilişkinizi iyileştirecektir.

    Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi bozan, sık tartışmalara ve karşılıklı öfkeye sebep olan, hem ebeveyni hem çocuğu ruhsal olarak zedeleyen sınır-kural koyma güçlüklerinde bir çocuk ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerekir.

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Beynin ön bölümlerinde yer alan dikkat şebekesi, kişinin belli bir konuya odaklanması, belli bir görevi başlatması, planlaması, organize olması, dikkat işlevlerinin yönetilmesi gibi becerileri gerçekleştirir. Dikkat eksikliği olan çocuklarda beynin bu bölgesindeki bir takım düzensizlikler, olgunlaşmasındaki yetersizlikten bahsedebiliriz. Dolasıyla diğer öğrenme güçlükleri gibi nörolojik temellidir.

    Buna bağlı olarak çocuğun dikkatini özellikle onu zorlayan keyif almadığı bir konuya odaklanmasında bir güçlük yaşamasına sebep olur. Bu nedenle çocuğun çok sevdiği bir konuya rahatlıkla odaklanırken (bilgisayar oyunu gibi) ödev yaparken aynı odaklanma ve sürdürme becerisini sergileyemeyebilir. Bir kişi istemeyerek yapmak zorunda olduğu şeyleri ne kadar kaliteli yapabiliyorsa o kadar beynini aktif kullanıyordur.  

    Üstün yetenekli olan çocuklarda öğrenme güçlüğü olma ihtimali diğer çocuklara kıyasla yüksektir. Bu sebeple dikkat eksikliği ve hiperaktivite görülebilir.

    Dikkatin üç hali bulunmaktadır, seçici dikkat, bölünmüş dikkat ve sürdürülen dikkat. Kısaca seçici dikkat, özel bir noktada dikkatin toparlanması, bölünmüş dikkat eş zamanlı iki girdi arasında dikkatin bölünme hali, sürdürülen dikkat ise kişinin zaman içinde performansını sürdürme yeteneğidir. 

    DEHB Genetik nedenlidir. Anne-babadan birinde veya her ikisinde de DEHB varsa, bunların çocuklarında da DEHB belirtilerine rastlanabilir. DEHB çocukluk çağı hastalıklarından sonra görülebilir. Gelişimsel sorunlar DEHB ile bağlantılı olabilir. Beyin dokusundaki doğumsal ya da sonradan olma zedelenmeler DEHB ye sebep olabilir. Doğuştan yatkınlıklarla dünyaya geliyoruz, kanser hastası örneği Çocuğun DEHB ye yatkınlığı vardır ve uygun olmayan bir çevre ile karşılaştığı zaman bu tanıyı alabilir.

    Dikkat eksikliği olan çocuklar; yönergeleri başından sonuna kadar takip edemez, dikkatini yaptığı işe vermekte zorlanır. Evde veya okulda silgisini kitabını kaybeder, kalemini düşürür, defterini evde unutur, düzensiz görünür.  ilgisi kolayca başka yönlere kayar. hayatlarını planlayamazlar, neden sonuç ilişkisini kuramazlar. Duymakta güçlük çekerler.

    Hiperaktivite ön plandaysa yerinde duramaz, oturması gerektiği halde oturamaz, yerli yersiz koşup tırmanır. Bu çocuklar aşırı konuşur, sessiz sakin oyun oynamakta güçlük çeker, her zaman bir şeylerle uğraşır, cevapları ağzından kaçırır, sırasını beklemekte zorlanırlar. Olaylara yada konuşmalara müdahale eder, yarıda keser.

    Okul öncesi çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı koymak zordur, çünkü bu yaşlar çocukların genelde hareketli oldukları ve öz denetimlerinin yetersiz olduğu yıllardır. Bu dönemde DEHB tanısı koymakta aceleci davranmamak önemlidir. Hiperaktivitesi olan pek çok çocuk bebekliklerinde de huzursuz, hareketli, çok ağlayan, az uyuyan, beslenme sorunları olan zor mizaçlı bebekler olarak gösterilebilir, hatta anne karnın da bile fark edilir. Ancak dikkat eksikliği okul çağında fark edilir.

    Dikkat eksikliğinin tanısı ayrıntılı psikiyatrik muayene, okul ve ebeveynden alınan bilgiler ışığında çocuk ve ergen psikiyatri uzman doktoru tarafından konulmalıdır.

    İlaç tedavisiyle birlikte DEHB tanısı almış çocuklarla nörolojik tabanlı terapi programları uygulanmalıdır.

