Etiket: Zaman

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • Erteleme Sorunu

    Erteleme Sorunu

    Erteleme sorunu, bireyin çeşitli görev ve sorumluluklarını yerini getirirken bunu bir sonraki zamana bırakması ve kimi zaman o işi yapamama veya yaptığı iş sonucunda olumsuzluklarla karşı karşıya kalmasına sebep olan durumdur. Dilerseniz erteleme sorununu detaylı bir şekilde ele alalım

    Kimi insanlar yapacağı işi en kısa zamanda yapmayı planlar ve elinden geldiği sürece de işi zamanında yaparlar. Kimi insanlarda ise bu durum biraz daha farklıdır. Birey bir iş, görev veya sorumluluk için karar alır ve o işi yapacağına inanır. Fakat fikri bir şekilde değişir ve o işi ertelemeye ertelediği zaman geldiğinde tekrar ertelemeye başlar. Yani bir kısır döngü içerisine girer. Son dakikaya geldiğinde ise etekleri tutuşurcasına yapar veya yapmaktan vazgeçer. Erteleme sorunu günümüzde sıkça rastladığımız bir durum. Bize bir görev verilir ya da bir şeyi yapmakta karar alırız, bir okul ödevini ya da şirket projesini buna örnek olarak alalım. Kişiye belirli bir süre verilmiştir. Kişi bu işi yapmak hakkında karar alır yapacağını da düşünür fakat elinde belirli bir süre olduğu için rahat davranır. Bu rahatlık bir yere kalır ve sonunda zaman tükenmeye başlar. Kişi birden kaygı içerisine girer eli ayağı karışırcasına o işi halleder veya bu işi halletmekten vazgeçerek sonuçlarına katlanmayı kabullenir. Ödev veya proje teslim edildiğinde ise yaptığı işte sorunlarla karşılaşır. Bu sorunlar, eksiklik, düzensizlik, baştan savmacılık vb. durumlar olabilir.

    Erteleme Sorununun Sebebi ve Üstesinden Gelme

    Kişi beceri eksikliği, mükemmeliyetçilik, düzensiz çalışma düzeni, isteksizlik gibi çeşitli sebeplerden dolayı erteleme sorunuyla karşı karşıya kalır. Bu durumdan kaçınmak için ise planlı ve programlı çalışılmalı, hatırlatıcılardan yararlanılmalı, işi akıla geldiğinde ertelemeden en kısa sürede yerine getirmeli, verimli çalışma anlamında kendimizi geliştirmeliyiz. Bir diğer yöntem ise hedef olarak işi bitirmeyi değil işe başlamayı hedef almalıyız. Başlamak bitirmenin yarısıdır sözü de bu yöntemi bir kez daha açıklamakta.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

     

  • Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik sendromu

    Tükenmişlik, kişinin mesleğine olan inancını yitirmesi sebebiyle eskisi kadar işine odaklanamaması, yoğun bir isteksizlik yaşaması, yaşadığı aşırı stres sonucu iş hayatının dışında da fiziksel ve ruhsal sorunlar yaşaması olarak tanımlanmaktadır.
    Sürekli bitkinlik hissi, sık baş ağrıları ve uyku problemleri, mide rahatsızlıkları, kalp rahatsızlıkları, bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi fiziksel belirtilerin yanında, sürekli sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, kaygı, huzursuzluk, sabırsızlık, özgüven ve özsaygı kaybı, eleştirilere aşırı duyarlılık, çevreye karşı ilgisizlik, duygusal anlamda küntleşme, ifade yeteneğinde zayıflama, hafıza becerilerinin zayıflaması gibi psikolojik belirtiler tükenmişlik sendromu içerisinde kendini göstermektedir. 
    Kişi bu durumu yaşarken sürekli olarak yapması gereken işleri erteleme, öteleme durumundadır. İşe ister istemez geç kalır, sebepli ya da sebepsiz olarak işe gelmeme çabasındadır. Çoğu zaman işi bırakma eğilimindedir. Yaptığı işte sıklıkla hata yapar, kendini vermekte güçlük çeker. İşin dışında kalan sosyal ve ailevi yaşantısında da strese dayalı problemler yaşar. Genel olarak geçimsizlik halindedir. 
    Tükenmişlik sendromu genelde dış etkenlerle ortaya çıkan bir problemdir. İşine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu kişiler ilk heyecanlarıyla büyük beklentiler içine girerler ve beklentileri doğrultusunda yoğun bir enerji sarfederler. Ancak kontrolün sadece kendi ellerinde olmadığını, dış etkenlere bağlı çalışmak zorunda olduklarını ve önceliklerinin de işveren ile uyuşmadığını gördükleri zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Durumu kabullenip buna göre beklentileri düşürmeyi başaramazlarsa tükenmişlik sendromunun temelini atmış olurlar. Bunun yanı sıra, sorumluluklar ve yetkiler arasındaki dengesizlik, fazla ya da meslekle alakasız iş yükü, uzun çalışma saatleri, profesyonel olmayan bir yönetim anlayışı, iş arkadaşları ile yaşanan sorunlar, iş ortamının güvenilir, saygılı ve onaylayıcı olmayışı, çalışanların inisiyatif alma yetkisine sahip olmaması gibi şirket içi dinamikler; herşeyi kusursuz yapma isteği taşıyan, hayır demekte zorluk çeken, görev ve sorumluluk duygusu çok gelişmiş kişilerde yoğun bir baskı ve strese sebep olarak tükenmişlik sendromu yaşamalarına neden olabilir.
    – Tükenmişlik sendromundan çıkabilmek adına herşeyden önce bunun herkesin başına dönem dönem gelebilecek bir durum olduğunu kabullenmek gerekmektedir. Sizin şu an bu durumu yaşıyor oluşunuz sizi “zayıf”, ”güçsüz” yapmamaktadır. Siz yaşadığınız bu durumdan ötürü “suçlu” ya da “hatalı” değilsiniz. Ya da yaşlanmıyorsunuz, yeteneklerinizi kaybetmiyorsunuz.
    – Genelde motivasyon geçicidir. Önümüze koyduğumuz hedef ilk zamanlarda bizi ateşlese dahi bir süre sonra bu özelliğini yitirecektir. Motivasyonunuzu korumaya özen gösterin.
    – İşinizi kişiselleştirmeye çalışın. Olabildiğince kendinizden bir şeyler katın ve kalıpların dışına çıkın.
    – Yeni fikirlere açık olun, başkalarının fikirlerine önem verin.
    – Üzerinize, yapabileceğinizden çok iş almayın. Eğer size bu işler başkası tarafından veriliyorsa bir öncelik sırası yapın, acil ya da daha önemli olanları ilk olarak yapmaya özen gösterin. Günün sadece 24 saat olduğunu ve bu sürenin tamamını işle geçirmenizin imkansız olduğunu unutmadan planlamanızı yapın.
    – İş ortamınızı sevebilmeniz adına iş yerinizdeki arkadaşlık ilişkilerinizi gözden geçirin. Size mutsuzluk getiren kişilerle olan ilişkilerinizi zayıflatıp daha iyi anlaşabileceğiniz kişilerle olan ilişkilerinizi arttırın.
    – İşiniz esnasında dinlenme ve mola sürelerini dikkatlice ayarlayın. Bir işi yetiştirmek için kesintisiz çalışmak çoğu zaman üretkenliğinizi düşürür, bu da aksine yapacağınız işin daha uzun sürede tamamlanmasına ya da hatalı olmasına sebep olur.
    – İşten geriye kalan zamanlarınızı kendinize ve sosyal çevrenize ayırmaya özen gösterin. Mümkün olduğunca işle alakalı şeyleri iş yerine bırakmaya çalışın. Eve iş getirmemeye özen gösterin. Eğer mecbursanız iş yerinde 1 saat daha fazla kalıp işi, iş yerinde tamamlamaya çalışın. Eviniz de kafanızda bir iş yerine dönüşmesin.
    – İş sahibi iseniz çalışanlarınızın katılımını arttırın. Yapılan işle alakalı onların fikirlerine kulak verin, inisiyatif almalarını sağlayın. Bu hem sizin yükünüzü azaltacaktır hem de çalışanlarınızın iş yerini benimsemesini sağlayacağı için verimi arttıracaktır.
    – Sizi strese sokan faktörleri analiz etmeye çalışın. İçinde bulunmaktan rahatsızlık duyduğunuz durumları not edip alternatif olarak yerine ne koyabileceğinizi düşünün. 
    – Canınız sıkıldığında konuşmak, içinizi dökmek her zaman, herkese iyi gelir. Olabildiğince sevdiğiniz ve sizi anlayabilecek kişilerle sıkıntılarınızı paylaşın.
    – Herşeyden önemlisi ise hayatın sadece işten ibaret olmadığını asla unutmayın. Kendinize iş dışında meşguliyetler, zevkler bulun, çeşitli hobiler edinin ve iş dışında kalan zamanlarınızı olabildiğince iyi geçirmeye özen gösterin.
    Tükenmişlik sendromu çözümsüz bir sorun değildir. Hayatınızda yapacağınız ufak değişikliklerle bu durumdan çıkabilir, ilerlemesini durdurabilirsiniz. Eğer kendi başınıza çözüm üretmekte güçlük yaşıyorsanız profesyonel destek almaktan asla çekinmeyin. 

  • Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Herkes dönem dönem kendini çok kötü hissedebilir. Duyguları ve düşünceleri olan biz insan ırkı için bu doğal bir süreçtir. Aksilikler üst üste gelir, yapacak işleriniz birikir, beklemediğiniz problemler ortaya çıkar, hayal kırıklıkları yaşarsınız ve bunların tümü size tükenmişlik hissi verir. Böyle bir süreçle karşı karşıya geldiğimizde işin içinden nasıl çıkacağımızı nereden başlayacağımızı bilemediğimiz anlar olur. Bu tip durumlarda kendi hayatımızda ufak değişiklikler yapmak, bakış açımızın değişmesine ve ihtiyaç duyduğumuz gücün geri gelmesine olanak sağlayacaktır. 
    Öncelikle çalışma ortamınızı ve yaşam alanınızı temizlemek ve düzenlemekle işe başlayın. Kendinizi sıkışmış ve bunalmış hissettiğiniz anlarda çalışma ve yaşam alanlarınızın da iç dünyanızı yansıtırcasına normal düzeninden çıktığını ve normale göre daha dağınık olduğunu farkedeceksiniz. Masanın üstündeki kağıtları düzenlemek, çekmecelerinizi elden geçirmek, odanızdaki dağınıklığı gidermek sizin daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.
    Nereden başlayacağınızı bilemediğiniz anlarda size en kolay gelen işi seçin ve başlayın. Hiç bir şey yapmamaktansa çok da aciliyeti ve önemi olmayan bir işi dahi tamamlıyor olmak yeniden çalışma isteği getirecektir size. Ek olarak yapılacaklar listenizde duran ve sayfayı kalabalık gösteren bir kaç parça işi de silmiş olacaksınız 
    Canı sıkan konuları sevdiklerinizle konuşmaktan asla çekinmeyin. Kendi kendinize yetmediğiniz zamanlar olacaktır, fikirlerine güvendiğiniz kişilerden destek alın, farklı düşüncelere ve fikirlere açık olun. Bunun yanı sıra sevdiklerinizde bu sıkıntılarınızın dışındaki herhangi bir konuda konuşmak da bu sancılı süreçte size moral ve motivasyon sağlayacaktır.
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısından mümkün olduğunca sıyrılmaya çalışın. Bazı zamanlar bir işin tamamlanamamasının en büyük nedeni, o işi kusursuzca yapma isteğimizdir. 
    Kendinize zaman ayırın. Canınızı sıkan konu dışında da bir hayatınız olduğunu unutmayın ve kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın. Sizi geliştirecek uğraşlar bulmak hayatla aranızdaki bağı güçlendirecektir. 
    Kendinize ayırdığınız zaman kadar olmasa da başkalarına da zaman ayırın. Diğer insanları mutlu etmeye çalışın, sokak hayvanlarına yardım edin, zor durumdaki bir arkadaşınıza destek olun. İç huzurunuz için bu tip davranışlar çok önemlidir. Özellikle de kendinizi “işe yaramaz” hissettiğiniz dönemlerde başklarına yardımcı olabiliyor olmak size huzur verecektir. 
    Spor yaptığınızda vücudunuzda endorfin hormonu sağlayacaktır ki bu hormonun ağrı kesici etkisi kulladığımız ilaçlardan otuz kat daha fazladır. Eğer zaman sıkıntısı yaşıyorsanız evde bir kaç hareket yapmak, akşam 15-20 dakika yürüyüş yapmak size iyi gelecektir. 
    Bakış açınızı değiştirmeye çalışın. Aslında hayat tamamen bizim algılarımızdan ibarettir. Bir olayın ne kadar can sıkıcı ne kadar keyifli ne kadar rahatsız edici olduğuna biz karar veririz. Bu kararları verirken  geçmiş tecrübelerimiz, bize öğretilenler, travmalarımız, o anki ruh halimiz gibi içsel etkenlerin yanı sıra havanın sıcaklığından tutun da toplantı yaptığınız odanın duvarların renklerine kadar bir çok dış etkenler olaya bakış açınızda ciddi anlamda rol oynamaktadır. Yaşadığınız sıkıntıyı mümkün olduğunca diğer etkenlerden bağımsız değerlendirmeye çalışıp çözüm süreçlerini de buna göre planlamanız gerekmektedir. 
    Farklı bakış açıları oluşturmakta sıkıntı yaşıyorsanız ya da baktığınız bütün açılar size farklı farklı olumsuzluklar getiriyorsa profesyonel bir destek almaktan çekinmeyin. İç dünyanızı tanımak, beklentilerinizi düzenlemeyi öğrenmek, farklı bakış açıları edinebilmek size hayatta çok şey kazandıracaktır. 

