Etiket: Zaman

  • Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Günlük hayatta hepimiz mutlaka yapılması gereken önemli işleri ertelerken bulmuşuzdur kendimizi. Ertelemek insanın doğasında vardır aslında. Burada incelememiz ve üstünde durmamız gereken şey yapmamız gereken işi ne kadar süreyle erteliyoruz ve bu erteleme hayatımızı ne kadar etkiliyor?

    Erteleme, yapılması gereken herhangi bir işi yapmayı geciktirme, başka bir zamana atma, ileriki bir zamana bırakmadır. Yapmamız gereken bir işi, bir görevi ertelediğimiz zaman aslında bir takım aşamalardan geçeriz:

    Yapmaya kesin karar veririz.

    Yapmayı gereksiz yere geciktiririz.

    Aslında geciktirmenin zararlarını bilir ya da bir yararının olmadığını çok iyi biliriz.

    İşi geciktirdiğimiz için kendi kendimizi kınarız ya da yapacağımız işi zihnimizden uzaklaştırarak kendimizi savunuruz.

    Ancak son dakikada kendimizi zorlayarak işi ya zamanında ya da geç bitiririz ya da hiçbir zaman bitiremeyiz ve kendimizi rahatsız hissederiz.

    Böyle bir gecikmenin bir daha yaşanmayacağı konusunda kendi kendimize güvence verir ve gerçekten buna inanırız.

    Üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden gelen yeni işi yapmayı yine geciktiririz.

    Bütün gecikmeler benzer bir yol izlemez. Kimi işler, daha iyi yapılmaları uğruna geciktirilebilir; bunlar normal kabul edilebilir. Ancak yukarıda bahsettiğim kasıtlı geciktirmelerin kişide rahatsızlık uyandıran bir yanı vardır. Kişinin iç dünyasında bir takım sorunlara neden olur ve kişide “yenik düştüğü” duygusunu uyandırır. Kişi bu yanlışını düzelteceğine, çoğu zaman yaptığı bu yanlışını sürdürür ve bir kısır döngü oluşur.

    Bu sorunu aşabilmek için, önce bu gerçeklikle yüzleşmek, aşma sürecinde yaşanacak sıkıntıları göğüslemeyi kabul etmek ve konunun üzerinde yeniden düşünmeyi ve eyleme geçmeyi istemek gerekir. Öncelikle geciktirme eğiliminde olduğunuz işi ilk önce yapmak en etkili çözümdür.

    Amaçlarınızı belirleyin çünkü amaçlarınız elde etmek istediklerinizin yansımalarıdır. Kendinizi geliştirebilmeniz için birtakım amaçlar belirlemeli ve bunların yolunda ilerlemelisiniz fakat amaçlarınızı nasıl belirlediğinizde bir okadar önemlidir. Üstlendiğiniz göreve uygun düşmeli ve gerçekçi olmalıdırlar. Kişisel yeterliliğinizi arttırmalı ve onlara ulaşmaya çalışırken gösterdiğiniz çabalar ölçülebilir olmalıdır.

    Bir işin üzerinde düşünüp durmaktansa hemen eyleme geçmek gerekir. Eyleme geçerken şu soruları yanıtlandırmak önemlidir.

    1. Bugün neredeyim?

    2. Nereye gidiyorum?

    3. Oraya ulaşabilmem için ne yapmam gerekir?

    4. Ne gibi seçeneklerim var?

    Bu soruları yanıtlarken başaracağımıza yönelik isteğimiz en üst düzeyde olmalıdır. Yaptığımız iş sonunda sağlayacağımız gerçek yararı düşünebilir ya da yaşayacağınız sıkıntının ortadan kalkacak olduğunu düşünebiliriz.

    • Zorlandığım zaman yapmak benim için daha kolay.. Bu yüzden iyice zorlanana kadar erteleyeceğim, sonra yapmak benim için daha kolay olacak.

      • Zorlandığınız zaman yapmak size daha kolay oluyor gibi görünebilir, ancak o koşullar altında yapmanın daha zor olduğunu göreceksiniz. Bitirmeye zorlanacağınız için, iyi bir iş çıkarmanıza yardımcı olacak gereçleri bir araya getiremeyecek, işin üzerinden yeniden gitmek için yeterli zamanınız olmayacak ve geçiştireceksiniz.

    • İşi nasıl iyi yapacağımı bilmiyorum. Nasıl iyi yapabileceğimi bilene dek bekleyeceğim.

      • İşi nasıl iyi yapabileceğinizi bilmiyorsanız, beklemeniz için haklı bir nedeniniz yok demektir. Nasıl iyi yapabileceğinizi bulmak için hemen başlamalısınız, başlayarak daha iyi öğreneceksiniz.

    • Yapıp yapmayacağımı bilmiyorum, çünkü gerçekten yapmak istemiyorum.

      • Yapmak zorunda olduğunuz bir işi ne kadar az istiyorsanız o kadar çabuk başlamalısınız böylece biran önce o işten kurtulmuş olacaksınız. Yapmayacak olursanız ise iş gözünüzde giderek büyüyecek ve hiç yapılamayacak bir hal alacaktır.

    • Bu işi geciktirmem dünyanın sonu değil, geciktirsem de çok büyük bir şey olmaz.

      • Evet gerçekten dünyanın sonu değil ancak bu, geciktirirseniz de çok büyük bir şey olmaz anlamına da gelmiyor. Herhangi bir işin, her şeyden önemli olmaması demek, hiç öneminin olmaması demek değildir. Belki çok önemli olmayan bir iş fakat bu işi her şeyden daha önemli olduğu için yapmıyorsunuz zaten, kendi taşıdığı öneme ve değere göre yapıyorsunuz.

    • Bir kez son dakikada yapmıştım ve bu işe yaradı, niye aynı şekilde yapmayayımki?

      • O zaman gerçekten işe yaradı mı, yoksa durumu mu kurtardı? O zaman bu yöntem oldukça işe yaramış bile olsa, geciktirmeseniz daha iyi sonuçlar almaz mısınız? O zaman bu yöntem işe yaramış bile olsa, geciktirmenizden ötürü çektiğiniz sıkıntıya, zorluğa ya da gerginliğe değer mi?

    Yukarıda görüldüğü gibi düşünüldüğünde ertelemek için bir çok sebep bulunabilir fakat bu sebeplerden hiçbiri mantıklı olmayacaktır. Bir erteleme durumu söz konuş olduğunda kendi eylemlerinizi düzenleyerek kendi kendinizin komutanı olduğunuzu düşünebilirsiniz. İlerleme elbette ki yavaş yavaş olacaktır. Önünüzdeki altı ay içerisinde yüzde onluk, sonraki altı ayda ise yine bir yüzde onluk gelişme olacağını ve aşama aşama artacağını düşünün.

    Aynı zamanda bir erteleme çizelgesi de işinize çok yarayacaktır. Örneğin:

    • Ertelediğiniz işi tanımlayın

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne hissediyordunuz?

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne düşünüyordunuz:

    • Söz konusu işi geciktirirken kendi kendinize ne söylüyordunuz)

    • Sonuç ne oldu?

    Hepinize zamanında bitirdiğiniz işlerle dolu bol planlı ve programlı günler dilerim.