    Dikkat arttırıcı egzersizlerle beynin ön bölgesinde yer alan dikkat şebekesine giden kan akışı hızlanır.

    3T (televizyon, tablet, telefon) kullanımı DEHB’yi olumsuz etkilemektedir

    . Televizyon ve oyunlarda devamlı uyaranlar olduğu var. Beyin uyaranlara, hareketli görüntülere ne kadar alışırsa durağan ve sıkıcı uyaranlara (ders çalışmak, kitap okumak) karşı o kadar dikkat sorunu yaşar.

    Çocukların evde uygulayabilecekleri dikkat arttırıcı alıştırmalar ve oyunlar; son harften kelime bulma, okuduğunu anlatma, anlatılan öykü ve masalla ilgili soru sorma, benzer iki resim arasındaki farklılıkları bulma, farklı olan resmi bulma, saklanan eşyayı bulma gibi benzer bir çalışmada tepsi içine konulan bir bardak suyu dökmeden getirebilmesi gibidir. Şişirilmiş balonu avucun içinde düşürmeden evin içinde dolaşması, yılan şeklinde uzatılmış ipin üzerinden yürümeye çalışması gibi oyunlar çocuğun konsantrasyonunu artırmaya yöneliktir.

    DEHB li çocuklar anne ve babaların yönergelerini duymazlar, söyleneni çoğu kez duymadıkları için yapmazlar. Bu yüzden evde kurallar basit ve anlaşılır olmalıdır. Görevler açık, net ve kısa olarak anlatılmalıdır. ‘Aferin’, ‘İyi gidiyorsun’, ‘Yaptın mı’, ‘Başladın mı?’ gibi geri bildirimler verilmelidir.

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    Pek çok insan gerek iş hayatında gerek özel hayatında “hayır” demekte zorlanır. Bazen de “hayır” kelimesini hiç söyleyemez. Bu durumun farklı sebepleri olabilir. Karşıdaki kişiyi kaybetme endişesi, birini incitmekten çekinmek ya da iş yerinde statü kaybı yaşamaktan korkmak gibi nedenlerle insanlar istemedikleri konularda “hayır” demekten kaçınabilirler. Aslında, kişinin burada kaçındığı esas şey “hayır” dediği zaman bir kişiyi, bir işi, bir ilişkiyi veya bir statüyü kaybederse bunların sonucunda yaşayacağı acıdır. Yani; kişi eğer “hayır” demezse acı da yaşamayacağını düşünür. Bunlara ek olarak başkası tarafından eleştirilme, bencil olduğunun düşünülmesi gibi düşünceler de kişinin “hayır” demesini engelleyen sebeplerdendir.

    “Hayır” demekte zorlanan kişiler, “hayır” dedikleri zaman başkaları tarafından kaba bulunma, bencil olma, tembel olarak algılanmaktan korkma, kendisini kanıtlama gibi düşünceler içinde olabilirler. Ancak burada şunu her zaman hatırlamak gerekir: Hiç birimiz her zaman her şeye yetebilmek, her şeyin üstesinden gelebilmek zorunda değiliz. Zaten kimsenin böyle bir gücü de yoktur. Herkesin bazen zamanı olmayabilir, dinlenmek isteyebilir ya da kendisinden talep edilen konuda gerçekten yeterli olamayabilir hatta ve hatta kendisinden talep edilen şeyi yapmak istemeyebilir. Araştırmalar da, insanların kusursuz ve mükemmel insanlardan daha çok, kendileri gibi hata yapan ve eksikleri olan kişilere karşı yakınlık duyduklarını gösteriyor.

