Etiket: Zaman

  • Depresyon Ne Değildir?

    Depresyon Ne Değildir?

    “ Hayat ne kadar da zor… Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Sabahları mutsuz uyanıyorum. Bir şeyler yapıyorum ama eskisi gibi keyif vermiyor. İş hayatımda aksilikler ve zorluklar peşimi bir türlü bırakmıyor. Ülkenin durumu iyiye gitmiyor ve daha çok endişeleniyorum. Geleceğim hakkında endişeliyim. Arkadaşlarımla aynı aktiviteleri yapmak artık beni sıkıyor. Ailemle aramda sorunlar var. Sanırım beni anlamıyorlar. Özel hayatım içinden çıkılmaz bir hal aldı ve nasıl yola koyacağımı bilmiyorum. Sanki her geçen gün, her şey daha da kötüye gidiyor. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyor ama yeteri kadar gücüm yok. Sebebini bilmediğim bir mutsuzluk var üstümde. Çok uzun zamandır huzursuz hissediyorum.”
    ;

    Bu paragrafı okuduğunuzda, içinden bir ya da birkaçı için ‘evet’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki, gerçekten hepimiz depresyonda mıyız?

    Son zamanlarda depresyon kelimesini günlük hayatımızda çok sık duyuyoruz ve kullanıyoruz. Çevremizde sanki herkes depresyondaymış gibi bir algı oluşmaya başladı ve öyle ki, birbirine teşhis koyanlar, tavsiye verenler hatta ilaç önerisinde bulunanlar bile var.  Ruh sağlığımız açısından oldukça önemli olan bu konuya karşı farkındalığımızı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Yukarda verdiğim örnekler hemen hemen hepimizin gün içerisinde aklımızdan geçen olumsuz düşünceleri ve yorumlarından bazıları. Gün içerisinde olduğu kadar dönem dönem de bu olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğümüz zamanlar olabilir. Hayatımızı düzene sokmak kolay bir iş değildir ve hayatın mayasından dolayı; sorunlar biz var olduğumuz sürece devam edecektir. Önemli olan onları nasıl algıladığımız, karşılama biçimimiz ve üstesinden gelme becerilerimizi güçlendirmeyi öğrenebilmektir. Bunun için yaşadığımız duygu değişimlerini doğru değerlendirmek ve kendimizi tanımakla işe başlayabilir.

    Depresif belirtiler diye tanımladığımız ölçütler aslında burada ortaya çıkmaktadır. Umutsuzluk, mutsuzluk ve keyifsizlik gibi duygularımızın zaman zaman artması ‘depresif hal’ olarak adlandırılır. Yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, zorlayıcı yaşam koşulları arasında zaman zaman depresif belirtiler gösterir ve depresif hissederiz. Bu belirtiler iniş çıkış halindedir ve düzensiz bir grafik olarak karşımız çıkar. Bu yüzden; depresif ruh hali içerisinde olmak depresyon tanısı almakla aynı şey değildir. Depresyon; insan hayatını derinden etkileyen ve kesin tanı konulduğu takdirde müdahale edilmesi gereken ciddi bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatride kullanılan DSM-5 tanı ölçüt kriterlerine göre, en az 2 hafta süre içerisinde; enerji kaybının olması, sürekli yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik, isteksizlik, erteleme, sinirli ve gergin olma, yorgunluk, bitkinlik, değersizlik ve suçluluk hissi dolayısıyla işe yaramaz hissetme, uyku ve yeme problemleri depresyon belirtileri arasında gösterilebilir. Depresif ruh halinden en büyük farkı, yaşanılan duygu ve düşünce süreçlerinin daha derinden hissedilmesi ve günlük hayatta işlevselliğin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Depresif ruh halinde olan bireyler ise sıkıntı, gerginlik, isteksizlik gibi duyguları yaşarken günlük hayatlarına da bir şekilde devam etmektedirler. Ancak, depresyonda değiliz demek işleri hemen yoluna koymaya yetmez ne yazık ki. Depresif hissederken de depresyon sancıları çekebilir, işleri yoluna koymak zorlaşabilir. Peki, ne yapacağız? Etrafımızdaki herkese her şeyden şikayet eden, mutsuz ve umutsuz bireyler olarak mı devam edeceğiz hayatımıza?

    Önce kabul etmekle başlayacağız. Kendimizi ve sorunlarımızı olduğu gibi kabul etmeye çalışacağız. Olumsuz düşünce ve duyguların, herkes tarafından zaman zaman yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilecek donanımda olduğumuzu kabul edeceğiz. Kendimizi seveceğiz.

    Sonra değiştirebileceğimiz durumları bir bir ortaya çıkaracağız. Farklı yolları deneyeceğiz. Farklı düşünmeyi deneyeceğiz. ‘Gece gündüz sorunlarımı düşünüyorum ama olmuyor, her şey beni buluyor’ gibi yakınmaların hiçbir işe yaramadığını ve bu yakınmaların çözümden çok uzakta olduğunu fark edeceğiz. Belki de sorunlarımıza sürekli aynı yerden bakıyoruzdur, belki de çözüm diye uğraşırken labirentin içinde kaybolmuşuzdur… Değiştiremeyeceğimiz durumlar için ise tahammül seviyemizi geliştireceğiz. Hayatta her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Eminim herkes çok isterdi; sihirli bir değneği olsun; değdirdiği her olumsuz durumu düzeltiversin şıp diye. Ama henüz öyle sihirli bir değneğimiz yok ve yeri geldiğinde tahammül etmeye her şeyden çok ihtiyacımız var unutmayacağız.

    İşler her zaman yolunda gitmeyecek, kabul ediyorum bazen kolay olmayacak. Sorunlar daha fazla sırtımıza binerken, çözmek için gereken motivasyonumuz daha az olacak. Ama geldik bir kere bu dünyaya. Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla kabul edip çözüm odaklı yaşayacağız. Enerjidepolarımıza yükleneceğiz mesela. Benim enerji depom sevdiğim insanlar. Onların yanında olmak, onlarla vakit geçirmek, yeri geldiğinde eğlenmek, yeri geldiğinde hüzünlenmek ama her şeyi paylaşmak; benim hayattaki vazgeçemeyeceğim enerji depom. Durun bir dakika ve liste yapın. Enerji depolarınızı keşfedin. Aile üyelerinizden biriyse bu, koşun sarılın. Doğaya karışmaksa, en yakın parka atın hemen kendinizi. Evde yayılan bir kek kokusu huzur verecekse size, yumurtaları hazırlayın mutfakta. Önemli olan olayların ve düşüncelerin değişebileceğine inanmak ve bunun için küçük adımlarla da olsa yürümeye başlamak. Peki, ne demek bu küçük adımla? Sorunumuz her ne ise kocaman bir dağ olmuş ve dağın öteki tarafına geçmemiz bekleniyor. Nasıl ve nerden başlayacağımızı bilemiyoruz. Hani derler ya; ‘bir başlasam devamı gelecek…’, işte tam da bu noktada devreye giriyor küçük ama azımsanmayacak adımlarımız. Önce sizi yormayacak o ilk adımı atmalısınız. Sorunun tümüne değil, ilk adımınıza odaklanın. Her gün bir yenisini ekleyerek yolun yarısına geldiğinizi göreceksiniz bir gün. Yatakta uzanmış sorunu düşünmektense, kabuslar görüp sabaha yorgun ve bitkin uyanmaktansa o ilk adımın ne olduğunu bulmalı ve yürümeye başlamalıyız.

    Tüm bunları gözden geçirdikten sonra sizin için durumun çok daha ciddi olduğunu düşünüyorsanız, küçük adımlarla yürümeye başlayacak kadar bile enerjinizin olmadığını hissediyorsanız, gün içinde gelip geçici değil de sürekli aynı olumsuz düşünceler içindeyseniz ve günlük işlerinizi halledemiyorsanız şayet,  bir uzmana danışmaktan çekinmeyin lütfen. Depresyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır unutmayın. Sorgusuz sualsiz, yargısız bir şekilde dinlenmek,  yükünüzü paylaşmak, anlaşılmak ve yeni bakış açıları kazanmaktır belki de ihtiyacınız olan. Nefes alıyoruz ve önümüzde yeni bir gün var. O zaman yarın değil tam da şimdi, kendimize dokunma zamanı…

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Bağımlılık en geniş anlamıyla, bir maddenin ya da etkinliğin yaşamı ve sağlığı olumsuz etkilemesine karşın kullanımının devam etmesidir. Genel olarak ruhsal ve fiziksel bağımlılık olarak ikiye ayrılabilir.

    Ruhsal bağımlılıklar arasında; teknolojik bağımlılıklar, internet bağımlılığı, hız-adrenalin bağımlılığı, bir insana olan bağımlılık vb. sayılabilir. Teknolojik bağımlılıklar, insan-makine etkileşimine dayanır. Televizyon izleme gibi pasif bir bağımlılık şeklinde olabileceği gibi, bilgisayar oyunları oynama, internet kullanma gibi aktif bir bağımlılık şeklinde de olabilir.

    Fiziksel bağımlılıklar ise; sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı vb. şeklinde görülmektedir.

    İnternet Bağımlılığı, genel olarak internetin aşırı kullanılması isteğinin önüne geçilememesi, internete bağlı olmadan geçirilen zamanın önemsizleşmesi, yoksun kalındığında aşırı sinirlilik hali ve saldırganlık görülmesi ve kişinin iş, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanabilir.

