Etiket: Zaman

  • Okul Heyecanı

    Okul Heyecanı

    Uzun bir tatilin ardından, Pazartesi günü okullar açılıyor. Yani yarın…

    Ben de çocuğunu ilk kez ilkokula gönderen bir anne olarak, her anne baba gibi tatlı bir heyecan içindeyim. Çocuğum okuma yazmayı öğrenecek, yıllardır kendisine okuduğum “Kırmızı başlıklı kız” hikayesini kendisi okuyabilecek. Sanki anaokulu şaka gibiydi de, bu gerçek. Artık, yaşamın sorumlulukları ve zorluklarını üzerine alma vakti geldi gibi. Büyüdü gibi sanki küçük kızım… Artık yıllar göz açıp kapayana kadar hızlıca geçecek ve bir de bakmışım ki üniversiteye başlamış. Böylesine bir duygusal heyecan işte…

    Güzel bir yıl olmasını ümit ediyorum; biz anne babalar, sevgili çocuklarımız ve değerli öğretmenlerimiz için. Hem duygularımı paylaşmak hem de anne babalar olarak nelere dikkat edelim ki, her şey en güzel haliyle yaşanabilsin diye yazma ihtiyacındayım bu yazımı. Sorunlar olacaktır elbette. Ancak bu sorunların çoğu; öğretmen, okul ve aile iş birliği ile kolayca çözülebilir türden olacaktır. Bir de sizinle paylaşacağım bazı ayrıntılara dikkat edersek, belki bu sorunlar ortaya çıkmadan önleme imkanı elde etmiş olacağız.

    Biz anne babalar olarak çocuklarımız üzerinde çok fazla etkiliyiz. Bunun öncelikle farkında olmamıza ihtiyaç var. Kendi kaygılarımızı aynen aktarıyoruz çocuklarımıza. “Ben hiç kaygılarımı belli etmiyorum” desek de, bu mümkün değil. Söylediğimiz her söz, gözlerimizdeki her bakış, yüz ifademizdeki her değişim çocuklarımızı etkiliyor. Bunu bilmeliyiz öncelikle.

    Ben kaygılı çocuk değil, kaygılı anne baba olduğunu görüyorum her zaman. Bu nedenle, bizim kendi kaygılarımızı azaltmak için nelere dikkat etmemiz gerektiğine bir bakalım:

    Özellikle 1. Sınıfa başlayan çocuklarımızın anne babaları olarak, çocuğumuzun çocukluğu bitti sanmayalım lütfen. O hala bir çocuk; oynamaya, koşmaya devam edecek. Bu onların ihtiyacı. Okul başladı diye, hayat bitmedi. Daha bugün bir anne ile görüşmemde temel sorunun bu olduğunu gördüm ve paylaştım.1. sınıfta en önemli husus, çocuğun okulu ve okumayı sevmesidir.Temel hedefimiz bu olmalıdır. Sayfalarca ödevin çocuğu bunaltmaktan başka bir etkisi yoktur. Küçük tekrarlar ve seviyesine uygun hikaye okumaları yeterli olacaktır.

    Okula yeni başlayan 1. sınıf çocuklarımızın anne-babaları olarak, çocuklarımızın kendine özgü özelliklerinin olduğunu, hazır bulunuşluklarının (kas gelişimi, zihinsel gelişim, duygusal gelişim) farklı olduğunu, her çocuğun vakti zamanının farklı olduğunu bilmemiz çok önemlidir. Çocuklarımızı sınıf arkadaşları ile karşılaştırmamak, abla- ağabeyleri ile karşılaştırmamak, onları örnek göstermemek çok önemlidir.

    Çocuğumuzu okula başlayacağına dair duygusal olarak hazırlanmalıyız. “Artık okul başlıyor, yaz tatilinden biraz daha farklı bir yaşam düzenimiz olacak. Daha erken yatıp daha erken kalkacağız. Bilgisayar-televizyon-tablet-telefona yaz tatilinden daha az zaman ayıracaksın. Bunları yine oynayacaksın, televizyon da izleyeceksin ama hem derslerini hem bunları nasıl planlayabiliriz?” diye birlikte zaman ve kurallar belirlenmelidir. Bu kurallar çok beklenmedik bir sorun olmadıkça bozulmamalıdır.

    Okul alışverişleri birlikte keyifle yapılmalı. Çocuğun heyecanına, mutluluğuna ortak olunmalıdır.

    Okulla ilgili neler hissettikleri, ne düşündükleri sorulmalı, sohbet edilmeli ve kaygılı çocuklar cesaretlendirilmelidir.

    Çocuğun gözü korkutulmamalı. ‘Bak yaramazlık yaparsan, öğretmenin kızar’ gibi… Öğretmeni hakkında olumsuz yorum hiçbir zaman yapılmamalıdır.

    Çocuğumuz çok abartılı beklentiler içine de sokulmamalı. ‘Çok eğleneceksin’, ‘Bir sürü arkadaşın olacak’ gibi…

    Yeni şeyler öğreneceği, arkadaşlar edineceği ve bunları kurallar doğrultusunda yapacağı anlatılmalı.

    Giyinmesi, çantasını taşıması, beslenmesi gibi sorumluluklar çocuğa verilmeli.

    Ödevleri savaşlara dönüştürmemeliyiz. Ödev, çocuğun sorumluluğudur, anne-babanın değil. ‘Ders çalış’, ‘Ödev yap’ denmemeli sürekli. Ödevini ve sorumluluklarını kendisi için değil, bizim için yaptıklarını sanmaları çok acı oluyor. Bu konuda kararlı ve istekli olmalıyız. Birkaç gün sabredip, üçüncü gün patlamak işe yarayan bir çözüm değil.

    Sınavlara hazırlanan öğrencileri yoğun bir yıl bekliyor. Onlara başarılar diliyorum. Sınavı yaşamın anlamı, tek çaresi olarak görmeyip iyi bir lise ya da üniversite için fırsat olarak değerlendirmeliler. Ailelerin beklentilerini çocuklarına göre yeniden değerlendirmeleri, baskıdan kaçınmaları gerekir.

    Çocuklarımızın dikkat etmeleri gereken şeyler; düzenli olarak her gün mutlaka çalışmaları, emeklerine güvenmeleri ve beklentilerinin emekleri doğrultusunda olması gerektiğidir.

    Anne babalar olarak,çocuklarımıza kolaylaştırıcı olalım, yönlendirici değil.Onların da duyguları, hayalleri, düşünceleri ve kendine özgü davranışları olmalı. Her davranışlarını bizim istediğimiz gibi yapmayacaklar. Ki yapmamalılar… Kendilerine yeten bireyler olabilmeleri, onları ne kadar erken yaştan birey olarak görmemize bağlı. Bize fikirlerini rahatlıkla söyleyebilmeliler, “Hayır” diyebilmeliler ki, dışarıda da bunu söyleyebilsinler.

    Çocuklarımızı bütün olarak görmeye, anlamaya çalışmalıyız;sadece davranışlarına odaklanmayalım.Duyguları, düşünceleri ve hayalleri var onların… “Kendisinin dışında neleri önemsiyor?” bunları anlaması için fırsat verelim. Çocuğumuzu sadece davranıştan ve sonuçtan ibaret görürsek; not, puan, başarı, sıralama odaklı oluruz. Akademik başarıya takılıp çocuklarımızın bütünlüğünü gözden kaçırmayalım. Her çocuk eşsiz ve özel. Onların ilgili ve yetenekli oldukları alanları bulmaya çalışıp destekleyebiliriz.

    Kendi gerçekleştiremediklerimizi onların gerçekleştirmeleri için hayatlarını esir almayalım. Hayat onların… Biz, bize verilen emanete sahip çıkalım yeter.

    Son olarak; kendimiz teknolojinin esiri olmak yerine, çocuklarımıza gerçekten anlamlı ve değerli zamanlar ayırmak, paylaşmak, anı biriktirmek en önemli detaylar. Çünkü ileride yaşlandığımızda, aklımızda kalan bunlar olacak…

    Değerli anne babalar, öğretmen arkadaşlarım ve sevgili öğrencilerimiz, yeni eğitim öğretim yılının hepimiz için hayırla başlamasını ve sürmesini diliyorum. Sevgiyle…

  • Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklarda Öfke: Anne ve Babalar Ne Yapmalı?

