Etiket: Zaman

  • Okul Başarısı Nasıl Arttırılabilir?

    Okul Başarısı Nasıl Arttırılabilir?

    Her çocuğun çalışma yöntemleri, bilgiyi öğrenme stilleri (görsel, işitsel, dokunsal) farklılık gösterir. Bunun yanında çocuğun zeka düzeyi, sosyal ve duygusal özellikleri de başarı üzerinde etkilidir. Bu yüzden her çocuğun aynı şeyleri yaparak aynı başarıyı göstermesini bekleyemeyiz.

    Peki çocuğun okul başarısını artırmak için neler yapılabilir?

    Çocuğa görevler verilerek hem sorumluluk duygusunu kazanması sağlanır hem de çocuk bunları başardıkça özgüven gelişimi desteklenmiş olur. Bunlar çocuğun yaşına göre oyuncaklarını toplamak; mutfak işlerine, ev işlerine yardımcı olmak; odasını düzenlemek; çantasını hazırlamak vs. olabilir. Yapamayacağı şeyler istenmemelidir. Yapabildiği şeyleri gördükçe özgüveni gelişen çocuk okulda da derse aktif katılım konusunda daha istekli ve girişken olacaktır.

    Çocuğun günü programlanmalı, okula gittiği, okuldan geldiği, yemek yediği, dinlendiği zamanlar belirlenmeli; kalan sürede ders çalışabileceği zamanlar planlanmalıdır. Teknolojik aletlerle geçirilen süre sınırlandırılmalıdır. Mutlaka sevdiği bir şeyi yapmasına da zaman ayrılmalıdır, bu çocuğun motivasyonunu artırır.

    Çocuğun okulda gösterdiği başarı övgülerle, zaman zaman küçük ödüllerle desteklenmelidir.

    Evde kitap okuması ve sohbet etmesi çok önemlidir. Bu şekilde düşünme becerileri ve sözcük dağarcığı gelişecektir. Okuduğu şeyler üzerinde konuşularak okuduklarını ifade etmesi sağlanabilir.

    Not tutma alışkanlığı kazanması yararlıdır, yazdıklarını kontrol edip eski bilgilerle ilişkilendirmesi için teşvik edilmelidir.

    Ailenin çocuğa rol model olması önemlidir. Kitap okumak, tartışmak, hobilerle ilgilenmek, sanatsal işlerle uğraşmak gibi etkinliklere anne ve baba da katılmalıdır.

    Aile ve okul çocuğa karşı ortak bir anlayış içinde olmalıdır. Böylece tutarsız tutumlar önlenir, çocuğun kafası karışmaz.

    Huzurlu ve güvenli bir aile ortamı oluşturabilmek çocuğun başarısını olumlu etkileyecektir.

    Son olarak; çocuğa aile tarafından koşulsuz sevgi ve yakınlık gösterilmelidir. Aksi takdirde “Başarılı olmazsam beni sevmezler” diye düşünmesi kaygıya yol açar, böylece başarısızlık ortaya çıkabilir. Her şartta, her haliyle sevildiğini bilmesi önemlidir.

  • Lupus tanısı nasıl konur?

    Lupus tanısı nasıl konur?

    Lupus tanısı bulgularınıza, doktorunuzun yaptığı muayene ve kan sonuçlarına göre konur. Lupusta görülen pek çok bulgu diğer hastalıklarda da olabileceğinden doktorunuzun diğer hastalıkların olup olmadığı konusunda incelemeler yapması gerekebilir.

    Tanıya ulaşmada pek çok farklı kan testi kullanılır:

    Anti Nükleer Antikor (ANA):

    Lupus hastalığı olan bireylerin %95’inde ANA testi pozitif saptanır. Ancak bazı sağlıklı bireylerde de düşük titrelerde ANA pozitif olabileceği için hastalığa kesin tanı konmasını sağlamaz. Ayrıca Lupus hastalığının da dahil olduğu “Bağ Dokusu Hastalığı” denen ve farklı bulgularla seyreden bir grup hastalıkta da ANA (+) bulunabilir.

    Anti Çift Zincir DNA (Anti-dsDNA) Testi:

    Lupus hastalığı olan bireylerin %70’inde pozitif bulunur. Bu testin pozitif olması lupus hastalığının olduğu ihtimalini iyice güçlendirir, çünkü lupus olmayan bireylerde genelde bu test pozitif bulunmaz. Bu testin yükseliyor olması sıklıkla daha aktif seyreden hastalıkla ilişkilidir ve bazen tedavi yoğunluğu buna göre düzenlenir. Bu nedenle düzenli takiplerde zaman zaman anti-dsDNA bakılması gerekebilir.

    Anti-Ro Antikor Testi:

    Bu testiniz pozitifse daha çok raş denen cilt bulgularının olması ve göz ile ağız kuruluğu bulguları ile seyreden Sjögren Sendromu denen durumun hastalığa eşlik etmesi beklenir. Hamilelikte ise bu antikorlar anneden bebeğe geçebilir ve bu açıdan hamilelik sürecinin daha yakın takip edilmesi gerekir.

    Antifosfolipid Antikor Testi:

    Bu testin pozitif olması damar içinde pıhtı oluşumu ve hamilelikte düşük riskinin artması ile ilişkilidir.

    Kompleman Düzeyleri (C3 ve C4):

    Komplemanlar, kanda bulunan ve bizi mikrobik enfeksiyonlardan koruyan bir grup proteindir. Lupus hastalığı alevlendiğinde kandaki kompleman düzeyleri düşer.

    Eritrosit Sedimantasyon Düzeyi (ESR): Kan hücrelerinin test tüpünde çökme hızının değerlendirilerek iltihabi süreci değerlendiren testtir. ESR lupusta genelde yüksek bulunur.

    Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon Testleri:

    Bir grup kan ve idrar testi ile yapılır. Bu şekilde hastalığa veya tedavide kullanılan ilaçlara bağlı ortaya çıkabilecek sorunların saptanması ve tedavinin buna göre düzenlenmesi sağlanır.

    Kan Sayımı:

    Bu testle kandaki hücreler değerlendirilir. Bu hücreler alyuvarlar, akyuvarlar ve trombositlerdir. Tüm bu hücreler kemik iliğinde yapılır ve bu test yoluyla kemik iliğini hastalık veya ilaç etkisine bağlı etkilenip etkilenmediği tespit edilebilir.

    Diğer Testler:

    Diğer bazı testler etkilendiği düşünülen organa göre istenebilir. Röntgen, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi tetkikler zaman zaman hastalığın değerlendirilmesi için kullanılabilir.

    İdrar testi ile böbrekte hasar varlığı değerlendirilebilir. İdrarda artmış protein atılımı veya kan hücresi varlığı ile böbreklerin hastalıktan etkilenmesi erken olarak tespit edilip ciddi böbrek hasarı olmadan tedavi başlanması mümkün olabilir.

    Bazı zamanlarda da etkilendiği düşünülen doku veya organdan biyopsi yoluyla örnek alınıp değerlendirilmesi ve tedavinin buna göre düzenlenmesi gerekebilir.

  • İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    Sorumluluk kişinin yaşına,gelişim durumuna ve cinsiyetine göre değişen yapılması gereken ve beklenilen davranışlardır.Bütün aileler çocuklarının sorumluluk sahibi olmasını, kendi kararlarını vermesini, özgüvenli hareket etmesini ister ve bunun için çabalar. Çocuklara kendi yaşlarına uygun sorumluluk vermek onların gelişimi için önemlidir. Sorumluluk insanlarda aşamalı olarak gelişir. Sorumluluk duygusu zaman içerisinde öğrenilen ve kazanılan bir beceridir.

    Çocukların sorumluluk becerilerini geliştirme, gelişimleri için önemlidir. Ayrıca sadece çocuklukta değil yetişkinliklerinde de sorumluluk duygularının iyi gelişmiş olması onlar için avantaj sağlayacaktır. Çocukların sorumluluklarını geliştirmeleri için anne ve babanın gerekli davranışları yapmaları için fırsat vermelidir. Çocuklardan istenilen davranışlar için model oluşturulması ve davranışların pekiştirilmesi de çok önemlidir. Annesinin ve babasının sorumluluk sahibi olduğunu  görmelidir. Yani eğer çocuk annesini yere çöp atarken görürse kendisi de aynı davranışta bulunabilir.

    Bir çok aile çocuklarının yorulacaklarını ya da yapamayacaklarını düşünerek onlara sorumluluk kazandıracak görevler vermekten kaçınırlar. Bunlar çocuk için aslında bir kayıptır çünkü sorumluluk duygusu bir anda kazanılmadığı için çocuklara okul çağından daha önceki dönemlerde küçük görevler verilmelidir. Aksi takdirde bir çocuğa ilk defa okul zamanında sorumluluk verildiğinde çocuğun bu duruma alışması zor ve zahmetli olacaktır. Çocukların eşyalarına sahip çıkması, ödevlerini zamanında yapması ya da derslerine çalışması en temel sorumluluklarıdır. Eğer bir çocuğa küçük yaşlarda sorumluluk duygu yaşamadıysa okul hayatında bu konuda zorluklar yaşayabilir. Ödevlerini  yapmak onlar için eziyet halini alacak çünkü çocuklar ödev yapmanın onlar için önemli olduğu düşüncesine varmak zaman alacaktır.

    Çocuklara yaşlarına göre görevler vermek onlar için önemlidir. Farklı yaşlardaki çocukların aynı derecede sorumluluk yüklenmesi hem çocuk için hem de ailesi için zor olabilir. İlkokul yaşlarındaki bir çocuğun tek başına yapması gerekenler dört yaşındaki bir çocuktan farklıdır. İlkokul yaşlarındaki bir çocuk bazı sorumlulukları yerine getirmesi gerekir, bunlar;

    Tek başına giyinip soyunabilmek, ayakkabılarını kendi bağlayabilmek, okul ve sınıf kurallarına uyabilmek, odasını ve eşyalarını toplayabilmek, ödevleri zamanında yapabilmek, kişiler eşyalarına okulda ya da dışarıda sahip çıkması, sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmesi şeklindedir.
    Aileler çocuklarına olumlu yaklaşmalı ve eğer çocuklar yanlış bir şey yapsalar bile onlara gurur kırıcı şekilde konuşmamaları gerekir. Ailelerin buradaki en büyük amacı çocuğa bir işe başlama ve onu zamanında bitirme duygusunu kazandırmak olmalıdır.

    Çocuklara sorumluluk duygusu yüklerken onları motive etmek çok önemlidir. Aileler çocukları motive ederek çocukların isteklerini arttırabilir. Eğer çocuk görevlerini isteksiz yaparsa sorumluluklarıyla ilgili olumsuz duygulara kapılabilir. Onlarla oyun aracılığı ile iletişim kurulabilir. Müzik dinlerken oyuncak toplamak ya da ödül yoluyla teşvik etmek etkili yollardır. Çocuklar genellikle bir görev verildiğinde ne yapacaklarını bilemeyebilirler. Onların görevlerinde daha kontrol sahibi olmaları için görevlerini kolaydan zora göre derecelendirebilir.

    Çocuklar herkesin sorumlulukları olduğunu bilmedir. Aksi taktirde sadece kendisinin sorumlulukları olduğunu düşünüp hırçınlaşabilir. Ayrıca çocuklar sorumlulukları üzerinden tehdit edilmemelidir. Çocuklara görevlerini yapmadığında ceza vermek yerine görevlerini tamamladıklarında onları takdir eden ‘aferin, tebrikler, teşekkür ederim’ gibi sözler söylenmelidir. Yani çocuklara eğer ödevlerini yapmazsan televizyon izleyemezsin demek onlarda olumlu etki yaratmaz.

  • Çocuklarda Tv İnternet Bağımlılığı

    Çocuklarda Tv İnternet Bağımlılığı

    Geçmişte bireyin toplumsallaşmasında en etkin kurumlar anne-baba,arkadaş grupları ve öğretmenlerdi.Çağımız modern toplumlarında ise özellikle,radyo,tv,sinema ,bilgisayar,dergi ve gazete dolaylı yoldan toplumsallaşma sürecini etkileyen güçlü kitle iletişim araçlarıdır. Tv, gazete ve bilgisayar bunlar arasında en etkinlerindendir. Günümüzde insanlar tv den ve bilgisayardan gördükleri ve radyodan işittikleri iyi bir yaşam biçimi ve toplumun politikası hakkında bilgi sahibi olmakta, başkalarına olan tutumlarını bunlara göre ayarlamaktadırlar. Diğer bir yaklaşımla radyo,tv,gazete ve bilgisayar kısaca medya insanın dünya görüşünü,tutum ve davranışlarını etkilemekte ve geri bildirimler ile insanları belirli bir yolda değiştirmektedir.Her birimizin gözlemlediği gibi tv de gösterilen reklamların,çocuklar üzerindeki etkileri yadsınamaz. Aynı şekilde yetişkin toplumsallaşmasında da bu etmenin rolü çok önemlidir.

    Bu kitle iletişim araçlarından olumlu/olumsuz anlamda en çok etkilenen kesim ise çocuklardır. Başta bilgi edinme, öğrenme ve iletişim olmak üzere birçok faydası olan bilgisayar ve internetin özellikle çocuklar üzerinde fiziksel, sosyal ve psikolojik etkilerinin yanında birçok tehlikeler içerdiği de göz ardı edilemez bir gerçektir.

    Yapılan araştırmalarla, medya araçlarının çocukların fiziksel, psikolojik, sosyal gelişmelerini olumsuz etkilediği uzmanlar tarafından belirtilmektedir.

    Fiziksel etkileri:

    Saatlerce televizyon ve bilgisayar karşısında hareketsiz oturan çocuklarda beden gelişiminin sağlıksız ve yetersiz olmasıdır.
    Bu hareketsizliğin verdiği huzursuzluk ve sinirli ruh hali oluşturmasıdır.
    Göz rahatsızlıkları, beslenme hazım bozuklukları ve mide ağrıları.
    Kalp atışlarında anormal derecede hızlanma.

