Etiket: Zaman

  • ANNE MİSİN?

    ANNE MİSİN?

    Merhabalar, ilk yazımızın konusu tabi ki Annelik…

    Annelik, kişinin tüm hayatının, iç dünyasının değişmesini ve yeni tercübeler kazanmasını sağlar. Bebeğin fiziksel olarak doğması gibi annenin de psikolojik olarak doğması gerekir. Annenin bu doğumu aslında onun yeni kimliğidir. Nasıl hepimiz farklı karakterlere sahipsek işte bu yeni kimliğimiz de farklı bir şekilde ortaya çıkıyor ve bu da biraz zaman alıyor.

    Anne olmak her kadının zihin dünyasında gerçekleştirdiği emekle, bu emeğin derin ve özel bir deneyim alanı olan anneliğin zihin yapısına yol açmasıyla başarılır. Anneliğin zihin yapısı doğumhanede bebek ilk ağladığı zaman oluşmaz. Bebeğin gerçek doğumundan önceki ve sonraki aylarda çoğalan emeklerle yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu içsel dünyanın aşamalarını fark etmek önemlidir. Unutmamalısınız ki anne olmaya hazırlanırken, hayatınızda hiçbir şeye benzemeyen bir deneyim ile karşılaşabilirsiniz.

    Taze bir anne olarak söyleyebilirim ki; korktum, hayal ettim, umut ettim. Bunlar da hislerimi ve yaptığım işleri etkiledi. Bebeğim doğduğu zaman bazı değerlerimi tekrar düşünme fırsatı buldum (İlk zamanlar çok yorucu olan bu yeni hayata alışırken nasıl fırsat buldun derseniz o fırsatı siz kendiniz yaratmak zorundasınız ☺ ). Sonra gördüm ki tercihlerim ve zevklerim de değişmeye başladı. Şaşırtıcı belki ama bazen geçmişteki ilişkilerimi gözden geçirip değerlendirme fırsatı buldum. Böylece annelik zihin yapım oluşmaya başladı. Bebeğimi büyütmek, oyun oynamak,uyutmak, beslemek ve en önemlisi hayatımıza yeni giren o minicik elleri olan pamuk insanı sevmek …

    Bu oluşan zihin yapımız bizim için neyin en önemli olduğunu, neye karşı duyarlı olduğumuzu, neyi hoş neyi heyecanlı neyi korkutucu bulduğumuzu belirliyor.

    • Peki bu zihin yapısı kayboluyor mu?

    Hayır, hiçbir zaman kaybolmuyor. Bazen özellikle de bebeğimiz kendi ihtiyaçlarını karşılamaya başladığında değişiyor ama ihtiyaç anında tekrar ortaya çıkıveriyor. Mesela tehlikeli bir durum sezdiğimiz an hemen annelik zihin yapımız devreye giriyor. Yani İlk başlarda fazlaca yaygın ama daha sonra seçilmiş durumlarda devreye giriyor diyebiliriz.

    Annelik ile değişiyoruz ve bir daha asla bebeğimizden önceki kişi olamıyoruz. Bunu ben değil araştırmalar söylüyor o yüzden inanın derim ☺

    • Şimdi ne mi yapalım?

    Hadi anne olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu bir kez daha düşünelim ve her anın değerini bilelim; çünkü dünyanın en güzel şeyi şu an sizinle…

    Evet zor, kolay değil kabul ediyorum ama değmez mi?

    Biz hep sizinleyiz! Zorlandığınız an bizimle iletişime geçebilirsiniz. Hayattan zevk almaya kaldığımız yerden beraber devam ederiz.

  • ÇOCUKLARIMIZ İLE BİRLİKTE EĞLENCELİ ZAMAN GEÇİRMEK

    ÇOCUKLARIMIZ İLE BİRLİKTE EĞLENCELİ ZAMAN GEÇİRMEK

    Anneler telaşlı. Hem ev kadını, hem anne hem de iş kadını.H epsinden bir parça ve hepsini mükemmel yapmak istemek,bir de kendimize vakit ayırmak…

    Şimdi öncelik sıramızı belirleme zamanı !

    Bruce D. Perry’nin yaptığı araştırmada normal bir şekilde ilgili ile büyüyen 3 yaşındaki çocuk ile ihmal edilen 3 yaşındaki bir çocuğun beyin fotoğrafları çekilerek beyin gelişimleri karşılaştırılmış ve sonuçlar çok çarpıcı.İlgi ile büyüyen normal bir çocuğun beyni daha büyük ve karanlık, boşluklar daha azken ihmal edilen çocuğun beyni neredeyse diğerin yarısı kadar olduğu gözlemleniyor.

    Genelde anneler hiçbir şeye vakit ayıramadıklarını söylerler. Çözüm basit aslında sizlere sunacağım birkaç öneri ile hem çocuğunuzla bir şeyler paylaşarak eğlenceli vakit geçirebilirsiniz. Hem çok yorulmadan kendinize ve çocuğunuza aynı anda vakit ayırmış olacaksınız.

    Peki ev temizliği?

    Tertemiz bir ev bazen harcanmış bir hayat olabiliyor. Tabi ki çocuğunuz içinde aynı şey geçerli. Bir çocuk danışanım ile görüştüğümde;

    Annenin mesleği nedir? diye sormuştum.

    Bana temizlikçi olduğunu söylemişti.

    Çünkü annesi hep evde temizlik yapıyordu. Aşırıya kaçmadan gerektiği kadar temizlik ,çocuklarımız ile daha fazla oyun ve eğlence.

    Çocuklarımız yetişkinleri kendilerine model alırlar. Bu bazen anne bazen baba, abla, abi, kuzen olabilir. Eğer sürekli televizyon izleyen biri varsa çocuklarımızda bunu örnek alacaktır. Eğer sizde çocuğunuzun çok fazla televizyon izlediğinden ya da bilgisayar başında saatlerce durmasından şikayetçi iseniz önce bir ev ortamınızı inceleyerek işe başlayabilirsiniz. Analiz edin o zaman göreceksiniz ki ev de bunu destekleyen bir şey var. Bunları değiştirebilirsiniz.

    • Çocuklarımızın ilgi alanlarını biliyor muyuz?
    • Nelere yeteneği var?
    • Bunu öğrenmek için küçük bir oyun oynayabilirsiniz?

    Yeteneklerini, ilgi alanlarınızı birbiriniz ile paylaşacağınız sorular hazırlayıp, bu soruların cevaplarını kağıtlara yazabilirsiniz. Daha sonra bu kağıtları birbiriniz ile değiştirin. Her soru ayrı kağıtlarda olsun ki cevaplar daha dikkat çekici olsun. Aynı şeyleri sevmek zorunda değilsiniz ama onun sevdiği sanatçının şarkılarından bir cd yapıp ona verdiğiniz zaman onun nasıl mutlu olacağını göreceksiniz. Böylece onun mutlu olmasını sağlayarak hem birbirinizi daha yakından tanımış olacaksınız hem de vakit geçirmiş olacaksınız.

    Birlikte bir hobi edinebilirsiniz.

    • Yemek yapmak,
    • Spor yapmak,
    • Yürüyüş, yüzmek,
    • Kolye ya da bilezik yapmak,
    • Fotoğraf çekmek.

    Burada amaç hem birlikte olmak hem de aynı anda sevdiğiniz bir şeyi yaparak zaman geçirmek.

    Kısa bir günün özeti. Soru sormadan, eleştirmeden… Günün nasıl geçti? sorusunu gerçekten onu önemsediğiniz için sormayı deneyin. Acaba bugün benden gizli bir şey yaptı mı diye sorarsanız ve çocuğunuz bunu hissederse gerçekçi olmaz, size olan güveni yıkılabilir. Mesela o gün çocuğunuz kötü bir olay yaşamışsa onu eğlendirmek için kendi çocukluğunuzdan komik anılarınız ile anlatabilirsiniz. Böylece bir daha bir olay yaşadığında aklına ilk siz geleceksiniz ve önce size anlatacaktır.

    • Beraber bir aktiviteye başlayın.

    Bir yap-boz olabilir.

    Bu yap-boz bittikten sonra birbirinize bir tatlı yeme sözü verin.

    Ödülünüz olsun.

    O tatlıyı bir şeyi başarmanın verdiği haz ile yediğinizde daha lezzetli olduğunu göreceksiniz.

    Mesela bir gazete çıkartabilirsiniz. Evin haberlerini yazabilirsiniz. Günlüğün daha eğlenceli hali de denebilir. Resimlerinizi yapıştırabilirsiniz. Gittiğiniz yeri anlatabilirsiniz, analiz edebilirsiniz. Hem neler yaşadığınızı, neler hissettiğini paylaşmış olacaksınız hem de bunu eğlenceye çevireceksiniz.

    Her zaman faaliyet bulmaya da gerek yok. Çocuğunuz bazen yaratıcığı ile size zaten yön verecektir. Buna izin verin. Eminim fikirlerine çok şaşıracaksınız.

    Zamanla göreceksiniz ki birlikte geçirdiğiniz zamanların süresi daha uzun olmaya başlıyor ve televizyon izlemekten daha eğlenceli bir hal alıyor.

    Bu da mutlu ve bir arada aile demek değil mi zaten?

  • Sağlıklı Bir Evlilik Nasıl Olmalı ?

    Sağlıklı Bir Evlilik Nasıl Olmalı ?

    ‘Evli, Mutlu, Çocuklu’

    Herkesin hayalidir; ruh eşini bulup mutlu bir yuva kurabilmek. Karı olmak, koca olmak, anne olmak, baba olmak hep zihnimizin önemli bir yerindedir. Genç kızlar güzel bir gelinlik ile evlenmenin, genç erkekler ise güzel bir gelin arabası hazırlamanın derdindedir.

    Sevmek ister herkes. Sevilmek, değer vermek, değer görmek ister. İki ayrı dünyayla bir olmak, bütün olmak ister. Hayatı paylaşmak ister herkes. Zor günlerinde başını dayayacak bir omuz , yere düştüğünde elinden tutacak bir yoldaş arar herkes.

    Tüm bu hayaller sürerken birden bir bakarsın o an gelir. Yıllardır aradığın insan karşındadır. Öyle böyle başlar bir evlilik telaşı. Kimi zaman stresli, kimi zaman mutlu, kimi zamansa yorucu bir şekilde geçer bu süreç. Henüz evleneli bir sene bile olmamışken başlar sorunlar ve burada filmimiz kopar.

    Çok kişiden duymuşsunuzdur şu sözleri;

    • ‘ Evlenmeden önce hiç böyle değildi. Çok değişti.’
    • ‘ Onu hiç tanıyamamışım.’
    • ‘Biz hiç birbirimize göre değilmişiz.’

    Peki ne oluyor ? Bu kadar beklentiyle, heyecanla aradığımız hayat arkadaşımız bir anda nasıl bu kadar değişebiliyor?

    Aslında değişen çokta bir şey yok. Aşk insanın gözünü kör eder derler ya kısmen yaşadığımız durum bu. Evlenmenin, bir yuva kurmanın heyecanına o kadar kapılıyoruz ki öncelikle

    • ‘Ben nasıl biriyim?’
    • ‘Evleneceğim kişi nasıl biri olmalı?’
    • ‘Bir evlilikten beklentim nedir?’
    • ‘Evleneceğim kişinin zihnindeki eş nasıl biri? Ben buna uyuyor muyum?’
    • ‘İkimizin zihnindeki evlilik aynı şey mi?’ gibi soruları aklımızın ucuna bile getirmiyoruz.
    • Peki neden ?

    Çünkü artık büyüdük, belli bir yaşa geldik ve bizi sürekli ‘ Ne zaman evlilik? Yok mu görüştüğün biri?, Darısı başına ‘ gibi soru ve cümlelerle bunaltan büyük bir kitle ve onların sosyal baskısı var.
    ;

    Ha bir de ‘ aman kızım/oğlum aşk meşkte neymiş bizim zamanımızda öyle şeyler mi vardı bulun birini de evlenin’ diyen teyze/amca takımı var. Allah onların çenelerinde zeval vermesin.

