Etiket: Zaman

  • Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Kadınlarda orgazm bozukluğu, hiç orgazm olamama, zaman zaman orgazm olamama ya da cinsel birleşmeyle orgazm olamama ancak mastürbasyon ile orgazm olma şeklinde görülen durumdur. Olağan bir cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde gecikmesi ya da hiç olmamasıdır. Bu bozukluk belirgin bir sıkıntıya ya da kişilerarası ilişkilerde zorluklara neden olur.

    Sağlıklı bir kadın bir ilişki sırasında birden çok kez boşalma yaşayabilme yeteneğine sahiptir. Ne yazık kibir çok kadın hayatı boyunca hiçbir zaman tamamıyla boşalamamıştır. Kadınların% 29’u hiçbir zaman , % 70’ i cinsel birleşme sırasında hiçbir Zaman boşalamamış olduğunu belirtmiştir.

    Orgazm Sorunlarının Nedenleri;

    · Cinsel mitler ve doğru olmayan önyargılar; Kadının bedeniyle ve cinsel süreçle ilgili bilgisinin olmaması buna sebep olur. Vajinasını ve klitorisini tanımayan kadın, cinsel birleşmenin ve klitoral uyarılmanın zevk vereceğini bilemez hatta canının acıyacağını düşünür. Boşalma, kadının bedeni ve kaslarını kontrol edebilmesiyle öğrenilecek bir süreçtir. Boşalmak için kadının çaba harcaması gerekir. Vücudunu kasmadan öylece bekleyen kadın boşalamaz sadece boşalmayı bekler ve sonuç olumsuz olur. Bu sebeple cinsel eğitim yoksa ya da eksikse orgazm sorunu ile karşılaşılabilir.

    · Eş reddi; kadının kendi isteği dışında, gönlü başkasındayken bir başkasıyla evlendirilmesi cinsellik sırasında eşini istememesine sebep olabilir.

    · Yetersiz uyarı; cinsel uyarının yeterli olması fiziksel temas, hayal gücü ve duygulanımın tam olması halinde gerçekleşir. Bunlardan birindeki eksiklik yetersiz uyarıya sebep olur. Uygun zamanda, mekânda, uygun partner ile uygun süre ve yoğunlukta uyarılmalar ‘yeterli uyarı’ için belirleyicidir. Bazen yanlış bir insan tarafından yapılan kusursuz uyarılar ağrılı, acılı, rahatsız edici olabilir.

    · İlişkisel çatışmalar ve sorunlar; seks insanların vücutlarını paylaşmalarının, duygularını boşaltmalarının, hayata karşı keyifli bir baş etme yöntemi belirlemelerinin şekli olarak kabul edilebilir. İyi bir seks olmadığında çift arasında iletişim sorunu başlayabileceği gibi, çiftler arasında zaten var olan bir çatışma ve iletişim sorunu varsa kötü bir seks hayatı yaşamaları kaçınılmazdır. Kötü seks hayatı hayal kırıklığına, partnerlerin birbirlerini suçlamasına ve cinsel yetersizlikten doğan özgüven kaybına sebep olur. Zamanla bu çift cinsellikle ilgili konuşamaz olur, arzuları ve hoşlandıkları şeylerle ilgili hiçbir şey paylaşamaz hale gelir.

    · Endişe, korku ve kaygı; bu duygular cinsel uyarılmayı engeller, bedeni savunmaya ve kendini korumaya almasını sağlar. Cinsel birleşmenin can acıtacağına olan inanç korku oluşturur. Mali kaygılar, taşınma, yeni bir ev alma, çocuk sahibi olma, aile büyüklerinin aynı evde yaşamaya başlaması, iş kaybı bu duygulara sebep olur.

    · Utanma suçluluk ve günahkârlık duyguları; cinselliği günah olarak düşünen kadın, böyle bir deneyimden sonra suçluluk hissedecektir, cezalandırılması gerektiğini düşünecektir ve utanma duygusu yaşayacaktır. Suçlunun cezalandırılması gerekir ve kadın bir yolunu bulur, kendini cezalandırır.

    · Erken yaşta anne olmak; kadın kendi bedenini tanımadan, kadınlığını öğrenemeden anne olur, boşalmayı öğrenemez.

    · Seyirci rolüne girmek; hazza odaklanmak yerine olması gerekenlere yönelmek; ilişkinin sürecine odaklanmak, doğal davranmak yerine istemli hareketlerde bulunmak uyarılma sürecine zarar verir.

    · Cinsel özgüvenin düşük olması; kendini aşırı eleştiren, mükemmel olması gerektiğini düşünen kadınlar genellikle vücudunu beğenmeme eğilimindedirler. Beden algısının zayıf olması, kadının cinsel isteklerini ifade edememesiyle ve seks sırasında kendini iyi hissetmemesiyle doğru orantılıdır.

    · Performans anksiyetesi; başaramama korkusu kadını ketler.

    · Cinsel travmalar; erken çocukluk, çocukluk ve ergenlik döneminde cinsel kötü davranım, taciz, saldırı, ensest cinsel yaşantıyı olumsuz etkiler.

    · Gebe kalma korkusu, · Evlilikle ilgili çatışmaların çözüme kavuşmaması ve bunun cinsel birlikteliğe zarar vermesi,

    · Anne-baba-kız çocuk ilişkisi; Annesine öfke duyan, ona karşı kızgınlıkları olan ama sözde itaatkar olan kız temelde terkedilme, sevilmeme, yalnız kalma duyguları yaşar. Annesini ve babasını kaybetmek istemez diğer yandan da hissettiği olumsuz duyguları ifade edecek gücü yoktur. Bu duygulanımlar eşine yansır, ona karşı da olumsuz duygularını sözel olarak ifade edemez ve seks sırasında bedeniyle ifade eder.

    • Partnerin erken boşalma sorununun olması,

    • Partnere karşı ilgi kaybı,

    • Alkolizm, depresyon ve üzüntü,

    • Vajinanın geniş olması, vajinal akıntılar,

    • Şeker hastalığı, nörolojik bozukluklar ve ilaç alımı,

    • Düzenli ve sağlıklı bir aile yaşantısının olmaması,

    • Cinsel kimlik çatışmaları,

    • Aldatılmak,

    Tedavide amaç orgazmı cinselliğin en önemli amacı olarak görmekten vazgeçip, ön sevişme, uyarılma, cinsel tecrübe, zevk ve çiftlerin birbirlerinin bedenlerini daha yakından tanımalarını sağlamaktır. Cinselliğin bir görev olmadığını; günah, yasak, ayıp olmadığını çiftlere hissettirmek, karşılıklı mutluluğa dayanan deneyimler yaşamalarını sağlamaktır.

  • ÇOCUKLARDA İÇE KAPANIKLIK

    ÇOCUKLARDA İÇE KAPANIKLIK

    Çocuklar özellikle yeni tanıştıkları kişilere karşı mesafeli ve bazen tepkilidirler. Çoğu anne baba için sorun gibi görünen bu durum birçok açıdan normaldir ve çocuklar farklı sosyal ortamlara girdikçe ve zaman içinde aşılabilir.Ancak zaman zaman bu tepki ya da yabancı davranma tutumu daha belirgindir ve çocuğun çevresiyle olan ilişkilerini olumsuz etkiler. Çocuk olaylara birdenbire atılmaz, reaksiyon göstermez; önce etrafını gözler, çevresini tanır, kendisini emniyette hissettikten sonra ortama dahil olur ise bu çocuk sükunet içindedir ve genellikle sosyaldir. Öte yandan aşırı sosyal, atak, girişken olduğu söylenen çocukların bir kısmı reaksiyoner çocuklardır.Kendilerini savunmak zorunda bırakıldıkları için empati duygularından yoksundurlar. Anne-babalar genellikle koşan, iten, gülen, hakkını söke söke almaya çalışan, ağlayan,bağıran böylesi çocukların dışadönük olduklarını zannederler. Halbuki bir çocuğun kişiliği hakkında hareketlilik ya da sessizlik tek başına bir veri değildir hiçbir zaman. Örneğin, 4 yaşında duyarlı bir çocuk, bir misafir gelse, odaya girmeden önce onları seyreder. onlarla hemen irtibata geçmez, daha sonra anne-babasının yanına gelir, kendisini emniyette hissettiğinde de ortama dahil olur. bu, bir duyarlı çocuk davranışıdır. bu çocuğa asosyal denilmez. aksine emniyet içerisinde kendisini adım adım sosyal ortama sokan bir çocuk davranışıdır. bunun yanı sıra eli ağzında, tırnaklarını yer vaziyette, başını omuzlarının arasına saklamış, konuşmaya dahi adım atmayan, kenarda saklanan çocuklar vardır. işte böylesi çocuklar, incinmişlikten, ezilmişlikten kaynaklanan bir içe kapanıklığa sahiptir.