    Çocuklar genellikle çok istediği bir şey konusunda engellenmiş olduğunda, bir durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığında, “hayır” anlamına gelen ani öfke çıkışlarında bulunabilir. Bağırma, ağlama, tekme atma, çığlık atma, vurma, kendini yere atma hatta zaman zaman başını yere veya duvara vurma gibi davranışlar sergileyebilir.

    Öfke nöbetlerinin sebepleri; çocuğun bir şeyleri kendi yapmak istemesi, kendi seçmek istemesi ve kendi gitmek istemesinin sonucunda ebeveyn ile çatışmasıdır. Çocuklar istediklerini elde edemedikleri zaman öfke nöbetlerine zemin hazırlanmış olur. Çocuk “bağımsız” olmak ister. Ailenin “yapamazsın” diye engel koyduğu durumlarda da nöbetler ortaya çıkar.

    Bazı çocuklar da doğru davranışı yaptığı halde yeterince ilgi göremedikleri için öfke nöbetleri geçirir. Bu şekilde ailesinin dikkatini ve ilgisini çekmiş olur.

    Öfke nöbetleri pekiştirildiğinde de sıklık kazanmış olur. Bir çocuk istediği şeyi ağlayarak elde ettiğini görürse sonrasında ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek isteyecektir. Bir çocuk nöbet sırasında yani ağlama krizi geçirirken fazla ilgi topladığını görürse dikkat çekmek için bu davranışı tekrarlayacaktır.

    Peki anne ve babalar nasıl davranmalı ?

    • İlk olarak çocuğun duygularını ifade etmesi, neye öfkeli olduğunu, neden ağladığını anlaması ve anlatması için etkin bir şekilde dinlemeniz gerekiyor. Çoğu sorunun temelinde birbirimizi dinlemediğimiz, anlamadığımız gerçeği var. Çocuğunuzun kendisini ifade etmesine olanak sağlarsanız bu konuda büyük bir ilerleme kaydedersiniz.

    • Bir alışverişe gittiniz ve almaması gereken bir şeyi almak istediğini söyledi. Sizin cevabınız “hayır” oldu ve çocuğunuz ağlamaya başladı. Burada yapmanız gereken şey “hayır” ınızın arkasında durmak ve o şeyi almamaktır. Belki market birbirine girecek, ağlayacak, bağıracak ve çoğu zaman çevredeki insanlar size tuhaf tuhaf bakacak. Buna rağmen almamalısınız. Sakinleşmesini bekleyin. Çocuk ağlayarak bir şeylerin olmasını sağlıyorsa bundan sonrasında da ağlayarak yaptırmaya çalışacaktır.

    • Öfke nöbeti sırasında çocuğunuzun bu davranışını yok sayın. Ebeveynlerin zorlandığı ve yapmakta güçlük geçtiği bir davranıştır yok saymak fakat çocuğunuz sizden olumsuz davranış ile ilgi çekmeye çalışıyor olabilir.Eğer ilginizi bu durum ile ona verirseniz, çocuğunuz olumsuz davranışlar ile ilginizi çekmeye çalışmaya devam eder.

    • Öfke nöbeti oluştuğunda sakinliğinizi koruyun. Güç savaşına girdiğiniz ve inatlaştığınız zaman çocuğunuz bu davranışınızı gözlemleyecek ve sonrasında size bu şekilde davranmaya başlayacaktır. Çocuklar söylediklerinizden çok davranışlarınıza dikkat eder.

    • Parka gittiğiniz zamanlar bi saat belirleyin. Ve bu saat azalmaya başladığında haber verin. “10 dakika sonra eve gideceğiz.” gibi. Önceden hatırlatmalar çocuğu hazırlayacaktır.

    • Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar. Çocuklarınıza bir şeyleri seçme hakkı tanıyın ve o konuda güç savaşına girmeyin. Örneğin, “Kırmızı kazağı mı giymek istersin yeşil kazağı mı?” gibi. Çocuğunuzun seçmesine imkan tanıyın.

    • Çocuğunuzun öfke patlamalarının hangi zamanlarda ortaya çıktığını gözlemleyin. Yorgun olduğunda, okuldan geldiğinde, uyandığında, uykusu geldiğinde gibi durumlarda olabilir. Bu zamanları önceden bilmek size yardımcı olacaktır.

    • Nöbet sırasında çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekebilir ve farklı bir konu hakkında konuşabilirsiniz.

    • Çocuklar öfkelendiklerinde, öfke patlaması yaşadıklarında kendilerini kontrol edemezler.Ona sıkıcı sarılarak onu her türlü kabul ettiğinizi ve güvende olduğunu hissettirebilirsiniz.Ona sakinleşene kadar ona bu şekilde sarılacağınızı söyleyin.

    Bunların hepsinin sabır gerektirdiğinin farkındayım. Fakat bunları yapmadan çocuktan olumlu ve sağlıklı tepkiler bekleyemeyiz. Siz olumlu yaklaşırsanız çocuğunuzda size o şekilde yaklaşacaktır. Bu konuda eğer ihtiyaç duyarsanız bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.

  • Çocuklarda yeme bozuklukları

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA BESLENMENİN ÖNEMİ NEDİR?

    Çocukluk döneminde büyümeyi etkileyen en önemli faktörler beslenme, genetik alt yapı ve hormonlardır. Ama özellikle ilk 2 yılda büyümeyi en çok etkileyen beslenmedir. İlk yıllarda kazanılan beslenme alışkanlığı erişkin hayattaki beslenme biçimini ve ortaya çıkabilecek, kalp damar hastalıkları, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi kronik hastalıkların görülme riskini de azaltmaktadır. Biz hekimler için büyüme, bebeğin sağlığının yerinde olduğunun temel göstergelerinden birisidir. Bu nedenle iştahsızlık şikayeti ile başvuran bebeklerde büyümede duraklama veya gerileme olup olmadığına bakılması ve eğer varsa muhakkak araştırılması gerekir. Fakat en sık yapılan yanlışlardan birisi büyümesi normal olan bebeğin anne- babasına “bebeğiniz normal, kilo alımı gayet iyi, iştahsızlığı için endişe edilecek birşey yok” denmesidir. Çocuğun büyüme duraklaması olmasa da mikronütrient eksiklikleri veya uygun olmayan besleme yöntemleri kullanılıyor olabileceği akılda tutulmalı ve annenin bu konudaki endişesi dikkate alınarak, anneden ayrıntılı öykü alınmalıdır.

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA BESLENME SORUNLARI NE SIKLIKTA GÖRÜLMEKTEDİR?

    Çocukluk çağında bu sorun %25-35 sıklıkta görülmekte, %1-2 ‘sinde de çok ciddi düzeyde olmaktadır. Yani her 3-4 anneden birisi çocuğunun iştahsız olduğundan veya yeme problemi olduğundan şikayet etmektedir.

    BU SORUN NE ZAMAN ORTAYA ÇIKIYOR? DOĞUŞTAN İTİBAREN Mİ VAR YOKSA SONRADAN MI OLUŞUYOR?

    Yeme davranışının ortaya çıkmasında genetik faktörler, hormonlar, anne-bebek ilişkisi ve annenin besleme tutumunun rolü var. Bazı çocuklar doğuştan itibaren seçiciler, bazıları da başta iştahlı yerken sonradan annenin veya bakım veren kişinin yanlış besleme modeli nedeniyle sorunlu hale geliyorlar.

    Ebeveynlerin besleme modelleri 4 gruba ayrılıyor:

    Kontrol Edici: Genellikle çocuğa daha fazla yemesi veya bir besini tüketmesi için ısrar eder, eğer iyi yemek yerse veya istenilen besini tüketirse karşılığında tatlı, şeker, ipad vs verme sözü verir. Bir lokma veya bir kaşık daha yemesi için ısrar eder.

    Müsamahakar: Çocuğun sevdiği yiyecekleri hazırlar ve sunar, çocuk yemekte olanları beğenmez ise onun istediğini hazırlar, ne zaman yemek isterse o zaman, ne şekilde yemek isterse öyle yedirir.

    İhmalkar: “Çocuğum istediği zaman yiyebilir, istediği şeyleri yemesine izin veririm, her zaman ne yediğini takip etmem, bazen yemek vermeyi unuttuğum olur” der.

    Hassas-sorumlu: Çocukla birlikte oturur ve yemek yer, çocuğu aile sofrasına dahil eder. Çocuğun öğün aralarında abur- cubur tüketmesine veya beslenmesine izin vermez. Çocuğa sağlıklı yiyecekler sunar ve çocuğun bunlardan istediğini yemesine izin verir. Yeme sırasında çocuğa baskıcı, zorlayıcı tutum sergilemez.

