Etiket: Zaman

  • Bebeğinizin biberondan bardağa geçiş kılavuzu

    Bebeğinizin Biberondan Bardağa Geçişi

    Bebeğinizi bardağa geçirmeye hazır mısınız? Size bu geçişi daha kolaylaştıracak bazı önerilerimiz var.

    Bebeğinizin memeden kesilmesi ve biberona geçmesi genellikle yaşamının çok yoğun bir aşamasında gerçekleşir. Bebeklerin memeden kesilmeye hazır olduğu dönem, aynı zamanda el-göz koordinasyonunun geliştiği, diş çıkarmanın başladığı ve emeklemeyi öğrendiği döneme denk gelir.

    Bu kilometre taşlarından her birinde olduğu gibi, memeden kesme de akılda onlarca soru bırakabilir. Memeden kesme ne kadar sürer? Ne zaman başlamalı? En iyi nasıl yapılır?

    Bebeğin Memeden Kesilip Biberona Geçirilmesinin Püf Noktası

    Birçok ebeveyn memeden kesme sürecini erteler. Memeden kesmenin çok uzun süreceği gibi bir algı oluşur. Bebek yemek yerken ortalığı dağıtacaktır. Belki de, memeden kesme sürecinin herkes için çok stresli olacağı düşünülür.
    Biberonu bardakla değiştirmek de, bebeğinizin katı gıdalara geçmeye teşvik edilmesinden çok daha önemlidir. İki el kullanımının gelişmesini ve yemek sırasında ailede etkileşim olmasını da destekler.
    Bebeğinizi biberondan veya memeden keserken başarının anahtarı oldukça basittir: bu sürece erken başlanması gerekİr.
    Ebeveynlerin birçoğu, bu süreci bir öğrenme deneyimi olarak görmekten ziyade, çocuklarının bardağı tutabileceğini düşündükleri zamanı bekliyor,ancak ebeveynler el ve koordinasyon becerileri mükemmel hale gelmeden önce dahi çocukların bardak tutmasına izin vermelisiniz.

    Bebeği Memeden ve Biberondan Ne Zaman Kesmeli?

    Bebekler memeden ve biberondan ayrılmaya ne zaman hazır olur?

    İdeal şartlarda, bebeğinizi altı ay kadar erken bir dönemde bardakla tanıştırmak iyi bir fikirdir. Hatta bazı bebekler bu geçişi daha erken yaşar. Bazıları ise daha geç.

    Her bebek birbirinden farklı olsa da, bebeğinizin memeden kesilmeye hazır olduğunu gösterecek işaretlere karşı dikkatli olun. Emzirilen bir bebek:

    Memenizi birkaç kez emip bırakabilir ve hatta memeyi reddedebilir.

    Emzirilirken dikkati dağılabilir.

    Bardaktan içmeye ilgi götermeye başlar sa hazır olduğu düşünülür

    Alıştırma Bardağına Giden Yol: Memeyi ve Biberonu Nasıl Bırakmalı?

    Bebeğinizin memeden ve biberondan kesilmeye hazır olduğunu düşündüğünüzde, bunu en iyi nasıl yapabilirsiniz?

    -Biberonla beslemeyi beş ila yedi günde bir kez atlayarak kesme sürecini başlatın.

    -Çocuğunuzun alışık olduğu sıvıyı alıştırma bardağına koyun – bu, anne sütü veya bebek maması olabilir.

    -Her seferinde, bebeğinizin bardağına hep biraz daha fazla, biberonuna ise biraz daha az sıvı koyun

    -Bebeğiniz tercihlerini ifade edecek kadar büyükse, bardağı seçmesine izin verin – kendi seçtiği bardağı kullanma olasılığı artacaktır.

    -Bebeğinize en çok sevdiği sıvıları alıştırma bardağında, en az sevdiklerini ise biberonda verin.

    Bardağa geçiş ne kadar sürer? Bu süre değişmekle beraber, birkaç haftadan birkaç aya kadar uzayabilmektedir. Bu süre, kısmen bebeğin yaşına ve gelişim dönemine ve ebeveynlerin tutarlılığına bağlıdır.

  • 1, 2 ve 3 aylık bebek gelişimi

    Yeni dogan, 1, 2 ve 3 aylık bebek gelişimi

    Gelisimsel Basamaklar

    1 Aylık bebek gellişimi

    Emzirirken, altını değiştirirken onunla konuşursanız yüzünü size doğru çevirir.

    Gözüne parlak ışık gelince gözünü kırpıştırır.

    Yüzükoyun yatırılınca başını yana çevirerek yanağını yatağa dayayabilir.

    Kucağınızda olmak, sesinizi duymak ona güven verir.

    Yüksek ve ani seslerde irkilir, kollarını geri doğru aniden açabilir.

    Yanağına dokunduğunuzda refleks olarak başını o tarafa çevirir ve emmek için arayıcı hareketler yapar.

    Avucunun içine parmağınızı koyduğunuzda kavrar.

    2 aylik bebek gelisimi

    Bakışlarını bir nesne üzerinde odaklaştırabilir Ancak gözlerinde zaman zaman kayma olabilir.

    Sırtüstü yatarken yaklaşık yarım metre üstünde sallayacağınız renkli bir halkayı sağa sola salladığınızda izleyebilir. Yukarı-aşağı salladığınızda aynı beceriyi gösteremez.

    Yüzünüze bakar. Ona bakarken başınızı hafifçe sağa-sola oynattığınızda yüzünüzü izler.

    Sırtüstü yatarken ellerinden tutup kaldırmaya çalışırsanız başını tam tutamayıp arkaya düşürebilir.

    Yüzükoyun yatınca başını 1-2 santimetre kaldırabilir. Ani seslerle irkilir.

    Tabanlarına destek yaptığınızda elinizi güçlüce itebilir.

    Elini ağzına götürmeye başlayabilir

    3 aylik bebek gelisimi

    Siz konusunca size güler,

    Ellerini incelemeye başlar, kol-bacak hareketleri artar. Bu kendini tanımanın ilk uğraşlarıdır.

    Anne ve baba gibi yakın kişilerin sesini ayırdeder.

    Huzursuzlaştığında, ağladığında kendisi ile konuşursanız bir süre susup dinleyebilir.

    Agu benzeri sesler çıkarır..

    Kırmızı bir nesneyi sağa-sola gezdirdiğinizde izler

    Yüzükoyun yatırılınca başını kaldırıp 1 dakika yukarıda tutabilir

    Dikey pozisyonda dolaştırılmaktan çok hoşlanır, çünkü artık dünyayı tanımaya başlamıştır.

    0-3 AY bebekler icin oneriler

    Bebeğinizle gözgöze bakın.

    Yüzüne gülümseyerek ve hoşnutlukla bakarsanız o da kendinden hoşnut olacak, kendini değerli bulacaktır.

    Onunla konuşun,ninniler, şarkılar söyleyin. Değişik sesler, müzikler dinletin (saatin sesi, hafif müzik sesi, kuş sesi, gibi)

    Onu hafif hafif, müziğin ritmine uygun olarak sallayın.

    Yatağının üzerine iple hareketli resimler renkli kumaş, sünger, kağıt parçalarından oluşan oyuncaklar asın (Yaklaşık 50 cm yukarı)

    Ona ismiyle seslenin.

    Beslerken kucağınıza alın.

    Kucağınıza aldığınızda bedenini hafif hafif okşayın.

    Ağladığında, huzursuzlaştığında hemen yanına gidemiyorsanız bile ona seslenin, ve kısa sürede yanına gitmeye çalışın. Onunla sakin bir sesle konuşun, ninni söyleyin, kucağınıza alın.

    Kucağınızda, taşıma koltuğunda veya bebek arabasında onunla dolaşmaya çıkın.

    Yatarken ya da kucakta onu yumuşak bir battaniye ile sararsanız kendini daha rahat hissedebilir ve kendi ani hareketleri ile uyanmaz.

    Sırtüstü durumdan kaldırırken başını arkaya düşürebilir: yatırıp kaldırırken başını elinizle arkadan destekleyin.

    Ellerini tutarak el hareketlerine yönelik oyunlar oynatın. (tel sarar oyunu gibi)

    Bebekle konuşarak, karşısında hareket ederek dokunmadan güldürmeye çalışın.

    El bileklerine renkli ve sesli bilezikler, bileklikler takın.

    Bebekle konuşurken çıkardığı sesleri taklit edin, yeni sesler çıkarın.

    Bebeği gün içinde (oyun amaçlı) zaman zaman yüzüstü yatırın, başını kaldırılması için karşısında konuşun.

    Bebek yatarken elleri ve ayaklarına dokunun, konuşarak oyun oynatın.

    Bebeği sadece sırtüstü yatırın.Bebeği dışarı çıkarken yüzünü dışa dönük tutun.

    Emzirme dışında beslerken mutlaka anne kucağında olmasını sağlayın, göz göze bakın.

    GÜVENLİK KURALLARI

    Uygun bir araba koltuğu kullanınız.

    Bebeğin beşiğinin güvenli olduğundan emin olunuz.

    Çarşaf düz olarak yerleşmiş olmalı, buruşuk olamamalıdır.

    Bebeği yumuşak zemin üzerine uyumaya bırakmayınız. Bir yaşına dek yastık kullanamayınız.

    Oda ısısı 22-24 derece olmalıdır.

    Bebeği sırt üstü yatırınız. Ani bebek ölümlerine neden olduğu için bebeğinizi yüzüstü yatırmayınız, yan yatırmak ise bebeğin kolayca yüzüstü dönebileceğinden önerilmemektedir.

    Bebeği yıkamadan önce dirseğinizle banyo suyunu kontrol ediniz.

    Bebeği büyük kardeş veya kedi köpek gibi hayvanlarla yalnız bırakmayınız.

    Bebeği yıkama leğeninde veya yüksek yerlerde yalnız bırakmayınız.