    İÇE KAPANIKLIĞIN SEBEPLERİ

    Annesinden duygusal olarak beslenemeyen çocuk, içe kapanık olur. Annesi devamlı yanında bulunduğu halde annesinden yeteri kadar ilgi ve sevgi alamayan çocuklarda ‘kaygılı bağlanma’ dediğimiz bir davranış bozukluğu ortaya çıkmaktadır. çocuğun yanında her ne kadar anne bulunsa da çocuk annesinden yeteri kadar ‘duygusal beslenme’ gerçekleştiremiyorsa, bu çocuklar içe kapanık, korkak ve çekingen olur, dikkat dağınıklığı yaşar, kimi zaman duygusal yoksunluktan hırçınlık gösterir. mesela bir çocuk, sevgi için annesinin peşinde geziyor olsa ve anne de bir türlü meşguliyetinden kopamıyor olsa; böylesi bir atmosferi yaşayan çocuk yaşama kaygılı başlar ve bu durum kendini yaşamın her anında hissettirir.

    Hırçın bir annenin çocuğu, genellikle içe kapanık olur.Annenin hırçın ve sinirli olması, babanın çocukla yeteri kadar yakınlık kuramaması, saygın bir ilişki içinde olunmaması, ötesinde evdeki baskı ve şiddet ortamı çocuğun sinmesine ve ezilmesine sebep olur. Ezilen bir çocuk da çoğunlukla içe kapanık olur.

    Aile içinde kendisini yeterince ifade edemeyen çocuk, içe kapanık olur.Kendisini olduğu gibi sergileyemeyen, incitileceği, kızılacağı, eleştirileceği, sevgiyi kaybedeceği için veya anlaşılmayacağı için anne-babasıyla ruhsal bir iletişim gerçekleştiremeyen çocuk, içine kapanık olur. Çocukla ne kadar ruhsal iletişim kurulursa, çocuğun sorduğu soruya zamanın cevap verilirse, çocuk konuştuğunda ne kadar can kulağıyla dinlenirse, o çocuk kendini ifade etmekte sıkıntı yaşamaz, endişe etmez. rahat diyalog kuran çocuk, kaygısız olan çocuktur.

    Erken çocukluk döneminde çocuğa ‘Hayır’ denilirse, çocuk kendisini iletişime kapatır.Erken çocukluk döneminde, çocukla kurulan ileşimde hayır kelimesini kullanmak, çocuğu hırslandırır, sinirlendirir. dahası çocuğun agresif bir tutum içine girmesini sağlar. iletişim kapılarının kapanmasına sebep olur. kurulan diyaloglarda konuşma isteği azalır ve içe kapanmaya doğru giden bir süreç izlenir.

    ANNE BABALAR NELER YAPMALI…

    • Çocuğunuza çekingen ya da utangaç olduğunu söyleyerek, etiketlemeyin.
    • Kendisini ifade etmesine izin verin, buna izin verilen çocuk iletişim kurmaya başlayacaktır.
    • Çocuğu yeni ve bilmediği ortama ya da insanlara hazırlayın. Önceden nereye gidileceğini ve orada kimler olacağını açıklayın.
    • Çocuğunuzun çekingen kaldığında ısrar etmeyin, zorlamayın, kızmayın ve çok fazla üstünde durmayın. Temkinli bir yapıda olduğunu kabullenin ve ortama alışması için zaman verin.
    • Ebeveynin çekingen davranışları, çocuğun çekingenliğini arttıracaktır. Sizin yabancıyla rahat iletişime geçmeniz, çocuk için önemli bir model olacaktır.
    • Çocuğunuzu meraklandırarak ve cesaretlendirerek destekleyin. Ona eğlenceli gezilerinizden ve edindiğiniz arkadaşlıklardan bahsedin. Kendisinin nereye gitmek istediğini sorun.
    • Çocuğunuzun güvenli ortamda sürekli yeni deneyimler edinmesini sağlayın. Örneğin eve misafir davet edin ve çocuk misafirden başlayın. Ne kadar yabancı kişiler ve yabancı ortamlarda bulunursa çekingenliği bir o kadar azalacaktır.
    • Çocuğunuzu aşırı korumayın ve gereğinden fazla yardım etmeyin. Küçük korkularla baş etmeyi öğrenmesi için fırsat verin.
    • Çocuğunuzdaki sosyal becerileri fark edin ve takdir ederek onurlandırın, onun güçlü ve başarılı yönlerini dile getirerek pekiştirin.
  • BİLGİSAYAR VE TV BAĞIMLILIĞI

    BİLGİSAYAR VE TV BAĞIMLILIĞI

    Günümüzde en sık karşılaşılan problemlerden biri; çocuklarda, gençlerde ve hatta yetişkinlerde görülen ve “davranışsal bağımlılık” olarak değerlendirilen bilgisayar, tablet, telefon, televizyon bağımlılığıdır. Özellikle çocuklar, televizyonun, bilgisayarın tablet ve telefonunun karşısında adeta hipnotize ediliyor.Bu sebeplerden dolayı yaşanan sorunlar çocuğun çevre ile ilişkisini bozmakta, çocuğa sosyal, bilişsel ve psikomotor alanda çok büyük kayıplar yaşatmaktadır. Elbette bu tür teknolojik aletlerin birçok faydası vardır ancak, yararlı olarak kullanılıp zararlarından kaçınabilmek konusunda dengenin hem çocuk hem de aile tarafından kurulması; kontrollü ve bilinçli olarak kullanılmasına bağlıdır.

    BİLGİSAYAR, TABLET, TELEVİZYON BAĞIMLILIĞININ ZARARLARI

    Çocuğun arkadaş edinme becerisi gelişmez,

    Sosyal ortamlarda ilişki kurmada zorlanan çocuklar meydana gelir,

    Kendini ifade etme, öz bakım becerileri gelişmez; devamlı olarak anne ayakkabımı bağla, üzerimi giydir… diyen çocuklar ortaya çıkar,

    Oyun oynadığı, eğlendiği, vakit geçirdiği bu sanal dünya o kadar renkli, hareketli, sesli ve değişkendir ki, çocuk gerçek dünyaya döndüğünde her şey ona çok durağan, sıkıcı ve basit gelir. Dolayısıyla “hiperaktivite” baş gösterir,

    Çocuk, üzerinde kontrol kurduğu ve kendi yarattığı bu dünyaya sarılır, kendini yaşamdan soyutlar ve izole olur.

    Ev içinde anne-baba-çocuk ilişkisi bozulur,

    Ebeveynler çocuğunu tanıyamaz, fikirlerini öğrenemez,

    Saatlerce bilgisayar, televizyon ve tablet başında olan çocukların dil gelişimi ve sosyal gelişimi yavaş olur,

    Çocuk sürekli ekran karşısında oturduğu için, fiziksel gelişimi de çok sağlıklı olmaz, kas gelişimi yavaş olur,

    Çocuk bir şeyleri fizikken, ortamda yaşayarak yani yaparak öğrenmediği için, dünyaya karşı daha korkak ve çekingen olur,

    Çocuklar bu şekilde, normal gelişimsel dönemlerine göre daha fazla uyarıcı alıyor ve dikkatleri çok daha kolay dağılabiliyor. O yüzden uzun vadede dikkat dağınıklığı ve odaklanamama gibi ciddi sorunlar yaşanabilir.

    Çocuklar bilgisayar ve televizyonda izledikleri karakterlerle özdeşim kurup gerçek hayatta onlar gibi davranışlar sergileyip , onlar gibi görünmek isteyebiliyorlar; özellikle kız çocuklarının bilinçaltına beden algısı sokulabiliyor.

    Ekranda şiddet içerikli programlar, oyunlar ise erkek çocukları daha çok etkisi altına alıyor. Çocuğa “Sen güçlü olmak zorundasın” gibi mesajlar veriliyor. Ekrandan çok rahat psikolojik şiddet aşılanabiliyor. Bu nedenle çocukların izlediği, oynadığı programların içeriklerine mutlaka bakılması gerekiyor.

    ANNE BABAYA DÜŞEN GÖREVLER …

    Çocuğunuz telefonla veya bilgisayarda bir uygulama açtığı zaman, müthiş bir iş becermiş tepkisi vermeyin.

    Çocuğunuzu üç yaşına kadar ekrandan uzak tutun.

    Çocuğunuza bu konuda örnek teşkil edin, ekran karşısında geçirdiğiniz zamana dikkat edin, elinizden sürekli telefonu düşürmezken çocuktan aksi yönde bir davranış sergilemesini beklemeyin.

    Yemek saatlerinde çocukların televizyon karşında yemek yemelerine izin vermeyin, bu durum hem yemek alışkanlığını olumsuz etkiliyor, hem de çocuklar uzun süre uyarıcılara maruz kalmış oluyor.

    Çocuğunuzla nitelikli zaman geçirin, onunla oyunlar oynayın, etkinlikler düzenleyin, çocuğun çeşitli faaliyetlere (resim, dans, müzik, spor vb.) yönlendirin. Sosyal hayatta mutlu ve tatmin olan çocuk, sanal ortamdan uzak duracaktır.

    Evinizde ortak kararlar alıp kurallar belirleyin ve bu kurallara uyuması için çaba gösterin,

    3-6 yaş arasındaki çocukların günde 1 saatten fazla televizyon, tablet, bilgisayar karşısında zaman geçirmesine izin vermeyin, 6 yaşından sonra sabah 1, akşam 1 saatten fazla zaman harcamasına izin vermeyin.

    Çocuğunuza verdiğiniz sözleri tutun, kuralları uygulamakta tutarlı olun.