    Bu 4 besleme modeli arasında hassas model uygun olan ve tercih edilmesi gerekendir. Yanlış besleme modeli uygulanması da çocukta yeme sorunlarına yol açabilir.

    YEME BOZUKLUKLARI KENDİ ARASINDA ALT GRUPLARA AYRILIYOR MU?

    Evet, sıklıkla gördüğümüz 4 gruptan bahsetmek istiyorum:

    İştahsız olarak değerlendirilen normal çocuk: Ebeveyn çocuğun iştahının az olduğuna ve yeterince yemediğine inanır ama aslında çocuğun büyüme hızı ve yeme miktarı ve çeşitliliği normaldir. Anne-babanın aşırı endişesi çocuğu fazla yemeye zorlamaya, ısrara ve sonucunda bazen çocukta yeme korkusu oluşmasına sebep olur. Maalesef bizim toplumumuzda , özellikle anneanne ve babannelerde çocuklara çok yedirme alışkanlığı olduğundan bu hasta grubu çok görülmektedir. Bazen zorlamaya bağlı olarak bu çocuklarda yeme korkusu da oluşmaktadır.. Anneye çocuğun büyümesinin beklenen değerlerde olduğu anlatılmalı ve “hassas-sorumlu besleme modeline” geçilmelidir. Aksi durumda anne-bebek arasındaki ilişki bozulmakta ve ilerleyen yaşlarda daha büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır.

    İştahsız ve hareketli çocuk: Hareketli, aktif bir çocuktur. Oyun oynamayla, konuşmayla ve çevreyle, yemekten daha ilgilidir. Yemeğe olan ilgisi kısa sürede dağılır. Masada oturmak istemez. 9-10 aylıktan sonra kilo alımı durabilir. Bu durumda aileye çocukla ilgili bilgi verilir. Çocuğun iştahını arttırmaya yönelik yeme düzeni planlanır. Aile ile beraber, dikkatini dağıtıcı şeyler olmadan, 20-30 dakika ile sınırlandırılmış öğünler planlanır. Kesinlikle yemeye zorlama yada baskı yapılmaması gerekir. Kilo ve boy takibi yapılır, gerekirse besin desteği verilir.

    Çok seçici yemek yiyen çocuk: Bazı yiyeceklerin kokusuna, tadına, görünüşüne veya kıvamına karşı reaksiyon gösterir, iğrenir. Yeni yiyecekleri denemek istemez. Bu çocuğun yemek dışında başka alanlarda da duyusal güçlükleri olabilir: Yüksek sesten veya ışıktan rahatsız olabilir, çıplak ayakla kuma veya çime basamaz, ellerinin kirlenmesinden hoşlanmaz, kıyafet etiketlerinden rahatsız olabilir. Bu çocukları, sevmediği yiyeceği yemeye zorlamak tam tersi etki yapar. Öğürmesine veya kusmasına neden olan yiyeceği bir daha vermemek gerekir. Sevmediği yiyecekler farklı şekillerde sunulmalı ve 10-15 defa denenmelidir. Çok seçici yemek yiyen ve mikronütrient eksiklikleri olan çocuklarda besin desteği ve bazen ilaç tedavisi vermek gerekir.

    Yemek yemekten korkan çocuk: Biberonu, mama önlüğünü veya mama sandalyesini görünce ağlamaya, kendini geriye doğru atmaya başlar, ağzını kilitler, yememek için kendini kusturabilir. Çocuklara besleme sondası veya solunum tüpü takılması gibi tıbbi müdahalelerden sonra veya zorla besleme yapıldığı durumlarda görülür. Bizim toplumumuzda sıklıkla, zorla besleme, ağzını zorlayarak açma veya yatırarak besleme yapılan çocuklarda görülmektedir. Bu durum “kontrol edici besleme modeli” uygulayan ailelerde daha sıklıkla görülmektedir. Uygun olan hassas-sorumlu besleme modeline geçmektir. Çocuğu oturtarak, zorlama yapmadan, kendi başına yemesine teşvik ederek beslenmesini sağlamak gerekir. Bu süreç biraz zaman ve sabır gerektirir fakat sorunun düzeltilmesi anne-çocuk ilişkisi açısından ve gelecekteki beslenme alışkanlığı açısından büyük önem taşımaktadır.

    YEME SORUNLARININ TEDAVİSİ VAR MI? SİZ NASIL BİR YOL İZLİYORSUNUZ?

    Yeme bozukluğunun tedavisi mümkün. Ben öncelikle bu hastalarda çok ayrıntılı bir öykü alıyorum. Yani annenin doğum öncesi dahil beslenmesini, bebeğin emme süreci dahil tüm beslenmesini, ek gıdalara geçişi, neleri sevip neleri sevmediği, ne miktarda tükettiği, verilme şekli, allerji öyküsü..vs sorguluyorum.

    Yeme bozukluğunun hangi alt gruba girdiğini tespit etmek için anket uyguluyorum. Hangi besinleri yediğini tek tek kayıt altına alıp, eksik olan besin grubunu tamamlamaya yönelik beslenme planı hazırlıyorum. Ayrıntılı fizik muayene yapıp, önceki ve o anki boy-kilo değerlerini ölçerek, büyümede duraklama veya gerileme olup olmadığına bakıyorum. Eğer büyümede sorun varsa veya altta yatan başka bir hastalık düşünüyorsam gerekli tetkikleri istiyorum. Tüm bunların sonuçlarına göre çocuğa özel bir tedavi planı oluşturuyorum. Bu plana çocuğun beslenme eylemine katkısı olan herkesin ; anne, baba, anneanne, babaanne, bakıcı..vs katılması ve uyması gerekiyor. Belirli aralıklarla görüşüp bir sonraki adımı planlıyoruz. Bazı durumlarda beslenme desteği, vitamin takviyesi veya ilaç kullanmak gerekiyor. Sonuç olarak her hasta grubu için muhakkak çözüm var, yeter ki aile ile işbirliği içinde çalışalım ve biraz zaman verelim.

    SON OLARAK AİLELERE SÖYLEMEK İSTEDİKLERİNİZ VAR MI?

    “Temel Besleme İlkeleri”nden bahsetmek istiyorum:

    Yemek zamanında dikkat dağıtıcı şeylerden ( TV, bilgisayar, telefon vs.) kaçının
    İştahını arttıracak şekilde besleyin (3-4 saat arayla, acıkmasını sağlayacak şekilde)
    Yemek süresini 20-30 dakika ile sınırlandırın
    Yaşına uygun gıda verin
    Yaşına uygun dağınıklığı , kirliliği tolere edin
    Baştan itibaren kendi kendine yemesini teşvik edin
    Yemek zamanlarında doğal tutum takının, baskı yapmayın, hassas-sorumlu besleme modelini kullanın
    Sistematik bir şeklide yeni gıdalar sunun

    Bu ilkeler olmazsa olmazlar ! Bütün annelere tavsiyem ek gıdalara başladıkları andan itibaren bu kurallara uymaları, ama bebekte bir sorun farkettikleri anda da gecikmeden doktora başvurmalarıdır. Annelerin, bebeklerinin iştahıyla ve beslenmesiyle ilgili endişelerinin her zaman önemsenerek uygun yönlendirme ve tedavinin yapılması gerekir. Bu sorunlar bekledikçe küçülmüyor aksine büyüyor ve tedavisi zorlaşıyor. Benim “ uyku bozuklukları” ve “ yeme bozuklukları” için bir tavsiyem var: “Ne kadar erken o kadar kolay”. Tabii en güzeli baştan itibaren uygun ek gıdaya geçiş ve besleme yöntemlerini kullanarak bu sorunlarla hiç karşılaşmamak. (Bir dergiyle yapılmış röportajımdan alınmıştır.)