    Kendi hayatınızdan ve kendi vaktinizden gönülsüzce fedakarlık yaparak birilerine evet demenizin kimseye bir faydası da olmayacaktır. En başta da kendinize! Kendi önceliklerinizi görmezden gelerek karşı tarafın isteklerine evet dediğinizde aslında kendinizi daha zor bir duruma sokmuş oluyorsunuz. Nasıl mı? Günlük hayata baktığımızda bu konuda çok çeşitli örnekler vermek mümkün. Örneğin; yorucu bir günün ardından istediğiniz tek şey eve gidip biraz dinlenmek ve erkenden uyumak olabilir. Bu esnada sevdiğiniz bir arkadaşınızın sizi aradığını ve akşam dışarıda görüşmeyi talep ettiğini düşünün. Aslında eve gidip dinlenmek sizin için daha cazip görünüyorken sırf karşı tarafı kırmamak için “evet” diyorsunuz. Peki ya sonra? Yorgun bir şekilde arkadaşınızın yanına gidiyorsunuz. Aklınızda olan şey ise bir an önce eve gidip uyumak. Bu şekilde o andan keyif almadığınız gibi belki de yaşamakta olduğunuz stresi istemeden de olsa arkadaşınıza yansıtıyorsunuz. Sonuç? Planladığınızdan daha geç saatte eve gittiğiniz için dinlenemediniz, bu yüzden ikinci günü daha yorgun bir şekilde kalktınız, kendinizi mutsuz hissettiniz ve dahası belki de arkadaşınıza bu görüşmeden keyif almadığınızı istemeden de olsa belli etmiş oldunuz. Oysa ki bu ve buna benzer durumlar karşısında, karşı tarafa direkt “hayır” demek yerine, “Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu akşam görüşebilmeyi çok isterdim ancak eve gidip dinlensem daha iyi olacak. Yarın görüşmeye ne dersin?” gibi bir açıklama yapmak hem sizin karşı tarafa direkt “hayır” demediğiniz için kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak hem de karşı tarafın durumu anlayışla karşılamasına vesile olacaktır.

    İnsanlar kendilerine ayırdıkları zamanların ne kadar önemli ve pozitif etkilerinin olduğunu bazen fark edemeyebiliyorlar. Oysa ki, kendinize ayırdığınız zaman zoraki olarak başka şeylere ayırdığınız zamanlardan çok daha olumlu etkiler yaratır. Kendinize ayırdığınız zamanlarda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Kendinizi daha iyi hissetmek hem özel hayatınıza hem de iş hayatınıza olumlu yansır. Ancak kendinize zaman ayırmak yerine başkalarının isteklerine istemediğiniz halde zaman ayırmayı seçerseniz o zaman hem zorla yaptığınız bir şey için kendinizi kötü hissedersiniz hem de bu karşı tarafa da olumsuz yansır. Dolayısıyla kendi zamanınızdan fedakarlık etmek yerine, gerekli zamanlarda “hayır” demeyi tercih etmek hem size hem çevrenize olumlu yansıyacaktır.

  • Hiperaktivite ve dürtüsellik-1

    Hiperaktivite ve Dürtüsellik Nedir?

    Hiperaktivite ve dürtüsellik çok farklı şekillerde tanımlanabilir ama genel anlamda bakıldığında bir davranış düzenleme ve denetleme sorunudur. Hiperaktivite de çocuğun yaş ve gelişim seviyesinden beklenenden daha hareketli olma hali görülür. Dürtsellikte ise aklına geleni hemen yapma isteklerini erteleyememe (frenleyememe) sorunu mevcuttur.

    Hiperaktivite ne şekilde karşımıza çıkar?

    ‘Yerinde duramama, sürekli koşuşturma (genellikle uygun olmayan ortamlarda), yorulmak bilmeme’

    ‘Motor takılmış gibi olma, kanepe koltuk üzerinde gezme’

    ‘Kıpır kıpır olma, elleri ayaklarının sürekli hareket etmesi’

    ‘Sürekli hareket etme isteği, boş duramama, hemen sıkılma’

    ‘Çok konuşma, aklına geleni söyleme, sürekli soru sorma’

    ‘Oyunu düzenli ve sakin oynamakta güçlük çekme’

    ‘Sessiz, durağan işlerden kaçınma, bu tür faaliyetleri sevmeme’

    ‘Bir görevi bitirmekte güçlük çekme, bir durumdan diğerine geçme’

    Dürtüsellik nasıl görülür?

    ‘Sabırsızlık, durup düşünmeden hareket etme’

    ‘Tepkilerini frenleyememe’

    ‘İstediğini erteleyememe, yaptırmak için tuturma’

    ‘Başkalarının sözünü kesme, araya girme’

    ‘Bildiği sorunun cevabını pat diye verme’

    Yukarıdaki tanımlamalara benzer şekilde birçok ifade hiperaktivite ve dürtüsellik için aileler ve öğretmenler tarafından kullanılabilir. Hiperaktivitenin ve dürtüselliğin (ataklığın) görünümü ve şiddeti kişiden kişiye değişir. Tüm hiperaktif çocuklarda tüm belirtilerin yoğun şekilde görünmesi zorunluluğu yoktur.Semptomların temel özelliği yaşından ve gelişimsel düzeyinden beklenenden daha fazladır. Bir başka ifade ile birkaç yaş küçük bir çocukta olduğu kadar hareketli ve atak olma durumu mevcuttur. Bu davranış düzenlemedeki gecikme durumu sınıf ortamı gibi yaşıtları ile kıyaslamaların çabucak yapıldığı ortamlarda daha belirgin hale gelir.