    Velhasıl gelelim asıl konuya ‘Sağlıklı bir evlilik nasıl olmalı ve sürdürülmeli?’
    Sağlıklı bir evlilik için en önemli şey sağlıklı bir iletişimdir. Birbirleriyle tatmin edici muhabbetler kuramayan, birbirini anlamak istemeyen hatta dinlemeyen, sorunlar karşısında sürekli birbirlerini suçlayan bir çift ne kadar mutlu olabilir ?
    Tabiki olamaz !
    Bu nedenle evliliğimizde sağlıklı bir iletişim kurabilmek için dinlemeyi bilmeliyiz. Ancak bu dinleyiş söylediklerine karşı nasıl bir cevap yapıştırayım’ düşüncesiyle değil de ‘bana ne anlatmak istiyor?, ne ile ilgili sorun yaşıyor? düşüncesiyle gerçekleşmelidir. Aksi halde bu bir dinlemeye değil, tartışmaya döner. Belki de kavgaya.
    Diğer önemli iletişim hatası ise kullandığımız iletişim dilinde ortaya çıkıyor. İletişim dilimiz hakaret, iğneleme, suçlama, aşağılama gibi bir içeriğe sahipse eşimiz ile hiçbir zaman aynı noktaya gelemez, soruna aynı yerden bakamayız. Çünkü böylesi bir dil kullandığımız zaman karşımızdaki kişi değersizlik, sevgisizlik, anlaşılmamışlık, ezilmişlik, suçluluk veya aşırı savunmacılık hislerine kapılarak söyle dikkatinizi dinleyemez ve anlayamaz. Örneğin bir beyefendi hanımına
    ‘Sen gerizekalı mısın neden havluları bu rafa koyuyorsun?’
    dediğinde eşi beyefendinin havluların konduğu yerden rahatsız olmasından çok kendisine ‘gerizekalı’ demiş olmasına odaklanacaktır ve bu sorunu çözmek için gerekli olan konuşma tarzını yakalayamayacak sorunu çözemeyecektir. Oysaki bu beyefendi eşine ‘Hayatım havluları bu rafa koyuyorsun ama ben işimi göremiyorum bir dahaki sefere alttaki rafa koyar mısın?’ demiş olsaydı eşi havluların yeriyle ilgili soruna odaklanıp ona göre bir yanıt veya çözüm bulacaktır.
    Duyguların paylaşılması ve yakınlık evliliğin sağlılığı açısından önemli bir diğer konudur. Gariptir ki evlenmeden önce sürekli partnerine sevgisini, duygularını, ilgisini belli eden davranışlarda ve tutumlardan bulunan çiftler, evlilikleri sonrası bu konuda gerileme yaşıyorlar. Seni seviyorumlarla gelen çiçekler, ‘bu akşam ne yemek yaptın hanım? Al sana 1 kg portakal aldım’ lara dönüşüyor. Veya sevdiğinin yollarını gözleyen hanım kızlar evlenince kapıyı çalan eşine somurtarak kapı açan, bir hoşgeldin bile demeyen bayanlara dönüşüyor. Oysaki evlilikte duygu paylaşımı ilişki doyumu açısından oldukça gereklidir. Eşler birbirleri karşı hissettikleri duyguları ifade ettiklerinde hem birbirlerini daha iyi anlama fırsatı yakalarlar hem de bir paylaşım yaşarlar ve bu da birbirlerine olan yakınlıklarını arttırır. Mesela bir çift düşünelim, beyefendi iş yerinde çok stresli bir gün geçirmiş ve eve sinirli gelmiş. Kumandayı bulamayınca sinirli bir şekilde eşine
    ‘Nereye koydum şu zıkkımı bulamıyorum’ diye çıkışmış.

    Sizce bu durumda bu beyefendinin eşi ne yapmalı?

    1) Orda işte gözün görmüyor mu? Kör musun be adam? mı demeli
    2)Canım kumanda kanepenin üzerinde. Sinirlisin bugün sanki seni üzen bir şey mi oldu ? demeli

    Cevabı açık. 1. cevap tam bir tartışma ortamı oluşturacakken

    Cevabı açık. 2.Hanımefendinin eşini dinlemek istediğini, duygularını bilmek onu anlamak istediğini, eşini önemsediğini ifadenin eden bir yanıt oluyor.

    Evliliğimizde çatışmanın çıkmaması adına karşı tarafın duygu ve düşüncelerini anlamak veya sorun yaşadığımız konuda kendi duygu ve düşünclerimizi çözüm amacı ile açıkça ifade etmemiz gerekir.

    Gerçekleşmesi itibari ile beraberinde bir çok sorumluluk getiren evlilik, sorumluluklar paylaşımını gerekli kılar. Bundandır ki nikah memurları hep sorar ‘İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta eşinizle bir ömür boyu evlenmeyi kabul ediyor musunuz ?‘ diye.

    Bu cümle görünür de sadakati ifade ediyor olsa da alttan verdiği mesaj şudur;
    ‘ Siz beyefendi, hanımefendi hastalandığında yemek yapıp bulaşık yıkamayı kabul ediyor musunuz?’
    ‘Peki siz hanımefendi Eşiniz iş yoğunluğundan dolayı çocukları okuldan alamadığında, çocukları okuldan almayı kabul ediyor musunuz ?’

    Sonra sevinçle bağırıyoruz ‘ Evvvvveeeettt’ diye. Alkışlar bize geliyor.

    Hiçte duyduğumuz kadar masum değilmiş değil mi?

    Evet, sorumluluklar sağlıklı bir evlilikte açıkça belirlenmiş ve gerekli durumlarda esnetilebiliyor olmalı. Eğer sorumluluklar konusunda çok katı olunursa ve gerekli zamanlarda sorumluluk değişimi gerçekleşmezse yeni çatışma konumuz hayırlı olsun bizlere. Veyahut paylaşılan sorumluluklar yerine getirilmezse bunun sonucu olacak problemlere ‘merhaba’ diyelim.

    Genel olarak özetleyecek olursak; Mutlu, sağlıklı bir evlilik için öncelikle kendimizi tanımalı, ne üzerine bir evlilik gerçekleştirmek istediğimizi belirlemeliyiz. Sonraki süreçte partnerimizi tanımalı, aynı evlilik beklentisine sahip olup olmadığımızı anlamaya çalışmalıyız. Evliliğinizde partnerinizin nasıl bir eş rolünde gördüğünüzü , hangi sorumlulukları üstlenebileceğinizi açıkça belirtmeliyiz ve onun düşüncelerini de öğrenmeliyiz. Aşk, sevgi evlilikte tabi ki çok önemli ancak daha önemli olan birlikte yaşam becerilerini kazanabilmemiz ve en az aşk, sevgi kadar bu konuyu da önemsememiz gerekiyor. Evlilik sonrası ise iletişim şeklimiz, iletişim dilimiz, sorumluluklarımızı yerine getirmeniz veya getirmememiz, duygularımızı paylaşmamız ve partnerinizin duygularını anlamaya çalışmamız ilişkimiz açısından çok önemli noktalardır.

    Kısacası;
    Sevin, dinleyin anlayın eşlerinizi.
    Onları üzmektense, haddini bildirmektense mutlu etmeyi amaç edinin.
    Unutmayın insanlar mutlu ettikleri kadar mutlu olurlar.

    Ve son olarak;
    ‘ Sevgi neydi? Sevgi sahip çıkan dost , sıcak insan eli, insan emeğiydi. Sevgi iyilikti, sevgi emekti…‘ ( Selvi Boylum Al Yazmalım.)

  • Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Çift ve Aile Terapisine Ne Zaman İhtiyacımız Olur?

    Aşık olduğumuzda aklımıza gelecekte acı çekme ihtimali gelmez. Aşkın başlangıcında bizim için sadece neşe ve karnımızda uçuşan kelebeklerden başka bir şey yoktur. Her şey “onunla” güzel, hatta mükemmele yakındır.

    Ancak ne yazık ki işler zamanla değişebilir. İnsanlara bakışımız bile… Hatta aşık olduğumuz kişi de etkilenebilir bu değişimden. Çok sevdiğiniz alışkanlıklarınız rahatsız etmeye başlayabilir. Daha önce ortak fikriniz bulunan konulara bakış açınız değişebilir; farklı bakış açılarıyla tartışmalara başlayabilirsiniz. Partnerinizin hep “aynı” oluşu size bir zaman sonra “sıkıcı” gelmeye başlayabilir. Ya da tam tersi olarak, partneriniz o kadar değişir ki neredeyse tanımıyor gibi hissedebilirsiniz. Ve tüm bütün bunlar ilişki içindeyken artık kendinizi mutsuz hissetmenize ve tatminsizliğinize sebep olabilir.

    Bu durum partnerler birbirleriyle açıkça konuştuklarında genellikle çözülür. Ama ilişkilerdeki problem asıl burada başlıyor: sorunlarla yüzleşecek olmanın kaygısı. Çoğu zaman bu kaygıyla ve bu kaygıya eşlik eden konuşmayı nasıl başlatacağını bilememek tarafları harekete geçmekten alıkoyabiliyor. Daha önce denemiş olsanız da, bir şeylerin ağzınızdan yanlış çıkması yanlış anlaşılmanıza ve tartışmanın daha da büyümesine neden olabiliyor. Aradaki sorunlara izin verilmesi ve bu sorunlarla örülen duvarlar sonucunda ise tek yol ayrılık gibi gözüküyor.

    Ayrılık, uzun süren sıkıntılar sonucunda zorunlu gibi görülse de, ya içten içe partnerlerin birbirine olan sevgisi devam ediyorsa ve çiftlerin içinde hala ilişkiyi yoluna koyma arzuları bulunuyorsa? Bu noktada ilişkiyi kaybetmekten başka çözüm yolları olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çoğu yolu denemiş olsanız bile, dışardan bir gözün size yardım edebileceğini kabul etmeniz, denemediğiniz çözümlerden bir diğeri olabilir. Dışarıdan bakan o kişiyi bir “yabancı” olarak görmektense yaşadığınız sorunlara karşı eğitimli ve donanımlı biri olarak görmeniz size ilişkinizdeki sorunların üstesinden gelmenize yardımcı olacaktır. Bu kişi bir danışman ve rehber olarak size yeni bir bakış açısı kazanmanıza yardım edecektir.

    İlişki ve aile danışmanlığı ya da diğer bildiğiniz isimlerle çift terapisi ve evlilik terapisi gibi terapi yöntemlerinde danışman, bilinenin aksine, çiftlere kesinlikle ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemez. Bunun yerine terapi odasında siz ve partneriniz, geçmişinizi ve şimdiyi yansıtarak, her şey hakkında konuşarak geleceğinizi şekillendirirsiniz. Çift terapisinin en önemli noktası ise, çiftlerin kesinlikle birbirlerine açık olabilmeleridir. İyi bir dinleyici olmak ve altta yatan gerçek sorunu bulmak için anlamaya yardımcı olmak gerekmektedir. Danışman ise bu noktada rehber görevi görerek, farkındalığı arttıracak ve direnç gösterilen noktaları açmak, konuşmanın devamını sağlamak için çalışacaktır. Terapistiniz sizin adınıza sorumluluk almayacak, karar vermeyecektir ve asla taraf tutmayacaktır. Çift terapisindeki asıl amaç ilişkidir ve terapist ikiniz için de oradadır. Konuşmaktan korkulanlar, yanlış inançlarınız, geçmişiniz ve geleceğinizle ilgili kaygılarınızı çift terapisinin konularını oluşturabilir.

    Bu noktada “ne zaman yardımı almak daha doğrudur?” sorusu akıllara gelebilir. Ne zaman size “doğru” gelirse, ne zaman “ihtiyacınız olduğunu” düşünürseniz. Küçük sorunlar, mutluluk söz konusu olduğunda hiçbir zaman küçük değildir. Kafanızı kurcalayanın “gerçek bir ilişki sorunu” olmadığını düşünebilirsiniz ama eğer iki partner arasındaysa sorun, hepsi çözmeye değer, gerçek bir ilişki problemidir.

    Çift ve aile terapileri, tarafların hep bir arada kalması gerektiğini de garanti etmez. Terapiye gidiyor olmanız, ayrılmayacaksınız demek değildir. Eğer ilişkide kalmak iki taraf için de yararlı değilse, terapi bu durumu fark etmenize, nelerin yanlış olduğunu görmenize ve daha anlayışlı bir şekilde ilişkiyi sonlandırmanıza yardımcı olacaktır. Hatta böylece “nedenler ve keşkeler”den uzak bir ayrılık yaşanabilecektir. Üstelik eğer çocuklar da varsa arada, onlara da daha sağlıklı bir ortam sağlanmış olacaktır.

    Unutulmaması gereken nokta ise, çift ve aile terapisinin her zaman yararlı olacağı. Sonucu ne olursa olsun. Kendinizi tanıyarak, partnerinizi anlayarak, farkındalığınız artmış bir şekilde daha güçlü hissetmeniz için bir uzmandan destek isteyebilirsiniz. Küçük problemlerin büyük sorunlara dönüşmesini beklemeyin. Şu an bu ilişki içindesiniz ve ikiniz de bu ilişkiyi sevgiyle yaşamayı hakediyorsunuz.

  • Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Çalışma Hayatında Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Malumunuz, çalışma hayatında stres kaçınılmaz. Fakat bunun sizi alt etmesine izin vermeyin!

    Hepimiz stressiz bir iş hayatı hayalini kuruyor olsak da, maalesef böyle bir şey neredeyse mümkün değil. Her iş, stressiz olabileceğini düşündüğümüz işler dahi, stresten payını alıyor muhakkak. Ofis yaşamı ‘yapılacak çok fazla iş’ ve ‘sahip olunan az zaman’ baskısı altında fokur fokur stres kaynıyor. Bir de insan faktörünü ve özel hayatlardaki uzak hayalleri ekleyince, stres seviyesi sürekli kırmızı çizginin etrafında dolanıyor. Günün sonunda şu soruyla baş başa kalıyor insan: “Nereye gitti benim 24 saatim?”
    Gerçek şu ki, çalışma hayatında stres, değişmez ve yerleşik bir unsur. Ve işleri zamanında yetiştirmemiz için motive eden ‘iyi stres’ olduğu gibi, negatif sonuçlara sebebiyet veren ‘kötü stres’ten de bahsetmek mümkün.

    Gerçeklikle yüzleşmek gerek: İş hayatı içinde stresten kaçmak mümkün değil. Fakat iyi haber: Bu stresle baş etmenizi sağlayacak, ofis yaşamı sınırları dahilinde stres kurbanı olmanızı önleyecek yollar da var. Stresin sizi değil, sizin stresi yönetmenize ve lehinize çevirmenize yarayacak bazı ipuçlarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Stresi kullanın, ondan kaçmayın

    Stres, baskı altında olduğumuzu düşündüğümüz durumlara karşı oluşan doğal bir tepkidir. Ve kontrol altında tutulduğunda, stresten faydalanabilirsiniz. Çalışma hayatında stres, daha iyisini başarabilmeniz için tetikleyici bir unsur olabilir. Bir işi teslim tarihinden önce tamamlamak, son projenizi bir öncekinden daha iyi hazırlamak veya hak ettiğinizi bildiğiniz terfiyi almak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Stres, ofis yaşamı ile iç içe geçmiş ise, stresin yönünü değiştirmek lehinize olacaktır.

    Ne zaman mola vereceğinizi bilin

    Eğer günde 8 saat çalışıyorsanız, gün içerisinde zaman zaman mola vermeniz gerekir. Bu da demek oluyor ki, öğle yemeği vakti geldiğinde masanızdan uzaklaşın ve yemek yerken çalışmayın. Ya da kafeteryaya gidip bir şeyler için ve o 5 dakikalık zaman diliminde kafanızda iş olmasın. Sizi stresten uzaklaştıracak küçük bir iş bulun veya en azından masanızdan kalkıp şöyle bir yürüyün.

    Bir hobiniz olsun

    Eğer işini bitirmeden veya bir şeylerle uğraşmadan duramayan biriyseniz, mola vermek diğerleri için olduğundan daha zor olabilir sizin için. Bu durumda, işle alakalı olmayan ufak tefek şeylerle uğraşmak hem sizi işin stresinden uzaklaştıracaktır, hem de zamanınızı boşa harcadığınızı düşündürmeyecektir. Örneğin her gün bir origami yapabilirsiniz. 5 dakikada tamamlayabileceğiniz kolay figürler var; bir yandan mola verecek, diğer yandan üretkenliğinizi korumuş olacaksınız.

    Zamanınızı yönetin

    İş hayatı söz konusu olduğunda, zaman yönetimi çok önemlidir. İşinizi nasıl organize edeceğiniz tamamen sizin kişisel tercihinize bağlıdır fakat günlük, haftalık ve aylık yapılacaklar listesi ve öncelikleri belirleme yöntemleri ile ‘etkili zaman yönetimi’, işinizde ciddi anlamda kolaylık sağlayacaktır. Hangi sorumlulukların daha öncelikli olduğunu ve hangi işlerin bir sonraki günü bekleyebileceğini belirleyin ve stresten buhran geçirtmeyen bir ofis yaşamı size kapılarını aralasın.

    Gün içinde egzersiz yapın

    Günlük egzersizlerin ne denli faydalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Egzersizin faydalarından biri de stresi azaltmasıdır. Gün boyunca masa başında bilgisayarınıza kilitlenip kaldıysanız, öğle aranızın bir kısmını dışarıda yürüyüş yapmak için kullanabilirsiniz. Egzersiz yapıyor olmanın yanı sıra gün ışığının ve temiz havanın da sayısız nimetlerinden faydalanmış olursunuz. İşten sonra bir yoga dersine katılmak veya spor salonuna gitmek de günlük stres seviyenizi kontrol edebilmenize yardımcı olacak ve çalışma hayatında stres sizin icin bir kabus olmaktan çıkacaktır.

    Arkadaş edinin

    Bir çok araştırma gösteriyor ki iş yerinde arkadaş edinmek sizin için iyi bir şey. Aynı ofisi paylaştığınız arkadaşlarınız olması demek, zor zamanlarda yetişen destekleri sayesinde daha az stresli bir ofis yaşamı demek. Ayrıca mola vakitlerinizde de iş arkadaşlarınız ile iki lafın belini kırabilir, iş stresinden biraz da olsun uzaklaşabilirsiniz.

    Abur cuburdan uzak durun

    Kabul; bazen o kadar stresli oluyoruz ki abur cubur tıkınmak, o an için yapabileceğimiz en ideal şeymiş gibi gözükebiliyor. Çekmecesinde bisküvi, gofret, çikolata stoğu tutanların sayısı hiç de az değil. Fakat bu abur cubur faslının suçluluk duygusuyla sonlandığını da biliyoruz. Çekmecenizi daha sağlıklı atıştırmalıklarla doldurabilirsiniz. Su, meyve ve kuruyemiş gibi yiyeceklerle, suçluluk duygusuna kapılmaksızın savaşabilirsiniz stresle. Tabii ki arada sırada o çok sevdiğiniz kurabiyelerle bir kaçamak yapabilirsiniz.

    Pozitif olun

    Gerçekten çok fazla stres altında olduğunuzda, kendinize işinizle ilgili keyif aldığınız şeyleri hatırlatın. Elinizdeki işi tamamladığınızda ya da hedefinize ulaştığınızda kendinizi ödüllendirebilirsiniz. Pozitif noktalara odaklanmak stresle başa çıkmanızda yardımcı olacaktır.

    Stres günlüğü tutun

    Yaşantımızın büyük bölümünü iş hayatı oluşturuyor ve çalışma hayatında stres gün içersinde sıklıkla deneyimlediğimiz bir durum. Bazı anlar içimizi dökecek birine ihtiyacımız olabiliyor fakat o kişiyi her zaman bulmak da mümkün değil. Böyle zamanlarda bir stres günlüğü tutmanız, tahmin ettiğinizden daha fazla işinize yarayabilir. Bir kere, drama yaratmadan içinizdekini dışa aktarmış olursunuz. Buna ilaveten, stresinizi nelerin tetiklediğini de zamanla keşfetmeye başlar ve o tetikleyicilere karşı kendinizi korumayı öğrenebilirsiniz. Ofis yaşamı stres mayınlarıyla dolu; onların yerlerini bilmek kontrolün sizde olduğunu gösterir.

    İşi işte bırakın

    Bazı günler işlerin yetişmeyeceğini hissederek işinizi eve götürmek isteyebilir ve böylece hafta bitene kadar her şeyi zamanında yetiştireceğinizi düşünebilirsiniz. Bu düşünceden uzaklaşın. Yetiştirilmesi gereken işler olması iş hayatının bir parçasıdır fakat iş ile evi birbirinden ayırmanız gerek. Evdeyken işle ilgili teknoloji kullanımınızı sınırlandırın. İş telefonunuzu uzak bir yere koyun ve e-postalarınızı kontrol etmeyin. Evdeki zamanınızı rahatlayıp şarj olmak için kullanın. Çalışma hayatında stres ile baş etmenin belki de en etkin yolu budur.

  • Durakta Bekleyenler

    Durakta Bekleyenler

    “Emekli olayım her şeyi bırakıp gideceğim buralardan, hayatımı yaşayacağım.” “Tam yaşayacağı

    zaman hasta oldu.” “Emekli de olmuştu, artık hayatını yaşayacaktı, erken gitti bu dünyadan.”

    Bu cümleler birçoğumuz için oldukça tanıdık olmalı. Tanıdık ama ne kadar gerçekçi diye üzerinde

    düşünülmesi gereken ifadeler olduğunu bilmekte fayda var. Yaşarken yaşanır hayat, tam yaşayacağı

    zaman diye bir düşünce ya da durum olmamalı. Yaşarken güzelleştirmeli hayatı, yaşarken keyif almalı

    hayattan ve gerçekten yaşamalı.

    Çalışırken günleriniz daha pazartesiden hafta sonunun hayaliyle mi geçiyor? Sabah işe geldiğinizde

    öğle tatiline ne kadar kaldığı, öğleden sonra da mesai bitimine kaç saat kaldığı konusu gündeminizde

    önemli bir yerde mi? “Öğlen olsa da çıksak, akşam olsa da gitsek” dilekleriyle geçen günler, haftalar,

    aylar, yıllar ve bir ömür belki de. Kariyerinin başında tüm haftayı hafta sonunu beklerken tüketenler

    gibi zaman ilerledikçe kendinizi emekliliğin yolunu gözlerken bulsanız ne hissederdiniz? İstediği hayatı

    yaşayamamış ve bunu fark ettiğinde de artık çok geç olduğunu anlayan kişi hangi duygu içinde olursa

    siz de kendinizi büyük ihtimalle o duygu ile baş başa buluverirsiniz. Tabi sözünü ettiğim bu durum

    zaten hedefi böyle bir son olanlar için sorun olan bir konu değil.

    Günümüzün en az üçte birinin işte geçtiğini düşünürsek ömrümüzün işte tükendiğini söylemek abartı

    olmamalı. Hal böyle olunca da; yapmak istemediğimiz bir işi sürdürmek, tüm vaktimizi ve enerjimizi

    bu iş için harcamak, istemediğimiz bir hayatı yaşamak ile sonuçlanıyor. Çoğumuz yaşamışızdır ya da

    yaşarız şöyle bir durumu. 1 saattir durakta otobüs bekledikten sonra, “O kadar bekledim, belki şimdi

    gelir biraz daha bekleyeyim” diyerek önümüzden geçen minibüs ve taksilere binmeye bazen cesaret

    edemeyiz. Kaybedeceklerimiz gelir hemen aklımıza, kazanacaklarımızdan önce. Oysaki otobüsün ne

    zaman geleceği ile ilgili kesin bir fikrimiz yoktur ve minibüs ya da taksiyi tercih ettiğimizde hedefe şu

    an bulunduğumuz yerden daha yakın olacağımız da kesindir. Dahası, otobüse daha önce

    bindiğimizden biliriz de otobüsü sevmediğimizi ve otobüsle yolculuk yapmak da istemeyiz aslında.

    “O kadar okudum, yüksek lisans yaptım, işimde de belirli bir seviyeye geldim, bu saatten sonra iş mi

    değiştireyim” düşüncesiyle sevmediğimiz ve yapmak istemediğimiz bir mesleği ya da işi sürdürerek

    istemediğimiz bir hayatı yaşamaya mahkum oluyoruz. Kim mahkum etti bizi, neler sürükledi bizi bu

    hayata…Herkesin bir nedeni var; nedenlerimiz aynı, benzer ya da farklı. Şu ana kadar olanlar oldu,

    bundan sonrasının nasıl geçeceği konusunda sorumluluğumuz oldukça büyük. Meslek sahibi olurken

    kendi irademizle bir seçim yapmış ya da yapmamış olsak da, sevmediğimiz şeyleri hayatımızdan

    çıkarma kararını verecek olan sadece kendimiziz. Değişim için, dönüşüm (ya da dönüşün) için ancak

    bu sorumluluğu alırsan farklı bir sonuçla karşılaşacaksın. Nossrat Peseschkian’ın dediği gibi “Daha

    önce hiç sahip olmadığın bir şeye sahip olmak istiyorsan, daha önce hiç yapmadığın bir şey

    yapmalısın.”

    Kimsenin sana istemediğin bir hayatı zorla yaşatamayacağını unutma. Bulunduğun yerden başka yere

    gitmeye ihtiyacın ve niyetin varsa senin için sorumluluk alma ve harekete geçme zamanı. Önünden

    geçen fırsatları ve alternatifleri değerlendirme yolunu seçmek, hayatının geri kalanını kurtarmanda

    sana yardımcı olacaktır. Bulunduğun yerden geçen bir taksi yoksa, o taksiyi çağırmak da sana düşüyor

    elbette.

