Etiket: Zarar

  • Güneşten korunmanın önemi

    Güneşten korunmanın önemi

    Güneş ışığı aslında vücudumuz için faydalıdır. Cildimizin D vitamini üretmesini sağlar. D vitamini vücudumuz için ciddi önem taşır. D vitaminini yiyeceklerle almak zordur. En fazla yağlı balıklarda bulunur. Eğer yağlı balıkları çok fazla tüketmiyorsak, besinlerle az miktarda D vitamini alabiliriz. Bu nedenle cildimizin güneş ışınları ile temas etmesi gerekmektedir.

    Bu yararlarına rağmen güneş ışınları, güneş yanığı gibi cilde zararda verebilir Güneş yanığının, özellikle açık tenli ve benli kişilerde melanom riskini artırdı gösterir çalışmalar vardır. Bu olumsuz etkilerinden korunmak için hassas kişilerde güneşe maruziyeti ölçülü hale getirmek gerekir. Güneşten korunma, güneşten zarar görmeyecek ancak D vitamini eksikliği oluşmayacak düzeyde olmalıdır. Tavisiye edilen, serumdaki D vitamini değerinin 70nmol/L civarında olmasıdır fakat bu değer de tam anlamıyla kabul edilmiş değildir.

    Cildimizin yaşlanmasında, biyolojik yaşlanmanın yanı sıra, dış etkenler (güneş, soğuk, hava kirliliği, makyaj malzemeleri gibi) ve iç ektenler (beslenme bozukluğu, sigara, stres gibi) bir çok neden vardır.

    Cildin doğal yaşlanması güneş ile artmakta daha erken oluşmaktadır. Cildimizde, koyu lekeler, ince kırışıklıklar, elastikiyet kaybı, damarlanmada artış, kabalaşma gibi değişiklikler güneş etkisiyle artmaktadır. Bunun sonucunda uzun süreli, yoğun ve kronik biçimde UV ve güneş ışığına maruz kalma sonucu cildinmiz erken yaşlanır. Bunu kendi vücudunuzda rahatlıkla görebilirsiniz. Güneşe görmeyen kalça gibi bir bölgenize bakın cildiniz boyun, yüz gibi çok güneş gören bölgelerdeki cildinize göre daha genç olacaktır.. Güneşten korunma ile fotoyaşlanmayı yani güneş ışınlarına bağlı yaşlanma etkilerini azaltabiliriz.

    Çocukları güneşten korumak çok önemlidir.Derimizde oluşan güneş hasarının %50-80’lik kısmı çocukluk ve ergenlik döneminde meydana gelir.

    Güneş yanıklarına sebep olan güneş ışınlarına maruz kalma hayatın sonraki dönemlerinde deri kanseri riskini arttırdığı kanıtlanmıştır. Güneşe maruz kalmak, deri kanseri riskini en fazla artıran faktörlerden biridir.

    Geçirilen her güneş yanığı zararlı etkiyi artırır. Bu nedenle zararın neresinden dönülürse kardır mantığı ile güneşe karşı korunmayı önemsemek için hiçbir zaman geç değildir.

    Solaryum ile yapay bir bronz ten elde etmek çok zararlıdır. Deri kanseri riskini önemli miktarda arttırır. Solaryum UV ışınları ile derinin bronzluğunu arttırır fakat derinin güneş ışınlarından kendini korumasını artırmaz . Bu nedenle, solaryumla kazanılmış bir bronz deri kendini güneş altındayken güneş yanıklarından koruyamaz.

    Güneşten korunmada birinci kural güneş koruyucu krem kullanmaktır. Fakat güneş koruyucu krem sürmüş birisinin uzun süre güneş altında kalması yinede güvenli değildir. Güneşi kelimenin tam anlamıyla bloke etmek şu anda mümkün değildir. Hiç bir güneş koruyucu tam koruma sağlayamaz. İnsanlar güneş kremlerinin tüm zararlı ışınları bloke ettiği düşünüp güneşin altında çok uzun süre kalmamalıdırlar. Güneş ışınlarının en yoğun geldiği 11.00-15.00 saatleri arasında güneşlenmekten kaçınılmalıdır.

    Özellikle benleri olan kişilerin güneşten daha iyi korunmaları gerekmektedir. Benleri olan kişilerin hangi benler tehlikelidir olduğunu bilmesi önemlidir. Hangi benlerde doktora başvurmanız gerektiğini anlamak içi ABCD kuralını uygulamanız gerekmektedir.

    A: Asimetridir. Benin kendi içerisinde düzgün olmayan renk ve şekil değişiklikleri var ise yani asimetri varsa önemlidir.

    B: Border, sınır demektir. Benin sınırlarında girintilerin ve yamuklukların olması durumudur.

    C: Color rengidir. Benin renklerinin farklılıklar olması, tamamının tek renk olması yerine farklı (siyah, kahverengi, koyu kahverengi, kırmızı) renklerde olmasıdır.

    D: Diameter capıdır. Benin çapının 60 mm den büyük olması önelidir.

    ABCD kuralında yer alan 4 kriterden 2 veya daha fazlasını içeren benleriniz mevcut ise panik yapmadan en kısa zamanda bir dermatologa görünmeniz gerekmektedir.

  • Uzman hekim tarafından yapılan lazer epilasyon zararlı mı ?

    Uzman hekim tarafından yapılan lazer epilasyon zararlı mı ?

    ~~Lazer epilasyon yöntemi son dönemlerde hem kadınların hem de erkeklerin fazlaca gündeminde. Yalnız bu uygulamanın hangi şartlar altında yapılması gerektiğini bilen yok. Doğru bilinen yanlışları düzeltmek ise yine hekimlere düşüyor. İster kabul edelim ister etmeyelim, artık “imaj dünyası”nda yaşıyoruz. Anahtar kelimemiz de “güzellik”. İnsanlar binlerce yıldır onun peşinde. Çünkü güzelliğin sonu yok. Bu uğurda yapılan her şey mubah! Her köşe başında başka bir güzellik merkeziyle karşılaşmamız da bundan. Son dönemlerde biraz daha iyi gözükmek için kadın-erkek herkesin en çok rağbet ettiği uygulamalardan biri de şüphesiz lazer epilasyon. Fakat yaptıranların da yaptırmaya niyetlenenlerin de kafası karışık: “Acaba gerçekten sağlıklı mı?” Güzellik merkezlerinin web sitelerine, afişlerine bakarsanız bu yöntem çok sağlıklı, kesin sonuç. Hem de ağrı, acı yok. Yüzyıllardır insanları meşgul eden kıl-tüy işlerini elbette bu kadar basite indirgemek doğru değil. Deneyimli dermatologlara lazer epilasyonun vücudumuza zarar verip vermediğini, hangi şartlar altında bu yöntemden faydalanabileceğimizi sorduk. Bu vesileyle, doğru bildiğimiz birçok yanlışı da öğrendik…

    NEDEN TÜYLERİMİZ VAR?

    Lazer epilasyon yönteminin ayrıntılarına girmeden önce vücudumuzdaki görünen ya da görünmeyen tüylerin fonksiyonlarını bilmek elzem. Aslında kaş, kirpik ve saçlarımızı düşünecek olursak güzellik ve estetiğimizin bir parçası onlar. Çoğunlukla epilasyon yaptırılan kıllar vücut ısımızı dengelemeye yarıyor. Üşüme esnasında kılların dibindeki piloerektör denilen kaslar kasılıp tüyleri dikleştiriyor. Böylece vücudumuzdaki ısı miktarında bir miktar artış gözlemleniyor. Tabii kıllar zaman zaman hastalıklara da davetiye çıkarabiliyor. Bakteri, kötü koku, mantar ve kıl dibi iltihapları gibi… Uzmanlara göre, hastalık riski taşıyan bölgelerdeki kıllar yarardan çok zarar verebiliyor.

    Kadın ve erkeklerin önemli estetik kaygılarından biri kıl. Bundan kurtulmak için de sir ağda, tıraş ve kimyasal dökücüler gibi farklı farklı yöntemler deneniyor. Ama hangisi tercih edilirse edilsin kalıcı bir çözüm sunmuyor. Dolayısıyla lazer epilasyonun günümüzde özellikle tercih edilmesinin ardında, yüzde 70-80 kalıcılık unsuru etkili gözüküyor. Peki, gerçekten bu yöntem sağlıklı mı? Epilasyon esnasında vücudumuza nasıl bir işlem uygulanıyor?

