Etiket: Zaman

  • Boşanma nedenlerinin, çocuğun özelliklerine göre etkileri

    BOŞANMA VE ÇOCUĞA ETKİLERİ

    Herşey iyi günde ve kötü günde beraber olmak vaatleriyle başlar. Atılan imza yaşamınızın imzasıdır ve yaşamınızı bir diğerinin ellerine emanet ediyorsunuzdur. ‘’Yetişkin insanlar nasıl kendini başkasına emanet eder? ‘’ denilebilir. Artık, bağımsız değilsiniz, herşeyi iki kişilik düşünmek zorundasınız. O da bunu ister mi? Beğenir mi? Zor gelir mi? Kıskanır mı? Ailesi ne der? Gibi gibi.. Tüm bunun gibi soruların cevabını vererek birlikte yaşamaya, hayatı paylaşmaya başlarsınız. Önceleri genellikle herşey yolunda gider, ilk aylar halk arasındada ‘’cicim ayları’’ olarak anılır. Tarafların gözü birbirinden başkasını görmez. Aşk gözlerini kör etmiştir. Hatalar olsa da hep iyi niyet söz konusudur. ‘’Canım şöyle demek istemiştir, yok ben yanlış düşünüyorum, alınganlık yapıyorum’’ denilerek kişi sorunu kendinde arama çabasındadır. Karşı taraf haklıdır. ‘’Benim alınganlıklarıma karşı, ne kadar da iyi bir insan sesini bile çıkarmıyor’’ diyerek kendimizi suçlarız. Bu arada yeni arayışlara girilir ve bir bebeğin yaşamı renklendireceği fikriyle ya da bir sürprizle üç kişilik bir yaşama başlarsınız.

    Bebek doğduğunda aslında problemler başlamıştır. Aileler, bebek doğumunda gizliden ya da açıktan sorun olarak gündeme gelmişlerdir. ‘’Senin annen bebek için şunu dedi, benimki de böyle söyledi’’, kucağına aldı, kucağa alıştı, ‘’bebek öpülmez, yok bizde öpülür’’ tarzında söylemler yaşanır. Hamilelik döneminde kayınvalidenin sıkıcı önerileri kadını bunaltmaya başlamışta olabilir. ‘’Annene söyle, yeter artık, bıktım’’ sözleri erkeği annesi ile eşi arasında bırakmıştır.

    Bu tür problemler zaman içinde aşılır ya da aşılamaz. Aşıldığında zaman içinde aileyi genişletmek mümkün olabilir. Yaşam devam eder, bazen keyifli bazen sorunlu gitsede eşler çözme gayreti içindedir. Ancak, yaşam bir noktaya gelirki işte o son noktadır. Boşanma kaçınılmazdır.

    Çocuğun olması boşanma durumunu daha güçleştirir. Karar alırken çocuk faktörü öne geçer ve eşler genellikle kendilerini çocuklarına karşı sorumlu hissederler. Olması gerekende zaten böylesidir. Çocukların maddi yönden ihtiyaçlarının karşılanması, annede mi babada mı kalacaklarının kararı, okula gidiyorlarsa okul şartlarının gözden geçirilmesi, daha küçük yaşlardaysa hangi ebeveynle duygusal bağlarının kuvvetli olduğu, bebeklik dönemindeyse anne sütü alma ve anneye daha fazla ihtiyaç duyulması durumu, ebeveynlerden birinin yabancı uyruklu olması ve çocuğun nerede yaşamaktan mutlu olacağı ve kendini iyi hissedeceği, boşanmanın hangi nedenle gerçekleştiği, boşanmayı gerektiren durumlar, ailede şiddet, ebeveynlerden hangisinin boşanmayı istediği ve sebebin geçerli olup olmadığı ve çocuk tarafından durumun değerlendirilişi, Çocuğun ya da çocukların cinsiyeti, ergenlik döneminde olma, aldatma, gelirini ailesi dışındaki kimselere harcama ve dolayısı ile kendi ailesi ve çocuklarına maddi yönden sıkıntı yaşatma, evlilikte herşey yolunda gittiği imajı yansıtılarak birden bire ortadan kaybolma, sahtekarlık ve eşini dolandırma, yüz kızartıcı suç işleme gibi durumlar çocuğun psikolojisini etkiler.

    ‘’Boşanma evlilik kadar doğal bir durumdur’’ ifadesi ağızdan kolay çıkar. Ancak, çocuk faktörü varsa o kadarda basit değildir. Aile birliği mümkün olduğunca devam ettirilmeye çalışılmalı; çok zorlanılıyorsa günlük yaşamın kalitesi düşüyorsa ve çocuklara zarar verir duruma geldiyse eşler boşanma kararı almalıdır. Boşanma kararı önemli bir karardır ve eşler kararı birlikte almalıdır. Çocuk ya da çocuklara uygun şekilde anlatılmalıdır. Zaten şiddetli geçimsizlik durumu varsa çocuğun anlaması ve kabul etmesi kolaylaşmış olacaktır.

    Ancak, eşlerden birinin aldatması ile boşanma durumu gerçekleşiyorsa aldatan eş partnerini değil; ailesini yani çocuğunu da aldatmış olur ki bu çocuğun psikolojisinde deprem etkisi yaratır. Ailesinde kendini güven içinde hisseden çocuk, aldatılma psikolojisi ile tüm insanlara karşı güven duygusunu yitirir. Ağır krizler yaşayabilir, gerekiyorsa ilaç tedavisi yapılır. Ayrıca bu çocuklara pedagog desteği alarak yıkılan hayalleri ve güven duygusunun yeniden inşaası için zaman ve emek harcanmalıdır. Çocuk, aldatan ebeveyni reddedebilir, görmek istemeyebilir.

    Böyle durumda çocuğun haklarına ve duygularına saygı gösterilmeli ve asla baskı uygulanmamalıdır. Çocuk, duyguları olmayan paket değildir. Çocuğun hissettikleri dikkate alınarak anne ya da baba ile diyalog düzenlenmelidir. Çocuk ve ergenin karşı cinse olan duyguları ve güvenide etkilenir ve ileride kendisinin de terkedileceğini düşünüp, evlenmeye olumsuz bakabilir.

    Bir danışanım, çocuğunun babasının ‘’yurtdışına işe gidiyorum’’ diyerek çocuğu ile vedalaşıp, geri dönmeyerek ortadan kaybolduğunu ve boşanma davası açtığını 15 yaşındaki oğlunun ağlama krizleri yaşayıp, ne yapacağını şaşırdığını söyleyerek yardım istedi. Çocuğun ergenlik döneminde olması, güvendiği babasının yalanla böyle bir durumu yaşatması ekstra bir durumdu. Eşler, çocuklarını yok sayarak egolarına göre hareket etmemelidir.

    Yine çocuğun güvendiği anne-baba figürü sahtekarlık yaparak, karşı tarafı borç batağına sokup, ailesini güç durumda bırakıyorsa, çocukta kapanmayacak izler bırakması çok olasıdır.

    Toplumumuzda 4-5 çocuğunu bırakıp, yasak aşk yaşayan annelerinde olduğunu biliyoruz. Televizyonlarda ‘’kayıp’’ adı altında aranıyor, ancak gerçek, zaman içinde ortaya çıkıyor. Böyle durumlarda baba, daha önce ev ile ilgili sorumlulukları, yemek yapma, çamaşır, bulaşık vs. üstlenmediyse çok sorun yaşayabilir. İş sorumluluklarıyla ev- çocuk sorumluluğunu dengede götürmeye çalışmak çok güçlük yaşanmasına sebep olur. Ayrıca da artık çocuk, sorunlu hale gelmiştir. Onunla da ayrıca hassasiyetle ilgilenmesi gerekmektedir.

    Çocuk, boşanma durumunda ikilemde kalabilir. Anne ve babasını üzmemek için her iki tarafın aleyhte söylenen konuşmalarını içinde saklamaya çalışabilir. Bu durum da çocuğa ağır bir sorumluluk yükler, çocuk içine kapanır.
    Yabancı uyruklu ebeveyn çocuğu olmakta güçtür. Her ne kadar günümüzde ulaşım çok sorun olmasa da maddi boyutlar, ilişkileri zora sokabilir. Çocuğun hangi ebeveynde kalacağının kararı aynı zamanda hangi kültürü seçeceğini de belirler. Kültüre uyumda ayrı bir özel durumdur.