    İnternet bağımlılığının toplumdaki yaygınlığı %6-14 arasındadır. Özellikle genç yaş grubunda, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu, sosyal fobi, hafif depresyon gibi ruhsal sıkıntılar görüldüğünde veya ailede bağımlılığa yatkınlık olduğunda, riskli internet kullanımının görülebileceği belirtilmektedir.

    Bu durumda, aşırı internet kullanımının gerçekten ayrı bir bozukluk mu olduğu, yoksa altta yatan başka bir psikiyatrik bozukluğun bir belirtisi mi olduğu iyi ayırt edilmeli ve tedavisi buna göre planlanmalıdır.

    İnternet Bağımlılığının Belirtileri:

    – Her gün internet’ e bağlanmak, bağlı iken zamanın farkında olmamak, sorulduğunda ise inkar etmek

    – İnternet dışı uğraşlara ilginin kaybolması

    – Sosyal faaliyetlerde azalma, dostları tarafından anlaşılamama duygusu, spor faaliyetlerinden uzaklaşma ve kondisyon kaybı

    – İş verimliliğinin düşmesi

    – Sürekli uykusuz kalma ve yorgunluk

    – Alışverişlerin sadece internet üzerinden yapılması

    – Aile fertlerine yeterli zamanı ayıramama nedeni ile aile bağlarının zayıflaması

    – Günlük yaşamdaki diğer iş ve kişilerin, internetteki yaşama engel olduğu düşüncesi

    – Bilgisayar kullanımı nedeniyle yakın ilişkilerde anlaşmazlık ve sorun çıkmas

    İnternet Bağımlılığını Önleyebilmek İçin Ailelere Pratik Bilgiler:

    – Bilgisayarı evinizde tüm aile bireylerine açık bir alana yerleştirin. Bilgisayarı çocuğun odasına koymak, kapıyı kapattığı an kendi kendine kalıp, istediği an istediği ortama ulaşma özgürlüğünü sağlar.

    – Çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz. Öncelikle kendi internet kullanımınızın diğer etkiliklerinizle dengeli olup olmadığını ve internet alışkanlıklarınızı denetleyin.

    – Çocuğunuzun internet kullanımını yasaklamayın, bir süre sınırı ve belirli kurallar getirin ve bunlara uymasını sağlayın.

    – Çocuğunuzla bir anlaşma yapın ve bu kurallar çerçevesinde davranmazsa, internet kullanımını yasaklayacağınızı açıkça belirtin.

    – Çocuklarınızla bilgisayarda beraber zaman geçirin. Bilmediğiniz konularda onlardan yardım isteyin, ki bu davranış onları çok mutlu edecektir, bildiğiniz şeyleri de çocuğunuzla paylaşın.

    – Çocuğunuza internet üzerinde ulaşılan bilgilerin ya da görülen her şeyin doğru olmadığını, bilginin doğruluğunu sorgulaması gerektiğini ve nasıl sorgulayacağını öğretin.

    – Çocuğunuza hiçbir zaman bir başka kişiye ya da web sitesine herhangi bir kişisel kimlik bilgisi vermemeyi öğretin.

    – Çocuğunuzda internet bağımlılığının belirtilerini araştırın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini değerlendirin.

    Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel destek almak gerekebilir.

  • Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile içi iletişim sorunları çağımızın en büyük sorunlarından biridir. Modern hayatın getirdiği sürekli çalışmak zorunluluğu ne kendimize ne de ailemize yeterince zaman ayıramamıza neden olmaktadır. İşten yorgun argın eve gelen bireyler biraz olsun rahatlamak ve günün yorgunluğunu üstlerinden atmak için kendi benliklerine çekilmektedirler.

    Bu durum zamanla ilişkilerin zayıflamasına ve aile üyelerinin birbirleri ile iletişimlerinin azalmasına yol açmaktadır. Zaman geçtikçe bu iletişimsiz ortamda bireyler kendilerini yalnız hissetmeye başlarlar. Durum zaman geçtikçe daha vahim bir sonuca doğru sürüklenir. Bu gibi durumlarda çiftler boşanmaya kadar giden yıpratıcı bir sürece girmeye başlarlar.

    Tüm bunları yaşamamak adına yapılması gereken, çiftler ne kadar yoğun olurlarsa olsunlar birbirlerine kısıtlı da olsa zaman ayırmalı ve problemlerini paylaşmalıdırlar. Unutmayın karşınızdaki kişi eşiniz. Yani bu hayatı iyisiyle kötüsüyle paylaşacağınıza dair birbirinize söz verdiğiniz kişi. İzin verin sıkıntınızı paylaşsın size destek olsun.

    Ev içinde birbirinize arkadaşça davranmalı, eşit yapıda davranarak sosyal rolleri eşitlemeli ve aile içi disiplini sağlarken hiç bir aile bireyini kırmadan şefkatli ve ilkeli davranabilmenize yardımcı olmalıyız. Eşler arasındaki sorunların ve çocukların sosyal yönlerini kabullenmelerine destek olmakta, aile içi empati duygusunun artmasına katkı sağlamalıyız.

  • Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Sınav (Sınanma) Kaygısı

    Her konuda olduğu gibi sınavlarda başarı için de belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır ve bu doğaldır. Fakat gerçek ve akılcı bir temele dayanmayan türden engel olamadığınız ve durduramadığınız düşünceler sınav kaygısını yükseltecek ve performansı olumsuz etkileyecektir.

    Kaygı duygusal ya da fiziksel baskı altındayken ortaya çıkan doğal bir tepkidir ve kaynağı çoğu zaman belli olmayan bir korkudur. Kaygıda fiziksel varlığımıza yönelik bir tehlike yoktur. Kendi olumsuz düşüncelerimiz sonucu kaygıyı üretiriz. Kaygının kaynağı belirsizdir. Korku daha kısa sürelidir, kaygı ise daha uzun süre devam eder.

    Sınav kaygısının temelinde hem kişinin kendisinden hem de çevresinden kaynaklanan çeşitli nedenler yatmaktadır ve sınanma kaygısı yaşam boyu karşı karşıya kaldığımız, başarımızın zaman zaman da kişiliğimizin karşılaştırıldığını düşündüğümüz düşünce biçimimizdir.

    Özellikle yoğun sınav dönemlerinde, sınav tarihi yaklaştıkça ve hayatını etkileyeceğini sınavlarda sınav kaygısı yaşayan öğrencilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Sınavlar bilgi ölçen araç olmaktan çıkmakta artık öğrenci için kendinin değerlendirildiği ve yaşamın tamamını kapsamın bir obje halinin almaktadır.

    Sınav kaygısı ile başa çıkmak bedensel, zihinsel, duygusal ve davranış düzeyindeki bir takım düzenlemeler ve çaba gerektirir.

    SINAV KAYGISININ NEDENLERİ
    Sınav kaygısının nedenleri şöyle sıralanabilir:
    ′ Zamanı iyi kullanamama,
    ′ Kötü çalışma alışkanlıkları,
    ′ Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslamak
    ′ Yüksek beklenti düzeyi,
    ′ Mükemmeliyetçi yaklaşım,
    ′ Görev ve sorumlulukları erteleme
    ′ Başarısız olma ve değerlendirilme korkusu vs…
    SINAV KAYGISININ BELİRTİLERİ

    ′ Kalp atışlarında hızlanma ve artış, çarpıntı
    ′ Hızlı nefes alıp verme
    ′ Gerginlik ve / veya sinirlilik hali
    ′ Terleme ve / veya titreme
    ′ Dilin damağın kuruması
    ′ Mide şikayetleri
    ′ Bağırsak hareketlerinde değişme (ishal / kabızlık)
    ′ Ortamdan uzaklaşmak isteme
    ′ Yoğun yorgunluk hissi
    ′ Yeme alışkanlıklarında değişme vb.
    ′ Telaş, şaşkınlık, organize olamama
    ′ Baş ağrısı, huzursuz uyku, kabus görme Konsantrasyon bozukluğu
    ′ Kaygı ve korku ifadeleri içeren düşünceler

    SINAV KAYGISININ ETKİLERİ
    ′ Öğrenilen bilgiler transfer edilemez.
    ′ Okuduğunu anlama ve düşünceleri organize etmede zorluk yaşanır
    ′ Dikkatte bir azalma olur, dikkat sınavın içeriğine değil sınavın kendisine ve bağlı olarak yaşananlara odaklanır
    ′ Zihinsel beceriler zayıflar, bilgilerin hatırlanmasını engeller.
    ′ Fiziksel rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olur.

    Kaygıyla baş etme yöntemlerinde en önemli etken düşüncelerinin ve duygularının farkına varmak ve bunlarını kontrol edebilmektir. Düşünce biçimindeki düzenleme ve duyguların kontrolü kaygının azalmasında önemli rol oynar.

    Bunun için kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

    – Kaygı karşısında davranışlarımın diğer zamanlara nasıl bir farklılık göstermektedir?
    – Bu davranışlar başkalarıyla ilişkilerimi etkiliyor mu?
    – Başa çıkma yollarını denediniz mi? İşe yarayan oldu mu? Tepkilerimi nasıl değiştirebilirim?