    Çoğumuz küçükken mercek ya da saat camını güneşe tutarak bir kâğıdı yakmışızdır. Lazerin yaptığı işlem de aslında buna benziyor. Cilde paralel demetler hâlinde gelen ışık, bir noktada odaklaşıp ısı etkisi yapıyor. Sıcak, kıl üreten hücreleri hasara uğratıyor. Buna fototermal etki deniyor. Yapılan işlem tüy kökündeki melanin pigmentini patlatmaya yarıyor. Etraftaki dokuya ise zarar vermiyor. Sema Hastanesi’nden Dermatolog Leyla Ertenü, hiçbir yöntemin hasarsız gerçekleşemeyeceğini belirterek trilyonlarca hücreden meydana gelen insan vücudu için bir miktar hücre ölümünün ileride sorun çıkarmayacağını söylüyor. Çünkü ağda, sir ağda, cımbız gibi kökten alım yöntemlerinde şiddetli çekme sebebiyle de hücreler ölüyor, dokuda sıvı birikebiliyor, uygunsuz ortamlarda yapıldığında da enfeksiyon riski ortaya çıkıyor. Üstelik tüm bunlar bir ya da birkaç kez değil, ortalama her ay yaşanıyor.

    Halk arasında lazer ışığının kanser yaptığı biliniyor. Bu yanlış bilgiyi Memorial Hastanesi’nden Dermatolog Ayfer Aydın düzeltiyor: “Lazer ışığı kanser yapsa tüm dünyada bu kadar kullanılır mı? Lazerin daima hedef aldığı ‘bir şey’ vardır. Bu ışık demeti göz, üroloji, prostat, gençleştirme, leke ve varis tedavisinde, kalp ameliyatlarında da kullanılıyor. Epilasyonda kullandığınız ışık ürolojide işe yaramıyor. Demek ki lazer hedefine uygun çalışıyor. Epilasyon esnasında kıl kökünün dışındaki hiçbir yere lazer ulaşmıyor, kesinlikle zarar vermiyor.”

    Lazer, 1960 yılından bu yana dermatoloji ve diğer tıp alanlarında sıklıkla kullanılıyor. FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) bu yöntemi onaylıyor ve kullanılmasında herhangi bir sakınca görmüyor. Dr. Leyla Ertenü, “Lazer vücuda herhangi bir zarar verseydi 48 yıl içinde bu ortaya çıkardı. Uygulanan bölgedeki doku değişikliğinin gözlenebilmesi için bu süre yeterli.” diyor.

    Yıllardır Avrupa ve Amerika’da uygulanan lazer epilasyon yöntemi, Türkiye’deki kadar revaçta değil. Fakat bu durum “lazer zararlıdır” anlamına gelmiyor. Mahremiyet kaygıları bu yöntemin müslüman ülkelerdeki tercih yüzdesini düşürüyor. Sağlık dışında gerekçelerle mahremiyet sınırları aşılmak istenmiyor. Dr. Ayfer Aydın, vücut kıllarına bakış açısının ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiğini söylüyor: “Özellikle Müslüman kadınlar genital bölgelerinin temizlenmesine çok önem verir. Türk halkı da bu konuda çok hassastır. Diğerleri kıllarından rahatsız değil aslında. Onları vücutlarının bir parçası olarak görüyor, ‘acaba nasıl yok ederim’ diye düşünüp herhangi bir arayışa girmiyor. Kullanım oranlarındaki farklılıklar bu ayrıntıdan kaynaklanıyor.”

    Lazer epilasyon yöntemi güzellik merkezlerinde “kusursuz, yüzde yüz kalıcı, acısız” şeklinde tanıtılıyor. Dermatologlar ise başarı oranını yüzde 70-80 diye veriyor. Kalıcılığı için de “tartışılır” diyor. Çünkü vücut dinamik bir yapı. Bir sürü kıl yapacak hücre mevcut. Mesela, gözle görülmeyen ayva tüyleri gibi. Onlar hormonel sorunlar, kullanılan ilaçlar ya da kist sebebiyle kalınlaşıp kıla dönüşebiliyor. Kişinin lazer epilasyon yaptırmasının herhangi bir önleyici etkisi bulunmuyor. Bazen de melanin pigmentine verilen sıcaklık, kıl oluşumunu tetikleyerek artırabiliyor.

    Lazer epilasyonda kalıcılık kişiden kişiye değişiyor. En iyi cevap alınan yerler ise koltuk altı bölgesi. Çünkü buradaki kıllar kol ve yanağa göre daha kalın ve köklü. Lazer ışığı koyu pigmentleri üzerine çekmek üzere programlandığı için uygulama etkin sonuç veriyor. 5-10 yıl içinde öldürülen hücrelerin bir kısmı tekrar canlansa da tamamen geri dönüş yaşanmıyor. Lazer epilasyon bahsedildiği gibi tamamen acısız bir yöntem de değil ayrıca. İşlem sırasında tüylerin cımbızla çekilmesine benzer bir acı hissediliyor. Vücudun bazı bölgeleri daha duyarlı olduğu için acı daha da artabiliyor. Lazer, soğutucu ile birlikte kullanılıyor. Böylece derinin ısınmasına bağlı ağrı-acı meydana gelmiyor, derinin üst kısmı korunuyor.

    Lazer epilasyon 12-50 yaş aralığındakilere uygulanabiliyor. Bu yöntemden faydalanabilmek için sadece yaş sınırı yeterli değil. Mesela bronz tenliler, beyaz saçlılar, epilepsi (sara) hastaları ile gebe hanımlara işlem yapılamıyor. Işınların anneye de bebeğe de zararı yok aslında. Fakat gebelik döneminde vücuttaki pigmentasyon oranı yükseliyor, özellikle göz ve çevresinde lekeler çıkabiliyor. Lazer ışınları ise bu lekeleri kalıcı hâle getirebiliyor. Dolayısıyla böyle bir riski hiçbir uzman almak istemiyor.

    Kendini ispat etmiş bu modern yöntemle alakalı özellikle ülkemizi ilgilendiren can alıcı noktalar var. Çünkü ehil ellerde ve uygun ortamlarda yapılmayan epilasyonlar birçok sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Lazer ışını güvenilir diye biliniyor ama onu tamamen tehlikesiz kabul etmek de doğru gözükmüyor. Mesela hastaların uygulamadan önce muhakkak dermatolog tarafından görülüp muayene edilmesi şart. Çünkü muhtemel yan etkileri, bir estetisyen ya da çeşitli kurslara katılarak cihazı kullanmayı öğrenmiş kişilerin tahmin edebilmesi neredeyse imkânsız.

    Lazer aşırı seviyedeki güneş ışığına benziyor. Eğer hastanın güneşe alerjisi varsa uygulamadan sonra alerji reaksiyonları ortaya çıkabiliyor. Lazerin etkisiyle kansere yol açabilecek benler de çoğalabiliyor. Herpes gibi vücut enfeksiyonları sıcağın etkisiyle hızla yayılabiliyor. Dezenfekte edilmemiş uçlar da birçok viral mikrobun kişiden kişiye bulaşmasını sağlıyor.

  • Akran Zorbalığı Nedir?

    Akran Zorbalığı Nedir?

    Kişinin kendisine kıyasla güç olarak daha aşağı olan birisine, fiziksel olarak ya da sözlü

    olarak rahatsızlık verecek düzeyde uyguladığı güç içeren kasıtlı olarak ve süreklilik arz eden

    negatif müdahalesi anlamına gelmektedir. Bu durum bir tür saldırganlık ve zarar verme hali

    olarak açıklanabilir.

    AKRAN ZORBALIĞININ TÜRLERİ

    Fiziksel zorbalık: Fiziksel güce dayalı, itme, dürtme, tekmeleme, tükürme, vurma, ısırma, kulak çekme, tekme atma, çelme takma, zarar verici aletlerle saldırma ya da korkutma gibi davranışları barındırır.

    Sözel zorbalık: Çocuğun konuşmasıyla, boy-kilo gibi fiziksel özellikleriyle ya da giysi-gözlük gibi dış görünüş özellikleriyle alay etme. Bunun yanı sıra küçük düşürmek için lakaplar takma ya da kötü sözler kullanmayı içeren davranışlardır.

    Sosyal/duygusal zorbalık: Dışlama, oyunlara almama, görmezden gelme, konuşmama, başkalarının o kişiyle konuşmasına mani olma, diğerlerini mağdur olan çocuğa karşı kışkırtma ya da çocukla ilgili çeşitli yerlere çirkin yazılar yazma gibi davranışlar olarak da karşımıza çıkan bir diğer tür olarak geçmektedir.

    Cinsel zorbalık: Cinsel amaçlı dokunma, sarkıntılık yapma, cinsel çağrışımlı sözcükler kullanarak imalarda bulunma, başkalarının giysilerini kaldırma ya da çıkarma, hakkında cinsel içerikli söylentiler yayma vb. davranışlar ise olarak adlandırılmaktadır.

    Eşyalara yönelik zorbalık: Eşya ya da yiyecekleri zorla alma, haraç alma, zorla bir şeyler ısmarlatma, okul eşyalarına zarar verme gibi saldırgan davranışlar da görülebilmektedir.