    Psikolojik Etkileri;

    Çocuklarda internet kullanımının ve kullanamamanın getirdiği stres ve endişeye yol açmaktadır. Bir süre sonra kimi çocuklarda içine kapanıklılık. Uyku rahatsızlıkları ve kabuslar görülebilir. Sürekli şiddet içerikli yayın ve oyunlara maruz kalan çocuklarda saldırganlık davranışında artma söz konusudur.

    Televizyon kitle iletişim araçları arasında etkinliği en fazla ve yaygın olandır. Evde TV nin açık kalma süresinin 1 ile 18 saat arasında değiştiği ülkemizde çocuğun zihinsel dünyasının ve kültürünün inşasında televizyon küçümsenemeyecek bir öneme sahiptir.

    Eskiden sadece oturma odalarında olan televizyon artık yatak odalarına, çocuk odalarına ve mutfaklara kadar girmiş eğlence ve iletişim aracı olan bilgisayar artık çocuklarımız için bir vazgeçilmez haline gelmiştir.

    Türkiye’de Okuma ve İzleme Oranları

    Dergi okuma oranı % 4

    Kitap okuma oranı % 4,5

    Gazete okuma oranı % 22

    Radyo dinleme oranı %25

    Televizyon izleme oranı %94

    Televizyon ve şimdilerde internet, çocukların dünyasında belirgin değişimler yaratmıştır. Ancak en önemlisi, çocukların kimi zaman kendi istekleri ile kimi zamanda yetişkinlerin izleme tercihleri nedeniyle karşı karşıya kaldıkları çeşitli medya içerikleri, çocukları yetişkinlerin başa çıkmada zorlandıkları bir kaygı dünyasına taşımaktadır.

    Televizyon aracılığıyla, sürekli tekrarlarla sunulan ve genellikle kaygı uyandıran haber içeriklerine ve görüntülere kolektif olarak maruz kalınmaktadır. Bunların çocuk psikolojisi üzerindeki etkisi yetişkinlere kıyasla çok daha fazladır.

    İnternet Bağımlılığı

    Günümüzde internet, bir bilgi ve iletişim kaynağı olmanın ötesinde, bazı kişiler için “bağımlılığa” dönüşmüş durumdadır. Birçok kişi, gerçek dünyada karşılığını bulamadığı tutkuları ve tutsaklığı sanal dünyada yaşamaktadır.

    İnternet Bağımlılığının Belirtileri

    Online (internete bağlı) değilken, internette yapılan aktivitelerin hayalinin kurulması

    İnternet kullanımının artan oranlarda devam etmesi

    İnternette planlanandan daha fazla zaman geçirilmesi

    İşteki ya da okuldaki başarıda düşme görülmesi

    Sosyal ilişkilerde kopma yaşanması

    İnternet kullanımı hakkında aile ya da arkadaşlara yalan söylenmesi

    İnternetin günlük hayattaki problemlerden kaçmak için bir araç olarak kullanılması

    Aileler kendilerine şu soruları sormalılardır;

    Çocuğumuzun hangi dizileri sevdiğini biliyor muyuz? Ve biz o dizileri tanıyor muyuz?

    Televizyondaki reklâmlar ve pazarlama politikalarına karşı tutumumuz nedir?

    Sakıncalı programları fark edebiliyor muyuz? Fark ediyorsak ne gibi önlemler alıyoruz?

    Medya çocuklarımızın günlük yaşamının önemli bir parçası mı? Öyleyse günlük yaşamının küçük bir parçası durumuna nasıl getirebiliriz? Ve onlara başka hangi alternatifler sunabiliriz?

    Çocukların uzun süreli ve bilinçsiz medya araçları kullanmalarına karşı neler yapılabilir?

    Anne babalar zaman zaman televizyonu ve bilgisayarı kapatabilmelidir.

    TV programları seçilerek izlenmelidir.

    Anne babalar, çocuklardaki saldırganlık tepkilerini harekete geçiren ya da onları aşırı uyaran ve toplumsal değer yargılarını değiştirmeye sebep olan dizileri izlemelerine engel olunmalıdır. Bunu yapamazlarsa programı çocukla beraber izlemeleri ve daha sonra program hakkında kısa bir söyleşi yaparak iyi ve kötü yanları dile getirilmeleri desteklenmelidir.

    Çocukların TV programlarına eleştirel bakmaları öğretilmeli, yani bilinçli bir medya araçları kullanıcısı olmalarına yardımcı olunmalıdır.

    10 yaşın altındaki çocuklar interneti kullanırken tamamen anne baba gözetiminde olmalı.

    Çocukların internette ne kadar zaman harcayabileceği sınırlanmalı.

    İnternet bağlantısı bulunan bilgisayarın çocuğun odasında değil,bir ortak kullanım alanında olmalıdır.

    İnternette çocuğun girebileceği sitelerin güvenli olup olmadığı anne baba tarafından kontrol edilmeli ve çocuğa internette hiçbir zaman kişisel bilgilerini paylaşmaması gerektiği öğretilmelidir.

    Çocuğa internette okuduğu her şeyin doğru olmadığı hatırlatılmalıdır.

  • Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Doğum ile birlikte bebekler, yaşama uyum sağlamak ve yaşamlarını devam ettirmek için birtakım refleksler getirir. İlk bir yıl içinde bebekler dünyayı ağız yolu ile algılar ve bu dönemde bebekler ne bulurlarsa ağızlarına götürme eğilimindedir. Aynı zamanda emmek beslenme dışında haz vermektedir. Daha sonraki dönemlerde emme refleksi biberon ve emzikten sonra battaniyesine, oyuncağına ya da parmağına yönelebilir. Çoğunlukla bebekler başparmağını emerler. (diğer parmaklarını da emebilirler.) Yeni doğan bebeklerin hemen hemen hepsinde görülen, daha ana rahminde başlayan, zararsız, olağan bir davranıştır. Doğum öncesinde anne karnında başlayan emme, 3–4 yaşına kadar devam eder ve normal karşılanır, ancak 5–6 yaş döneminden sona ermesi beklenir. Bu dönemden sonra tırnak yeme alışkanlığı ortaya çıkabilir. 3–4 yaşından önce tırnak yeme alışkanlığı görülmemesine rağmen, nadiren 15 aylık gibi erken bir dönemde bu davranışa rastlanabilir. Ayrıca tırnak yeme davranışı ergenlik çağında da gelişebilir. Her iki alışkanlığın da sona erdirilebilmesi için çok geç olmadan tedavi edilmelidir. Bu yaş döneminden sonra devam eden parmak emme ve tırnak yeme davranışı psikolojik bir sorundan kaynaklanabilir ve bir uzman yardımı alınmasında fayda vardır.