    Yeter ki ağlamasın, yeter ki sussun diye düşünmekten vazgeçin, bu şekilde yaklaşarak çocuğunuza ağladığı ya da tutturduğu zaman isteklerinin gerçekleşebileceğini öğretmiş olursunuz.

    Çocukları televizyondan, tabletten ayırdıktan veya oynama ve izleme saatini azalttıktan sonra o boşluğu çocuğunuzla beraber kaliteli zaman geçirerek doldurun.

    Çocuğunuzu bilgisayarı açmamakla, elinden tableti almakla telefonu vermemekle, televizyonu yasaklamakla tehdit etmeyin. kontrollü ve bilinçli olmayı öğretin.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Son yıllarda daha fazla duyduğumuz ve bir çok öğrencinin (özellikle üniversiteye giriş sınavına hazırlanan öğrencilerin) yaşadığı kaygı türü; Sınav Kaygısı. Hemen hemen her öğrencinin yaşadığı bu kaygı nedir, oluşmasına ne sebep olur, faydası nedir, nelere engel olur, faydası var mıdır, belirtileri nelerdir ve çözüm yolları nelerdir birlikte inceleyelim.

    Sınav Kaygısı nedir?

    Kişinin bilgi ve becerilerinin belli ölçütlerle incelenip değerlendirildiği durumlarda yaşanan ve başarının düşmesine yol açacak kadar yoğun olan kaygı türüdür.

    Sınav Kaygısı nasıl oluşur?

    “Başarılı olamayacağım”, “Konuları anlamıyorum,aptal olmalıyım”, “Hazırlanacak zamanım yok”, “Sınavahazır değilim”, “Çok fazla konu var yetişmeyecek”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” sıklıkla gözlenen olumsuz otomatik düşüncelerdir. Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygı oluşmasında en önemli süreçlerdir. Mükemmeliyetçi ve rekabetçi kişilik yapısı olan kişilerde daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir. Yanlış ders çalışma alışkanlıkları ve zamanı etkin kullanamama da sınav kaygısı oluşumunda öneme sahiptir.

    Sınav Kaygısının belirtileri nelerdir?

    Zihinsel,dugusal ve davranışsal belirtiler olarak üçe ayrılır.

    • Unutkanlık, olumsuz yorum içerikli düşünceler, dikkat toplamada güçlük gibi belirtiler zihinsel belirtileri oluşturur.

    • Heyecan, sinirlilik, korku hali, panik ve karamsarlık gibi durumlar ise duygusal belirtileri oluşturur.

    • Sınavı tamamlamama, ders başından kalkma, kaçma, ders çalışmayı erteleme, sınava girmeme gibi durumlar ise davranışsal belirtileri oluşturur.

    Olumlu yanı nedir?

    Sınav kaygısı aşırı ve yüksek düzeyde değil ise faydalıdır. Öğrenmeye ve hedef belirlemeye motive eder. Yüksek kaygının başarısızlığa sebep olduğu gibi çok düşük olanı da istenilen kaygı düzeyi değildir. Faydası olacak olan kaygı orta düzey kaygıdır.

    Olumsuz yanı nedir?

    Öğrenilmiş olan bilginin yararlı kullanılmasını engeller, karar verme süresini dengesizleştirir, bilgiye olan güveni düşürür, söz konusu olan sınava hazırlanmayı engeller ve rahatsız hissettirir.

    Sınav kaygısı ile başetme yolları nelerdir?

    • Söz konusu sınava planlı ve programlı çalışmak zamanı verimli kullanma açısından ve konuların sıkıştırılmaması açısından öneme sahiptir.

    • Sınavdan bir gün önce çalışmayı bırakmak daha verimli olacaktır. Son gün ders çalışıldığı zaman öğrenilenler karışabilir.

    • Olumsuz düşünceler (ya başarısız olursam? Ailem beni sevmez, dünyanın sonu olur, başarısız olma şansım yok vb.) yerine olumlu düşünceler (ailemin sevgisi ile sonucun bir bağlantısı yok, sınav için kendimi yeterli ve hazır hissediyorum, başarılı olacağım vb.) oluşturmaya çalışmanın faydası olacaktır.

    • Sınav gecesi yeterince uyumak ve dinlenmek sınavına olumlu yansıyacaktır. Rahatsız edecek yiyeceklerden de uzak durmak önemlidir.

    • Sınav öncesinde gergin hissedildiğinde arkaya yaslanılarak derin nefes alınmalıdır.Alınan nefes 3-5 saniye içerde tutulmalı ve sonrasında tümünün dışarıya verilmelidir. Derin nefes alış-verişinin 3-4 kez tekrarlanması gerginliğin azalmasına katkı sağlayacaktır.

    • Söz konusu sınavda yapılamayan soruda çok zaman harcanmaması ve sona bırakılması sınav içinde kaygı seviyesinin artmamasına ve zamanı iyi kullanmaya yarayacaktır.

    Sınav sonrası için;

    Keyif veren aktivitelerde bulunmak, kendini ödüllendirmek ve eksikler üzerine düşülerek geleceğe yönelik yeni planların yapılmasının faydalı olabileceği düşünülmektedir.

    Ailelere öneriler;

    Aileler sınırlarını bilmelidirler. Çocuklarına güvenle beraber sorumluluk vermeli, önemsediklerini hissettirmeli ve olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınavla ilgili konuşmalarda gerçekçi olunmalı, özen gösterilmeli ve en önemlisi akranlarıyla karşılaştırmaktan uzak durulmalıdır. Duyguların ve düşüncelerin paylaşımı önemlidir. Sınavı ölüm kalım meselesi yapmama ve cesaretlendirici davranma önerilmektedir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalıdır. Uygun aile ortamının sağlaması çocukların başarısına katkı sağlayacaktır. Son olarak ise çocukların koşulsuz sevilmesi gerektiği bilinmelidir.

  • Çocuklarda 2 yaş sendromu nasıl görünür ?

    2 YAŞ SENDROMU

    2 yaş sendromu, bebeklikten çocukluğa geçiş sırasında karşılaşılan, bir takım sorunların yaşandığı özel bir dönemdir. Genellik bu dönem 18 aylıkken başlar 3,5 yaşa kadar devam eder. 2 yaş sendromu, anne-babaların çocuk gelişiminde en çok zorlandığı dönemdir.

    2 Yaş Sendromu Niçin olur?

    Bu dönemde gelişen sorunların altında yatan nedenler, aslında çocuğun psikolojik gelişimi içinde saklı olan faktörlerdir. Çocukta öz bilinçilik durumu 18/24 aylar arasında gelişmektedir. Bu dönemde, dünyayı çevresindeki nesneleri, kişileri tanımaya ve keşfetmeye yarayacak yetilere sahip olur. Bedenini kullanmaya başlar ve iletişim becerileri artar. Ne kadar çok nesneye dokunursa, ne kadar çok ortaya koymaya çalışırsa gelişimi o denli olumlu yönde etkilenir.

    Soru sorması engellenen çocuk ileride kendine güvensiz, içe kapanık gibi kişilikler gösterebilir.

    Öfkesi engellenen bir çocuk ise bu duyguyu zamanla kendisine yönelterek ısırma gibi davranışlar gösterebilir. Bu dönem çocuğun kendini ortaya koyduğu, her şeyin onun olmasını istediği, ısrarlı davrandığı bir dönemdir. Çocuğun davranışları anne-babaları ne kadar yorsa ve yıpratsa da, bu geçici dönemi kabul etmek ve hazırlıklı olmak gerekir. Çocuğu bu dönemde asla uyusuz, iyi yetiştirilmemiş, kötü huylu bir çocuk olarak tanımlamamak gerekir.

    2 Yaş Sendromunda Ebeveynlerin İzlemesi Gereken Yollar

    Söylediğiniz bir şeye itiraz ettiğinde aslında “Ben de kendi fikirleri ve kararları olan biriyim. Nasıl davranılması gerektiğini deneyerek öğrenmek istiyorum.” demek istiyordur. Onun bağımsızlık çabalarını destekleyin. Ona yaşına uygun sorumluluklar verin. Net, anlaşılır, tutarlı sınırlar koyarak kendini güvende hissetmesini sağlayın. Bahçeyi sulamadaa hortumu ona verebilir, kendi kendine yemek yemesini teşvik edebilir, alışveriş merkezleri ve süpermarketlerde alışverişe onun da katılımını sağlayabilirsiniz.

    Enerjisini boşaltması için gün içinde bol bol dışarı çıkarın. Güvenliğini tehdit etmediği sürece istediği her şeye dokunsun. Bu onun mutlu olmasını ve gün içinde daha uyumlu olmasını sağlayacaktır.

    Çocuğun oyun aktivitesini kısıtlayacak dışarı çıkmaktan ve ev ziyaretlerinden kaçının. Uzun süreli yolculuğa çıkacaksanız sevdiği oyuncakları ya da kitabı yanına alın. Aç, yorgun ya da uykuluyken çocuğunuzu dışarıya çıkarmayın.

    Öfkelendiği zaman yanında sakince onunla göz teması kurmadan durun. Davranışının farkında olduğunuzu, ama aldırış etmediğinizi hissettirin. Kesinlikle onu odaya kilitlemeyin. Çok inatçı davrandığında siz de sakin olamazsınız. Bu nedenle bir süre odayı terk edin.