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif bozukluk takıntılı davranışlara ve düşüncelere sebep olan bir psikolojik rahatsızlıktır. Obsesyon istemsiz olarak tekrar eden ve kaygı yaratan düşüncelerdir.Kompulsiyon; obsesif kompulsif bozukluğa sahip kişilerin obsesif düşüncelerinden kaynaklanan, tekrar eden davranışlardır. Bu rahatsızlık kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebilir ya da uzaklaşmaya sebep olabilir. Günlük yaşantıda eline kir bulaşma korkusundan gereksiz yere sık sık el yıkama, bakteri öldürücü kullanma, dışardaki tuvaletleri kullanmama en yaygın görülen obsesif kompulsif bozukluk semptomlarıdır. Obsesif-Kompulsif Bozukluğa sahip kişiler el yıkama ya da herhangi bir kompulsif davranışı yapınca rahatladıklarını düşünürler fakat bu davranışlar bir süre kaygıyı düşürürken kaygının ve huzursuzluğun ilerleyen zamanlarda arttığını farkedemeyebilirler. Rahatlamanın aksine kompulsif davranışlar kaygıyı ilerleyen zamanlarda arttırıp kompulsif davranışların artmasına ve devam etmesine sebep olur.Bilişsel davranışçı terapiyle bu davranışlar tamamen yok edilebilir ve obsesif-kompulsif davranışlar hakkında farkındalık kazandırılabilir. Eğer aşağıdaki DSM-V tanı kriterlerini karşılıyorsanız bir uzmandan yardım almanız gerekir.

    DSM-5’e göre1 obsesif-kompulsif bozukluğun tanı kriterleri şunlardır;
    A- Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1- Kimi zaman zorla veya istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler. 
    2- Kişi, bu düşüncelere, itkilere veya imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur. 
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır: 
    1- Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). 
    2- Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygı ve sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacı ile yapılır, ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da aşırı bir düzeydedir. 
    B- Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur. 
    C- Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojisi ile ilgili etkilerine bağlanamaz. 
    D- Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileri ile daha iyi açıklanamaz.

  • Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Çocuğunuzun tam da sizin istediğiniz gibi biri olma fikri kulağa ne kadarda güzel geliyor değil mi? Sizin sevdiğiniz her şeyden istisnasız hoşlanan, sevmediklerinize ise yüz metre dahi yaklaşmayan, sizin istediğiniz mesleği seçen, istediğiniz kişiyle arkadaş olan istemediğinizle konuşmayan, sizin istediğiniz biriyle evlenen bir çocuğa sahip olmayı mı hayal ediyorsunuz? O zaman bu yazı da işinize yarayacak çok şey bulacaksınız demektir.

    Çocuğunuzu kucağınıza aldığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Doğduğu ilk andan itibaren size ne kadar da muhtaç ve bağımlı olduğunu. Acıktığında karnını doyurmanıza, korumanıza, üşüdüğünde giydirmenize, hatta gazı geldiğinde çıkarması için yardımcı olmanıza ne kadar da muhtaçtı. Sonra biraz büyüdü ve ona güldüğünüzde agucuklar yapmaya, sesiniz biraz yükseldiğinde ise huzursuzlanmaya başladı. Yürümeye başladığında ise sizin peşinizden gelmek istedi. Yabancı birini gördüğünde size koştu çünkü size güveniyordu. Daha küçücükken siz onu istediğiniz yere kucağınızda taşırken, yürümeyi öğrendiğinde o istediği yeri keşfetmeye çalıştı ve siz onun peşinden koşturmak zorunda kaldınız. Biraz daha zaman geçtikten sonra artık istemediği zaman yemek yememeye başladı. Bir şeyleri kendi yapmak istedi ve çocuğunuzun bir şeyleri başardığını gördüğünüzde onu “Aferin” diyerek, alkışlayarak ya da başını okşayarak takdir ettiniz. Neden mi? Çünkü çocuğunuz büyümeye başlamıştı, kendi başına başardığı birçok şey vardı. Yemeğini kendisi yiyor, tuvalet ihtiyacını karşılıyor, kendisi giyinip soyunabiliyordu. Bunlar küçükken bağımsızlaşmaya başladığının küçük emareleri idi. Bu süreç aynı zamanda kendi gibi olmayı da içinde barındırarak gelişiyordu ve bu bağımsızlaşma savaşı kendi kişiliğini bulana dek devam edecekti. Bu zamana kadar ve bu zamandan sonra ihtiyacı olan tek şey sizin koşulsuz sevginiz ve size duyduğu güven olacaktır. Geçmişe dönüp baktığınızda sizin de ailenizden beklediğiniz en yegane şey bu olmaz mıydı? Ailenizin sizi artı ve eksi yönlerinizle koşulsuz sevdiğini, kabul ettiğini ve desteklediğini düşünün. Bu yüzden tam da sizin istediğiniz gibi bir çocuk yetiştirmek yerine çocuğunuzun kendi gibi biri olmasında ona destek olmaya ne dersiniz?

    Ergenlik dönemi deyince genelde aklımıza asi, söz dinlemeyen, kendini ispatlamaya çalışan, zaman zaman içine kapanık, genelde yalnız kalmak isteyen, daha çok hem cinsleri ile vakit geçiren, kadın-erkek arkadaşlığının romantik boyutlara dönebildiği örnekler gelir. Peki ergendeki tüm bu fiziksel, hormonal, ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişim ve değişim boyunca ebeveynlere veya bakım verenlere düşen rol nedir? Bu süreçte çocuğunuz kendisindeki zihinsel ve fiziksel farklılıkları, ruh halindeki iniş ve çıkışları anlamlandırmaya çalışırken sizin anlayışınıza, onu tüm yeterlilikleri ve eksiklikleriyle kabul etmenize ihtiyaç duyar. Çocuğunuz bu dönem boyunca kolları ve bacakları daha hızlı büyüme gösterdiği için sakarlıklar yapabilir. Hormonal değişimlerden kaynaklı olarak duygusallaşabilir ya da sosyal olarak sizinle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek isteyebilir. Çünkü bu süreçte ergenler yetişkin gibi davranmaya çalışırken içlerinden gelen çocuksu dürtüler ile de baş etmeye çalışırlar. Bu noktada da ailelere düşen en önemli rol ergenleri koşulsuz kabul ile kucaklamak olacaktır. Peki çocuğumun yanlışlarını da mı kabul etmeliyim, ona doğruyu yanlışı nasıl öğreteceğim? diye soruyor olabilirsiniz. Bu noktada aile tutum ve davranışlarına ihtiyaç duyulan kabul ve sınır boyutları olarak ele alınabilir. Kabul boyutu, ergeni merkeze alan çocuğunuzu kabul etmekten tutun da reddetmeye kadar farklılık gösteren bir cetvelin iki ucuna benzetilebilir. Aynı şekilde, sınır boyutu da kısıtlayıcı tutumdan hoşgörülü tutuma kadar uzanan geniş bir yelpaze olarak düşünülebilir.

    Anneler, babalar ya da bakım verenler olarak siz ergenlik dönemindeki çocuklarınıza onları oldukları gibi kabul ettiğinizi gösterirseniz, onların önem verdikleri sorunları ya da hobileri ile ilgilenirseniz, duygularına aracılık eder ve çocuklarınızı anladığınızı onlara hissettirebilirseniz ergenler kendilerinin kabul gördüğünü düşünürler. Böylece, ergenlik dönemindeki çocuklarınız kendi davranışlarının sorumluluklarını alan, kendi kendini denetleyebilen, eksikliklerinin ve yeterliliklerinin kendisinin de bilincinde olduğu kişilikler geliştirirler. Tam tersi olarak ergenin küçük görüldüğü, sevilmediği, şiddet gördüğü düşmanca bir ebeveyn ve ergen ilişkisi ise ergende saldırgan davranışların ortaya çıkmasına, evden kaçmaya, kötü arkadaşlıklar edinmesine, uyuşturucu kullanımına neden olabilir.