    Zararları:

    – Üst ve alt diş yapısında bozukluklar
    – Parmağında zamanla incelmeler, aşınmalar
    – Parmağın renginde koyulaşmalar
    – Bilekleri de emmeler
    – Tırnak yapısında bozukluklar

    Parma emme nedenleri:

    9. aydan itibaren,1 yaşındaki çocukların çoğu, uyku ile parmak emme arasında bir bağ kurarlar. Uykuya geçerken parmak ya da herhangi bir nesneyi emme eğilimindedirler. Bu alışkanlık aylarca sürebilir ve 3 yaş döneminde vazgeçirmeye yönelik çabalarda direnç görülür. Uykuya daldığında elini ağzından çekmek yeterlidir. Bebekler diş çıkarma zamanında parmak emebilir. Çocuklar zorluklarla karşılaştıklarında, utandıkları ya da sıkıldıkları için parmak emebilir. Uykuya geçişlerde, yalnız kaldıklarında ve çok yoğun duygular yaşadıklarında sıkça görülür. Bazı çocuklar da kendilerini ifade edemedikleri durumlarda ve kendilerini güvensiz hissettiklerinde tırnak yeme davranışı gösterirler. Anne-baba arasında yaşanan çatışmalar, gerginlikler çocukta parmak emmeye ve tırnak yemeye yol açabilir. Yeni bir kardeşin aileye katılması ile ilgiyi tekrar kendi üzerine çekmek için, çocuklar parmak emme gibi regresif (gerileyici) eğilimler gösterirler.
    Parmak emme ve tırnak yeme davranışını bir başkasından da model alabilirler. Tırnak yeme ergenlik döneminde görülüyorsa, kendi başlarına baş edemediği sorunları nedeniyle bu tür bir alışkanlık geliştirirler.

    Parmak emme çözüm yolları:

    – Öncelikle parmak emmeye nelerin neden olabileceği araştırılmalı ve sorunları ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atılmalıdır. Parmakta incelmeler, tırnak yapısında oluşan problemler, diş bozuklukları gibi fiziksel rahatsızlıklar, parmak emmeye ve tırnak yemeye neden olan psikolojik sorunlar için ilgili uzmanlara başvurulmalıdır.
    – 3–4 yaş öncesi dönemde parmak emmenin gelişiminin bir parçası olduğu unutulmamalı ve telaşlanılmamalıdır. Parmak emme de alt ıslatma gibi yaşla birlikte azalma göstermektedir.
    – 4 yaşından sonra, parmak emmenin ve tırnak yemenin diş sağlığına, parmağına ve tırnak yapısına nasıl zarar verdiğini, çocuğa usandırmadan ve anlayabileceği basit bir dilde anlatılmalıdır.
    – Çocuk bu davranışlarından dolayı utanç yaşamamalı, kendini suçlu hissedip yargılamamalıdır. Kendisini bu davranışı yüzünden başarısız olarak algılarsa özgüvenini kaybedebilir. Aynı zamanda olumsuz tavırlar çocuğun bu davranışlarını da pekiştirebilir. Özellikle okul öncesi ve okul çağında arkadaşlarının tavırlarının önemli derecede etkili olduğu unutulmamalıdır.
    – Anne-baba’nın, çocuğun parmağını emmemesi, elini ağzından çekmesi yönündeki devam eden ve sürekliliği olan ikazları tam da çocuğun dikkatleri üzerine toplama isteğine cevap vermektedir. Bu tür ilişkilere son verilmelidir.
    – Çocuk yeni doğan kardeşi sebebiyle bu davranışı geliştirmişse, yerinin hiçbir zaman doldurulamayacağını ve hala sevildiğini hisseder ve anlarsa gerginliği azalacaktır. Gerginliği azaldıkça da zamanla bu alışkanlığından vazgeçecek, kardeşinin de bakıma, sevgiye muhtaç olduğu ve hep birlikte ona bakılması gerektiği yönünde ikna olacaktır.
    – Bu alışkanlıkları azaltmak için çocuk oyuna, özellikle parmak oyunlarına yönlendirilebilir.
    – Çocuklar yalnız kaldıklarında bu davranışları daha sık sergilerler. Evde basit görevler verilerek yardımcı olmasına izin verilebilir.
    – Tırnak yemek için kullanılan acı ojeler, parmak emme içinde caydırıcı olabilir.
    – Bu dönem anne-baba yardımı ile daha kolay atlatılacaktır. Uykuya geçerken elini tutmak ya da masal anlatmak, gün içinde ya da yatarken elini oyalayacak, sevdiği bir oyuncağını yanında bulundurmasını sağlamak işe yarayabilir.
    – Bu davranışlar diş problemlerinden kaynaklanıyorsa, diş kaşıyıcıları ya da çocuğun eline meyve- sebze türü gıdalar verilerek, dikkatini parmağından ve tırnağından uzaklaştırmak mümkündür.
    – Sağlıklı iletişim, yeterli derecede sevgi ve ilgi göstermek çocuğun kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır.

    Bütün bu önerilere rağmen bazı gergin çocuklarda bu davranışın devam ettiği gözlenmektedir. Bu davranışlara genellikle uyku ve yeme bozuklukları da eşlik eder. Böyle bir durumda en yakın zamanda bir çocuk psikoloğuna başvurulmalıdır.

  • Doğru Ebeveyn Tutumu Diye Bir Şey Var Mı ?

    Doğru Ebeveyn Tutumu Diye Bir Şey Var Mı ?

    Ebeveynler çocukları ile ilişkilerinde spesifik çözümler gerektiren somut problemlerle karşı karşıya kaldıklarında, ‘’çocuğa daha fazla sevgi ver’’, ‘daha fazla ilgi göster’, gibi basmakalıp öğütlerin çoğu zaman yetersiz kaldığını bir çok kez hissetmişlerdir.

    Ya da buna benzer şekilde ‘’çocuğunu daha çok dinle’’, ‘’daha iyi iletişim kur’’ gibi biraz eleştirel temalar içeren ve büyülü sonuçlar doğuracağı hayal edilen tavsiyelerin hiçbir işe yaramadığına bir çok kez şahid olmuşlardır.

    Bununla birlikte ebeveyn çocuk ilişkisinde farkında olunmadan sıkça yapılabilen bazı tutum hatalarının, bu ilişkiyi ciddi anlamda zedelediği, farklı dil, din ve ülkedeki bir çok araştırmada gösterilmiştir ve profesyonellerin kabul ettiği gerçekler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

    Her çocuk ebeveyn ilişkisi kendi özelinde değerlendirilmeli gerçeğini baştan kabul ederek bazı evrensel doğruların altını çizmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

    1. UYARILARIN AZALTILMASI:

    Gün içersinde farkında olmadan çocuklarımızı yaptıkları olumsuz davranışlar veya tam olarak yapamadıkları görevler için gereksiz yere  uyarıyor olabiliriz. Önemli önemsiz her şey için çocuk uyarıldığında, zaman içerisinde bu uyarılar hiç dinlenmemeye başlar. Tekrarlayan uyarılara uyulmaması, ebeveynin öfkelenmesine, sabrının tükenmesine, en nihayetinde  kontrolünü kaybederek ağır sözel veya fiziksel cezalar uygulamasına neden olabilir.

    Unutulmamalıdır ki; kurallar; az sayıda olduğunda, işe yarar, aksi takdirde çoğu zaman çiğnenir.

    Özellikle titiz ve kuralcı ebeveynler, çocuklarının daha temiz ve düzenli olması, daha olumlu davranışlar sergileyebilmesi, isteklerin çocuğu tarafından anında hatasız ve eksiksiz yerine getirilmesi, konulan kurallara tam olarak uyum gösterilmesi için  aşırı uyarılarda bulunabilirler.