    Dr. Gülben EFES

  • ÖDEVİ BEN YAPIYORUM, ÇOCUĞUM OKULA GÖTÜRÜYOR…

    ÖDEVİ BEN YAPIYORUM, ÇOCUĞUM OKULA GÖTÜRÜYOR…

    Okula giden çocuğun olduğu her evde, anne babalarla çocuklar arasında ki savaşın adı ders çalışmaktır. Aileler çocuğun çalışmadığından, çocuklar ailelerinin çalışmalarını anlamadığından yakınıyor. Bu tartışmaların olduğu evde öncelikle bakılması gereken şey çocuğun ders çalışmasını engelleyecek bir durumu olup olmadığıdır. Dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, depresyon, anksiyete bozukluğu, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, davranım sorunları bizim gözümüzden kaçıyor olabilir. Bunlar için gerekeni yapmışsak veya bunlar yoksa çocuğun kapasitesine bakmak gerekir. Belki de bizim beklentilerimiz çocuğumuzun yeteneklerinin üstünde olabilir. O zaman yapılması gereken onu bizim isteklerimizi gerçekleştirmek için zorlamak değil, beklentilerimizi onun düzeyine göre ayarlayıp, herkesin mutlu olmasıdır. Ders çalışmayı engelleyen koşullar Çalışmak ne kadar çok istense de ve ne kadar iyi planlansa da bazı dış koşullar çalışmayı engelleyebilir. Çalışılan yer çok önemlidir. Karışık, çok eşyalı, güzel manzaralı, duvarlarında bolca poster olan, TV bulunan bir oda çalışma odasından çok çalışamama odası haline gelecektir. Çalışma masasının üstü de, oda kadar önemlidir. Koltuk, yatak üstünde çalışma verimli olmaz. Çalışma masada ve sandalyesinde olmalıdır. Masanın üstü dikkat dağıtacak objelerden temizlenmeli, sadece ders araç gereçlerine yer verilmelidir. Aklımız başka şeylere takılabilir. Dışardaki aktiviteden soyutlanmanın yolu uzak olmaktır. Kapı kapalı, sesler gelmediğinde dışarının cazibesi azalır.

    En başta belirttiğimiz sorunlar olduğunda çözüm aramak anne babanın görevidir. Ama bir sorun yoksa, o zaman kendi tutumlarını gözden geçirmekte yarar var. Çocuk okula başladığı andan itibaren ders çalışma, ödev yapma gibi konularda tüm sorumluluğu kendi üstüne alan bir ailenin, çocuğun birden bunun kendi sorunu olduğunu fark etmesini isteme hakkı olamamaktadır. Ailenin görevi en baştan, uygun ortamı hazırlamak, kararlı olmak ve kontrol etmektir. Onun yerine endişelenmek, ondan daha çok olayı sahiplenmek çocuğun ders çalışmayı ailesi için yapması gereken bir olay olarak algılamasına neden olur. O zaman çalışmayı aileye karşı kullanır. Yani onları mutlu etmek ya da isteklerine ulaşmak, kızdırmak için kullanmaya başlar. Oysa bu onun işidir ve olumlu, olumsuz sonuçlarına da katlanmalıdır. Ailenin evde devamlı “çalış, hadi lütfen çalış” demesi ya da bağırıp, kızması sonuçları değiştirmemektedir. Benzer şekilde rüşvet teklifi yanlış sonuçlara yol açar. Aileler ders çalışırsa çocuğa birşeyler vaad ederler ve bunun adına “ödül” derler. Oysa bu rüşvettir. Ve çocuğa aslında yapmakla yükümlü olduğu bir işten kazanç sağlama yolunu açar. Benzer şekilde boşa yapılan tehditlerin de anlamı yoktur. Ders zamanı TV, bilgisayar, playstation gibi aktiviteleri kısıtlamak, kontrol etmek kadar, görev yapılmadığında bazı aktivitelerden mahrum ederek ceza vermek de ailelere düşmektedir.

    VERİMLİ DERS ÇALIŞMANIN KURALLARI1- Öncelikle karar vermek gerekir. Ders çalışma bir iştir. Bu işe başlamak için onunla inatlaşmamak, istek gelmesini beklememek gerekir. 2- Çalışılacak ders ve amaç belirlenmelidir. Çalışmaya harcanan zaman değil, ne yapıldığı önemlidir. Aileler sık sık süreyi az bulurlar. Ama uzun süre masa başında oturmak demek, çalışmak demek değildir. 3- Çalışma ara verilerek yapıldığı zaman verimlidir. 45 dakikalık çalışma aralarına, 15’er dakikalık dinlenme zamanları koyulmalıdır. Dikkat eksikliği olan çocuklarda oranlar değişebilir. 4-Başlarken nereden nereye ve ne süre çalışacağınızı saptamış olmalısınız. 5-Çalışma saatlerini en iyi öğrendiğiniz, dikkatinizin en iyi olduğu zamanlara göre ayarlayın. 6-Dinlenme hava almak, su içmek, biraz ev içinde dolaşmak gibi aktiviteleri içerir. Arkadaşlarla telefonda konuşma, TV izleme, uyuma gibi şeyler geri dönüşü engeller. 7-Ders çalışma sırası da önemlidir. En verimli zamanda daha zorlanılan derslerin çalışılması, benzer derslerin ard arda çalışılmayarak araya farklı dersler konulması verimi arttırır. Ders çalışmakla, ödev yapmak aslında farklı kavramlardır. Ama biraz da sistemin yarattığı karmaşa nedeniyle, herkes ders çalışmayı ödev yapmak sayıyor…Ödev farklı şeydir..ders çalışmak ise farklı…

  • KENDİNİ TANIMA

    KENDİNİ TANIMA

    Kendini tanıma isteği, bütün insanlarda görülür. Kendisiyle ilgili bilmediği bir şeyleri öğreneceği düşüncesi büyük bir heyecan yaratır insanda. Bu heyecan, korkuyla karışık bir merak duygusudur aslında. Bu tür duyguların yaşanması kaba bakışla şaşırtıcı gibi görünse de insanoğlunun kendisinden sakladığı bir şeylere sahip olduğunun farkında olmasından kaynaklanır bu durum. Herkes zaman zaman kendisini anlayamaz, yaptığı davranışa anlam veremez.

    İnsanın kendini tanıması, çoğu zaman davranışlarının bilinçdışı kaynaklarının bulunması olarak düşünülür. Oysa büyük bir yanılgıdır bu. İnsanın kendini tanıması, bilinçdışı kaynaklarının bulunmasından çok, insanın kendi ruhsal süreçlerinin işleyişini ve bilinebilen içeriğini bilmesidir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendinde olanları bilmesi, kendinde olanların farkında olması ve bunları doğru değerlendirmesi ile ilgilidir. Bir insanın fiziksel özelliklerini, duygularını, düşüncelerini, istek ve gereksinimlerini, güçlü ve zayıf yönlerini, amaç ve değerlerini, yeteneklerini ve becerilerini tanıması / bilmesi ve bunların farkında olmasını ifade eder. Kendisini iyi tanıyan bir insan yaşayacakları karşısında neler hissedeceğini, neler düşüneceğini ve nasıl davranacağını olacağa/yaşanacağa yakın öngörebilir.

    Kendini tanıma denildiğinde esas olarak insanın kendisinin ruhsal özelliklerinin farkında olması, kendi ruhsal özeliklerini bilmesi kastediliyor olsa da insanın bedeninin farkında olması da kendini tanıması ile yakından ilişkilidir. Bir çok insan bedensel özelliklerinin farkında olsa da bunların bazılarını kabul etmek istemez – sanki öyle değilmiş gibi davranır. Örneğin bir çok kişinin şişman bulmadığı ve nesnel ölçütlerin normal vücut ağırlığında gösterdiği bazı kişiler kendilerini şişman bulabilirler. Normal vücut ağırlığında olan bu kişilerin bazıları da bu değerlendirmelerinden etkilenerek zayıflamak amacıyla çeşitli uğraşlara girerler. Verilen bu örnek kişinin bedenini değerlendirmesinde bir yanlışlık olduğunu ve bedenini yeterince ya da doğru tanımadığını göstermektedir.

    İnsanın ruhsal özelliklerini tanıması ise bedensel özelliklerini tanımasına göre daha zor gerçekleşebilen bir durumdur; ancak uzun süreli, sabırlı ve direşken bir çaba ile elde edilebilir. Diğer yandan kendini tanıma, sınırı olmayan/sonu olmayan bir süreçtir. Sınırı olmaması da insanın doğasından kaynaklanır. İnsan zihninin işleyişi ve bilinçdışı, insanın bütünüyle kendini tanımasını engeller. Kendini tanımanın en yüzeysel şekli kişinin hangi durumda nasıl davranacağını, ne tür duygular yaşayacağını bilmesidir. Bundan ötesi ise katman katman ruhsal dinamiklerin çözümlenmesini içerir. Bu çözümleme ise hem bilinçdışı, hem bilinçöncesi, hem de bilinçli ruhsal süreçlerin ele alınması ve bu ruhsal süreçler arasındaki ilişkilerin görülmesi ile mümkündür.