    Kaygıya neden olan olumsuz duygu ve davranışları, düşünce biçimlerini değiştirebilirseniz olayları daha gerçekçi algılayabilir ve daha esnek olabilirsiniz.
    İnsanın duygu ve düşüncelerini belirleyenin çevredeki insanlar ve meydana gelen olaylar olduğu bir çok kişi tarafından kabul edilmektedir. Bu sebeple insanlar, kendilerini gerginliğe iten ve duygusal açıdan sıkıntı veren durumlarda kendisi dışındaki olay ve kişileri suçlama eğilimindedir. Böyle yapmakla da hem strese yol açan, hem de stresle başa çıkmayı güçleştiren önemli bir hataya düşerler. Bu hata, insan hayatındaki gerginliklerin ve baskıların, olayları değerlendirme ve yorumlama biçiminden kaynaklandığını görebilmeyi engellemektedir.

    Bu bölümde, “Düşünceyi Biçimleme Yöntemi” neden bahsedilecektir. Bu yöntemle herkesin zaman zaman kendini kaptırdığı ve “mantıklı olmayan düşünce biçiminden” kaynaklanan endişe ve gerginliklerle yapıcı bir biçimde mücadele etmek mümkün olacaktır.

    Herhangi bir durumun veya olayın gerçekçi bir çözümlemesi için gerekli olan ölçütler şunlardır:

    1- Düşünce veya yaklaşım biçiminiz objektif gerçeklere dayanmalıdır.
    Ölçülerine ve değerlerine güvendiğiniz 3-5 kişilik bir zihinsel jüri kurun. Bu jüride bulunanların o durumu veya olayı nasıl algılayacaklarını ve değerlendireceklerini düşünün. Onların yaklaşımları da sizinki gibi mi olurdu? Yoksa olay daha farklı yorumlara da olanak verebilir miydi?

    Bu soruların cevaplarına göre olayı (durumu) ve dolayısıyla olayın yol açtığı tepkiyi abartıp abartmadığınız, yaklaşım ve yorum biçiminizin gerçekçi olup olmadığı konusunda fikir sahibi olabilirsiniz.

    Örneğin, “Bu sınavı başaramayacağım” düşüncesi, eğer sınava ciddi bir gayretle hazırlanıyorsanız gerçekçi değildir.

    2- Değerlendirme ve yaklaşım biçiminiz size ve problemi çözmeye yardımcı olmalıdır.
    Bir konuyu ele alış, düşünüş ve yaklaşım biçiminizin problemi çözmeye katkısı olmalıdır. Aksi takdirde bu yaklaşım (düşünce) biçimi gerçekçi ve geçerli değildir. Bu yaklaşım biçimine çeşitli konulardaki endişeler de dahildir. Gerçekçi bir düşünce biçiminin problemin çözümüne katkısı olması gerekir. “Hayatta başaramayacağım”, “Eyvah yapamıyorum” veya “Sınavı kazanamazsam bittim” türündeki, kişinin kendisine yönelik yıkıcı düşüncele¬ri büyük çoğunlukla hem gerçekdışıdır, hem de yararsızdır.

    3- Değerlendirme ve yorum biçiminiz kısa ve uzun dönemli amaçlarınıza katkıda bulunmalıdır.
    Bir konuda karar vermek zorunda kaldığınız zaman, yapacağınız seçim konusunda size ışık tutacak olan “Amaçlarınız ve Önceliklerinizdir”. “Hayat Amaçlarınız” aklınızda olmalıdır. Böylece sadece o anda yapmak istediği¬niz, size haz verecek herhangi bir etkinliği ertelemeniz mümkün olabilir ve davranışlarınızı kısa veya uzun vadeli amaçlarınız doğrultusunda yönlendirebilirsiniz. O an aklınıza gelen ve size keyif veren bir uğraşınızı erteleyip, ertelememek konusunda yine öncelikleriniz size yol gösterecektir.

    4- Yorum ve yaklaşım biçiminiz sizi çatışma ve gerginliğe sürüklememelidir.
    Yorumlarınız, yaklaşımlarınız ve değerlendirme biçiminiz sizde iç çatışma ve gerginliğe sebep olmamalıdır. Yaklaşım tarzınız kendinizi huzurlu ve rahat hissetmenize yardımcı olmalıdır. Eğer değerlendirme biçiminiz kendi¬nizi üzgün, gergin, öfkeli hissetmenize sebep oluyorsa, bu yorum biçiminizi bir kere daha gözden geçirmenizde ve nasıl değiştireceğiz konusunda düşünmenizde yarar vardır.

    Bu durumu değerlendirirken problemleri hafife almak veya ertelemek gibi bir yaklaşım yoktur. Ancak yorumunuzla duygu ve düşünce açısından bulunmak istemediğiniz bir noktaya geliyorsanız, bu durum problemle başa çıkmanızı da güçleştirecektir.

    5- Yaklaşım biçiminiz diğer insanlarla çatışma ve sürtüşmeleri azaltmalıdır.
    Eğer konulara yaklaşım biçiminiz sürekli olarak başka insanlarla aranızda problem çıkmasına ve gerginlik doğmasına sebep oluyorsa, haklı olduğunuzu düşünüyor bile olsanız, yaklaşım biçiminizi gözden geçirmenizde yarar vardır.

    Bazen de farkına vardığınız noktaları küçük bir kağıda yazıp sık karşılaştığımız yerlere koyarak hatırlamak mümkündür.

    Böyle bir uygulamanın sağladığı bir başka yarar da; olay olmuş bitmiş, siz tepkinizi vermiş bile olsanız, bu ölçütlerle bir kere daha olay üzerine düşünmek size davranış, yorum ve yaklaşım biçiminizle ilgili gerçekçi bir değerlendirme imkanı verir.

    Kağıt üzerine şunları yazabilirsiniz. Bu yaklaşım biçimim:
    1- Problemi çözmeye faydası var mı?
    2- Kısa ve uzun dönemli amaçlarıma katkısı var mı?
    3- İç çatışma ve duygusal gerginliğimi azaltıyor mu?
    4- İnsan ilişkilerimi olumlu yönde mi etkiliyor?

    Hiç şüphesiz bazı durumları bu 4 ölçüte uydurmak zordur. Ancak günlük hayat içindeki bir çok durumu yukarıdaki ölçütlerle değerlendirmeniz ve yaklaşımlarınızı değerlendirmeniz mümkün olacaktır.

    SINAVA DAİR YARARLI DÜŞÜNCELER

    Sınava hazır olmam için eksiklerimi kapatmaya odaklanmalıyım
    Bu bilgilerin, eğitim hayatımın sonraki aşamasını kolaylaştıracağına inanıyorum.
    Konuları önem ve kavrama sırasına dizerek, çalışmaya başlamalıyım.
    Sınav hayatımızın doğal bir parçası ve bana eksiklerimi görme ve kapatma fırsatı veriyor
    Zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabileceğimi planlamalıyım.
    Yapmam gerekenleri nasıl bir öncelik sırasına koymalıyım?
    Günlük ve haftalık tekrarlar yapmalı ve eksiklerimi belirleyip öğretmenime sormalıyım.
    Tüm dersi değil X dersinin Y ünitesinin Z konusunu anlamıyorum.
    Gereken hazırlığı elimden geldiğince yapacağım.
    Elimden geleni yapacağım

    KAYGI VE HEDEF ARASINDAKİ İLİŞKİ

    Hedef belirleme kişiler için olması gereken ve kaygı yaratan bir durumdur. Ancak hedef belirleme aşırı düzeydeki kaygı oluşturuyorsa, hedef gözden geçirilmeli belki revize edilmelidir. Hedefe ulaşmak için kaygı olmazsa olmazdır. Kaygı insanın harekete geçirme gücüdür. Ancak aşırı kaygı öğrenmeyi olumsuz etkileyeceğinden kontrol altında tutulması gereken bir olgu olmalıdır. Dolayısıyla hedefle kayı ilişkisini çok iyi değerlendirmek ve hedefin kaygı yarattığı durumlarda hedefi bölümlere ayırarak ulaşmaya çalışmanın kaygının kontrol edilmesi açısından faydalı olacağı görünmektedir.

    KENDİNİ BAŞKALARIYLA KIYASLAMANIN OLUMSUZ ETKİLERİ
    Sınav kaygısını olumsuz yönde tetikleyen en önemli unsurlardan biri de kendini başkalarıyla kıyaslamaktır. Sınav performansı bakımından kendi sonuçlarını sürekli başkalarıyla kıyaslamak, kişinin enerjisini boş yere harcamasına neden olur. Halbuki her öğrencinin ilgi alanları, daha başarılı olabileceği alanlar birbirinden farklıdır.

    Başkalarının performansına odaklanmak, insanın kendi yapabileceklerini ve hangi konularda eksikleri olduğunu keşfetmesini zorlaştırır. Bunun yerine, gerçekçi ve daha çözüme yönelik tutum, insanın her konu bazında kendi gelişim sürecine odaklanmasıdır. Kendini zaman içinde değerlendirmek, eksiklerini tespit etmek ve bunu kapatmak için harekete geçmek daha etkili ve değerli bir yaşam becerisidir.

    Sonuç olarak öğrenci, var olan enerjisini etkili biçimde kullanmakta zorlanır ve enerjisinin önemli bir kısmını boşa israf etmiş olur.