    Örneğin; trafikte kırmızı ışıkta dur, kemerini tak, hız limitine uy şeklindeki az sayıdaki kurala uyarız, ama bunun yerine onlarcası olsaydı (kırmızı şeritlerin üzerinden geçme, mavi tabelaları  her gördüğünde yavaşla vs) sizce uyar mıydık ?

    Çözüm: Olumsuz davranışı sürekli uyarmak yerine bu davranışı neden yapmaması gerektiğini, yapması halinde kendisine nasıl bir olumsuz etkisi olabileceği anlatılmaya çalışılmalıdır.

    2.ELEŞTİRİLERDENVAZGEÇİLMESİ

    Ebeveynleri tarafından olumsuz davranışların eleştirilmesi, bu davranışların sıklığını azaltmadığı gibi, ebeveyn çocuk arasındaki iletişimin de ciddi anlamda bozulmasına neden olmaktadır.

    Anne babası tarafından onaylanmaya, beğenilmeye takdir görmeye ihtiyaç duyan çocuğun davranışları ile ilgili olumsuz geri bildirimlerle karşılaşması, çocuğun  özgüveninin azalması, kendilik değerinin düşmesi ve yaptığı işleri tam olarak becerememe duygusu geliştirerek  görevleri yapmaktan vazgeçmesine neden olur.

    Çözüm: Olumsuz davranışı eleştirmek yerine bu davranışı neden yapmaması gerektiğini, yapması halinde kendisine nasıl bir olumsuz etkisi olabileceği anlatılmaya çalışılmalıdır. Sürekli eleştirildiğinizde kendinizin hissettiği olumsuzluk, karamsarlık, beceriksizlik, değersizlik duygularını düşünüp, çocuğunuzun benzer duygularla başetmek zorunda bırakmamaya çalışın.

    3.ÖĞÜTLERİN, NASİHATLARIN AZALTILMASI

    Hatalı bir davranışın tekrarlamaması için uzun nasihat ve öğütlerle sayısız kere nasıl doğru davranılacağının anlatılması, zaman içinde çocuklar için sıkıcı ve dinlenmez hale gelmekte, çocukların olumsuz davranışlarını azaltmadığı gibi, ebeveynler söylediklerinin işe yaramadığını gördükçe öfkelenmekte, çocuk ebeveyn arasında ilişkinin bozulması kaçınılmaz olmaktadır.

    Çözüm: Ebeveynler için de yorucu bu iletişim şeklinin terkedilmesi, anlatılmak istenenin en kısa ve yalın şekilde ifade edilmeye çalışılması gerekmektedir. Daha az konuşma, daha çok dokunma, daha az söylenme, daha çok  destek olma.

    4.HATALI DAVRANI KARŞISINDA  ANİ ÖFKELİ, SERT DUYGUSAL ve FİZİKSEL TEPKİLER VERİLMEMESİ

    Yapılmaması gereken bir davranışın çocuğunuz tarafından sürekli tekrarlanıyor olması, şiddet uygulamayla  veya ‘’bir daha yaparsan’’ ile başlayan tehdit cümleleri ile düzeltilmeye çalışılmamalıdır.

    Öfkeli iken hiç bir sorun çözülemeyeceği gibi, öfkenin etkisi ile ağzımızdan çıkan kelimeler veya fiziksel müdahaleler, çocuğun benlik değerinde düşmeye, olumsuz davranışın zaman içinde çok daha yoğun olarak gözlenmeye başlamasına neden olabilir.

    Fiziksel şiddete maruz kalan çocuklar okulda arkadaşları, evde kardeşi ile anlaşmazlığa düştüğünde, sorun çözümü yolu olarak, şiddeti uygulamayı öncelikli olarak kullanmaya başlayabilirler.

    Bir hatasını sizinle paylaştığında sert duygusal tepkiler vermemiz, ergenlikte daha az paylaşımcı olunmasına, daha çok hatalarını saklama eğilimi içine girilmesine ve sıkıştığında yalan konuşmaya başlamasına neden olabilir.

    Dolayısıyla; Bu tip cezalar o an için olumsuz davranışı KORKUTARAK sonlandırabilirken, uzun dönemde olumsuz davranışın tekrarlamasını engellemediği gibi çocukta kendilik değerinin düşmesine, saldırgan davranışların artmasına, ebeveyn çocuk ilişkisinin gün geçtikçe daha çok bozulmasına neden olur.

    Çözüm: Neden ne olusa olsun fiziksel ceza ve tehditlerden uzak durmak gerekir Öfkeli iken çocukla iletişim kurulmaya çalışılmamalı, sakinleşene kadar kendinize fırsat tanımalısınız. Öfke kontrolü ile ilgili sorun yaşayan ebeveynlerin psikiyatrik yardım ihtiyacının mutlaka değerlendirilmesi gerekir.

    KIYASLAMA

    UTANDIRMA    (VAZGEÇMEMİZ GEREKEN DİĞER TUTUMLARDIR.)

    MAHÇUP ETME

    ÇOCUĞUMUZLA İLETİŞİMDE BİR AN EVVEL ÖNCELİK VERMEMİZ GEREKEN DAVRANIŞ BİÇİMLERİ VE ÖNLEMLER

    1.OLUMLU DAVRANIŞLARA ODAKLANILMASI:

    Olumsuz davranışlarının eleştirilmesi yerine istenilen davranış gösterildiğinde memnuniyetin belirtilmesi, çocukların bu memnuniyeti duymak ve hissetmek  için olumsuz davranışlardan zaman içersinde vazgeçmeleri ile sonuçlanır. Bu yüzden çocuğun neleri yapamadığına değil, neleri yapabildiğine çok daha fazla vurgu yapmak ve olumlu davranışın hemen ardından memnuniyeti belirtmek gerekir.

    Düzgün oyun oynamadığında, oyuncakları dağıttığında uyarmak yerine, oyuncakları ile düzenli paylaşımcı bir şekilde, sessizce oynadığında memnuniyetimizi belirtmeyi daha sık yapmak gibi. Kardeşi ile bir şeyi paylaşmadığında sert çıkma yerine, kardeşi ile herhangibir konuda işbirliği yaptığında memnuniyeti belirtmek gibi.

    Olumlu hiçbir davranışı yok diyorsanız; kolayca yerine getirebileceği bir şeyi yapmasını isteyip sonrasında övgü ve takdir ederek başlayabilirsiniz. Diğer önemli bir nokta olumlu davranış devam ettiği sürece ebeveyn bunun farkında olduğunu belirtecek şekilde olumlu geri bildirimleri tekrarlaması gerekliliğidir.

    Çözüm: Doğru davranışı gösterebileceği ortamlar hazırlamalısınız. Doğru davranışı gösterdiğinde bunu fark edip şımarır korkusu taşımadan onayladığınızı hissettirmeli(övgü, aferin, kucaklam, puan, oyun oynama) memnuniyetinizi belirtmelisiniz.

    2.ÖZEL ZAMAN UYGULAMASI

    Olumsuz davranışların düzelmesi, kurallara uyumun sağlanması için öncelikli koşul, ebeveyn çocuk iletişiminin sağlıklı olmasıdır. Yöntem, olumsuz davranışların düzelmesi için ön koşul olan, ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkiyi düzenlemeyi ve yakınlaşmayı sağlamayı amaçlar.