    Siber zorbalıktır: Diğerlerinden daha farklı olarak daha dolaylı olarak görülebilen, çevrim içi kanallar yoluyla kendini koruma gücü olmayan bireylere uygulanan başkasının kimliğine bürünme, sanal dışlama, iftira atma, bilgi çalma ve kötü yönde kullanma gibi saldırgan davranışları barındırır.

    Neden Akran Zorbalığı Yapılır?

    Çoğunlukla zorbalık yapan çocuklar akran grupları tarafından takdir almak ve onaylanmak için bu davranışları sergilemektedirler. Böylece güç gösterisi yapmış ve akran grubu içinde kendine bir yer bulmuş olacaktır. Bu nedenle de zorba çocuklar kendi akran grupları tarafından büyük kabul görmekte, zarar gören çocuklar tarafından reddedilmektedir. Ancak bu çocuklar için zorbalık yapan akran grubunun bir üyesi olmak önemli olduğundan onları reddeden çocukların zarar görmüş çocukların tavır ve tutumları pek bir anlam ifade etmemektedir.

    Akran çatışması ve akran zorbalığını ayırt etmek önemlidir!

    Normal Akran Çatışması

    • Taraflar eşit güçtedir.

    • Her zaman gerçekleşmez..

    • Zarar boyutu ciddi değildir.

    • Her iki tarafta da benzer duygulara yol açar.

    • Amaç taşımayabilir.

    • Sorunu çözmek adına taraflar arasında çaba söz konusudur.

    Akran Zorbalığı

    •  Güçler arası dengesizlik vardır.

    •  Devamlılığı olan davranışlardır.

    •  Kasıtlı olarak yapılır.

    •  Mağdur, duygusal tepki gösterebilirken zorba tepkisizdir.

    •  Güç ya da kontrol elde etme amacı taşıyabilir.

    •  Sorun çözme adına yapılmaz, zarar verici niteliktedir.    

    Zorba davranışın sergilenmesinde etkili olan bazı faktörlerden söz edilebilir. Bunlar:

    • Çocukların büyüdükleri ortamdaki refah, 

    • Suç oranı,

    • Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi,

    •  Benzer davranışlar sergileyen bireylerin varlığıdır. 

    Bu durumlar zorbalık davranışının ortaya çıkmasında tetikleyici, etken olabildiği gibi çıkmaması adına da önemli rol oynamaktadır.

    Zorba davranışlarda kırılması gereken bir döngü vardır.  Bu döngü de en önem arz eden ve müdahale edilmesi gereken davranış, zorbalığı görmezden gelmektir. Aksi taktirde zorbalık pekişmeye devam edecek ve zarar verici davranışlar durmayacaktır. Bu döngünün kırılmasında öğretmenler, rehberlik birimi ve değerli ailelerimizin katkıları oldukça önemlidir.

    AİLELER NELER YAPABİLİR?

    Çocuğunuzun zorbalık yaptığını düşünüyorsanız

        Sakin ve net bir tavırla bunun onaylanan bir davranış olmadığını belirtin. Bu davranışı neden yaptığı konusunda çocuğunuzu dinleyin ve uzun vade de çocuğun bu davranış dolayısıyla nasıl kayıplar yaşayacağının üstünde durun. Mağdur olan ile empati kurmasını sağlayarak onun davranışı sonucunda nasıl hissetmiş olabileceği ile ilgili konuşun. Zorbalık davranışının gelişmesinde rol model olan aile üyesi ya da yakını varsa uyarın. İyi bir örnek olun ve zorbalık karşıtı davranışlar edindirmeye çalışın. Bu konuda olumlu davranışlar geliştirdiğinde mutlaka taktir edin. 

    ! Çocuğunuzun zorbalık mağduru olduğunu düşünüyorsanız, 

        Açık bir biçimde iletişim kurun ve onu anlamaya çalışırken büyük tepkiler sergilememeye çalışın. Tartışmak yerine nerede ve nasıl olduğu ile ilgili bilgi almaya çalışın. Çocuğunuz mağduru olduğu zorba davranışı anlatmamanızı isterse, bunun zorbayı korumak olacağını anlatın. Çocuğunuzu suçlamayın. Konu ile baş etmesi içinçocuğa destek olun, tek başına mücadele vermesi gerekmediğini iletin. Sosyal destek ağlarını arttırmak adın arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmek için cesaretlendirin. 

    ! Çocuğunuzun seyirici olan toplukluktan olduğunu düşünüyorsanuz,

        Bu gruptaki çocuklar ne yapacaklarını bilmediklerinden ya da kalabalık insan topluluğundan birinin elbet yardım edeceği düşüncesine sahip olduğundan sorumluluk dağılması yaşayabilmektedirler. En önemli olan ise zorbalığın ne olduğunu ve yapılacakları çocuklara aktarırken; engelleyici durdurucu davranış ve tutumlarını, iletişim yolu ile anlaşmayı ve çatışma yönetimini çocuğa öğretmek fayda sağlayabilmektedir.

    *Böyle durumlarda mutlaka zorba davranışın ortaya çıktığı kurum ile işbirliği kurun. 

  • Neden hasta oluyoruz? Yoksa “bağışıklık fıçımız” mı doldu?

    Neden hasta oluyoruz? Yoksa “bağışıklık fıçımız” mı doldu?

    “Neden hasta oldum?”, “Neden şimdi?”, “Neden bu hastalık?” Doktorların cevabı sıklıkla tatminkar değildir: “Genetik faktörler”, “ Bünyen yapıyor”, “Şunu yediğin, bunu içmediğin, az hareket ettiğin, çok üzüldüğün için”. Söylenenlerden genelde tatmin olmayız, sorularımızın çoğu yanıtsız kalır.

    Aslında açıklama basit. “BAĞIŞIKLIK FIÇIMIZ” ağzına kadar dolmuş, taşmaya başlamış ve bu durum kendini hastalık olarak gösteriyor.

    “BAĞIŞIKLIK FIÇISI” elbette bir benzetme. Vücudumuz kendine zarar veren faktörleri temizlemek için bağışıklık sistemini kullanır. Bir çöp kovası gibidir bağışıklık sistemi. Tüm zararlı etkenler bu fıçıya atılır. Zaman zaman atılım organları ile biraz boşaltılıp yer açılır. Ancak fıçının kapasitesi sonsuz değildir, zamanla ağzına kadar dolar, taşmaya başlar, hele ki hoyrat kullanıyorsak. Fıçıya attıklarımız çok, fıçıyı boşaltma sıklığımız az ise kısa sürede kapasitesi aşılır. Sonuç “ HASTALIK”tır. Hangi hastalığın ortaya çıkacağını, nasıl hastalık bulguları göstereceğimizi belirleyen de genlerimizdir.

    Genetik yapımız bizi bazı hastalıklara eğilimli kılabilir. Ancak genetik faktörler bizim değiştirilemez kaderimiz değildir. Genler sessizdir; bir yapı planı gibi dosyalarda, raflarda saklanır; ta ki onu harekete geçirecek sinyali alana kadar. Hastalık ilişkili bir gene sahip olmamız, bir gün mutlaka hasta olacağımız anlamına gelmez. Hastalık genlerini harekete geçirecek olumsuz faktörler azaltılır ve “bağışıklık fıçısının” limitini aşması önlenirse hastalıkların ortaya çıkması önlenebilir. Hasta olduktan sonra da çözümsüz değiliz. “Bağışıklık fıçısı”nı daha çok taşıracak etkenleri azaltmak ya da fıçıyı boşaltacak yolları harekete geçirmek şansımız her aşamada var.

    Bağışıklık Fıçımızı Neler Doldurur? Biz Ne Yapabiliriz?

    1. ELEKTROMANYETİK MARUZİYET: Çağın en büyük ve en tehlikeli kirliliği. En kötüsü pek çok araştırmacı tarafından dikkate alınmadığı için yeterince araştırılmıyor, dahası saptanan veriler hasır altı ediliyor, tıpkı 60-70 yıl önce sigarada olduğu gibi. Elektromanyetik maruziyet denince akla ilk gelenler cep telefonu ve kablosuz internet bağlantıları. Ancak zararlı etkenler bunlarla sınırlı değil. Kablosuz telefonlar, bebek telsizleri, televizyon ve hatta saç kurutma makinesi başta olmak üzere her türlü elektrikli ev aleti.

    Hayatımıza bu kadar nüfuz eden bu etkenden nasıl kaçınmalı? Bu tür cihazlar bize ne kadar yakınsa o kadar zararlı. Bahsi geçen cihazlara özellikle uyku sırasında yakın olmamak, kullanmadığımız zamanlarda kablosuz internet bağlantısını kapatmak şart. Başucunuzda cep telefonu, elektrikli saat vb ile uyumayın !! Bazı yarı değerli taşların da bu zararlı etkiler azalttığı biliniyor. En güzel çözüm, mümkün olduğunca doğayla buluşmak, şehirde hapsolduğumuz bu elektromanyetik kafesten kurtulmak.