  • Çocuklu Ailelere Yaz Tatili İçin Öneriler

    Çocuklu Ailelere Yaz Tatili İçin Öneriler

    Zorlu okul dönemi sonrası tatile giren çocuklarınız, bu süreçte eğlenirken bir yandan gelişimlerini de sürdürsün. İşte ailelere çocukları ile verimli zaman geçirebilmelerini sağlayacak bir kaç öneri..

    Yaz okullarını değerlendirin

    Yaz okulları çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle toplu yapılan aktiviteler, yaşıtlarıyla birlikte geçirdikleri kaliteli zaman vesilesiyle iletişim becerileri için faydalı olurken aynı zamanda takım oyunu, birlikte hareket etme, sorumluluk alma gibi becerileri de kazanmalarına yardımcı olur. 
    Yaz okulu seçerken çocuğunuzun ilgi alanları ve becerilerini de göz önünde bulundurulmalıdır. Spora ilgi duymayan bir çocuğu sanatsal etkinleri olan bir okula yönlendirmek daha faydalı olacaktır.

    Müzeler, sergiler, tarihi yerler

    Yaz tatili sürecinde çocuğunuzun tarihi ve kültürel geziler yapmasına olanak tanıyın. Fırsatlarınız doğrultusunda müzeleri, sergileri ve tarihi yerleri gezdirmeye çalışın.

    Aileden Uzak Bir Tatil

    Yaşına uygun olarak güvendiğiniz bir akrabasının ya da arkadaşının evine bir süreliğine kalmaya gönderin. Bu durum kendi işlerini idare edebilme yeteneklerini, özgüvenlerini, sorumluluk alma duygularını geliştirecektir. 
    6 yaşa kadarki süreçte çocukları uzun süreli olarak bir yerlere göndermek faydadan çok zarar getirmektedir. Çocukları tatil döneminde büyükannelere ve büyükbabalara göndermek anne baba için çok cazip olsa da çocuğun terkedildiğini düşünmesine yol açabilir. Aynı zamanda disiplin konusunda genellikle büyükanne ve büyükbabaların anne baba kadar net olmayışı çocuğun edindiği özelliklerini kaybederek geri dönmesine sebep olabilir. Bu yaş grubu çocuklarda bu tip anneden babadan uzak tatilleri 1 haftadan daha uzun tutmamaya çalışın.

    Hayallerindeki mesleğe ilişkin staj olanakları

    İleri yaş çocuklarınız bu dönemi hayallerinde meslekle alakalı staj yaparak geçirebilirler. Bu durum hem çalışma hayatına, yaşamın zorluklarına adapte olmaları için hem de kafalarındaki mesleğin artılarını eksilerini çok daha yakından görüp analiz etme fırsatı bulabilmeleri açısından faydalı olacaktır.

    Kitap okuma alışkanlığı kaybolmasın

    Okul döneminde kazandığı okuma alışkanlığını yitirmemesi açısından düzenli olarak günde birkaç sayfa da olsa okumaya teşvik edilmelidir. Çocuğunuzun kitap okumasını sağlamaya çalışırken sizler de ona örnek teşkil ediyor olmalısınız. Anne ya da babası tüm günü tabletle, telefonla ya da bilgisayar başında geçirirken ve hiç kitap okumazken çocuğunuza  bilgisayar başında oturmamasını, kitap okumasını tembihlemeniz faydalı  olmayacaktır. 

    Tatilde aile bağlarını sağlamlaştırın

    Okul döneminde pek görüşme fırsatı bulunamayan akrabalarıyla görüşmesini sağlayın. Fırsatınız olursa il dışında yaşayan akrabalarınızı ziyaret edin, çocuğunuzun onları da benimsemesini sağlayın. Aynı şehirde bulunan akrabalarınızla da belirli aralıklarla düzenli bir görüşme sistemi oturtmaya çalışın. Ergenlik dönemindeki çocuklar bu tip gezilerden pek hoşlanmasalar da aile bağlarını kuvvetlendirebilmek adına faydalı olacaktır.

    Gezilerinizde aktif olarak rol almalarını sağlayın

    Araba ya da otobüsle seyahat ederken çocuğunuzla sohbet halinde olun. İçinden geçtiğiniz illeri tanıtın, zamanınız varsa o şehirlerde kısa molalar verin oraları da tanımasını sağlayın. 
    Seyahat esnasında haritadan ya da navigasyon cihazlarından takip etmesini, size yol göstermesini isteyin. Bu sayede hem kendisini o seyahatin bir parçası olarak hissedecek ve sizle olan iletişimi güçlendirecek hem de sorumluluk alma becerilerini, dikkat ve konsantrasyonunu geliştirecektir. Aynı zamanda içinde yaşadığı coğrafyayı tanıması açısından da çok faydalı olacaktır.