    SINAV ÖNCESİNDE KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınavı hayatın içinden, doğal bir kavram olarak algılamak
    ′ Yemek ve uyku alışkanlıklarınızı sabitlemek
    ′ Riski düşük fiziksel etkinlikler yapmak
    ′ Sınavla ilgili olumlu hayaller kurmak.

    SINAV SIRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Özellikle ilk 20 dakikayı iyi yönetmeye odaklanmak. Yapılan araştırmalar sınav kaygısının sınavın ilk 20 dakikasında en yoğun yaşandığını, daha sonra kaygıda bir düşüş ortaya çıktığını göstermektedir.
    ′ En rahat cevaplayabilecek test türüyle ya da o testin sorusuyla başlamak
    ′ Soruyu okurken çözüme değil, sadece soruyu anlamaya odaklanmak
    ′ Başka öğrencilerin kâğıtlarına değil, sadece kendi kâğıdına odaklanmak.
    ′ Soru kökünü iki kez okumak

    SINAV SONRASINDA KAYGIYI AZALTAN ETKENLER
    ′ Sınav iyi veya kötü geçsin, sınavdan sonra kendini ödüllendirmek; hoşlanılan bir şeyler yapmak.
    ′ Geleceğe dair sınav odaklı olmayan gerçekleştirmesi düşünülen hayallerin düşünülmesi ya da oluşturulması.
    ′ Alternatiflerin oluşturulması.
    ′ Olumlu düşünce yöntemlerine başvurmak.

    RAHATLAMA YÖNTEMLERİ
    1- NEFES EGZERSİZLERİ

    Stres sırasında beden kimyasında değişiklikler meydana gelir ve bazı kimyasal maddeler salgılanır. Gevşeme cevabının öğrenilmesi ve uygulanmasıyla ise stres sırasında ortaya çıkan kimyasal maddeler kaybolur. Bu maddeler özellikleri gereği gevşeme cevabıyla aynı zamanda “var olamaz”lar. Bir başka biçimde ifade edersek bedende aynı zamanda hem gerginliğin hem de gevşemenin beden kimyası birlikte olamaz. Bu sebeple insan eğer stresi yaşıyorsa bedende ona ait beden kimyası, gevşemeyi yaşıyorsa ona ait be¬den kimyası egemendir.

    Bedensel olarak gevşemiş bir insan ruhsal olarak sakin ve huzurludur. Bedensel olarak gergin bir insan ruhsal olarak endişeli ve sıkıntılıdır. Bir insan aynı anda hem gergin, hem gevşek olamayacağına göre gevşemiş bir insanın endişeli ve sıkıntılı, veya gergin bir insanın sakin ve huzurlu olması mümkün değildir.

    Solunumun derinleşmesi (stres tepkisi sırasında hızlanır) kalp vurum sayısını azaltır (stres tepkisi sırasında artar), el ve ayaklara giden kan miktarının artması bu bölgede ısınma ve ağırlaşmaya se¬bep olur (stres tepkisi sırasında damarlar daralır, kan içeri çekilir ve dolayısıyla yüzey sıcaklığı düşer). Bu durum bedenin bütün kaslarında gevşemeye ve rahatlamaya sebep olur.
    “Önce nefes almayı öğrenin”
    • Temel Nefes Egzersizi

    İyi nefes almak her zaman iyi bir nefes vermekle başlar. Nefes alma işleminin bütünü zihinsel olarak denetlenmeli ve ağır, derin ve sessiz olmalıdır.

    1) Nefes alma egzersizinize başlamadan önce sağ avucunuzu göbeğinizin hemen altına, sol elinizi göğsünüzün üstüne koyun ve gözlerinizi kapatın.
    2) Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. (Nefesi verirken ciğerler zorlanmamalı ve nefes itilmeden kendiliğinden çıkmalıdır).
    3) Ciğer kapasitenizi hayali olarak ikiye bolün ve “biir”, “ikii” diye içinizden sayarak ciğerinizin bütününü doldurun… Kısa bir süre bekleyin, “bir-iki” diye diye sayarak nefesinizi aldığınızın iki katı sürede boşattın. Sağ eliniz göğüs kemiklerinizin, hareketli bir köprü gibi, yana doğru açıldığını hissetmeli… Yeni bir nefes almadan iki saniye bekleyin.
    4) 2 ve 3. maddede yazılanları tekrarlayarak bir derin nefes daha alın ve verin. Egzersizi bir kere daha tekrarlayıncaya kadar mut¬laka en az 4-5 normal nefes alın.

    Yukarıda belirtildiği gibi diyafram akciğeri dalak, karaciğer, mide ve bağırsak gibi iç organlardan ayıran bir kastır. Böyle bir nefes alışkanlığının yerleşmesi diyaframın altında kalan ve dışardan başka hiçbir şekilde ulaşılamayacak olan organlara masaj yapılmasına imkan verir.

    Bedendeki oksijen miktarının artması ve bu oksijenin en uç ve derin dokulara kadar ulaşması, stres sırasında ortaya çıkan maddelerin (adrenalin, noradrenalin) azalmasına ve kaybolmasına sebep olduğu için, kişiyi sakinleştirir ve duygusal açıdan daha dengeli kılar.

    Akciğere bütün kapasitesini kullanma imkanı verilir. Böylece hem kan dolaşımı hızlanmış olur, hem de solunum sistemi ile ilgili hastalıklara karşı önlem alınmış olur.

    Günde en az 40 defa bu şekilde nefes almak, bu tür nefes almayı alışkanlık haline getireceği için. istenen yararların gerçekleşmesini sağlar.

    Sınava Hazırlanırken Fizik Egzersiz

    Günde 10 – 20 dakika düzenli egzersiz yapmanın sınavlara hazırlanan bir gence sağlayacağı yararların birincisi kaygıyı azaltması, ikincisi de öğrenmede etkinliği artırmasıdır.

    Düzenli fizik egzersiz programlarının temelinde bedenin mümkün olduğu kadar çok oksijen yakması vardır. Yapılan araştırmalar, böyle düzenli bir uygulama içinde olanların teneffüs ettikleri hava içinden daha fazla oksijen kullandıklarını ortaya koymuştur.

    Spor yapanların kanlarında dokuya oksijen taşıyan alyuvarların hem sayısının, hem dayanıklılığının arttığı gözlenmiştir. İkinci sebep, bedenin savunma elemanı olan akyuvarların artmasıyla bağışıklık sisteminin güçlenmesidir. Üçüncü sebep, zorunlu durumlarda kullanılan yedek damar sisteminin açılmasıdır. Bu durum daha az yorulmaya ve kendini enerjik hissetmeye sebep olur. Bu durumda öğrenmeye gerçekleşmesi yardımcı olmakta ve bu fiziksel hazır bulunuşluk zihinsel bir rahatlık yaratmaktadır.

    DİĞER BAŞ ETME YÖNTEMLERİ

    Bedensel Düzenlemeler

    Kaygıyı azaltmak için gerekli bedensel düzenle¬melerin basında düzenli beslenme gelir. Her bireyin yasına, beden ölçülerine, etkinliğine bağlı dengeli ve sağlıklı beslenme yöntemini bilmesi gerekir.

    • Sabahları kahvaltı edin.
    • Akşam yemeklerini az yiyin.
    • İdeal kilonuzu korumaya çalışın.
    • Protein içeren ve doğal yiyecekleri tercih edin.
    • Az ve sık yemek yiyin
    • Spora zaman ayırın.
    • Her türlü harekete, fizik çalışmaya önce yürüyüşle başlayın.

    Zamanı Planlama ve Amaç Saptama
    Zamanı kullanmanın en iyi yolu; gerçekleştirilmek istenen amaç ve öncelikli işlerin saptanması ve zamanın bunlar için kullanılmasıdır. Zaman, amaçlarınız doğrultusunda planlandığında, davranışlarınızı yönlendirmiş ve gereksiz şeyler için zaman harcamamış olursunuz. Aynı şekilde, zamanın iyi değerlendirildiği duygusu kaygıyı azaltır.

    Çalışmak istedikleri halde saatlerce dersin başına oturamayan, çalışmaya başlayamayan öğrencilerin çoğunun belirli bir hedefleri yoktur, motivasyonları eksiktir ve çalışma isteği duymazlar. Çalışamadıkları için suçluluk duyar, başarısız olurlar ve bu da kaygıyı artırır.

    Amaçlara ulaşmak zamanı kontrol etmekten geçer. Bu da plan yaparak ve uygulayarak gerçekleşir.

    Planlı olmak ne kazandırır?
    1. Zamanı kullanmayı öğretir.
    2. Kararsızlığı önler ve doğru karar almaya yardım eder.
    3. Problem çözümüne yardım eder.
    4. Kendine güveni artırır.

    Yapılan planları uygulamak için zaman nasıl yaratılır? Öncelikli işlerinizi yapabilmek için, hedeflerinize hizmet etmeyen işlere “hayır” diyebilmelisiniz. Amaçlarınızı önem derecesine göre sıralayın. Öncelikli olanları gerçekleştirmeden ikinci ve üçüncü derecede olanlara geçmeyin.

  • Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasında kalan bir ara dönemdir. Ergenlik dönemi, duygusal oluşumların, zihinsel değişimlerin ve fiziksel olgunluğun bir bileşenidir. Bu dönem, heyecanlandırıcı ve canlandırıcı aynı zamanda ürkütücü ve karıştırıcıdır.
    Ergenlik dönemi, genel olarak 11-21 yaş dönemi arasında yaşanan dalgalanmaların yoğun olarak yaşandığı gelişim açısından zor bir geçiş dönemidir. Bu dönemde; fiziksel, duygusal ve psiko-sosyal bir çok değişim ve gelişim yaşanır. Genel olarak bu dönemde ergenin duygularında istikrarsızlık olduğu gözlenir. Duygularını abartılı ve coşkulu yaşar. Diğer dönemlere göre daha yoğun olarak hayal kurar, gerçeklikten zaman zaman uzaklaşır. Zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Kendini yorgun hissederek buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizliği dikkat çekebilir. Bedensel değişikliklere bağlı olarak çekingen olabilir. Kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği ile birlikte, arkadaşlığın bu dönemde çok önemli bir odak noktası olduğu gözlenir. Ergenin bu dönemde ,beğenilme ve taktir edilme ihtiyacı ön planda olduğu için, bu ihtiyaç aile içinde giderilmediği taktirde aile dışına yönelme sıklıkla gözlenir.

    Ergenlik dönemi, insan gelişiminin en hızlı büyüme evrelerinden biridir. Ergenin somut yapısıyla ilgili olarak en önemli gelişmeler boy ve ağırlık artışı, iskelet ve kas gelişimi, iç salgı sistemindeki gelişme ve çeşitli organlarda görülen büyümelerdir. Bu dönemde yaşanan fiziksel ve hormonel değişiklikler içinde belirgin olarak gözlemlenen, erkeklerde; ses kalınlaşması, kızlarda ise; göğüs gelişimi ve belirli bölgelerde görülen yağlanmalardır. Duygusal ve davranışsal alandaki değişimler incelendiği zaman; bu dönemde ailenin dengeli ve uyumlu çocuğu gider yerine, zor beğenen ve tepkilerini ani veren, duygularını iniş çıkışlı yaşayan, sevinç ve öfkesini abartılı olarak gösteren, bazı durumları kendisi ve etrafı için çok çabuk sorun haline getirebilen, derslere ilgisi azalmış, kişisel istekleri artmış, kendine verilen hakları yetersiz bulan, kural tanımayan, dağınık, yalnız kalmayı ve gizliliği tercih eden, bir gruba dahil olmaktan hoşlanan ve çoğunlukla arkadaşlarıyla birlikte olmak isteyen bir birey gelir.

    Bu dönemde ergenlerin, anne-baba ile ilişkilerindeki bağımlılık giderek azalır. Kendi kararlarını kendileri verme ve özgür olma isteğinin yanında, tümüyle bağımsız olmaya da hazır değillerdir. Bu nedenle, ailelerin öneri ve yönlendirmelerine de gerek duymaktadırlar. Ergenler istekleri doğrultusunda anne-babalarıyla bazı ufak tefek çatışmalar yaşayabilecekleri gibi bu çatışmalar zaman zaman öfke patlamalarına da dönüşebilir. Anne babalar bu patlamaları kendilerine yapılmış bir saygısızlık veya bir başkaldırı gibi görmemelidirler. Bu durumda onun sakinleşmesini beklemek ergene anlaşıldığı hissini verecektir.

    Yaşanan ve yaşanabilecek çatışmalar ergenlerin büyüyüp söylecek sözü olan birer birey olduklarının bir göstergesidir. Ancak aileler tarafından, çatışmaların uygar bir şekilde, kırıcı ve örseleyici olmadan yapılabileceği düşüncesi ergene kazandırılmalıdır. Çocukların ergen olduğu bu çağlarda büyük olasılıkla anne babalar da sorumlulukların getirdiği sorunlarla başa çıkmaya çalıştıkları bir dönem yaşamaktadırlar. Karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle ergenler, ilişkilerinin daha az sorunlu olacağı yönünde cesaretlendirilebilirler.

    Bu dönemde, ergenin duygu-durumunda gözlenen en büyük değişikliklerden biri ise, depresif duygu durumunda artıştır. Ergenlik dönemindeki depresif duygu durumu genellikle kısa süreli yaşanır. Ergen, kendini üzgün ve kötü hisseder ancak bu durum normal hayatına devam etmesini engeller nitelikte değildir.

    Depresif bozukluğu tam olarak yaşayan bir ergen ise, kendini değersiz hisseder, arkadaşlarından ve sosyal ortamdan uzaklaşmayı tercih eder, enerjisi ve yaşam motivasyonu yaşıtlarına göre düşüktür, çabuk öfkelenir, eleştirilere karşı aşırı tepkiler verebilir, genellikle üzüntülü ve mutsuz ruh halinde gözlemlenir, özgüveni düşüktür, ideallerine ulaşamayacağına inanır, yapacağı işler ve hayatı konusunda karasızdır, konsantre olmakta zorlanır ve çabuk unutur, genel huzursuzluk hali yansıtır, yemek yeme ve uyku alışkanlıkları düzensizdir, otorite figürüyle ilgili sorun yaşar, madde bağımlılığı ve intihar eğilimi gösterebilir. Ergenin, depresyon bozukluğu göstermesinin nedenleri arasında; çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, yalnızlık duygusu, ölüm, ayrılık, çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel tacize maruz kalma, sosyal beceri eksikliği, kronik ve genetik hastalıklar gibi travmatik süreçler, bunlara bağlı olarak ölüme merak, yakınlarını üzmek isteği yer alır.

    Depresif duygu durumu birkaç saat içinde değişebileceği gibi birkaç gün de sürebilir. Depresif duygu durumunun sürekli olması, ergenin okul başarısının düşmesine, aile ve arkadaşlarıyla iletişim problemleri yaşamasına ve madde kullanımına neden olabilmektedir.

    Gençlik çağında depresyonun ortaya çıkmasına neden olan üç önemli faktörden bahsedilebilir. Bunlar; biyolojik, psiko-sosyal ve bilişsel-davranışlar faktörlerdir.
    Biyolojik etkileri inceleyen çalışmalar değerlendirildiğinde; tek yumurta ikizleri ve evlat edinilmiş çocuklarla yapılan çalışmalar sonucunda depresyonda kalıtımın önemli bir faktör olduğu bulunmuştur.

    Depresyonun ortaya çıkma nedenleri arasında görülen psiko-sosyal faktörler incelendiğinde ise; çocukluk çağında yaşanan boşanma, ayrılık, aile bireylerinden birinin kaybı ve yaşanan sosyo-ekonomik güçlükler gençlik çağı depresyonunun ortaya çıkma riskini arttırmaktadır.

    Bir diğer faktör olan bilişsel-davranışsal faktörler incelendiğinde, kişisel beceriler, benlikle ilgili çarpıtılmış düşünceler ve stres, gençlik çağı depresyonu için çalışılan konular arasındadır. Bu çalışmalardan yola çıkarak yapılan araştırmalarda, düşük hareket düzeyi ve kişiler arası iletişimin yetersiz kalması depresyonun süreklilik kazanma riskini arttırmaktadır.

    Depresyon birtakım değişik rahatsızlıklarla birlikte seyredebileceği gibi tek başına da görülebilen ve tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır.Karşılaştığımız duygulanım bozuklukları arasında ergenlerde depresyon da sıklıkla görülmesine rağmen, belirtilerin, erişkinlerde karşılaştığımız klinik belirtiler kadar belirgin olmaması ergenlerdeki depresyonun – eşlik eden bozukluklar- semptomlarıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta ve maskeli depresyon olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

  • Reflü hastalığı

    GASTROÖZOFAGİAL REFLÜ HASTALIĞI (GÖRH)

    TANIM

    Gastroözofagial reflü hastalığı (GÖRH) , kronik bir sindirim sistemi hastalığı olup, mide asidinin, zaman zamanda safra asidinin yemek borusuna geri kaçısı ile oluşan bir hastalıktır. Bu geri kaçış yemek borunuzda tahrişe neden olarak GÖRH ile ilgili belirti ve bulgulara neden olur.

    Belirti ve bulguların başında ağza acı su gelmesi ve mide yanması gelmektedir. Bu iki belirti sindirim sistemi şikayetleri arasında oldukça sık rastlanan belirtilerdir. Eğer bu belirtiler haftada en az iki kez görülüyorsa ya da bu şikayetler günlük yaşamınızı etkileyecek kadar çok görülüyorsa bir doktora başvurmanız gerekir.

    Çoğu hastada, yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı ilaçlar mide yanması ve reflü şikayetlerini azaltabilirler. Anacak çoğu hasat ne yaşam tarzı değişikliğine ne de aldıkları ilaçlara yanıt vermezler. Birçok hasta bu şikayetleri azaltmak ya da tamamen geçirmek için güçlü ilaç tedavilerine hatta cerrahiye ihtiyaç duyarlar.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüste yanma hissi ki bu bazen boğaza kadar yayılabilir , ağızda acı bir tat bırakabilir.

    Göğüs ağrısı

    Ağrılı yutma

    Kuru öksürük

    Ses kısıklığı ya da boğaz ağrısı

    Ağza acı su gelmesi

    Boğazda yumru hissi

    NE ZAMAN DOKTORA GÖRÜNMELİ?