    Başarılı yolculuklar dilerim.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    ÇOCUĞUM TEKNOLOJİ BAĞIMLISI MI?

    Günümüzde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hızla artmasıyla birlikte, cep telefonu, bilgisayar ve internet teknolojisinin kullanımı günlük yaşamımızda yaygınlaşmıştır.Teknolojiye olan bu ilgi son yıllarda yaşamımızda bir ihtiyaç ya da merak olmaktan çıkmış ve bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır.

    İnternet ve teknoloji bağımlılığını; bireyin bağımlısı olduğu ürüne ulaşamadığında yoksunluk belirtileri göstermesi olarak tanımlayabiliriz.

    TEKNOLOJİ BAĞIMLILIĞININ YOKSUNLUK BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Bikaç dakika diyerek saatlerce internette zaman geçirmek,

    Bilgisayar, cep tefonu, televizyon başında geçirilen zamanlar hakkında çevreye yalan söylemek,

    Bilgisayar Ya da cep telefonundan uzak kaldığınızda kendinizi gergin ve boşlukta hissetmeniz,

    Yapılan eylemden hem suçluluk duymak hemde zevk almak,

    Gece geç saatlere kadar bilgisayar Ya da telefonla zaman geçirmek,

    Çevrenizdeki insanlarla yüzyüze sohbet etmek yerine internet ortamında sohbet etmeyi tercih etmek yani iletişim kurmak için sosyal ortamlardan kaçınıp sanal ortamları tercih etmek.

    İnternete girmek için, dersten, işten, randevulardan, sosyal etkinliklerden kaçınmak.

    ÇOCUKLARDA VE ERGENLERDE İNTERNET KULLANIMI NASIL OLMALI?

    2 yaşından küçük çocukların televizyon, bilgisayar Ya da cep telefonuyla tanıştırılması kesinlikle önerilmemektedir.Okul öncesi dönemdeki çocuklar için günde 30 dakika internet kullanımı yeterli olucaktır.Okula başlayan çocuklarda, ödev dışında özellikle ilköğretimin ilk 4 yılında 45 dakika eğlenceli zaman geçirmeleri için günlük ideal süredir.Sonraki yıllarda haftasonu arada esneklik yapılarak günde 1 saat, lise dönemindeki ergenler içinde aynı şekilde günde 2 saatlik internet kullanımı önerilebilir.

    İNTERNET BAĞIMLILIĞINI NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?

    Günlük internet kullanım saatlerini değiştirin,

    Haftalık olarak çocuğunuza internet kullanım çizelgeleri hazırlayın,

    Çocuğunuz için bireysel Ya da aile terapisi almaya başlayın,

    Çocuklarınızı arkadaşlarıyla zaman geçirmesi için yönlendirin, ona fırsat tanıyın,

    Yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin,

    Bilgisayarınızda güvenli internet uygulamalarının olmasına özen gösterin.

    Teknoloji bağımlılığı çoğu zaman ailenin uzman yardımı almadan başaçıkabileceği bir durum değildir.Bu nedenle uzman yardımı alın.

  • Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Okul öncesi eğitime, anaokuluna veya daha yaygın kullanıldığı şekliyle yuvaya başlama dönemi hem çocuk hem de ebeveynler açısından çok önemli ve zaman zaman da zor bir süreçtir.
    Çocuk ilk kez ailesinden ayrılmakta, yapılandırılmış kuralları olan bir ortamda bulunmakta ve sosyal anlamda ilk önemli sınavını vermektedir.
    Yuvaya başlama için en doğru zamanın hangisi olduğunu bulabilmek için; her çocuk ve aile ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak genel olarak çocukların yaşıtlarıyla birlikte olabildiği, oyun kurabildiği, kurallara uymayı öğrenebileceği bir dönem olarak 3 yaş civarında bu deneyime hazır olduklarını söyleyebiliriz.
    Tabii ki aileler bazı zorunlu sebeplerden (annenin işe geri dönmesi zorunluluğu gibi) çocuklarını daha erken yaşlarda okula başlatmak durumunda kalabilirler. Okula başlama kararı verilirken çocuğun genel gelişim değerlendirmesi (dil, motor, sosyal-duygusal gelişim düzeyi) ve çocuğun okul için yeterli olgunluk ve beceri düzeyine erişip erişmediği dikkate alınmalıdır. Ayrıca aile içi ilişkiler (özellikle anne çocuk ilişkisi ), ailenin çocuğun bu ilk sosyal deneyimini algılayışı, yuvadaki ortam, öğretmen ve öğrencilerin tavır ve tutumları da çocuğun uyumunu etkileyen faktörler arasındadır.
    Bu küçük birey, yeni okulunda eğitim- öğretim alacak, yeni sosyal ilişkiler kuracak, pek çok farklı alanda gelişmeler gösterecek, dünyayı bir miktar daha tanıyacaktır. En önemlisi karakter gelişiminin büyük bir çoğunluğu okulöncesi dönemde tamamlanacaktır.
    Çocuğun takvim yaşı kaç olursa olsun onun bu yeni ortamdaki ilk günlerini en az gerginlik ve en yüksek uyumla atlatmasını sağlamaya çalışmak ebeveynlere ve okula düşen en büyük görevdir.

    Okula uyum sürecinde ilk günlerde yapılması gerekenler

    Aslında okulun ilk günü gelmeden önceki sürece de değinmek gerekir. Okul seçimi bu süreç içindeki en önemli ve en zor kısımdır. Doğru kurumu seçmiş olmak okula uyum sürecindeki birinci madde olan “ebeveynin kendine ve okula güvenmesi” maddesinin aşılmasında oldukça büyük önem arz eder.
    İkinci önemli madde ise çocuğunuza güvenmeniz ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu ona telkin etmenizdir. Okula uyumda en zorlayıcı konu çocukların “ayrılık anksiyetesi” ile başa çıkabilmeleridir. Doğum ile başlayan anne- bebek ayrılığı aylar ve yıllar içerisinde gittikçe gelişecek, fiziksel ve duygusal gelişiminin ilerlemesiyle beraber öz güveni gelişen bebek “bireyselleşecek” her geçen gün anneden bir adım daha ayrılmaya hazır olacaktır. Ancak anneye olan ihitiyacı bitmediğinden onu kaybetme korkusu, terk edilme kaygısı bir süre daha devam edecektir. Okula başlamak bu kaygının artmasını tetikleyici bir faktördür. Anksiyeteyle başa çıkabilmenin püf noktası “karşılıklı güven” oluşturmaktır. Annesi tarafından yuvaya “bırakılan” çocuk günün sonunda anneye yine kavuşmaktadır. Tekrarlayan bu rutin içindeki doğru tepkiler çocuğun anneye güven duymasına, onu tekrar gelip alacağına emin olmasına olanak verir. Kısa veya uzun vadede çocuklar bu rutini öğrenecektir.
    Çocuk yuvada eğitime başlamadan önce bir veya iki kez kurumu ziyaret etmek, öğretmeni ile tanıştırmak, birlikte etrafı gezmek ön hazırlık için uygun olacaktır. Okulla ilgili alışverişe birlikte gitmek, bazı eşyaları alırken ona seçtirmek okul fikrini sevdirmeye yardımcı olabilir.

    Çocuğun okula başladığı dönem duygusal olarak rahat olduğu bir dönem olmalıdır. Hastalık, taşınma, boşanma, yeni bir kardeşe sahip olma durumlarının hemen ardından okula başlama hem çocuk hem de aile için ekstra stes kaynağı olacaktır. Böyle bir dönemde okula başlama çocuğun anneye daha sıkı yapışmasına ve öğretmenle ilişki kurmasında güçlüklere sebep olabilir.
    Çocuğu yuvaya bırakırken kısa süreli vedalaşmak, ilk günlerde gerekirse bir saatle başlayıp, sonraki günlerde süreyi uzatmak, yanında sevdiği bir eşyayı veya oyuncağı götürmesine izin vermek uyum sürecini kolaylaştırıcı adımlardır. İlk günlerde anne de oyun odasındaki oyunlara katılabilir, çocuğunu tuvalete götürebilir. Günler ilerledikçe çocuk, bu yardımları öğretmeninden de alabileceğini fark eder ve onun yapmasına izin verir. Bu aşamada anne artık geri çekilmeye başlamalıdır. Aynı odada oynanan oyunlar esnasında anne bir adım geri çekilir ve çocuğun öğretmenle oyuna devam etmesi sağlanır. Zaman içerisinde kademeli olarak anne odadan ayrılır ve çocuk ile öğretmen başbaşa kalır.
    İlk günlerde yemek, uyku ve servis düzeniyle ilgili beklentiler minimumda tutulabilir. Bunlarla ilgili düzenlemeler 2. veya 3. haftaya sarkıtılabilir. İlk günler için ana hedef, belirlenen süreyi keyifli bir şekilde tamamlamaktır. Arkadaşlara alışmak da öğretmene alışmaktan sonra gelmelidir. Öğretmenine alışan çocuğun arkadaşlarına alışmasına öğretmen zaten süreç içinde yardımcı olacaktır.
    Çocuğun özel bir durumu varsa öğretmeni ile en başta paylaşılmalıdır. Örneğin; tuvalet eğitimine yeni başlamış bir çocuğun iki saatte bir tuvalete götürülmesi gibi.
    Öğretmenin ismini öğrenmek, evde öğretmenden adı ile bahsetmek (Ayşegül öğretmenin), öğretmeni ile yaşadığı eğlenceli şeylerden bahsetmek öğretmenle kurulacak ilişkide güveni ve samimiyeti artıracaktır.
    Anne çocuğun yanından “ortadan kaybolarak ayrılmamalıdır”. Uygun şekilde “hoşça kal” diyerek, abartılı bir vedalaşma olmadan ayrılmalıdır. Anne –veya ilgili ebeveyn- çocukla birlikte yuvadayken abartılı sevgi, öpücük veya gözyaşı göstermemelidir. Güven vermede sözler kadar beden dili de etkilidir. Anne de çocuğundan ayrılmaya hazır ve istekli olmalıdır. Duygusal çatışmalar çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğu alma zamanı geldiğinde okula geç kalınmamalıdır. Eve gidildiğinde olumlu anılar üzerinde durulmalı bir sonraki günün daha keyifli olacağı anlatılmalıdır.
    Çocuk gösterdiği tepkiler konusunda akranlarıyla ya da kardeşleriyle kıyaslanmamalıdır. Günün sonunda onu yüreklendirmek adına övgülü sözler söyleyebilirsiniz.
    Ayrılık anksiyetesi dediğimiz zaman sadece fiziksel ayrılık akla gelmemelidir. Çocuklar bu yeni mekanda başlarına gelmesi muhtemel pek çok şeyden de korkarlar: Acaba bu koca yerde kaybolur muyum, tuvaletim gelince ne yapacağım, diğer çocuklar bana zarar verir mi, öğretmen beni sever mi, acıkınca beni kim yedirecek, annem olmadan uyuyabilir miyim? Tüm bu soruların aşılmasında kolaylaştırma sağlanabilmesi için öğretmen- ebeveyn iş birliğinin en üst düzeyde olması, çocuğun öğretmenle sağlıklı bir iletişim kurabilmesi için bahsi geçen konulara mümkün olduğunca özen gösterilmesi önemlidir.

    Çocuğunuz okula gitmeyi reddediyorsa

    Çocuklar arasında bireysel farklılaşmalar olabilmekle beraber çocuğunuzun öğretmenine, akranlarına, yeni okul ortamına ve ayrılma rutinlerine alışması 2 ila 4 hafta kadar sürecektir. Bu süre içerisinde uyku ve yeme düzeninde farklılaşmalar ya da ağlama, bağımlılaşma gibi duygusal tepkiler gözlemlemeniz doğaldır. Ne de olsa çocuğunuz ilk ciddi sosyal deneyimi ile karşı karşıyadır ve pek çoğu ailesinden ilk kez ayrılmaktadır. Bu dönemde çocuğunuza karşı sabırlı ve anlayışlı olmalı, rutinlerinizi bozmamalı, onun özgüvenini destekleyici diyaloglarda bulunmaya devam etmelisiniz.
    Gerektiğinde okulla iletişim halinde olmalı ve birlikte hareket edebilmelisiniz.
    He türlü çabanıza rağmen çocuğunuz, okula uyum problemlerini aşamıyor ve sorunlar gittikçe büyüyorsa bir uzmandan destek alarak sorunu çözümleyebilirsiniz.
     