    2. ALERJİLER: Alerjiler bağışıklık sisteminizi sürekli meşgul eden, bağışıklık fıçımızı hızla dolduran etkenlerin başında geliyor. Özellikle besin alerjileri. Pek çok alerjen giriş kapısından farklı bir yerde etki gösterdiği için gözümüzden kaçabiliyor. Örneğin besin alerjileri kendini solunum yolunda gösterebiliyor. Alerjilerimizi büyük bir tren gibi düşünürsek, bu treni çeken 3 önemli lokomotif alerjen Buğday, Yumurta ve İnek Sütü. Bu lokomotif alerjilerin çözümü sağlanırsa, bağışıklık sistemimiz diğer alerjilerle çok daha kolay başa çıkıyor, fıçımızı fazla doldurmuyor. Özellikle genetiğiyle çokça oynanmış “BUĞDAY” bağışıklığımızı ciddi biçimde zorluyor. Alerjilerin tek çözümü alerji yapan etkenden kaçınmak değil, bu konuda “Biorezonans” gibi farklı çözüm yolları da mümkün.

    3. TOKSİK MADDELER VE AĞIR METALLER: Gıda koruyucularından, aşılardaki ağır metallere, şehirde soluduğumuz havadaki zararlı gazlardan, kullandığınız kozmetiklerdeki toksik maddelere, sebze meyvelerdeki böcek ilaçlarına her gün binlercesiyle karşılaşıyoruz. Tamamen kaçınmak mümkün değil, ancak en aza indirmek olası.
    En önemli önerim “PAKETLİ GIDA TÜKETMEYİN”. Mümkün olduğunca organik pazarlardan, yerel üreticiden alınan sebze, meyve, yumurta, et, tavuk tüketin. Gıda maddelerinizi, suyunuzu camda muhafaza edin; plastikten kaçının. Taze sebze, meyve, hatta badem, ceviz, kuru üzüm gibi kurutulmuş gıdaları tüketmeden önce kısa süre az miktarda elma sirkesi katılmış suda bekletin.
    Kozmetikler ve deodorantlardaki alüminyuma da dikkat!

    4. MİKROPLAR: Pek çok mikrop, kronik hastalıkların başlangıç tetiğini çekebilir. Bazı romatizmal hastalıklar ve kanserlerde de süreci başlatan mikroplar. Yeni yeni fark edilen bir başka durum ise pek “Fibromiyalji”, “Multipl Skleroz (MS)”, hatta şeker hastalığı gibi pek çok kronik hastalığın aslında mikrobik bir etkenden kaynaklanıyor olabileceği. “CANDİDA” adlı mantar enfeksiyonuna ayrı parantez açmak gerekli. Bu mantar vücudun hemen her yerinde yerleşip beklenmedik bulgularla kendini gösterebilen bir fırsatçı mikrop.

    5. BAĞIRSAK MİKROPLARI: Bağırsaklarımızın, bağışıklık sistemimizin önemli bir parçası olduğunu biliyor muydunuz? Vücudumuzda bize ait hücrelerden çok daha fazla sayıda mikrop mevcut ve bunların çoğu bağırsaklarımızda. Bağırsak mikroplarının çoğu bize faydalı ve belli bir düzende varlıklarını sürdürüyorlar. Ancak bu düzen bozulup, zararlı mikroplar arttığında bağırsak duvarlarının yapısını bozulup bağırsaktan emilmemesi gereken besin artıkları ve maddeler kana karışıyor, bağışıklık sisteminin düzenini bozup hastalıklara neden olan süreçler başlıyor,

    Düzeni bozan en önemli faktör beslenme şekli. Şekerli ve işlenmiş gıdalar; paketlenmiş, yapay koruyucular içeren ürünler zararlı mikropların artmasına zemin oluşturuyor. Gereksiz kullanılan antibiyotikler ise bağırsaktaki yararlı mikropları ortadan kaldırıp, fırsatçı zararlı mikropların çoğalmasını kolaylaştırıyor. Pek çok besin maddesi ve hatta bazı diş macunlarında bile antibiyotik mevcut.
    Yapılması gereken başta meşrubatlar olmak üzere rafine şeker içeren gıdalar ve tüm paketli gıdalardan kaçınmak. Besinlerimizi olabildiğince pazarlardan ve yerel üreticilerden almak, organik ürünleri seçmeye çalışmak lazım. Yararlı bakterileri yerine koymanın bir diğer yolu “probiyotik” denen besin destekleri. Probiyotik etkisi gösteren doğal ürün ise evde üretilmiş kefir.

    6. DİŞ SORUNLARI ve AMALGAM DOLGULAR: Diş ve dişeti sağlığımızın için ne kadar önemli olduğunu çoğu doktor bile farkında değil. Dişeti iltihabının, romatizmal hastalıklar ve bazı kanserleri artırdığı, kötüleştirildiği bilimsel bir gerçek. Amalgam dolgular ise bir başka kocaman sorun. Bu tür dolguların içeriğinde pek çok metalin yanı sıra zararları bilinen civa mevcut. Bu tür dolguların bir diğer sakıncası içerdikleri metaller nedeniyle adeta bir anten görevi görmeleri ve çevredeki zararlı elektromanyetik dalgaların vücutta yoğunlaşmasına neden olmaları.
    Dişlerimizin düzenli kontrolü şart. Amalgam dolgu kesinlikle kullanılmamalı. Mevcut amalgam dolguların da bu konuda deneyimli, ön hazırlık konusunda bilgisi olan diş hekimlerince çıkarılması gerekli.

    7. STRES: Günümüzde bağışıklık fıçımızı en hızlı dolduran etken. Hayatın içinde olup da stresten uzak kalmak hiçbirimiz için olası değil. Stres yapan faktörleri olabildiğince azalttıktan sonra “Stresle başa çıkma” yollarını geliştirmek gerekli. Herkesin kendine ait yöntemleri olabilir. Bir hekim olarak benim fikrim “ANTİDEPRESAN İLAÇLAR ÇÖZÜM DEĞİL”. Bazı hallerde kısa süreli kullanımlar gerekli olabilse de uzun süreli kullanımları doğru bulmadığımı belirtmeliyim. Meditasyon, yoga, benim de zaman zaman hastalarıma uyguladığım psikokinesyoloji, matriks tedavisi, EFT tedavisi daha kalıcı, etkili ve zarar vermeyen yollar.

    Bağışıklık Fıçısı Nasıl Boşaltılır?

    İlk bilinmesi gereken “VÜCUT KENDİNİ KORUMAYI BİLİR”, yeter ki biz izin verelim. Vücudumuza zararlı etkenlerin atılması için pek çok sistem çalışıyor sürekli: Böbrekler, karaciğer, akciğerler, deri gibi. Yapmamız gereken bu sistemlerin çalışmasına olanak vermek. Öncelikle sistemin çalışmasına engel olmayalım. Nasıl mı? Sigara, fazla alkol, şeker, çok zaman buğday ürünleri tüketmek sistemi bozan etkenler. Tüm atılım sistemlerinin doğru çalışması için “SU İÇMEK” çok önemli bir faktör. Düzenli ve uygun egzersiz, sağlıklı bir ortamda yeterince alınan uyku da bu sistemleri harekete geçiriyor. Fıçıyı boşaltmanın bir başka yolu da etkili ve zararsız bir yöntem olan “biorezonans”, detayları bir başka yazının konusu.

    Sağlıklı günler dilerim.

  • Çocuğunuzun cebinde saatli bombayla gezmesine izin verir misiniz?

    Çocuğunuzun cebinde saatli bombayla gezmesine izin verir misiniz?

    Geçtiğimiz günlerde çocuklarımızla otururken sık sık yaşadığımız bir diyalog tekrar etti:

    Çocuklar: Anne, baba bize ne zaman cep telefonu alacaksınız?

    Biz: Biraz daha büyüyünce, hem bizce şu an cep telefonuna ihtiyacınız yok.

    Çocuklar: Ama bir sürü arkadaşımızın cep telefonu var, aileleri almış, bizim niye yok?

    Biz: Çünkü hem herkes için ama daha da çok çocuklar için zararlı etkileri var, hem de şu an cep telefonu sizin için gerekli değil.

    Çocuklar: Peki siz alsanız, biz az kullansak, sadece yanımızda taşısak. Böylece hem zararlarından uzak oluruz hem de siz istediğinizde bizi arayabilirsiniz.

    Biz: Ne yazık ki öyle değil çocuklar. Sadece yanınızda taşımakla bile uzun yıllar sonra ciddi hastalıklar ortaya çıkabilir. Yaşınız biraz daha büyüyünce bakarız.

    Çocuklar: Öffff anne, öfffff baba, çok kötüsünüz.