    GÖRH ,mide yanması ve mide ağrısı en çok kalp hastalıkları ,özellikle de kalp krizi ile karışan hastalıklardır. Bu nedenle ani başlayan ,çeneye, sol kola yayılan göğüste yanma, nefes darlığı, ağrı şikayetiniz varsa, kalp krizini atlalamak için acilen bir doktora görünmenizde fayda vardır.

    Eğer bu şikayetlerinizin kalpten olmadığı saptanırsa ve uzun süredir sık sık bu semptomları yaşıyorsanız GÖRH açısından bir doktora görünmenizde fayda vardır. Yine aynı şekilde mide yanmanız için haftada 2 seferden fazla ilaç almanız gerekiyorsa doktorunuza başvurmanızda fayda vardır.

    NEDENLERİ NELERDİR?

    GÖRH mide ya da safranın sık bir şekilde yemek borusuna geri kaçması ile oluşur. Yutma sırasında yemek borusunun alt ucunda bulunan dairesel kaslar, yutulan gıdanın mideye geçmesini sağlamak için gevşeyerek açılır ve yemek mideye geçtikten sonra tekrar kasılarak kapanır. Ancak bu gevşeme ve kasılma anormal olursa ya da burdaki kaslar zayıflarsa mide asiti ve içeriği yemek borusuna doğru geri kaçabilir . Bu ise mide ve göğüste yanma ile kendini gösterir. Geri kaçan mide asidi yemek borusunda irritasyona neden olarak zamanla inflamasyona ( özofajit) neden olabilir. Zaman geçtikçe, bu olay devam ettikçe, bu inflamasyon yemek borusunda yaralara neden olur ki bu da kanama ve solunumsal problemelere kadar giden problemlere neden olabilir.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    Bazı sebepler GÖRH riskinde artışa neden olur;

    Şişmanlık

    Hiatus hernisi ( mide fıtığı)

    Gebelik

    Sigara

    Astım

    Şeker hastalığı

    Mide boşalmasının geçikmesi

    Skleroderma gibi bağ dokusu hastalıkları

    Zollinger -Ellison sendromu

    TEDAVİSİZ GERH NE GİBİ SONUÇLAR DOĞURUR?

    Yemek borusunda daralma ( özofagial striktür) : mide asitinin yemek borusunun alt tarafına sık geçişi, yemek borusunun alt kesimindeki hücrelere zarar vererek scar (ölü) dokusunun oluşmasına neden olur. Bu ise zamanla yemek borusunda daralmaya neden olur.

    Yemek borusunda yara ( özofagial ülser) : Yemek borusunun mide asidiyle sık karşılaşması sonucunda yemek borusunda yaralar oluşabilir. Bu yaralar kanamaya, ağrıya ve yutma güçlüğüne neden olabilir.

    Kanser öncüsü değişiklikler ( barret özofagus) : Barret özofagus, alt yemek borusu dokusunun renk ve yapısının değişmesi sonucu oluşur. Buradaki hücresel boyuttaki yapısal değişiklikler yemek borusu kanseri riskindeki artışla ilişkilidir. Barret özofagusta kanser riski düşük olmakla birlikte, doktorunuz düzenli endoskopi kontrolleri isteyebilir.

    TANI NASIL KONULUR?

    Baryumlu üst özofagus grafisi: İlaçlı film olarak da bilinen bu tetkik reflü,mide ve oniki parmak ülserleri için bilgi verebilse de çoğu zaman yetersiz kalır. Artık reflü tanısında çok nadir kullanılır.

    Üst özafagus – mide endoskopisi: Endoskopi yemek borusu ve mideyi göstermede en başarılı görüntüleme yöntemidir. Hem yemek borusu ve midedeki değişiklikleri hemde ülseri görüntülemede, gerektiğinde de biyopsi almada oldukça faydalı bir yöntemdir. Endoskopi aynı zamanda barret özofagus oluşumunu gibi komplikasyonları da göstermede önem arzeder. Tanı ve tedavi amaçlı yapılabilir.

    Alt özofagus asid mikatarını izleme ( PH monitarizasyon) : Burundan yemek borusunun alt ucuna kadar ilerletilen ince bir boru vasıtasıyla , alt yemek borusunun mide asitine ne kadar maruz kaldığını gösteren bir yöntemdir. Bu boru, asid ölçen küçük bir bilgisaraya bağlıdır. Bu bilgisayar yemek borunuzun ne kadar zaman ve ne derece aside maruz kaldığını ölçmeye yarar.

    Yemek borusunun hareketini ölçmek: Özofagial motilite testi denen bu test , yemek borusunun hareket kabiliyetini ve alt yemek borusunu saran dairesel kasların basıncını ölçmeye yarar. Bu test de yine burundan yemek borunuza konulan bir kateter ( boru) vasıtasıyla yapılır.

    TEDAVİ VE İLAÇLAR

    Mide asidini nötralize eden anti-asitler: Renie, talcid gibi ilaçlar mide yanması ve reflü belirtilerini hafifletselerde, mide de ve yemek borusunda oluşmuş olan inflamasyonu iyileştirmede yetersiz kalırlar. Etkileri kısa süreli ve geçicidir. Kabızlık ishal gibi yan etkiler gösterebilirler.

    Mide asit salgısını azaltan ilaçlar:H2-rsepör blokerleri olarak bilinen bu ilaçlar ( famodin) kısa sürede etki etmezler ancak uzun süreli koruma sağlarlar. Tek başlarına kullanıldıklarında yetersiz kalabilirler.

    Mide asitini bloke eden ve yemek borusunu iyileştiren ilaçlar: Proton pompa inhibitörleri olarak da bilinen bu ilaçlar ( lansor) 24 saat boyunca mide asit salgısını bloke ederek yemek borusunun iyileşmesi için zaman kazandırılar.

    Alt yemek borusu kaslarının kasılmasını arrtıran ve mide boşalmasını hızlandıran ilaçlar: Prokinetikler olarak adlandırılan bu ilaçlar mide boşalmasını hızlandırır yemek borusunun altındaki kasların kasılmasını artırırlar. Yalnız bu ilaçların halsizlik yorgunluk, depresyon ve diğer nörolojik problemler gibi yan etkileri olabilmektedir.

    Mide ve özofagus mukozasını ( iç yüzünü) kaplayarak etki eden ilaçlar: Arjinik asit olarak bilinen bu ilaçlar (gaviscon) mide ve yemek borusunun iç yüzeyini kaplayarak asitten korunmasını sağlarlar.

    Reflü hastalığında çoğu kez bu ilaçların kombinasyonu kullanılır.

    Bu ilaçaların kullanılması ve yaşam tarzı değişikliğine rağmen şikayetleri devam eden hastalarda cerrahi tedaviler önerilmektedir.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Yaşam tarzı değişiklikleri medikal tedavinin yanında mutlaka yapılması gerekenlerdir . Bu değişiklikler mide ve reflü şikayetlerinde azalma sağlarlar.

    Fazla kiloların verilmesi: Fazla kiloların verilmesi karın içi basıncını azaltarak yemek borusunun altından ,mide asidinin yukarı kaçmasını azaltır.

    Sıkı giysiler giymekten kaçının: Sıkı giysiler karın içi basıncını arttırarak mide asitinin yemek borusuna kaçısını kolaylaştırır. Hastalar rahat ve geniş giysiler giymelidir.

    Mide yanmanızı arttıran yiyecek ve içeceklerden uzak durun: Yiyecek ve içecekelerin kişilerde oluşturduğu etkiler değişkendir. Bazı hastalarda şikayet oluşturmayan yiyecek ve içecekler bazılarında oluşturabilir. Bu nedenle hasta kendinde şikayet oluşturan yiyeyecek ve içeceklerden uzak durmalıdır. Yaygın olarak mide yanması yapıp reflü oluşturabilecek gıdalar şunlardır; yağlı gıdalar, fast food, domates sosu, alkol, çikolata, nane, sarımsak, soğan, kahve gibi yiyeceklerden uzak durma reflüyü ve mide yanmasını azaltabilir.

    Sık sık az yiyin

    Yemekten sonra en az 2 saat uzanmayın, yatmayın

    Yatağınızın baş kısmını yükseltin

    Sigarayı bırakın

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci kez evliliklere birçok insan kuşkulu gözlerle bakar; ancak boşanan birçok insan boşandıktan sonra hayatını tekrar tasarımlamak anlamında yepyeni bir ilişkiye başlama eğilimindedir.

    Bu dönemde insanlar birçok birliktelik yaşayabilirler ve sonrasında da bu birlikteliklerini yeni bir evlilikle sonuçlandırabilirler. İkinci evlilikler insanların yeni bir umutla girdikleri, olumlu yaşantıları yaşayabilecekleri, mutlu olacakları, aynı zamanda huzurlu bir aile ortamına ulaşabilecekleri hazzı giderme yoludur. İkinci evlilikler zaman zaman yalnızlıklarını gidermek amacıyla zaman zaman da hayatın sorumluluklarını bölüşebilmek anlamında ortaya çıkan bir durumdur.

