Etiket: Zaman

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Sizce ‘’Kardeş kıskançlığı kötü bir duygu mu?’’

    Genel olarak ebeveynler; Evet kardeş kıskançlığı kötü bir duygudur’’ diyebiliyorlar.

    Bu durumda bu konuyu çocuklardan çok aileler için ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

    Çünkü kardeş kıskançlığı yaratılışımız gereği doğal bir duygu olup bazı insanlarda az bazı insanlarda çok şeklinde herkes de bulunmaktadır.

    Kardeş kıskançlığının kötü bir duygu olduğunu düşünüp, bunu da çocuğunuza hissettirip aynı zamanda diyaloglarınıza da ‘’iyi çocuklar kardeşlerini kıskanmaz’’ derseniz; bu duyguyu yaşayan çocuğun bu duyguyla baş etmesini daha da zorlaştırmış olursunuz.

    Bu durumda da çocuk kendi kabuğuna çekildiğinde ‘’kardeşimi kıskanıyorum, o zaman ben iyi bir çocuk değilim’’ diye düşünür. Kendisini suçlu ve kötü hisseder.

    Eve yeni gelen bireye karşılık; her çocuk anne ve babanın sevgisini sorgular. Eskisi gibi sevildiğinden emin olmak ister.

    Yeni gelenin o sevgiyi alacağını ve artık onun o kadar sevilmeyeceğini düşünmeye başlar. Tabi anne ve babanın, aile büyüklerinin çelişen tutumları ve sözleriyle de çocuktaki bu korku daha da artar.

    Bu süreçte çocuk zaten çelişkili duygular içindedir; ona yönelteceğiniz ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini çok sevdi’’. ‘’Benim oğlum/kızım kardeşini hiç kıskanmadı’’. ‘’Sen artık büyüdün abla/abi oldun’’ gibi cümleler hisleriyle örtüşmediği için kıskançlık duygusunu beslemekten ve içindeki kuşkularını artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    Kardeş kıskançlığı doğamız gereği var olan; ebeveynler tarafından kabul gördüğü ve çocuğun ifade etmesine izin verildiği zaman kolaylıkla baş edebileceği, sonuçları itibariyle faydalı bir duygudur.

    Çocuklar kardeş kıskançlığı yardımıyla duygularını kontrol etmeyi, öfkesini yenmeyi ve uzlaşmayı öğrenir.

    • Ebeveynlere kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklar için diyalog:

    • Anne: ‘’Söyle bakalım, benim güzel kızım/oğlum hangimizi daha çok seviyorsun; Babanı mı, Beni mi?’’

    • Ayşe hiç düşünmeden : ‘’ikinizi de çok seviyorum’’ dedi.

    • Anne: ’Bana olan sevgin, Babana olan sevgini azaltıyor mu?’’

    • Ayşe: ‘’hayır.’’

    • Anne: ‘Başka kimleri seviyorsun?’

    • Ayşe:Dedemi,babaannemi,anneannemi,halamı,teyzemi,keremi,zeynebi,arkadaşlarımı,öğretmenimi..’’

    • Anne: ‘’Onları severken bize olan sevgin azalıyor mu?’’

    • Ayşe biraz düşündükten sonra : ‘’Hayır azalmıyor’’ dedi.

    • Anne: Büyüklerimiz der ki : ‘’Sevinç ve sevgi paylaştıkça artar, üzüntü ve acı paylaştıkça azalır.’’

    ‘’O zaman şöyle diyebilirmiyiz: Anne ve Babanın sevgisi bütün çocuklara yeter.’’

    (Şimdi sizde çocuklarınızın düşüncelerini öğrenmek için aynı diyaloğu oluşturabilirsiniz.)

    Kardeşler birbirlerini kıskandığı gibi, yetişkin insanlar da birbirini kıskanabilir. Aynı işyerinde çalışan iki çalışanda birbirini kıskanabilir.

    Kıskançlık duygusu her insan da vardır. Bazı insanlar, kıskançlık duygusunu kontrol altına tutmayı ve yönetmeyi bilmedikleri için, kıskandığı insana kin duyar, elinden geldiğince ona zarar vermeye çalışır; böylece kıskançlık duygusuna yenik düşer.’’

    Bu durumu daha yeni yeşermiş bir tohumken çocuklarda: ‘’Sen iyi bir çocuksun, kıskançlık duygusuyla baş edebilirsin:’’ şeklinde öğrenmelerini sağlayabiliriz.