    Alkol, kumar nedeniyle boşanmalarda ailenin genellikle maddi olanakları tükenmiştir. Çocuklara karşı ilgisizlik, sorumsuzluk, aile birliğinin değerini bilmeme gibi durumlara rastlamak mümkündür. Kadına şiddet ve bu şiddete şahit olan çocuklar mevcuttur. Hergün yüzü, gözü morarmış bir annenin çocuğu olarak okuluna gider. Kavga, gürültü sesleri kulağından eksik olmaz, öğretmeninin sesini duymaz bile… Çocuğun zaten ailede yaşam sürerken birçok sıkıntısı vardır. Çok sevdiği, hayatının anlamı annesi, ‘’baba’’ dediği kişi tarafından mağdur edilmektedir. Çocuk, babasına karşı dayanılmaz bir hırs besler ve bu hırsını büyüdüğü zamana, geleceğe bırakarak, kendine saklayarak büyür.

    Bluğ çağında olmak ve boşanma da ayrı bir hassasiyet gerektiren bir durumdur. Çocuk, kendi kimliğini oluşturma ve kendini ortaya koyma çabası içindedir. Toplumla uzlaşmada sorunlar yaşayabilir. Kendini desteksiz hissedebilir. Çatışmalarla dolu olan bu dönem, ailenin desteğini hep yanında hissetmesi gereken bir dönemdir. Ergen her ne kadar dışarıya açılsa da aile bütünlüğü içinde kendini rahat ve huzurlu hisseder.
    Boşanma ile birlikte çocuğun hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Yaşama maddi kaygılar eklenir. Eğer baba terkedip gittiyse, anne ayakta kalma çabası içine girecektir. Kendisine ve/bebeğine/ çocuğuna / çocuklarına/ engelli çocuk olup olmadığına /engelinin türüne /ikizlerine/ergene/kız /erkek bakmak için elinden ne gelirse yapma çabası içinde olacaktır. Yaşadığı yer ve konum özellikleri de önem taşımaktadır. Kadın, çocuklarına bakarken çevreden kendisi hakkındaki düşüncelerle de mücadele etmek durumunda kalacaktır. Slash ile özellikle ayırmam, herbirinin ayrı önemli özelliklere sahip olmasındandır. Burada belki kadın yıllarca çalışmamış, çalıştırılmamış, engellenmiş, kariyer hedefleri hiçe sayılmış, evliliğini sürdürmek için susmak zorunda kalmış olabilir. Yaşamının alt üst olması ile geçte olsa çalışmak zorunda kalacaktır. Tabii iş bulabilirse… Zaman içinde yaşı ilerlemiş, dünyanın düzeni değişmiş, iş becerileri körelmiş olacaktır.

    Boşanmadan sonra çocuk, kendine göre savunma mekanizmaları geliştirebilir. Çevreden kaçma, uzaklaşma, pollyannacılık, bastırma, derslerden uzaklaşma, başarıda düşme, insanlara güvensizlik, şiddet, içe kapanıklık, suçluluk, utanma,karamsarlık, depresyon, yeme ve uyku bozuklukları,suç işlemeye eğilim,üzüntü, acı, tikler,dikkat dağınıklığı, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, terkedilişlik, geleceğe yönelik kaygı, korku, saldırganlık, çocuğun gelişimsel çağına göre önceki gelişim dönemine dönme, öfke, düşmanlık, yalnızlık, diş gıcırdatma gibi davranış ve duygular yaşayabilir. Alkol, madde bağımlılığına yatkınlık gibi durumlar yaşayabilir.

    Boşanma her aile için özel bir durumdur ve aile dinamiklerine dikkat ederek yaklaşım gerekir. Yardım alınması çocuk ve aile açısından yaşamı yoluna koyma ve zaman kaybetmeme açısından önem kazanmaktadır.

    ÖZNUR SİMAV
    AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI-kurucu-PEDAGOG
    KADIKÖY-İSTANBUL

  • Tuvalet eğitimi nasıl verilir?

    Tuvalet eğitimi nasıl verilir?

     “Tuvalet eğitimine çocuğun ve bakım veren kişinin hazır olduğu bir dönemde başlanması çok önemlidir. Hatalı bir zamanda ve hazırlıksız başlangıç, çocuğun bu aşamayı sorunsuzca atlatabilmesini engelleyebilir. Çocuk için tuvalet eğitimine hazır olmak demek; hem fizyolojik olarak kas gelişiminin tamamlanmış olması hem gelişimsel olarak kendini ifade becerilerinin kazanılmış olması hem de psikolojik olarak sağlıklı bir döneminde olması demektir.” diyen Prof. Dr. Bengi Semerci, Selpak’ın Prof. Dr. Bengi Semerci Enstitüsü işbirliği ile hayata geçirdiği “Tuvalete Merhaba” eğitim projesine de destek veriyor ve aileleri bilgilendiriyor.
    Ebeveynler, çocuğun doğduğu andan başlayarak, her hareketini yorumlamaya çalışır. “Güldü”, “Beni tanıdı” gibi daha soyut ve bizim atfettiğimiz gelişmelerin yanı sıra bazı fiziksel, davranışsal ve ruhsal değişimler bebeğin gelişimini gösterir. Başını dik tutması, desteksiz oturması, ilk diş, yabancıları ayırt etmeye başlaması, ilk kelimeleri ve ilk adımları bir düzen içinde bebeğin gelişimini izlememizi sağlar. Çocuğun tuvalet eğitimi ile bezden kurtulması, hem çocuğun kendisi hem de çocuğa bakım veren kişiler için önemli bir gelişimsel aşamanın tamamlanmasıdır.
    Tuvalet eğitimine çocuğun ve bakım veren kişinin hazır olduğu bir dönemde başlanması çok önemlidir. Hatalı bir zamanda ve hazırlıksız başlangıç, çocuğun bu aşamayı sorunsuzca atlatabilmesini engelleyebilir. Çocuk için tuvalet eğitimine hazır olmak demek hem fizyolojik olarak kas gelişiminin tamamlanmış olması hem gelişimsel olarak kendini ifade becerilerinin kazanılmış olması hem de psikolojik olarak sağlıklı bir döneminde olması demektir.
    Tuvalet eğitimi annelerin adeta kabusudur.  Ne zaman başlaması gerektiği, nasıl davranılması gerektiği konusunda kargaşa yaşanır. Tuvalet eğitimi için en uygun dönem 24-36 aylar arasıdır. Daha erken dönemde başlamak ve aşırı baskı kurarak bir an önce çocuğun temiz kalmasını sağlamaya çalışmak, hem fizyolojik olarak yapamayacağı bir şeyi yapmasını istemek hem de ilerde gelişebilecek bazı ruhsal sorunların başlamasına neden olmak demektir. Benzer şekilde hiç eğitim vermemeye çalışmak, zamanı gelince kendi söyler diye bırakmak da hem çocuğun tuvalet eğitiminin gecikmesine hem de ruhsal açıdan sorunlara neden olur.
    Bazı çocuklar çiş kontrolünü, bazılarıysa kaka kontrolünü önce öğrenebilirler. Bu durum çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Gün içinde tuvaletini kontrol edebilmek, gece kontrol edebilmekten daha önce tamamlanır. Tuvalet eğitiminin tamamlanma süresi çocuktan çocuğa değişir. Birçok kaynakta çocuğun çişini söylemesinin 5 yaşına kadar, kakasını söylemesinin 4 yaşına kadar süreceğini yazmakla birlikte, beklenti 3. yaşta eğitimin tamamlanması olmalıdır. 3 yaş toplumsallaşma ve kreşe başlama yaşıdır. Diğer çocukların yanında bezli olmak, çiş ve kaka kontrolünü sağlayamamak çocuğu rahatsız edecektir.  Gece altını ıslatma daha uzun sürer ve 5 yaşına kadar devam edebilir. İnatlaşmadan, büyümeye başladığını kabullenebilir ve dönemin özelliklerini bilirsek yeni beceriler kazanan bebeğimizle onları paylaşarak eğlenebiliriz.
    Hazır olduğunu nasıl anlarız?
    ·         Yürüyebiliyorsa,
    ·         Basit emirleri yerine getirebiliyorsa,
    ·         İsteklerini kelimelerle konuşarak anlatabiliyorsa,
    ·         Kendi kendine basit giysileri çıkarabiliyorsa,
    ·         Genellikle gün içinde 2-3 saat kuru kalabiliyorsa,
    ·         Tuvalete çıktığı saatlerin bir rutini oluşmuşsa,
    ·         Altının ıslaklığından rahatsızlığını ifade eder hale gelmişse tuvalet eğitimine başlama zamanları gelmiş demektir.
     