    İKİNCİ EVLİLİKLERDE ARAŞTIRMALARIN DİLİ

    Bu konuyla ilgili o kadar çeşitli araştırmalar yapılmıştır ki bunlardan çıkan sonuçlarda oldukça açıklayıcıdır. Yapılan araştırmalar, boşanma suretiyle ayrılan kişilerin 3 ile 5 yıl sonra yeniden evlendiklerini ortaya koymaktadır. Erkeklerin yeniden evlenme oranı kadınlara göre daha fazla ve daha çabuktur. Birçok erkek ve kadın ilk evliliklerinde tecrübesiz olduklarından dolayı hatalar yaptıklarını ve bu hatalardan ders alarak artık gerçek sevgiye ve ortak güzel ilişkiye hazır olduklarını hissederler ve yeniden evlenirler ( Gestoff, 1975).

    İkinci evlilik ikinci bir hayata başlamak gibidir aslında; artık mantık ön plandadır ve birinci evliliklerden alınan derslerle daha sağlıklı bir evlilik yapma olasılığı yüksektir.

    Tabii ki ikinci evlilikler durup dururken olmamaktadır. Eşin ölümü ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmadan dolayı aile birliği dağılmış olabilir. Bu aslında yukarıda da değindiğimiz gibi korkutucu bir süreç değildir ve eğer gerekiyorsa yaşanılması gereken bir süreçtir de. Yani bu doğal bir yaşam sürecidir.

    BOŞANDINIZ AMA HAYAT DEVAM EDİYOR

    Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hayat devam etmektedir, yaşam devam eden hayatın içinde bir tercihtir. İnsanlar ne kadar kötü bir evlilik tecrübesi yaşarlarsa yaşasınlar boşandıktan bir süre sonra ikinci evlilik düşüncesi ortaya çıkmaktadır. İşte bütün mesele burada odaklanmaktadır. Yaşanan ilk evlilik tecrübesi kötü ama ikinci evlilik hala isteniyor, bu konuda insanların birçok çekinceleri olmakla birlikte yine de ikinci evlilikler vardır ve daha da mutlu olmak amacıyla yapılır. İnsanlar ikinci evlilikten psikolojik olarak olumsuz etkilenecekleri konusunda bir takım önyargılar içerisinde olabilirler. Bu önyargıların bir kısmı eksik bilgi bazıları da yanlış inanışlardan kaynaklanabilmektedir.

    NELERE DİKKAT ETMELİ?      

    Eşlerin ikinci evliliklerinde dikkat etmeleri gereken önemli noktalar vardır. Geçmişin üzerine kesinlikle bir çizgi çekilmeli geçmişte yaşanan olumsuzluklardan ders çıkarılmalı ama asla geçmiş hatırlanmamalı hele hele karşılaştırma yapmak gibi bir yanlışa kesinlikle düşülmemeli. Geçmişten çıkarılan dersler bir bir uygulamaya konulmalı. Eğer çiftlerden birinin başından bir evlilik geçmiş diğeri hiç evlenmemişse ilk evliliğini yapan kişi evlendiği kişinin eski hayatının onun üzerindeki olumsuz etkilerini bilmeli ve davranışlarını buna göre şekillendirmelidirler.

    Biten evliliklerden bir ile üç yıl içinde yetişkinlerin çoğu yeni hayatlarına alışırlar ve duygusal dengeleri düzelir. Boşanmış kadınların üçte ikisi, erkeklerin de dörtte üçü tekrar evlenmektedir. Görüldüğü gibi boşanma yetişkinlerin evlilik kurumuna verdiği değeri değiştirmemekte, ikinci evliliklerin başarısı da çoğu zaman üvey anne, üvey baba ve çocuk ilişkisinin başarısına bağlı olmaktadır.

    YA ÇOCUKLARA BU DURUM NASIL AÇIKLANMALI?

    İkinci evlilikler tabii ki tozpembe olamamaktadır her zaman. En dikkat çekici tarafı, karşılaşılan en büyük sorunlardan biri de çocuklardan gelen tepkilerdir. Yeni bir beraberlik kurma aşamasında ki bireyler doğru bir yaklaşımla evleneceği kişiyi çocuğa kabullendirebilir. Burada asıl önemli olan doğru yaklaşımdır. Çocuklar yeni bir beraberliğe çok iyi hazırlanabilirler ve hiçbir detay göz ardı edilmeyebilir ve çocuk bu evliliğe pozitif bakabilir ancak buna rağmen bazı sorunların yaşanması olasıdır. Ebeveyni ölmüş olan çocukların dışında ki çocukların hayalinde uzunca bir süre anne babasının tekrar bir araya gelmesi hayali yatar. Bu karar çocuğun bu hayalini suya düşürür ki bu durumda da çocuk bazı aşırı tepkilerde bulunabilir. Gerek evlenen kişiler gerekse  çocuk, önceleri bazı zorluklar yaşayacaklardır. Özellikle ilk zamanlarda  çocuklardan yeni gelen ebeveyne anne ya da baba diye hitap etmesi istenmemelidir.

    Bireylerin ikinci evliliklerinde eş seçimlerinde çocuklarının sevebileceği ve kabul edeceği birini mi tercih etmelidirler konusunda kesin bir doğru olmadığından dolayı bu konuda yorum yapmak çok gerçekçi olmayacaktır. Ancak bu konu hakkında söylenecek şey şu olabilir eşlerin kendi aralarında mutlu olmaları çocuklara yansıyacaktır bu nedenledir ki önce bireylerin birbirleriyle iyi anlaşabilecekleri daha önemlidir. Eş seçimi çok karmaşık bir olay olup kişilerin eş seçiminde birçok faktör rol oynar, çocuklarla uyumlu kişi olup olmaması birçok faktörden sadece biri olabilir. Bu kesinlikle atlanılmaması gereken bir gerçektir.

    Eş seçiminde dikkat edilmesi gereken faktörlerden biri de beklentilere cevap alınıp alınamadığıdır, anne-babanın kendine uyan bir eş seçmesi, onunla mutlu ve kendi ile barışık olması en azından mutlu bir ebeveyne sahip olma açısından çocuğa dolaylı olarak olumlu yansır. Kendi içsel problemlerini çözmüş, iç barışı sağlamış, psikolojik olgunluğa erişmiş, mutlu huzurlu bir anne babanın şüphesiz çocuklarına katacağı çok önemli katkıları olacaktır.

  • Hayat sizi güldürmüyorsa; yapılan espriyi anlamadınız demektir…

    *SAĞLIK:*

    1. Çok su için.
    2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.
    3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
    4. 3 E ile yaşayın — Energy, Enthusiasm, and Empathy *(enerji, heyecan ve duygu paylaşımı).*
    5. *Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın*.
    6. Daha çok oyun oynayın.
    7. 2011’de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .
    8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.
    9. 7 saat uyuyun.
    10. Hergün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.

    KİŞİLİK:
    11. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. siz sadece kendi hayatınızı yaşayınız

    12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcayın.
    13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.
    14. Kendinizi çok da ciddiye almayın.
    15. Kıymetli enerjinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.
    16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.
    17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
    18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar..
    19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
    20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
    21. Sizden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu değildir.
    22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam
    ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
    23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.
    24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşın.

    SOSYAL YAŞANTI:
    25. Ailenizi sık arayın.
    26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.
    27. Herkesi herşey için affedin.
    28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
    29. Hergün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1 kişiye “GÜNAYDIN” deyin.
    30. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü sizi ilgilendirmez.
    31. Hasta olduğunuz zaman işin sana bakmamalı. Arkadaşların bakmalı. Onlarla temasta olun.

    HAYAT:
    32. Doğru şeyi yapın!
    33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan herşeyden uzak durun.
    34. ALLAH herşeyi iyileştirir.
    35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.
    36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
    37. En iyisine henüz sıra gelmedi.
    38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için ALLAH’a şükredin.
    39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.

  • “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    Yaşamımız boyunca, başta yakın çevre ve daha sonra iletişim ağında olan diğer bireylerden talepler gelmektedir. Ancak talebin ne kadar karşılanmak istendiği, karşılanıp karşılanamayacağı, yanıtın “hayır” olması durumunda hangi sonuçlara katlanılması gerektiği ya da aksine “hayır” denildiği anda herhangi bir kaybın olup olmayacağı düşünceleri arasında birçok birey çelişki duymakta, yoğun kaygı duymaktadır. Gelen talep karşısında birey reddedeceği zaman, o kişiler tarafından;

    Reddedileceği,

    Kabul edilemeyeceği,

    O kişilerin sosyal ortamına alınamayacağı,

    Aralarındaki bağın zamanla azalıp, kopacağı gibi inançlara sahip olabilmektedirler.

    Bağın zaman içinde kopması, özellikle bağımlı yapıdaki kişiler için yoğun bir endişe kaynağıdır. Grup dinamiğine uyum sağlayamayacağı, sevilemeyeceği, kabul göremeyeceği gibi düşüncelere sahip bireyler hayır demeleri gerektiği yerde evet demeyi tercih etmektedirler.

    “Hayır” Diyememe Özelliği Nereden Gelmektedir?