    Tabi bu belirtilerin çocukların çok sevindikleri ve daha neşeli davrandıkları bayram günleri, doğum günleri gibi kutlama anları ile sınırlı olmamalıdır. Yaşamı etkileyecek düzeyde olması şarttır.

    İlk yaşlarda nasıl görülür?

    Bazı çalışmalarda anne karnında bile belirtilerin mevcut olduğu saptanmıştır. Hiperaktif çocukların anneleri ile geçmişe dönük olarak yapılan çalışmalar da bir kısmının diğer çocuklara kıyasla ‘daha çok tekme atıkları ve kıpır kıpır oldukları’ bildirilmiştir.

    Bu belirtilerin dışında ilk hiperaktivite belirtileri genellikle çocukların ilk yürümeye başlama dönemlerde dikkati çeker. Çoğu aile ‘bu çocuk yürümeden koştu, sürekli bir şeyler yapmak istiyordu, kendini sakınmıyordu, onun peşinden ayrılamıyorduk’ şeklinde bu 1-3 yaş dönemini tanımlarlar. Anneler özellikle bu dönemde çocuklarının davranışlarını yönetmekte zorlanırlar.

    Uyku ve yemek sorunları yaşıtlarından daha sık görülür. Çabuk huzursuzlanan ve zor yatıştırılan bebeklerdir. Uykuya yatmayı sevmezler. Uyduklarında bir şeyler kaçıracakmış gibi hissederler. Uyku daldıklarında ise derin uyuma ve zor uyandırılma eğilimindedirler. Yemeklerde şekerli gıdalar ve abur cubur düşkünlükleri fazla olabilir.

    Aile ilişkilerine nasıl yansır?

    Ev kurallarını sevmezler, cezalara uymak istemezler. Bir yerlere tırmanmaktan, kanepe tepelerinde gezmekten hoşlanırlar. Bir oyunu ya da faaliyeti bitirmeden diğerine geçerler. Uygun olmayan şeyler yutma, sık düşme, ezikler ve kırıklar şeklinde kazalar görülebilir. Oyuncaklarını kırmayı ve içini açmayı severler. Sessiz sakince vakit geçirmekte, oyun oynamakta zorlanırlar.

    ‘Beklemek’ onlar için çok zordur. İstediklerini yaptırmak için tuturma, inatlaşma ve sinirlenme sık görülür.

    Özellikle kardeş ilişkilerinde sık soruna neden olur. Bazı zamanlar kardeşleri ile iyi vakit geçirseler bile sıkça kıskançlık davranışında bulunurlar. Kardeşini rahatsız etme, eşyalarını alma, zarar verme, sık kavga etme, çabuk sinirlenme, oyun bozma gibi yakınmalar sıktır. Hep kendi istediği olsun isterler, ortak eşyaları (televizyon, bilgisayar) kullanmakta sorun çıkarırlar. Kendi hakkına razı olmazlar ve diğerlerinin hakkına karışırlar.

    Anne ve babanın kurallar konusunda işbirliği uygulaması ve kararlı olması çok önemlidir. Küçüktür yapsın diye sınır koyulmayan davranışlar artma eğilimindedir.

    Okul öncesi dönemlerinde neler olur?

    Arkadaşları ile çabuk sosyalleşen ama çabuk küsen çocuklar olurlar (paylaşmayı sevmezler). Kreşe verildiklerinde kreş kurallarına uymakta, bir etkinliği sürdürmekte sorun yaşayabilirler. Ortak oyunları çabuk bozmaya yatkındırlar. Hep kendi istediğinin olmasını isterler. Oyunu kazanmak konusunda çok ısrarcıdırlar. Kazanamadıklarında çabuk sinirlenirler. Arkadaşlarının elinden oyuncaklarını alma davranışları görülebilir. Kreş döneminde kaza riskleri de artmıştır. Küçük yaralanmalardan büyük kazalara kadar birçok durumla karşılaşılabilir. Öğretmen onunla baş etmekte zorlanabilir. Aileler kreşi bırakmak yada değiştirmek zorunda kalabilirler.

    Devamı için tıklayınız.