    Kardeş kavgaları çoğunlukla, ebeveynlerin hatalı tutumundan kaynaklanır. Anne ve Baba tarafından eleştirilen çocuk, buna kardeşinin sebep olduğunu düşünür ve ona kızgınlık duyar.’’

    Anne ve Babanın kardeşleri kıyaslaması hem kardeşler arası kıskançlığı artıracak hem de anne-babanın bu hatalı tutumu çocukları ebeveynlerine karşıda hırslandıracaktır.

    Kardeşlerden biri diğerine göre daha fazla hareket halindeyse; ailenin ikisi için koyduğu ‘’uslu durun, söz dinleyin komutunu sakin olan çocuk yerine getirebilirken; hareketli olan çocuk bu komutlara uyamayacak ve aynı zamanda komutlara yapısal olarak uyan kardeşine de kinlenecektir.

    İki ve daha fazla çocuğun olduğu evlerde az veya çok kardeş kavgaları ve çatışmalarının olması doğaldır. Çocuklar aynı anneyi, aynı babayı, aynı evi, aynı eşyayı ve aynı odayı paylaştıkları sürece tartışmak, bağrışmak ve kavga etmek gayet doğaldır. Önemli olan bu tepkilerin şiddete dönüşmemesidir.

    ANNE VE BABALAR KARDEŞ KAVGALARINI ÖNLEYEBİLİR Mİ?

    Kardeş kavgalarında anne-babaların dikkat etmesi gereken ilk nokta: anne- babaların kardeş kavgalarında hakem rolü almamalarıdır.

    • Haksızlık yapan çocuğa yaptığınız açıklamanın doğruluğunu kabullendirmek zordur. Anne-Baba ne kadar adil olmaya çalışsa da çocuklardan biri kayrıldığını düşünerek anne-babanın kararını kabullenmeyecektir.

    Anne-baba kardeş kavgalarına karıştığı zaman çocuklar birbirini suçlayarak haklı olduklarını kanıtlamaya çalışırken anne-babayı da kavganın içine çekecektir.

    • Anne-Baba ‘’kim başlattı?’’ şeklinde, kardeş kavgalarına karışmamalıdır. Ne kadar sorgulanırsa sorgulansın çoğu zaman bu sorunun doğru yanıtını alamayacaklardır.

    Çünkü çocuklar kendilerini savunmak adına, kavgaya başlama nedeninin biri diğeri olduğunu söyleyecek ve böylece itirazlar, tartışmalar ve atışmalar birbiri ardına devam edecektir.

    • Büyük çocukların kardeşi baskısı altına aldığı düşünülerek küçüğü koruma altına alınmamalıdır. Çünkü ailenin desteğini, sürekli hisseden küçük çocuk büyük çocukla uzlaşma yoluna gitmekten hep kaçınacaktır. İlerleyen dönemlerde de bu durum en ufak anlaşmazlıklar da yükselen bağırmalar, sonu kesilmeyen şikayetler şeklinde Anne-Babaya yöneltilerek büyük çocuğu zor durumda bırakmaya başlayacaktır.

    Bu döngünün ulaştığı yerde büyük çocuğun Anne-Baba desteğini gören küçük kardeşten nefret etmesine sebep olacaktır.

    • Fiziksel şiddet ve yaralanma gerçekleşmediği müddetçe oluşan her kavgaya Anne ve Babalar soğukkanlı bir tavırla yaklaşmalıdırlar.

    Böylece küçük çocuk Anne-Babadan ekstre bir güç almadığı için mecburen büyükle anlaşma yoluna gidecek; ve kavgalar büyük oranda azalacaktır.

    Zaman zaman ebeveynler kardeşlerin ufak itişmelerini ve söz dalaşmalarını görmezden gelmeli; kendi kendilerine orta yolu bulmaları beklenmelidir.

    Ne zaman ki bu davranışlar fiziksel şiddet ve küfür gibi bir boyuta ulaşır, işte o zaman müdahale edilmeli ve devamına izin verilmemelidir.

    Bu durumda da haklı-haksız kavramını değerlendirmek yerine gelinen nokta baz alınmalıdır. Kardeşler ayrı odalara yönlendirilmeli ve gelinen noktanın nedenlerini düşünmeleri istenmelidir.

    Olası bir itiraz içinde açıklama olarak; ‘’Konu kimin haklı kimin haksız olduğu değil; konu kavga esnasında kullandığınız kelimeler ve davranışlardır. Bunun için sizi ayrı odalara gönderip konuyla ilgili nedenleri düşünmenizi istiyorum’’ şeklinde söylenmelidir.