    Çocuk anne babasının kendi hoşlandığı şeylere ilgi gösterebileceğinin farkına varır. Kötü davranışlarım olsada seviliyorum önemseniyorum duygusu çocuğun kendisine saygısında artışa yol açar.

    Etkinliğin özellikleri;

    1.Haftanın 3-4 günü, 20-30 dk kadar baba ile birlikte, bire bir (kardeş dahil edilmeyecek) oyun/etkinlik saati oluşturulmalıdır. Oynanacak oyun veya yapılacak etkinlik çocuk tarafından seçilmeli.

    2.Etkinliğin amacı oynanılan oyunu öğretmek yada bir beceri kazandırmak değil, çocuğun hoşlandığı bir aktiviteye ilginin gösterilmesidir. Bu yüzden, baba kural koymak, emir vermek, eleştirmekten kaçınmalı, insiyatif çocuğa bırakılmalıdır.

    3.ebeveynin kendisini rahat, stressiz hissettiği bir saat seçilmeli. Ebeveyn o esnada başka bir şey ile uğraşıyor olmamalı, ilgisini gösterebilmeli.

    4.Oyun sırasında çocuğun olumsuz davranışları olabildiğince gözardı edilmeli. Davranış sürerse nedeni belirtilerek aktite sonlandırılabilir.

    5.Etkinliğin zamanı önceden belirlenmeli ve olabildiğince aynı saatlerde olunmalı.

    Farkında olmadan günlük hayat koşuşturmasında çocuğu ihmal ediyorsak, bu durumu farkına varmamızı sağlar. Günde 20 dakika çocuğuna zaman ayıramayan ebeveynlerin ihmal etme konusunu daha ciddi olarak gözden geçirmeleri gerekir.

    3.EVDE HUZURLU BİR ORTAMIN SUNULMASI

    Çocuklar çok iyi gözlemcidirler. Dinlemediklerini sandığımız bir çok şeyin farkındadırlar. Ebeveyn arasında olabilecek sözel ve fiziksel şiddet içeren münakaşalar çocuğun kendini en huzurlu hissetmesi gereken aile ortamında bile güvenliğini sorgulamasına neden olur. Huzursuzlukları olabildiğince yansıtmamaya çalışmak alınması gereken en önemli tedbirlerden birisi.

    İşlerim çok yoğun, küçük kardeşi ile ilgileniyorum, ev işlerine yetişemiyorum, tek işim o değilki  gibi  kendi tükenmişliklerini neden olarak görmek yerine;

    • Çocuğuna ilgi, sevgi, alaka gösterebilen bunun için özel zamanlar ayırabilen,
    • Duygusal olarak ulaşılabilir,
    • Hatalarına karşı, sert duygusal tepkiler vermek yada uzun öğütlerle çocuğu bunaltmak yerine, çoğu zaman dinleyici olabilecek kadar sabır gösterebilen

    ebeveynlerin varlığı : Hiç şüphesiz ki ergenlik döneminin çok daha sağlıklı geçirilmesini sağlayacak en önemli etkendir.

  • Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    PSİKOLOJİK DANIŞMA

    Bireylere; problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, kendisini ve çevresini daha iyi tanıması, kapasitesini kendisine en uygun düzeyde geliştirmesi, çevresine sağlıklı bir şekilde uyum sağlaması için uzman kişilerce verilen psikolojik yardımlardır.

    Psikolojik danışma 1-5 seans süren, kişiye problemi ve çözüm yolları üzerine genel bir bakış açısı sağlayan bir süreçtir.

    PSİKOTERAPİ

    Psikolojik ve duygusal hastalıkların ilaç veya diğer herhangi bir tıbbi araç olmaksızın konuşma ile psikoterapi yöntemlerine bağlı olarak çözümlenmesidir. Bu noktada psikoterapinin ilaç tedavisinin yanında da kullanılabileceğini belirtmek gerekir.

    Öncelikle, psikolojik danışma hizmetini veren kişiye “psikolojik danışman” denir. Bu kişilerden yardım alan kişilere ise “danışan” denir. Danışanların bu hizmet için başvurma gerekçelerine baktığımız zaman: uyum problemleri(yeni bir çevreye, ortama, yaşam dönemine vs.), mesleki, eğitim ve kişisel problemler, kendini tanıma, kendini geliştirme, karar verme becerilerini arttırma, ileri seviyede olmayan psikolojik problemler.Psikolojik danışmanın ilk amacı bireyi tanıma ve kendine tanıtma, en temel amacı ise yaşadığı problemi anlamadır. Genel olarak uygulandığı yerler her düzeydeki okullar, sosyal kuruluşlar, kısmen hastanelerdir.

    Psikoterapi hizmetini veren kişiye ise “psikoterapist” denir. Bu hizmeti klinik psikologlar ve psikoterapi eğitimi almış psikiyatristler verebilir. Bu hizmet ileri düzeyde psikolojik problemler yaşandığı ve bu problemlerin kişinin hayatını etkilediği durumlarda kullanılır. Bu problemler hastanın uzun sürelere varacak şekilde bu hizmeti almasını gerektirebilir.Psikoterapinin genel amacına baktığımız zaman bunun açık bir şekilde tedavi ve iyileşme olduğunu görebiliriz.

    Psikolojik danışmada bireylerin daha çok pozitif yönlerinden hareketle çalışılır, pozitif yönlere vurgu yapılır. Psikoterapide ise var olan rahatsızlık iyileştirilmeye çalışılır, olumsuz olan durumun seviyesinin azaltılması ya da ortadan kaldırılmasına odaklanılmıştır.

    Danışmanlık dendiğinde kısa süreli, hatta tek seanslık ve çok nadiren beş seansı geçmeyecek şekilde profesyonel bir yardım akla gelirken, psikoterapide bu süreç daha uzundur,.Danışmanlık genelde problem merkezlidir ama psikoterapi, kişiyi merkezine alır. Psikoterapide ve danışmanlıkta yaşanan süreç benzerdir ama zaman konusunda aralarında farklılık vardır. Esasen danışmanlıkta yapılan şey, insan davranışının belli bir alanında, uzman olmuş bir kişi tarafından bilgi ve tavsiye verilmesidir ama psikoterapi, kişilerin neyi-neden düşündüklerini, hissettiklerini yada bu yönde davranışlar sergilediklerini bulmasına yardımcı olan bir süreçtir

    Örnek vermek gerekirse: Derslerini çalışmayan bir çocuğa sahip anne bu problemin çözülmesi için psikoloğa başvurur. Eğer psikolog ‘’ danışmanlık’’ yapacaksa anne ve çocuğu dinler, onlara soru sorar ve en sonunda bilgi,tavsiye verir. İki taraftan kaynaklanan problemler üzerinden bir anlaşma sağlanır, eğer anne-çocuk bu anlaşmaya sadık kalırsa problem zamanla ortadan kalkar. Bu da danışmanlığın başarılı olduğunu gösterir.