    Çocuğunuzu huzursuz edebilecek durum ve ortamlardan kaçının.

    Bazen büyük bir çocuk gibi bazen küçük bir bebek gibi davranıyorsa şunu diyor olabilir. “Büyümek ve bağımsız bir birey olmak istiyorum. Ama henüz küçüğüm. Senin desteğine ve yol göstermene ihtiyacım var.” siz tutarlı sınırlar koyup, net ve makul beklentiler içinde oldukça, onun da bu dalgalanmalarının daha hafif ve kısa süreli olacağını unutmayın. Çizdiğiniz sınırları o sakinken ona anlatmaya çalışın. Böylelikle olay anında ya da öfkeli durumlarında sizin anlattıklarınız aklına gelecek ve nasıl davranması gerektiğini önceden kestirecektir.

    Nerede duracağını bilemediğinde şunu demek istiyor olabilir: “Kendi kendimi kontrol etmeyi öğreniyorum. Bazen kendimi frenlemekte geç kalabiliyorum.” size ne zaman ihtiyacı olacağını önceden tahmin etmeye ve hazırlıklı olmaya çalışın. Frenlemekte zorlandığı durumlarda zarar görmemesi için tedbirli olun. Ona sınırlarını zorlayabileceği, zaman zaman sınırlarını aştığında sonuçlarını görüp öğrenebileceği, özgür olabileceği ve kendisini tümüyle ortaya koyabileceği güvenli ortamlar yaratın. Ona bir oda ayırın ve düştüğünde canının yanmaması için yastıklarla döşeyin.

    Yapmasını istemediğiniz bir davranışı varsa kızmak, engellemek ve cezalandırmak gibi davranışlar sergilemeyin. ”Hayır!” kelimesini kullanırken seçici davranın. Yerine getirilmesi imkansız ya da zor olmadıkça her isteğine hayır demeyin. Bu tür davranışlar olumsuz yönde etkileyebilir. Yapmanız gereken ilgisini dağıtmak olsun. Dikkatini başka yöne çevirmede yaratıcı olmanız gerekiyor. Bunu sağlamak için onun gözüyle dünyaya bakıp oyunları kullanabilirsiniz. Direnmesi devam ediyorsa ikinci bir oyun bulun. İlgi alanlarını keşfedin.

    Günlük hayatta yapması gereken şeyleri zorunluluk olarak hissettirmeyip, ona seçenekler sunarak kendi kararıymış gibi göstermeye çalışın.(Mesela”banyoya gidelim ”ifadesi yerine “Banyo vakti! Yürümek mi istersin, omzumda mı taşıyayım?” gibi)

    Kendisine zarar veren hareketler yapıyor ve bunu bir oyun olarak algılıyorsa, bu davranışını sevmediğinizi belli eden jest,mimik ve sözlerle dikkatini başka yönlere çekin. Siz kaygılanıp aşırı tepki gösterirseniz bu ilgiyi ödül olarak algılayabilir. Başka çocuklara vurduğunda, onları ittiğinde ya da ısırdığında şunu diyor olabilir: ” Sinirliydim, istediğim şeyin olmasına izin vermediler. Kendimi kontrol edemedim.” Diğer çocuklarla birlikteyken gözünüzün önünde olsun. Yumruk atma, cisim fırlatma, eşyalara zarar verme gibi davranışları varsa, gerginlik belirtileri olmaya başladığında duruma müdahele edin. Çocuğunuza kendini kontrol etmesi için zaman verin. Daha uygun yöntemlerle gerginliğini azaltabileceği yolları gösterin. Vurma davranışına sıkça şahit olmuş, sorun çözme yöntemi olarak bu davranışı öğrenmiş olabilir. Örnek model olarak ebeveynlerin dikkatli davranması, görsel olarak buna maruz kalsalar dahi çocuklarına bunun yanlış olduğunu belirtmeleri gerekir. Kendisine, çevresine ve başkalarına zarar verebilecek davranışlarda bulunuyorsa bir uzman kişiye danışmak doğru olabilir. Kendisine zaman ayırmayan ebeveynler, çocuklarıyla daha çok çatışma içine girer. Bu nedenle gün içerisinde kendinize özel vakitler ayırın. Ayrıca benzer problemleri olan ailelerin ebeveynleriyle arkadaşlık kurmanız, paylaşım ve destek açışından önemlidir.

  • Etkili ve Verimli Ders Çalışma

    Etkili ve Verimli Ders Çalışma

    ETKİLİ VE VERİMLİ DERS ÇALIŞMA TEKNİKLERİ

    Başarıda Çalışmanın Önemi: Başarılı bir hayat, ‘uyumlu, mutlu ve doyumlu’ yaşanan bir hayattır. Geçmişte başarı için, aynı öneriyi içeren tek bir reçete sunulurdu; Çalışmak, çalışmak ve yine çalışmak veya çok çalışmak. Oysa çağdaş başarı kavramı içinde ‘çok çalışmak’ yerini ‘etkili çalışma’ya bırakmıştır.

    ‘Etkili çalışmak’ belirlenmiş amaçlar ve saptanmış öncelikler doğrultusunda zamanı programlı olarak kullanmaktır. ‘Etkili çalışma’ programı içinde dinlenmeye, eğlenmeye, aileye, sevdiklerine zaman ayırmaya ve hobilere daima yer vardır.

    Başarılı olabilmek için mutlaka amacın açık ve net bir biçimde tanımlanmış olması, kişinin buna inanması ve bu amaca yönelik yıllık, aylık ve haftalık programların düzenlenmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki, başarılı insan belirlediği amaçlarına belli bir zaman dilimi içinde ulaşmış olan kişidir.

    Öğrenme Nedir?: Öğrenme bilgiyi algılama, hafızaya alma, tekrar geri getirme (hatırlama) ve gerektiğinde kullanma sürecidir. Bir başka açıdan öğrenme; bireylerin zihinsel yapılarında görülen değişmeler olarak da tanımlanabilir. Bu değişimlerin bir kısmı gözlenebilirken bir kısmı da doğrudan gözlenemeyebilir. Öğrenme süreci bireyin aktif olduğu bir süreçtir.

    Nasıl Öğreniyoruz? Bilgiyi İşleme Modeline göre öğrenme insan zihninde şu şekilde meydana gelmektedir;

    Uyaranlar—–>Duyusal Kayıt——>Dikkat—–>Algılama—–>Kısa süreli hafıza—–>düzenli ve aralıklı tekrar—–>kodlama——-> uzun süreli hafıza——>deneme(sınama)

    ——>ÖĞRENME

    Aynı şemayı başka bir açıdan incelersek;

    Uyaranlar—–>Duyusal Kayıt——>Dikkat—–>Algılama—–>Kısa süreli hafıza——->tekrar yapmama——->kodlama yapmama——->UNUTMA

    Öğrenme sürecinde, duyusal kayıt duyu organları vasıtasıyla çevresel uyarıcıları alır. Daha uzun süre depolanması istenen bilgiler kısa süreli hafızaya alınır. Duyusal kayda yüzlerce uyaran gelir. Bu uyaranlar ya unutulacaktır ya tekrar yapılarak kısa süreli hafızada tutulmaya çalışılacaktır yada uzun süreli hafızaya almak için gerekli işlemler yapılacaktır. Eğer dikkat ve ileri düzeyde işleme sağlanmazsa duyusal kayda giren bilgi azalarak kaybolacak, bir süre sonra sanki hiç algılanmamış gibi hissedilecektir. Bu nedenle dikkat, düzenli ve aralıklı tekrar etme, deneyerek yerleştirme gibi süreçler bilgilerin uzun süreli hafızaya yerleşmesini sağlamaktadır.

    Uzun Süreli Hafıza Nedir? Yeni gelen bilgilerin eskilerle örgütlenerek saklandığı daimi depodur.

    *Ortalama 30 saniye geçtikten sonra hatırlanan her bilgi uzun süreli hafızadan çağrılır.

    *Uzun süreli hafızanın kapasitesi sınırsız olarak kabul edilir. Birkaç dakika gibi kısa, bir ömür boyu gibi uzun aralıklarda saklanan bilgileri içerir.

    *Uzun süreli hafızadaki bilgiler edilgindir. Yani bir ömür boyu saklanabilir.

    *Uzun süreli hafızadaki bilgilerin hatırlanabilmesi için uygun kodlamaların olması gereklidir (şifre,zaman,mekan,sayı vb…hatırlatıcılar).

    *Uzun süreli hafıza uzun yıllar bilgiyi fazla değiştirmeden tutabilmektedir.

    *Uzun süreli hafızada unutma,bilginin kaybolmasından çok bilgiye ulaşma sorunundan kaynaklanmaktadır. Yani saklama değil geri getirme (hatırlama) sorunu vardır. Uzun süreli hafızadan bilgiyi geri getirmeye çalışmak, kütüphanede kitap aramaya benzetilebilir. Kitap bulunamazsa bu durum kitabın olmadığını değil, yanlış rafta arandığını gösterir.

    Hafıza Destekleyicileri: Hafıza destekleyicileri doğal olarak varolmayan çağrışımlar oluşturarak, kodlamaya yardımcı olan stratejilerdir. Bu stratejiler hayal etmeye ve sözel sembollere dayalıdır.