    Benzer konuşmalar pek çok ailede yaşanıyordur tahmin ederim ya da umarım yaşanıyordur. Çünkü başlıkta dediğim gibi hiç birimiz çocuklarımızın cebine kendi ellerimizle ve ne zaman patlayacağını bilmediğimiz bir bomba koymak istemeyiz.

    Cep telefonu ve benzeri radyofrekans yoluyla manyetik dalga radyasyonu üreten cihazların güvenilirliği yıllardır tartışma konusu. Ancak pek çok veri bu cihazların ciddi zararları olduğunu ortaya koyuyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bünyesinde toplanan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC)’ın 2011’de 14 farklı ülkeden gelen 30 uzman ile aldığı karara göre cep telefonu ve benzeri manyetik alan radyasyonu üreten cihazlar güvenlik açısından “2B” sınıfında değerlendirilmişler yani “İNSANLAR İÇİN OLASI KANSER YAPICI ETKİLİ”

    Bu kararı almalarına neden olan pek çok bilimsel veri mevcut.

    Sadece cep telefonları değil, kablosuz ev telefonları, Wi-Fi bağlantıları, bluetooth cihazlar, yüksek elektrik akımı oluşturan ev aletleri, baz istasyonları da risk içeren cihazlar arasında

    Hepimiz risk altındayız ancak kanıtlar çocuklarımızın daha da büyük bir tehdit altında olduğunu gösteriyor. Çocuklar ve anne karnındaki bebekler hızlı çoğalan ve büyüyen hücrelere sahip olduklarından her türlü kanser yapıcı etkene daha duyarlı. Cep telefonu kaynaklı tehlikeye neden daha duyarlılar dersek:

    1. Çocukların beyin dokuları manyetik alan radyasyonunu erişkinlere göre 2 kat daha çok emiyor. Kafatasındaki kemik iliğinde ise bu oran 10 kat fazla.

    2. Bariyer etkisiyle koruyucu olabilecek kafatası kemikleri çocuklarda daha ince.

    3. Beyin dokusunun erişkinlere göre daha küçük olması alınan manyetik alan radyasyonun daha yoğun zarar vermesine neden oluyor.

    “Cep telefonu gerçekten zararlı olsa bir sürü insan kanser olurdu, ben çevremde bunu görmüyorum” diyenlerdenseniz buna iki cevabım var. Birincisi az sonra vereceğim pek çok veri böyle bir artış olduğunu ortaya koyuyor, ikincisi ise kansere neden olan etken ile katı (solid) doku kanseri oluşumu arasında geçen sessiz dönem 30 yıla kadar uzayabiliyor. Bu açıdan olumsuz sonuçları ne yazık ki önümüzdeki 5-10 yıl içinde görmemiz muhtemel.

    Ne yazık ki ekonomi çok zaman insan hayatından çok kazanca değer veriyor. Olası kanser yapıcı denen bu cihazların çocuklar için cazip hale getirildiği, çocuklara yönelik pazarlama stratejileri geliştirildiğini görüyoruz. Tehlikelerinden yeterince haberdar edilmediğimiz için de oyalanmaları için daha birkaç aylık bebeğin bile hemen önüne bu cihazları koymaktan, oyun oynasınlar diye hediye etmekten çekinmiyoruz. Hatta okullarımızda bile küçücük öğrencilerin sürekli wi-fi etkisi altında, ellerinde tabletlerle dolaşması eğitim sisteminin gelişmesi olarak değerlendiriliyor, tüm tehlikeler göz ardı edilerek.

    Hindistan, Fransa, Belçika gibi ülkelerde kablosuz cihazların çocuklara yönelik zararlarına yönelik uyarıcı bilgilendirmeler ve bu tür cihaz reklamlarının çocuklara yönelik olmasını engelleyen kanunlar çıkarılıyor.

    Tüm akıllı telefonlarda, diz üstü bilgisayarlarda ve tablet bilgisayarlarda cihazların insana tehlikeli olabilecek manyetik alan radyasyonundan kaçınmak için kendimizden ne kadar uzakta tutmamız gerektiğine dair yazılan, ancak pratikte uygulanması mümkün olmayan bilgilendirmeler mevcut. Örneğin akıllı telefonlar için 10-20 mm, Tablet ve dizüstü bilgisayarlar için 20 cm ve üzeri gibi. Peki cep telefonunu kaç kişi taşırken veya konuşurken kendinden 20 mm; dizüstü bilgisayarını kullanırken vücudundan 20 cm uzakta tutuyor?

    Pek çok uzun süreli çalışmada cep telefonuyla konuştuğumuz kulak tarafında beyin tümörleri ve tükrük bezi tümörleri gelişme riskinin arttığı gösterilmiş. Bir başka yazıda 20’li yaşlarda meme kanseri tanısı konan 4 genç kadının risk faktörleri incelenmiş ve bunlardan ikisinin 15 yaşından beri cep telefonunu sütyen içinde taşıdıkları saptanmış, tesadüfe bakın ki meme kanserleri de telefonu koydukları taraftaki memede ortaya çıkmış.

    Risk, bu cihazların toplam ve günlük kullanma süreleri ve vücudumuza olan yakınlığı ile artıyor.

    Wi-fi bağlantılarının olası etkilerine yönelik de bilgiler mevcut. En çarpıcılarından biri bir Wi-fi bağlantılı bir dizüstü bilgisayara 4 saat kadar yakın mesafede tutulan sperm hücrelerinin hareketliliğinde azalma ve DNA yapılarında kırılmalar saptanmış.

    Peki bu konuda neler yapabiliriz? O da bir sonraki yazımızın konusu.

  • Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı

    Günümüzde yoğun olarak görülen bağımlılık tütün ve sigara olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleki tüketimi artık çok doğal bir ihtiyaç gibi karşılanmakta ve bilinçlendirme çalışmalarına dair algı bile yeterli olmamaktadır. Çünkü kişiler kulaklarını tıkamaktadırlar.

    Tütün dumanında bulunan diğer bazı zararlı maddeler:

    • Boya sökücü ASETON

    • Akü yapımında kullanılan KADMİYUM

    • Roket yakıtında bulunan METANOL

    • Çakmak gazı BÜTAN

    • Temizlik maddesi AMONYAK

    • Fare zehiri ARSENİK

    • Öldürücü zehirler SİYANÜR ve NAFTALİN

        Sigara içilmesinin vücuttaki zararlı etkileri göz ardı edilmemelidir. Akciğerlere zarar vermekte ve etkileri; öksürük, balgam, nefes darlığı, kanser olarak ortaya çıkmaktadır. Kalbe zararı ise; damarlarda tıkanma ve kalp krizi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ağza ve boğaza da zarar vermekte ve etkileri; tat almama, ağız kokusu, dişlerde sararma, boğaz kanseri, boğaz iltihabı olarak karşımıza çıkmaktadır. Burna zararı ise; koku almada azalmadır. Sindirim sistemini de olumsuz yönde etkilemektedir. Mide kanseri ve mide ülseri bunun göstergesidir. Kemiklere zararı ise; kemiklerde erime olarak karşımıza çıkmaktadır. Damarları da olumsuz yönde etkilemektedir. Damarlarda tıkanma sık rastlanılan sonuçlardan biridir. Cilde de zararı vardır. Ciltte kırışıklıklar oluşturmaktadır. Ellerde ise; parmaklarda sararma görülmektedir. Üreme sistemimize olan olumsuz etkisi ise fazlası ile yansımaktadır; kanser, çocuk sahibi olamama, çocuk düşürme, sağlıksız bebek doğurma, cinsel güç kaybı. Beyinde ise; felç, zihinsel-bedensel yorgunluk hissi olarak etki olmaktadır.

    Sigara; akciğer kanseri ölümlerinin % 90’ından, tüm kanser ölümlerinin % 30’undan, bronşit      ölümlerinin % 75’inden, kalp krizi ölümlerinin % 25’inden sorumludur.

    Akciğer kanseri, kanser ölümlerinin birinci sırasında yer almaktadır. Akciğer kanserinin % 90 nedeni sigaradır. Ülkemizde her yıl 40 bin kişide akciğer kanseri tespit edilmektedir. Sigara, nefes borularını ve akciğerleri çalışamaz hale gelecek şekilde hasara uğratır.

    Yaşamınızı nefes darlığı içinde, oksijen tüpüne bağımlı ve yatağa bağlı olarak tamamlamak ister misiniz? Eminim ki kimsenin cevabı evet olmayacaktır. Ancak içilen her sigaranın, insan yaşamını 5 dakika kısalttığını biliyorken niçin hala devam etmekteyiz? Erken yaşta sigaraya başlayanların ömrü ortalama 20-25 yıl azalmaktadır.

    Sigara içenler bir tek kendilerine değil, aynı zamanda çevreye de zarar vermektedirler. Her şeyden önce; bulundukları çevrenin havasını kirletirler, çevrelerindeki insanların pasif sigara içmelerine neden olurlar, ev ve orman yangınlarına neden olurlar.