    Bunlara ek olarak pek çok ebeveyn farkında olarak ya da olmayarak zaman zaman çocuklarına kabul edilmediğini hissettirebilmektedir. Nasıl mı? Örneğin; çocuğunuz düşüncesini dile getirdiğinde “Sen daha küçüksün anlamazsın?”, “Büyüklerine karşılık verme!”, “Bunlarda sorun mu oğlum/kızım” gibi cümleler sizin de ağzınızdan çıkıyorsa çocuğunuz büyük ihtimalle kendi duygu ve düşüncelerine saygı duyulmadığını ve sizin onu anlamadığınızı düşünüyor olabilir ve bunun sonucunda; ya kendi gibi ailesi tarafından kabul görmeyen arkadaşlıklar kurabilir ya agresif tavırlar sergileyip sürekli size kendinizi ispatlamaya çalışır ya da içine kapanık kimseye kendini açmayan bir ergen haline gelebilir.

    Sevgili ebeveynler, öncelikle ergenlik dönemindeki çocuklarınızın ne söylediklerini duymak istemelisiniz. Neden sizle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek istiyor, neden kendisi ile daha çok ilgilenmeye başladı, neden sizinle oturma odasında oturmaktan değil de kendi odasında oturmaktan keyif alıyor, neden ufak tefek sakarlıklar yapıyor? Bunların sebebini hem gerçekten duymak istemeli hem de çocuklarınızı artı ve eksi yönleri ile kabul etmelisiniz. Ergen çocuğunuza vakit ayırmalı, o an vakit ayıramıyorsanız bunu çocuğunuza açık ve net bir dil kullanarak anlatmalı ve daha sonrasında çocuğunuz için uygun zaman yaratmalısınız.

    Sonuç olarak, anneler, babalar veya bakım veren diğer kişiler çocuklarına koşulsuz sevgi ve şefkat göstermeli, onlara güven ile yaşayacakları bir ortam yaratmalı ve çocuklarınızın sizlerden farklı kişilik özelliklerine sahip olabileceğini unutmamalısınız.

  • Çocuklarda Mahremiyet

    Çocuklarda Mahremiyet

    Çok önemli bir konu olmasına rağmen, üzerinde ihtiyatla durulmaya yeni başlanmış bir konudur. Ebeveynler çoğu zaman mahremiyeti çocuklara anlatmakta ciddi yanlışlıklara düşmektedirler.

    Küçük yaşlardan itibaren çocuğa kazandırılması gereken bazı davranışlar olmalıdır. Doğduğu an itibariyle çocuklar kendilerini yetişkinlerin ellerine bırakırlar. Kendilerini keşfetme bilinciyle gelişen duygu ve düşünceleri zaman içerisinde çocukları sorgulamaya iter. Eski kuşaklarda olduğu gibi zamane çocukları soru sormaktan ve sorgulamaktan çekinmezler. Kimi yetişkinlere göre bu ayıplanacak bir davranış olsa dahi, aslında olması gereken bir davranıştır. Böylece çocuğun özgüveni gelişir sorgulama bilinciyle kendisini ve karşısındakini tanımakta kolaylık sağlar.

    Genellikle annelerin yaptığı hata; çocuklarının hala, teyze, anneanne, babaanne gibi aile bireylerinin yanında rahat olabileceği durumunu empoze etmektir. Bu durumda çocuklar bu aile bireylerinin yanında soyunup giyinip, tuvalete gidip ya da altlarında çamaşır olmadan evde koşuşturabilecekleri izlenimine kapılmış olurlar. Erkek bireylere gelindiği zaman ise; çocukların kucağa oturtulması ya da altlarının baba, amca, dayı ve dedelerin yanında değiştirilmesi gibi çok yanlış durumlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Ya da bu durumlardan farklı olarak yabancıların çocuklara tatlı ya da oyuncak tarzı bir şey verebileceği gibi aynı zamanda çocuğa kızabileceği durumunu aşılamakta yanlış olacaktır. işte mahremiyet eğitimi tam da bu gibi noktalarda çocuğa öğretilmesi gereken davranışlar bütünüdür.

    Mahremiyet eğitiminde uygulanması gerekenler ise tüm bu durumlardan farklıdır. Her şeyden önce çocuğa bazı kurallar öğretilmelidir. Ama bu kurallar öğretilirken aile bireyleri de bu kurallara riayet etmelidir. Öncelikle çocuğa, onun vücudunun nerelerine kimlerin dokunup dokunamayacağını anlatmak önemlidir. Eğer çocuk karşısındaki bireyin dokunuşlarından rahatsızlık duyuyor ise muhakkak bunu annesiyle paylaşmalıdır. Çocuğun göğüs bölgesine, kaba etine ve cinsel bölgesine kimse bakmamalı, genellikle anne ya da okuldaki öğretmeni dışında kimse müdahale etmemelidir. Siz çocuğun çamaşırlarını değiştirirken bile bakmamalı, böylece çocuğa ona saygı duyduğunuzu göstermelisiniz. Oda da yardıma ihtiyacı yoksa kendi başına kapısı kapalı giyinip soyunmayı öğretmeli ve aynı şekilde sizde aynı tutumu sergilemelisiniz. Tuvalet kullanımında kapıyı kapatması gerektiğini bir şeye ihtiyacı olursa annesi olarak sizin hemen kendisini duyacağınızı çocuğa anlatmalısınız. Çocukları öpmeden onlara sarılmadan önce muhakkak kendilerinden izin istenmeli ve çocuk izin vermiyor ise; asla zorla öpülmemeli ve kucaklanmamalıdır. Tüm bunlara ek olarak yabancılarla konuşmaması konusunda uyarmalı ve asla tanımadığı kişilerden bir şey almaması gerektiği kendisine ayrıntılı olarak öğretilmelidir.

    Çocuklara, her türlü tehlike ve durum dikkatli ve özenli bir şekilde anlatılmalı, ne yapması ya da ne yapmaması gerektiği öğretilmelidir. Çocuklarınızdan emin olunuz ve söyledikleri şeyin doğruluğunun olmadığını düşünseniz bile muhakkak araştırınız. Unutmayınız ki zarar çoğu zaman en yakınımız dediğimiz kişilerden gelebilir.

  • Yaz rehavetinden okul disiplinine geçebilmek için öneriler

    Yoğun bir okul döneminin ardından geçirilen yaz tatili çocukların akran ve aile ilişkilerini geliştirebilmeleri, dinlenmeleri, fiziksel etkinliklere katılabilmeleri, oyun oynayabilmeleri ve gezmeleri için bir fırsattır. Ancak, yaz tatilinin sona ermesi ile çocuğun uyku ve beslenme döngüsünün düzene girmesi, derslere katılımının sağlanması, ekran karşısında geçirdiği zamanın kısıtlanması, ev ödevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Okulun açılış günü yaklaşırken ailenin gündemi değişebilir ve çocuklar bir anda değişen sürece uyum sağlamakta zorlanabilir. Doğru bir iletişim ve günlük etkinliklerin okul açılmadan önce yapılandırılmaya başlaması ile çocukların okula uyumu kolaylaşabilir.