    Evde hiçbir yerde sigara içilmesine izin vermeyiniz.

    Bebek kucağınızda iken sıcak içecekler veya sigara içmeyiniz.

    Aşırı güneşe maruz bırakmayınız.

    Mümkünse evde yangın detektörü kullanınız.

    Bazı hastalıkların erken bulgularına dikkat ediniz.

    Ateş (Makattan 38 derece üzeri)

    Emmeme

    Kusma

    İshal

    Su kaybı

    Her zamankinden farklı huzursuzluk, sürekli uyku hali, sarılık, deri döküntüsü

    4-6 aya dek anne sütü veya mama dışında yiyecek vermeyiniz.

    Anne sütü alan bebeklere vitamin vermeyi unutmayınız.

    BEBEKLERDE D-VİTAMİNİ DESTEĞİ

    Bebek için en ideal besin anne sütüdür,ancak anne sütü alan bebekler e doğumdan kısa süre sonra D vitamini desteği vermek gerekmektedir.Her ne kadar mama alan bebekler mamadan Vitamin D desteği alsada çalışmalar bunun yeterli olamayabileceğini göstermektedir.Sonuç olarak eğer bebek günde 1 litreden daha az mama tüketiyorsa onlarada D Vitamini desteği verilmelidir .Günlük ihtiyaç 400 ıu dir.25/03/2010

    UYKU ÖNERİLERİ

    GECE AĞLAMAYA ALIŞMIŞ BEBEK

    Gece ağlamaları genellikle anne babaların gece bebeği oyalamak için ikinci bir şans vermesinden kaynaklanır. Bu anne baba; bebeği beslemez ama yatağından alırlar ve onunla konuşurlar, onu sallarlar ve oynarlar. Bazı geceler anne, bebeği kendi yatağına veya bir kanepeye alır ve birlikte uyurlar. Ek olarak bu bebekler genellikle yatma zamanı ağlamasalar bile uykuya dalmak için sallanırlar. Kendi yataklarının dışında uyumaya alıştıklarından uyku ile kendi yatakları arasındaki ilişkiyi hiçbir zaman kuramazlar. Uyandıktan biraz sonra çevreleri değişir ve annelerinin gelip uykuya geçiş için kendilerine yardım etmesini beklerler. Böylece anne, baba bebeğin uykuya dalış objesi haline gelir.

    Bazı bebekler gece ağlamalarını sonradan edinirler. Problem, bir akut hastalıktan (örneğin; kulak ağrısı veya pişik) dolayı anne-babanın geçici olarak dikkatlerini bebeğin üzerine yoğunlaştırması ile başlar. Diğer bazı bebeklerde ise bu sorun uyku çevrelerinin değişmesinden (örn; bir seyahatten) sonra başlar. Birçok bebek eski uyku düzenlerine çabucak dönemlerine rağmen bazı bebekler bu gece ilişkisinden hoşlanırlar ve isteklerini devam ettirirler. Bir bebek muhtemelen 4-7 geceden biraz daha fazla bir süre içinde gösterilen ilgi nedeniyle gece uyanık kalmaya alışabilir. Gece ağlamalarına sebep olan bir çok neden vardır. Gece ağlayan bebeklerin annelerinin uykuları genellikle hafiftir ve çıkarılan normal seslere birle karşılık verirler. Uyumak isteyen babalar, hanımlarına bebeği sessiz tutmaları için ısrar edebilirler. Bazı çocuklar gün boyunca fazladan kestirirler ve bu nedenle fazla uyuma ihtiyacı hissetmezler. Bazı durumlarda bebeğin yatağı anne-babanın odasındadır ve ilişki vazgeçilmeyecek kadar caziptir.

    ÖNLEM

    BEBEĞİ YATAĞINA UYKULU FAKAT UYANIKKEN YERLEŞTİRİNİZ (YENİ DOĞAN DÖNEMİNDE)

    Bebeğin uyumadan önce hatırladığı son şey kendi yatağı olmalıdır, anne-babası değil. Yatağın olağan tanıdık bir gece ortamı olarak kabul etmelidir. Kendi kendine uykuya geçmeyi öğrenmelidir. Bu uyku öncesi dönem genellikle 20-30 dakika alır. Bu süre içinde anne-baba orada olmamalıdır. Eğer bebek yatmadan önce ağlarsa, sakinleştirmek için sallanabilir ama anne-baba bebeği uyumadan önce yatağında sakinleştirmeyi denemelidir.

    BEBEĞİ BİBERON İLE BIRAKAMAYINIZ (4 AYLIK)

    Bebeği biberonu tutmasına veya yatağa almasına izin vermeyiniz. Bebekler biberonu anne-babaya ait olduğunu bilmelidir. Yatağa verilen biberon gece ağlamalarına neden olur çünkü bebek biberonu almak isteyecek ancak onu boş olarak ya da yerde bulacaktır. Eğer yatma zamanı bebeğin emme ihtiyacı artarsa emzik verilebilir.

    GECE BESLENMEYE ALIŞMIŞ BEBEKLER

    Gece beslenmeye alışmanın en çok bilinen nedeni, gün boyunca yapılan sık beslenmeler ve gün boyunca beslenme sıklıklarının azaltılması konusunda bebeğe karşı başarısız kalınmasıdır. Bu çocukların bazıları saatte bir veya daha fazla sayıda beslenirler. Bu problem daha çok anne sütü ile beslenen bebeklerde yaygındır. Bu muhtemelen bazı annelerin bebeğin her ağlayışında emzirmesinden kaynaklanır. Bu çocuklar ilgiye ihtiyaçları olduğu zaman oynamak yerine gün boyu atıştırma alışkanlığı geliştirirler. Anne iyi niyetli ve özverilidir. Ancak, bebeği gün boyunca sık sık besleyerek “iyice doymasını” sağlayarak gece boyunca uyuyacağını düşünüyorsa hata ediyordur. Bunun tam tersi olur bebek sık ve az beslenme alışkanlığı geliştirir. Bazı anneler ise bebeklerinde hypoglycemia (kan şekeri düşüklüğü) geliştireceği fikri ile gece beslenmesini azaltmada endişe duyarlar.

    Gece beslenmesi için uyanmanın bir başka nedeni de bebeği yatakta biberon ile bırakmaktır. Biberon ile uyumaya alışan bebek, gece uyandığında biberona uzanır, boş bulur ve doldurulmasını ister. Gün boyunca biberonu yanında taşıyan ve neredeyse sürekli olarak süt içen daha büyük bebeklerde de benzer problemler olabilir.

    Bu tip bebeklerin çoğu uyanıkken yataklarında yatmazlar. Bunun yerine bu bebekler uykuya dalana kadar meme veya biberon ile beslenirler. Gece uyandıklarında meyve veya biberona ihtiyaç duyarlar, çünkü bunlar onlar için uyanıklıktan geçiş için birer araç olmuşlardır.

    ÖNLEM

    BİR ÖNCEKİ BESLENMEDEN ANCAK 2,5 SAATTEN FAZLA GEÇMİŞSE BESLEYİNİZ.

    Bebek ağlamadan ve bir önceki beslenmeden en az 2,5 saat (anne sütü ile beslenenler için 2 saat) geçmeden beslemeyiniz. Ağlamak bebeğin tek iletişim yoludur ve her zaman açlık belirtisi değildir. Bebek, belki yalnız, sıkılmış, yorgun veya fazla ısıtılmış olabilir. Böyle zamanlarda bebeği kucağa alınız veya yatağına koyunuz. Beslenme yatıştırıcı bir unsur olmamalıdır. Gün boyunca sıkça beslenen bebekler gece boyunca da sık aralıklarda acıkırlar.

    GECE BESLENMELERİNİ KISA VE SIKICI KILINIZ (YENİ DOĞAN)

    Bebeğin, gecenin uyku için özel bir zaman olduğunu düşünmesini arzu ederiz. Gece beslenme için uyandığında ışığı yakmayınız, onunla konuşmayınız ve sallamayınız. Onu; çabuk ve sessizce besleyebilirsiniz. Ekstra sallama ve oyun zamanlarını gün boyunca yapabilirsiniz. Bu yaklaşım, gece uyku sürecinin artmasını sağlayacaktır.

    BEBEĞİ YATAĞINA UYKULU FAKAT UYANIKKEN YERLEŞTİRİNİZ (YENİDOĞAN)

    Bebeği yatağına yerleştirmeden önce uyuması için emzirme veya beslenmeden vazgeçilmesi önerilir. Eğer uyuması için emzirme veya beslenmeden vazgeçilmesi önerilir. Eğer uyuması için emzirilirse, bebek gece normal olarak uyandığında annesini çağırmak için bağıracaktır. Bunun yerine, anne-babaya bebeği yatağına uyanıkken yerleştirmeleri tavsiye edilir.

    Bu bebek beslenirken yorgun düşmeye başladığında yapılabilir. Böylece bebek meme veya biberon olmaksızın uykuya dalmayı öğrenmelidir. Bunu yapmayı her bebek öğrenebilir.

    GECE YARISI BESLENMESİNDEN VAZGEÇİNİZ (4 AYLIK)

    Gece saat 2 de beslenmesi bir alışkanlık haline gelmeden bıraktırılmalıdır. Amaç 4. ayda günde 4 öğün ve 6. ayda 3 öğüne inmektir. Günde 3 öğüne düşürüldüğünde bir çok bebek arada 2 küçük atıştırmaya ihtiyaç duyar. Bu zamanda eğer bebeği gece beslenmesinden vazgeçiremez iseniz her geçen gün bu alışkanlığı kırmak daha zor hale gelir.

    Eğer çocuk gece boyunca ağlarsa, onu beslemeyiniz, arkasını sıvazlayarak ve yumuşak sözler söyleyerek avutmayı deneyiniz. Işığı yakmayınız ve onu yatağından çıkarmayınız. Bebeğin, yatağın gece yatması gereken yer olduğunu öğrenmesi gerekir. Bazı çocukların erişkin uyku düzenine uyum sağlayabilmesi için yeniden yönlendirilmesi gerekebilir.