    *Loci Yöntemi: Bu yöntemde bazı maddeleri doğru sırasında hatırlayabilmek için çevrenin fiziksel özellikleri ve hayal etme birlikte kullanılır. Örneğin: Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlarını doğru sırayla hatırlayabilmek için bir evin tüm odaları sırayla hatırlanarak, cumhurbaşkanları ile eşleştirilir. Bu yöntem sırayla hatırlanması gereken tüm listeler için kullanılabilir.

    *Kanca Yöntemi: Bu yöntemi kullanabilmek için öncelikle sayılarla ses benzerliği olan sözcüklerden bir isim listesi oluşturulur. Bu liste gerek duyulduğu her zaman kullanılabilir.

    Örneğin: Bir-kir, iki-tilki, üç-güç, dört-sert vb… daha sonra saptanan sözcüklerle hatırlanması istenen sözcükler eşleştirilir ve bunlarla ilgili görsel imgeler oluşturulur.

    1)İstanbul———–> Denizi kirli İstanbul

    2)Manisa————>Manisa’da çoktur tilki

    3)Ağrı—————>Çıkması çok güç Ağrı Dağına

    4)Afyon————->Çok serttir Afyon mermeri

    *Bağ Yöntemi: Bu yöntem,hatırlanacak sözcükler ile peş peşe gelen görsel imgeler oluşturulması biçiminde uygulanır. Bu imgelerin alışılmamış ve acayip olması hatırlamayı kolaylaştırır. Örneğin: Halı, televizyon, bayrak, tank, karınca ve kuş kelimelerinin sırayla hatırlanması gereksin. Bunun için ilk kelimeyle görsel imge arasında acayip bir ilişki kurulabilir. Okula bu gün uçan bir halıyla geldiğimizi, halının üzerinde televizyon seyrettiğimizi hayal edebiliriz. Televizyonda da bir marş okunuyor ve bayrak görünüyor. Bayrak direkte olması gerekirken tankın üzerinde duruyor. Tank karınca yuvalarını ezerek ilerliyor ve büyük bir kuş tankı yutuyor…

    *İlk Harf Yöntemi: Bu yöntem genellikle dizileri hatırlamada kullanılır. Dizideki her kelimenin ilk harfleri kullanılarak anlamlı bir bütün oluşturulmaya çalışılır. Örneğin: güneş sistemindeki gezegenleri sırasıyla hatırlamak için gezegenlerin ilk harflerinden oluşturulmuş bir cümle kurulabilir. Meraklı Veli Dün Mahallede Jiletle Saldırdığı Uğur’u Neredeyse Parçalıyormuş.

    Görüldüğü gibi hafıza destekleyicileri hatırlamayı kolaylaştırmada kullanılarak, bilgilerin uzun süreli hafızaya yerleşmesinde etkili rol oynamaktadır.

    Hafızayı Güçlendirmede Tekrarın Önemi Büyüktür. Hafızayı güçlendirmek için belirli aralıklarla ve sistemli bir biçimde tekrar yapmak faydalı olacaktır.

    Öğrenmenin gerçekleştiği ilk 24 saat, öğrenilenler mutlaka tekrar edilmelidir. Öğrenme sırasında not tutulmuşsa, ilk tekrar notların gözden geçirilmesi şeklinde yapılabilir. İlk 24 saatte yapılan tekrar, öğrenilenlerin ortalama olarak 1 hafta saklanmasına yardımcı olur.

    Öğrenmeden sonraki ilk 1 hafta, yapılan çalışmalar öğrenilenlerin tekrar edilmediğinde ilk 1 haftalık zamanda büyük bir bölümünün unutulduğunu göstermektedir. Bu nedenle 1 hafta içinde ikinci bir tekrarın yapılması doğru olacaktır. Bu tekrar öğrenilenlerin ortalama olarak 1 ay saklanmasına yardımcı olacaktır.

    Öğrenmeden sonraki 1 ay, bir ay sonunda yapılacak yenileyici bir tekrarla da öğrenilenler uzun süreli hafızaya son derece kuvvetli bir biçimde yerleştirilmiş olacaktır.

    UNUTMAYIN!

    *İnsan öğrendiğini çok çabuk unutur.

    *Başta ve sonda öğrenilenler daha çok hatırda kalır.

    *Göze çarpan kelimeler,isimler şekiller daha iyi hatırlanır.

    *Canlı tasvirler, değişik, ilginç tanımlamalar daha iyi hatırlanır.

    *Uzun bir listeyi öğrenmek yerine, daha küçük parçalara bölerek öğrenmek daha kolaydır.

    *Önceden ne kadar çalışılacağı bilinmezse, hatırlama o kadar az olur.

    *Yapılacak çalışmadan en iyi verimi alabilmek için çalışma belli aralıklara bölünmelidir (45-60 dk’lık çalışmalar öğrenme alanına göre ideal olabilir). Çünkü, çalışmaya ara vermeden çok uzun süre devam etmek dikkatin ve konsantrasyonun gittikçe azalmasına neden olmaktadır.

    *Yazı yazma, ödev hazırlama gibi çalışmalar için çalışma süreleri daha da uzayabilir.

    *Her çalışma seansından sonra belli bir dinlenme aralığı olmalıdır.

    *Hiç tekrar yapılmadığında, öğrenilenlerin ortalama olarak %80 i unutulur.

    *Not tutmak, yazarak çalışmak, öğrenmeye mümkün olduğunca çok duyu organını katmak, düzenli ve aralıklı tekrar yapmak öğrenilenlerin kalıcılığını önemli oranda arttırır.

    *Düzenli tekrarlar zaman cetveli üzerinde planlanmalıdır.

    *Öğrenme üzerinde en fazla bozucu etki yapan etkenlerin başında; yorgunluk, stres, hastalık, motivasyon eksikliği, umutsuzluk vb. gelmektedir.

    *Öğrenme üzerinde en az bozucu etki yapan etkinlik ise uykudur. Bu nedenle uyumadan önce kısa bir tekrar yapmanın önemli yararı olabilir.

    *Öğrenme bir amaca yönelik olmalıdır. Öğrenmek için amaçları yada nedenleri belirlemek, öğrenmeye karşı olan isteği de arttıracaktır.

    Motivasyon ve Öğrenmeye Karşı Geliştirilen Çeşitli Tutumlar: Öğrenmeye karı istek ve olumlu tutum, motivasyonu arttıran en önemli etkenlerdendir. Araştırmalar öğrencilerin öğrenmeye karşı tutumlarını genel olarak 3 ana başlıkta toplamaktadırlar;

    1)Öğrenmeye odaklanma tutumuna sahip bir öğrencide genel olarak;

    *Başarılı olamama korkusu yoktur.

    *Motivasyonu yüksektir.

    *Kendine güvenlidir.

    *Planlı çalışma ve çalışma stratejileri geliştirme konularında bilinçlidir.

    *Öğrenmeyi ne için gerçekleştirdiğinin farkındadır.Bu onun başarı (geniş anlamda hayat) amaçlarının farkında olmasının bir uzantısıdır.

    2)Başarısızlıktan kaçınma tutumuna sahip bir öğrencide genel olarak;

    *Başarılı olamama korkusu hakimdir.

    *Motivasyonu azdır.

    *Başarıya değil genelde başarısızlığa odaklanmıştır.

    *Başarısızlığının nedenlerini kendi yeteneklerinde, zeka kapasitesinde veya dersin içeriğinde arar. Bu nedenle öğrenmeyi değil genelde ders geçmeyi ister.

    *Anlayarak çalışma yerine kısa süreli veya ezbere çalışmaları tercih eder.

    *Öğrenmenin sonuçlarını kontrol etmek amacıyla yapılan sınav gibi uygulamalar gerginliğini arttırır.

    3)Başarısızlığı kabul etme tutumuna sahip öğrencide genel olarak;

    *Başarısızlığı kaçınılmaz olarak görür.

    *Çalışmak için gerekli nedenleri oluşturamamıştır. Bu nedenle düzenli ders çalışmak için çaba sarf etmez.

    *Sürekli dışsal desteğe ihtiyaç duyar. Başarılı olmak için kendi başına çaba içine girmez.

    *Başarısızlığının nedenlerini araştırmak yerine, bahaneler arayarak sorumluluktan kaçma eğilimi gösterir.

    *Ders dışı aktivitelere daha çok zaman ayırır.

    Yukarıda ifade edilen 3 tür öğrenci tutumunda bir öğrencinin sürekli olarak aynı grupta kalması söz konusu değildir. Gruplar arasındaki bu geçişler öğrencinin göstereceği çaba ile doğru orantılıdır. Başarısızlığı kabul etme tutumu en tehlikeli tutum olarak görülebilir.Bu tür tutumları değiştirebilmek için neler yapılabileceğine bakılırsa;

    Motivasyonun en iyi kaynağı kişinin kendisidir fikrinden hareketle, bir takım motivasyon kaynakları oluşturulabilir. Başarılı olmak, takdir kazanmak, onay almak, sınıf geçmek, mezun olmak, diploma almak, işe kabul edilmek vb. amaçları hayal ederek ve onlara ulaşmayı isteyerek çalışmak motivasyonu arttırabilir.