    Yeme problemleri
    Pek çok ebeveyn, özellikle anneler “çocuğum yemek yemiyor, yemek seçiyor, yemek saatinde tam bir mücadele yaşanıyor” gibi ifadeleri sıkılıkla kullanıyorlar bu sorunla karşılaştıklarında.
    Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki uyumak, oynamak, tuvalete gitmek gibi yemek yemek de temel bir ihtiyaçtır. Çocuk gerçekten acıktığında besin alabilmek için bu ihtiyacını ifade edecektir. Yeni doğan bebekte doyurulma ihtiyacı ağlama yoluyla ifade edilir. Zamanla bebek büyür, beslenme sıklığı azalır, saat başı değil öğün zamanları geldiğinde yemeye alışır, açlığını ağlayarak değil davranışlarıyla ifade etmeye başlar. Bebeklikten çocukluk dönemine geçmekte olan 2 yaş çocuğunun büyüme hızı azaldığı için gün içinde alması gereken kalori miktarı ve buna bağlı olarak da besin miktarı azalmış dolayısı ile de beslenme alışkanlıkları değişmeye öğünlerde daha az yemeye başlamıştır. İşte bu aşamada, çocuğun elinde olan yeme özgürlüğü, annenin “kilo kaybı, beslenememe, gelişiminin engellenmesi, hasta olması” gibi yersiz bahanelerle çocuğun elinden alınmak istenir.
    Anneler çocuklarının daha çok yiyerek daha güçlü, daha sağlıklı hatta daha akıllı olacaklarını zannedebilirler. Ancak gereksiz ve yersiz beslenen çocukta fazladan kilo alımı oluşabilir ve fazla kiloya bağlı hastalıklar, kilolu olduğu için arkadaşları arasında alay konusu olma gibi sorunlar doğabilir. Zorla beslenmek çocuğun ruh sağlığını bozarak yemeği tamamen reddetmesine hatta aile sofrasına oturmayı dahi reddetmesine sebep olabilir. Şu unutulmamalıdır ki yemek yedirmek bir sevgi verme biçimi değildir. Çocuğuna sevgisini göstermek isteyen ebeveyn bunu sadece yemek saatlerinde değil günün tamamı içerisinde göstermelidir. Bir maç, bir savaş edasında geçen yemek saatleri çocukla ebeveyn arasındaki ilişkinin de bozulmasına sebep olur. Yemek yedirmek için türlü cambazlıklar yapmak, ödül ya da ceza kullanmak, doğal olan yeme sürecini yapaylaştırır, çocuğun doğru alışkanlıklar kazanmasını güçleştirir. Hatta yemeyi tamamen reddetmesine sebep olabilir.
    Çok iştahlı olmak, yaşından beklenen düzeyin üzerinde yemek yemek de çocuğun psikolojisi ile ilgili önemli ipuçları verebilir. Bazen çocuklar stres sebebiyle, kendilerini ifade etmekte güçlük yaşadıklarında ya da ebeveynlerinden ilgi bekledikleri durumlarda yemeye aşırı ilgi gösterebilirler. Bu durumda da davranışa sebep olan etken araştırılmalıdır.

    Yemeyi reddeden çocuklar için öğünleri düzenlerken unutulmaması gereken noktalar şunlar olmalıdır:
    Öncelikle ebeveyn çocuğa model olmalı, yemek zamanı aile masada bir arada olmalıdır.
    Yemek zamanı aile bireylerinin sofrada tartışma yaşadığı, sıkıntıların anlatıldığı bir zaman değil, hoş sohbetlerin yapıldığı bir zaman dilimi olmalıdır.
    Çocuğun gün içinde öfkelenmesine sebep olan şey yemek zamanına kadar çözüme ulaştırılmaya çalışılmalı, ebeveynine olan öfkesini yemek sırasında yemeğini reddederek değil, başka yöntemlerle çözümlemesi öğretilmelidir.
    Sofrada yemek istemediğini ifade ettiğinde bir sonraki öğüne kadar başka yemek yeme fırsatına sahip olamayacağı kendisine anlatılmalı, öğün aralarında abur cubur yemesine engel olunmalıdır.
    Televizyon karşısında, parkta, oyuncaklar kullanarak ya da arkasından dolaşarak yedirmek yerine, öğün saatlerinde birlikte sofraya oturarak yemek gerektiği öğretilmelidir.
    Yeni yiyecekleri reddedenler için sadece bir yudum ile tadına bakmak yeterli bir başarı olarak görülmelidir.
    Çocuğun tabağına devamlı olarak yiyebileceğinden fazlasını koymak, her serfinde bitirememesine ve başarısızlık olarak yorumlamasına sebep olacağından porsiyonlar küçük olmalıdır.
    Çocuk yemek esnasında deneyimlemek isteği şeylerde özgür bırakılmalı, zaman zaman yemeğini tabağına kendisinin almasına, kaşık ve çatalı (etrafı kirletse dahi ) kendisinin kullanmasına hatta yiyeceklere eliyle dokunmasına imkân verilmelidir.
    “Doydum” diyen çocuğa gerçekten güvenmek gerekir. “henüz doymuş olamazsın, biraz daha ye” diye zorlanan çocuk, özgüveni ile ilgili şüpheye düşebilir.
    Yemek zamanı aşırı kurallarla yapılandırılmış bir süreç olmamalıdır.
    Yemeyen çocuk korkutma ya da cezalandırmayla yemesi için motive edilemez.
    Akranları ile karşılaştırmak da bir motivasyon unsuru değildir.
    Yemeye özendirmek bir metot olarak kullanılacaksa sunumda kullanılan tabak ve peçeteler çocuğun sevdiği desenlerde seçilebilir ya da farklı şekiller uygulanarak yiyecekler dekore edilebilir.
    Masada saatlerce yemek yemesi için beklenmemelidir. Öğünler yarım saatten fazla sürdürülmemelidir.
    Yemekte ilgi çocuğun tabağında değil, çocuğun kendisinde olmalıdır. (Bütün gün neler yaptığı ile ilgili sohbet edilebilir.)
    Gerçekten de çocuğun iştahını azaltacak hastalık, ağrı, ateş gibi durumların da var olduğu, ancak bunların geçici olduğu unutulmamalı, hemen “yeme problemi var” şeklinde değerlendirmeye gidilmemelidir.
    Yoğun heyecan yaşayan çocuklarda da zaman zaman iştahta azalma görülebilmektedir. Sınav dönemlerinde, okula başlamada, önemli bir yere gitmek ya da eve özlediği birinin geleceği haberini almak gibi çocuk için heyecan verici durumlarda kısa dönemli olarak yemeğin reddedilmesi davranışı görülebilir. Bu da geçicidir ve sorun edilmemelidir.
    Unutmamalıdır ki birkaç öğün atlamakla çocuk hemen zayıflamaz, hastalanmaz. Doğru yeme davranışının kazandırılması için ilgi ve sevgiyle beraber yukarıda sıraladığımız doğru tutumların da sabırla uygulanması gerekir.

    “Çocuğumun yeme problemi var ve kendi başıma bunun üstesinden gelemiyorum” diyorsanız çözümü birlikte üretmek için size yardıma hazırız.

    Uyku problemleri
    Bebeklikten yetişkinliğe doğru giderek azalan uyku ihtiyacı 2-5 yaş çocukları için günde ortalama 13-15 saattir.
    Bebeklikte uykuyu bozan faktörler açlık, ıslak bez, gaz sancısı gibi fiziksel etmenler iken çocukluk döneminde genellikle korkular ve kaygılar uyku engelleyici sebepler arasında yer alır.
    Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da stresli, yorucu veya heyecanlı bir günün ardından uykuya dalmak bir hayli zor olabilir. Çocukların kolayca uykuya geçebilmeleri için bu faktörlerin etkilerini azaltmaya çalışmak gereklidir.
    Bir “yatma rutini” oluşturmak en kolay yöntemdir. Bunun için uygulanacak işlemler şunlar olabilir:
    Yatmadan önce stres yaratacak işlerden kaçınmak: korku dolu ya da savaş içerikli bir film izlememek, çocuğun yanında ona kaygı verecek olaylardan konuşmamak (ör. Amcasının ameliyatı gibi), akşam yemeği esnasında -özellikle yemek yedirmek konusunda- bir inatlaşma yaşamamak
    Yatmadan önce uyarıcı etki yaratacak yakalamaca gibi oyunlardan kaçınmak
    Uyku saati geldiğinde televizyonu kapatmak
    Yatmadan önce ılık bir banyo yaptırmak, süt içirmek
    Eğer seviyorsa odasında hafif bir müzik çalmak
    Korkuları varsa odasında veya koridorda loş bir ışık yakmak, kapısını açık bırakmak
    Uyuyana kadar başucunda kalmak (ancak çocuk, kendisi uyuduğunda anne babanın da kendi odalarına gideceğini bilmelidir)
    Yatma rutini oluşturmak: dişler fırçalanır, pijamalar giyilir, masal okunur ve çocuk uyur
    Çocuğu mutlaka odasında uyutmak, ebeveynin yatağına gelmesine engel olmak, gece uyanıp gelse bile uygun bir yaklaşımla tekrar yatağına göndermek
    Aynı şekilde ebeveynin de çocuğun yatağını paylaşmaması, bir minder veya bir koltuk üzerine oturarak yatağın yanında durması gerekir
    Çocuğun uyku saatine saygı göstererek büyüklerin evde çok gürültülü davranmaması gerekir
    Bebeklikten itibaren anne yanında yatmaya alıştırmamak (tensel ihtiyaçları uyku dışındaki zamanda, oyun ve emzirme gibi etkinlikler içerisinde karşılamak)
    Çocuğun biyolojik saatine uygun rutinler hazırlamak, gereğinden fazla uyuması için zorlamamak
    Gündüz uyku ihtiyacı olmayan çocuğu zorla uyutmaya çalışmamak
    Zorlayıcı olmamak, ceza ve korkutma yolunu kullanmamak
    Rüya görerek uyandığını ifade ederse sakinleştirerek, fazla zaman kaybetmeden yatağına göndermek uygun davranım şekilleri olabilir.