    1. Yaz tatilinin bitişi ve çocuğunuzun bu konudaki duyguları hakkında konuşun:

    Yaz tatilinin bitişini ve okulun açılacağı tarihi çocuklara hatırlatmak, onların okula uyumunu kolaylaştıracağı için önemlidir. Ancak bu konuyu ve okul döneminde sorumluluklarının artabileceğini sürekli vurgulamaktan kaçınmak uygun olacaktır. Çocuklarda yaz tatili sonrası okula başlarken gerginlik ve bir miktar kaygı olağandır. Özellikle yeni bir okula başlayacak olan çocuklarda bu endişe daha belirgin olabilir. Hem çocukların hem de onların ailelerinin okul dönemi başlarken bir miktar kaygı yaşamalarının olağan olduğunu bildirmek çocuğunuzu rahatlatabilir. Okul dönemi içerisindeki sorumlulukların yanında, çocuklarla bir sohbet havasında; özledikleri sınıf arkadaşlarından, okulun sosyal ortamından, gezilerden konuşmak, geçmişteki okul yıllarına ait olumlu anılara odaklanmak çocukların kaygılarını azaltabileceği gibi, okula uyumlarını da kolaylaştıracaktır.

    2. Sabahları uyanma ve okula hazırlanma rutini için planlama yapın:

    Yaz tatilinin bitişinin en önemli göstergesi çocukların sabahları daha erken kalkmak, okul için giyinmek ve eşyalarını hazırlamak zorunda kalmalarıdır. Çocuğunuzun bu rutine daha kolay alışabilmesi için okul dönemindeki servis ve ders saatleri ile ilgili olarak ona bilgi vermeniz ve kendisinden beklenen sorumlulukları açıklamanız onun bu rutine alışmasını kolaylaştıracaktır. Sorumlulukları basit ve net yönergeler ile açıklamak, bunları bir liste haline getirip, yatağının baş ucuna asmak sabahları hazırlanmayı kolaylaştırabilir. Daha küçük sınıflarda bu liste resimli ve çıkartmalı olarak hazırlanıp ilgi çekici hale getirilebilir. Sabah rutinleri okul açılmadan önceki hafta bir kaç kere denenebilir. Bu denemelerde eksiklerden çok, çocuğun yapabildiklerine odaklanmak ve yapabildiği şeylerle ilgili övgü ve olumlu geri bildirimler vermek hem motivasyonunu hem de kendine güvenini artıracaktır.

    3. Yaz ödevleri ve ev ödevlerinin tamamlanabilmesi için planlama yapın:

    Çocukların okulda öğrendiklerini pekiştirebilmeleri için yaz ödevlerinin tamamlanması önemlidir. Ancak çoğu çocuk tatildeki seyahatlar ve etkinliklere kapılıp, ödevlerini tamamlamayı ihmal edebilir. Okulun açılışı yaklaştığında bu ödevlerin bir anda hatırlanabilir ve ana babalar kalan sürede ödevlerin bitirilmesi için çocukları zorlayabilir. Ancak, bir haftalık sürede tamamlanacak yaz ödevi hem gerekli pekiştirme işlevini sağlamayacak hem de çocuğun kaygılarını ve ebeveynler ile çatışmalarını artıracaktır. Bunun yerine yaz ödevini bir- iki kere hatırlatmak ve tatilin kalan süresinde yapabildiği kadarını tamamlayabilmesi için yardımcı olmak önerilebilir. Yeni okul yılındaki ev ödevleri için yazılı bir plan hazırlamak, okul sonrası ödevleri biriktirmeyip, düzenli olarak yapmanın önemini vurgulamak çocukların okula uyumunu kolaylaştırabilir. Küçük sınıflardaki çocuklar için hazırlanan planlarda görseller ve çıkartmaların kullanılması çocukların uyumunu artırabilir. Ödevlerin 20- 30 dakikalık küçük parçalara bölünmesi ve tamamlanan her parçadan sonra çocuklara olumlu geri bildirim verilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırır ve motivasyonlarını artırabilir.

    4. Uyku düzenini planlayın:

    Hemen her çocuk için yaz tatili, gece geç yatabilmenin, sabahları geç kalkabilmenin, ebeveynlerle birlikte daha fazla zaman geçirmenin olağan olduğu bir dönemdir. Okulların açılması ile birlikte bu düzeni aniden değiştirmekte zorlanabilir ve yatış/ kalkış zamanları ile ilgili olarak ebeveynlerle çatışabilirler. Yaz tatili sona ermeden okul döneminde geceleri ne zaman yatılacağının planlanması, bu planın yazılı hale getirilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırabilir. Okullar açılmadan önce çocukların yatış saatlerini her gece 10- 15 dakika kadar erkene çekmek ve ani değişikliklerden kaçınmak uygun olabilir. Uyku düzenini oturtabilmek için gün içi kestirmelerin de engellenmesi gereklidir.

    5. Ekran zamanını düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde televizyon, telefon/ tablet karşısında daha fazla zaman geçirebilir ve bilgisayar/ konsol oyunları ile daha çok oynayabilir. Uyku düzeninde olduğu gibi bu alanda da ani değişikliklerden kaçınmak ve tatilin kalan süresi için ekran karşısında geçirilen zamanı yavaş yavaş azaltmak çocukların okula uyumunu kolaylaştıracaktır. Okul döneminde çocukların televizyon/ telefon/ tablet ve oyunlarla ne kadar zaman geçirebileceği önceden planlanabilir ve planlamaya çocuklar da dahil edilebilir. Çocukların ekran karşısında geçirdiği zamanı ayarlayabilmek için alarm kurulabilir ve bu alarmın kararlaştırılan süreden yarım saat, on beş ve beş dakika önce bir kaç kere çalması sağlanabilir.

    6. Öğünleri düzenleyin:

    Çoğu çocuk, yaz tatillerinde beslenme düzenini de aksatmaktadır. Tatilin sonlanmasından önce bu konuda konuşulması ve planlama yapılması uygun olabilir. Öğünler planlanırken abur cubur yerine sağlıklı beslenmenin önemi vurgulanabilir.

    7. Banyo ve kişisel temizliği düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde diş fırçalamayı, tırnaklarını kesmeyi ve banyo yapmayı aksatabilir. Tatil bitmeden önce kişisel temizliğin önemi konusunda çocuklarla konuşulabilir ve bu konuda bir planlama yapılabilir. Çocukların eksik kaldığı alanlardan çok yapabildiklerine odaklanmak bu konudaki uyumlarını artıracaktır.

    8. Bireysel sorumluluklar verin:

    Okula hazırlığın çocuğun da etkin katılımı ile gerçekleştiğini vurgulayın. Bu nedenle okul için üniforma ve gerekli malzemeleri alırken beraber alışveriş yapın ve onun seçim ve tercihlerini de göz önünde bulundurun.

    9. Okulu sadece sorumluluklar ve dersler temelinde algılamasını engelleyin:

    Özellikle daha küçük sınıflardaki çocuklarda okulun aynı zamanda akran ilişkileri ve oyun için önemini de vurgulayın. Bunun için onu sınıf arkadaşları ile buluşturabilir, veya okul bahçesinde oyun oynamalarını sağlayabilirsiniz. Diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi burada da çocuğun istek ve tercihlerini göz önüne alın.