    Her türlü dersin, hayat amaçlarını gerçekleştirmede etkili olduğu unutulmamalıdır.

    Ders çalışmanın başarılması gereken bir mesele olarak görülmesi, çalışmanın bitimiyle bu meselenin de çözüleceğinin düşünülmesi çalışma isteğini arttırabilir.

    Çalışmaya karşı olumsuz olan düşüncelerin olumluya çevrilmediği sürece, ders çalışmanın çekilmez bir hal alacağı unutulmamalıdır.

    Ders çalışmaya, sıkıcı, itici, zor, uğraşılmaz, dayanılmaz, gereksiz vb. bakmak yerine; çalıştıkça hoşlanılan, sonucunda başarıyı getiren, başardıkça çalışma isteğini arttıran, amaçlara yaklaştıran, doyumlu kılan biçiminde bakmak daha yararlıdır.

    Bütün bunlara rağmen öğrenmeye karşı olumsuz tutumları değiştirmekte zorlanıyorsanız, üniversitemizin psikolojik danışma ve rehberlik servisinden de destek alabilirsiniz.

    NASIL DERS ÇALIŞMALI?

    Çalışma yeri belirlenmelidir. Masası, sandalyesi, ışığı, sıcaklığı ile ideal olan gürültüden uzak bir çalışma odası motivasyonu ve dikkati arttırmada ve başarı kazanmada önemli bir rol oynar.

    Ders çalışmak için günün en verimli olunan zamanları belirlenmelidir.

    Ders çalışırken mutlaka masa başında oturulmalıdır. Çalışma sandalyesi ne çok rahat ne de rahatsız edici olmamalıdır.

    Mümkün olduğunca her gün aynı mekanda ders çalışmak, ders çalışmayı kolaylaştırır ve dikkati keskinleştirir.

    Yatarak, uzanarak, kaykılarak ders çalışmak dikkati ve konsantrasyonu olumsuz etkileyeceğinden öğrenmeyi engeller.

    Çalışma odasında (veya çalışma masasının görüş alanında) bilgisayar, televizyon, telefon, resim, yiyecek vb. dikkati dağıtabilecek unsurlar olmamalıdır.

    Çalışma masası sadece ders çalışmak için kullanılmalıdır. Ders dışı faaliyetlerin aynı masada yapılmaması, ders için koşullanmayı olumlu etkilemektedir.

    Çalışmaya ara verildiğinde yapılan etkinliklerin en yaygını bilgisayar veya televizyonun başına geçmektir. Fakat bilgisayar veya televizyon, açması çok kolay kapatması çok zor olan aletlerdir. Yapılabilecek şey bilgisayar veya televizyonu oturmadan kullanmak ve seyretmektir.

    Ders çalışma zamanlarını belirlerken, kişisel özellikler ve beklentiler (yetenek,önbilgi,beceri,tutum,ihtiyaç,hedefler vb.) dikkate alınmalıdır.

    Motivasyonu arttırması bakımından kısa ve uzun vadeli başarı amaçlarının, her zaman görülebilecek bir yerde durması etkili olabilir.

    Planlı Çalışılmalı; Başarılı olmak için planlı çalışmak gereklidir. Plan kişiyi belli zamanlarda belli işleri bitirmeye zorlayacaktır. Planlı çalışabilmek için, günlük zaman cetveli hazırlamak ilk adım olmalıdır.

    Günlük plan sadece ders çalışmada değil, günlük diğer çalışmaların, dinlenme, eğlenme gibi konuların da neler olabileceği ve bunlara ne kadar zaman ayrılabileceğinin belirlenmesinde etkilidir.

    Günlük plan hazırlamak ve bu plana uygun hareket etmek başlarda çok yorucu, zorlayıcı hatta gereksiz gelebilir. Ancak zamanla palanlı hareket etmek alışkanlık haline gelecek, zamanın ne kadar verimli kullanıldığı rahatlıkla gözlenebilecektir.

    Plan yapmak sanıldığının aksine çok statik bir uygulama değildir. Günlük veya haftalık plan içinde bazen hesapta olmayan aksamalar ve değişiklikler olabilecektir ve bunlar son derece doğaldır.

    Plan hazırlarken amaçlar ve öncelikler iyi belirlenmelidir.

    Çalışma Planı Hazırlamada Dikkat Edilecek Ana Noktalar Şunlardır

    İlgiler, yetenekler, ihtiyaçlar ve amaçlar dikkate alınmalıdır.

    Derslerle sosyal etkinlikler arasında mantıklı ve dengeli bir ayarlama yapılmalıdır.

    Ders programında mutlaka serbest zaman, özel zaman gibi aralıklara yer verilmelidir.

    Plan oluştururken geniş kapsamlı, adım adım ulaşılabilecek amaçlar belirlenmelidir.

    Mümkün olan ölçüde günün benzer zamanları çalışmaya ayrılmalıdır.

    Dinlenme, beslenme gibi temel ihtiyaçlar ihmal edilmemelidir.

    Yapılan palana uyma konusunda kararlı olmaya çalışılmalıdır.

    Planlar ihtiyaç duyulduğunda geciktirmeden güncellenmelidir.

    Etkili Not Alma

    Not alma metnin kenarına yada kitabın uygun kısımlarına veya öğretmenin anlattıklarını yeniden organize ederek ayrı bir deftere aktarmak olabilir. Not alabilmek için önemli bilgiyi mutlaka ayırt etmek gereklidir.

    Not Tutmanın bir takım avantajları vardır;

    Uyanıklık ve dikkat

    Derse aktif katılım

    Motivasyonda artma

    Geribildirim alma (öğrenme düzeyi hakkında fikir edinme)

    Derste not alma 3 adımda gerçekleşmektedir

    1)Dersten önce ön hazırlık yapma

    2)Dersi dikkatli dinleme ve ders süresince not alma

    3)Dersten sonra çalışmak için alınan notlardan yararlanma

    Not Almada 3 Noktaya Dikkat Etmek Gerekir

    1)Notlar dersin ana noktalarını ve özetini içermelidir

    2)Öğrencinin daha sonra bilgileri hatırlayabilmesi için yeterli ayrıntılara ve örneklere yer vermelidir

    3)Notlar dersin örgütlenmesini yansıtmalıdır.

    Not Tutmaya İlişkin Öneriler

    Söylenen her şey değil, ana noktalar ve onları destekleyen ara cümleler ve örnekler özgün cümlelerle yazılmalıdır.

    Her ders için ayrı bir bölüm olmalı tüm derslerin notları bir arada olmamalıdır.

    Derste kaçırılan noktalar sonradan mutlaka tamamlanmalıdır.

    Dersten kısa bir süre sonra notlar okunmalı, varsa eksikler tamamlanmalıdır.

    Anlaşılmayan noktalar için mutlaka notlara uygun işaretlemeler yapılıp öğretmenle paylaşılmalıdır.

    Zaman kazanmak açısından kısaltmalar kullanılmalıdır. Dikkat çekmesi bakımından da renkli kalemler kullanılabilir.

    Şekil, şema ve tablolar atlanmamalıdır.

    Derste alınan notlar çok karmaşık değilse temize çekilmemelidir. Bu, zaman kaybına yol açan gereksiz bir uygulama olabilir.

    Derste alınan notlara tarih konulabilir.

    Özgün kısaltma ve semboller kullanmak,önemli noktaların altını çizmek, daha sonra çalışırken işleri çok kolaylaştırmaktadır.

    Notlarda ana ve alt başlık kullanmaya özen gösterilmelidir.

    Derse başlamadan, daha önceki notlara kısaca göz atılmalıdır.

    Etkili Dinleme Becerileri

    Öğretmen olumlu bir tutum içinde dinlenmelidir.

    Aktif dinlemeye çalışılmalıdır (Öğretmenin anlattıklarına ilişkin sorular sorarak veya düşünerek ).

    Öğretmenin sözel ve sözel olmayan mesajları dikkate alınmalı, önemli bilgilere işaret eden ipuçları yakalanmaya çalışılmalıdır.

    Ders için ön hazırlık yapılmalı, en azından hangi konun ele alınacağına dair fikir sahibi olunmalıdır.

    Ders veya ders öğretmenine karşı varsa olumsuz yargılar azaltılmaya çalışılmalıdır.

    Yaygın Not Tutma Ve Dinleme Sorunları Ve Çözüm Önerileri

    ‘Dikkatim dağılıyor ve dersi dinlerken sıkılıyorum.’ Diyorsanız; ön sıralarda oturabilirsiniz. İşlenecek konu hakkında kısa bir ön çalışma yapabilir, sorular oluşturabilirsiniz. Derste dikkatinizi dağıtabilecek faktörleri belirleyerek, önlemler alabilirsiniz.

    ‘Ders çok hızlı geçiyor ve ben hiçbir konuyu yakalayamıyorum.’ Diyorsanız; o gün işlenecek konu hakkında önceden bilgi sahibi olabilir, ön hazırlık yapabilirsiniz. Kaçırdığınız veya anlamadığınız konuları öğrenmek için kimlerden yardım alabileceğinizi belirleyebilirsiniz. Derslere devam etmede, daha düzenli ve duyarlı olabilirsiniz.