    Video oyunlarını kısıtlayın

    Çoğu çocuk tatili sınırsız oyun oynama zamanı olarak görür. Bu süreyi belirli limitlerde tutabilmek çocuğunuzun gelişimi açısından çok faydalı olacaktır. Günde 1 saat gibi bir süre normal karşılanabilir. Eğer bu süreyi çok aşıyorsa ona ev içerisinde yaşına uygun olarak farklı hobiler yaratmaya çalışın, dışarı çıkmaya teşvik edin, kendisiyle daha fazla vakit geçirin. 
    Bilgisayarı ortak olarak kullanılan bir alana taşıyın. Bu sayede hem bilgisayar başında geçirdiği vakitleri kontrol etme fırsatınız olacak hem de bilgisayar başında geçirdiği vakitte aileden tamamen kopmamış olacaktır. 

    Çocuğunuzu kitap okuma, günlük tutma, koleksiyon yapma konularında cesaretlendirin. Zevk alabildiği başka aktiviteler yaratmak çocuğunuzu bilgisayardan ve video oyunlarından uzaklaştıracaktır.

    Rutinlerini kaybettirmeyin

    Tatili sınırsız özgürlük olarak görmemesini sağlayın. Bu dönemde yeme ve uyku alışkanlıklarını kaybetmesi birkaç ay sonra okul açıldığında tekrardan adaptasyon sorunlarına yol açacaktır. 

    Ayrı anne babalar..

    Ayrı yaşayan anne ve babalar çocuklarının iyiliği için bazen birlikte tatile çıkmayı uygun görürler. Bu durum iyi niyetli bir yaklaşım olsa da çocuğa geri dönüşü maalesef sanıldığı kadar iyi olmamaktadır. Ayrılığı kabullenmiş ve buna alışmış bir çocuk, güzel geçen bir tatilden sonra tekrardan anne ve babasının birleşeceği düşüncesine kendisini kaptırır ve bu da gerçekleşmediği zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Bu sebeple çocukla ebeveynlerinin ayrı ayrı tatillere çıkması çok daha sağlıklı olacaktır.

    Derslerden tamamen kopmayın

    Çalışma alışkanlıklarını kaybetmemesi açısından tatil döneminde de çocuğunuzun ders çalışmasını sağlayın. Çok yoğun olmayan bir program ile dönem derslerinin üzerinden geçmesini, eksik kaldığı konuları tamamlamasını sağlayın. Okulların rehberlik servisleri ile görüşüp bir çalışma programı talep edebilirsiniz. Çocuğunuzun yaşına ve okulun eğitim sistemine uygun bir programı onlar sizler için hazırlayacaklardır.

    Sosyal sorumluluk projelerine dahil edin

    Fırsat buldukça çocuğunuzu sosyal sorumluluk projelerine, gönüllü aktivitelere dahil edin. Hayvan barınaklarını ve yaşlıları ziyaret etmesine olanak sağlayın. Vicdani değerlerinin, empati yeteneklerinin gelişmesine yardımcı olacak, içinde yaşadığımız hayatı daha detaylı tanımaları açısından faydalı olacaktır.
    Ergenlik öncesi dönemde bir çocuğunuz varsa eğer, karşılaştığı sahneler kendisini derinden yaralayabilir. Bu sebeple bu tip gezileri biraz daha ileri yaşlara bırakın.

  • Çocuklarda alerji duyma kaybına yol açabilir !

    Çocuklarda alerji duyma kaybına yol açabilir !

    Çocuklarımız zaman zaman bizi duymazdan gelebilir, iki kere söyletebilir veya televizyonun sesini çok açabilir. Anneler çoğu kez çocuğun bunu bilerek yaptığını düşünür ve üzerinde durmaz. Taa ki kulak ağrısı ve ateş baş gösterene kadar… Çocuklarda duymanın değerlendirilmesi ve duyma kaybının erken dönemde fark edilerek tedavi edilmesi çok önemlidir. Burada annelere büyük iş düşmektedir.

    Ana okulu veya kreş gibi yaşıtlarıyla toplu olarak gününü geçiren ve buna bağlı üst solunum yolu enfeksiyonlarını çok yaşayan çocuklarda annelerin enfeksiyonun normal seyrini bilmesi gerekir. Ne zaman endişelenmek gerekir? Ne zaman doktora başvurulacak? Çoğu annenin bilmek istediği bir konudur.

    Çocuklarda orta kulak ince bir kanal ile burun boşluğuna bağlanır. Gün içinde defalarca yutkunarak bu kanaldan orta kulağa hava girişi sağlanır. Bu sayede kulak boşluğundaki sıvı birikmez ve sesleri rahatça iletmeye devam eder.

    BURUN TIKANIKLIĞI DUYMAYI ENGELLER!
    Ne zaman ki orta kulağa hava girişini sağlayan bu kanal tıkanır; o zaman orta kulakta sıvı birikmeye başlar. Kulak boşluğunun hava yerine sıvı ile dolu olması seslerin iletilmesini engeller ve duyma kaybı başlar. Bu durum tedavi edilmezse başlangıçta geçici olan duyma kaybı zamanla kalıcı hale gelir.

    ENFEKSİYON MU? ALERJİ Mİ?
    Çocuklarda orta kulakta sıvı birikmesine ve duyma kaybına neden olan en önemli etkenlerin başınca alerjik nezle ve alerjiye bağlı burun tıkanıklığı gelir. Alerjik nezle çocuklarda; erişkinlerde sık görülen hapşırık, burun kaşıntısı gibi ana belirtiler yerine burun tıkanıklığı ön planda olarak seyreder. Burnu tıkanan çocuk ağızdan nefes alır ve sık soğuk algınlığına yakalanır.
    Normal bir soğuk algınlığı yani nezle enfeksiyonunda burun akıntısı, burun tıkanıklığı veya öksürük gibi şikayetlerin en fazla 10 gün içerisinde antibiyotiksiz olarak atlatılabilmesi gerekir. Eğer burun tıkanıklığı ve burun akıntısı özellikle sarı yeşil olarak 10-15 günden uzun sürüyorsa; sinüzit dediğimiz bakterilerin yol açtığı tablo düşünülmelidir. Eğer bu tip uzayan ve her defasında antibiyotiklerle atlatılabilen enfeksiyonlar bir kış süresince 3 kereden fazla oluyor ve enfeksiyon aralarında burun tıkanıklığı hiç tam olarak geçmiyorsa altta yatan bir alerji olabileceği akıla gelmelidir.