    10. Okul malzemelerini bir gece önceden hazırlayın:

    Özellikle okulun ilk günü sabah yoğunluğunu ve tartışmaları engellemek için okul malzemelerini ve çantasını geceden hazırlayın. Bir gece önceden hazır olmanın önemi ve faydaları hakkında çocuğunuzla konuşun.

    Çoğu çocuk yukarıda sıralanan öneriler ve benzerleri ile okula görece rahat biçimde uyum sağlayabilir. Yine de uzun süren, çocuğun ve ailenin ilişki ve iletişimini bozan okula uyum sorunlarında bir ruh sağlığı çalışanından yardım almaktan çekinmeyin.

  • Konuşma Bozuklukları ve Kekemelik

    Konuşma Bozuklukları ve Kekemelik

    Konuşma bozukluklarının nedenleri:

    *İşitme sorunları

    *Mental retardasyon(zeka ve gelişme geriliği)

    *Psikiyatrik bozukluklar

    1.Yaygın gelişimsel bozukluklar(ör:otizm)

    2.Kekemelik

    3.Fonolojik bozukluklar(ör:artikülasyon boz.)

    4.Dikkat eksikliği bozukluklar

    5.Özgül öğrenme güçlükleri

    6.Dil gerilikleri

    *İfade edici dil geriliği(dili kullanma sorunları)

    *Karışık(mikst)dil gerilikleri

    Kekemelik ya da konuşmada takılma belirli durumlarda normal olabilir mi?

    Tekrarlamalar normalde 4-5 yaşına kadar görülebilmektedir.Bu masum tekrarlarla kekemeliğin birbirinden ayırt edilmesi gerekmektedir.Çocuklardaki bu normal akıcılık kusurunun kekemelik haline gelmesinde çevrenin baskı ve beklentileri,ailenin dikkatinin çocuğun konuşması üzerine yoğunlaşması etkili olmaktadır.

    Kekemeliği arttıran durumlar nelerdir?

    Kaygıyı arttırabilen çeşitli durumlarda,örneğin önemli bir şey söylemek isterken,bir isim söylerken,önemli bir şahıs veya geniş bir dinleyici kitlesine konuşurken ya da zaman yetersizliğinde çocuk acele ile tamamlanmaya çalışırken kekemelik davranışı pekişebilmektedir.

    Kekemelik sıklıkla genetik bir yatkınlıkla ortaya çıkar.Erkeklerde daha sıktır.Genellikle babanın kendisinde ve akrabalarında halen devam eden ya da çocukluğunda görülen konuşmada takılmalara ya da kekemeliğe sık rastlanır.

    Halk arasında çeşitli korku durumlarının kekemeliğe sebep olduğuna dair yaygın,yanlış bir inanç vardır.Yine de bu korku durumları olası yatkınlığı olan bireylerde kekemeliğin başlamasını ya da şiddetlenmesini tetikleyebilir.

    Kekemelik tedavisinde ne yapılır?

    Kekemeliğin tedavisinde öncelikle kekemelik ya da konuşmada takılma davranışının şiddeti,yaşı,süresi,pekiştirici etkenler vb. değerlendirilmelidir.Beraberinde çeşitli kaygı bozukluklarının varlığı,bu davranışa bağlı olarak zaman içerisinde gelişebilen işlevsellikte bozulma(ör:arkadaşlardan uzaklaşma,sınıfta söz almama ve özgüvende düşüş vb.)araştırılır.Konuşma tedavisine ek olarak,bu duruma eşlik edebilen bu tür psikiyatrik bulgu be bozuklukların da tedavide ele alınması gereklidir.Kaygı azaltmaya yönelik çeşitli ilaç tedavileri kullanılabilir.Özellikle nefes egzersizleri,harf ve kelimelerin doğru telaffuzu üzerine odaklanan konuşma terapileri uygulanır.

    Anne-babalara öneriler

    *Bazı çocuklarda görülenirkilme,tutulma,tekrar veya uzatma şeklindeki hafif konuşma özürlerini kekemelik,çocuğunuzuda kekeme olarak nitelemeyiniz.Çünkü siz ona kekeme derseniz o da kendini kekeme olarak görmeye başlar.Oysa ki öyle nitelenmezse çocuk kendiliğinden bu evreyi tehlikesizce atlatabilir.

    *Çocuğun konuşması üzerine aşırı titizlik göstermeyin.

    *Çocuk konuşurken sakince dinleyin.Birşey söylemek istediğinde acele etmeden söyleyebileceği kadar zaman verin.Konuşmasını kesmeyin.Tutulduğunda yardım etmeyin.

    *Çocuğa hiçbir zaman ‘’dur,acele etme,yeniden başla,önce derin bir nefes al ‘’gibi uyarılarda bulunmayın.Bütün bunlar onun dikkatini konuşmasında toplayacağından zararlıdır.

    *Çocuk konuşurken onun dudak hareketlerine değil gözlerine bakın.

    *Katı disiplinden sakının.Alay etmeyi disiplin aracı olarak kullanmayın.

    *Çocuğun yanında kusurları hakkında konuşmayın.

    *İleri kekemelik hallerinde çocuğun en az şaşırdığı ve rahatça konuşabildiği durum ve şartları saptayarak bu durum ve şartlarda onu konuşturun.

    *Yanlış konuştuğunda ya da tutulduğunda cezalandırmakla tehtit etmeyin ve cezalandırmayın.

    *Yorgun ve heyecanlı olduğu zamanlarda konuşmaya zorlamayın.

    *Yavaş konuştuğunda hızlı konuşması için zorlamayın.

    *Çocuğunuz problemin farkında ise onu bu yönden açıklığa kavuşturmak için uygun zamanlarda ‘’konuşurken bazı tekrarlar,irkilmeler,tutulmalaryaptığı fakat bunların önemli olmadığını,bunlardan kurtulmasının mümkün olduğunu zaten herkeste buna benzer durumların görüldüğünü’’söyleyin.

    *Çocuğun kendine karşı iyi,olumlu tavır geliştirmesine yardım edin.Kendini kekemeliğinden dolayı değersiz gören çocuğunuz bu engeli kolay aşamaz.Çocuğun sahip olduğu iyi özellikler ortaya çıkarılmalıdır.

  • Özgül/özel ögrenme güçlüğü nedir?

    Öğrenmeyi bilgi kazanmak olarak tanımlarsak, öğrenme güçlükleri, bilgi kazanma aşamasında karşılaşılan güçlükler olarak ifade edilebilir. Normal veya normalin üzerinde zekâya sahip olmasına rağmen çocuğun dinleme, sözel ve yazılı ifade etme, okuma, yazma, matematik alanlarının birinde veya birkaçında güçlük çekmesidir.

    Normal veya normalin üzerinde zekâya sahip, Birincil olarak başka bir psikolojik sorunu bulunmayan, Belirgin bir beyin patolojisi olmayan, Duyusal sorunu (görme, işitme) olmayan Dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme, matematik becerilerin kazanılmasında ve kullanılmasında yoğun güçlük yaşayan, Kendini organize etme, sosyal algılama ve etkileşim sorunları olan, Yaşına ve zekâsına uygun eğitim başarısı gösteremeyen çocuklarda saptanır.