    ‘Öğretmen terimleri açıklamadan kullanıyor ve çok hızlı konuşuyor.’ Diyorsanız; anlaşılmayan terimleri kaydederek, dersten sonra öğrenmeye çalışabilirsiniz. Uygun kısaltmalar kullanabilirsiniz. Not tutabilir ve bu konuda daha düzenli davranabilirsiniz.

    AMACIMIZ, VERDİĞİMİZ BU BİLGİLERİN DERS ÇALIŞMA VE BAŞARILI OLMA KONUSUNDA SİZLERE IŞIK TUTMASINI SAĞLAMAKTIR. ANCAK EĞER SİZ KENDİ YAŞAM AMAÇLARINIZDAN, HEDEFLERİNİZDEN VE ÖNCELİKLERİNİZDEN EMİN DEĞİLSENİZ VE ONLARI NETLEŞTİRMEMİŞSENİZ BAŞARIYA GİDEN YOLDA DAHA YAVAŞ VE KARARSIZ ADIMLAR ATARSINIZ. BU ANLAMDA İŞE, ÖNCELİKLERİNİZİ BELİRLEYEREK BAŞLAYABİLİRSİNİZ. UNUTMAYIN; BAŞARILI OLMAK İÇİN SEÇTİĞİNİZ HER YOLDA ÖĞRENMEYE MUTLAKA İHTİYAÇ DUYACAKSINIZ…

    HEDEFLEDİĞİNİZ BÜTÜN BAŞARILARA ULAŞMANIZ DİLEĞİYLE…

  • ELALEM NE DER?

    ELALEM NE DER?

    Nasrettin Hocanın meşhur bir hikayesi vardır, hikaye aynen şöyle gelişiyor;

    Nasrettin hoca bir gün köyden şehire eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp gülüyor, Baksanıza koca genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor bu olacak iş mi diyorlar, bunun üzerine Nasrettin hoca oğlunu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri yuh olsun be bacak kadar oğlan yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar.

    Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri bunlarda da akıl var mı, insanlar eşeği yanlarına ne için almışlar acaba? Koca iki adam yürüyor eşek boşta anlamadım gitti demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca oğluyla beraber eşeğe binmiş, az zaman geçtikten sonra yan kahvehanelerden birinden şu ses yükselmiş; şu zalimlere bakın zavallı hayvana iki kişi biner mi? bunlar ne biçim insan…, Ve bunun üzerine Nasrettin hoca bir la havle çekip oğlum gördün mü insanların ağzı torba değil ki bağlayasın herkes istediğini söyler biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım.

    Her sağlıklı bireyin kendi kararlarını alabilen, muhakeme ve yargılama gücü gelişmiş bireyler olduğu varsayılır Psikolojide. Elbette ki aldığımız kararlar her zaman istediğimiz sonucu vermese de ortaya çıkan olumsuz sonuç ve durumla baş edebilmekte kişinin problem çözme becerilerini geliştirmektedir. Ve çözülen her problem bireyin kendisine özgüven ve özsaygı duymasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Problemlerin çözülemediği durumlar ise bizlere tecrübe ve bir daha tekrarlamamaya çalışma artısı olarak geri döner.

    Ya kararlarımızı alırken ve yaşantımıza devam ederken başkalarının bizimle ilgili oluşabilecek yargılarına göre hareket etmek ?… Sorun tam da bu noktada tüm ağırlığı ile hissettiriyor kendisini…

    İnsanlar belki çevrelerindeki diğer insanların kendileri ile ilgili nasıl ve ne şekilde yorum yaptıklarını kontrol edemeyebilirler, hatta çoğu kere bu yorumlardan haberdar dahi olmayabilirler. Düşünsenize, size göre gayet normal gelen ve hayatın akışı içerisinde yaşanabilecek sıradan herhangi bir olay, aldığımız herhangi bir karar bir başkasının bakış açısı ve realitesine uymadığı için eleştiri konusu olarak varsayılabilir…

    Maalesef ki bazen insanlar, başkalarının ne diyeceği kaygısıyla en basit ve masum isteklerini bile hayata dökme konusunda tereddütler yaşayabiliyorlar. Arkadaşlıklarını, seçecekleri meslekleri, evlenecekleri kişiyi, ailelerini ne sıklıkla ziyaret edeceklerini, evlerine alacakları eşyaları, evlendikten ne kadar zaman sonra ve kaç çocuk sahibi olacaklarını ve burada belki saymakla bitmeyecek pek çok şeyi başkalarının düşüncelerine göre hareket ederek yaşamaya çalışıyorlar.

    Aslına bakılırsa çevrenin bizlere dayattığı bir yaşam tarzının devam ettirilmesinin en önemli sonuçlarından bir tanesi, bireysel bazda psikolojik temelli sorunlara sebep olmasıdır. Kendi istek ve ihtiyaçlarının ne olduğunu belirleyememiş ya da bunları 2.plana atmış bir bireyin zamanla, iletişim sorunları yaşamaya başlayabileceği, hayattan zevk almayabileceği, depresif semptomlar ve bazı psikolojik bozukluk durumlarını yaşayabileceği varsayılmaktadır.

    Çevremizde onlarca, yüzlerce insan var ve biz bu insanların hakkımızda ne düşüneceğine göre hareket ettiğimizde, hayatımızla ilgili kararları onların almasına izin vermiş oluyoruz. Ve aslında kendi hapishanemizi kendimiz var ediyoruz. Elalem ne der hapishanesi… Hayal gücünü sınırlayan, kendi başına karar alma insiyatifini hiçbir zaman işletemediğimiz, karanlık, loş bir hapishane burası.

    Başkalarının düşüncelerine göre yaşayan insanlar; Ben çevremle kötü olmak istemiyorum, kimse benim hakkımda olumsuz bir şey demesin, düşünmesin, kimsenin tepkisini çekmek istemem gibi söylemlerde bulunabiliyorlar. Elbette ki kulağa güzel geliyor ama bireylerin başkalarına zararı dokunmayan kendi düşünce ve hayat inançlarına göre hareket etmesi çevrenin tepkisine sebep oluyorsa burada buna da bir dur denilmesi gerekiyor.

    Özetle bizler nasıl yaşarsak yaşayalım, hayatımız adına ne karar verirsek verelim buna büyük olasılıkla eleştiri getirecek birileri karşımıza çıkabilir. Hesap vermeyi ve beklentilere göre hareket etmeyi hayatımızın odak noktası olmaktan çıkardığımızda mutlu ve sağlıklı günler bizleri bekliyor olacak. Bir vicdanımız olduğunu ve bu vicdanın sağlıklı düşünebilen insanlar için en iyi kaptan olduğunu hatırlamamız umuduyla…

  • TÜP BEBEK TEDAVİSİ VE  BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ

    TÜP BEBEK TEDAVİSİ VE BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI PSİKOTERAPİ

    Bilişsel davranışçı terapi, kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Şimdi ve bugünü yaşar. Bu terapi tekniği sadece güncel sorunları çözmez; aynı zamanda danışanlara, yaşamları süresince kullanabilecekleri özel birtakım beceriler kazandırır.

    Bilişsel yaklaşıma göre olayları olduğu gibi değil; olduğumuz gibi görürüz. Yani kişinin duygusal tepkisi, olayın kendisinden çok, kişinin o olaya yüklediği anlamlardan etkilenir. İnsanlar gerilim, baskı altında oldukları zaman net ve açık düşünemezler ve düşünceleri bir biçimde çarpıklaşmaya başlar. İşte bu terapi sayesinde, sıkıntı veren düşüncelerin saptanması ve bunların gerçekliğe ne kadar uygun olduğunun incelenmesi mümkün olur. Çarpıtılan, gerçekçi olmayan düşünceler saptandıktan sonra yeniden yapılandırma tekniği ile daha gerçekçileriyle yer değiştirilir ve böylece kişi kendisini daha iyi hissetmeye başlar. Sorun çözme ve davranış değişikliği en çok ele alınan konulardır.

    Terapiye Nasıl Hazırlanabilirm?

    İlk önce kendi kendinize “terapinin sonunda nasıl olmayı istiyorum, nelerin değişmesini istiyorum?” diye sorun. Şu anda sizi rahatsız eden ne gibi belirtiler yaşıyorsunuz, bunların hangilerinin azalmasını ya da yok olmasını istiyorsunuz. Terapistiniz bu amaçları sizinle birlikte inceleyerek hangilerinin üzerinde terapide çalışılabileceği konusunda sizi bilgilendirecektir.

    Terapi Seanslarında Neler Yapılır?

    İlk görüşme, bir nevi tanışma seansıdır. Psikoloğunuz hem sizinle ilgili hem de tedavi öykünüzle ilgili çeşitli bilgiler alır.

    Ardından sizi psikolojik destek almaya iten nedenler üzerine sorun tespit aşamasına geçilir. Bireyseltedavi sürecindeki beklentilerinizi saptamak adına size belli formlar doldurtur.Bu beklentileri saptamaktaki amaç, tedaviniz bittiğinde geriye dönüp baktığımızda, belirlediğimiz sorunlardan hangilerinin üstesinden geldiğimizi somut olarak görebilmektir.

    Bu aşamadan sonra artık düzenli olarak yaklaşık 45-50 dakikadan oluşan seanslar programlanır. Her seans, bir konu üzerinden yürütülür.