    Kendini tanıma sanıldığından zor bir süreçtir. İnsanın kendi davranışlarını gözlemesini, yorumlamasını ve yorumlarının doğruluğunu sonraki yaşantıları ile sınamasını; en azından belli dönemlerde kendisini ve başkasını yargılamayı bırakabilmesini, karşılaşacakları ile cesurca yüzleşebilmesini ve yaşadığı duygulara katlanabilmesini gerektirir. İnsanın kendini tanıma sürecinde zaman zaman başkalarının değerlendirmelerini alması ve diğer insanlar üzerinde yarattığı etkileri gözlemesi yararlı bilgiler vermektedir. Bu zor yolculuk için cesaret gösteren ve emek harcayanların çabalarının ürünlerini daha nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurarak alırlar. Nitelikli ve doyumlu insan ilişkileri kurabilmesi, insanın kendisini ve diğer insanları tanıması ile mümkündür.

    Kendini tanımaya çalışan bir çok kişi çoğu zaman bu amaçla hazırlanmış olan anket ve ölçeklere başvurmaktır. Bu tür anket ve ölçeklerin yararlı bilgiler verebilecek olmalarına karşın tek başlarına belirleyici olmadıkları akılda tutulmalıdır. Özellikle bilimsel yöntemlerle hazırlanmamış anketlerde ortaya çıkan sonuçların olsa olsa bir ipucu gibi düşünülmesi ve bunun doğruluğunun günlük yaşamda sınanması gerekmektedir.

    Kendini tanıma uğraşına girmek isteyenlere biyopsikososyal bir bütün olarak varlığını sürdüren insanı anlamada bazı bileşenler verilecektir. Mesleki ve günlük deneyimlere dayanılarak tanımlanan bu bileşenlerin bir kılavuz niteliği taşıdığı, bilimsel araştırmalarla sınanmamış olduğu, sürekli yenilenmesinin gerektiği, her zaman için eksiğinin olacağı unutulmamalıdır. Belirtilmesi gereken en önemli konulardan birisi de kendini tanıma yolculuğunda ilk durağın zihnin (ruhsal yaşantının) işleyişi konusunda bilgi edinmek ve zihnin işleyiş düzeneklerini mümkün olduğunca anlamak olduğu ve bu yolculuğa çıkmak isteyenlerin mümkün olduğunca konuyla ilgili bilgi edinmesi gerektiğidir.

    KENDİNİ TANIMAK İÇİN KILAVUZ

    Beden

    Fiziksel özelliklerinizi tanımlayınız:

    Bedeninizin genel görünümü

    Yüzünüzün görünüşü

    Vücut ağırlığınız

    Boy uzunluğunuz

    Teninizin rengi

    Fiziksel özellikleriniz ile ilgili duygu ve düşünceleriniz

    Beğenip beğenmediğiniz

    Hoşnut olup olmadığınız

    Başkalarının fiziksel özellikleriniz hakkında ne düşündüğü

    Fiziksel özellikleriniz günlük yaşamınızı nasıl etkiliyor

    Duygu

    Yaşadığınız duyguların farkında mısınız ?

    “Şu an hangi duyguyu yaşıyorum, bu duyguyu yaşamamın kaynağı ne olabilir ?”

    “Yaşadığım duygunun düşündüklerimle bir ilgisi var mı ?”

    “Yaşadığım duygunun çevremdekilerle bir ilgisi var mı ?”

    “Çatışma sırasında ne tür duygular yaşıyorum ?”

    “Duygularının kendisini nasıl yönlendireceğinin farkında olmak”

    Düşünce

    Her zaman aklınızdan geçenleri ve neden böyle düşündüğünüzü bilir misiniz ?

    “Şu an ne düşünüyorum, böyle düşünmemin kaynağı ne olabilir”

    “Şu an yaşadığım duygular düşündüklerimi etkiliyor mu”

    Davranış

    Yaşadığınız olaylar karşısında nasıl bir davranış göstereceğinizi tahmin edebiliyor musunuz ?

    Yaşadığınız duygular davranışlarınızı etkiliyor mu ?

    “Şu an ben ne yapıyorum ?”

    “Neden böyle davranıyorum ?”

    “Böyle davranmamın kaynakları neler olabilir ?”

    İstek ve gereksinimler

    İstek ve gereksinimlerinizi tanımlayınız

    Nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığınızın farkında mısınız ?

    Amaç ve değerler

    Birey olarak yaşamdaki amaçlarınızı tanımlayınız

    Ahlaki, etik, sosyal ve bireysel değerlerinizi tanımlayınız

    Yetenek ve beceriler

    Yeteneklerinizi, becerilerinizi, güçlü ve zayıf yönlerinizi tanımlayınız

    Neyi bilip neyi bilmediğinizin farkında mısınız ?

    Neyi yapıp neyi yapamayacağınızı biliyor musunuz ?

    Sosyal çevre

    İnsanlarla ilişki kurma biçiminizi tanımlayınız

    İçinde bulunduğunuz sosyal çevreyi ve sosyal çevreniz içindeki rolünüzü tanımlayınız

    Sosyal çevrenizden kaynaklanan güçlerinizi tanımlayınız

    Kişilik Özellikleriniz

    Nasıl bir insansınız tanımlayınız

    Başa çıkma stratejilerinizi ve baş etme gücünüzü tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminizi tanımlayınız

    Çatışma çözme biçiminiz yaşadığınız duygulardan ne kadar etkileniyor ?

    Sizi en iyi hangi sıfatlar (çalışkan / tembel, sorumluluk sahibi / vurdumduymaz, sabırlı / sabırsız- tezcanlı,iyimser / kötümser gibi) tanımlar, belirtiniz

    Çatışmadan kaçınan bir kişi misiniz ?

    Ne olursa olsun çatışmayı kazanmak mı istersiniz ?

    Uzlaşmacı mısınız ?

    Ödün verebilir misiniz ?

  • BEN’CİLİK SEVGİSİZLİKTİR….

    BEN’CİLİK SEVGİSİZLİKTİR….

    Başkalarını düşünme konusunda ne çok şey yazılıp söylenmiştir…. “İğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batır.” “Kendin için istediğin bir şeyi başkası için de iste, kendin için istemediğin bir şeyi başkası için de isteme.” gibi…

    Fakat son zamanlarda yazılıp çizilenlerin uygulamasını günlük hayatta nedense pek göremiyoruz… Neler değişiyor… Neleri kaybediyoruz ki toplumca?… Kimi zaman bize değer verenlerin kıymetini ya hiç anlamıyoruz, ya da çok geç anlıyoruz… Onu kaybettikten sonra… İş işten geçtikten sonra…

    Şimdi aklıma annemin komşularımızla yaptığı sohbetten aklımda kalan bir öykü geldi… İş işten geçmeden önce değer vermenin güzel bir örneği olabilir… O öyküyü aktarmaya çalışacağım… İki erkek kardeş varmış… Her ikisi de babalarından kalma küçük bir çiftlikte çalışıyorlarmış… Kardeşlerden yaşça biraz büyük olanı evliymiş ve beş çocuğu varmış… Diğeri ise bekârmış. Her günün sonunda ürünlerini ve kârlarını eşit olarak paylaşırlarmış…

    Günün birinde bekâr kardeş kendi kendine şöyle demiş: “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç adil değil; ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok.” Bu düşünceyle her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice ağabeyinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başlamış.

    Bu arada evli olan ağabeyi de kendi kendine şöyle diyormuş: “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç adil değil; üstelik ben evliyim, yaşlandığım zaman bana bakabilecek bir eşim ve çocuklarım var. Oysa kardeşimin yaşlandığı zaman bakacak hiç kimsesi yok.” Böylece ağabeyi de her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başlamış.

    Depolarındaki tahılın miktarı değişmediği için ikisi de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamamış… Tâ ki bir gece alacakaranlıkta yine gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıncaya kadar. O anda olan biteni anlamışlar… Derhal çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucaklamışlar…

    Başkalarına değer vermenin ne güzel bir örneği değil mi?… Sözde değil, özde… Sadece teoride kalmayan, aynı zamanda pratiğe de dökülebilen bir sevgi… Sahtelerine çokça şahit olduğumuz sevginin gerçek hali bu sanırım… Hiç bir şekilde onay alma ihtiyacı olmadan sevmek, kendinden öte düşünebilmek… Ve beklentisiz vermek… Böylesi sözde değil özde sevgilerle karşılaşabilmeniz dileğiyle…

    Dostlukla….