    ALERJİ GENİZ ETİNİ BÜYÜTÜR!
    Alerjiye bağlı tekrarlayan enfeksiyonlar bir süre sonra geniz etinde büyüme ile sonuçlanır ve burun tıkanıklığı daha da belirgin hale gelir. Anneler burun tıkanıklığını çocuğun gece huzursuz uyumasından, gece ilk yattığında sebepsiz yere terlemesinden, ağız açık uyumasından ve horlamasından anlayabilir. Geniz eti büyüyünce kulak ağrısı ve ateşle seyreden kulak iltihapları sıklaşmaya başlar. Çocuk kulağının tıkandığından ve zaman zaman açıldığından yakınır. Daha ileri olgularda çocuk sesleri duymadığını ifade edebilir.

    ALERJİ TEDAVİ EDİLMEDEN GENİZ ETİ ALINMAMALIDIR!
    Sık orta kulak iltihabı geçiren bir çok çocuğun geniz eti ameliyatına gittiği ve kulaklarına tüp takıldığı gözlenir. Kulağa takılan tüpler genelde 6 ay-1 yıl içinde atılır; ancak alerji tedavisi yapılmadan bırakılan çocuklarda burun tıkanıklığının ameliyattan sonra da devam ettiği, kulak sorunlarının tekrarladığı fark edilir. Geniz etinin alınması ve kulağa tüp takılması sadece geçici bir düzelme sağlamıştır. Alerji devam ettiği için burun tıkanıklığı da devam etmektedir.

    GENİZ ETİ ALINAN HER 4 ÇOCUKTAN BİRİNDE YENİDEN GENİZ ETİ BÜYÜR!
    Geniz eti alınan ve kulağına tüp takılmasına gerek görülen çocuklarda mutlaka alerji araştırılması yapılmalıdır; çünkü geniz eti ameliyatı geçiren her 4 çocuktan birinde geniz etinin tekrar büyüdüğü gözlenir. Alerji araştırması 3 yaş altında kandan yapılan testlerle; 3 yaşından büyük çocuklarda deri testi olarak yapılmalıdır. Alerji testleri mutlaka bir çocuk alerji uzmanınca değerlendirilmelidir.

    ALERJİ TEDAVİSİYLE GENİZ ETİ KÜÇÜLÜR!
    Alerjik olunan maddeye karşı evde alınacak önlemlerle burun tıkanıklığı hafifler.Geniz eti operasyonuna gidilmeden önce mutlaka alerji tedavisinde kullanılan burun spreyleri ile tedavi yapılmalıdır. Alerji tedavisinin geniz etini küçültmesi mümkündür. Böylece genel anestezi altında yapılması gereken bir operasyon önlenmiş olur. Burun tıkanıklığının ve alerjinin kökten tedavisi için çocuğun dilaltı damla aşı tedavisine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi ve uygun olduğu taktirde en erken dönemde aşı tedavisine başlanması gerekir.

    ALERJİ TEDAVİSİ ASTIM RİSKİNİ AZALTIR!
    Alerjik nezlenin ve buna bağlı burun tıkanıklığının tedavisi bir yandan çocuğun işitme fonksiyonlarını ve konuşma yeteneğini korurken; diğer yandan ileride astım olma riskini de azaltacaktır.

  • Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Kaçma isteği ve Hareketsizlik

    Herkes kaçmak istiyor ama kimse hareket etmiyor! Kendimizi mi kandırıyoruz?  
    Son zamanlarda birçok insanın dilindeki, kaçma isteği bazen seans odalarına taşınır hale geldi. Bu çoğu zaman “bıktım artık söylemleri” ile başlayan ve kaçma düşleri ile sonlanan  bir söylem halinde şekillenir oluyor.  Bu düşüncelerin ne zamandan beridir hayatınızda olduğunu sorsam  cevap çoğunlukla  senelerdir olur.  Senelerdir var olan gitme isteği ve eylemsizlik…
    İnsan beyni  ihtiyaçlarını fark etme, tasarlama ve yönelme ile işler. Oysa bu söylemlerde sürekli bir eylemsizlik ve eylemsizliğin getirdiği sıkışma hisleri mevcut. Hayatımızda bunu yaşadığımızda sıkışma hisleri eylemsizlik ile birlikte çaresizlik algısı yaratabilir ve işler gitgide karmaşık hale gelebilir. Bir süre sonra bir eylem yapma isteğimizin farkındalığı bizde kalır ve isteğimizi yerine getiremediğimiz için de gün be gün depresifleşebiliriz.
    Peki neden gitmiyoruz?  Ya da gidemiyoruz?
    Bunu düşündüğümüzde birçok somut “bahane” sayabilirsiniz. “bahane” diyorum çünkü bunlar ne kadar mantıklı nedenler de olsalar başka inanç ve duyguların yansımasıdır. 
    Şu anda yaşadığımız bize acı çektiren ve bıktıran her neyse bunun kurtuluşu gelecekte olmalıdır diye düşünürüz. Bu bir taraftan umut taşır ve hayatı devam etmemizi sağlar .  Diğer taraftan yapılacak iş geleceğe ertelenir. 
    Bazen içinde yaşadığımız hayatın gelecek versiyonu  o kadar tehlikeli görünür ki bu yaklaşan gelecekten kaçmak isteriz fakat şu anda hala tehlike ile yüzleşmemişizdir ve yaşayabiliyoruzdur bu adım atmamıza engel teşkil eder. İleriye doğru atılan her adım aynı zamanda bilinmezliğe de yaklaşmak, risk almak ve sorumluluk almak demektir ve bütün bunlar düşünüldüğü an çok daha ağır bir yük gibi hissedilir. Birçok duyguyu birlikte deneyimleriz. 
    Bu iş yerinden gideceğim bıktım artık ! 
    Peki ne zaman?
    Bilmiyorum 
    Nereye 
    Bilmiyorum 
    Bu iş yerinde bazı konulardan çok sıkıldın ve başa çıkmakta zorluk çekiyorsun, içinden biri sanki koşarak uzaklaşıyor ama sen kaldığının farkındasın değil mi?
    Evet 
    Kaçtığını düşlemek seni bir nebze duyguna uyumlu davrandığın hissini verip rahatlatıyor sanırım. 
    Peki kaldıramadığın Neyin acısı?

    Bu küçük konuşma size belki tanıdık gelmiştir.  Hissedilen acıyı düşünmemek ve kaçış fantezisi kurmak acıyı hissetmeme çabasından başka bir şey değildir.  Oysa o acıya ve  onu anlamaya ihtiyacımız var, acıyı hissetmeden,  nerden kaynak aldığını görmeden ileriye hareket etmek gerçek bir eylem halini almayacaktır.  Hayatınızın şu anki tıkanma kaynaklarının sizde farklı kökenleri var ve bunları bulmalısınız.