    Çocuk uykuya gitmekte yavaş davranıyorsa ya da yattıktan kısa bir süre sonra yanınıza geliyorsa sizinle birlikte olduğu anlarda bazı kazanımları var demektir. Belki gündüz ebeveynine olan ihtiyacını tatmin edememiş olabilir, aklı küçük kardeşinde kalmış, onu kıskanmış olabilir ya da gerçekten onu uyumaktan alıkoyacak düzeyde korku ve kaygıları olabilir. Uyku saatinden ödün vermemek ön planda tutulmakla birlikte çocuğun ihtiyaçları da anlaşılmaya çalışılmalı ve uygun şekilde giderilmelidir.
    Okulda ya da yabancı bir evde/ortamda uyuyamamak çocuğun güvensizlik duygusuyla doğrudan ilintilidir. Daha çok küçük çocuklarda görülen bu durum çocuğun terk edilme, unutulma ve benzeri kaygı ve korkularından ileri gelmektedir. Güvensizlik duygusunun aşılmasıyla okuldaki uyku sorunu da hallolacaktır. Bazen sadece zamana bırakmak dahi çözüme ulaşmada bir yöntem olabilir. Yabancı bir yerde uyurken kendisine ait bir eşya ile uyuması da yardımcı olabilir.
    Sık sık kâbus görüyorsa, uyandığında bunları ifade edemiyor ancak çok korkuyorsa, uykusunda geziniyorsa veya gece korkuları varsa bu durum bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. Aynı şekilde gündüz olmadık vakitlerde sık sık uykusu geliyorsa bir sağlık sorunu olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Elbette ki boşanma, ölüm gibi çocuğun ebeveynine daha yoğun ihtiyaç duyduğu olağan üstü durumlar da olacaktır. Bu süreçleri birbirine sarılarak ve birlikte uyuyarak geçirmek çocuk için travmayı atlatmasında kolaylaştırıcı olabilir. Ancak uzun vadede istenmeyen sonuçlara meydan vermemek adına birlikte uyuma seremonilerinin mümkün olduğu kadar kısa tutulup hızlı bir şekilde çocuğun eski uyuma rutinine kavuşmasını sağlamak gerekir.
    Tuvalet eğitimi
    Tuvalet eğitimine başlarken izlenecek yol üç ana bölümden oluşmaktadır.
    Hazır oluşu sağlayıcı unsurlar üzerinde çalışmak
    Tuvaleti kullanma fikri üzerinde çalışmak
    Tuvalet eğitimi alabilecek olgunluğa gelen çocuğu tuvalete alıştırmak
    Hazırlık: Tuvalet eğitimi için en uygun olan zaman aralığı yaklaşık olarak 2-3 yaş aralığındaki dönemdir. Tabii ki çocuklar arasındaki bireysel gelişim farkları bu yaş aralığını daha aşağı ya da daha yukarı çekebilir. Önerilen yaş aralığı başarı sağlanması en muhtemel yaş aralığını ifade etmektedir. Bu yaş grubundaki çocuğunuz artık sözel olarak birkaç kelime kullanmakta, değilse bile objeleri işaret edebilmekte, verdiğiniz basit işleri yerine getirebilmekte, sizi taklit edebilmekte, kirli bezinden rahatsız olmakta, muhtemelen çiş ve kaka kontrolünü fiziksel anlamda başarabilecek kas olgunluğuna erişmiş bulunmaktadır (18-24 ay civarı). Kıyafetlerini kendisi giyip çıkarmak için çaba göstermekte, ellerini lavaboda yıkamaktan keyif almaktadır. Bu aşamaya geldiğinizde ufak bir yardımla ona tuvaleti kullanmasını öğretebilirsiniz. Bazı çocuklar önce geceleri tuvaletini tutmayı öğrenirler ve temiz bez ile uyanırlar; diğerleri ise gündüz eğitimi aldıktan bir süre sonra gece tuvalete gitmeyi kazanabilirler. Her iki durumda da çocuğunuzu gözlemleyin; yukarıdaki becerileri göstermeye başladıysa, tuvalet ihtiyacının olduğunu hareketlerle ya da sözel ifadelerle belirtiyorsa artık ikinci aşamaya geçebilirsiniz demektir. Eğer belirtiler henüz ortaya çıkmadıysa ona çişinin/kakasının olup olmadığını sorarak farkındalık kazanmasını sağlayabilirsiniz. Sözel ifade veya işaret kullanımını, el yıkama, pantolon ve külot çıkarma gibi becerileri kazanması için de onu desteklemelisiniz.
    Tuvalet ziyaretleri: İkinci aşamada tuvaleti kullanması için klozete veya oturağına oturarak alıştırma yapmasını, sifonu çekmesini, tuvalet ihtiyacı için anne, baba ve diğer büyükler gibi tuvaleti kullanması gerektiğini ona öğretmelisiniz. Bu aşamada okul arkadaşlarının tuvaleti kullanıyor olması da büyük bir motivasyon unsuru olacaktır. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, çocuk akranları ile bu konuda da asla kıyaslanmamalıdır.
    Çocuk her tuvalete oturduğunda çişini yapmasa bile sözel olarak takdir etmek ya da küçük ödüller vermek hoş olabilir. Bazı çocuklar tuvalete oturmaktan çok korkarlar. Tuvaletin içine düşmekten, soğuk bir yere çıplak temas etmekten, sifon sesinden ya da çiş ve kakanın bedenlerinden ayrılıp bilinmeyen bir yere gitmesinden endişe duyabilirler. İşte ikinci aşamanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile tuvaleti gelsin gelmesin arasıra tuvaleti ziyaret etmek ona bu ortamın korkulacak bir yer olmadığını göstermekte faydalı olabilir. Sevdiği oyuncak ayısı oturağa oturtulabilir. Tuvaleti sempatik hale getirmek için duvara çıkartmalar yapıştırılabilir. Tuvalet ihtiyacını henüz ifade etmiyorsa bile kendi bedenine kulak vererek tuvaletinin geldiği sinyalini algılaması için fırsat verilmiş olunur.
    Gündüz Tuvalet eğitimi: Eğitime başlama aşamasında iki hafta kadar çocuğunuzun bezini ıslattığı saatleri bir çizelgeye işaretleyin. Böylece biyoritmi ile ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. (Ortalama olarak 3 saat kadar kuru kaldığını görebilirsiniz.) Bezine çiş/kaka yaptığı saatlerde onu tuvalete oturtun, yaparsa ödüllendirin. Yapmazsa en fazla 10 dakika bekleyip bir sonraki sefere başarabileceği yönünde telkinler verin, onu motive edin. İlk zamanlarda onu tuvalette yalnız bırakmayın, varlığınızla destekleyin. Tuvaleti kullanma becerisi pekiştikçe siz de tuvaletin dışında bekleyin. İlk günlerde soyunması, alt temizliği, sifonu çekmesi, el yıkaması ve giyinmesi konularında ona yardımcı olun ve daha sonraki günlerde yardımı azaltarak onun bu becerilerde bağımsızlaşmasını sağlayın. İlerleyen günlerde çocuğu tuvalete götürüp başında beklemenin yerini, sadece sözel yönlendirmeler ve otokontrol almalıdır. Bu konuda aceleci olmayın ama destekleyici ve kararlı olun.
    Gece tuvalet eğitimi: Bazı çocuklarda gece tuvalet eğitiminin kazanılması, gündüz tuvalet eğitimi verildikten aylar sonrasına tekabül edebilir. Bu konuda anne babanın tuvalet kontrolünü kazanma yaşı, uykunun derin oluşu ya da bazı fizyolojik faktörler belirleyici rol alabilir. Gece eğitimi vermek istediğinizde yatma saatinden hemen önce tuvalete gitmesini sağlamak, daha önce hazırladığınız biyoritm çizelgesini kullanarak zamanı geldiğinde onu uyandırıp tuvalete götürmek de uygun yardımlar olacaktır. Gece alt ıslatmaları devam ediyorsa yatmadan 3 saat önce sıvı gıda alımını kesmek de bir öneri olarak uygulanabilir. Psikolojik kökenli alt ıslatmalarda bir uzman yardımı almak süreci çok daha hızlandıracaktır.
    Kazalara hazırlıklı olmak: Tuvalet eğitimine karar verdiğinizde en riskli durum çocuğun istenmeyen yerlere kaçırmasıdır. Unutmayın ki o yürümeye başlamadan önce pek çok kez düşmüştü, elinizi tutarak yardım istemişti. Bu eğitimde de ufak kazalar son derece normaldir. Çocuk, büyüklerin dünyasının kurallarını yeni yeni öğrenmektedir. Anlayış ve sabırla o bölgeyi temizleyin ve “üzülme, bir dahaki sefere başaracaksın” deyin. Kesinlikle çiş ve kaka için dokunulmaması, bulaştırılmaması gereken iğrenç şeyler olarak nitelendirmelerde bulunmayın. Temizlemede aşırı şekilde takıntılı davranmak, çocuğunuzun tuvalet eğitimi almasını güçleştirebilir. Geldiği halde çişini/kakasını tutabilir; yabancı yerlerde tuvalete gitmeyi reddebilir. Ağlama, öfke gibi tepkiler geliştirebilir.
    Akılda tutulması gerekenler: Çocuk tuvalet eğitimini kazanmaya başladıktan sonra sırf kendi konforunuz için onu tekrar bezlemeyin. Dışarıda kazadan korkuyorsanız yeterince miktarda kıyafet taşıyın. Gerekiyorsa çok titiz arkadaşlarınıza misafirliğe gitmeyi erteleyin.
    Hastalık, okula başlama, kardeş doğumu, anne baba arasında geçimsizlik, aileden birinin vefatı gibi bazı nedenlerle tuvalet eğitimi almış olan çocuklarda geriye dönüş olabilir. Kısa süreli tepkisel durumlarda çocuğa empati ile yaklaşmak sorunu çözebilir. Ancak bir uzmandan yardım almayı gerektirecek boyutta uzun bir alt ıslatma süreci de olabilir. Soruna sebep olan psikolojik etmenin çözümlenmesi ve çocuğun bu durumdan bir an önce kurtulabilmesi için uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerekir.
    Okula giden çocuklarda tuvalet eğitimi öğretmen ve gerekli yardımcı personelin bilgilendirilmesi ile evde ve okulda paralel şekilde gitmelidir. Çocuk bakıcı ya da anneanne gibi birinden bakım alıyorsa bu kişi de ebeveyn tutumu ile aynı yönde tavır almalıdır. Anne ve baba arasında da tutumlar açısından fark olmamalıdır.

    Alt ıslatma
    Tuvalet eğitimi, mesane kontrolünün başladığı 18-24 ay arasında verilmeye başlanabilir. Ancak bazı çocuklarda değişken faktörlerden dolayı gece ve gündüz tuvalet eğitiminin tam olarak kazanılması 3,5 – 4 yaşa kadar devam edebilmektedir, hatta bazı kaynaklar üst sınırı 4,5- 5 yaş olarak vermektedir.
    Okul öncesi dönemde en sık rastlanan davranış problemleri arasında alt ıslatmaya rastlanmaktadır. Ancak yukarıdaki yaş aralıkları göz önünde tutulduğunda alt ıslatma davranışını her zaman için bir davranım bozukluğu olarak yorumlamak mümkün olmamaktadır. Tuvalet eğitiminin verilmeye başladığı yaş ile ilgili kasların tam olarak olgunlaştığı yaş aralığı bazı çocuklarda iki yıla kadar uzayabilmektedir.
    Alt ıslatma problemi 3 ana grupta incelenebilir:
    Yalnızca geceleri
    Yalnızca gündüzleri
    Hem gece hem gündüz