  • SINAV KAYGISI

    SINAV KAYGISI

    Kaygı, korku, öfke, heyecan insanın içinde var olan zaman zaman ortaya çıkan duygulardır. Günlük yaşantımızda karşılaştığımız olaylarda içten dışa doğru organizmamızın bir tepkisi olur. Bu makul seviyede olursa; son derece normaldir. Kontrol edilemez seviyede olup vücudun kimyasını değiştirip normal aktivasyonu etkiliyorsa ciddi bir problemdir.

                Sınav Kaygısı da sınava hazırlanan kişilerin veya öğrencilerin karşılaştığı bir duygu durumudur. Bir sınavın kaygısını ve telaşını ya da heyecanını hissetmek başarılı olmak için motive edici unsurdur. Lakin aşırı kaygı duymak, tedaviyi gerektiren bir durumdur. Aşırı kaygı karın ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve baş dönmesi, mide bulantısı ve kusma akabinde bayılmaya neden olabilir ki kişinin gireceği sınavda başarılı olmasını engeller. Kendisini bu tip şikayetler içerisinde hissedenlerin mutlaka bir uzman desteği alması gerekir.

                Sınav Kaygısı;profesyonel bir yardım alınırsa; aşılamayacak bir sorun değildir. Bir kaygı ve korkuyu yenmenin yolu öncelikle onunla yüzleşmekten geçer. Kaçarak veya yok sayarak kaygı ve korku sorununu çözemeyiz, kaygı zamanla kendini size kötü bir şekilde hatırlatacaktır. Sınav Kaygısı aynı zamanda eğitim danışmanlığı konusudur. Aşırı derecede sınav kaygısı duyan bir kişi ya da öğrenciye öncelikle sınav kaygısı ölçeği uygulanır. Kaygının seviyesi belirlenir. Mevcut yaşam alışkanlığı göz önünde bulundurularak, yeni bir yaşam planı yapılıp; nefes egzersizleri, yürüyüş ve spor ve bunun yanı sıra küçük sınavlar tertip edilip Sınav Kaygısı istenilen seviyelere çekilir. Şunu kesinlikle unutmayalım.! İnsan hayatının sona ermesi ve giden zamanın geri gelmesi mümkün değildir. Sınav Kaygısı da çözülmeyecek bir sorun değildir. Yeter ki isteyin ve  profesyonel bir uzman desteği alın.!

                Sevgiyle Kalın.!

  • GELİŞEN TEKNOLOJİ VE ÇOCUKLARIMIZ

    GELİŞEN TEKNOLOJİ VE ÇOCUKLARIMIZ

    Şu sıralar 30’lu yaşlarını süren ve çocuk sahibi olan anne babaların hep konuştukları ortak bir
    konu var; Bizler küçükken dışarıda arkadaşlarımızla birlikte zaman geçirir, top oynar, bisiklet sürerdik.
    Zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamazdık. Hatta dışarıdan eve girmek istemediğimiz için Anne ya
    da babamızdan sağlam bir fırça yerdik ama ertesi ve sonrasındaki günlerde yine kendi bildiğimizi
    yapardık. O günler eğlenceliydi, o günler neşe doluydu, paylaşmanın ve arkadaş olmanın tadı o
    günlerde başkaydı…
    Yine aynı anne ve babalar kendi çocukları ile ilgili bu konuda bir serzenişe de sahip
    olabiliyorlar haklı olarak; benim çocuğum sokağa çıkmıyor, benim çocuğum arkadaş edinme
    konusunda isteksiz, sürekli bizimle birlikte olmak istiyor bu esnada da elinde ya bir cep telefonu, ya
    bir tablet ya da oyun oynayabileceği başka bir teknolojik cihaz var…
    Hatırlar mısınız bizlerin, hani şu şimdilerde 30’lu yaşlarını süren kuşağın çocukluk
    dönemlerinde sadece birkaç teknolojik cihaz vardı. Bu cihazlara dokunmak, onları kurcalamak ve
    kullanmak belki pek çoğumuz için anne ve babasından izin alınmasını gerektiren bir anlama sahipti.
    36 poz çeken fotoğraf makineleri, besledikçe ekrandaki görüntüsü büyüyen sanal bebekler, hatta
    evimizin baş köşesine yeni yeni teşrif etmeye başlamış üstü belki de dantel örtüyle örtülü o kocaman
    bilgisayarlar. Hatırladınız değil mi, hani şu internete bağlanmak için 146’yı aradığımız bilgisayarlar.
    Neden uzaktı ya da zordu o günlerde bu imkanlara ulaşmak? Pek çok sebebi olabilir maddi
    koşullar belki, belki de ihtiyaçlarımızın henüz teknoloji alanına doğru kaymamış olması , belki de bakış
    açımız, kişisel ya da sosyal alanda dışarıda geçirilebilecek zamanın bizim için değerli olduğunu
    bilmemiz ve de ülkemize ithal edilen ürünlerle ilgili var olan şartlar…
    Son zamanlarda akıllı telefon ya da tabletle tanışmamış bir çocuğun varlığından söz etmek
    neredeyse mümkün değil gibi görünüyor. Üstelik bu araçlarla tanışma zamanı maalesef ki 2-3
    yaşlarına kadar inmiş durumda. Bu da ister istemez anne ve babaları endişelendiriyor.
    Peki buna neden olan şey ne? Neden çocuklar artık eskiden olduğu gibi dışarıda oynamak
    yerine evde tek başına olmayı tercih edip cep telefonu ya da tabletlerle zaman geçiriyor? Bunun
    bizlerin kontrol edebileceği ve edemeyeceği pek çok nedeni olabilir. Daha çok kontrol edebileceğimiz
    nedenler üzerinde durmak istiyorum. Birincisi evde akıllı telefon ya da tabletle zaman geçiren bir
    Anne ve Babanın varlığı diyebiliriz belki, buna ek olarak bazen yetişkinlerin olduğu ortamda çocuğun
    bir nebze “oyalanabilmesi, uslu durması” için ebeveynlerden birinin akıllı telefonunu çocuğa vermesi,
    akıllı telefonlarının ve içindeki oyunların artık çocuklar arasında maalesef ki bir sosyalleşme aracı
    haline gelmesi, okulda bir araya gelen çocukların çoğu kere bu konu üzerine dialog kuruyor olması,
    arkadaşlarından birinin bu cihazlara rahatlıkla erişim sağladığını gören bir çocuğun neden benim yok
    demesinin ardından belki çevresiyle bu konuda rekabete girmesi, ardından Anne ve Babanın
    istemeden de olsa buna araç olması…Bunun dışında burada yazmakla bitiremeyeceğimiz pek çok
    farklı neden de bu alışkanlığın oluşmasında katkı sağlıyor olabilir.