    Bazı durumlar yaşı gelmesine karşın tuvalet eğitimini zorlaştırabilir. Bu belirtiler şu şekilde sıralanabilir:
    ·         Henüz çocuğun saydığımız belirtileri göstermiyor olması,
    ·         Devamlı kabızlık problemi yaşaması,
    ·         Son dönemde hayatında önemli bir değişiklik olması (yeni bakıcı, yeni kardeş, taşınma, ölüm vb.)
    ·         Tuvalet eğitimini verecek olan kişinin gergin, sinirli olması, yeterli zaman ayıramayacağını düşünmesi ve
    ·         Birden fazla kişinin farklı şekillerde çocuğa tuvalet eğitimi vermeye çalışıyor olması.
    Tuvalet eğitiminde anne-babanın rolü
    Herhangi bir sağlık problemi olmadığı sürece erişkin olup hala tuvalet alışkanlığını kazanamamış hiç kimse yoktur. Bu yüzden eğitimin nasıl verileceğine, çıkabilecek sorunlara yoğunlaşarak, eğitimi bir endişe nedeni, bir sorun gibi algılamamak gerekir. Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi doğal  sürecin bir parçasıdır. Bu nedenle çocuğun eğitim sürecindeki davranışlarına aşırı tepkiler vermemek gerekir. Tuvalet eğitiminin evin içindeki en önemli konu, çözülmesi gereken bir süreç şeklinde algılanması, eğitimi hem çocuk hem aile açısından zorlaştıracaktır. Sabır bu dönemin anahtar sözcüğüdür. Bir adım ileri, bir adım geri gidilmesi en sık rastlanan durumlardan biridir. Her defasında sabırla karşılamak ve öfkelenmeden tuvalet eğitimine devam etmek gerekir. Eğer çocuk aşırı tepkiler veriyor ve tuvaletini yapmayı kesinlikle reddediyorsa eğitim sürecine çocuk hazır olana kadar ara vermek, aşırı ısrarcı olup bu süreci inatlaşma ile geçirmemek son derece önemlidir.
    Tuvalet eğitimi sürecini, tamamıyla sizin kontrolünüzde ve sizin verdiğiniz eğitime göre tamamlanacak bir süreç gibi görmeniz sizi aşırı yük altında bırakır. Aslında bu süreç sizden çok çocuğunuzun kontrolündedir. Dolayısıyla bir ebeveynin görevi; sorumluluğu tamamıyla almak değil, çocuğuna mümkün olduğunca destek olmak, yüreklendirici davranmaktır. Bu süreç tam olarak siz hazır olduğunuzda değil, siz ve çocuğunuz hazır olduğunuzda tamamlanacaktır.
    ·         Tuvalet eğitimine başlamadan önce çocuğun tuvalete veya lazımlığına alışmış olması önemlidir. Her gün belirli aralıklarla tuvaleti olsun olması tuvalete ya da lazımlığa oturarak alıştırmalar yapmak alışkanlık edinmeyi kolaylaştırır.
    ·         Çocuğunuzu iyi gözlemlemeniz ve çişini ya da kakasını yaparken nasıl davrandığının farkında olmanız, onu uygun zamanlarda tuvalete yönlendirmeniz için uygun olacaktır. Örneğin yüzünün şekli değişebilir ya da yürürken bir anlığına durabilir. Bu tür durumlarda, onu tuvalete ya da lazımlığa yönlendirmek eğitimi başlatmak için işinize yarayacaktır.
    ·         Çocuklar tuvaletlerini birkaç dakikadan fazla tutamazlar, o nedenle tuvaletlerinin geldiğini söyledikten ya da siz fark ettikten sonra en hızlı şekilde tuvalete götürmek önemlidir.
    ·         Lazımlık çocuğun rahatlıkla ulaşabileceği bir yerde olmalıdır. Çocuk lazımlığına eğitim sürecinden önce kıyafetleriyle oturtturularak alışması sağlanabilir.
    ·         Sifon sesinden korkan, tuvaleti yalnızca pis bir yer olarak tanıyan çocukların eğitim süreçleri daha zor olmaktadır. O nedenle zaman zaman çocuğun sifonla oynamasına, tuvalete girmesine aşırı tepkiler vermemek gerekir.
    ·         Tuvalet eğitimine dar zamanlarda başlamamak önemlidir. Süresi çocuktan çocuğa değişmekle birlikte bu eğitimin tamamlanması zaman almaktadır.
    ·         Kız çocuklarının anneyi, erkek çocuklarının babayı model almaları, onları izleyebilmeleri süreci kolaylaştırmaktadır.
    ·         Çocuğun daha rahat hareket edebilmesi ve lazımlığa oturabilmesini kolaylaştırmak için mümkün olduğunca kendisinin çıkarabileceği türden kıyafetleri giydirmeye özen gösterilmelidir.
    ·         Tuvalet eğitimi verilmeye başlanıldığı zaman bez artık kullanılmamalıdır. Bez kullanmaya devam etmek eğitimi uzatacaktır. Genellikle anneler üşüyeceğini düşünerek, kış aylarında bez çıkarmaktan endişe duymaktadır. Ama çocuğun doğduğu zamana göre, yazın gelmesini beklemek gecikmeye neden olabilir. Her çocuk tuvalet eğitimi sürecinde ara sıra altına kaçırabilir. Bu durumda çocuğa kızılmamalı, ayıplanmamalı, cezalandırılmamalıdır.
    ·         Çocuğa sık sık tuvaleti olup olmadığını sormak yerine, belli aralıklarla tuvalete birlikte giderek kontrol etmek daha uygun olacaktır. Kakası için, her yemek öğününden sonra tuvalete oturtmak eğitimi kolaylaştırır. Ancak oturma süreleri uzun olursa, çocukla inatlaşma artar ve eğitim gecikir.
    ·         Tuvalet eğitimde en büyük ödül “aferin” dir. Tuvaletini artık bezine yapmıyor olmasını büyük ödüllerle, aşırı tepkilerle karşılamak zaman zaman altına kaçırdığında kızmak kadar yanlıştır. Alkışlamak, çok önemsemek, ödüller vaat etmek, tuvalet zamanını adeta bir tören haline getirmek eğitime ve sonraki sürece zarar verecektir.
    ·         Çocuk lazımlığa ya da tuvalete oturduğunda onun yanında kalıp, oyalanması sağlanabilir. Onu tek başına bırakıp gitmek, oturma süresini kısaltacağı için eğitimi güçleştirir.
    ·         Çocuğa “aferin” demek için tüm görevi yerine getirebilmesi beklenmemelidir. Örneğin tuvalete yetişememiş bile olsa tuvalete gitmiş ve pantolonunu çıkarmış olması da övülmelidir.
    ·         Çocuk tuvaletini yaptığında onu çişinden ya da kakasından tiksindirecek, yaptığı şeyden utanmasına yol açacak sözler söylenmemelidir (ay ne pis, koktu vb.)
    ·         Çocuğun tuvalet eğitimini kısa sürede tamamlayabilmesi ya da tamamlayamaması, hiçbir zaman çocuğun genel başarısı ya da başarısızlığı olarak yansıtılmamalıdır. Tuvalet eğitimi gelişimin doğal bir sürecidir.

  • Diyet ve İnsan ..

    Diyet ve İnsan ..

    Merhaba;

    Bu makalemde “diyet ve kilo verme” konusunu kaleme almak istedim. Diyet ve Kilo verme konusunda gerek medya da gerek sosyal medya da gerekse insanlar arasında çok fazla teorik bilgi, uygulama yöntemi ve dedikodu var. Günümüzde beslenme uzmanları hariç kimse bu konu hakkında ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyor ve herkes bir yerden duyduğu diyetleri ya da yöntemleri kendi üzerinde deneyip sonuç almak istiyor. Ama herkes bu denemelerin temelinde diyet reçetesinin kişiye özgü olması gerektiğini hatırlamıyor. Bu makalede diyet ve diyet sürecinden bahsedip kişilerin diyet yaparken önlerine çıkan zorluklar ve kişilerin sıkça karşılaştıkları başarısızlıklar üzerine yazmaya çalışacağım.

    “Diyet süreci” genellikle bir insanın etrafından aldığı geribildirimler ve eş zamanlı olarak kilo alarak kendisini rahatsız hissettiğinde başlayan bir süreçtir. Bu sürecin başında kişi kendisinden büyük bir başarı umarak diyete başlar. Ancak ilerleyen zaman içinde karşılaştığı çeşitli sıkıntılar, nefsine hâkim olamama ve yaptığı bilişsel hatalar sayesinde sürecin eline ayağına bulaşan zor, yıpratıcı ve kişinin psikolojisini önemli ölçüde etkileyen uzun bir süreç haline gelir. Kişi bu sürecin içine girdiği ilk dakikadan itibaren kişi üzerine adeta kocaman bir “ben diyetteyim” tabelası asar ve buna uygun davranmaya başlar. Bu tabela aslında kişinin geliştireceği savunma mekanizmalarının en büyüğüdür.