    Sadece geceleri alt ıslatma problemi, çocuğun kas olgunluğuna henüz erişememiş olmasına ya da gece uykusunun ağır olmasına yorumlanabilir. Ancak duygusal sorunları olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Sadece gündüzleri alt ıslatma şikâyeti varsa, tuvalet eğitimi uzun zaman önce tamamlamış ve aradan geçen zamanda alt ıslatma olmamasına rağmen sorun başladıysa, fiziksel ve psikolojik kaynakların araştırılması gereklidir.
    Hem gece hem gündüz alt ıslatmanın varlığında ise ağırlıklı olarak fiziksel sebepler söz konusu olmakla beraber psikolojik kaynaklı sorunlar da söz konusu olabileceğinden zaman kaybetmeden bir uzmana danışmakta fayda vardır.
    Özellikle 4 yaşından sonra, halen bebeklere ait bir davranışı sergiliyor olmak çocuklar için oldukça gurur kırıcıdır. Suçu genlere ya da atalara atmak “babası da böyleydi” demek sorunu çözmez, aksine çözümü geciktirerek çocuğun daha da çok örselenmesine sebep olabilir.
    Alt ıslatmaya sebep olan etmenler
    Fizyolojik etmenler:
    İdrar yolu, böbrek ve mesanenin fizyolojik bozukluğu, kas ve sinir yapısı ile ilgili problemler, enfeksiyonlar
    Kalıtsal nedenler
    Yatmadan önce çok fazla sıvı alımı
    Psikolojik etmenler
    Özgüvenin yeterli olmayışı
    İlgi çekme ihtiyacı
    Kardeş kıskançlığı (özellikle aileye yeni bebek geldiğinde)
    Stres ve kaygı doğuran durumlarla karşılaşma
    Taşınma- okul değiştirme
    Boşanma- ayrılık
    Anne- babanın anlaşmazlıkları, kavgaları
    Ailede ölüm ya da önemli hastalık
    Bir yakının veya kendisinin ameliyat olması
    Ciddi yaralanma veya kaza geçirme
    Baskıya veya tacize maruz kalma
    Ebeveynin çocuğun tuvalet ihtiyacını gidermede ihmalci tutumu
    Ebeveynin baskıcı tuvalet eğitimi vermesi
    Gelişimsel veya zihinsel gerilik
    Eve hırsız girmesi gibi çocuğu doğrudan etkilemeyen ama korku verebilecek bazı yaşantılar
    Alt ıslatma sorununu çözmek için yapılması gerekenler
    Doktor muayenesi ile fiziksel faktörlerin tanılanması ve tedavi edilmesi
    Yatmadan önce ve uyku aralarında sulu gıda alımının azaltılması veya hiç verilmemesi
    İdrar yolu enfeksiyonuna karşı genital hijyene dikkat edilmesi
    Tuvalet eğitimi esnasında aşırı titiz, zorlayıcı, baskıcı bir tavır sergilenmemesi
    Geceleri uyanıp tuvalete gitme alışkanlığı kazanabilmesi için ebeveynin çocuğu rutin bir şekilde kaldırıp tuvale götürmesi
    Aşırı yorgun olmak gece uyanmayı güçleştireceğinden yatmadan önce çok hareketli oyunlar oynamamak
    Altını ıslattığı günlerde çocuğa tepkili yaklaşmamak, cezalandırmamak, yargılamamak, alay etmemek; yakın çevreyi de uyararak çocuğun istemeden yaptığı bu davranışa uygun tepkilerle yaklaşmalarını sağlamak
    Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak, kendini ifade etme becerisini desteklemek
    Öğretmeni ile sorunu paylaşmak ve işbirliği yapmak.
    Parmak emme
    Pek çok psikolojik kurama göre 0-1 yaş dönemindeki bebeklerde beslenme ihtiyacının giderilmesi sırasında anne tarafından emzirme, kucaklanma, dokunulma gibi temasların sağlanması bebekte güven duygusunun gelişimini destekler. Beslenme yani emme davranışı ile paralel giden bu ihtiyaç yeterince karşılanamadığında ileriki dönemde küçük çocukların güven ihtiyacı hissettiklerinde emme (parmak emme) davranışına yöneldikleri görülür.
    Bazı çocuklar gün içerisinde çeşitli zamanlarda parmak emerken bazıları da sadece uyurken bu davranışı seçebilirler. Her ikisinde de ortak nokta “güven arayışıdır”. Çocuk gün içerisinde stres hissettiği anlarda parmağına veya emebileceği bir objeye yönelerek güven ihtiyacını doyurmaya çalışmaktadır. Uykuya geçiş süreci de ortama güvenmeye, yalnız olmaya dayanabilmeye hatta belki korkunç rüyalarla karşılaşabilme olasılığına hazır oluşu gerektirir. Bu hazır oluşluk düzeyini yakalayamayan çocuklarda parmak emme, yastık köşesi emme veya pijamanın kolunu emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    Çevresel bazı faktörler de çocuğu parmak emme davranışına itebilir. Örneğin yeni kardeş sahibi olan bir çocuk bebeğin alt ıslatma ve biberon emme davranışını taklit edebilir ya da bunların yerine parmak emmeyi koyabilir. Bazen hazır olmadığı halde anne memesinden kesilen veya emzik bıraktırılan çocuklarda da tamamlanamamış emme ihtiyacından dolayı parmak emme görülebilir. Bir kısım çocuklarda ise parmak emen bir arkadaşını taklit şeklinde kısa süreli bir davranım ortaya çıkabilir.
    Burada önemli olan davranışın sıklığı ve hangi durum ve ortamlarda ortaya çıktığıdır. 3 yaşına kadar olan parmak emme davranışı çoğunlukla normal olarak kabul edilebilmekle beraber, bu alışkanlık 6-7 yaşına kadar uzayabilir ve süre arttıkça parmak yapısında diş, damak ve çene yapısında bozulmalara sebep olma olasılığı da artar. Davranışı ortadan kaldırabilmek için bağırmak, cezalandırmak, parmağına biber sürmek, “elini ağzından çek” demek çözüm oluşturmamaktadır. Gerçekten bir sonuç almak istiyorsanız parmak emme davranışına değil, olumlu davranışlarına odaklanın ve bu davranışları överek farkında olduğunuzu ona gösterin. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun ilgi ve sevgi ihtiyacını doyurmak için elinizden geleni yapmayı da unutmayın. Her şeye rağmen sonuç alamıyorsanız probleminizi mutlaka bir uzmanla paylaşın.
    Tırnak yeme
    Çocukluk döneminde sıklıkla görülen davranış problemlerinden biridir. Özellikle estetik kaygılar ve mikrop kapma olasılığı yüzünden ebeveynler tarafından bir an önce kurtulmaya çalışılan bir durumdur.
    Tabii ki çocuklar da çoğunlukla bu durumdan rahatsız olmakta, hoş olmayan eleştiri ve tavırlarla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Ne var ki altta yatan asıl sebep keşfedilip sorunun çözüme ulaştırılması sağlanmadığı sürece davranışın devam etmesi kaçınılmazdır.
    Çocuğu tırnak yeme davranışına iten sebepler genelde ilgi ve sevgi ihtiyacı, güvensizlik, kendini ifade etmede güçlük gibi psikolojik kaynaklıdır. Dolayısı ile asıl sorunu çözmeden sadece davranışsal yaklaşımlarla olayın üzerine eğilmek davranışın azalmasına yardımcı olmadığı gibi çocuk üzerinde çok baskı kurulursa artmasına da sebep olabilir.
    Görmezlikten gelmek
    Uyarmak
    Ceza vermek
    Acı oje sürmek

    “Sen bebek misin?” şeklinde alaycı sözlerle yaklaşmak
    Fiziksel olarak cezalandırmak;
    işe yaramayan yöntemlerin başlıcalarıdır.
    Bunun yerine sakin bir zamanda çocuğa tırnak yemenin hem ağız hijyeni için uygun olmayan bir davranış olduğunu, hem de ellerin estetik görünümünü bozduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Ayrıca mutlak surette, çocuğa kaygı veren durumu da tespit etmek gerekir. Bunun için bir davranış çizelgesi hazırlamak ve hangi durum ve ortamlarda çocuğun tırnak yediğini not almak çözüme ulaşmada yardımcı olacaktır. Son dönemde yakın çevrede oluşan bir kaygı etmeni olup olmadığı da gözden geçirilmelidir. Anne babanın çocuğun yanındaki kavgası, yakın birinin ölümü veya hastalığı, yeni bir kardeşe sahip olma, ebeveynin çocuğa aşırı baskıcı- cezalandırıcı yaklaşım şekli gibi unsurların varlığı da davranışı tetikleyebilmektedir. Kaynak sorun bulunup çözümlendiğinde tırnak yeme davranışı da azalacak ve ortadan kalkacaktır. Aile sorunu tespit edip çözüme ulaştırmakta güçlük yaşıyorsa davranışın yerleşmemesi için bir uzmandan yardım almak uygun olacaktır.

    Cinsel Gelişim ve Eğitim (2-6 yaş)
    Küçük çocuklar kendi bedenleriyle yakından ilgilidir. Çevreyi tanımadaki ilk girişim, önce kendi bedenini tanımayla başlar. Kendini tanıma yolu da hayatın ilk yıllarında dokunma ve bakma ile olur. Benmerkezci bir yapıyla doğan bebekler için kendi bedenleri başlıca ilgi ve keyif kaynağıdır. Hayatın ilk günlerinde bebek için en büyük haz kaynağı annesi tarafından kucaklanmak, emzirilmek ve temizlenmek gibi ihtiyaçlarının giderilmesi ve bu sırada duyduğu rahatlama ve güven duygusudur. Temel ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında emerken annesinin göğsüne dokunmak, banyo yaparken ılık suya dokunmak tensel keyif almanın ilk basamaklarıdır.
    0-2 yaş döneminde bebekler çeşitli devinimsel hareketlerle bedenlerine dokunarak keyif almayı öğrenirler. Bebek bezinin temasından ya da altlarının silinmesi esnasındaki dokunuştan da hoşlanabilirler.
    2-3 yaş döneminde ise tuvalet eğitiminin başlaması ile birlikte bezsiz olan genital bölgenin farklı nesnelere dokunması ile yeni deneyimler edinirler. Tuvalet eğitiminin verildiği bu dönemde cinsel merak büyük oranda cinsel organların olduğu bölgeye odaklanır.
    3 -6 yaş aralığında ise bedeni ile ilgili öğrenme sürecine çevresel merakı da katarak bedenini akranları ile veya kardeşi ile kıyaslar, karşılaştırmalar yapar. Bakma ve dokunmaya dayalı sınırlı öğrenme araçlarına dil yeteneğini de ekleyerek cinsellik üzerine pek çok soru sorduğu döneme girer. Akranlar arasında dokunsal oyunlarda artış ya da mastürbasyon eğilimi görülebilir.
    İşte bu evrede ailenin yaklaşımı çok büyük önem taşır. Çocuğun ilgi ve merakına ebeveynin vereceği cevaplar ve takınacağı tavırlar ne kadar doğru ve yerinde olursa çocuğun ilk cinsel eğitim başarısı da o ölçüde doğru olacak; ergenlik ve yetişkinlikteki sorunları ile başa çıkma olasılığı da aynı ölçüde kolay olacaktır. Olumsuz yaklaşmak, çocukların sonraki yaşlarında cinsellikten utanmalarına neden olabilir ve aileleri ile sağlıklı iletişim kurmalarını, kendi cinsinin özellikleriyle barışık yaşamalarını engelleyebilir.
    Kendini keşfetmek için bedenine (genital bölgesine) dokunmakta olan çocuğa yasaklar koymak, ayıplamak, cezalandırmak, ellerine vurmak yapıcı bir çözüm değildir. Yasaklamak ve cezalandırmak bu merakı engellemeyecek, çocuk bulduğu ilk fırsatta tekrar merakını tatmin etmeyi deneyecek, ancak bu kez suçluluk duygusuna kapılacaktır.
    Cinsel eğitim için en uygun zaman çocuğun bedeni ile ilgili sorular sormaya başladığı zamandır. Durup dururken çocuğu karşımıza alıp ders anlatır gibi cümlelerle ona bir şeyler öğretmeye çalışmak çok doğal olan öğrenme sürecini yapaylaştırır. Burada önemli olan çocuğun neyi ne kadar merak ettiğini tespit edip ona uygun yanıtlar vermektir.
    Çocuğun ilgisinin dışında ya da gereğinden fazla ayrıntı içeren yanıtlar vermek çocuğun kafasını karıştırabilir. Aynı şekilde soruyu yanıtlarken takındığımız tavır da çocuğun olayı yorumlamasını etkiler. Soruları yanıtlarken unutulmaması gereken; ne çok ayrıntılı, ne de çok sade yanıtların verilmesidir. Yaşına uygun ve merakını tatmin edecek düzeyde ayrıntıya sahip yanıtlar tercih edilmelidir.
    3–6 yaş döneminde sıklıkla görülen kız çocuğun annesi gibi makyaj yapmaya çalışması, kıyafet ve ayakkabılarını giymesi, erkek çocuğun da babası gibi tıraş olmaya çalışması, onun tarzında gömlek ve ayakkabılar seçmesi doğal gelişimsel özelliklerdir ve cinsel kimlik gelişiminin ilk göstergeleridir. Ancak bazen tam tersine, erkek çocukların kızlar gibi külotlu çoraplara, tokalara merak sardığı, bebeklerle oynadığı; kızların ise saçlarını kısa kestirmeye ve erkek tarzı oyunlar oynamaya ilgi duyduğu durumlar ortaya çıkabilir.
    Karşıt cinsin davranışlarını model alan çocuklar için ilk önce gözlemci olup davranışın sebebi araştırılmalıdır. Dikkat çekme ya da sadece meraktan kaynaklanıyorsa zaten kısa bir süre sonra kendiliğinden sona erecektir; müdahaleye, paniklemeye gerek yoktur. Ancak bu davranışlar uzun süre devam eden bir hal aldıysa ve kendi cinsiyetine özgü davranışlar azaldıysa, bu aşamada mutlaka bir uzmandan yardımı almak gereklidir.
    Boşanma, ebeveynden birinin kaybı veya iş nedeniyle çok uzun süre evden ayrı kalması gibi durumlarda rol modeli eksikliği özdeşimi geciktirebilir ya da engelleyebilir. Bazen de belirli cinsiyetteki çocuğa sahip olma özlemi, aileyi çocuğu zıt cinsiyette yetiştirmeye yönlendirebilir. Bu durumda da ailenin sorunu çözmek için danışmanlık alması önerilir.
    Cinsel merak dönemine giren çocukların, sorularına yanıt getirebilecek en uygun kaynak ebeveyndir; ancak çoğu kez çocuk, ebeveynden aldığı bu ilk bilgileri çevrede gözlemleyerek doğruluğunu test etmek isteyecektir. Eğer okula gidiyorsa sınıf arkadaşlarını tuvaletteyken gözlemlemeye çalışacak ya da oyunlar sırasında öpmek ve dokunmak için fırsat kollayacaktır.
    Ebeveyninden doyurucu cevap alamazsa başka yetişkinlere ya da kendinden daha büyük çocuklara sorularını yöneltecektir. Uygun olmayan kaynaklara yönelen çocuğun bilgiyi kontrolsüzce elde etme ihtimali yüksektir. Bu kişiler çocuğunuza gelişim seviyesine uygun olmayan, kafa karıştıran, eksik ya da tamamen yanlış bilgiler verebilirler. Çocuğun uygun olmayan kaynaklara yönelmesini engellemek ve onu doğru eğitebilmek için her sorusunu uygun şekilde yanıtlamaya gayret edin. Yanıtını bilmediğiniz sorular olduğunda “bilmiyorum” demekten çekinmeyin. Sorunun cevabını araştırarak ona geri dönün. Her zaman size açılması ve güvenmesi için destek olun. Böylelikle ileriki yıllarda yaşanması muhtemel sıkıntılarla başa çıkmada çok daha başarılı olabilirsiniz.
    Çocuğunuzun gelişimine uygun cinsel eğitimi nasıl vereceğiniz konusunda sorularınız varsa uzmanımızdan yardım alabilirsiniz.