    ÖÖG sıklığını araştıran çalışmalarda Okul çağı çocuklarında %5 oranında olduğu, ancak genel olarak oldukça farklı sonuçlar (%1-33) bildirildiği görülmektedir. Erkeklerde 2 kat daha sık göründüğünü bildiren çalışmalar mevcuttur.

    Nedenleri olarak suçlanan etmenler, Beyin hasarı, Genetik – Kalıtımsal Etmenler, Nörolojik İşlevlerde Bozukluk (Belleğe bilgi girişi, işlenmesi, depolanması ve veri olarak çıkışı aşamalarında meydana gelen bozukluk) olarak sıralanır.

    Beynin sağ ve sol hemisferleri arasında iletişim sorunları, Fonolojik işlevlerde bozukluk. Algısal bozukluklar (görsel, işitsel, dokunsal, mekânsal) eşlik edebilir zaman zaman da bu tablo ile karışabilir.

    Öğrenme bozukluğu olan çocuklarda gözlenen sorunlar:

    Görsel sembolleri karıştırma(b-d; m-n; ı-i; o-ö; 6-9), Sözcüğü ters çevirme(ev-ve; çok-koç; 12-21), Okurken satır atlamak, yerini kaybetmek. Harflerin sırasını karıştırma(için-çini). Okuduğunu anlayamama, yavaş ve hatalı okuma. Sözlü yönergeleri dinleme ve izlemede güçlük. Sağ- sol ve yön karıştırma. Zaman ve mekân sorunları. Matematik güçlükler( çarpım tablosunu ezberleyememe, işlemlerde sembol karıştırma vs.). İkincil davranış sorunları eşlik edebilir.

    Sözlü-yazılı ifade güçlüğü. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü. İşitsel algı güçlüğü (harflerin seslerini karıştırmak) tabloyla karışır bazen de eşlik eder.

    Ağırlıklı olarak yazım hataları olarak karşımıza çıkmaktadır. “p, b, d, m, n” sıklıkla karıştırılan harflerdir. Görsel uyaranları algılamakta da güçlükleri olduğu için yazılanları tersinden okuyup yazma sıklıkla görülmektedir. Örneğin “koy” yerine “yok” yazmak gibi. Sayıları sıklıkla karıştırırlar. Ardıl olarak saymak kolay bir görevdir. Ancak eşleme yaparak ya da kategorileme yaparak sayı saymak ve dört işlemi “örneğin 5 yerine 2, 6 yerine 9 yazma” karıştırdıkları görülmektedir. Yön ve zaman kavramları yoktur. Noktalama işaretlerini kullanmama, okurken yazıları takip edememe, eksik okuma ve ters yazma gibi belirtiler bozukluğun işaretleridir.

    Öğrenme güçlüğü teşhisi, çok eksenli sınıflandırma sistemi yardımıyla konulmalıdır. ÖÖG ön tanılı çocukların okulda okuma ve heceleme becerilerini kazanma yeteneklerini arttırdığı tespit edilen anaokulunda başlanılan önleme programları mevcuttur ve önerilir.

    Dünyayı sağ beyinle görmektir. Öğrenme güçlüğü olan çocuklar sol beyinlerini yeterince kullanamazlar.

    ÖÖG: Zekâ sorunu olmamasına rağmen öğrenememektir. Örneğin; Okumayı Yazmayı Çarpım tablosunu İşlem yapmayı ayları, günleri, ritmik Saymayı, giyinip soyunmayı, planlı olmayı, zamanı, top yakalamayı gibi

    Yapısaldır, Beynin işleyiş bozukluğundan kaynaklanır.

    Ömür boyu sürme eğilimi olsada belirtiler tedavi ile birlikte silikleşebilir. • Sosyal etkileşim sorunları da eşlik eder. Okumada, yazmada ve aritmetikte sorunlar vardır. Farklı düşünme yolları vardır. Özgüvenleri düşüktür. Dahi yönlerini fark etmezler.

    ÖÖG’li bir çocuk

    Dersinin Başına oturmama, • Dikkatini vermeme, • Yavaş yapma, • Ödevlerin çok uzun sürmesi, • Hep başkasına onaylatma ihtiyacı, • Hep yardım alma ihtiyacı, • Hiç ödev yapmama, • Yalan söyleme sorunları yaşarlar.

    Peki ÖÖG li çocuklar Nasıl Öğrenir?

    Sağ beyini kullanarak öğrenirler.

    Görsel materyal çok kullanarak,

    Sık tekrar yaparak,

    Kendi düşünce sistemlerini geliştirerek,

    Yaratıcı yöntemlerle öğrenirler.

    Çok iyi düşünürler ama ezberleyemezler.

    Öğrenmesi için zaman tanıyın, acele etmeyin. Destekleyin Yardım edin. Kolaylaştırın Gelişmesi için itekleyin. En önemlisi mutlaka bir uzmana gidin. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanı tanı, tedavi, eşlik edebilmesi muhtemel ek durumları saptayabilme ve baş edebilme açısından çocuğunuz ve sizle birlikte yol haritanızı çizecektir

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaygınlaşıyor!

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) iki farklı bozukluk ve her zaman, bir arada görülmüyor. Ancak bir arada görülen çocuklarda da bazen hiperaktivite bazen de dikkat eksikliği ön plana çıkabiliyor. Üstelik cinsiyete göre de değişebiliyor; DEHB tanısı almış çocuklar arasında dikkat eksikliği kızlarda, hiperaktivite ve dürtüsellik ise daha çok erkeklerde görülüyor.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu; çocuğun akademik, iş, sosyal ve özel hayatında sorunlara yol açabilirken, ileride depresif bozukluklar, anksiyete bozuklukları, sınıfta kalma, okulu terk etme, iş hayatında düşük başarı, sık iş değiştirme, tehlikeli araba kullanma ve madde kullanımı gibi ek sorunlar da eklenebiiyor.

    KİŞİLİĞİNİ DEĞİL, HATASINI ELEŞTİRİN

    Bu çocuklar sık düşebilir, evdeki eşyalara zarar verebilir ve oyun oynarken yaralanabilir. Böyle bir durumda kişiliğini değil yaptığı hatayı eleştirin. Örneğin; bir vazoyu kırdığında “Seni doğuracağıma taş doğursaydım, elin ayağın durmuyor” demek kişiliğini yaralar. Onun yerine “Salondaki vazoyla oynarken kırmışsın. Bu hareketin yanlış ve bu yüzden seni on dakikalığına odana yollayacağım” diyerek hatasının farkına varmasını sağlayabilirsiniz.

    KISA VE NET YÖNERGELER VERİN, TEKRARLATIN

    Anlattıklarınızı sonuna kadar dinlemeyebilirler. “Anladım” dese de aslında ne anlattığınızı ve kendisinden ne istediğinizi tam olarak anlamamıştır hatta sadece ilk ve son cümleniz aklında kalacaktır. O nedenle, çocuğunuzla göz teması kurup, net ve kısa mesaj vermeniz, sonra da tekrarlatmanız yönergelerinizin etkinliğini artırır.