    Kişi bu evrede yemeğin gücünü küçümseyen bir tavır içine girer. Yemek yeme süreci ile ilgili direnci çok yüksektir. Kısacası tepeden tırnağa tüm önlemlerini almış olarak diyetine başlar. İlk aylarda kişi gerçekten çok iyi bir süreç geçirir. Yemek yeme düzenini sağlar. Spor yapma imkanı varsa spor yapar. Vücudunda belirgin değişiklikler görülmeye başlar. Ancak ilerleyen zaman dilimi içinde yediği yemek miktarı düşerken bu durumdan mutlu olmamaya başlar, hele ki diyetin ilk aylarında çok hızlı miktarda verilen kilo miktarı ortalama iki ya da üç ay sonunda minimum düzeye gelir. Bazı zamanlarda kişi hiç verememe durumuna dahi gelebilir. Bu durum karşısında kişi kendince başarısızlık yaşamaya başlamıştır ve bu durumdan mutlu olmamaya başlamıştır. Bütün yaptıklarına rağmen bir türlü kilo veremiyordur. O zaman diyet yapmasının ne anlamı vardır. Burada görüleceği üzere kişi kendi içsel motivasyonunu kaybetmeye başlamıştır ve tekrar yakalayamamaktadır. Kişi bu içsel motivasyonunun kaybı ve çevresinden istediği gibi gelmeyen geribildirimlerin etkisi sayesinde psikolojisi çökmeye başlar. Aynı zamanda kişi yemek yemediğinden dolayı daha sinirli, agresif bir ruh durumu içine girmeye başlamıştır. Bu durum öylesine bir hal alır ki kişinin kendini sorgulayan ve kendisi hakkında olumsuz düşüncelere sahip olan biri olmaya başlar. Doğamız gereği bu içsel çatışmayı bitirmemiz ve mutlu olmamız gerekmektedir. Bu durumda insanın içindeki ilkel insan devreye girerek yeme dürtüsünün kişiyi mutlu ettiğini düşündürerek yemek yemesi için baskı yapmaya başlar. Bu süreden sonra kişi mutlu olmak için yemeye başlar ve sonunda kişi bir büyük bir umut içinde başladığı diyeti yarım bırakır ve normal yaşantısına geri döner. Diyeti bıraktıktan sonra kişi eski yaşantısına geri döner ve eskiden yaptığı yeme alışkanlığının şiddetini arttırarak daha fazla ve kalorili yemek yemeye başlar. Bu özgürlük düşüncesi sayesinde kişi zamanla diyet yaptığını unutur ve bu  şekilde yaşamaya devam eder. Ancak bir yandan da yaşamı sürmektedir.  Kişinin hayatı sürdükçe kilosuna dikkat etmez, sağlığında bozulmalar başlar, etrafından yine kötü geribildirimler alır. Ama kişi mutlu olduğundan dolayı bununla barışık olduğu, halinden memnun olduğu gibi savunma mekanizmalarını devreye sokarak kilosu hakkındaki olumsuz düşünceleri kendinden uzak tutar. Ta ki bir durumun onu etkilemesine kadar.. Örneğin; kişi alışveriş yapmak ve kendisine uygun beğendiği ürünleri almak için mağazalara girdiğinde satış temsilcisine beğendiği ürünü gösterir ve müşteri temsilcisinden istediği bedeni alıp soyunma kabininde istediği beden üzerine olmayıncaya kadar… Bu gibi mini olaylar kişiyi yine diyetin eşiğine getirir, bu sefer kişi daha kararlı ve deneyimlidir. Bir önceki denemesinde yaptığı hataları yapmayacak, erken teslim olmayacaktır. Ama yine kısır döngümüzün içine girer ve bu kısır döngü sürer gider.

    Bunun içi ne yapabilirsiniz eğer diyet yapan kişi siz seniz mutlak suretle kendinizi bir diyetisyene teslim etmek zorundasınız. Diyetisyeniniz size uygun diyeti ayarlayacak ve öncelikle sizde yemek düzeninizde dahil olmak üzere yiyeceklerinizi düzenlemeniz gerekecektir. Burada diyetisyenin rolü çok önemli diyetisyen kolay ulaşılabilir ve sorduğunuz sorulara sizin anlayacağınız şekilde cevap vermelidir. Diyetisyeninize sık sık gitmelisiniz. Çünkü atacağınız her minik adım (zayıflama) görmeniz ve kendinizi motive etmeniz için gereklidir. Bunun yanısıra kafanıza takılanları uzmana sormanız hedefinize kolay ulaşmanız adına yol göstericiniz olacaktır. Kişisel motivasyonunuzu üst seviyede tutmanız gerekmektedir. Kişisel motivasyonunuz düştüğü için diyeti bırakıyorsunuz. Diyet yapan kişi başta çok hırslı ve azimlidir. Ancak zaman içinde bu azmi düşer bu durum yaklaşık diyete başlayalı 3-4 ay arasında meydana gelir kişi bu noktada diyette yapsa kilo veremez ilerleyemez duruma gelmektedir. Bu durumu aşması için kararlılıkla diyet reçetesinin üzerinde durmalı ve süreçte durmadan ilelemeli bir süre sonra bu döngü kırılacak ve kişi kaldığı yerden kilo vermeye devam edecektir.

    Diyet yaparken çevrenizden alacağınız geri bildirimler ve etrafınızda size değer veren insanların çabalarını görmeniz gerekmektedir. Diyet zor bir süreçtir. Heleki yemeği seven ve damak zevki gelişmiş kişilerin yeme alışkanlıklarını bozmaları zordur. Bu durumda eski yemek alışkanlıklarınızdan uzak duracak yeme biçiminizi değiştimeniz gerektiğinden arkadaşlarınız ve özellikle aileniz bu konuda sizin hevesinizi kırmamaya özen göstermeliler, kısacası her taraftan destek almalısınız.

    Tüm bu yukarıda bahsedilen durumlarda kalıyorsanız, yapmak istiyor ancak başaramıyorsanız sizinde psikolojik destek almanız, özellikle bilişsel davranışçı tedaviler ile uzman bir psikologtan destek almanız yerinde olacaktır. Unutmayın, bedeninizle geçireceğiniz bir ömrünüz var ona iyi bakmalısınız.

    Sevgiler…

  • Çocuğunuza nasıl ceza vermelisiniz ?