    • Kardeş kavgalarının en aza indirgemenin bir yolu; küçük yaştan itibaren onlara paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğretmektir. Kardeşi, oyun arkadaşı, yaşıtlarıyla vakit geçirebileceği ortamı olmayan, her günü yetişkinlerle geçiren bir çocuk paylaşmayı ve yardımlaşmayı öğrenememektedir.

    Ancak küçük yaşta yaşıtlarıyla iletişime geçen çocuk yardımlaşma ve paylaşmayı öğreneceğinden bir kardeşi olduğu zaman onu daha kolay kabullenecektir.

    Bazen kardeşlerin arasındaki tartışma konuşularak çözülemez ve çözüm yolu için Anne-Babayı tercih edebilirler. Bu durumda Anne-Baba, tarafsız ve soğukkanlı bir şekilde iki tarafı da dinleyerek, bazı ufak dokunuşlarla çözümü onlara buldurmalıdır.

    Ebeveynler bazen farketmeden, kavgayı önlemek için çocukları birbirleriyle kıyaslar. ‘’Neden söz dinlemiyorsun?’’, ‘’Neden uslu durmuyorsun?’’, ‘’Neden kardeşin gibi uysal değilsin?’’, ’’Neden kendini sevdirmiyorsun?’’ gibi… cümleler kurulduğunda yaramaz kardeşte uysal kardeşe kin duymaya başlar.

    Eleştirilen çocuk, kardeşi yüzünden sevilmediğini düşünmeye başlar. Kendisi Anne-Babanın favori çocuğu olmadığını düşünerek kardeşe karşı olumsuz duygular beslemeye başlar.

    • Unutmamalıyız ki şiddet öğrenilen bir davranıştır. Aile içerisinde her yanlış davranışı cezalandırılan, dayağa ve sözel şiddete maruz bırakılan çocuk, kardeşiyle ve çevresiyle anlaşamadığı zaman, isteklerini kabullendirmek adına şiddet kullanmaya ve kavga çıkarmaya daha meyilli olur.

    Ayrıca kardeş kavgaları sanıldığı kadar kötü değildir. Ebeveynlerin ve aile büyüklerinin tarafsız davranması, doğru yönlendirmesi ve rehberlik etmesi durumunda kardeş kavgalarının çocukları sosyal yönden geliştirilmesi ve olgunlaştırılması dolayısıyla yararlı olduğunu bile söyleyebiliriz.

    Kavga esnasında kıskançlık ve kızgınlık duygularını kontrol etmeyi, çatışmaları şiddet yoluyla değil konuşarak çözmeyi öğrenirler.

    EVE GELEN YENİ KARDEŞ

    İlk çocuk için eve gelen yeni çocuğu kabullenmek pekte kolay değildir. İlk günlerde ilgili davransa bile, bebeğe aile büyüklerinden gelen ilgiyi görünce kıskanmaya başlayacaktır ki buda normal kabul edilmektedir.

    Bu dönemi, ilk çocuğun rahat atlatabilmesi için önceden bir konuşma yapmak ve bu duruma hazırlamak her iki tarafa da iyi gelecektir.

    Eve bebek geldiği zaman, ev ortamının değişeceğini, bebeğe de bir oda ayrılacağını yada aynı odayı paylaşmaları gerekebileceğini, eve sık sık misafir gelebileceğini, bebeğin ihtiyaçlarını yerine getirmek için annenin ona zaman ayırmak zorunda kalacağı gibi..önden verilen bazı bilgiler gerçekleştiğinde özdeşim kurmasını sağlayacaktır. Ek olarak aynı süreçleri onun zamanında da yaşandığı, zamanla her şeyin düzene gireceği de söylenmelidir.

    Bebeğin eve geldiği gün abi/abla çok sevinmiş gözükebilir. Bunlar daha çok yapay sevinçlerdir. İlk günlerde kıskanç bir çocuk gibi davranmak, Anne ve Babanın onayından geçemeyeceği için o güveni ve sevgiyi kaybetmemek adına genelde seviyormuşçasına rol yapabilirler; çünkü ondan böyle davranması beklenmektedir.

    Ancak Anne-Babanın tutumu burada önemli bir rol oynamaktadır. Olumsuz tutumlara maruz kalan çocuğa kıskançlık duygusu ağır gelmeye başlar ve bir müddet sonra taşıyamaz olur.

    Kıskançlık belirtileri çocuktan çocuğa da farketmektedir. Bazı çocuklar kıskandığını net bir şekilde ifade edemez ve bu durum içine kapanmasına neden olur. Bu süreçte çocuk kendi benliğine karşı açma ve üzüntü duymaya başlar. Bununla birlikte yemekten kesilme ve kilo kaybı da görülür.