    EV KURALLARINI YAPILANDIRIN

    Görevlerini düzenleyebilmek için görsel, somut hatırlatıcılar ve sabit kurallara ihtiyaç duyarlar. Örneğin; akşam yemeğinin 19:00’da yeneceğini, ardından sofranın toplanmasına yardım edileceğini, sonra da ödevlerini yapması gerektiğini söyleseniz de o sırada başka bir şeyle meşgulse söylediklerinizi unutacaktır. O nedenle evin kurallarını ortak bir kararla belirleyip liste haline getirin ve çocuğunuzun çalışma masasına asın. Sürekli göz önünde olacak kurallar, sözden daha etkili olacaktır.

    ÖVGÜDEN KAÇINMAYIN

    Çocuğunuzun beğendiğiniz hareket ve davranışlarını zaman kaybetmeden, hemen övün. “Otobüste yer vermeni çok beğendim” gibi. Sözel pekiştireçler istenilen davranışların tekrarlanma olasılığını artırır. Birkaç kez sözel olarak pekiştirdiğiniz ve övdüğünüz davranışının zamanla çocuğunuz için bir alışkanlık haline geldiğini göreceksiniz.

    UZUN UZUN ELEŞTİRMEYİN

    Çocuğunuzun istemediğiniz davranışlarını uzun uzadıya eleştirmeyin. Çok ve sık eleştirilen davranışlar dikkat çekme ve iletişimin bir yolu haline gelebilir.

    EVDE EŞYALARININ YERİNİ DEĞİŞTİRMEYİN

    Çocuğunuzun odasında eşyalarının yerleri net ve sabit olsun. Oyuncaklar, çoraplar, iç çamaşırları, kitaplar ve defterlerin yerlerini renkli etiketlerle belirtebilirsiniz. Zamanla çocuğunuzun etiketlere alışarak, odasını daha düzenli hale getirmeye başladığını göreceksiniz.

    ÖĞRETMENİYLE İLETİŞİMDE OLUN

    Öğretmenleriyle iletişimde olun. Onların gözlemleri tanı ve tedavide çok önemli. DEHB tanılı çocukların öğretmenleri bu çocukların yerlerinde kıpır kıpır kıpırdandıklarını veya arkadaşlarına laf yetiştirdiklerini fark ettiklerinde çocuğun adını söylemek veya önüne dön vb. şeklinde uyarılar yapmak yerine çocukla önceden kararlaştırdıkları bir davranışı yapabilirler (Örneğin yanından geçerken kalemle sırasına vurmak gibi). Bu davranış hem çocuk için bir uyarı görevi görür hem de çocuğun arkadaşları içerisinde öne çıkmasını engeller.

    SPOR ETKİNLİKLERİNE BAŞLATIN

    Çocuğunuzu spor etkinliklerine başlatın. Belli bir düzen içerisinde yapılan sporlar davranış sorunlarını azaltabiliyor. Antrenör/ koç ve benzeri yetişkinler çocuğunuz için rol modelleri olarak görev yapabilir. Takım oyunları çocuğunuzun sosyal becerilerini destekler ve arkadaş çevresini model almasını sağlayabilir.

    KENDİNİZE ZAMAN AYIRIN

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış çocuğunuzla çok daha fazla ilgilenmeniz gerektiğinden çoğu zaman kendinizi tükenmiş, yorgun ve halsiz hissedebilirsiniz. Haftada en az bir saat kendinize vakit ayırın. Bunun için kendinizi suçlu hissetmeyin. Çünkü kendinize zaman ayırarak, günlük hayatınız ve ebeveynlik becerileriniz için gereken enerjiyi sağlamada da büyük fayda göreceksiniz.

    TEDAVİDE FARKLI YÖNTEMLER UYGULANIYOR

    İlköğretim öncesinde ve hafif semptomlarda öncelikle davranışçı terapiler uygulanıyor, ebeveynler doğru yaklaşım konusunda bilgilendiriliyor. Orta-ağır derecede semptomlarda, ilköğretim çağındaki ve daha büyük çocuklarda ilaç tedavisi birinci seçenek olarak öneriliyor.

    İlaç tedavisi bireysel ve aile psikoterapisi ile birlikte yürütülmeli ve bir –iki yıllık tedaviden sonra tercihen okul dönemi içerisinde ilaca bir- iki ay ara verilerek tedavi gerekip gerekmediği tekrar değerlendirilmelidir. Kullanılan ilaçlar ve terapiler ise geçici olarak belirtileri kontrol etmekte ve ek bozukluklar ve sorunların gelişmesini önlemektedir. Bu yararların gözlenmesi için ebeveynlerin çocuklarının öğretmenleri ile iletişimde olması, ders başarısızlığı, dikkatsizlik, aşırı hareketlilik gibi belirtiler özellikle altı aydır sürüyorsa çocuk psikiyatrisi polikliniklerine başvurması önerilir.

  • Psikolojik Sağlığımızı Nasıl Koruruz?

    Psikolojik Sağlığımızı Nasıl Koruruz?

    En basit haliyle cevaplayalım: İç sesimizi dinleyip sevdiğimiz şeyleri yaparak ruh sağlığımızı koruyabiliriz. Bunu yapmak hem kolay hem de zor aslında. Kolay çünkü ne istediğimizi yine en iyi biz biliyoruz bu konuda kimseye ihtiyacımız yok ama aynı zamanda da zor çünkü iç sesimizi dinleyebilmek ve sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için de kendimize zaman ayırmamız gerekiyor. Fakat artık her şey o kadar çabuk gelişiyor ve zaman o kadar hızlı ilerliyor ki durup nefes almak, dönüp de kendimize bakmak, ‘bir dakika yahu ben ne yapiyorum ne istiyorum’ demek için vakit bulamıyoruz resmen.

    Ben bu durumu özellikle anne olduktan sonra cok daha dramatik bir şekilde yaşadığımı fark ediyorum ve sık sık çevremdeki kisilerle konusurken “zaman onceden su gibi akıyordu ama simdi şelale oldu cagliyor” diye dert yanabiliyorum. Cocuklarima bakip ne ara bu kadar büyüdünüz diye düşünürken zamanin nasil da hızlı aktığını fark ediyorum iç çekerek…

    Zaman gerçekten selale olup cagliyor ama bizim mutlaka her gün kendimize zaman ayırmamız gerekiyor. Danışanlarımla bu konuyu konuşurken bir gunlerini nasil geçirdiklerini detaylandırmalarını isterim sıklıkla ve birlikte bakariz günün hangi saati ‘ben saati’ olarak ozellestirilebilir diye. Bu bazen çocuklar uyuduktan sonra olur, bazen cocuklar sabah henuz uyanmadan olur, bazen de cocuklari okula esi ise yolladıktan sonra olur ama mutlaka olur.

    Benim boyle bir zamanim yok, kendime ayıracak vaktim yok diyen danisanlarimin kendisine ‘ben saati’ ayırdıktan sonraki değişimleri gerçekten görülmeye değer olur her zaman. Nasil ki disari cikmadan once aynada fiziksel gorüntümuze bakıp bir çeki düzen veriyorsak, ruhsal dunyamiza da bakmak ve neye ihtiyaci varsa o ihtiyacı gidermek zorundayiz. İşte bunu yapabilirsek psikolojik sagligimizi korumayı da başarmış oluruz. Not: Adi ‘ben saati’ ve ideali ortalama bir saatimizi kendimize ayirmak ama bunun zorlayıcı oldugunu bilerek ilk etapta 10 dk, 20 dk gibi kısa sürelerle baslamanizi öneriyorum. Zaten kendinizdeki degisimi farkettikçe sureyi de arttirmak isteyeceksiniz.