    CEZA
    Cezanın çocuk psikolojisindeki yeri ve olması gereken biçimi, ebeveynlerce en doğru şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü, çocuklarına güzel bir şekilde eğitim vermek, onları hayata iyi bir şekilde hazırlamak bütün anne babaların temel hedeflerindedir.
    Ceza terimi, olumsuz bir itici uyarıcının, bir davranımın yapılmasından sonra ona bağlı olarak uygulanması olayına verilen teknik bir isimdir.
    Ceza, istenmedik davranımları bastırma tekniklerinden biridir.Davranış dağarcığına bir şey katmaz, fakat davranış dağarcığındaki bir davranışın bastırılmasını sağlayabilir.
    Bu anlamıyla ceza, yeni bir davranış öğrenmeyi değil, ,istenmedik bir davranışı yapmamayı öğretir.
    Ceza iki şekilde uygulanır.
    • Davranış itici bir uyarıcı ile sonuçlandırılır.(mesela bir tokat gibi)
    Bu ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare olarak kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları ısırdığında, vurduğunda ya da buna benzer durumlarda kullanılabilir. Çocuk önce bir kez ikaz edilir, eğer aynı davranışı sürdürürse, ona önceden belirlenmiş bir odaya ya da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir süre, genellikle de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi söylenir. Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya götürülür ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın neden verildiği birkaç cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun bekletildiği oda ya da yer çocuk açısından herhangi bir tehlike içermemelidir.
    Çocuğun orada bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika olarak belirlenir (Örneğin, 4 yaşında bir çocuk için 4 dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun tutulursa, çocuk neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
    Ceza süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa cezasının bittiği söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde tamamlarsa, sevecen bir biçimde kucaklanır ve “Tatlım, cezalı olduğun için orada kalmak zorundaydın.” gibi sözler söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu çocuk ile tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır çağırır ve olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve süre baştan başlatılır. Bu yöntemle, genellikle 2 hafta içinde çocuk uyum sağlamayı öğrenecektir.
    • Davranış ödülün ortamdan kaldırılması ile sonuçlanır.(sokağa çıkma yasağı gibi..)
    Mantıklı bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir. Çocuk ebeveyni dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok istediği başka bir şeyin kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak bu yöntem uygulanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir: Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan şeyler kısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey olmalıdır.
    Ebeveyn söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin, davranışını düzeltmediği sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği söylenmiş, fakat herhangi olumlu bir gelişme olmadığı halde, anne ya da baba onun gönlünü almak için biraz sonra dondurma almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
    Ancak ceza ile davranışları kontrol etmenin önemli sakıncaları vardır..Şöyle ki;
    • Ceza çoğu kez itici uyarıcının (dayak, hakaret, yasaklama gibi) kullanılmasını gerekli kılabilir.?İtici uyarıcıların kullanılması da birey de saldırganlık, korku, kin, nefret gibi duyguların oluşumuna zemin hazırlar.Ayrıca cezanın etkili olabilmesi için itici uyarıcının şiddeti gün geçtikçe artırılır..
    Örneğin..sıkça yapılan hatalardan biri sudur: çocuğun belirli bir davranışını kontrol etmek isteyen anne veya baba, dövme, bağırma gibi şiddet dolu itici uyarıcılar kullanırsa, bunlar başlangıçta etkili olmuş olsa bile zamanla çocuğun bu uyarıcılara alıştığı görülür. Ve ebeveynler dozu artırmak gibi kısır bir döngü içine girer.
    • Cezalandırılan davranışlar, bireye belirli sonuçlar sağlayan öğrenilmiş davranışlardır.
    • Ceza ile bir davranış bastırılmaya çalışılırken, bir başka istenmedik davranış ortaya çıkabilir.
    Örneğin.. çok sevdiğimiz vazoyu kiran çocuğumuzu cezalandırıyorsak, bu davranışımızla çocuğumuza yalan söyleme davranışı kazandırabiliriz. Çocuk cezadan kaçmak için yalan söyleyecektir.
    • Ceza etkili olduğunda, ceza veren kişinin davranışlarını ödüllenici bir nitelik kazanabilir. Bunun doğal sonucunda, ceza veren kişi, dikkatini, istendik davranışların kazandırılmasına yoğunlaştıracağı yerde, zamanla, yalnızca istenmedik davranışların bastırılmasına yoğunlaştırabilir.
    Örneğin…bir öğretmen cezanın olumsuz yönüne yakalanabilir ve zamanının büyük bir bölümünü öğrencilere istendik davranışları kazandırmak yerine ceza vermek ve uygulamakla geçirebilir.
    BU NEDENLE CEZA, ELDEKİ TÜM OLANAKLAR DENENDİKTEN SONRA ÖNCELİKLE İSTENMEDİK DAVRANIŞLARIN BASTIRILMASININ KAÇINILMAZ OLDUĞU DURUMLARDA KULLANILABİLECEK BİR SİSTEM OLARAK DÜŞÜNÜLMELİDİR.
    Terbiye etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen cezalandırma gelir. “Dayak cennetten çıkmadır” ya da ” Kızını dövmeyen dizini döver” gibi atasözleri, ülkemizde cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası olarak asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok farklı kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların, kendini nasıl kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve içinde ödüllendirmenin de yer aldığı bir sistemdir. Cezalandırma ise daha negatif bir anlam taşır; çocuğun yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen bir sonuçtur. “Terbiye etmek” bizim geleneklerimizde genellikle cezayı çağrıştırdığından, “eğitmek” kavramının kullanılması daha yerinde olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı zamanlarda değil, diğer zamanlarda da davranışları konusunda eğitilmelidir. Hatalı davrandıkları zaman çocuklara kızma ve azarlama yerine, olumlu davrandıklarında yüreklendirme ve takdir etme, onların yanlış davranışlarını daha kolay değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar kendilerine değer verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek, çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir

  • Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Yarası yarasına denk geleni sever insan

    Ne güzel demiş Doç Dr. Cebrail Kısa Duygu Odaklı Çift Terapisi adlı kitabın önsözünde:
    “İnsan yarası yarasına denk geleni seviyor. “
    “En sevdiğim sözlerden birisi (bu söz), büyük bir bağlanma, kabul ve sevgi içeriyor. Yarası yarasına denk gelenlerin birbirinin yarasını sarmasını bildikleri için birlikte daha iyi yaşayabileceklerine inanırım.”
    Kısa’nın bu sözleri bana hocam Mehmet Zararsızoğlu’nun sözlerini hatırlattı: “Bilinçdışı bilinçdışını görür.” der Mehmet Zararsızoğlu.
    Bilinçdışı bir şekilde çekiliriz bir sevgiliye… bilinçdışı bir bağ ile bağlanırız çoğu zaman… ondan bize neyin çekici geldiğini bile bilmeden… neye tutulduğumuzu bile hiç düşünmeden.
    …ve Kısa’nın da belirttiği gibi belki de yaramız görür yarasını…  yüreğimiz görür yüreğindeki acıyı… ve ancak aynı acıyı yaşayan o yürek anlar diğer yüreğin ağırlığını… ancak o acıyı yaşayan anlar diğer yüreğin acısını.
    Tabii eğer kendi yüreğindeki yaraya bakabilirse… kendi yüreğindeki acıyla yüzleşebilirse… eğer kendi yarasını sarmaya cesaret edebilirse. ..ancak o zaman merhem olabilir sevgilinin yarasına insan… ancak o zaman … ancak o zaman dönüştürücü olabilir, o ilişkide…  ancak  o zaman yaşam verebilir ilk önce o sevgiye.
    Ondandır işte… insan yarası yarasına denk geleni sever… insan farkında olmadan da olsa yarasına merhem olabilecek olanı sever. 

  • Annelere pratik bilgiler

    Annelere pratik bilgiler

    Annelere Yaşamı Kolaylaştıracak Birkaç İpucu (0-12 ay)

    Heyecanla beklediğiniz günler geride kaldı ve bebeğinizi kucağınıza aldınız. Artık her geçen gün onun nasıl da büyüdüğüne ve serpildiğine tanık oluyorsunuz. Zaman geçtikçe aklınıza takılan soruların sayısı da artıyor.

    • Evde bebeğinizle yalnızsanız ve başka odalarda işiniz varsa, bebeğinizi de evde kucağınızda kanguruyla dolaştırabilirsiniz.

    • Bebeğiniz sürekli ağlıyor ve sakinleşmiyorsa, ona müzik dinletin. Huysuzluğunun çabucak geçtiğini göreceksiniz.

    • Bebekler giyinmekten nefret ederler. Bu yüzden, kollarından ve başından rahatlıkla geçebilecek genişlikte kıyafetleri tercih edin.

    • Bebeğinizin cildinin tahriş olmaması için giysilerini ilk kullanımdan önce mutlaka yıkayın. Ayrıca bebek giysilerini deterjan yerine sabun tozuyla yıkamanız pişiğini önleyebilir.

    • Bebeğiniz öksürüyorsa, odasına su dolu bir kap koyun. Bu kap odayı nemli tutarak onu rahatlatacaktır.

    • Bebeğinizin emziğinin düşmemesi için zincir ve kordonla boynuna asmak yerine giysisine tutturun. Böylece ipin boynuna dolanmasını engelleyebilirsiniz.

    • Jimnastik, bebeğinizin kas gelişimini kolaylaştırır. Bezinin değiştirildiği zaman ve banyo zamanı jimnastik için de en uygun zaman.

    • Sekizinci aydan sonra bebeğinizi banyoda küvette yıkamanız, onun banyo saatini oyun saati olarak algılamasına yardımcı olur. Böylece yıkanmaya daha kolay alışmasını sağlayabilirsiniz. Ama kaymaması için dikkatli olmanız gerekir.

    • Bebeğinizin yemek sorunu varsa onun elleriyle yiyerek bunu bir oyun haline getirmesine izin verin. Bu sayede daha çok yediğini göreceksiniz. Ayrıca bebeğinizin oyuncaklarının arasına plastik bir kaşığı da ekleyin. Bu, mama ile beslenmeye başladığında, kaşığa çok daha çabuk uyum sağlamasına yardımcı olacaktır.

    •Sekiz aylık olan bebeğiniz başkalarının kucağında iken ağlıyorsa tedirgin olmayın. Aksine mutlu olun. Bu durum bebeğinizin annesini yabancılardan artık ayırabildiğini gösterir. Kişi seçme yeteneği bebek için zeka gelişiminin önemli bir aşamasıdır.

    • Bebeğinize kalın giysiler giydirmeniz, onun emeklemesini ve yürümeye çalışmasını kolaylaştırır.

    • Bebeğinizi evin içinde, tamamen kapalı bir ortamda büyütmek yerine, belirli sürelerle dışarı çıkartın. Onun hastalıklara karşı daha dirençli olması dışarıya çıkma alışkanlığından geçer.

    • Bebeğiniz ortalıkta unuttuğunuz kitapları yırtmaya meraklıysa, eline eski gazeteler verin. Kolay yırtılabilmesi sebebiyle, her zaman sizin verdiğiniz gazeteleri tercih ettiğini göreceksiniz.

  • İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İNTERNET BAĞIMLILIĞI

    İnternet bağımlılığı rahatsızlığı (İBR) Ivan Goldberg tarafından 1995 yılında yerici bir şaka ile ortaya çıkan varsayımsal bir rahatsızlıktır. Goldberg’in bu esprili tanımı tanısı ilk olarak DSM-IV tarafından konulan nedensiz kumar rahatsızlığından esinlenmiştir.(Vikipedia)

    Amerikan Ruhbilim Dergisi’nin Mart 2008 sayısındaki bir yazıda Ruhbilimci Jerald Block İnternet bağımlılığının APA tarafından hazırlanan Tanı ve İstatistik Kılavuzu’nun beşinci sürümüne bir rahatsızlık olarak eklenmesi gerektiğini savunuyor.