    Yeni gelen kardeşe daha fazla zaman ayrılıyor, benimleyse eskisi kadar ilgilenilmiyor düşüncesiyle anneye kin duyma ve ondan uzaklaşma başlar

    Bazı çocuklarda da; huysuzlanma, hırçınlık, kapris ve saldırgan davranışlar çıkar ortaya. Evden kaçmakla, okula gitmemekle ya da oğlunuz/kızınız olmayacağım diye tehditler başlayabilir.

    Bazı çocuklar ise kıskançlığını tamamen dışa vurmak ister. Anne-Babanın ilgisini bebeğin üzerinden kendi üzerine çekmek ister ve açıkça türlü türlü tehditlerde bulunur.

    Sonucunda ceza alma ve dayak yiyeceğini bilmesine rağmen yaramazlığını yapar, söz dinlemez.

    Sen büyüdün; yemeğini kendin yiyebiliyorsun, tuvalete kendin gidebiliyorsun. Kardeşinse daha çok ufak, bunları tek başına yapamaz-yardımımıza ihtiyacı var gibi açıklamalar onu tatmin etmez hatta bazen ters bile tepebilir.

    Kendisinden olgun davranışlar bekleyen ailesini birden bebeklik çağına dönüş davranışlarıyla da şaşırtır ve kızdırır.

    Kıskanan çocuğa kulak vermek, duygularını, rahatça dillendirmesini sağlamak, yaşadığı bu duyguları eleştirmemek, nasihat tarzında veya küçüğü savunucu şekilde cümleler kullanmadan onu dinlemek ciddi anlamda rahatlatacaktır.

    Sağlıklı, mutlu ve huzurlu çocukların yetişmesi dileğiyle.

  • Etkili Zaman Yönetimi

    Etkili Zaman Yönetimi

    Hep bir koşturmaca hali..Ben sürekli koştururken buluyorum kendimi.Sanıyorum çoğumuz da böyleyiz.Her şeye ucu ucuna yetişiyoruz.Hep bir yetişme,yetiştirme telaşı..Ve nasıl geçtiğini anlamadığımız günler, haftalar,aylar..Hepsi birbirinin aynısı oluveriyor..

    Siz de hiçbir şeye zaman bulamayanlardan mısınız? İşler zamanında yetişmiyor mu? Kendinize zaman ayıramıyor musunuz? O zaman etkili bir zaman yönetimine ihtiyacınız olabilir:

    Aşağıdaki hususlar sık sık ortaya çıkıyorsa etkili bir zaman planlamasına ihtiyaç duyuluyor olabilir:

    • Devamlı olarak iş yetiştirememe endişesi

    • Görüşeceğimiz kişiler ve ziyaretçileriniz için zaman ayıramama,

    • Hiç bir şey yapmadan gücünü boşa harcama duygusu,

    • Görülmesi ve ziyaret edilmemesi gereken kişileri görememe,

    • Cevap verilecek mektuplara cevap bulamama,

    • Aksam yemeğinden sonra yapılacak işlerin stresi,

    • Telefon görüşmelerini yetiştirememe,

    • Verimsiz, meşguliyetlerle dolu, boş bir gün geçirme duygusu ile yorgunluk, üzüntü ve stres (Güçlü,2001).

    Zaman yönetiminizi güçlendirebilecek bazı küçük tüyolar hazırladım:

    • Değerlendirme yapın:168 saat, bu bir haftadaki saatlerin sayısıdır. Ve bu yazar Laura Vanderkam’ın programımıza nasıl bakmamız gerektiği konusundaki önerisidir. Bir hafta boyunca zamanınızı nasıl harcadığınıza dikkat edin hatta not alın. Böylece zamanınızı önceliklerinizin ışığında yeniden organize ederek, yanlış öncelikler ya da bahaneler için boşa giden zamanı ortadan kaldırabilirsiniz.

    • Teknolojiden Faydalanın: Hepimiz akıllı telefon kullanıyoruz.Zamanımızın çoğu da kendileriyle geçiyor.Zamanı planlamaya ilişkin bir çok uygulama mevcut.Etkili bir takvim yönetimi, not almak ve unutmaları engellemek için hatırlatıcı kullanmak hayatı önemli ölçüde kolaylaştıracaktır.

    • Liste yapın: O gün için yapılacak işlerin listesini çıkarın.Hatta bunu haftalık olarak yapın,sonra günlere dağıtın.Bunu yaparken ABC yaklaşımından yararlanabilirsiniz.