  • Farkında Ebeveynlik

    Farkında Ebeveynlik

    Dikkat ve davranış bozukluklarıyla çocuk büyütmek oldukça streslidir. Özellikle okul döneminde pek çok aile birçok stres faktörüyle karşı karşıya kalmakta ve iletişim kurmakta ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar. Aileler ideal olma konusunda çabalarlar bu durumun imkansızlığı bir çok aileyi suçluluk hissi ve güven kaybına itmektedir.

    Bilinçli farkındalık dediğimiz kavram zihni anda tutma pratiğine dayanmaktadır. Zihnimiz sürekli bir değerlendirme içindeyken otomatik olarak ta olumlu ve olumsuz olan fikir, beklenti ve önyargılarımız yenilerek gerçekte var olanları görmek güçleşmektedir.Anne ve babalarda ebeveynlikleri boyunca olumlu olumsuz duygulanımlar deneyimlerler.Ebeveynlik sırasında yaşanan ve yoğun duygulanımlarla tetiklenen olumsuz davranışların bilinçli farkındalık ile durdurulması zamanla gelişebilecek bir beceridir.

    Bilinçli ebeveynlik genel olarak anlık farkındalıkların çocuğa taşınması ve farkında hareket etmektir.Daha olumlu duygular,daha az kaygı ve depresyon,az stres ve yüksek ilişki tatmini duyma anlamlarını taşır.

    Araştırmalar bilinçli farkındalık yaklaşımının anne, çocuk ve bakıcı arasındaki ilişkiye olumlu yönde etkisi olduğunu göstermektedir. Bilinçli Farkında Ebeveynlik , ebeveynlere stres konusunda bedensel, zihinsel ve duygusal olarak deneyim kazandırarak onların ebeveyn stresinin farkında olmalarını sağlama amacı güder. Aynı zamanda bu yaklaşım, neyin yanlış olduğunu sorgulamaktan çok neye ihtiyaç duyulduğu konusunda ebeveynlere yardımcı olmaktadır. Anneler yorgun hissettiklerinde, endişelendiklerinde veya çelişki yaşadıklarında bu hastalıklı bir işaret değildir. Bilinçli farkındalık eğitiminde onların kendilerine; “Bendeki hata ne, neden bunun üstesinden gelemiyorum?’’ yerine “Şu an ne yapmam gerekiyor, Ne tür bir destek bana yardımcı olabilir’’ sorularını sormaları vurgulanır. Bilinçli Farkındalık, geçmişte neyin olduğundan ziyade şu an ne olduğuyla ilgilenmektedir.

    Farkındalıkla ebeveynliği kavramsal olmaktan çıkarıp günlük yaşamda hayatımıza sokabilmek ve çocuğumuzla uzun vadede samimi, içten ve güven dolu bir ilişki kurmamızda bize yardım etmesini sağlamak için beş adımı takip etmek gerekmektedir:

    Çocuğunuzu tüm dikkatinizi ona vererek dinleyin.

    Kendinizi ve çocuğunuzu “iyi/kötü” diye yargılamadan kabul edin.

    Kendinizin ve çocuğunuzun duygusal durumunu fark etmeye çalışın.

    Ebeveynlik rolünüzle ilişkili duygusal düzenlemeleri gerçekleştirin.

    Kendinize ve çocuğunuza karşı şefkat duygunuzu gözden geçirin.

    DİKKATİNİ TÜMÜYLE VEREBİLMEK

    Çocuğunuzla, dikkatinizi tam anlamıyla vererek etkileşim içinde olmak, doğumdan itibaren önemli olan bir olgudur.Eksiksiz ilgi ve dikkatle dinleme becerisi henüz sözel iletişimin mevcut olmadığı dönemlerden itibaren önem teşkil etmektedir.

    Sözel iletişim başladığında ise çocuk  size bir şey söylerken mutlaka tüm dikkatinizi ona vermek önemlidir. Çocuğunuzu tam anlamıyla dinlemek onun kendini ifade etme becerisini ve cesaretini güçlendirir ve  ergenlik yaşlarında onun hakkında fikir edinmek için elinizdeki tek yol olan sözel iletişimin temellerini de sağlam bir şekilde kurmayı sağlar.

    KABUL 

    Kendinizin ve çocuğunuzun kişisel özelliklerini, davranışlarını, ve duygularını yargılamadan kabul etmek demek anda olana karşı net bir farkındalık ve açık bir algı içinde olmak demektir ve durumu her yönüyle anlamamızı sağlamaktadır.

    Bununla birlikte kabul etmek, disiplin ve rehberlik olmayacak anlamına gelmemektedir. Çocuğunuzu onu her haliyle kabul ettiğinizi ona ifade ederken, aynı zamanda davranışlarıyla ilgili toplumsal ve kültürel açıdan ve çocuğunuzun gelişimi bağlamında uygun olan, açık ve net beklentiler içinde olmak sağlıklı bir yaklaşımdır.

    Kabul aynı zamanda ebeveyn-çocuk ilişkisinde zorluklar olacağı, anne-baba olmanın bazı zamanlarda çok zorlayıcı olabileceği, günümüz koşullarında büyümenin çocuklar için kolay olmadığını görmeyi de kapsamaktadır.

    DUYGUSAL FARKINDALIK

    Duygusal düzenleme  yapabilmek için ilk adımdır ve aynı zamanda çocuğunuza hislerini adlandırmayı ve ifade edebilmeyi öğretmeniz için de geliştirilmesi gereken bir beceridir.

    duygusaldüzenleme  yapıyor olmak ,negatif duygu ya da öfke sergileme güdüsünün artık hissedilmeyeceği anlamına gelmez. Aksine tüm duygulara hissedilebilmeleri için alan açmak ve daha fazla zaman tanımaktır. Ancak duyguyu hissetmekle, onunla bağdaşmak arasındaki ayrımı gözetmek önemli ve gereklidir. Duygusal yoğunluğa  kapılarak tepki vermeye alışan bir ebeveynin yükselen duygularını düzenlemesi gerekmektedir.

    Hissettiğiniz duyguyu bilinçli bir şekilde fark etmek ve tepkiye dönüşmeden önce durmak ve uygun ebeveynlik seçimini yapmak, duygusal düzenleme yapmaktır.

    ŞEFKAT 

    İlişkide şefkate yer vermek, farkındalık sahibi ebeveyn olarak çocuğunuzun ihtiyaçlarını (sadece fiziksel değil ama duygusal ihtiyaçlarını da) fark etmek ve rahatsızlığını giderme arzusunu hissetmektir. Kontrolcü ve ebeveyn odaklı yaklaşımdan; ilişkiye odaklı yaklaşıma geçiştir.Bireyin yalnızca çocuğuna değil kendi üzerinde de oturtması gereken bir kavramdır.Ebeveyn olarak konulan hedeflere ulaşılamaması kendini suçlamaya neden olur .Şefkatli yaklaşım tüm bu yargılayıcılıkların önüne geçer.

    Farkındalıkla ebeveynlik çocuğumuzla uzun vadede onun sürekli değişen ihtiyaçlarına ve gelişen doğasına uyumlu yanıt vermemizi sağlarken, vereceğimiz tepkinin sadece içinde bulunduğumuz durumla ilgili olmadığını ama uzun bir ömre sahip ilişkimizin niteliğini ve sürekliliğini ilgilendirdiğini bize hatırlatır.