    Türkiye Çocuk Nörolojisi Derneği web sayfasından (http://www.cnd.org.tr) alıntı yapılmıştır.

  • MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    MUTLU AİLE FORMÜLÜ: BEN, BİZ, HEPİMİZ ENERJİ DEPOLARI

    Günümüz evliliklerinin/ailelerinin yürümemesinin en büyük sebeplerinden biri çiftlerin birbirilerine
    sosyalleşme imkanı tanımamalarıdır. Halbuki, evlilik ve aile kurumunun “enerji depolarından” bazıları
    da sosyalleşme ile dolar. Bu enerji depolarını şarj edilebilen piller olarak da düşünebilirsiniz:
    Evliliğinizin enerjisini ve verimi yükseltecek pillerden bazıları da: ben, biz ve hepimiz enerji
    depolarıdır. Bu enerji depoları uzun süre deldurulmazsa, evlilikte sorunlar ortaya çıkabilir.
    Unutulmamalıdır ki, insan yaradılışı gereği sosyal bir varlıktır. Sosyallik, genellikle toplumumuzda
    dışadönük olma hali ve sevdiğimiz kişiler ile zaman geçirmek olarak tanımlanır. Bu tanım doğru
    olmakla birlikte aslında eksiktir. Sosyal olma hali bundan çok daha fazlasını kaplar; öyle ki bazen insan
    kendi kendine de kendi ile sosyalleşir.
    Kendi yalnızlığınız ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Ben enerji deposu”
    Yalnızlık çoğu kez olumsuz bir durum olarak lanse edilse de, yalnızlığın insan psikolojisine iyi gelen bir
    yanı da vardır. İnsan, nasıl sevdikleri ile kalite zaman geçirince mutlu oluyorsa kendi yalnızlığından
    zevk aldığı ve kendisi ile kalite zaman geçirdiği durumlarda da mutlu olur. Buna aile terapisi
    literatüründe “ben enerji deposunun” dolması deriz. Kendi iç sesinize, isteklerinize, hedeflerinize
    öncelik vermek ve bunları gerçekleştirmek, ben enerji deposunun dolmasının temelidir. Maalesef,
    günümüz Türkiyesi’nde çiftlerin kendi istek ve uğraşılarına öncelik vermesi bencillik olarak algılansa
    da, aslında psikolojik açıdan sağlık bireyler kendi ilgi, alaka ve isteklerini öbür insanlarınkinden bir
    parça önde tutma eğilimindedir. Bu durum, ancak ve ancak çevrenizdeki insanların isteklerini ve
    ilgilerini yok sayıp yoğun bir şekilde kendi isteklerinize döndüğünüz zaman bencillik olur. Bunu
    gerçekleştirmediğiniz takdirde ise bu davranış son derece normaldir.
    Ben enerji deponuzu, eşinizden bağımsız olarak tek başınıza gerçekleştirdiğiniz aktiviteler ile
    doldurabileceğiniz gibi yine eşinizden bağımsız olarak başka insanlar ile sosyalleşerek de
    doldurabilirsiniz. Örneğin; ben enerji deponuzu, spor yaparak, kişisel bakımınıza özen göstererek,
    hobilerinize zaman ayırarak, kendinizi hem mesleki hem de kişisel anlamda geliştirerek
    doldurabilirsiniz. Bunun yanı sıra, arkadaşlarınız ile görüşerek ve sevdiklerinize zaman ayırarak da bu
    enerji deposunun dolmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, önce kendinizi mutlu etmeden, eşinizi ve/ya
    çocuklarınızı mutlu edemezsiniz.
    Birbiriniz ile sosyalleşin: Aile kurumunda “Biz enerji deposu”
    Tek başına ben enerji deposunun dolması, sağlıklı bir birliktelik ve aile için maalesef yeterli değildir.
    Kendi mutluluğuna, istek ve uğraşılarına zaman ayıran bireyin artık eşi ile biz enerji deposunun
    doldurulmasının zamanı gelmiştir.
    Özellikle yeni doğmuş bebekli ve/ya küçük çocuklu ailelerin en büyük sorunu, çiftlerin birlikte zaman
    geçirememesi ve çocuğun hep yanlarında olmasıdır. Bu durum tabiî ki yanlış değildir ancak çiftlerin
    sağlıklı şekilde ilişkilerine devam edebilmesi için çocuklarından bağımsız olarak birbirlerine de zaman
    ayırmaları gerekir. Örneğin; çift olarak sevilen bir filmin izlenmesi, ortak zevkleri içeren bir aktivitenin
    yapılması ve eğer şartlar çocuk açısından uygunsa çiftlerin baş başa tatile çıkması biz enerji
    deposunun doldurulması için iyi imkanlardır.

    Aileniz ile bir bütün olarak sosyalleşin: Hepimiz enerji deposu
    Ben ve biz enerji depolarını dolduran çiftler, aile olarak çocukları ile birlikte kalite zaman geçirerek
    hepimiz enerji deposunu dolduracaklardır. Ailecek yapılacak bir piknik, gidilecek bir film ve/ya tatil
    hepimiz enerji deposunu doldurabilecek iyi fırsatlar olabilir.
    Bu noktada, akılda tutulması gereken en önemli nokta ise, enerji deposunun doldurulması için
    yapılacak aktivitenin herkes tarafından benimsenip tercih edilmesidir. Sadece çocuk veya sadece
    ebeveyn tarafından benimsenmiş aktiviteler, ortak zevk ve istekleri yansıtmayacağı için enerji
    deposunun dolumu da sağlanmayacaktır.

  • Öfkemize Yenilmemek

    Öfkemize Yenilmemek

    Öfke Nedir?

    “Öfkeyle kalkan zararla oturur”, “Keskin sirke küpüne zarardır” gibi atasözlerimiz “barut gibi”, “saman alevi gibi parlar” “kafasının tası attı”, deyimlerimiz öfkeyi hepimizin tanıdığının ve her dönemde var olduğunun bir kanıtıdır. Öfke, insanın mutluluk, üzüntü, korku ve nefret gibi temel duygularından birisidir. Bireyin planları, istek ve ihtiyaçları engellendiğinde, haksızlık, adaletsizlik ve kendi benliğine yönelik bir tehdit algıladığında yaşanabilmektedir.

    Arkadaşınıza, annenize, kardeşinize, sokaktaki adama, öğretmeninize ya da amiriniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; uzayan kuyruklar, trafik sıkışıklığı, planlanan bir işin bozulması gibi bir olaya da öfkelenebilirsiniz.

    Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrol edilemez olup yıkıcı hale dönüşürse okul ve iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açabilir.

    Öfke ve saldırganlık çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ele alınmakta ve birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Saldırganlık bir davranıştır; öfke bir duygudur. Öfke bazen saldırganlığa yol açar, fakat çoğu zaman saldırgan davranışın başlatıcısı değildir.

    • Ne Zaman Öfkeleniriz?

    1. Kişiliğimize saldırıya geçildiğini düşündüğümüz zaman,

    2. Kışkırtıldığımız zaman,

    3. Hayal kırıklığına uğradığımız zaman,

    4. Stres altında olduğumuz zaman,

    5. Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zaman,

    6. Kendimizi ifade edemediğimiz zaman, öfkeleniriz.

    • İnsanların Öfke İfadeleri Neden Farklıdır?

    1. Genetik ya da fizyolojik nedenler; bazı insanların doğuştan sinirli, alıngan ve kolayca kızabilen yapıda olduklarına dair görüşler bulunmaktadır.

    2. Sosyo-kültürel nedenler; öfkenin bastırılması gereken olumsuz bir duygu olduğunu öğrenerek büyürüz çevremizdeki yetişkinlerin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları model alabiliriz.

    • Öfkeyle Başa Çıkma

    Öfkeyle başa çıkma, öfkenin bastırılmasını ve saklanmasını değil, tanınmasını gerektirir.

    Bireyler ancak öfkelerini tanıdıklarında, öfkesinin zararlarından kurtulabilirler ve onu kendileri için yapıcı bir şekilde ifade edebilirler.

    Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanılmaktadır.

    Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir.

    Öfkeyi Sözel Olarak İfade Etmek Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar içinde en sağlıklı yoldur.

    Bunu yapabilmek için, bireyin istediklerinin ne olduğunun farkına varması, bunları açık ve karşısındakini incitmeyecek bir şekilde aktarabilmesi gerekmektedir.

    İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu bir şeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasa da sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psikosomatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.

    Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçeneğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz.

    • Öfkenin Yönetimi

    Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, kızgınlığın ve öfkenin yol açtığı duygusal ve bedensel tepkileri azaltabilmektir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer kimi zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

    • Öfkemizi boşaltmak iyi midir?

    Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir.

    Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiç bir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, öfkenizi neyin başlattığını bulmak ve kendinizi öfkeyle kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabilme yollarını öğrenmektir. Örneğin, asıl kaygı duyduğunuz şey, kendinizi güvencede hissetmeme iken, bambaşka bir şeye bağırıp çağırabilirsiniz.

    • Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?

    Gevşeme:

    Derin nefes alın, sakinleştirici durum ve manzaraları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın. Bu sakinleşmemize yardımcı olur.

    Deneyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır:

    • Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp verdiğinizde göğsünüz değil, karnınız şişmelidir.
    • Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.
    • Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı düşünün ve gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Geçmişte çok sakin olduğunuz bir yeri hatırlayın.

    Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberlerseniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlarda otomatik olarak uygulayabilirsiniz.

    Düşünceleri Değiştirme;

    Öfkeli insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler.

    Kızgın olduğumuz zaman genellikle, olayları istemeden abartılı ve çarpıtılmış olarak algılarız.

    Bu tür düşünce biçimlerinizi fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin.