    Seanslarda ele alınan konular, bilişsel davranışçı psikoterapi yaklaşımı çerçevesinde ele alınır. Özellikle tüp bebek tedavi süresinin kısa oluşu sebebiyle, bu terapi yöntemi kısa vadede çözümler üretebilmemiz için oldukça yardımcı bir tekniktir. Aynı zamanda hem danışının hem de terapistin seans boyunca aktif olduğu bir terapi çeşididir.

    Terapinin İşe Yaradığını Nasıl Anlarım?

    Eğer güvenerek ve inanarak seanslara devam eder ve seans dışı zamanlarda önerilen teknikleri her gün gündelik yaşamınızda kullanırsanız 4-5 seans sonra belirtilerde bir azalma fark etmeye başlarsınız. Aynı zamanda uygulanan psikolojik testlerde objektif olarak birkaç hafta içinde düşme gerçekleşir. Özetlersek kendinizi daha iyi hissetmeye başlarsınız.

  • İNFERTİLİTENİN PSİKOLOJİK EVRELERİ

    İNFERTİLİTENİN PSİKOLOJİK EVRELERİ

    Nedeni daha çok fizyolojik kökenlere dayalı olan infertilite problemi, bazı ruhsal sıkıntıları beraberinde getirir. İnfertil çiftlerin yaşadıkları bu sıkıntılar, klinik ortamda görüşmelerle elde edilen verilerle de tutarlılık göstermektedir. Aşağıdaki maddeler, bu süreçleri daha yakından tanıyabilmek adına düzenlenmiştir.

    İnfertilite Hastaları Olarak;

    1) İlk başta durumu kabul etmek istemeyiz. Bu durumu laboratuar hatası, doktor hatası olarak nitelendirebiliriz. Ya da stresin, yorgunluğun, geçirilen basit rahatsızlıkların, yeterli sıklıkta ilişkiye girememenin buna sebep olduğunu düşünürüz.

    2) Kendimizi eksik, kusurlu hissederek eşimizin sevgisini kaybedeceğimizi, onun bizi bırakacağını düşünebiliriz.

    3) Bazı anlarda özgüvenimizi yitirdiğimizi hissedebiliriz.

    4) Zaman zaman partnerimize ya da doktorlarımıza öfke duyabiliriz.

    5) Kendimizi suçlayarak, partnerimizi çocuk duygusundan mahrum bıraktığımızı düşünüp çökkünlük yaşayabilir ya da boşanma önerisi getirebiliriz.

    6) Doktor kontrolleri esnasında bedenimizin ve cinsel yaşamımızın ihlal edildiğini düşünerek kontrolü yitirdiğimizi hissedebiliriz.

    7) Çocuğumuz olamadığı için hamile ya da çocuk sahibi olan arkadaşlarımızdan uzaklaşabiliriz.

    8) Hamile kadınları gördüğümüzde, bu bize, eksiliğimizi hatırlattığı için aklımızdan zaman zaman kötü düşünceler geçebilir.

    9) Bizlere sık sık “Çocuğunuz hala yok mu?” diye sordukları için kalabalık ortamlardan, yakın çevremizden uzak durmak isteyebiliriz. Bu tür sorular, bize acı ve kayıplarımızı hatırlatır.

    10) Zaman zaman hayattan zevk almamaya başladığımızı, zamanın çoğunu ağlayarak ve yas tutarak geçirdiğimizi fark edebiliriz. Özellikle bunları adet dönemlerinde daha sık hissederiz.

    11) Adet gördüğümüzde dünya başımıza yıkılmış gibi hissedebiliriz.

    12) Yalnızca bu sorunu kendimizin yaşadığını hissedip, başkalarına karşı yabancılaşma hissine kapılabiliriz.

    13) Zaman zaman eskisinden kolay öfkelenebiliriz.

    14) Uyku sorunları yaşayabiliriz.

    15) Tüm bunları yaşarken bir kısmımız umutsuzluk duygusunu yavaşça kaybedip durumu kabullenerek problem ile baş etme yolları arar, bir kısmımız ise bununla baş edemeyip çökkünlük yaşayabilir.

  • Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp Bebek Tedavisi Aile ile Paylaşılmalı Mı?

    Tüp bebek tedavisi, belirli günlerde klinikte hekimlerin kontrolünden geçilerek, belli tahliller ve işlemlere maruz kalınarak yürütülen tıbbi müdahalelerden oluşan bir tedavi gibi görünse de aslında arka planda oldukça güçlü bir sosyokültürel hemzemin üstüne kurulu bir sürecin içinde işlemektedir. Klinikte muayenesi biten hasta, ya evine ya işine geri dönmekte, hayatına kaldığı yerden devam etmektedir. İnfertil olmak, çocuk sahibi olma konusunda medikal engellere takılmak zaten yeterince kendisini eksik, yetersiz hissetmesine sebep olurken etrafındaki insanların yaklaşımları bu hisleri körükleyerek zamanla içe kapanmalarına, aile ilişkilerinin bozulmasına sebep olmaktadır.

    Çok değil evlilikten 3-5 ay sonra başlar sorular:

    Ne zaman çocuk yapacaksınız? Ben ne zaman torun seveceğim?

    Bu cümleler çocuk düşünmezken hiç rahatsız etmez ama düşünmeye başlayıp, bir de tedavilere başvurup hala ulaşamamışken bu cümlelere ne anlamlar yüklenir ne anlamlar…

    Ne zaman torun seveceğim? Kayınvalidenin bu cümlesi aslında gelin tarafından şöyle okunur… Hiçbir zaman torunum olmayacak mı? Beni bu duygudan mahrum mu bırakacaksın! Zaten yeterince eksiklik duygusu içerisinde boğulurken bir de bu soru, nasıl bir baskı nasıl bir stres unsuru haline gelecek onlar için. Bu soru aslında en hafif olanı. Soruların dışında bir de yapılan yorumlar var tabi…

    *Bu kadar stres yapmasan kendiliğinden olacak!

    *Bu kadar kilolu olmasaydın gebe kalabilirdin!

    *Kafana taktığın için olmuyor!

    Bunları bir kanser hastasına söylediğinizde alabileceğiniz cevapları düşünebiliyor musunuz!

    Çiftler en çok anlaşılmayı istiyorlar en yakınlarından, ailelerinden. Zaten bu yolda o kadar çaresiz hissediyorlar ki, bir de aile büyüklerinin yaptıkları yorumlar, onları yapayalnız kalmaya itiyor. Tedavinin varlığı yeterince stres yaratırken telefonda kayınvalidenin “Ayşe de hamileymiş biliyor musun!” demesi omuzlardaki yükü ikiye katlıyor ve anne olma duygusunun geri plana itilip beklentiyi karşılamaya yönelik kaygıların yoğun olarak ortaya çıkmasına sebep oluyor ve belki de tedaviyi dolaylı yollardan olumsuz etkileyip negatif olmasına bile sebep olabiliyor. Ağızdan çıkan her söz işte bu kadar önemli! Kayınvalide diyorum çünkü klinik görüşmeler değerlendirildiğinde bahsettiğim diyalogların genellikle gelin-kayınvalide arasında yaşandığını gözlemliyoruz.

    Aslında her şeyin bu kadar açık konuşulmadığı zamanlar da oluyor. Örneğin bir akrabanın yeni doğan bebeğine ziyaret için sırf “ayıp olmasın” diye psikolojik baskı uygulayarak daha dün “anne olamadığını öğrenmiş” gelin, bu ziyarete zorunlu tutulabiliyor. Sırf ayıp olmasın diye yaşadığı kayıp ertesi günü tekrar yaşatılıyor…Bilerek ya da bilmeyerek…

    Bir de anne olamamayı doğurgan olamama, gebe kalmayı becerememe gibi sanki kontrol edilebilir bir şey de onlar yapamıyormuş havasında sunan aileler var. Acaba şeker hastalığı ya da kalp hastalığı olan birine de bunun onların beceriksizliği olduğunu söyleyebilirler miydi!

    Peki aileler ne yapmalı?

    Öncelikle empati kurun, aynı şeyi siz yaşasanız ne hissederdiniz?

    Onlarla işbirliğine girin, istemiyorlarsa aile toplanmalarına gitmeleri için zorlamayın

    Tedavi sürecinde onlara destek olabilmek için ne yapmanız gerektiğini sorun

    En yakın arkadaşının, kardeşinin, görümcesinin hamile kaldığı haberini almanın onun için ne kadar acı verici olduğunu tahmin ettiğinizi söyleyin

    Eğer eşi doktor kontrollerine gidemiyorsa onunla gidebileceğinizi söyleyin

    Sorunun kaynağının önemli olmadığını bunun ortak bir sorun olduğunu ve çözümü için hepbirlikte hareket edeceğinizi belirtin

    Ağlarken,üzgünken “üzülme, ağlama, tekrar denersiniz” yerine “ne kadar üzgün olduğunu görebiliyorum, hislerini, düşüncelerini paylaşmak istersen buradayım” deyin

    Tedavi gebelikle sonuçlanmazsa “niye olmadı, şimdi ne olacak” gibi çiftin de cevabını bilemeyeceği sorular sormayın.