    Çocukluk Çağı Korkuları
    Korku, her insanda bulunan doğal ve olağan bir duygudur. Genellikle bilinmeyen, belirsiz şeylere karşı hissedilir ya da kontrol altına alınamayan durumlara karşı geliştirilir.
    Çocukluk çağı korkuları 3- 6 yaş aralığında sıklıkla görülür. Kişinin günlük hayatını engelleyecek düzeyde yaşanan korkulara ise “fobi” adı verilir.
    Çocukluk çağında yaşanan korkular genellikle şu konularla ilişkilidir: yalnız kalmak, bazı hayvanlardan, karanlıktan, canavarlardan, şimşek- yağmur gibi yüksek doğa seslerinden korkmak, ailesinden bir kişinin hastalanmasından veya ölmesinden korkmak.
    Ayrıca yaşantıya bağlı olarak doktordan, polisten, hırsızdan, karanlıktan, köpekten korkmak gibi tepkiler de bu yaş grubunda sıklıkla görülmektedir.
    Çocuklar korkularını kimi zaman sözlü olarak ifade etmekte, kimi zaman ise beden dili ile belli etmektedirler. Korkan çocuklar ebeveynlerini daha fazla yanlarında ve yakınlarında görmek isteyebilirler. Terleme, alt ıslatma, parmak emme, tırnak yeme, karın ağrısı, korkulu rüya görme gibi belirtiler verebilirler.
    Sizler de çocuğunuzda buna benzer davranışlar gözlemliyorsanız aşağıda sıralanan önlemleri alarak korkularını yenmesinde ona yardımcı olabilirsiniz.
    Korktuğu şeyler konusunda onu alaya almayın, “bundan da korkulur mu” demeyin.
    Ona istediğiniz davranışları yaptırabilmek için polis, iğne, köpek, böcek gibi korku verebilecek unsurları kullanmayın.
    Korkması muhtemel tv programlarını, filmleri izletmeyin; korkulu hikâyeler okumayın.
    Çevrenizde gerçekleşen olumsuz bir olay varsa (ör: komşunun evine hırsız girmesi) olayla ilgili yorumların çocuğunuzun yanında yapılmasına izin vermeyin.
    Kendi başınızdan geçen korkutucu durumlara nasıl tepki verdiğinizi gözden geçirin, çocuğunuza olumlu model olabilmek için davranışlarınızı düzenleyin.
    Korkabileceği ancak zorunlu olarak yapılması gereken etkinliklerde (ör: diş doktoru muayenesi) onu bilgilendirin ve duruma hazırlayın.
    Korkularını yenmesi için empati kurun ve onu yüreklendirin, gerekirse bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin.
    Çocuğunuz, bakıcısı ya da 3. bir şahısla ilgili olarak korkular yaşadığını söylüyorsa ya da bedensel olarak ifade ediyorsa konuyu mutlaka araştırın.

  • İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    İLİŞKİLERDE BİRBİRİNİ DEĞİŞTİRME ÇABASI (GÜÇ SAVAŞI)

    Ekmek saklamanın kaç tane yöntemi vardır. Kalan yemekleri nasıl en iyi muhafaza ederiz.

    Yatamadan önce evin güvenliğini sağlamak için neler yapmamız gerekebilir? Ev temizliği en iyi nasıl

    yapılır ne kadar zamanda bir yapılması gerekir? Bu sorulara dikkatinizi vermenizi istiyorum. Bu

    sorulardan herhangi birinin herkesçe bilinen tek bir cevabı var mıdır? Herkes kendi ailesinden ya da

    sosyal çevresinden bu soruların cevabını öğrenebilir ki geçmişte çoğunu mutlaka öğrenmişsinizdir.

    Peki hangimizin cevabı doğru. Ne kadar emin olabiliriz? Ya da en son ne zaman bu soruların içinde

    cevabını bildiklerinizin doğruluğundan şüphelendiniz. Heralde şimdi ben söyleyince şüphelenmiş

    olabilirsiniz.

    Peki şimdi biraz bakış açımızı değiştirelim kendimizin cevaplarını değil de eşimizin ya da

    sevgilimizin cevaplarını soralım yukarıda ki sorulara. Belki birkaç tanesi aynı çıkabilir sizin

    cevaplarınızla fakat farklı çıkanlar onları direk elediniz değil mi? Çünkü en doğruları sizin kendi

    geçmiş yaşantınızdan getirdiklerinizdir. İşte şimdi bu durumdaki en önemli nokta karşı tarafında

    sizinle aynı şekilde düşündüğü gerçeğidir. Çünkü elbette ki farklı geçmişlerden gelme iki insan aynı

    evde yaşamaya başlayınca birbirlerini empoze etmeye çalışacaklardır. İki farklı toplumun birbirini

    empoze etmesi çok uzun yıllar süren bir süreçtir ve çok zorludur bir sürü direnç ortaya çıkabilir.

    Farklı kültür yapıları çakışabilir hatta savaş bile çıkabilir. Empoze etme durumu toplumlar için bu

    kadar zorken bireyler için daha da zordur. Çünkü farklı toplum içerisinde kendinize yandaş

    bulabilirsiniz milyon kişinin yüzde onunu etki altına alsanız işiniz daha da kolaylaşabilir fakat birey

    konusunda böyle bir avantaj söz konusu değildir. Ya hep ya hiç. Ya o ya siz.

    Birbirinizi değiştirme çabası çok yorucu bir süreçtir. Evliliğin ilk yıllarında ortaya çıkmayan bu

    kavram ilerleyen süreçte kendiliğinden ortaya çıkmaya başlayabilir. Böyle bir çaba içerisine

    girdiyseniz bir şeylerde problem var demektir. Neden mi? Nedenini çok basit bir şekilde

    açıklayabiliriz. İlişki içerisinde dinamiklere göz atacak olursak bunlar nelerdir? Sevme, sevilme,

    arkadaşlık, sırdaşlık, güvenlik, seks, aşk, romantizm, tutku vb. duygusal dinamikler vardır. Birbirini

    değiştirme gibi bir ihtiyaç söz konusu değildir. Fakat bu neden ortaya çıkar evliliğin 1. Yılından

    sonra ilişkinizin “BEN-SEN- BİZ” dengesi bozulmuş olabilir ya da cicim ayı bitmiş olabilir. Cicim

    ayının bitmesi diye bir şey söz konusu değildir bunu bitiren ilişkilerin

    kendi sahipleridir unutmayın sevgili ceketleriniz karı-koca ceketlerinizin içlerinde duruyor yeri bol

    çıkarmanıza hiç gerek yok. Cicim aylarının geçici olduğu algısı ne yazık ki toplumumuzda yerleşmiş

    bulunmakta fakat yanlış bir genellemedir. Cicim ayınızı asla bitirmeyin ilişkinizdeki “BİZ” i

    beslemekten asla vazgeçmeyin. Romantizmi her zaman kullanabilirsiniz bitirmenize hiç gerek

    yoktur.

    Evliliklerdeki güç savaşı kavramının tamamen ilişkinin ana dinamiği haline gelmesinin ana sebebi

    sevgililik döneminin terk edilmesidir. Çünkü bunu bıraktığınız takdirde yapacak bir eylem kalmıyor

    ki doğal olarak birbirinizi incelemeye ve kendinize göre karşı tarafın yanlışlarını analiz etmeye

    başlıyorsunuz halbuki ikinizin de geçmişlerinizden getirdiğiniz bilgiler doğrudur ve siz ilişkiye bu

    hallerinizle başladınız birbirinizi değiştirmeye çalışırsanız başta aşık olduğunuz kişiler

    olmayacaksınız ve bu ilişkinizdeki aşkın tutkunun bitmesine sebep olabilecek bir durum haline

    gelebilir. Başta söylediğimiz gibi güç savaşından yorgun hale gelmek istemiyorsanız mutlaka

    ilişkinin bilirlerinin de dengelenmeye ihtiyacı vardır ve tabi ki de “BEN-SEN- BİZ” dengesinin

    korunması ve beslenmelerinin zamanında yapılması gerekmektedir.

    Bu bilgilendirici yazıda okuduğunuz bilgiler teoriktir. Bu bilgilerden yola çıkarak ilişkinize bir analiz

    yapmaya çalışmanız sizi yanlış sonuçlara götürür. Her insanın kendi bakışı, hayatı algılama biçimi ve

    olayları yorumlama biçimi farklıdır. İlişkileri de aynı insan gibi ele almamız gerekir. Her ilişkinin

    kendisine ait dinamikleri, kültürü, hayatı algılama biçimi ve olayları yorumlama şekli kendine

    özgüdür. İlişkinin bu dinamiklerinin altyapıları kişilerin karakteri, hayatı algılayış biçimleri,

    kültürleri vs gibi durumlardan oluşmaktadır. Her ilişki farklı bir yapıdır ve benzerlikleri azdır. Çift

    terapisinde ilişkinize dışarıdan bakabilme şansını yakalarsınız hem ilişkinizin dinamikleri analiz

    edilir hem de kişisel duygulanımlarınızı analiz etme şansını yakalarsınız. Bu analizlerin farkına

    vardığınız zaman ilişkinizin etrafında dönen olayları daha iyi analiz edebilecek ve kendi olumlu ya

    da olumsuz duygulanımlarınızın farkına varmış olursunuz.

  • Çocuk psikoloğu – terapisti kimdir ? Nasıl calışır ?

    Çocuk psikoloğu – terapisti kimdir ? Nasıl calışır ?

    Ebeveynler çoğu zaman kime danışacakları ve ne zaman danışmanın uygun olduğu ile ilgili endişe yaşarlar. Terapi nedir veya çocuklarının ne şekilde etkilenecekleri ile ilgili sorular ile gelirler. Bu sorular, « Çocuk psikolojisi » ve genel anlamda « ruh sağlığı » alanlarınınülkemizde henüz yeni oluşundan ve bircok sorunun cevapsız kalıyor olmasından kaynaklanır. Peki o halde psikoloğa ne zaman danışılır?
    Bazı durumlarda semptom kendini daha açık bir şekilde ifade eder ; örneğin alt ıslatma, ileri yasta parmak emme, uykusuzluk, ağlama. Ancak, huzursuzluğun kendini daha örtük bir şekilde ifade ettiği durumlar da vardır. Aile burada değerli bir gözlemci rolünü oynar çünkü çocuktaki farklılığı tespit edecek olan anne ve baba olacaktır. Çocuklarında, genel günlük yaşantısından farklı olarak bir içe kapanma, huzursuzluk veya kızgınlık, öfke gördükleri taktirde ve bu durumun tekrarlandığını düşündükleri durumlarda bir uzmana danışılması uygundur.
    Bazen davranışlarda, bazen duygularda bazen de her iki alanda bir değişiklik görülebilir. Bu, çocuğun, çoğu zaman kendisinin de farkında olmadığı bir durumla ilgili ifade etmekte güçlük çekiyor olduğu anlamına gelebilir. Peki bu durumda psikolog ne yapabilir ?
    Çocuklarla calışmanın birçok farklı yolu vardır, bunlardan biri, oyun terapisidir. Bu yöntem çocuğun kendini oyun kahramanlari aracılığı ile ifade etmesine olanak tanır. Başka bir deyişle, çocuk, iç dünyasını farklı insancıklar veya hayvancıkların ağzından anlatarak biraz durumdan uzaklaşabilir. Bazen, rahatsız eden bir durumu olduğu gibi anlatmak zordur ve yetişkinler bile bunu gerçekleştirmek için başka yollar ararlar. Oyun oynayarak anlatmak her zaman daha rahatlatıcıdır. Bir oyun kahramanının başına gelenlerin ardında çocuğun kendisiyle ilgili durumlar gizlidir. O gizlenenleri duymak ise terapistin, psikologun izlediği yola ve kulağına bağlıdır. Seanslar ilerledikçe ve güven ilişkisi kuruldukça oyun ve gerçek hayat arasındaki bağları kurmak psikoloğun en önemli işidir.
    Çocuklar kendilerini oyun aracılığı ile ve dolayısı ile dolaylı bir şekilde anlattıkça rahatlarlar. Bazı duygularla karşılaşırlar, kendilerine ait olduklarının farkına varınca şaşırırlar ve zamanla onları daha açık bir şekilde anlamaya başlarlar. Oyun terapisi duyguların daha rahat bir şekilde yaşanmasına yardımcı olur.
    Oyun terapisine başlamadan önce, aile ve çocuk ile birlikte bir ilk göruşme yapılır. Çocukla gerçekleştirilecek haftada bir seansların dışında ise, ebeveynler ve çocuk ile birlikte ayda bir göruşülür, karşılıklı olarak ve “gizlilik ilkesi” göz önünde bulundurularak paylaşımda bulunulur.