    Örneğin kendi kendinize, “Eyvah, her şey mahvoldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine,

    “Dünyanın sonu değil ve buna şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Öfkenizin hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

    Farkında olmadan çok sık kullandığımız ve bizi kızgınlık duygularına hazırlayan, “asla” ya da “her zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ”ya da “Her zaman haksızlığa uğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır. Öfke duygunuzda haklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koyduğunuz için problemin çözümüne de katkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfke haklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mantık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğinizi hissettiğinizde mantığınıza sığının. Kendinize “Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş ve çıkışlarından bazılarını yaşadığınızı düşünün. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu daha dengeli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır.

    Öfkeli insanlar her şeyi talepkar bir şekilde isterler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, vb. için de böyle. Herkesin bu değerlere ihtiyacı vardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın ve öfkeli insanlar, bunları talep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları engellenme duygusuna, o da öfkeye döner. Bu insanlar, düşünceleri üzerinde çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu talepkar özelliklerinin farkına varmalı ve beklentilerini arzulara dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için, “bana verilmeli” ya da “benim olmalı” demek yerine, “bana verilmesini isterdim” diye düşünmenin daha sağlıklı olduğunu görmelidirler.

    Bazen öfke duygularımız yaşamımızdaki gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. Kızgınlık duyguları böyle zamanlarda bu zorluklar karşısında yaşanan doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştiremeyeceğimizi araştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları araştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için uğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir.

    Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama yanıtları hemen bulamıyor, sonuca hemen ulaşamıyorsanız, kendinizi cezalandırmayın.

    Daha iyi iletişim

    Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönünde davranma eğilimindedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey;

    Yavaşlayıp gösterdiğiniz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yavaşlayın ve asıl söylemek istediğinizi düşünün. Aynı anda karşınızdakinin de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap vermeyin.

    Öfkenizin altında ne yattığını da anlamaya çalışın. İnsanın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerine söylenenlerin altında yatanı bulmaya, asıl söylenmek isteneni dinlemeye çalışın. Ya da belki o ortamdan biraz uzaklaşıp rahatlamak isteyebilirsiniz. Ama kendinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasına izin vermeyin. Sükûnetinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir felakete dönüşmesini engelleyecektir.

    Mizah kullanın

    Mizah, çeşitli yollarla öfkenizin yoğunluğunun azalmasına yardımcı olabilir. Her şeyden önce daha dengeli bir bakış açısı sağlar. Birine öfkelenip de belli sıfatlarla etiketler takmaya başladığınızda, bir an durun ve o insanın gerçekten o “şey” ya da “öyle” olduğunu düşünün.

    Bu sahneyi gözünüzün önüne getirin. Örneğin birine, “muşmula” ya da “odun kafalı” gibi sıfatlarla saldırdığınızda, o kişiyi gerçekten bir muşmulaymış ya da odundan bir kafası varmış gibi hayal edin ve gündelik işlerini o şekilde yaptığını gözünüzün önüne getirin. Eğer karşınızdaki insanı benzettiğiniz şeyin ne olduğunu düşünerek kafanızda gerçekten öyleymiş gibi bir resim çizebilirseniz, öfkenizin azalmaya başladığını göreceksiniz. Çünkü mizah sırasında yaşanılan duygularla, öfkenin bir arada bulunması mümkün değildir.

    Öfkesi çok yoğun olan kişinin davranışlarının altındaki temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!”şeklindedir. Öfkeli insanlar kendilerinin ahlaken haklı ve doğru olduklarına inanırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan her türlü olay/durum, onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Kendilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini düşünürler. Belki başka insanlar sıkıntı çekebilirler ama onlar değil!

    Kendinizde de buna benzer bir duyguyu yakalarsanız, kendinizi tüm caddelerin, dükkânların, resmi dairelerin sahibi olan bir tanrı ya da tanrıça gibi hayal edin. Tüm insanların sizin önünüzde eğildiğini, eteğinizi öptüğünü düşünün. Bu hayali görüntülere ne kadar ayrıntı koyarsanız, ne kadar talepkàr olduğunuzu ve ne kadar mantık dışı davrandığınızı o kadar iyi anlayacaksınız. Ayrıca durum ve olayların gerçekte ne kadar önemsiz olduğunu da farkedeceksiniz.

    Mizah kullanırken iki noktada çok dikkatli olmak gerekir

    Öncelikle mizah kullanmanın, sorunlarınızı gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmeniz demek olduğunu bilmelisiniz.

    İkincisi de mizah kullanayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizaha başvurmaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu da sağlıksız öfke ifadesinin bir başka yoludur.

    Çevrenizi değiştirmek Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “şeylerin” yakın çevremizde olduğunu fark ederiz.

    Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesine yıkılır ki düştüğünüz tuzağa ve o tuzağı temsil eden insanlara karşı öfke ile kavrulursunuz. Biraz ara verin. Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatlerde, sadece kendiniz için kullanacağınız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir anne, eve geldiğinde kendisine ayıracağı bir 15 dakikalık süre olursa, çocuklarının isteklerine, parlamadan daha iyi yanıt verebilir.

    Kendinizi rahatlatabilmek için birkaç ipucu daha:

    Zamanlama: Eğer sevdiğiniz kişiyle belli konuları belli saatlerde konuşuyorsanız ve bu konuşmalar da hep tartışma ile sonuçlanıyorsa, bu tür konuları konuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikkatsiz oluyorsunuzdur ya da bu sadece bir alışkanlık haline gelmiştir.

    Kaçınma: Eğer çocuğunuzun odasındaki dağınıklık odanın önünden her geçişte “kafanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı kapatın. Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun.“Ama öfkelenmemem için çocuğumun odasını temiz tutması gerekir.” demeyin. Konu şu anda bu değil. Konu kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.

    Alternatifler bulun:

    Eğer öfkenizin, kontrolünüz dışına çıktığını düşünüyorsanız, ev ve iş hayatınızın önemli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikologun danışmanlığına başvurabilirsiniz.

    Bazı olaylar sizi öfke duyguları içinde bırakıyorsa, bunu çözmeyi bir iş edinin ve uygun yollar araştırın. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz?

    Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelendirecek olaylar olacaktır.

    Yaşam her zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla ve diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştiremezsiniz. Ama bu olayların sizi etkileme biçimini değiştirebilirsiniz. Kızgınlık ve öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz.

    Not: Bu yazıda Türk Psikologlar Derneği yayınlarından yararlanılmıştır.

  • Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas Süreci ve Başetme Kılavuzu

    Yas insanların en acısız, çaresiz, üzgün ve kaybettikleri kişini bir daha görememenin verdiği ayrılık acısının hissettirdiği ve bir takım ritüellerden oluşan bir süreçtir. Farklı kültürlerde farklı ritüellerle kişi bu süreci atlatır ve belirli bir zaman sonra hayatına devam etmesi bekleniyorken,kişinin yas sürecini uzatması patolojik durum olarak değerlendirilmeli ve destek alması sağlanmalıdır.

    Kılavuz kayıp yaşayan kişinin ne zaman destek alması gerektiğini ve doğal yas sürecinin evrelerini açıklayacaktır.

    Terimler:

    • Kayıp – sevdiğin birisini kaybetme

    • Keder, acı – kayıp için verdiğimiz psikolojik tepki

    • Matem – kederin toplumsal görüntüsü

    İnsan her türlü kayıplardan sonra kederlenebiliyor, bunlardan en acısı ve ağırı sevdiği kişilerin kaybıdır. Bu listeye eş, dost, akraba, anne, baba ve çocuk ekleniyorken, bir çok durumda erken doğum veya düşükler nedeniyle kayıplar gözardı edilebiliyor ve hatta kişiye yas tutması dahil müsade edilmiyor.Bu gibi durumlarda genelde yasını tutamayan annenin hemen toparlanması bekleniyorken hormonların da etkisinden kaynaklı kadın farkında olmadan ruhsal problemler yaşayabiliyor. Oysa, bu durumla karşılaşan anne normal yas süreci geçirmesi için desteklenirse, süreç daha doğal ve sorunsuz atlatılacaktır.

    Kişiler, kültürler ve düşünce yapıları farklı olduğu için her insanın yas sürecine vereceği tepki aynı olmayacaktır. Ama ortalama bir yas sürecinin aşamaları genel olarak aşağıdaki gibidir:

    • Acı haber karşısında hayrete düşmek – inanmamak!

    • Duygusal uyuşma – kişi o an hiç bir şey hissedemez! Yas merasimi için akrabalarla hazırlık yapar belki veya sessiz bir köşeye çekilir!

    • Özlem – bir zaman sonra uyuşma hissi geçer ve yerini özlemle değişir. Bu özlem hissine öfke eşlik edebilir.

    • Öfke – kişi bu süreçte doktorlara, hemşirelere ve ya sadece ölümden sorumlu tutulan her kese karşı öfke geliştirmeye başlar.

    • Suçluluk – kişi yaptığı ve yapmadığı her şey için kendini suçlamağa başlar

    • Aşırı öfke, sinir ve patlama krizi – bu durum ölümden yaklaşık iki haftada pik noktasına ulaşır, ve kısa süre sonra üzüntü veya depresyonla yer değişir.

    • Depresyon ve üzüntünün dört ile altı hafta içinde en pik noktaya ulaşması beklenmektedir. Ani ağlama nöbetleri, başkalarından uzaklaşma ve aktivitelerde azalma bu haftalarda normal yas sürecinin bir parçasıdır.

    • Düşünme – beraber geçirilen anıları tek-tek düşünme evresi

    • Hatırlatıcılardan kurtulma – bu evre yasın son evresidir ve farklı kişilerde kendini farklı gösterebilir. Tüm hatırlatıcıların ortalama bir veya iki yıl içerisinde acıtmaması ve kişinin ölmüş olan kişini ‘bırakması’ ve hayatına kaldığı yerden devam etmesi beklenmektedir.