    Peki pasif sigara içmek ne demektir? Başkalarının sigara dumanını solumaktır. Bu tanım o kadar da zararlı gelmiyor sanki ancak birçoğumuz bize verdiği zararın farkında değiliz.Aslında pasif sigara içiciler de sigara bağımlıları kadar zarar görürler. Pasif sigara içimi; akciğer kanserine, kalp hastalıklarına, çocuklarda akciğer ve solunum yolu hastalıklarına neden olur.

    Sigara içenlerin çoğunluğu sigaraya 20 yaşından önce başlarlar. Başlama yaşı genellikle 13-14 yaşlarıdır. Sigara firmaları bugünün sağlıklı gençlerini

    yarının sigaraya bağımlı devamlı müşterisi yapmak isterler.

    Özellikle gençlerin sigaraya başlama nedenleri ise; özenti, gösteriş, kendini ispatlama, arkadaş baskısı, arkadaşlar arasında yer edinme, otoriteye (ebeveyn, okul idaresi) karşı gelme olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Sigara içenlerin çoğu sigaraya başladıkları için pişmandır. Sigara içenlerin % 70’i sigarayı bırakmak ister. Ancak bunu çok bir oranı başarabilir. Sigaraya bağlanmak çok kolay, bırakmak ise zordur.

    Gelişmiş batı ülkelerinde sigara içenlerin sayısı azaldıkca, sigara şirketleri az gelişmiş olan ülkelerde reklam ve tanıtım kampanyaları yapmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde sigara salgını azalmaktadır. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde salgın hızla artmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; dünyada en büyük sağlık sorunu sigaradır. Önlenebilir en önemli hastalık ve ölüm etkeni sigaradır.

    Sigarayı bırakmak kolay değildir ama mümkündür. Sigarayı bırakmaya karar verirseniz; kalbiniz ve akciğerleriniz daha iyi çalışacak, kanınız vücuda daha iyi oksijen taşıyacak, hastalanma riskiniz azalacak, daha uzun yaşayacaksınız.

    Sigara Bırakmanın Sağlık Üzerine Olan Olumlu Etkileri

    20 dak:    Kan basıncı, nabız ve ateş normale döner.

    8 saat:         Kandaki oksijen düzeyi normale döner.

    24 saat:         Kalp krizi riski azalır.

    48 saat:         Sinir uçlarından rejenerasyon başlar.

    72 saat:         Solunum fonksiyonları düzelmeye başlar.

    2 hafta-3 ay:   Dolaşım düzelir, akciğer fonksiyonları %30 artar.

    1-9 ay:         Akciğerin temizleme kabiliyeti artarak enfeksiyon riski azalır.

    5 yıl:         AC kanserinden olan ölümler %50 azalır, kalp krizi riski hiç içmeyenlerin düzeyine iner.

    10 yıl:     AC kanseri ve diğer organ kanserleri yakalanma riski azalır.

     

    “SİGARAYA HAYIR” demek için sebepler

    Gelişmiş ülkelerde gençler sigara içmiyor, sigara nefesin, saçın, elbiselerin kötü kokmasına neden oluyor, sigara parmakları ve dişleri sarartıyor, çevredeki insanların ve özellikle çocukların sağlığını bozuyor, sigara spor yapmaya engel oluyor, sigara içmek ve hastalıklarını tedavi etmek için çok para harcanıyor, sigara akciğeri, kalbi ve bütün vücudu harap ediyor, sigara kanser yapıyor.

    Sigarayı Bırakmak için; önümüzdeki 2 ile 4 hafta arasındaki bir günü, sigarayı bırakma günü seçin. Bu sizin hayatınızın en önemli günüdür. Sonra; bırakma nedenlerinizi bir kâğıda yazın. Bunun bir kopyasını her gün görebileceğiniz bir yere (örneğin; buzdolabının üzerine) asın. Örneğin; sağlığım için, kötü kokmamak için, tasarruf etmek ve çocuğuma iyi model olmak için sigarayı bıraktım. Sonra; daha önce sigarayı bırakmayı denediğiniz zamanları gözden geçirin. Neyin işe yaradığını ve neyin yaramadığını düşünün. Sonra; kendinizi ödüllendirin. Sigarayı bırakmak zor bir iş olabilir. Sigarayı bırakmayı bir şeyi terk etmek olarak algılamayın. Öncelikle daha sağlıklı olmak için bir adım olarak düşünün. Sonra; harcamadığınız parayla kendiniz, aileniz ve özellikle çocuklarınız için özel bir şeyler alın, evinizdekileri, özelikle çocuklarınızı, size bırakma konusunda yardımcı olmaları için teşvik edin.

    Sigara içmenin yerine geçebilecek ve daha sağlıklı olan şu işleri yapmayı deneyin: Ellerinizi meşgul etmek için; resim çizin, yazı yazın, gazete okuyun, örgü örün, bulmaca çözün, en  önemlisi spora başlayın. Sonra; sabah kalktığınızda; dişlerinizi fırçalayın, ağzınızı yıkayın, kahvaltıdan hemen sonra tekrar dişlerinizi fırçalayın. Yemeklerden sonra; dişlerinizi fırçalayın, sigara içmeyen bir arkadaşınızı arayın. Sonra; alkollü içecekler veya yağlı yiyeceklerden uzak durun. Sakız çiğneyin, bolca su için, akşam yemeklerinden sonra size sigarayı hatırlatan kahve yerine meyve çayı için.

    Psikolojik destek ve teşvik alın. Bu sayede; sigarayı bırakmanızdaki engeller üzerine çalışılabilir ve motive edici çalışmalarla kolaylıkla ilerleyebilirsiniz.

    Stres ve şiddetli sigara içme isteği hissettiğinizde; bulunduğunuz mekândan başka bir mekâna geçin, soğuk sıvı yani su, süt, soda, ayran için. Bu sıkıntının süresi en fazla 5-6 dakikadır; bu süreyi saatinize bakarak veya geri sayarak atlatabilirsiniz.

    İlk gün önlemleri olarak;Evinizdeki bütün sigaralardan kurtulun. Küllük, çakmak ve kibritlerinizden kurtulun. Elbiselerinizin ceplerinde, dolaplarda ya da arabanızda sigara arayın ve onları da çöpe atın. İş yerinizdeki bütün sigaralardan, kül tablalarından ve çakmaklarınızdan kurtulduğunuzdan emin olun.

    Kendinize iyi davranın. Beğendiğiniz bir yemek yiyin. Bir film seyredin. Uzun bir duş alın. Kafanızı sigaradan uzaklaştıracak şeyler yapın. Arkadaşlarınıza, ailenize ve iş arkadaşlarınıza sigarayı bıraktığınızı söyleyin. Sigarayı bırakma nedenlerinizi tekrar düşünün. Sigarayı bırakmanıza kim yardım edecek? Sigarayı bırakmakla kendinizi nasıl ödüllendireceksiniz? Sigara içmek yerine ne yapacaksınız?

    Sigaradaki   nikotin, eroin   ve kokain gibi  bağımlılık yapıcıdır.   Sigarayı bıraktıktan sonraki ilk bir kaç hafta en zor zamanlardır. Vücudunuzda nikotin eksikliği  ortaya çıkar. Bu durumda konsantre olun. Kısa bir süre sonra sigara içmiyor olacaksınız.

    Sigara içmediğiniz için başarınızı kutlayın. Her bir hafta, bir ay veya bir yıllık dönemlerde; başarınız için bir takvim ve tablo tutun. Arada bir bıraktığınız için mutlu olduğunuzu anlatan yeni sebepler yazın. Sigara için harcamadığınız parayı biriktirerek hep almak istediğiniz bir şey alın.

    Sigarayı bıraktığınızda kısa dönemde; artık etrafınızdakileri rahatsız etmeyeceksiniz. Sigarayı  bıraktıktan 2 saat sonra nikotin vücudunuzu terk etmeye başlar. 6 saat sonra kalp atış hızı ve kan basıncı düşmeye başlar. 12 saat sonra sigara dumanından kaynaklanan zehirli karbonmonoksit kan  dolaşımınızdan temizlenir ve ciğerlerinizin daha iyi çalışmasını sağlar.

    Sigarayı bıraktığınızda uzun dönemde ise; 2 gün sonra tat ve koku duyularınız keskinleşir. 2-12  hafta içinde kan dolaşımı iyileşir. Bu da yürüme, koşma gibi fiziksel aktiviteleri kolaylaştırır. 3-9 hafta sonra öksürme, nefes darlığı, hırıltı gibi problemler azalır ve akciğerleriniz güçlenir.

    Sigaranızın    dumanıyla, arkadaşlarınızın,    ailenizin ve özellikle çocuklarınızın   grip, soğuk algınlığı ve astıma yakalanmasına, kalp  ve akciğer hastalıklarına yakalanma riskinin artmasına neden olmayacaksınız. 5 yıl içinde kalp krizi riski yarı yarıya azalır. 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yarıya inerken kalp krizi riski, hiç sigara içmemiş bir kişinin riskiyle aynı orana düşer.