    Uzman Klinik Psikolog Nuray Sarp Kulkara

  • İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

    İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

        Bunalmış, üzgün, yalnız hissetmeniz normal. Bu duyguları hissediyor olmanız infertiliteye neden olmaz. Ancak; olumsuz duygularınız yaşam kalitenizi düşürebilir ve tedavinizi daha az etkili kılabilir.
        Kendinize ağlamak, öfkeli olmak için izin verin. Duygularınızı yaşamak için kendinize gün içinde 30-40 dakikalık zaman ayırın.
        Eşinizin sizden daha farklı hissetmesine ya da farklı baş etme stratejileri kullanmasına izin verin.
        Eşiniz ile belirlediğiniz akşamlarda infertilite yada tedavi sürecine dair 20 dakikalık konuşma zamanları planlayın. Bu zamanlar dışında konuşmayın. Elbette ani gelişen, konuşmayı gerektiren durumlar olabilir;bu durumda koşullarınıza göre düzenleme yapın.
        Çift olarak ilişkinizi güncelleminize katkı sağlayacak aktiviteleri içeren ‘özenilmiş günler’ planlayın.
        Size nasıl destek olunmasını istediğinizi eşinizle paylaşın. Siz söylemek durumunda kalmadan anlaşılmasını beklemeyin. Bu sizi beklediğiniz sonuca götürmeyecektir.
        Nasıl düşünüyorsak öyle hissederiz. Olumsuz düşüncelerin sizi tuzağa düşürmesine izin vermeyin. ‘Asla çocuk sahibi olamayacağım.’ yerine Sonucun ne olacağını bilmiyoruz;ancak bir uzman eşliğinde tedavi görüyor ve bizim için iyi ve uygun olan bir şey yapıyoruz.’ demek gibi.
        Yazmak farkında olmadığınız duygu ve düşüncelerinizi görmenizi sağlayabilir ve alternatif bir çözüm yolu olabilir.
        Belirsizlik en büyük stres kaynaklarından biridir. Güvenebileceğiniz kaynaklardan infertilite ve yardımcı üreme teknikleri ile ilgili bilgi alın. Kendinizi bilgi kirliliğinden koruyun.
        Daha önceki yaşamsal krizlerle nasıl baş ettiniz? Kaynaklarınızı gözden geçirin. O zaman ne yardımcı olmuştu? Ne işe yaramıştı?
        Egzersiz, spor, yüzme gibi aktivitelerin fiziksel gerginliği aldığı bilinmektedir. Şeker ve kafeine dikkat ederek; düzenli beslenme, uyku düzenine özen gösterme sağlıklı bir yaşam için önemli bir adım olacaktır.
        Gergin hissettiğinizde doğru nefes alabilmek gevşemek için önemli bir yöntemdir. (Sakince nefes al, diyaframa yolla, yavaşça geri bırak).
        Aile ve arkadaşlarınızla sürece dair ne kadar bilgi paylaşacağınıza eşinizle birlikte karar verin. Konuşacağınız ortamın duygularınızı rahatça ifade edeceğiniz bir ortam olmasını ve tüm aile için uygun bir zaman olmasını göz önünde bulundurun. Onları sizi nasıl destekleyebilecekleri konusunda bilgilendirin.Tedavi sürecindeki aşamalar, test sonuçları veya süreç içerisindeki gelişmeleri onların size sormasındansa, siz onlara açıklayana kadar beklemelerini rica edin.
        İnfertilite hayatın bir döneminde ortaya çıkabilen dünyada yedi milyondan fazla insanda görülen ve her sekiz çiftten birinin yaşadığı; bir yaşam sorunudur;ancak hayatın tamamı bu dönemden ibaret değildir. 

  • Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    Aşırı Kontrolcü Ebeveyn