    Çocuk ve Ergenler

    Çocuklar 3 veya 4 yaşına kadar ölümün anlamını tam anlamasalar da, erişkinlerin yaşadığı yas sürecini onlar da hissedebiliyorlar. Bebeklik çağından itibaren çocuklar acı hisseder ve ağır strese maruz kalabilirler. Çocuklar bu süreci erişkinlerle kıyaslandığı zaman daha hızlı atlatabiliyorken, okul çağlarında bir çocuk ölüm veya kayıptan kendini sorumlu görebilir. Ergenler ise genelde içe kapanmağı ve konuşmamağı tercih ederler.

    Olası bir yas sürecinde çocuk ve ergenleri bu sürece dahil etmek önemlidir. O da herkesle beraber yasını tutmalı ve asla süreci yalnız yaşamamalıdır. Her ne kadar iyilikleri düşünülse de, bu onlara yapılmış haksızlık olabilir. Ailenin bir üyesi öldüğünde çocukları ve gençleri sürece dahil etmek çok önemlidir.

    Kayıp Yaşayan kişiye nasıl destek olunur?

    • Sürekli yanında olmağa çalışılmalı ve kişi kendini yalnız hissetmemelidir. Konuşmak ve konuşturmak yerine rahatlayacağı ortam sağlamak doğru karar olabilir.

    • Kendisi konuşmak ve acısını paylaşmak ve ağlamak istedikçe buna müsaade edilmelidir.

    • Genelde kişiler acıları ve aynı şeyleri tekrar-tekrar ve sürekli konuşmak isterler. Bunu yaptıkları zaman onları desteklememiz çok önemlidir, çünkü bunu ne kadar sık yaparlarsa süreç o kadar hızlı ilerleyecektir.

    • Yastan sonra kişi düğünler, nişanlar, yıldönümleri ve s.gibi eğlenceli aktivitelerde genelde rol almaktan çekinmektedir. Bu dönemde kişiye destek olmak için çaba sarf edilmesi önemlidir.

    • Ölen kişinin sorumlulukları birilerinin omzuna kaldığı zaman bu yas sürecini daha ağırlaştırabiliyor. Bunu hafifletmek için kişiye yardımcı olunması gerekir.

    • Kişiye yas sürecini atlatmak için zaman tanımak çok önemlidir.

    Ne zaman destek alınması gerekir?

    Psikolojik olarak yasın her evresinde destek alınması önerilmestedir, çünkü bu süreci kontrol altında tutmaya ve kişinin patolojik belirtiler geliştirmemesine yardımcı olacaktır. Zamanında destek alınmazsa ve kişi patolojik yas yaşamağa devam ederse kişinin en kısa zamanda destek alması öneriliyor. Bunun için aşağıdaki belirtileredikkat edilmesi önerilmektedir:

    • Kişi psikiyatrik bozukluk geliştirdiyse

    • Kişi iyileşmek yerine daha kötüye doğru gidiyorsa

    • 4-6 hafta sonra hayatına geri dönmekte zorlanıyorsa

    • 1-2 yıl geçmesine rağmen ölen kişinin patolojik şekilde yasını tutmağa devam ediyorsa

    Kumru Şerifova

    Kaynakça:

    Royal College of Psychyatrists, Bereavement leaflet

  • Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres ve Stresle Başa Çıkma

    Stres Nedir?

    Stres sözcüğü en geniş anlamda birey-çevre etkileşiminde kişinin uyumunu bozan, kapasitesini zorlayan talepler olarak tanımlanır.

    Stres Zararlı mıdır?

    Stresin, zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızı tüketen olumsuz bir yanı olduğu gibi, kendimizi keşfetmemize, potansiyelimizi kullanmamıza ve gelişmemize de yardımı olabilir. Duygu açısından hafif bir genel uyarılmışlık düzeyinin olmasının yapılacak işe ilgi uyandırma etkisi vardır. Dolayısıyla bir miktar stres normal işlevlerimiz için de gereklidir. Ancak yoğun ve uzayan stresin fizyolojik ve psikolojik açıdan olumsuz etkileri görülebilir.

    Stresin Yol Açtığı Sorunlar Nelerdir?

    1.Fizyolojik Sorunlar: Kalp atışlarının artması, çarpıntı, ateş basması, baş dönmesi, nefes darlığı, boğazda yutkunma güçlüğü, titreme, baş ağrısı, mide ve kaslarda gerginlik, hazımsızlık, yorgunluk.

    2.Zihinsel ve Duygusal Sorunlar: Stres ve gerilim fazla enerji tüketmeye neden olduğu için bir süre sonra birey kendisini zayıf, güçsüz, her an kötü bir şey olacakmış duygusunu yaşayan nedeni belirsiz yoğun bir endişe duyan, uykusuzluk çeken, sinirli, çabuk heyecanlanan bir kişi durumuna gelebilir. Dikkatini toplamakta güçlük çekebilir, hafıza sorunları yaşayabilir, öğrendiği konuları unuttuğu endişesine kapılabilir. Kolaylıkla yapabileceği işleri yapılamaz, güç engellere dönüştürerek işleri geciktirme ya da engelleme eğilimine girebilir.

    3.Davranışsal Sorunlar: İçe kapanma, bir maddeye (sigara, alkol v.b.) aşırı düşkünlük, sakarlık, gevşemede güçlükler görülebilir. Yoğun stres bireyin iş verimini de olumsuz etkilemektedir.

    Stresle Başa Çıkmanın Etkili Yolları

    Zamanı iyi yöneterek, problem çözme teknikleri kullanarak, aşırı genellemelerden kaçınarak, kişiler arası ilişkiler ve sosyal etkinlikler geliştirilerek,

    Fiziksel aktivitelerde bulunarak, dengeli beslenerek, gevşeme egzersizleri öğrenip uygulayarak, zihinde canlandırma yaparak stresle daha kolay başa çıkabiliriz.

    Zaman Yönetimi: Başlangıçta hepimizin eşit olarak sahip olduğu tek kaynak olan zamanı, zaman yönetimi konusunda kararlılık sergileyen kişiler başarılı bir biçimde yönetebilirler. Zamanı yönetebilmek için kişinin kapasitesine ve kişilik özelliklerine uygun gerçekçi bir program yapabilmek gerekir. Programlar içerik olarak sadece yapılması zorunlu olan işleri kapsayacak olursa büyük olasılıkla program işlemeyecektir. Etkili bir program yapabilmek için zorunlulukların yanında, düzenli uyku, molalar, eğlenme, dinlenme, sosyal etkinlikler ve olası değişiklikler karşısında alternatif olabilecek etkinlikler de programda yer almalıdır. Yağmur nedeniyle planlanan yürüyüş yapılamayacaksa odada egzersiz yapabilmek gibi.

    Stresle Başa Çıkmada Etkili Olmayan Yollar

    Madde Bağımlılığı: Sigara ya da alkol sıklıkla kullanılan bir gevşeme aracıdır. Birey stres veren durumla karşılaştığında otomatik olarak bu maddelere yönelebilir. Oysa alkol ve sigaranın sağlığa olan zararları, stresin ilk anda verdiği zararın çok üzerindedir. Uzun vadede fizyolojik ve psikolojik bağımlılığa yol açtığı için başlı başına bir stres faktörü olmaktadır.

    • Aşırı Yemek Yeme: Başlangıçta rahatlatıcı olmakla birlikte, bu tür bir davranış kendi başına ya da alınan kilolar nedeniyle ek bir stres kaynağı haline gelebilmektedir.

    • Kontrolsüz Alışveriş: Kendisine değer vermek, yenilik yapabilmek amacıyla başlanan alışveriş, kontrol edilemez boyuta gelirse, borçlanma nedeniyle birey bir süre sonra istek ve ihtiyaçlarını ertelemek durumuna gelerek daha yoğun stres yaşayabilir.

    • İçe Kapanma: Bazı bireyler strese tepki olarak, geri çekilip, içe kapanabilir. Pasifleşerek sorunlarıyla yüzleşmekten kaçınabilir. Sorunlarını tümüyle yok sayarak, olayların dışına çıkabilir. Başlangıçta stres yaratıcı olaydan uzak kalsa bile sorun çözümlenmemiş olur.

    • Aşırı Tepki Gösterme: Küçük hayal kırıklıklarından ya da değişikliklerden olumsuz etkilenme aşırı tepki vermeyle ortaya çıkabilir. Başkalarına yönelik öfke nöbetleri, kırıcı olma, kaygılanma v.b. bunlardan bazılarıdır. Bu davranışın alışkanlık haline gelmesi bireyi yalnızlaştıracağından strese daha yatkın hale gelebilir.

    • Biriktirme: Birey, stres karşısında hiç tepki göstermeyip, yaşanan sıkıntıyı içine atabilir. Bu birikimler dayanılamayacak duruma geldiğinde hiç tepki vermeyeceği olaylara karşı çok şiddetli tepki verebilir. Birikim kapasiteyi zorladığından, birey daha stresli hale gelebilir.

  • 4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin

    4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin

    4 Adımda Psikolojinizi Düzeltin​

    Yaz ayının başlarındayız. Havanın olumlu etkisi sayesinde dışarı çıkmak için nedenlerimiz arttı. Uzmanlar mevsim değişimlerinin, insanların fizyolojisi ve psikolojisi üzerinde doğrudan etkisi olduğu görüşündeler. Bahar ve yaz ayları bildiğiniz üzere alerjisi olan insanlar üzerinde de doğrudan etkilidir. Vücudumuzdaki hormonal ve fizyolojik değişiklikler mevsimsel depresyonları beraberinde getirebiliyor. Dahası, tedavi edilmeyen depresyon bu aylarında etkisini daha şiddetli gösteriyor. Yazın henüz başındayken depresyon ile nasıl başa çıkacağımızı öğrenmek ister misiniz? Psikolog Tuba Dadaşoğlu ile yaz depresyonu ile nasıl başa çıkacağımızı konuştuğumuz, kendimizi daha enerjik ve dinamik hissetmek için neler yapmamız gerektiği ile ilgili bilgilendirici bir söyleşi yaptık. Keyifli okumalar dilerim.