    Çocukluk döneminde edinilen özellikler, rol-model alınan ebeveyn örüntüleri okul çağı ile birlikte diğer görülen otorite figürleri (anne ve babanın yerine geçen sınıf öğretmeni, anne baba kadar önemli olan yakın akrabalar, arkadaş grupları vb.) bireyin bir takım özellikleri edinmesine neden olmaktadır.  “Hayır” diyebilmek ise, öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceri olmasından, daha küçük yaşlarda bireyin öğrenildiği şekliyle tüm yaşam alanına nüfuz etmesine neden olmaktadır. Çocuğun özerklik duygusu ise kendiliğinden oluşmaktadır. Ancak anne-baba tutumları özerklik eğilimini engelleyici biçimde ise çocuk bağımsız olmak yerine bağımlı olmayı öğrenir. Çünkü bağımsızlaştığında anne ve babasının beklentilerinin aksine davrandığından onları kaybedeceği korkusunu taşımaktadır. Bu örüntü, çocuk, anne ve babasının beklentilerini karşıladığı zaman ödül yöntemi ile desteklenmiş, beklentiler karşılanmadığında ise cezalandırılma ile karşılaşılmışsa örüntü pekiştirilmiş olur.

    Adölesan (Ergenlik) dönemi ile birlikte, çocukken anne-babası ile kurduğu iletişimin benzerini diğer bireylerle kurmaya devam etmektedir. Diğer bir değişle, “hayır diyememe” daha da kemikleşmekte, kendi hoşnutsuzluğuna rağmen karşı tarafı hoşnut kılmak daha öne çıkmaktadır. Ergenlik dönemi ile birlikte gruba kabul edilme önem kazanmaktadır.  Arkadaş grubu tarafından kabul görme, sevilme, takdir edilme önemli olduğundan, karşı tarafın beklentilerini karşılama eylemi devam etmektedir. Hayır, yerine birey istememesine rağmen evet demeyi kolaylık olarak görmektedir. Hatta kimi bireylerde zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol, madde kullanımı vb.) “hayır” diyememelerinden ötürü edindiklerini görmekteyiz. Daha sonraki dönemlerde ise maddi-manevi ödünler verildiği gözlenmektedir. Kimi yetişkin bireylerde “hayır” sözcünü direk söylemek yerine “dolaylı hayır” kullanımı görülmektedir. Karşı tarafın beklentilerinden farklı davranmamak adına danışanlar; bahaneler bularak, yalan söyleyerek “hayır” yanıtı verdiklerini seanslar içersinde terapistlerine aktarmaktadırlar. Bazı bireylerde ise, “hayır” diyememeyi belli durum ve kişilere yönelik olduğu bilgisi alınmaktadır. Örneğin, ailede “hayır” yanıtını çok rahatlıkla dile getiren birey, arkadaş grubu ya da iş yerinde üssüne karşı aynı rahatlıkla “hayır” yanıtını veremediklerini dile getirmektedirler.

    “Hayır” Diyememek Hastalık Mıdır?

    “Hayır” diyememek bir hastalık değildir, ancak psikolojik ve daha sonrasında fizyolojik rahatsızlıklara neden olabileceğinden, bireyin gündelik yaşamında zorluklar yaşamasına neden olacağından önemli bir problemdir. Zamanla, Bireyde insiyatif azalmakta, kendi huzursuzluğunu karşı tarafın huzuruna tercih etmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla, zamanla yapısal bir sorun olacağından, bireyin daha zor durumlarda kalmaması adına terapi alarak “hayır”diyememe sorununun üzerine gitmesi bireyi başka sorun ya da depresyon gibi sıkıntılar yaşamamasını önleyecektir.

    Unutulmamalıdır ki “hayır” diyememek;

    Mantığınız yerine duygularınızdan beslenmenize,

    Sizin isteklerinizi dinlemek yerine dış dünyanın sizden neler istediğine kulak vermenize,

    Ailede başlayan ödün vermelerin zamanla okul, iş hayatı, eş ve diğer kişilerle kurduğunuz ilişkilerde büyüyerek devam etmesine,

    Zihinde doğruluğuna inandığınız “reddedersem reddedilirim”, “hayır dersem karşı tarafı incitmiş olurum”, “incitirsem bir daha benimle konuşmaz, beni sevmez ve çevresinde beni istemez” vb. düşüncelerin her durum ve kişide yeniden canlanmasına,

    Bu durum, kimi zaman iç huzursuzluk yaşamanıza, kimi zaman zor durumda kalmanıza, kimi zaman da ömrünüz boyunca pişmanlık duyacağınız alışkanlıklara neden olacaktır.

    Tüm bu durumlara “hayır” diyebilmek için;

    Öncelikli olarak “hayır” kelimesini kendiniz için de kullanabiliyor olmak. Birçok kişi için “hayır” ı duymak da kullanmak kadar zordur. Bundan ötürü, “hayır” kelimesinden önce, “hayır” anlamına gelen sözcükleri kullanmak,

    Kendinizin ne istediğine,

    “Hayır” demenin “doğal ve normal” bir yanıt olduğuna,

    Değerlerinizin, sınırlarınızın, beklentilerinizin neler olduğunu fark etmenize odaklandığınızda verdiğiniz cevaplar ve seçimleriniz daha kolay olacaktır.

    Başta bireyin kendi huzuru, daha sonra çevresindeki kişilerin huzuru için, yaşantısında ir “hayır”ın yeniden “evet” olmaması adına uzman desteği almaktan çekinmemeli ve  “hayır” demek için gerekli “izni” tanımanız temennisi ile. Bu nedenle sınır sorunu olan kişilerin profesyonel destek alarak zihinsel, fiziksel ve duygusal açıdan sınırlarını net olarak belirlemeleri gerekir.

  • Çok Değil Kaliteli Zaman

    Çok Değil Kaliteli Zaman

    Ebeveynlerin birçoğu çocukları yanlarındayken ‘onlara zaten vakit ayırıyoruz’ gibi düşünebilirler. Elbette çocuğunuzun yanınızda bulunması, sürekli yalnız olmasından çok daha iyidir. Günlük hayat içersin de, hepimizin yapması gereken bazı rutinlerimiz vardır. Örneğin işten, eve geldikten sonra, yemek hazırlamak, sofrayı toplamak, belki birazda evi toparladıktan sonra, uzanıp dinlenmek bizim günlük rutinimizin küçük bir parçası olabilir. Fakat kaliteli vakit çocuğunuzla birebir geçirdiğiniz, onu mutlu edecek zaman anlamına gelmektedir. Ailecek oturup televizyon izlemek yerine, hep birlikte oturup film izlemek, daha sonra izlediğiniz film hakkında yorum yapmak, sohbet etmek hem aile içerisinde ki iletişimi kuvvetlendirecek hem de çocuğunuzun yorum yapma yeteneğini de arttırmış olacaktır. Bunun yanında çocuğunuzla oyun oynamak, resim yapmak, kitap okumak, ödevlerinde yardımcı olmak ona değerli olduğunu hissettirecektir. Bazen de birlikte geçirilen etkin vakitler aşırıya kaçabilmekte ve çocuğun kendi kendine oynaması da engellenmektedir. Bu durumda, çocuğunuza ihtiyacından daha fazla ilgi göstermiş olursunuz. Bu aşırı ilgi durumunu çocuğunuz, kendi istekleri için kullanacaktır. Çocuğunuza ayırdığınız her an ona değer verdiğinizi göstermektedir. Bilinçdışına ‘sana değer veriyorum, benim için değerlisin’ mesajını vermiş oluruz. Günümüzde yoğun iş temposundan dolayı, çalışan ebeveynlerin en önemli sorunlarından biri zamanın kısıtlı olmasıdır. Bunun sonucunda ortaya çıkan durum çocuğun, ebeveynlerine karşı gelmeyi öğrenmesi olacaktır. Ebeveynler tarafından gerçekleştirilen aşırı müdahaleler, çocuğun yaş dönemlerinde beklenen özelliklerin gelişimini geciktirecektir. Çocukların kendi başlarına geçirdikleri zaman dilimleri de, gelişimlerine katkı sağlamaktadır. Ancak buradaki en önemli nokta, çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın ne kadar uzun olduğu değil, ne kadar etkin olduğudur. Burada yapmanız gereken çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın kalitesini artırmak ve onun ihtiyacı olan ilgiyi karşılamaktır. Yaşam koşullarının zorlaşması ve gelişen teknoloji ile birlikte, bizlerin bireysel meşguliyetleri artmakta ve bize ihtiyacı olan çocuklarımızın duygusal ihtiyaçlarını karşılayamamaktayız. Unutmayalım ki sağlıklı bir nesil için çocuklara ayrılan kaliteli zamanın önemi büyüktür. Çocuğumuza ayırdığımız her an, onun mutlu olmasını sağlayacaktır. Yapılan incelemeler sonucunda anne ve babasından sevgiyi ve güveni alan çocukların hayatta karşılaştıkları problemlerle daha kolay baş edebildikleri, çevresine daha az zarar verici oldukları, arkadaşları ile daha uyumlu oldukları ve hayata karşı daha mutlu bakabildikleri görülmüştür. Etkin vakit geçirilen çocukların, duygusal süreçlerinde, merkezi sinir sisteminin gelişiminde, özgüven gelişiminde ve stresle baş etme durumlarında daha başarılı oldukları görülmüştür. Çocukların kişilik gelişimini etkileyen en önemli duygulardan biri, değerli olma duygusudur. Yapılan araştırmalarda, çocukların gelişimindeki ilk beş yılda ebeveynlerin veya bakım veren kişinin çocukla, birebir vakit geçirmesi çocuğun değerli olma duygusunu arttırmaktadır.