    İnternet Bağımlılığının Kriteri Nedir?

    İnternet bağımlılığının belirtileri aşağıdaki rahatsızlıklarınkilerle birebir örtüşmektedir:

    • Aşırı kullanım (genellikle zaman algısı yitimi ile ilişkilendirilir)

    • Engellenme karşısında geri çekilme

    • Hoşgörüde artış

    • Olumsuz geri tepmeler (içe kapanıklık gibi)

    Ayrıca, İnternet bağımlılığı bulgusuna rastlanan hastaların %86’sında diğer zihinsel sağlık sorunlarının görüldüğü gözlenmiştir.

    İnternet Bağımlısı Ne zaman Destek Almalı?

    Bu tespitlerden biri veya bir kaçı mevcut ise uzmanından destek almanız gerekmektedir.

    • Bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman giderek artıyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı bırakmaya veya azaltmaya çalıştığımda kendimi kaygılı hissediyorum.

    • Arkadaşlık ilişkilerim, okul sorumluluklarım, sağlığım bilgisayar/internet kullanımından dolayı olumsuz etkileniyor.

    • Gerekli veya ihtiyacım olmayan konuları araştırmak için internette çok zaman harcıyorum.

    • Bilgisayarda/internette oyun oynarken veya chat yaparken zamanın nasıl geçtiğinin farkında bile olmuyorum.

    • Bilgisayar/internet kullanımı yüzünden uykusuz kaldığım ve günlük sorumluluklarımı aksattığım oluyor.

    • Bilgisayar/internet kullanmayı daha once bırakmayı ya da azaltmayı denedim ama başaramadım.

    • Yakın çevremdeki insanlardan bilgisayar/internet başında geçirdiğim zaman konusunda olumsuz eleştiriler alıyorum.

    • Eğer hayatımda bilgisayar/internet olmasa hayatın sıkıcı, zevksiz ve boş olduğunu düşünüyorum.

    • Ben bilgisayar/internette iken beni meşgul eden kişilere her kim olursa olsun sinirli davranıyorum.

    İnsan kendine kolay gelen, heyecanlandıran, keyif veren şeylerde kontrolü kaybetmekte ve bunu değiştirebilme gücünü de kişisel çabalarıyla başaramamaktadır. Madde bağımlılığının farklı bir boyutu olan internet bağımlılığı kişinin güdüleriyle hareket edip kontrolü kaybettiğini ve bunun sorumluluk ve sosyal hayattaki ilişkileriyle problem yaşamaya başladığında ne kadar büyük bir sorun olduğu ortaya çıkmaktadır. Tavsiye, yasaklama, zorlama ve değişik yaptırımlar (ödül,ceza vb) ilişkileri zedelemekte ve çok da işe yaramamaktadır.

    İnternet Bağımlılığı Tedavisinde Hipnoz

    Hipnoz kişinin otomatiğe bağladığı alışkanlıklar zincirini bozup tekrar programlamaya yarayan ilaç veya kimyasal hiçbir içeriği olmadığı için en doğal etkileme metodu olarak kabul edebileceğimiz hızlı ve güvenilir bir çözüm olduğu kabul edilebilir.

    Kişi iç güdülerini kontrol edemeyip bunu bir rahatsızlık olarak kabul ediyor ve işbirliğine giriyorsa. İnternette geçirdiği kontrolsüz zamanı kontrol altına alıp kısa sürede dikkatini başka şeylere vermeyi öğrenebilmektedir.

    Kişiye kısıtlama getirmeden içgüdüsel bir arzu ile internet/oyun/sosyal medya’dan uzaklaşmaktadır. Böyle bir çalışma kişiden kişiye değişmekle birlikte yaklaşık 3-6 seans sürebilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    ÇOCUK ve ERGENLERDE ALKOL MADDE BAĞIMLILIĞI

    Bağımlığın tanımı nedir?

    Bağımlılık sendromu tanımı ilk kez alkol için yapılmış ve Alkol Bağımlılığı Sendromu (ABS) olarak tanımlanmıştır. Sendromun tanımı yapılmış 6 ayrı elemanı vardır. Bunların her birinin bağımlılık süreci içinde ayrı bir önem ve etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. Sendromu oluşturan elemanlardan her birinin bireysel ve kültürel etmenlerle değişik bir görünüme bürünebileceği gerçeği de akılda tutulmalıdır.

    Bağımlılığın ana yapıları nelerdir?

    1. Maddeye Toleransın Artması :Toleransın görünümü ya maddenin tekrarlayan dozlarla kullanımına rağmen ortaya çıkan etkinin beklenenden / her zamankinden daha az olması ya da her zamanki “aynı etki”nin sağlanabilmesi için maddenin daha yüksek miktarda tüketilmesi gereği biçiminde olur.

    2. Tekrarlayan Kesilme Belirtileri : Bu olgu bir öncekiyle yakından bağlantılıdır. Genellikle maddenin yokluğunu ve/ veya her zamanki dozun altında bir dozun alındığı dönemi izleyerek ve ona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Kesilme belirtilerinin ortaya çıkışındaki zamanlama ve belirtilerin şiddeti, kullanılan maddeye / bağımlılık tipine bağlıdır.

    3. Maddenin Dürtüsel Alımı Ve Öznel Farkında Oluşluk : Zihinsel olarak birey, kullandığı madde ile yoğun bir meşguliyet halinde olup, maddenin onun ruhsallığında yol açtığı değişiklikleri düşünmekte giderek hızlanan bir şekilde maddenin teminine yönelmektedir.

    4. Madde Arama Davranışının Yoğunluğu: Bağımlılığın gelişmesini takiben, birey için sadece ilgili maddenin temin edilmesi/edilebilmesi bile tek başına özgül ve önemli bir anlam ifade etmektedir. Günlük davranış repertuarı giderek azalmış ve ilk planda “madde kullanma” davranışı olmak üzere birkaç davranışa indirgenmiştir. Bu daralma ve sınırlanmaya bağlı olarak bireysel ve toplumsal sorumluluklar, roller, ödevler vb. ikinci, üçüncü vs. plana itilmek zorunda kalmıştır.

    5. Kesilme Belirtilerinin Iyilettirilmesi/Önlenmesi : Kesilme belirtileri ile bir kez “tanışan” birey, sonraki adımda bunların maddeyi kullanmak suretiyle nasıl değiştiğini ve etkilendiğini öğrenmektedir. Bu öğrenmeye bağlı olarak, kesilmeyi etkileyen/değiştiren davranış yerleşik hale gelerek, bir davranış kalıbı olarak kesilmenin denetlenmesinde kullanılır olmaktadır. Örneğin ileri alkol bağımlıları, biraz az içmek pahasına da olsa ertesi sabah için uygun bir miktarı ayırmaktadırlar.

    6. Madde Kullanım Repertuarının Daralması : Bağımlılığının ilerlemesiyle madde kullanma davranışı günlük davranış repertuarı içinde giderek daha da “stereotipik” hale gelmektedir. Bunun en bilinen örneği alkol tipi bağımlılıkta gözlenmektedir. Sosyal içici için alkol kullanma davranışının zaman açısından bir düzensizliği vardır. Bazan bir kokteylden diğerine, bazan birkaç gün üstüste içme biçiminde, bazan da kendiliğinden oluşan uzun aralar ile içmektedir. Oysa bağımlılığa doğru gelişen içme biçiminde, içme davranışı haftalık / günlük tekrarlara dönüşmek suretiyle stereotipik bir hal alarak adeta belirli, ille de tekrarlanan “günlük aktivite” görünümündedir. İçme davranışı gün içinde zamanla sınırlı ve şaşmayan bir rutin halindedir.

    7. Ülkemizde çocuk ve ergenlerde en çok kullanılan uyuşturucu maddeler nelerdir?

    Ülkemizde yapılan bütün çalışmalar en sık olarak kullanılan uyuşturucu maddenin esrar olduğunu göstermektedir. Esrar özellikle ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Ancak bağımlılık potansiyeli diğer maddeler ile karşılaştırıldığı zaman daha düşüktür. Ülkemizde çeşitli bölgelerde geleneksel olarak esrar kullanımı olduğu .bilinmektedir. Öte yandan esrar hakkında bağımlılık yapmadığına ilişkin yaygın bir kanı vardır. Oluşturduğu fiziksel etkiler diğerlerine göre daha geç ortaya çıkmakta ve daha düşük oranda zarar vermektedir. Bu nedenle esrarın gençler arasında daha korkusuzca kullanıldığı düşünülebilir. Halbuki yukarıda belirtildiği gibi esrar fiziksel değil ancak ruhsal bağımlılık yapabilen bir maddedir. Son yıllarda özellikle bölgemizde sentetik esrar (bonzai, jameka) kullanımı artış göstermektedir. Bu maddeler esrarın bağımlılık özellikleri gösterdiği gibi sentetik yapılarından dolayı hayati tehlikeye varacak noktada vücuda zarar vermektedir.