    HER ŞEYİ BİLEN EBEVEYN?
    “Biz o yollardan geçtik.Biliriz!”
    Bu ayki yazımda konuyu seçmekte,belirlemekte zorlanıyordum ancak konu geldi beni buldu. Tabi uzun zamandır üzerinde düşündüğüm, sıklıkla duyduğum ve bence bulaşıcı bir hastalık gibi nesilden nesile aktardığımız bazı cümleleri tartışma kararı aldım bu yazımda. Bahsi geçen cümleler başlıktan da anlayacağınız üzere  yalnızca benim maruz kalmadığım,  çoğumuzun sıklıkla işittiği hatta bunları yaşamının ilerleyen dönemlerinde farkında olmadan kendinin sarfettiği cümlelerdir. Bir kısır döngüdür aslında. Her ne kadar şikayet etse de birey bir bakmış kendi de aynılarını söylemekte çocuklarına. Bu herkeste böyledir diyerek genelleme yapmak yanlış olacaktır. Ancak ülkemizde böyle bir aktarımın varlığınıda yadsıyamayız.
    Lafı çok uzatmadan nedir konu edilen söylemler ve kişiler arası ilişkileri özellikle ebeveyn-çocuk ilişkisini nasıl etkilemektedir. İncelemeye başlayalım…
    “Ben neler gördüm neler yaşadım.”
    “Senin yaşadığının aynılarını yaşadım.”
    “Ben insan sarrafıyım kimin ne olduğunu anlarım.”
    “Şimdi şöyle hissediyosun, böyle düşünüyosun.”
    “Dediğimi yapsaydın böyle olmayacaktı.”
    “Beni dinlesen hatasız yaşarsın.”
    “Anne Babalar her şeyi bilir. Dediğimizi yap!”
    Bu liste böyle uzar gider. Eminim sizler de okurken eklemeler yapacaksınız bu listeye. Hepsinin teması aslen “Biz o yollardan geçtik. Biliriz! Dediğimizi Yap” olarak çıkmaktadır. Değerli dostlar yaşamı eğer yol metaforu üzerinden değerlendirirsek, hepimiz doğumdan itibaren yola koyulmaktayız. Biraz felsefesine inecek olursak zaten yola koyulmaktan başka bir çaremiz de yoktur. Bir bilinmezliktir yol sonunun nereye çıktığını bilmediğimiz. Hatta başlangıçta yola da niye,kim tarafından çıktığımızı bilemediğimiz. Bildiğimiz salt gerçek o yola bizlerden önce çıkan bir kadın ile bir erkeğin cinsel birleşme sonucu bizi de yola çıkartabilmesidir. Tabi birçok farklı inanış biçimi bunu kendi düsturuna göre açıklamaktadır. Bireyler eğer herhangi bir inanış biçimini benimserse kısmen sorularına cevap bulabilir.Bu kısa felsefik bakış açısından sonra söylemlerimize dönecek olursak herkes bazı yollardan geçer. Kimi zaman benzer olsa da bu yollar, bireyin “biricikliğinden” dolayı farklı yaşanır hayatlar. 
    Ebeveynler tarafından düşülen genel yanılgı aşırı kontrolcü bir tutum sergileyerek, kendi yaptıkları hataları çocuklarının yapmamaları için öğütler vermektir. Tabi ki burada çoğu anne-baba tamamen içgüdüsel olarak çocuklarına zarar gelmesini veya üzülmesini engellemek için bu yola başvurmaktadır. Ancak söz konusu yaklaşım tarzı çocuklar tarafından “Öf anne! öf baba! yine mi sizi dinleyeceğim.” şeklinde tepkiler doğurmaktadır. Neden acaba diye durup düşünmek gereken nokta tam olarak budur. Çünkü yaklaşım bazı temel eksiklikler, yanlışlıklar içermektedir.
    Birinci problem çocuğunuzun “anlaşılma ihtiyacını” gideremezsiniz. Kendi deneyimlerinizden yola çıkmak zaman ve kişilik farklılıklarından dolayı karşı tarafa sadece didaktik yaklaşım olarak geçer. Oysa ki yalnızca dinlenmek ve anlaşılmak ister insanoğlu. Bu noktada tavsiyem çocuğumuzu anlamaya çalışmak ve öznel deneyimlerimizi kendimize saklayıp, gerektiği zamanlarda karşı taraf talep ettiğinde kullanmaktır. Herkesin deneyimi kendince önemli,anlamlı,değerlidir. Kısacası herkesin deneyimi kendinedir.
    İkincisi kişiye deneyimleme alanı bırakmazsınız ki bu da doğrudan kişinin gelişimini ketlemek, öğrenmesine engel olmak demektir. Aynı zamanda kişinin yaratıcılığına ve spontanlığına da zincir vurmaktır. Benim her zaman savunduğum ebeveynlerin yapması gereken en önemli şey; çocuklarını yetişkin, bağımsız ve sorumluluk sahibi birer birey olarak yaşama hazırlamaları gerekliliğidir.
    Toparlayacak olursak bahsettiğim söylemlerde kişinin söylediği anda kendini tatmin etme yoluna gittiği ancak karşı tarafa olumlu anlamda etki edemediğini söyleyebiliriz. Herkes yaşadığı hayatın değerli olduğunu,başkaları tarafından değerli bulunduğunu hissetmek ister. Bu sözlerin sarfedilme nedeni çoğu zaman kişinin kendini değerli hissetme ihtiyacından ve yukarıda bahsettiğimiz gibi koruma içgüdüsünden kaynaklanmaktadır. Kimseye “şunu söyleyin, şunu söylemeyin” dememekle birlikte söylediklerinizi neden söylediğinize ve karşı tarafa ne şekilde etki ettiğine dikkat edebilirsiniz diyerek yazımı noktalıyorum.
    Sevgilerimle…

     Uzm. Psk. Kaan Yavuz

  • Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke nedir, nasıl ifade edilmelidir?

    Öfke bir olay, durum ya da bir kişiye karşı duygusal, düşünsel, bedensel ve fizyolojik olarak verdiğimiz bir tepkidir.
    Öfke üç sebepten ötürü ortaya çıkabilir:
    Olumsuz ruh halimiz (O dönemde hayatımızla ilgili birikimler, istenmeyen olaylar).
    Karşımızdaki kişinin kabul edilemez davranışları.
    Çevresel faktörler (iş, trafik, sınav, sunum vb.)

    Kısacası, öfkemizin kaynağı ya biz ve bizimle ilgili olumsuz durumlar ve/veya olaylar ya karşı tarafın kabul edilemez bir sözü ve/veya davranışı ya da yukarıda belirttiğim çevresel(dış) faktörlerdir. Kimi zaman hayatımız yolundadır, ruhsal açıdan kendimizi iyi hissediyoruzdur ve yapılan kabul edilemez davranışlar karşısında hoşgörü ve sabrımız sonsuz gibidir. Kimi zaman da işler yolunda gitmez, huzursuz ve gerginizdir. Bu ve benzeri durumlarda, en ufak bir olumsuzlukla çok çabuk sinirlenip, tepki gösteririz. 

    Öfkenin geçmesi için en sık kullanılan yöntem bağırmak ya da saldırgan davranışlarda bulunmaktır; kapıyı hızla çarpmak, elindekini fırlatmak, saçını çekmek, tokat atmak gibi..Fakat bu ve benzeri davranışlar karşıdaki kişiyi korkutmanın yanı sıra, onun da öfkelenmesine ve ilişkinin bozulmasına sebep olabilir. Tam tersi öfkeyi içinde tutmak, belli etmemeye çalışmak, sabırlı olmak da çok işe yaramaz çünkü öfke birikmiş enerjiye benzer, olmadık yer, zaman ve şekilde ortaya çıkar. Zamanında dışa vurulup ifade edilmediğindeyse, istenmeyen en ufak davranışta yanardağ gibi patlar. Sonucunda karşıdaki kişinin kaygılanıp, korkarken biz de  pişman olur, suçluluk duyarız.

    Kızgınlık ve öfke, baş etmesi güç, zor duygulardır. Tek başına kötü, sağlıksız ya da tehlikeli duygular değillerdir.  Öfkeyi problem yapan şey, durum ya da olayın kendisi değildir. Yüzeyde görünen sebep bu gibi görünse de, asıl problem, olayı ya da durumu algılayış ve yorumlayış biçimimiz, o sırada aklımızdan geçen düşünceler ve onu ifade etme yöntemimizde, yani, davranışlarımızdadır.