    Peki bu alışkanlık ya da bağımlılık durumu çocuklarımızı nasıl etkiliyor?
    Akıllı telefonların yaydığı manyetik dalgaların olumsuz etkilerine maruz kalınması durumu
    ortaya çıkıyor,
    Odaklanma ve dikkat problemleri ortaya çıkıyor: çocuk sanal dünyada o kadar renkli ve çeşitli
    uyarıcılarla etkileşim haline geçiyor ki gerçek dünya zamanla ona tekdüze gelmeye başlıyor ve ilgisini
    kaybedebiliyor. Derslerinden uzaklaşıyor,
    Gerçeği değerlendirme ve muhakeme yapma gücünün zayıflamasına sebep oluyor,
    Bağımlı durumdaki bir çocuğa bu konuda kısıtlamalar getirildiğinde Ebeveyn ve çocuk
    arasındaki ilişkinin bozulmasının zemini oluşuyor,
    Sanal dünyada var olan oyunlardaki zorbalık unsurlarının gerçek dünyaya taşınması riski söz
    konusu oluyor, çocuk arkadaşlarına karşı kaba bir tutum taşımaya başlıyor,
    Arkadaş çevresinden ve sosyal ortamlarından uzaklaşılmasına neden oluyor,
    Sorumlulukların yerine getirilmesinin önünde engel oluyor,
    Uykusuzluk, baş ağrısı, görme kusurlarına sebep oluyor, düzenli beslenmenin önüne geçiyor,
    sürekli aynı pozisyonda bir etkinlik yapmak zamanla kas ve iskelet sistemini de olumsuz etkiliyor,
    Internet’in ve akıllı telefonların sınavlarda kopya aracı olarak kullanılma olasılığı ortaya
    çıkıyor,
    Internet ortamı sadece çocukların olduğu bir ortam değildir, art niyet taşıyan yetişkinlerde bu
    ortamdadır dolayısıyla bu kimselerin çocuklarla iletişime geçme olasılığı artıyor.
    Neler yapılabilir?
    Çocuklara elbette baskı ve tehdit ile yaklaşılması işe yaramayacaktır. Onların günlük hayatta
    kendi yaşına uygun sorumluluklar almasına destek olmalısınız, sorumluluklarını yerine getirdikçe
    başarılarını övmeniz onlara iyi gelecektir. Mutlaka bir program dahilinde sizin izin verdiğiniz sürede ve
    sizin izin verdiğiniz oyunları oynayabileceklerini onlara iyi anlatmalısınız, ebeveyn filtrelemesinin
    kullanılması yararlı olacaktır. Interneti sürekli açık bırakmamanızı, zaman zaman şifrenizi
    değiştirmenizi tavsiye edebilirim. Bu tip konularda karar verici mekanizmanın sizler olduğunu mutlak
    surette anlamaları gerekmektedir. Ama tüm bunlardan önemlisi çocuğunuza zaman ayırmanız,
    ayırdığınız zamanı nasıl geçireceğiniz hakkında bir fikre sahip olmanızdır. Olumlu rol model olan Anne
    ve Babalar şüphesiz ki çocuklarının Bedensel ve Psikolojik gelişimine en doğru ve gerekli katkıyı
    sağlayacaktır.
    Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı inkar edilemez fakat az evvel bahsettiğim sorunlara da
    neden olduğu aşikar. Burada biraz da bizlerin teknolojiyi nasıl kullandığı sorusu ortaya çıkıyor ne
    dersiniz?

  • EVLİLİK VE MADDİ PROBLEMLER

    EVLİLİK VE MADDİ PROBLEMLER

    Günümüz şartlarında yeni evlenmiş ama borçlanmamış bir çiftin varlığını pek te varsayamayız diye düşünüyorum. Çiftler, evlilik akdinde birbirlerine iyi günde, kötü günde sözü verirken kötü günler bazı durumlarda düğün hazırlıkları sırasında oluşan borçların ödeme zamanı geldiğinde ortaya çıkabilmektedir. Elbette ki tanıdık ve sevilen arkadaşların, aile dostlarının, akrabaların davet edildiği güzel bir düğün pek çok çiftin hayalidir. Fakat elbette ki mevcut bütçenin üstüne sarkacak harcamalar her iki tarafında ilerleyen zamanlarda karşısına, ödenmesi gereken borçlar olarak çıkacaktır. Bunun yanı sıra adet ve gelenekler çerçevesinde gelin ve damat adaylarının ailelerinin birbirinden beklentileri de maddi anlamda tarafları yük altına sokacaktır.

    Yeni evli çiftlerin maddi anlamdaki sorunlarının temelinde genellikle; düğün hazırlıkları esnasında yapılan ve mevcut bütçeye uygun olmayan harcamalar yatmaktadır. Buna ek olarak zaman zaman eşlerden birinin evlenmeden önce kendisi ya da ailesi adına çekmiş olduğu bir kredi, başka birine kefil olunmasından kaynaklı bir banka borcu, bir araba taksidi maddi anlamda ek sorunlara sebep olabilmektedir. Bazen kumar gibi bağımlılık problemleri de tarafların maddi konularda aralarında sorunlara yol açabilmektedir.

    Evet maalesef ki sorunlar…

    Aslında evliliğin ilk dönemleri; çiftlerin ruhsal ve bedensel anlamda birbirlerini tanıma, anlama, birbirlerine alışma dönemleridir. Ortak bir hayatı paylaşma ve sürdürmenin temelleri atılır. Çiftler bu dönemin keyfini çıkarabilecekken , ister istemez maddi anlamda var olan problemlerin içinde boğulabilirler. Bu süreç aslında başka hiçbir sorunu olmayan çiftlerin sırf maddi konulardan dolayı yıpranmasına sebep olmaktadır. Ve o çok güzel geçirilebilecek ilk dönemler belki de evliliğin en hatırlanılmak istenmeyen zamanları olarak akıllarda kalabilmektedir.

    Maddi problemler tarafların birbirlerine psikolojik veya fiziksel şiddet uygulamasına kadar varabilmektedir maalesef. Bazense süreç, bu sorunlarla baş edilemeyeceğine dair gelişen olumsuz bir inançtan kaynaklı olarak, tarafların hukuki yollara başvurmasına kadar ilerleyebilmektedir.

    Maddi konularda ortaya çıkan bu problemler karşısında mümkün mertebe birbirlerini anlamaya ve destek olmaya çalışan çiftler ise krizi daha iyi yönetebilmekte ve mevcut durumla nispeten daha kolay bir biçimde baş edebilmektedirler. Tarafların bu sorun karşısında birlikte hareket etmeleri problemlerin üstesinden gelme güçlerini görmelerine yardımcı olmakta ve birbirlerine güvenlerini pekiştirmektedir.

    Neler yapılabilir, Nasıl davranmalı ?

    Gerçeği yansıtan bir bütçe planı hazırlanmalı ve bu plana uygun hareket edilmelidir.

    Eş adaylarının maddi imkanlarını birbirlerine açık ve net ifade etmeleri, neyi yapıp neyi yapamayacaklarını uygun bir dille anlatmaları pek çok problemin önüne geçebilir. Problemin şiddet derecesini azaltma ihtimaline sahiptir.

    Aileler tarafından maddi destek teklif ediliyorsa bu diğer tarafı rahatsız etmeyecek nitelikte olmalıdır. Bu yüzden desteğin şekli ve sınırları iyi belirlenmelidir.

    Nişan, düğün sürecindeki maddi beklentilerin eş adayının mı yoksa ailesinin mi beklentisi olup olmadığı iyi anlaşılmalıdır. Bu doğru anlama ilerleyen zamanlarda tarafların birbirlerini yargılamalarının önüne geçebilir.

    Çevredeki diğer insanların yaptığı nişan ve düğün organizasyonları, başka insanların yüksek yaşam standartları ve sahip oldukları vb. dile getirilmekten kaçınılmalı, mukayeseye dayalı örnekler verilmemelidir.

    Taraflar eş olarak seçtikleri kişilerin maddi imkanlarını objektif bir şekilde değerlendirebilme ve buna uygun hareket etme konusunda sağduyulu davranabilmelidir.

    Hali hazırda var olan mevcut kişisel borçlar dürüst ve açık bir biçimde karşı tarafla paylaşılmalıdır.

    Tarafların yapamayacakları konularda birbirlerine Hayır deme haklarının bulunduğunu bilmeleri gerekir. Geçerli nedenlere dayandırılan makul bir Hayır yanıtı karşısında beklentiler yeniden gözden geçirilebilir.

    Maddi konularda problem yaşayan taraflar, şayet bu problemleri geride bırakmakta zorlanıyorlarsa bir uzmandan destek almalarını tavsiye ederim.

  • Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Mutlu bir beraberliğin püf noktaları

    Evli, nişanlıya da uzun soluklu bir beraberliği olan bütünçiftlerin ilişkilerini sağlamlaştırmak ve sürdürmek için kimi zaman destek almaları, kimi zaman bazıyerleşik yanlışdüşünce kalıplarınıdeğiştirmeleri gerekir. Kuşkusuz ister evlilik ister uzun süreli bir beraberlik olsun her ilişkinin inişçıkışlarıvardır ama hayatlarınıpaylaşan herçiftin arzusu, beraberliklerinin her zaman“ilk günkügibi”taze ve içten olması, hattâzaman geçtiktçe daha da iyiye gitmesidir.Çevremizde bu gibi“idealçift”olarak görülenörneklere de rastlarız. Acaba bu ideal uyum aslında ne anlama gelir? Bir ilişkiyi ideal yapan, iki kişinin hayat boyu yaşayabileceği en mükemmel beraberlik durumuna getirenşey nedir?