    İkinci sırada en sık olarak kullanılan uyuşturucu madde, uçucular adı altında toplayabileceğimiz maddelerdir. Bunlar arasında Bally, UHU gibi yapıştırıcılar, Tiner gibi çözücüler ve benzin, gaz gibi uçucu maddeleri sayabiliriz. Uçucu maddeler içinde özellikle Tiner ve Bally en sık kullanılanlardır. Bunlar çok kolaylıkla her yerde bulunabilmekte ve isteyen herkes tarafından satın alınabilmektedir. Bu maddeler küçük yaşlarda kullanılmaya başlanılan maddelerdir. Beyin üstüne doğrudan toksik etkileri olması nedeni ile, küçük yaşlarda kullanılması sonucu çok ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

    Sentetik uyuşturucular adı altında toplanan maddelerden ecstasy (metamfetamin) kullanımı ülkemizde giderek yaygınlaşmaktadır. Ecstasy özellikle ekonomik durumu daha iyi olan toplumsal kesimlerde, eğlence amacı ile kullanılmaktadır. Bu madde oldukça yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Tüm dünyada uzun yıllardır kullanılan bir madde olan LSD kullanımı ülkemizde çok yaygın değildir. Ancak belli bazı kesimlerde özellikle deneme amacı ile kullanılmaktadır. Temin edilmesi oldukça zordur.

    Sıklıkla kullanılan diğer uyuşturucu maddeler sırası ile eroin ve kokaindir. Yaşamları boyunca en az bir kez eroin kullanan öğrencilerin oranı %0.8 olarak saptanmıştır (?). Eroin ülkemizde en yaygın kullanılan “hard drug” özelliğini taşımaktadır. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında yaygınlık oranı çok daha düşük olmakla birlikte eroin kullanımı kişi ve toplum için oldukça ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Çünkü eroinin bağımlılık yapıcı etkisi çok yüksektir. Kısa süre içinde kişi bağımlı hale gelebilmektedir. Bu nedenle bir kez denemek için kullanımı bile tehlikeler yaratabilmektedir. Eroin bağımlılığının tedavisi oldukça güçtür. Bağımlılarının topluma getirdiği yük yüksektir. Diğer bağımlılık potansiyeli yüksek olan maddeler ile karşılaştırıldığında eroinin fiyatı ülkemizde oldukça düşüktür.

    Madde bağımlılığına yol açan risk faktörleri nelerdir?

    Cinsiyet: Yapılan tüm çalışmalarda erkeklerin daha çok madde kullandıkları görülmektedir

    Sosyoekonomik durum:Dünyada yapılan çalışmalar uyuşturucu madde bağımlılığının daha çok yoksul kesimlerde olduğunu göstermektedir. Daha yüksek sosyoekonomik düzeyde kullanım oranlarının düştüğü belirtilmiştir. Ancak özellikle uyarıcı olarak nitelenen maddeler ve eğlence amaçlı kullanılan sentetik maddeler yüksek sosyoekonomik sınıf tarafından kullanılmaktadır. Ülkemizde yapılan çalışmaların çoğunluğu toplumun çeşitli kesimlerini yansıtmaktan uzaktır.

    Aile:Ailenin ve aile özelliklerinin uyuşturucu kullanımdaki önemi küçümsenemez. Özellikle ayrı yaşayan, boşanmış aile çocuklarında, aile içi iletişimin bozuk olduğu ortamlarda madde kullanımının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Madde kullanan kişilerin babalarında daha sıklıkla yoğun alkol ya da madde kullanımı saptanmıştır.

    Psikiyatrik hastalık: Madde kullanımı öncesinde özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranış Bozuklukları, Depresyon ve Özgüven sorunları madde kullanımı ve bağımlılığa zemin hazırlamaktadır.

    Okul başarısı: Madde kullanan öğrencilerin okul başarılan daha düşük olarak bulunmuştur. Aynı şekilde okul devamsızlıkları da daha fazladır. Ancak burada iki türlü yorum yapılabilir. Birincisi, madde kullanımının okul başarısını düşürdüğü, ikincisi ise okula devamı ve okul başarısı düşük öğrencilerde madde kullanımının yüksek olduğu biçiminde yorumlanabilir. Her ikisi de bu durumu etkiliyor gibi görülmektedir.

    Madde Kullanımından Uzak Tutacak Faktörler Nelerdir?

    Güçlü ve pozitif aile bağları, Ebeveynlerin çocuklarının arkadaşları ve neler yaptıklarından haberdar olması, Aile içi kuralların açık olması ve herkesin bunlara uyması, Ebeveynlerin çocuklarının yaşamlarına ilgili olmaları, Okulda başarılı olma, Okul, kulüpler gibi kurumlarla kurulmuş güçlü bir bağ, Uyuşturucu kullanımı ile ilgili doğru bilgilenme yapılması gelir.

    Aileler hangi durumlarda çocuklarından şüphelenmelidir?

    Uyuşturucu madde kullanmaya başlayan gençlerde ilk gözlenen değişiklik çevrelerinde yapmış oldukları değişikliklerdir. Eski arkadaşlıkların yerini yeni arkadaşlar alır. Genellikle okul içerisinde maddeyi rahatlıkla bulabileceği kişilerle arkadaşlık etmeye başlar. Duygusal olarak değişkendir. Kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli ve huzursuz olabilir. Daha önce okulda çok iyi başarı gösteren bir öğrenci iken başarısı düşük bir öğrenci haline gelmiş olabilir. . Evde iken tek başına kalmaya başlamıştır. Odasının kapısını kilitleyip hiç dışarı çıkmak istemez. Aile ile olan ilişkilerini mümkün olduğunca kısıtlı tutmaya başlar, evde daha az zaman geçirmek ister. Her zamankinden fazla para harcamaya başlar. Kendine olan bakımı azalmıştır. Sinirlilik, gerginlik ve kişiler arası ilişkilerde sorunlar yaşanmaya başlar. Dalgınlık ve dikkatsizlik artar.

    Madde kullanımında ailelerin genel tutumları neler olmalıdır?

    1. Çevreyi Değiştirin: Yakınlarınızın madde, alkol kullanılan ortamlardabulunması tekrar kullanma isteğinin ortaya çıkmasına ve kaymaya sebep olabilir. Ortam değişikliği, hatırlatıcılardan uzak kalmak adına yararlı olabilir.

    2. Olumlu Yanlarını Destekleyin: Ödüllendirilen, takdir edilen davranışların gelecekte tekrar edilme olasılığı daha yüksektir. Onları motive etmek adına olumlu yanlarını takdir edin.

    3. Sınırlarınızı Belirleyin: Aile içi ilişkilerde ve ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkilerde sınırların net olması belirsizliği azaltır ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırmamıza yardımcı olur

    4. Onların Seçimlerine İzin Verin: Konulan kuralların devamlılığını sağlamanın bir diğer yolu da seçenek sunmaktır.

    5. Sorumluluk Verin.

    6. Sağlıklı İletişim Kurun.

    7. Çocuğunuzla Tartışmaktan Kaçınmayın: Tartışma ve çatışma genellikle kaçınılması gereken bir durum olarak görülür. Çatışma bir hatanın değil, üstesinden gelinmesi gereken bir durumun habercisidir. Yeni öğrenmelere ve ilişkiyi geliştirmeye imkan sağlar. Belki de ailede gerekli olan değişim için fırsat sunar.