    Depresyon nedir?
    Evet, gerçekten de depresyon nedir? Farkındaysanız artık herkes “Depresyondayım!” diyor.Aslında depresyonun en temel anlamı; isteksizlik hali, hayattan zevk alamamak ve hiçbir şey yapmama isteğidir. Aslına bakacak olursak depresyon; bir beyin hastalığıdır. Yani hem vücudu, hem düşünceleri hem de duygu durumunu etkiler.

    Bahar ve yaz depresyonu hakkında bilgi verebilir misiniz?
    Toplumumuzda daha çok  bahar ve yaz depresyonu olarak bilinen şey, esasen mevsimsel duygulanım bozukluğudur. Her yılın aynı zamanlarında tekrar eden bir depresyon türüdür. Bu süreçte kişiler kendilerini daha çok sömürülmüş ve karamsar hissederler. Bahar depresyonu hastalığı ile yapılan en büyük yanlışlıklardan biri de, bu hastalığı kısa süreli bir moral bozukluğu sanıp, insanların bu durumu ciddiye almamasıdır. Eğer doğru zamanda doğru adım atılmazsa bu hastalık giderek ağırlaşıp sürekli bir depresyon haline de gelebilir.

    Peki, yaz depresyonunun belirtileri nelerdir?
    Kişide gözle görülür derecede enerji düşüşü başlar ve ilgi kaybı azalır, suçluluk duyguları artar, odaklanamama durumu başlar, yoğun bir şekilde ölüm veya intihar fikirleri ortaya çıkar. Duygusal anlamda bir çökkünlük yaşarlar ve her şeye üzülürler. Ağlamalar artar, bu bazen bir neden olmadan da ortaya çıkar. Uyku düzenleri bozulur, hiçbir şeyden zevk alamaz hale gelirler ve kendilerini sürekli yorgun hissederler.

    Bahar ve yaz depresyonunda en çok kimler risk altında?
    Bahar depresyonu, genetik olarak depresyona yatkınlığı olan kişilerde daha fazla görülüyor.Bir de geçmişte depresyon geçirmiş kişilerde daha sık şekilde ortaya çıkıyor. Örneğin; dışa dönük ve ikili ilişkilerinde iletişimi daha kuvvetli olan kişilerde depresyon daha az görülürken, içe dönük ve ikili ilişkilerinde iletişimi zayıf olan kişilerde bu hastalık daha sık ortaya çıkıyor. Buna ek olarak; mükemmeliyetçi yapıya sahip kişiler birçok konuda esneklik gösteremediği için beklentilerinin altında bir durum sergilediği zaman daha sık depresif belirtiler yaşıyor ve böylece mevsimsel değişimlerde daha fazla hassasiyet gösteriyorlar.

    Depresyon başlamadan önce anlamak mümkün müdür? Depresyonun ön belirtileri var mı?
    Hepimiz hayatımızda üzülüyoruz, yıpranıyoruz, stresli anlar ya da zamanlar geçiriyoruz fakat her duygunun olduğu gibi bu duygularında belli bir zamanı olmalı. Buna örnek verecek olursak; ilişkimizle ya da aile yaşantımızla ilgili zorlu bir süreçten geçiyorsak üzülmemiz, uykularımızın kaçması hatta stres düzeyimizin artması normal olabilir.

    Depresyon döneminde farklı olarak yaşanan durum ise; hayatımızda olumlu gelişmeler olmasına karşı içimizde hissettiğimiz koskoca bir boşluk hissi, bunalım ve hüznün devam etmesidir.Yani önceden sizi mutlu eden, keyif veren şeyler artık eski tadı vermiyorsa depresyondasınız demektir. Tabii kişiler çoğu zaman yaşadığının depresyon mu yoksa günlük hayatın bir parçası mı olduğunu ayırt etmekte zorlanabiliyorlar. Eğer bir olay karşısında normalden farklı tepkiler verdiğinizi düşünüyorsanız ve çevrenizdekilerden de bu konuda sorular geliyorsa bir uzmandan destek almanızı öneriyorum. Çünkü uzun süre tedavi edilmeyen depresyon kişiyi intihara kadar sürükleyebiliyor.

    4 adımda depresyon ile başa çıkmak için neler yapmamız gerektiğini bizimle paylaşabilir misiniz?
    Öncelikli olarak “Artık geçmişin yükünden kurtulve hafifle!” diyerek konuya başlamak istiyorum. Geçmişe dair unutmadığımız ve unutmak istemediğimiz her şey bizim ruh sağlığımızı olumsuz şekilde etkiler. Yaşadıklarımızı tabii ki tamamen unutmaktan bahsetmiyorum. Zaten bu, mümkün de değil; fakat geçmişi bugünümüzde yaşatarak kendimize en büyük zararı yine kendimiz vermiş oluyoruz. Eğer geçmişi affedip yolumuza devam etmeyi tercih edersek inanın bana bambaşka bir noktada göreceğiz kendimizi.

    İkinci olarak: O kafayı değiştir!
    İnanın ne düşünüyorsak ya da ne hissediyorsak o şekilde de davranırız. Yani düşünceler duyguları, duygularda davranışlarımızı etkiler. Ben diyorum ki işe olumsuz düşüncelerimizi değiştirmekle başlayalım. Çünkü olumsuz duygular bizi düşünsel ve fiziksel olarak da olumsuz etkiler. Olumsuz bir duygu durumu içerisindeyken moralimiz daha da bozulur. Moralimizin bozulması ise çoğunlukla yapıcı bir durum değil tam tersine yıkıcı bir durumdur.

    Bir diğeri:Kendinle ilgilen!
    Depresyonun üstesinden gelmek için kendimize dikkat etmemiz gerekmektedir. Tabii bu da sağlıklı bir yaşam tarzını takip etmek, stresle başa çıkabilmeyi öğrenebilmek, sağlıklı alışkanlıklar geliştirmek ve gün içinde bize iyi gelecek aktivitelerde bulunmaktır. Ruh sağlığımızda yaşadığımız sorunlar şüphesiz bedenimize de yansır. Hareketsizlik ve bununla beraber sürekli düşünme hali bedenimizi yorabilir.

    Olmazsa olmazı ve sonuncusu: Sevdiklerinize zaman ayırın!
    Depresyonla gelen isteksizlik ve yorgunluk hali ilişkilerimizi de etkileyebilir. Yapılan araştırmalara göre, sosyal ilişkilerin iyileştirici bir gücü olduğu ispatlanmıştır. Uzun süredir ihmal ettiğiniz bir arkadaşınızı arayıp onunla görüşmek, hatta bir kahve içip sohbet etmek inanın size iyi gelecektir.Ve en önemlisi, önceden yaptığınız ve sizi iyi hissettiren şeyleri içinizden gelmese bile yapmaya çalışmak en etkili olacak yöntemlerden biridir. Depresyonunuz hemen bitmese bile, keyifli aktivitelerle uğraştığınız için kendinizi günden güne daha enerjik ve daha iyimser hissedeceksiniz.

    Bir uzmandan ne zaman yardım alınmalı?
    Eğer depresyonunuzun zamanla daha kötüye gittiğini düşünüyorsanız, bir uzmandan destek almanızı tavsiye ediyorum. Yardım alıyor olmak sizin zayıf olduğunuz anlamına gelmemeli. Depresyondayken negatif düşüncelerle boğuşmak kendimizi bulmamızı daha da zorlaştırabilir, fakat unutmamanız gereken önemli bir nokta var, depresyon tedavi edilebilir ve kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz! Ancak önemli olan 4 adımı uygulamaktan asla vazgeçmeyin. Profesyonel destek alıyor olsanız bile, bu ipuçları kendinizi daha iyi hissetmenizi ve iyileşmenizi hızlandırmada yardımcı olacaktır.

  • DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    DEPRESYONDAN KURTULMAK İÇİN 10 ALTIN ÖNERİ

    Hayattan artık zevk almama, mutsuzluk, durup dururken gözyaşlarına boğulma, enerji düşüklüğü… Eğer sizde de bu belirtiler varsa depresyonda olabilirsiniz. Kişilerin yaşam kalitelerini düşüren ve hayattan beklentilerini azaltan bu rahatsızlıktan kurtulmak ise gün içerisinde yapacağınız gayretlerle mümkün…Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, depresyon belirtileri ve depresyonla baş edebilmek için önerilerde bulundu.

    Bu Belirtiler Depresyon Habercisi

    Depresyon, sürekli bir mutsuzluk ve ilgili kaybına neden olan bir duygudurum bozukluğudur. Ayrıca majör depresif bozukluk veya klinik depresyon adı da verilir. Hissetme, düşünme ve davranma şekillerinizi etkiler ve çok çeşitli duygusal ve fiziksel sorunlara yol açabilir. Normal günlük faaliyetlerinizi yaparken sorun yaşayabilir ve bazen hayatın yaşamaya değer olmadığını hissedebilirsiniz. Bir can sıkıntısı salgınından daha fazlası olan depresyon bir zayıflık değildir ve bundan basit bir şekilde “kurtulamazsınız”. Depresyon orta-uzun süreli bir tedavi gerektirebilir.