    Çoğu insan ideal bir eşin nasıl biri olmasıgerektiğini tarif ederken onun cinsel yöndençekici ve seksi, bağımsız, güvenilir, kendi ayaklarıüzerinde durabilen, ailesi ve dostlarıyla iyi anlaşan, doğal, samimi, espri anlayışına sahip, rahat iletişim kurulabilen,çevresi tarafından takdir edilen biri olmasıgibi belirliözelliklere sahip olmasınıister. Hepimiz tabii ki seveceğimiz ve bizi seven biri ile birlikte olmak isteriz. Karşımızdaki kişinin bizim için“doğru insan”olduğunu nasıl anlayacağız. O zaman,önce iki kişinin“ideal uyum”sağlayabileceğini gösteren dört temel soruya ne cevap veriyorsunuz, bunu test edin:

    • Onun yanında iken, acaba gerçekten, kendiniz olabiliyor musunuz?
    • Birlikte iken, kendinizi“evinizde”hissedebiliyor musunuz?
    • Konuşurken, birbirinizi anlayabiliyor, anlaşabiliyor, birlikte plan yapabiliyor ve fazla münakaşa etmeden uzlaşabiliyor musunuz?
    • Onunla birlikte iken, ona kalbinizi açabiliyor, ve hayatı, yaşamayıdahaçok seviyor musunuz? Hayatın artk sizin için yeni olasılıklarla dolu olduğunu, ruhunuzun umut ve mutlulukla dolduğunu hissedebiliyor musunuz?

    Diyelim ki bu sorulara evet diyorsunuz ve kriterlerinize uygun biriyle karşılaştınız, bulutlarınüzerinde mutlu bir beraberlik yaşamaya başladınız. Acaba bu ilişkinin gerçekten kalıcıolacağını, hayat boyu süreceğini nasıl bilebiliriz? Doğru eşi bulmak kadar, başlanan ilişkinin mutlu birşekilde devam etmesinin bazıkurallarıolduğunu söyleyelim.İşte size mutlu bir beraberliği püf noktaları:

    Onun ilgilendiğişeylere siz de ilgi gösterin. Onu mutlu eden, ilgi duyduğuşeyleri tanıyın,öğrenin, siz de bunlara odaklanın, ilgi alanlarınıpaylaşın.İlişki farkındalığı, ilişkilerin her zaman iki yanıolduğunun farkında olmaktır –eşinizin sevdiği, ilgi duyduğu, yapmaktan hoşlandığışeylerin en azından bir bölümüne sizin de ilgi duymanızın, ortak ilgi alanlarınıpaylaşmanın ilişkinize değer katacağınıunutmayın. Tek kişilik bir ilişki olamayacağıgibi, taraflardan birinin baskınlık sağlamayaçalıştığıilişkilerin de eninde sonunda tıkanacağıbilinmelidir. Oysa karşılıklıetkileşimle inşa edilen ilişkiler hem daha kalıcı, hem de doyum sağlayıcıilişkiledir. Birlikte hoşlanarak yapacağınız aktiviteler hayatınıza renk katacak, kişisel gelişiminize katkıda bulunacak, birlikte kaliteli zaman geçirmenizi sağlayacak, hem kendinizi hem onu daha iyi tanımanıza yardımcıolacaktır. Tabii ki bu nokta ilgi alanları, kültür düzeyleri, hayata bakışlarıve beklentileri yakın olançiftler dahaşanslıdır. Ancak zaman içerisinde kişiler karşılıklıolarak eksikliklerini giderebilir, ortak ilgi konularıbulabilir ve birlikte vakit geçirmekten dahaçok doyum alabilirler.

    Emir kipi kullanmayın.“Yapmalısın, etmelisin”gibi cümleler kurmayın. Bu gibi sözcükler karşımızdakinin bilinçaltında otomatik olarak suçluluk duygusu doğurur. Birisine birşeyi yapmasıya da nasıl yapmasıgerektiğini söylemek hemörtük bir haklılık yargısıhem de birüstünlük mesajıiçerir–birşeyi ondan daha iyi bildiğinizi, onaüstünlük tasladığınızıya da onun yanlışbirşey yaptığınıişaret eder. Bu da karşımızdaki kişinin gerilmesine, size karşınegatif duygular beslemesine veöfke biriktirmesine neden olur.İnsanlarısuçluluk ve yargılamayla motive etmek mutluluk yerine mutsuzluk getirir. Oysa halledilmesi gereken konuyla ilgili emir vermek yerineöneride bulunmak, nötral cümleler kurmak, bu konuyla ilgili kararıkarşıdakine bırakmak onun kendini rahat hissetmesini ve kendi kararınıvermenin rahatlığıyla hareket etmesini sağlayacaktır. Emir yerine ona kendi kararınıverme hakkınıtanıdığınızda eşinizin gerçekten kendisi gibi davranabilir. Zira hedefiniz eşinizi sorumluluk almaya yüreklendirmek ama bunu yaparken de kendi hür iradesiyle davranmasınısağlamak olmalıdır. Bunu yapmanın bir yolu da doğru formüle edilmişsorularla onu vereceği kararüzerinde düşündürmektir. Sözgelimi:“eğer bunu böyle yaparsan istediğin işi elde etmeşansınıazaltmışolmuyor musun?”Ya da:“bu seni uzun vadede mutlu edecek mi?”Bunu yaptığınız takdirde onun gözünde buyurgan veüstünlük taslayan bir eşolmaktançıkıp onun karar anında danışabileceği, görüşünüzüalmak isteyeceği bir referans kişi statüsüne gelirsiniz. Size ne düşündüğünüzüsorduğunda görüşünüzüonunla paylaştıktan sonra ona kendi kararınıvermesi için destek olabilirsiniz.

    Bendiliyle iletişim kurun.Çiftler aralarındaki iletişimde gerginlik yaşamaya başladıklarındaçoğu kez“sen”içeren ifadeler kullanmaya başlarlar.Özetle“sen hep böyle yapıyorsun…senşöylesin…sen böylesin…sen hiçbir zaman…. yapmıyorsun”gibi cümlelerdir bunlar. Bir tarafın ne kadar kızgın olduğuna göre bunlarınşiddeti ve dozu artabilir.“Ben söylemesemçöpügidip atmıyorsun, hep hatırlatmam mılazım?”gibisinden basit bir suçlamadan başlayıp“Sen ne geri zekalısın!”gibi hakaretamiz kalıplara varan cümleler, ilişkileri zehirleyen negatif ve saldırgan“sen”dilininörnekleridir. Bunlar sorununçözümüne yardımcıolmadığıgibi karşımızdaki ile sağlıklıiletişim kurmamızıönleyerek onun duvarçekmesine ve küntleşmesine neden olur.

    İletişimde nazik, sevgi dolu, enönemlisi suçlayıcıolmayan bir“ben”dili kullanmak, yeni kendi perspektifimizden konuşmak, kimi zaman anlaşılır tarzda, eğer incinmişve kırılmışsak bunu içeren bir dil kullanılmalıdır.Örneğin:“bana sormadan plan yaptığında gerçekten kırılıyorum–lütfen bir daha sefere bana da haber ver.”Ya da:“Her akşam geçgelmen beniüzüyor. Eve gelmek ve benimle vakit geçirmek istemediğini düşünmeye başlıyorum. Biliyorum işinçokönemli ama benim de senin içinönemli olduğunu hissetmek istiyorum. Seninle dahaçok birlikte olmak istiyorumçünküseni seviyorum.”Kısacası, bir“ben”önermesişu formata sahip olmalıdır:“sen iyi olduğunda ben de kendimi iyi hissediyorum, ve senin iyi olmana ihtiyacım var.”

    Planlamayıbirlikte yapın. Ortak yaşantınızda kimin hangi işleri yapacağını, arabanın bakımından yemek pişirmeye, bütçe ve tasarruftan, tatil ve gezmelere kadar her türlüaktivite ve süreci birlikte planlayın. Gıda alışverişini bile beraberce planlayın ki ikinizin de sevdiğiniz yemekleri yapmaşansınız olsun. Daima eşinizeönceden bilgilenme fırsatıverin. Pahalıbir giysi veya eşya alacağınız zaman bu kararıbirlikte verin. Bu planlamalar kuşkusuz hayatınızda hiçsürpriz olmamasıanlamına gelmiyor; doğum günüsürprizleri, evlilik, başka anlamlıyıl dönümleri, gece dışarıda yemek veya benzeri eğlence ve gezmelerle ilgili sürprizler günlük hayatın tekdüzeliğini kırarak mutluluğunuzu perçinleyen hoş