  • İnme sonrası oluşan konuşma bozukluğu

    İnme sonrası oluşan konuşma bozukluğu

    Beynimizin dil ve konuşma işlevlerinden sorumlu alanı, sol beyin lobunda bulunur.  Bazen beyin kanaması/tıkanması veya kazalarla oluşan kafa travmaları sonrası dil ve konuşmadan sorumlu beyin bölgesi hasarlanır.  Böyle durumlarda “afazi” adı verilen konuşma bozukluğu/kaybı oluşur.
    Daha önce konuşmakla ilgili hiçbir sorunu olmayan kişi konuşamaz olur.  Ya da konuşur ama dediği şeyler anlaşılmazdır, kişiyle sözlü olarak iletişim kurulamaz olur.  Çoğu zaman  “konuşma” ile birlikte “yazı yazma”, “hesap yapma”, “anlama” becerileri de bozulabilir.  
    Bazen afazi kendiliğinden geçer. Bazı durumlarda ise afazisin tedavi edilmesi gerekir.  Afaziler “konuşma terapisi” ile tedavi edilir.  Konuşma terapisi tedavisi işleyiş açısından fizik tedaviye benzemektedir.  Afazisi olan hasta konuşma terapisti tarafından muayne edilir ve kendisine özel bir egzersiz programı  hazırlanır.   Hastaya belli periyodlar ile konuşma terapisi uygulanır.  Aynı zamanda hastanın kendisi için hazırlanan egzersiz programını hergün bir aile yakını ile çalışması gerekir.  Egzersizlerin nasıl çalışılması  gerektiği hasta yakınına uygulamalı olarak öğretilir.    Hazırlanan egzersiz programını düzenli olarak uygulamak tedavi için çok önemlidir.  Afazi tedavisi zaman alır, sabırlı olunması gerekir.  Hastanın konuşma bölgesinde oluşan hasarın telafi edilmesi yavaş bir şekilde olur.  
    Konuşma terapisi sonrası bazı hastalar aynı eskisi gibi konuşabilir hale gelir.  Bazen ise hasta ne kadar konuşma terapisi alırsa alsın konuşma becerisi eskisi kadar iyi olmaz.  Sadece günlük yaşamını sürdürecek, yakınları ile kısa diyaloglar kuracak kadar konuşabilir.  Konuşma becerisinin ne kadarının geri kazanılacağını beyindeki hasarın derecesi belirler.  Hastanın yaşının küçük olması tedavi için avantajdır.  Ancak yaşı ilerlemiş hastalar da gerekli gayreti gösterir ise konuşma becerisini tekrar kazanabilir.
    Konuşma Bozukluğu Tedavisine Ne Zaman Başlayabilirim?
    Çoğu zaman hastanın konuşma becerisi ile birlikte “anlama” becerisi de bozulur.  Ancak bu anlama becerisinin kaybı geçici olur, kendiliğinden, bir süre sonra hastanın anlama becerisi eski haline geri döner.  Afazi tedavisinin uygulanması için anlama becerisinin iyi durumda olması gerekir.  Hastanın anlama becerisini değerlendirmek için televizyon izleyip izlemediği gözlemlenebilir.  Anlama becerisi iyi olmayan kişi televizyonda izlediği şeyleri takip edemez ve televizyon izlemekten sıkılır.  Veya hastaya tek kelimelik cevabı olan sorular sorulabilir.  
    Örneğin; taş su da yüzer mi?   Elma meyve midir?  Türkiyenin başkenti Ankara mı? gibi sorular sorulabilir. Bu tür sorularda hasta bazen doğu bazen yanlış cevap veriyor ise hasta söylenenleri tam olarak anlamıyor olabilir.  Böyle durumlarda anlama becerisinin eski haline gelmesi için hastaya zaman tanımak gerekir.  Hasta tek kelimelik cevapları olan sorulara doğru cevap vermeye başladığı zaman konuşma terapisi uygulanmaya başlanır.

  • Depresyon …

    Depresyon …

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Depresyon sözcüğünün Latince kökü “depresus” dur; aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin gamlı-kederli olmak anlamına gelir. Tıbbi terminolojide “çökkünlük” olarak ifade edilir. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır.

    Depresyon hem ülkemizde, hem de dünyada önemli bir toplum sağlığı sorunu konumundadır. Halk sağlığını dünya ölçeğinde en çok tehdit eden sorunların başında gelmektedir. Yüksek yaygınlık dışında; tanı güçlükleri içermesi, kronikleşme riskinin artması, kişide yarattığı yıkım ve ekonomik sonuçlar depresyon önemini giderek arttırmaktadır. Depresyon için başlangıç yaşı ortalama 40’tır. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Depresyon hastaları zamanla yaşam içindeki aktivitelerini sürdüremezler ve iş, aile ve sosyal yaşamları bu durumdan olumsuz etkilenir. Depresyon tedavi edilemediğinde şiddeti artabilir ya da kolaylıkla intihar ile sonuçlanabilir.

    Depresyon belirtileri şunlardır: 

    • Üzüntü ve mutsuzluk hissi
    • Ufak meseleler karşısında bile alınganlık veya hayal kırıklığı 
    • Normal aktivitelere karşı ilgi veya istek kaybı
    • Cinsel dürtüde azalma hali
    • Uykusuzluk veya aşırı uyuma
    • İştahta değişiklikler; depresyon, çoğu kez iştahta azalma ve kilo kaybına, bazı kişilerdeyse aşırı iştah ve kilo alımına sebep olur.
    • Gerginlik veya huzursuzluk; örneğin, hızlı yürüme, ellerde terleme veya yerinde oturmada güçlük
    • Düşünme, konuşma veya vücut hareketlerinde yavaşlama
    • Kararsızlık, dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon eksikliği
    • Yorgunluk, bitkinlik ve enerji eksikliği; en ufak görevler bile çok çaba gerektiriyor gibi görünebilir. 
    • Değersizlik veya suçluluk hissi, başarısızlıklar üzerine yoğunlaşma veya işler yolunda gitmediğinde kendini suçlama
    • Düşünmede, konsantre olmada, karar vermede ve bilgileri hatırlamada sorunlar
    • Sık olarak ölüm, ölme veya intiharla ilgili düşünceler
    • Belirli bir nedene bağlı olmayan ağlama nöbetleri
    • Bel ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar

    Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini yukarıda verilen belirtiler gibi ya da moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece;

    • duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi, bunun yanı sıra düşünce olarak mevcut durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması,
    • kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylar morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyonun nedeni tam bilinmese de araştırmacılar, depresyon riskini artırabilecek veya depresyonu tetikleyebilecek bazı faktörleri saptamıştır. Bunlar:

    • Madde ve alkol kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Erken ebeveyn kaybı
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik: İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında işte verimliliğin azalmasının önemli nedenlerindendir.
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
    • Kişilik yapısı
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler.

    Beynimiz yaşanan yaşam deneyimleri ile birlikte gelişen olumsuz düşünceleri zamanla hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sistemine dönüştürür. Bu durum yukarıda yazılı olan risk faktörü oluşturan durumlar ile bir araya geldiğinde değişen mantık sistemi ile ne yorumlarsa yorumlasın sonuç mutlaka karamsarlık veya umut kırıcı yorumlar olmaktadır. Depresyonda söz konusu sistem çok sayıda mantık hatasının birikmesine ve değişimine dayansa da bunlardan en sık rastlanan mantık hatalarından örnekler aşağıda açıklanmıştır.

    1.) Keyfi çıkarımlar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir ya da depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.

    2.) Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, gün boyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.

    3.) Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, “Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım” biçiminde yorumlayabilir.

    4.) Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.

    5.) Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay “ya hep ya hiç” kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.

    6.) Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.

    Depresyonun tedavisinde Antidepresan tedavilerin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedavilerden en sık kullanılanları “psikanaliz” denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile “bilişsel-davranışçı terapi” denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Depresyon olgularının %85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. %5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır. %10-15 olgu ise süreğen seyir gösterir. Başlama yaşı yönünden aynı aile bireyleri arasında ilişki vardır. Erken başlayanlarda yineleme olasılığı daha yüksektir. Stres etkenleri ile başlaması arasında bir ilişki olabilmekle birlikte bu zorunlu değildir. Depresyon yaşam boyu ataklar ve yinelemelerle sürer.

    Hastanın yakını olarak ne gibi yardımda bulunabilirsiniz ?

    • Hastayı doktora gitmeye ve ona rahatsızlığını ayrıntılı bir şekilde anlatmaya ikna edin.

    • Tedavisi zaman ister. Onun için sabırlı ve anlayışlı olun. Depresyonlu kişiler umutsuz olduklarından ve bu hastalığın hakikaten iyileşip yok olacağını hiç göz önüne getiremediklerinden, daima hastaya ümit veren sözlerle yaklaşın.

    • Hastaya büyük aktiviteler teklif ederek ona fazlaca yüklenmeyen (örneğin kalabalık olan şenliklere veya seyahate gitmek gibi) bundan ziyade, fazla yük oluşturmayacak bir şekilde, onu üzüntüsünden çevirebilecek olan küçük gezilere (örneğin kısa gezintilere) çıkmayı teklif edin.

    • Hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği konsantrasyon ve hafıza bozukluğunu göz önünde bulundurun ve hastanın ilacını muntazam bir şekilde alıp almadığını kontrol edin.

    • Tedavinin ilk haftalarında belirgin bir iyileşme görülmese dahi hastayı ilacını almaya devam etmeye ikna edin.

    • Tüm bunlara rağmen hiçbir zaman hastanın öz sorumluluğunu unutmayın. Bu demektir ki, antidepresan ilacın olumlu etkisinin mi yoksa yan tesirlerinin mi daha ön planda olduğuna hastanın kendisi karar verir.