    Depresyon belirtileri ise şu şekildedir;

    • Mutsuzluk, gözyaşlarına boğulma, boşluk veya umutsuzluk duyguları,
    • Küçük meselelerde bile kızgınlık patlamaları, duyarlılık veya hayal kırıklığı,
    • Cinsellik, hobi veya spor gibi normal faaliyetlerin çoğu veya tamamında ilgi veya zevk kaybı,
    • Uyku yitimi veya çok fazla uyuma gibi uyku bozuklukları,
    • Küçük işler de bile ek çaba gerektirecek düzeyde yorgunluk veya enerji yoksunluğu,
    • İştahta değişiklikler; sıklıkla iştah azalması ve kilo kaybı, ancak bazı kişilerde iştahın açılması ve kilo alımı,
    • Anksiyete, ajitasyon veya huzursuzluk,
    • Yavaş düşünme, konuşma veya beden hareketleri,
    • Değersizlik veya suçluluk hisleri,
    • Geçmiş hatalara odaklanma veya sorumluluğunuzda olmayan şeyler için kendinizi suçlama,
    • Düşünme, konsantrasyon bozukluğu, yanlış kararlar alma ve gündelik şeyleri hatırlamada sorun yaşama,
    • Sık ve tekrar eden intihar düşünceleri, intihar girişimleri,
    • Sırt ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar,

    İyileşme Sürecinde Olumsuz Duygulara Kapılmayın

    Depresif belirtiler kişilik özellikleri ile karıştırılmamalıdır. Depresif belirtiler geçicidir ve “karakterinizin değiştiği” ya da “artık kişi olarak eskisi gibi biri olmadığınız” anlamına gelmez. Depresyonda yaşadığınız işlev kaybı, “yetersizlik” anlamına gelmemektedir. Ayağınız kırıldığında yürüyememeniz gibi, depresyonda olduğunuzda da bazı şeyleri yapmakta zorlanırsınız. İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir. Zaman zaman depresif belirtilerde artış, duygu durumda değişmeler, eski gerçek dışı düşünceler görülebilir. Bu sürecin iyileşme döneminin bir parçası olduğunu hatırlayın ve “eskisi gibi olacağım, başa dönüyorum” şeklindeki olumsuz düşüncelerden kendinizi uzaklaştırın. Aksi takdirde bu tür yorumlamalar geçici olan depresif duygulanımın süresini uzatabilir.

    Depresyondan Kurtulmak İçin…

    Yakınlarınız ve özellikle aileniz ile daha fazla vakit geçirin.
    Duygularınızı ifade edin, diğer insanların ne hissettiğine verdiğiniz önem kadar kendi duygu ve ihtiyaçlarınızı da gözetin.
    Depresyon döngüsünü unutmayın, depresyonda çoğunlukla kişinin bir şey yapma isteği olmaz, uyuma isteği olur ve yaptığı şeylerden zevk almaz. Eğer belirtileri besleyecek şekilde evde oturup, hiçbir şey yapmaz ve içinizden gelmesini beklerseniz depresyonun seviyesini artırabilirsiniz. Bu sebeple mümkün olduğunca böyle durumlarda zevk almasanız da faaliyetlerinizi sürdürmeye devam edin.

    Geçmişe odaklı olmayın, geçmiş hatalar üzerinde durup problem odaklı yaklaşmayın.
    Olumlu duygu ifadelerini artırın. Olumsuz duygu ve düşüncelerinizi yerinde ve zamanında, uygun dozda ifade etmekten kaçınmayın. Unutmayın ki zamanında sergilenen uygun ifade ve aktif davranış, birikimi engelleyecek, küçük artçı depremler büyük depremin önüne geçecektir.
    İyileşme sürecinde dalgalanmalar olabilir, zaman zaman depresif belirtilerde artış görülebilir. Bunu normal karşılayın.

    Aile üyelerinin beraber vakit geçirmeleri önemlidir. Zaman geçirme ev içerisinde ufak bir aktivite ile sağlanabileceği gibi ev dışında da yapılan aktiviteler ile de sağlanabilir.
    Gün aşırı açık havada düzenli yürüyüş yapmanın, antidepresanlarla aynı tedavi edici etkiyi yaptığını unutmayın. Kademeli olarak temponuzu ve yürüyüş sürenizi artırabilirsiniz.
    Ev içinde yatakta geçirdiğiniz süreyi azaltıp, hareketinizi artırabilmek için ev içi sorumluluklar alın.
    Gün ışığından fazla faydalanacak şekilde uyumaya özen gösterin. Geç saatlerde yatıp geç saatlerde uyanmak depresyonu kendi başına sürdüren bir etmendir. Erken yatıp erken kalkmaya kendinizi alıştırın.

  • Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelik sırasında anne adayları hormonal değişiklikler, stres ve fiziksel değişimlerinden dolayı farklı bir psikoloji yaşarlar. Anne adaylarının tümü bu süreçte “hamilelik nasıl olacak”, “doğum nasıl olacak”, bebek nasıl olacak” gibi bazı endişeler taşırlar. Anne adayı, kendisini nasıl bir deneyimin beklediğini bilmemenin sonucu olarak heyecanlı, kaygılı bir belirsizlik dönemi yaşar. Ayrıca bu dönemde birçok kadın hormonal değişikliklere bağlı olarak kontrol edemedikleri iniş-çıkışlar yaşarlar. Ani ağlama krizleri, aşırı duygusallık, ilişkilerde alınganlıkların artması, zaman zaman biyolojik sebepler zaman zaman da psikolojik sebeplerden dolayı farklı duygu durumları yaşarlar. Bazen mutsuz, bazen endişeli, bazen aşırı alıngan olurlar.

    Hamilelikle belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylarda görülen yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar ve iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocuğu ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Bu durumda gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir. Tüm amaç; çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması, iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirerek yeterli hissetme ihtiyacı ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.

    İkinci Bir Hamilelik İçin Psikolojik Doğru Zamanlama Nedir?

    Genellikle her çift kendilerine ait sebeplerden dolayı bebek yapar. Hayallerini gerçekleştirmek, evlilikteki doyumu artırmak, eşi-kaynak aileyi-ilk çocuğu yani; bir başkasını memnun etmek ya da biyolojik saati geçeceğine inandığı için bebek sahibi olmak isterler. Bu sebeplerin; hamilelik, doğum ve anne-bebek ilişkisi üzerinde çok önemli etkileri vardır. Çünkü bireyler çocuk sahibi olma sebeplerine göre “çocuk sahibi olmak” kavramına farklı noktalardan bakar ve farklı tanımlamalar yaparlar. Dolayısıyla psikolojik anlamda ideal zamanın en doğru tespiti erkeğin de arzusuyla birlikte özellikle annenin ikinci çocuğa hazır olması ve bunu gerçekten istemesidir. Çünkü her ne kadar anneye yardımcı bir eş söz konusu olsa da, hamilelik sürecinin psikolojik etkileri ve özellikle 0-3 yaş sürecine kadar birincil bağlanma nesnesi çocuk için annedir. Ve en büyük iş anneye düşmektedir.

    Annenin önceki hamileliğinden sonra yaşadığı stresten kurtulması ve vücudunda gerekli besinleri geri kazanması için zamana ihtiyaç olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çoğu bilimsel araştırma bir önceki bebeğin doğumdan sonra 18-23 ay beklemenin önemine işaret etmektedir. Bu süre bir sonraki hamileliğin sağlıklı olarak başlamasına neden olmaktadır. Altın zamanlama ise; ilk çocuğun 4 yaşındayken ikinci hamilelik sürecinin başlamasıdır. Bu zamanın yeni bir bebek için ideal olabileceği düşünülmesinin sebebi de, 4 yaş üstü çocukların anne babalarının ilgilerine çok ihtiyaçları olmadan vakit geçirdikleri ve kendine ait bir hayatları olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

    İkinci Çocuk Kararıyla İlgili Eşler Arasında Farklı Görüşler Varsa Ne Yapılmalıdır?

    Bebeğin doğumundan sonra genellikle kadın ve erkek farklı zorluklar yaşarlar. Doğumdan sonra erkeklerin en fazla sorun olarak hissettikleri konular; ailenin geçimini sağlamak, uykusuzluk ve yorgunluk, günlük işlerin artması, kayınvalide ve kayınpeder müdahaleleri, kendine ayırabildiği zamanlarının ve sosyal aktivitelerinin kaybı, eşinin cinsel ilgisinin azalması etrafında yoğunlaşır.

    Kadınlar ise genellikle uykusuzluk ve yorgunluktan, vücutlarından ve kişisel görünümlerinden, annelik becerilerini ve yeterliliklerini sorgulamaktan, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ani duygu değişimleri ve kaygılardan, artan ev işlerinden, yeni roller ve sorumluluklara uyum sağlamada yaşadıkları güçlüklerden ve bebekten önce çalışıyorlarsa iş hayatlarındaki değişimlere ayak uydurabilmekteki zorluklardan şikayet ederler. Bu nedenle ilk çocuk gibi ikinci çocuğun kararının ortak verilmesi evlilikte karı-koca rollerin devam edebilmesi ve evlilik doyumunun devamı için önemli bir noktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı eşler arasında ikinci çocuğu istemeyen tarafın bu nedenin altındaki; kaygı, endişe, hazır olmama sebeplerinin açıkça eşler arasında paylaşılması, sunulan nedenleri ortadan kaldırabilecek ortak çözüm yolları aranması, eşlerin asla bu konuda diğerinin ihtiyaçlarını göz etmeden tek başına karar vermemesi oldukça önemlidir. Ciddi uzlaşmazlıkların olduğu noktada aile terapisinden yararlanmak faydalı olabilecektir.

    İkinci Çocukla Birlikte Çiftler Neleri Göze Almalıdırlar?

    Eşlerin evliliklerinden aldıkları tatmin düzeyi ve buradan duygusal olarak beslenebilmeleri sağlıklı aile için en önemli noktadır. Ayrıca bu birlik ve tatmin noktası eşlerin bebeklerine gösterecekleri sevgi düzeyini de etkiler. İkinci çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte ilk çocuk deneyiminden çoğu konuda anne babalar tecrübe sahibi olmuşlardır. Bu durum oldukça avantajlı bir durumdur. Ancak tecrübeye rağmen her yeni bebek evde maddi ve manevi anlamda görev ve sorumluluklarda artışa sebep olacaktır. Bunlar beklenen, deneyimle de artık daha kolay ön görülen normal durumlardır. Burada önemli olan doğumdan sonraki dönemde beklenebilecek ve doğal olan sıkıntıları yaşarken dahi evliliğe sahip çıkabilmek için uğraşmaya devam etmektir. Bu da ancak anne-babaların karı-koca rollerini doyumlu bir şekilde sürdürebildiği koşullarda sağlanacaktır.