    Ancak anne ve çocuk danışmanlığa rağmen hala problemlerin devam ettiğini bildiriyorsa burada taraflardan biri veya her ikisi anlaşmayı yerine getirmiyor demektir. Bu noktada neden bu problemin devam ettiğini anlamak için psikoterapi önerilir. Eğer problemi devam ettirdiği düşünülen kişi bunu kabullenirse uzman psikoterapist rolüne bürünür. Artık bilgi ve tavsiye veren birisi değil; kişinin kendisini anlamasını sağlayan ve kişinin probleminin kaynağını görmesini sağlayan bir uzman olarak varolur. Burada eğitimini aldığı terapi yönteminin tekniklerini uygular. Süresi problemin çözümüne gore değişiklik gösterir, ancak kısa bir süreç değildir.

    Her ikisinde ortak olan nokta şudur: Seanslar psikolog ve danışanın birlikte belirlediği gün ve saatte gerçekleşir. Bu gün ve saatin süreç boyunca ( önemli bir durum olmadıkça) aynı kalması, düzenli devam edilmesi, eğer danışan çocuksanvelisinin de mutlaka bu süreçte bulunması gerekmektedir. Zaman ve devamlılık konusunda yaşanan aksaklıklar süreci de etkileyecektir. En önemli noktalardan biri de şudur: Psikoloğa gelecek olan kişinin ( çocuk-yetişkin farketmez) kendi isteğiyle gelmesi gerekmektedir. Psikologla görüşmeye zorlanan herhangi bir kişi danışmanlık ve psikoterapi sürecine alınamaz.

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.

  • Demans

    Demans

    Öfke, dikkat ve algı bozuklukları, cinsellik ve uyku bozukluğu hemen herkes için dönem dönem görülebilen durumlardır; fakat orta yaştan sonra bu durumların bir arada görülmesi demans, bunama sinyalleri veriyor olabilir.

    Demans genellikle 50-55 yaş üzerinde görülen ve genellikle yakın zamana dair bilgileri unutmakla seyreden nörolojik bir hastalıktır. Demans başlangıcı bazı ipuçları verir. ,Görülen temel belirtileri, kişinin son zamanlarda aşırı tepkisel olması, olur olmaz her şeye sinirlenmesi, algılamasının yavaşlaması, dikkat sorunları yaşanması, cinsel dürtü ve aktivitede artış göstermesi, uykularının sık sık bölünmesi veya uyku saatlerindeki değişiklikler.. vb. daha birçok belirti sayılabilir; göze çarpabilecek en önemli belirtiler bunlardır. Bu belirtilere zamanla depresif bir duygu durumu eşlik edebilir. Henüz unutmanın başında olunan şu dönemde kişi, henüz her şeyin farkındadır ve yaşadıklarına anlam verememektedir. Dolayısıyla çökkün ruh hali ile seyredebilir. Hastalığa müdahale edilmediğinde, çökkün ruh haline, iştahsızlık, isteksizlik, ağlama nöbetleri, değersizlik hisleri gibi belirtiler eşlik ettiği durumda ise depresyonun eşlik etmeye başladığı düşünülebilir.

    DEMANSIN NE KADAR İLERLEDİĞİ NASIL ÖĞRENİLEBİLİR? NE YAPMALI?

    Davranışlarda değişiklikler, kişilik değişimleri, uyku sorunları ile karşı karşıya kaldığınız zaman bir ‘Nöroloğa’ başvurmanız gerekir. Bu belirtiler kimi zaman yoğun bir strese veya başka bir bozukluğun sonucunda ortaya çıkmış belirtiler olabilir. Nörolojik muayene sonrası, unutmanın kaynağı, demansın varlığı veya demans var ise ne düzeyde olduğu bilgisini nöropsikologlar tarafından yapılan nöropsikolojik bataryalar verir. Hasta eğer demans bulgusu vermiyor ise, unutkanlığının temelinde bir başka vitamin eksiklikleri olabilir. Aynı zamanda unutkanlığa ve kontrolsüz öfke durumuna, psikolojik temelli ruhsal bozukluklar da sebep gösterilebilir.

  • Anda mısın?

    Anda mısın?

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), son zamanlarda konuşulan popüler bir kavram. Bir felsefe ya da bir psikoterapi yöntemi olduğunu söyleyen de var; meditasyon yöntemi, ya da bir yoga felsefesi gibi düşünen de. “Carpe diem” mantığıyla açıklanan yanlış bilgiler de oldukça fazla. Aslında mindfulness; eğitimlerle, uygulamalarla ve düzenli egzersizlerle daha iyi anlaşılabilecek, son zamanlarda yaygınlaşan ve bilimselliği kanıtlanan yeni bir akım.  Bu yazımda, Mindfulness’ın, temel bir kavram olarak ne olduğundan ve ne işe yaradığından bahsedeceğim. Bunun yanında, pek çok yönü olan Mindfulness kavramını; kendi deneyimlerimden sonra beni en çok etkileyen, derinden yararını hissettiğim ve hayatıma adapte edebildiğim kısmından bahsetmek istiyorum.

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), kaynaklarda ufak değişikliklerle birlikte genel olarak şöyle tanımlanır: Tam da şu an; var olduğumuz an içerisinde tüm bedenimizle birlikte, etrafımızda gerçekleşenleri olduğu gibi fark etmek. Anı fark etmek de ne demek, aslında olduğumuz anda olmama ihtimalimiz var mı diye sorabilirsiniz kendinize. Şimdi düşünelim.

    Düşüncelerinde bir sen varsın, geçmiş zamanda bir sen varsın ya da gelecekte olması muhtemel bir olayın içinde sen varsın.  Peki, bulunduğun an içerisindeki sen, nerede?

    Olduğumuz an içerisinde kalmak kendiliğinde olan bir olay değildir. Evet, hayatın doğal bir akışı var ve bu doğal akış içinde olduğumuzu hepimiz biliyoruz ancak bu akışı ne kadar fark edip hissedebiliyoruz? Yaşadığımız çağda her geçen gün, her şey daha da hızlı ilerlemeye başlıyor.  İşte tam da bu yüzden anda kalmaya çalışmak, hızla akan zamanda anda durabilmek, olduğumuz an içerisinde olanları gözlemlemek,  istenilerek yapılması mümkün, bilinçli yapılan bir eylemdir. Ancak bilinçli bir şekilde ve yavaş yavaş alışkanlık haline getirerek, anda olanlara dikkat etmeye başlayabiliriz. Çünkü Mindfulness’ın temelde kabul ettiği ve esas ilgilendiği kısım burasıdır: zihin uçuşan bir şeydir.  Çoğu zaman şu an içerisinde değilizdir. Geçmiş ya da gelecekle ilgili herhangi bir duygu ya da düşünce; bizi,  şu anı fark etmekten alıkoyar. Kafamıza takılan herhangi bir sorun varken, çoğu zaman onu düşünürken buluruz kendimizi. Science dergisinde yayınlanan bir makalede, uçuşan zihin kavramı şu şekilde açıklanmıştır: ”İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak zamanlarının büyük bir kısmını çevrelerinde o anda orada olmayan ya da olma olasılığı bile olmayan veya şu anda burada olmasa da geçmişte olup bitmiş olayları düşünmekle geçiriyor.” *

    Televizyon izlerken düşüncelere dalmış olduğunuzu fark ettiğiniz oldu m? Çocuklarınızın anne- baba diye seslendiğini 3 seferde duyduğunuz? Ya da bir kitap okurken sayfa bittiğinde hiç bir şey okumadığınızı fark ettiğiniz? Yaşadığımız deneyim; bedenen orada o andayken başka diyarlarda gezinip yorulan bir zihin, çözülmesi için gereken enerjimizin tükenişinden başka bir şey değil aslında… Minfulness, bu yorgun zamanlarda bir durak noktası.  Orada o anda olanları olduğu gibi gözlemlemek ve olduğu gibi kabul etmek için bir mola zamanı.