    Yoksunluk belirtileri birkaç saatte başlar,  2-3 günde en yüksek düzeye ulaşarak genellikle 3-4 haftada sona erer.

    Sigarasız bir dünya diliyorum. Önce kendini ve sonrasında sevdiklerinizin iyiliği için..

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Yalan söyleme, çalma, insanlara ve hayvanlara zarar verme, sık sık kavga etme gibi davranışlar, davranış sorunlarının habercisidir.

    Her yaşın kendine özgü özellikleri ve içinde barındırdığı problemleri vardır. Davranış sorunları bu durumlardan doğru şekilde ayırt edilmeli ve ayrı şekilde değerlendirilmelidir.

    Davranış sorunları bebeklik, çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıkabilir. Tedavi edilmezse yoğun problemlere yol açan bu durum, Çocuğu/genci/bireyi ve çevresindekilerin yaşantısını oldukça olumsuz etkilemektedir.

    Yapılan araştırmalar davranış sorunlarının genetik, biyolojik nedenlerden kaynaklandığını, bu durumları;

    • Ailenin çocuk eğitiminde aşırı denetleyici olması,

    • Katı disiplin uygulaması ya da aşırı ilgisizlik durumu,

    • Bakım ve eğitimde tutarsızlık,

    • Sınır ve kuralların doğru şekilde konulmaması,

    • Denetimde eksiklik,

    • Kuralsız yetiştirme,

    • Ağır cezaların verilmesi,

    • Fiziksel ya da cinsel istismara uğraması,

    • Travmatik yaşantının çokluğu,

    • Rol model alınan ebeveynlerin şiddet uygulama gibi davranışlarının olması,

    • Sigara, madde kullanımı gibi ortamlarda bulunması,

    • Suçlu çocuklarla arkadaşlık etme gibi nedenlerin davranış sorunlarının ortaya çıkmasında, durumun şiddetini arttırmasında etken olduğu bilinmektedir.

    Çocuğunuz Neler Yapıyorsa Davranış Sorunlarından Şüphelenmelisiniz?

    • Çıkar sağlamak, görevlerinden kaçmak için bazen de sebepsiz yere yalan söylüyorsa,

    • Öğretmenlerine karşı geliyorsa,

    • Okuldan üstü başı yırtılmış, arkadaşlarıyla kavga etmiş bir şekilde geliyorsa,

    • Okul yönetimi ya da öğrenci velilerinden sık sık çocuğunuzla ilgili şikayetler alıyorsanız,

    • Ceplerinde bıçak, çakı gibi zarar verici eşyalar buluyorsanız,

    • Kendisine ait olmayan eşyaları odasında buluyor ya da alabileceğinden daha pahalı şeylere sahip olduğunu görüyorsanız,

    • Hırsızlık yaptığına şahit olmuşsanız,

    • En sıcak yaklaşımlarınıza ya da ufak uyarılarınıza öfke ile karşılık veriyorsa,

    • Size ya da ailenin diğer bireylerine karşı saldırgansa,

    • Size ve ailenin diğer bireylerine karşı sözlü ve fiziksel şiddet uyguluyorsa,

    • Evden kaçıyorsa, izin almadan geceyi dışarda geçiriyorsa,

    • Sizin ya da başkalarının eşyalarına bilerek zarar veriyor, evdeki eşyaları kırıp döküyorsa,

    • Zarar verdiği insanların ya da hayvanların acılarına karşı duyarsızsa,

    • Verdiği zarar ya da acıların ardından pişmanlık ya da suçluluk hissetmiyorsa,

    • Alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddeler kullanıyorsa veya kullandığından şüphe ediyorsanız,

    • Çetelere üye olmuşsa veya kendisine ve çevresine zarar veren arkadaş ortamlarında bulunuyorsa;

    Çocuğunuzda bu durumların birkaçını gözlemliyorsanız en kısa zamanda bir uzmana başvurmanız fayda sağlayacaktır.

    Davranış Sorunları;

    Doğru şekilde tedavi edildiğinde sonuç alınabilecek bir psikolojik rahatsızlıktır. Bunun için çocuk/genç, aile, okul ve uzmanın (psikiyatrist, psikolog) iş birliği içinde olduğu çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucunda hedeflenen çocuğun/gencin toplum içinde uyum sağlayabilen, işlevselliğini kazandıran bir birey olması ve hayatını verimli şekilde geçirebilmesine yardımcı olmaktır.

  • CİNSEL EFSANELER

    CİNSEL EFSANELER

    Cinsellikle ilgili yanlış olan, gerçeği yansıtmayan, doğruluğu bilimsel olarak desteklenmeyen, yıllarca kulaktan kulağa dolaşarak yayılmış, herkes tarafından kabul edilen, doğru sandığımız ve hayatımızı etkilemesine izin verdiğimiz bilgilere ‘Cinsel Mit’ denir. Bu mitler zamanla efsanelere dönüşür, sorgusuz kabul edilir hale gelir.

    Erkekler cinselliğin bütün püf noktalarını bilirler?

    Cinsellik kadın ve erkeğin birlikte yaşadığı, karşılıklı zevk aldığı bir süreçtir. Yaşadığımız kültür erkeğe cinsellikle ilgili sorumluluklar yüklerken erkeğin performans anksiyetesi yaşamasına sebep olur. Kadına ise görev sorumluluğu yüklerken kadının cinsel haklarını elinden alır. Erkek cinsel ilişki sırasında sürekli sert kalması gerektiğini ve başarılı olması gerektiğini düşünür ve performans sorunları yaşamaya başlar. Kadın ise cinsellikten haz almaz, sadece görevini yerine getirir. Haz almayan, haz vermeyen, görev sorumluluğuyla sonuca odaklanan çiftler sağlıksız, mutsuz ve doyumsuz cinsel hayatlara sahip olurlar.

    Kadınların cinsel isteği azdır.

    Kadın cinsellikle ilgili olumsuz bilgilerle yetiştirilir; ‘Cinsellik hakkın değildir’ ’Cinsellik bir görevdir’ ‘Cinsel birleşme acı verir, ağrı olur, canın yanar’. Bu şekilde yetiştirilen kız çocuğu zamanla cinsellikten uzaklaşır. Ergenliğe geldiğinde cinselliğini bastırır, yanlış bilgilerini destekleyen hikayeler dinlemeye devam eder. Kadın, yetişkin cinsel hayatında ise kendi cinselliğine dair fikir sahibi bile değildir çünkü böyle bir hakkı olduğundan habersizdir. Bildiği şey ise cinselliğin acı verdiğidir. Baskıladığı cinsel isteği acı çekeceği korkusuyla baskı altında kalmaya devam eder. Oysaki kadının da erkeğin de cinsel isteği vardır, sağlıklı bir şekilde yetiştirildiğinde kadın da cinsel isteğini arzusunu ifade edebilir.

    Mastürbasyon kirli ve zararlıdır.

    Mastürbasyon yapmak kişinin suçluluk hissetmesine sebep olur. Yasak ve günah olarak bilinen mastürbasyon alelacele yakalanma korkusuyla yapılır. Suçluluk duygusuna kirlilik hissi de eklenir. Pek çok insan mastürbasyonun zararlı olduğuna, bazı organlara zarar verdiğine körlük, cinsel isteksizlik gibi sorunlara sebep oluğuna inanır. Aksine mastürbasyon yakalanma korkusu ile yapılmadığında herhangi bir cinsel işlev sorununa sebep olmaz. Organlara zarar vermez, ayıp günah değildir, alışkanlık yapmaz, duygusal ya da fiziksel sorunlara sebep olmaz aksine cinsel terapilerde teknik olarak kullanılır. Mastürbasyon bir tercih meselesidir her yaşta yapılabilir. Utanç, suçluluk ve günahkarlık duyguları yersizdir.

    Mastürbasyon ile kızlık zarı bozulabilir.

    Mastürbasyon aşırıya kaçılmadığı ve cinsel ilişkiye tercih edilmediği sürece zararlı bir şey değildir. Vajinaya bir şey sokmadan dış cinsel organları ve klitorisi uyararak yapılan mastürbasyon kızlık zarına zarar vermez.

    Mastürbasyon cinsel isteği azaltır, hastalık yapar.