    Zamanı geldiğinde bebeğin doğumundan sonraki keyifli günlere mümkün olduğu kadar çabuk dönebilmek, çocuklara ve kendimize sağlıklı, mutlu yuvalar sunabilmek için;

    1-Eşiniz istiyor, aile büyükleri talep ediyor diye, çocuğunuzun mutlaka bir kardeşi olmalı diye çocuk sahibi olmayın.

    2-Asla evliliğinizi kurtarmak için çocuk sahibi olmayın. Çocuk sahibi olmak bir yandan çok güzel ancak bir yandan da oldukça stresli bir durumdur. Sağlıklı, mutlu, doyumu tatminkar düzeyde olan bir karı koca ilişkisinde çocuk konusu gündeme gelmelidir. Önce evliliğinizdeki sorunları düzeltmeye öncelik verip, sonra bu konuyu eşinizle birlikte ele alın.

    3-Bebekler, çocuklar verdikçe almaya ve daha da fazlasını istemeye doğuştan hazırdı. Bebeğinizle çocuklarınızla ilgilenirken eşinizin hayatına eşlik etmeyi unutmayın.

    4-Çocuklarınız ve sağlıklı aileler için en önemli koalisyon; eşinizle kurduğunuzdur. Eşler arası uyum, mutluluk ve doyum sağlıklı ailenin temel taşıdır.

    5-Çocuklarınızla kuracağınız ilişki eş ilişkinizin yerine geçmemelidir. Eş ilişkinizde tatmin edici olmayan durumlar varsa buradaki boşluğu çocuklarla değil eşinizle birlikte gerekirse destek olarak kapatmalısınız.

    6-Bir çocuğa psikolojik olarak verilecek en güzel hediyenin, anne babası arasında aynı zamanda keyifli bir karı koca ilişkisinin olduğunu görebilmesi olduğunu unutmayın. Çocuğunuz için evliliğinizi, eşinizi ihmal etmenin kimseye faydası olmayacaktır.

    7-Daha iyi anne-baba olabilmek için, daha az kadın-erkek, daha az karı-koca olmak zorunda değilsiniz. “Kadın” ve “erkek“ olmak, “karı-koca” olmak ve “anne-baba” olmak arasında bir denge kurmaya gayret edin.

    8-Bebeğinize rağmen hobilerinize, kişisel zevklerinize sahip çıkmaya gayret edin. Mutlu çocuk mutlu anne baba demektir.

  • EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    EVLİLİĞİ KORUMAK İÇİN SİHİRLİ İPUÇLARI

    • HATALARINIZ KARŞISINDA SADECE ÖZÜR DİLEMEYİN

    Evliliğimizde hatalar kaçınılmazdır. Hayatımıza dair her şey muhteşem gitse dahi kadın erkek olmanın getirdiği farklılıklardan dolayı dahi birbirimize karşı hatalar yapılacaktır. Bu nedenle hatalardan kaçınmak neredeyse mümkün değildir fakat mümkün olan bir şey vardır hatalar karşısında evliliğimizin yıpranmasına engel olmaktır. Hatamız karşısında pişman olduğumuzu dile getirmeliyiz ama sadece dile getirmek çözüm olmuyor hatamız karşısında birkaç pozitif davranış sergilemeli ve eşimiz hatamızdan gerçekten pişman olduğumuza o zaman inanacaktır. Ayrıca bu pozitif davranışlar ilişkinize bir ferahlık sağlayacaktır.

    • CİNSEL YAŞAMI İHMAL ETMEYİN

    Evliliğin ilk yıllarından hatta ilk aylardan itibaren sekse verilen önemin çiftlerde azaldığı görülmektedir. Sebeplere baktığımızda ise yoğun iş hayatı ev hayatı veya çocuklarla ilgilenme …vs gibi birçok sebep görülmektedir. Yaşantımız ne kadar ağır şartlarda olursa olsun seks insan vücudu için ekmek su gibi gereklidir. Vücut bu ihtiyacını karşılayamadığı takdirde evliliğinden doyum sağlayamamış olacak ve çiftlerde öfke ,sinir,ani tepkiler gibi bir takım olumsuz davranışlar sergilenmeye başlayacak bu durumda evliliğimize zarar verecektir. Şunu unutmayalım ki cinsel yaşam evliliği besleyen ana damarlardan biridir.

    • FEDAKAR EŞ OLMAYIN

    Fedakarlık sürekli kendimizden ödün vermeye dönüşmüş ise sadece eşimiz mutlu olsun benim mutluluğumun önemi yok diyorsak bu evliliğimize yarar yerine zarar verecektir. Evlilikte her şeyin bir ölçüsünün olması gerektiği gibi fedakarlığında bir ölçüsü olmalıdır. Eğer bir taraf sürekli fedakar olursa o ilişki aşk ilişkisi olmaktan çıkıp anne evlat ilişkisine dönüşecektir. Bu nedenle evliliğimizde bireysel mutluluğumuzu da ön planda tutmalı kendi değerimizin farkına varmalıyız. Siz kendi değerinizin farkına vardığınız zaman eşinizde sizin değerinizi görmeye başlayacaktır. O yüzden her konuda diyoruz ki önce can sonra canan

    • HAYATINIZIN MERKEZİ EŞİNİZ OLMASIN

    Son yıllarda çiftlerimizin yaptığı hatalardan biri de evliliklerinin dışında hayatlarında ki diğer eş dost akraba arkadaş…gibi kişileri ihmal etmeleridir. Yaşamaları gereken her anı mutlu oldukları üzüldükleri heyecanladıkları güzel veya kötü her anı eşleri ve çocuklarıyla yani sadece çekirdek aileleriyle paylaşıyorlar ve zamanla eşler kendilerinin ne kadar kısıtlandığının farkına varıyor ve evliliklerinden boğulmaya başlıyorlar. Ayrıca çiftler hayatının merkezi eşleri yaptıkları zaman her şeyi de eşinden beklemeye başlıyor bu noktada beklentileri karşılamakta zorlanan eş sürekli suçlanmaya başlıyor ama onun yerine hayatımızda ki diğer insanlarla nitelikli zaman geçirdiğimizde evlilikten boğulma ve beklenti noktasında eşimiz üzerindeki yükü hafifletmiş olacağız. Beklentiler azaldıkça mutluluk artacaktır.

    • MİNUMUM BEKLENTİ MAKSİMUM MUTLULUK

    Evlilikte sürekli karşı taraftan bizi mutlu etmesine dair beklenti içerisine girersek hem evliliğimize hem kendimize hem de eşimize zarar vermiş oluruz. Şöyle düşünün eğer Allah’ım bana 1 kilo altın ver diye dua edersek bir gün yarım kilo altın gelse mutlu olmayız ama Allah’ım madem duam kabul olacaktı bir kilo olsaydı deriz ama hiç dua etmesek bir anda bir çeyrek altın gelsen nasıl seviniriz çünkü bir beklentimiz yoktu. Evliliğimizde de aynen bunu uygulamalıyız eğer beklenti içerine girersek eşimiz yaptığı küçük şeylerle mutlu olamayız ve birde onu suçlamaya başlarız ama eğer küçük şeylerin farkına varıp mutlu olur bir de bunu dile getirirsek eşimizden daha büyük süprizler görebilme fırsatımız olacaktır.

    • BENCİL OLACAKSINIZ

    Bencillik nedir ?

    Hep ben hep bendir değil mi bizim evliliklerde istediğimiz bencillik ise önce ben sonra sen dir. Siz birey olarak ne kadar mutlu ne kadar güler yüzlü ne kadar başarılı olursanız o kadar mutlu başarılı güler yüzlü bir eşe sahip olusunuz. Bunu bir yansıma gibi düşünebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki hiçbir birey kendinden vazgeçmiş sürekli başkaları için yaşayan kendine özen göstermeyen kendi değerinin farkında olmayan bir kişiye aşık olmaz bu evlilik devam etse dahi ev arkadaşı gibi devam edecektir. Hedefimiz çiftlerin sevgililiğini korumak bunun için öncelikle herkes kendi keyfinin kahyasını düşünecektir.

    • HEYECANI BİRLİKTE YAŞAYIN

    Evliliğinizi zamanla sıradanlaştırmak yerine haftalık aylık heyecanlar yaşamayı deneyin. Evliliği korumanın olmazsa olmazıdır. Çiftler birlikte heyecanı yaşadıklarında belirli zaman aralıklarıyla dolayısıyla heyecan duygusu birbirlerinde giderilmekte ve çiftler yeni bir heyecan arayışına girmemektedir. Günlük yaşantınızdan cinsel yaşamınıza kadar her durumdaki heyecanınızı korumaya çalışın eğer evliliğimizde ki heyecanı korumayı başarabilirsek tehlikeler evliliğimizin kapısını çalmayacaktır.

    • HAYATINIZDA BİRLİKTE ELDE ETTİKLERİNİZİ KONUŞUN

    Çiftler birbirlerinde huzuru yakalayamadıkları için kaçışa yani boşanmaya doğru ilerliyorlar. Huzur aileyi aile yapan bir arada tutan çiftlerin hissettiği bir duygudur. Bu yüzden çiftler birlikte zaman geçirirken sürekli hayata karşı karamsarlıklarını elde edemediklerini konuşmak yerine birlikte elde ettikleri küçük dahi olsa başarılarını konuşmalılar en büyük başarılarının ise eşleri olduğunu dile getirip birbirlerinin kalbini dilleriyle beslemeleri gerekir. Hayat sahip olduğumuz güzelliklerin farkına vardığımız gün bizim için bir daha gülümseyecektir.