    Peki, ne olmasını bekliyoruz. Yazının başından beri tanımlamaya çalıştığım kavramı, anda kalmayı sağladığımızda neyin değişmesin bekliyoruz? Aslına bakarsanız bir beklenti içine girmiyorum. Anda kalmak, mindful olmak bir varış noktası değil, bir durak. Ara sıra da olsa deneyimlediğim, yani anda kalmaya çalışmak zihnimi meşgul eden her neyse ( geçmiş ya da gelecekle ilgili düşünce ve duygular), onlarla arama mesafe koymamı sağlayan bir durak noktası evet.

    Bize gitmekten yorulduğumuz uzun bir şehirlerarası yolda kısa bir mola, nefes aldığımız, soluklandığımız, su içip elimizi yüzümüzü yıkadığımız bir mola yeri olarak düşünebilir.  Bize, nefes alarak dinlediğimiz bir alan yaratmamıza fırsat verir. Minfulness bir dost olsaydı bence şunları fısıldardı kulağımıza:

    Dur bir sakin ol. Şu an nerde nefes alıyorsun, hangi kokular geliyor burnuna; etrafında yükselip alçalan, yer değiştiren sesleri duyabiliyor musun? Duyguların, düşüncelerin olduğu yerde kalsın, neden nasıl diye sorma kendine, sadece etrafında olanlara dikkat et. Eminim, dinlendiğini fark edeceksin…”

    Bahsettiğim şey, sihirli bir değnek değmiş gibi sorunların çözülmesini beklemek değil; ya da hipnotize olup geçmişe gitmek ya da geleceği bir şekilde öngörmek de değil. Aksine, sorunlar her neredeyse ve hangi zamandaysa onların peşinden gitmeyi bırakmak. Sorun ya geçmişle ilgili ya gelecekle ilgili; ya aile hayatınla ilgili ya da işinle ilgili. Belki çok sevdiğin arkadaşına kızdın, belki keşkelerin yakanı bırakmıyor. Onlar her kimle ilgiliyse ve hangi zamana aitse orda kalsın; çünkü var olduğun bu anda seninle değiller. Onları bu ana taşıyan sensin ve olduğun ana dikkat ederek bu anı kendine ayırabilirsin. Aslında bu senin en özgür alanın. Ve bu anı kendine ayırmayı unutmuşken bunu yapabilir, bu anın içinde olanları fark edebilir ve mola zamanını, kendi özgür alanını yaratabilirsin.

    Dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var burada. Bahsettiğimiz gibi zihin, uçuşan bir şeydir; bu yüzden bu deneyim esnasında dikkatimiz dağılabilir. Ana odaklanmaya fark etmeye çalışırken dağılabilir, zihnimiz uçuşmaya başlayabilir, düşünceler tekrar aklımızı meşgul edebilir. Problem değil. Yapmamız gereken tekrar ana odaklanmaya devam etmeye çalışmak. Kendimizi yargılamadan, düşüncelerimizi yorumlamadan, onların geçip gitmesini izlemek, tekrar tekrar ana dönmeyi deneyimlemek.

    Şu an bir kafede oturuyorum, geleceğimle ilgili bir takım endişeli düşüncelerim beni esir almış durumda. Yapılması gereken işlerim var, hepsi birbirine girmiş. Hepsini kabul ediyorum.  Şu an burada benimleler mi gerçekten? Onu bir paket gibi yanımda mı taşıyorum? Gittiğim her yere, her ana götürebiliyor muyum? Evet. Peki, götürmeseydim ne olurdu? Evde bırakıp çıkabilsem ah ne güzel olurdu. İşte şuan, bu kafede otururken onların yanımda olmadığını fark etmek istiyorum. Bunu bilinçli bir şekilde yapıyorum. Onları evde unutmuşum gibi. Otomatik pilottan çıkıp kendime mola zamanı yaratmak istiyorum.

    Yan kafede çalan şarkıya kulak veriyorum. Sahilde yürüyen insanları görüyorum. Bir de denize girenler var, deniz dalgalı ve hafif bir rüzgar esiyor. Fincanımdaki kahveyi yudumluyorum, biraz soğutmuşum sanırım. Yudumu alırken halen gitmemiş olan kahve kokusu gülümsetiyor beni.  Bedenimin, oturduğum sandalyeyle bağımı hissetmeye çalışıyorum. Otururken iki ayağımla yere dokunduğumu fark ediyorum. Kollarım sandalyenin demir kollarına yapışmış gibi, biraz ısınmışlar. Tam bu sırada aklıma, akşamki davette ne giyeceğime halen karar veremediğim geldi. Biraz gergin hissettim sanırım. Sorun değil. Tekrar ana dönüyorum, sanırım çalan şarkı değişmiş. Rüzgar hala esmeye devam ediyor hafif hafif.

    Şu an da etrafımda olanları 5 duyu organımla algılayabilmeyi deniyorum. Etrafımda, gerçekten etrafımda olanlara keşif yapar gibi dikkat ediyorum. . Algıladıklarım, az önce bahsettiğim gelecek kaygılarımdan çok farklı bir deneyim oluyor benim için… Sanırım artık kalkmam gerekiyor. Akşamki davete hazırlanmak için eve uğramam gerek. Hesabımı ödeyip hızlıca kalkıyorum.

    Anlattığım kısa mola bana iyi geldi, hissedebiliyorum. Orada, o kafede ve aynı masada çok defa oturdum. Ama bu sefer başkaydı çünkü her sefer başkadır.  Lütfen deneyimleyin. Anda gerçekleşenleri fark etmeye çalışın, kendinize küçük molalar için fırsat verin. Kendi özgür alanınıza sahip çıkın, onu sadece siz yaratabilirsiniz. Bunu hepimizin hak ettiğini biliyorum. Çünkü hiç birimiz geçmiş ya da gelecekle ilgili olumsuz duygu ve düşüncelerin esiri olmak zorunda değiliz. Bunu alışkanlık haline getirmeye başladıkça, fark ediyoruz ki olumsuz duygu ve düşüncelerime aramıza mesafe giriyor. Konu her ne olursa olsun olduğum an bana ait ve o anda dinlenebilirim. Daha iyi hissederek, daha güçlü ve huzurlu devam edebilirim yoluma. Sıkıntım her ne olursa olsun, hangi zamana ait olursa olsun, ben buradayım bu anın içindeyim. Ve gerçeklik tam da burada. Bu ana dikkat ettiğimde olumsuz duygu ve düşüncelerime arama mesafe koyabiliyorum. Onların kaybolduğunu ve gelip geçici olduğunu hissedebiliyorum.  Şimdi ki ana odaklanırken, aslında özgürleşiyorum.

    Şimdi size sormak isterim. Siz tam da şu an neredesiniz? Hangi anın içindesiniz gerçekten?