    Mastürbasyonun cinsel gücü ve isteği azalttığına dair bilgiler yanlıştır. Zararlı olan mastürbasyon değildir ona eşlik eden suçlululuk, günahkarlık, ayıp gibi olumsuz inançlardır. Mastürbasyon kişinin kendi cinselliği ile barışık olduğunun göstergesidir. Mastürbasyon doğru yapıldığı takdirde kişinin cinselliğine olumlu katkı sağlar. Ancak yakalanma korkusuyla yapıldığında peşine gelen suçluluk duyguları ile birlikte erkekte erken boşalma ve cinsel isteksizlik sorunlarına sebep olabilir. Kadın ise mastürbasyon ile cinselliğini tanır, evlilik hayatındaki cinselliğine katkı sağlar. Mastürbasyon sivilce yapmaz, kör yapmaz, kısırlık yapmaz, adet düzenini bozmaz, erken boşalma ve sertleşme sorunu yapmaz, peniste eğrilik yapmaz, günahkar yapmaz.

  • Sigara kullanımının çocuk  sağlığı üzerine etkileri

    Sigara kullanımının çocuk sağlığı üzerine etkileri

    Sigara kullanımı, dünya ülkeleri için çok önemli ve aynı zamanda önlenebilir halk sağlığı sorunlarındandır. Yapılan çalışmalarda ortalama her üç erişkinden birisinin sigara bağımlısı olduğu belirtilmektedir. Bunların dışında, sigara kullanmaya„nların da %38’i çalıştıkları yerlerde sigara dumanına maruz kalarak pasif içici olmaktadırlar.

    Dünya genelinde sigara kullanımına bağlı hastalıklar nedeni ile yılda ortalama 5 milyon kişi ölmektedir. Türkiye’de ise tüm ölümlerin %41.6’sı sigara kullanımına bağlı hastalıklar nedeni ile olmaktadır.

    Çocuklar sigara ile pasif olarak karşılaşmaktadır. Yani sigara içen anne, baba veya diğer kişilerin içmiş oldukları sigara dumanı çocuğun bulunduğu ortamda solunan havaya karışarak etki yapmaktadır. Sigara bağımlısı olan kadınların %50-70’i hamilelikleri boyunca sigara kullanımlarını devam ettirmektedirler. Ülkemizde çocukların en az %62’si sigara içen bir erişkinin sigara dumanına maruz kalmaktadır. Bu zararlar çocuk anne karnında iken başlamaktadır. Sigara içen veya yanında sigara içildiği için pasif olarak sigara dumanına maruz kalan anne adayının karnındaki fetus da böylelikle sigaranın zararlı etkisine maruz kalmaktadır. Bu nedenlerden dolayı sigaranın çocuklar üzerindeki zararlı etkileri doğum öncesi dönemde başlamaktadır. Bu zararlı etkiler, tütünde bulunan kansere yol açan (karsinojen) ve diğer zararlı kimyasal maddeler yolu ile olmaktadır.

    Gebelik sırasında anne ile bebek kanı göbek kordonu yoluyla ilişki içinde bulunur. Böylelikle annenin sigara kullanımı ile tüm karsinojen maddeler ile zift, nikotin ve karbon monoksit bu ilişki içerisinde bebeğe direkt olarak geçmektedir. Nikotinin kuvvetli bir damar daraltıcı etkisi olması nedeni ile rahime giden kan miktarı azalmaktadır. Karbon monoksit ise hücrelere zarar vererek gelişme gerilikleri ve beynin oksijensiz kalmasına yol açmaktadır. Sigara; erken doğumlara, doğum eylemi ile açılması gereken su kesesinin gerekenden çok daha önce açılarak bebeğin, gelişimi tamamlanmadan doğum yoluna girmesine, bebeğin gelişme geriliğine ve akciğer gelişiminin engellenmesine, bebeğin kalp ve damarlarında yapısal değişikliklere ve bağışıklık sisteminde bozulmalara, tansiyon yükselmesi ve ödemlerle seyreden gebelik zehirlenmesine, plasentanın erken ayrılmasına ve annenin doğumdan sonra sütünün miktarında azalmalara yol açmaktadır.

    Doğum sonrası pasif içici bebeklerde ve çocuklarda en sık ve en önemli zararlar akciğer ve solunum yollarında olmaktadır. Böyle çocuklarda astım gelişme riski artmakta ve akciğer enfeksiyonları daha zor iyileşirken, nezle, sinüzit ve bronşiyolit daha sık oluşmaktadır.

    Sigara dumanına maruz kalan çocuklarda besinlerin mideden yemek borusuna kaçışları olarak tanımlanan gastro-özofageal reflü gelişmektedir.

    Pasif içici durumunda olan bebek ve çocukların kalp ve damar yapılarının damar sertliğine eğilimli olmasına yol açmaktadır. Gebeliği süresince yoğun sigara tüketen anne adaylarının bebeklerinde doğuştan kalp deliklerinin oluşması tetiklenmektedir.

  • Cılt altı iğne aşı tedavısı (subkütan immünotarapı)

    Cilt Altı İğne Aşı Tedavisi (Subkütan İmmünotarapi)

    Devamlı ve mevsim öncesi şeklinde yapılabilir. Mevsim öncesi cilt altından yapılan aşılar sadece polen alerjisinde uygulanabilir. Ocak ayından Nisan ayına kadar haftada bir uygulanmaktadır. Devalı uygulanan aşılar ise başlangıçta en az alerjen içeren konsantrasyonda başlanır. Haftada bir başlanır. Konsantrasyon giderek artırılır. Daha sonraki aylarda doz aralığı 1 aya kadar çıkılır. Toplam uygulama süresi 3 yıl ile 5 yıl arasında değişmektedir. 5 yaşından sonra uygulanabilir. Etkili bir tedavi yöntemidir. Ancak bu tedavi yöntemi sadece çocuk alerji uzmanları tarafından planlanabilir ve uygulnabilir. Aksi taktirde tedavi başarısızlıkla sonuçlanabilir daha da önemlisi ciddi kötü sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir.Kesinlikle evde yada eczanelerde alerji aşısı yaptırılmamalıdır.

    Aşılar nasıl saklanmalıdır?

    Buzdolabı rafında saklanmalıdır. 2 ile 8 derece arasında korunmalıdır . Buzluk veya diffirize konulmamalıdır. Buzdolabı dışında tutulmamalıdır. Buzdolabı dışında uzun süre tutulursa yapılan aşının etkisi olmaz.

    Aşı tedavisinin etkisi ne zaman başlar?

    Aşı tedavisinin etkisi tedaviden sonra 6 -9 ayda başlar. Birinci yılın sonunda faydası mutlaka olmalıdır. Birinci yılın sonunda aşı tedavisinin faydası yoksa aşı tedavisi kesilir.

    Astımlı çocuklara aşı tedavisi neden yapılır?

    Astımlı veya alerjik nezleli çocuklarda alerjiye karşı tolerans oluşturmak için kullanılır. Aşı tedavisi ilaç gereksinimini azaltır veya ortadan kaldırır, yeni alerjilerin gelişmesini önler ve hayat kalitesini artırmaktadır. Çocuklarda aşının etkisi yetişkinlere göre çok daha fazladır. Çünkü çocuklarda immun sistem değişim içindedir.

    Aşı kortizon içeriyor mu?

    Alerji aşılarında sadece alerjen vardır.Örneğin polen aşısında polenler vardır. Ev tozu mite aşısında mite alerjenleri vardır. Bu nedenle kesinlikle kortizon yoktur. İlerde herhangi bir zararı da olmaz. Kısırlık, karaciğer zararı gibi herhangi bir organa zararı olmaz.

    Alerji aşılarının yan etkisi var mıdır?

    Dil altı aşıları sonrasında dudakta ve dilde şişme, dilaltında aft gelişmesi ve karın ağrısı gibi bazı belirtiler görülebilir. Ancak bu belirtiler genelde hafiftir. Cilt altı enjeksiyon aşıları sonrasında ise aşı yapılan yerde şişlik, kızarıklık, hafif yorgunluk gibi bazı belirtiler görülebilir. Nadiren de ciddi alerjik reaksiyon gelişebilir. Bu ciddi reaksiyon aşıdan sonra 30 dakika içinde görüldüğü için aşı sonrası 30 dakika gözetim altında tutulmalıdır. Aşı tedavisinin uzun vadede kısırlık, organlara zarar gibi herhangi bir zararı olmaz.

    Cilt Altı İğne Aşı Tedavisi (Subkütan İmmünotarapi)

    İğne şeklindeki alerji aşıları uzun yıllar alerjik çocuk ve erişkinlere alerjinin tedavisi için uygulanmaktadır. Bu uygulamada alerjik olunan madde direkt cilt altına verilmektedir.

    İğne Aşı Tedavisi Alan Hastaların Bilmesi Gereken Konular

    Ülkemizde alerji aşısı üretilmemektedir. Uygulanan aşıların uluslararası aşı firmalarınca hazırlanan üzerinde içeriğinde ne olduğunun yazıldığı etiket taşıyan aşılar olması gerekmektedir. İğne aşıların kesinlikle doktor kontrolünde acil şartlarının sağlandığı sağlık kuruluşlarında yapılması önerilir. Kesinlikle evde yada eczanelerde alerji aşısı yaptırılmamalıdı