    Beni en çok kızdıran şeyler?
    Eşimde, çocuklarımda, ailemde, çevremde en çok nelere kızıyorum?
    Kızdığım zaman aklımdan neler geçiyor, neler hissediyorum?
    Kızdığım zaman ne yaparım?
    Bu soruları kendinize sorarak öfkeyi yaşama ve dışa vurma biçiminizi sorgulayabilirsiniz…

    Öfkelendiğimiz anlarda ne düşünüp, neler yaptığımız ya da yapabileceğimizin farkında olmak, bunları önceden tahmin etmek oldukça faydalıdır. Bu şekilde kendimizi kontrol edebilir, davranışlarımızda ve kullandığımız sözcüklerde çok daha dikkatli olabiliriz. Böylelikle, kendimizi (öfkemizi) yıkıcı ve yıpratıcı bir biçimde ifade ederek istemediğimiz olaylara sebep olmak yerine, kendimizin farkında olup önceden önlem alırsak hem kendimizi, hem karşı tarafı hem de ilişkimizi korumuş oluruz.

    Kızgınlık ve öfke duyguları, çoğu zaman kaygı, korku, çaresizlik gibi duygularla bir arada bulunur. Çoğu zaman yaşadığımız hayal kırıklıkları, üzüntü, endişe, kaygı, korku, kıskançlık gibi duyguları en sık ve en kolay öfke ile dışa vururuz. Fakat genellikle, kaygı ve korkunun yarattığı çaresizlik hissiyle baş etmek için, kendimizi korumak için öfkemizi gösteririz. Yaşadığımız çaresizlik ve değersizlik hislerine karşı, saldırganlık ve şiddet göstererek kendimizi savunmaya çalışırız. Bazen kırılganlıklarımızı, hayal kırıklıklarımızı veya üzüntümüzü bastırıp, bunları öfkeye dönüştürmek geçici bir süre için güçlü ve iyi hissettirir. Fakat asıl yapmamız gereken, kızgınlık ve öfke duygumuzun altında yatan asıl duyguları anlamaktır.

    Dr. Gordon, öfkeyi bir buz dağı olarak görür. Buz dağları, suyun yüzeyinde sürüklenen buz kütleleridir. Buz dağlarının denizin yüzeyinde sürüklenen kısmına oranla, suyun altında kalan bölümü çok daha büyüktür. Thomas Gordon, buz dağının suyun altında kalan kısmını “temel duygular”, suyun üstündeki buz tutmuş kısmını ise “öfke” olarak adlandırır. 

    Öfke; merak, yalnızlık, üzüntü, kaygı (anksiyete) gibi pek çok temel duygunun sertleşmiş, donmuş, yani şekil değiştirmiş (öfkeye dönüşmüş) halidir. Temelde yatan duyguyu ifade edemeyip dışa vuramadığımızda,
    bastırdığımızda bu duygular yüzeye şekil değiştirerek öfke olarak ortaya çıkar. Dr. Gordon, sürekli tekrarladığı için, öfkeyi “soğuk algınlığı” gibi görür. “Onu sevmeyiz ama ondan kaçamayız. Onu tanırız ama oluşmasına engel olamayız” der. Gerçekten de öfkelendiğimiz zaman, söylemek istemediğimiz söyler söyler, kendimizden beklemediğimiz davranışlar sergileriz. Fakat, kızgınlığımızı, bağırmadan, şiddet kullanmadan, kendimize ve karşımızdakine zarar vermeden, iletişime ve ilişkiye zarar vermeden de ifade edebiliriz. Önemli olan, kızgınlığımızı ifade etmek, kelimelerle anlatmak ve bunu yaparken de ilişkiyi ve iletişimi korumak ve devam ettirebilmektir.

    Öfkemizi yaşayış biçimimiz, öfke karşısında hissettiklerimiz ve onu dışa vurma şeklimizde çocukluk yaşantılarımızın önemli ve belirleyici bir etkisi vardır. 
    Çocukken birilerini kızgın, öfkeli gördüğünüzde ya da birileri size kızdığında size neler olurdu?
    Ne düşünürdünüz? 
    Ne hissedersiniz?
    Ne yapardınız?
    Çocukluğunuzda, kızgınlığı ve öfkeyi nasıl yaşardınız?
    Nasıl dışa vururdunuz?
    Nasıl ifade ederdiniz? 
    Kızdığınızda ne yapardınız?

    Bir düşünün…
    Öfkemizi dışa vuruş, ifade ediş biçimimizi çocukluk döneminde aile sistemimiz içerisinde model alarak öğreniriz. Yaşanan ev içerisinde çocuk öfke, şiddet ve baskıya tanık oluyorsa, zamanla görerek aynı davranışları benimser; öfkesini ve hayal kırıklıklarını yıkıcı ve saldırgan bir şekilde ifade etmeyi, dış vurmayı öğrenir. Bazı durumlardaysa şiddete, öfkeye ve saldırgan davranışlara çocuk bizzat kendisi maruz kalır, yaşadığı korkuyu, kaygıyı, üzüntüyü içine atar ve kendisini geri çeker…Bu her iki durum da, çocuklar için oldukça yıpratıcı ve yıkıcıdır. KIsacası, öfkeyi kontrolsüzce dışa vurursak ciddi ilişki problemlerine sebep olurken, tam tersi durumdaysa öfkenin bastırılıp dışa vurulmaması depresyona zemin hazırlar. 

    Öfkeyi sağlıklı bir şekilde yaşayıp, dışa vuramadığımızdaysa vücudumuz bazı tepkiler verir:
    Soluk alıp vermede ve kalp atışlarında hızlanma, tansiyon yükselmesi, kas geriliminin artması, terleme, titreme, yüzde kızarma, sararma, baş ağrısı, baş dönmesi, mide şikayetleri; ağrı, bulantı ver yanmalar, bağışıklık sisteminde zayıflama, hastalanma riskinde yükselme, hafıza ve düşünme süreçlerinde zayıflama, uyku problemleri, cinsel problemler, üretkenlikte ve verimde düşüş, kronik yorgunluk ve isteksizlik gibi…

    Her birimiz öfkeyi farklı şekillerde yaşar, dışa vururuz..Bazılarımız daha sakin olup içine atarken, bazılarımız her an patlamaya hazır bir bomba gibidir.. Bazılarımız kullandığı sözcüklerle öfkesini başka bir şeye yönelterek yaşar öfkesini, bazılarımız da bağırarak..Bazılarımız kendisini alışverişe verir, bazılarımız yemek yemeye..

    Özetle, her birimiz öfkemizi farklı şekillerde yaşarız önemli olan onu doğru bir şekilde, kendimize ve karşı tarafa zarar vermeden, yıpratmadan ifade edebilmektir..