    • Sosyal medya, ah bu sosyal medya:İnternet, telefon,sosyal medyada ne kadar zaman geçiriyorsunuz? Elimize telefonları alınca zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyoruz değil mi?Hikayeleri izleyelim, fotoğraflara bakalım,videolar da var derken günlük 8-9 saatimiz bunlarla geçiyor. “Ne yapalım peki?”diyenler için minik tavsiyeler:

    • Telefonunuz sürekli yanınızda bulunmasın, elinizi attığınızda ulaşabileceğiniz mesafede tutmamakta fayda var.

    • Daha az kullandığınız sosyal medya hesaplarını kapatın, telefonunuzdan kaldırın.Hatta mümkünse en çok kullandıklarınızı da.Böyle bir akım başlamış bu arada.Deneyenler çok mutlu olduklarını belirtiyorlar.

    • Sürekli hesaplarınızı kontrol etmek yerine saatte bir veya iki saatte bir gözden geçirin. Merak etmeyin bir şey kaçırmazsınız.Zaten İnstagram,Twitter ve Facebook en çok takip ettiğiniz kişilerin paylaşımlarını sayfanızı açar açmaz gösteriyor.Kaybınız yok yani!

    • Bildirimleri kapatın.Sürekli gelen bildirimler zihninizi meşgul edecek, eliniz telefona gidecektir.

    • Daha az paylaşın.Hepimiz her an her şeyi paylaşıyoruz. Hepimizin telefon hafızası güzel bir anı zihnimiz yerine galerimize kaydettiğimiz binlerce fotoğrafla dolu.Hiç birine de daha sonra dönüp bakmıyoruz.Galerimiz yerine zihnimize kaydetmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekli belki de.Hayat paylaşınca değil yaşayınca güzel!

    • O kurbağayı yiyin: Brian Tracy’nin ”o kurbağayı ye” söylemi Mark Twain’in ” Sabah ilk iş olarak canlı bir kurbağayı yiyin ve günün geri kalan kısmında başınıza daha kötü bir şey gelmez” cümlesinden gelir. Yemeniz gereken kurbağa sizin en zor görevinizdir. Bu görevi ilk olarak yapmak ve onu yolunuzdan çekmek diğer görevlerin gözünüze kolay gözükmesini sağlayacaktır. En zorlu olanı en ilk bitirin ki zihninize bunu yük etmeyin.

    • Ertelemeyin: Ertelemek zamanı çalar, hedeflere ulaşmaktan alıkoyar, yarını baskı altına alır ve strese, bozulan ilişkilere ve sonuçta prestij kaybına yol açar. En kötüsü ise, erteleme zamanla bir alışkanlık ve yaşam biçimine dönüşür.Ayrıca beynimiz bir kez ertelenen her şeyi “ertelenebilir” olarak kodlar ve onları tekrar erteleme eğiliminde olur.Dikkat edin bir kez ertelediğiniz neredeyse her şeyi tekrar ertelersiniz.

    Ertelemeden kaçınmak için:

    • Hoşlanmadığınız işi önce yapın,

    • Ertelenmesi muhtemel işi parçalara ayırın,

    • Kendinize bir bitirme tarihi hesaplayın,

    • İşi bitirdiğinizde kendinizi ödüllendirin,

    • Elinizde ne varsa onunla yola çıkın,

    • Hemen başlayın,

    • Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan uzak durun,

    • Her çeşit kaçış yolunu kapatın (Güreşçi,2005).

    • Tek bir işe yoğunlaşın: Aynı anda birkaç işle uğraşmak yerine, yalnızca bir işe yoğunlaşınve onu mümkün olabildiğince hızlı bitirmeye çalışın. Aynı anda birden çok şeyle uğraşmak sürekli zihninizi meşgul ederek dikkatinizi dağıtır.Bu da bir çok hatayı beraberinde getirir. Hatalarınızı düzeltmeye çalışırken daha fazla zaman ve enerji kaybı yaşayabilirsiniz.

    • Dikkat dağıtıcıları azaltın:Etrafınızdaki dikkat dağıtıcı unsurları azaltmaya çalışın. Çalışırken e-mailinizi, telefonunuzun sesini, hatta internet bağlantınızı kapatın.

    • İşi işte bırakın:İşi zihninizde taşımaya devam ettiğiniz takdirde asla dinlenememiş,zihninizi de dinlendirememiş olacaksınız.Tamamen farklı şeylerle uğraşın.Yaratıcılığınız ve üretkenliğinize şans tanıyın.

    • Alışveriş listesi yapın:Markette harcadığınız zamanı azaltmak için ne yemek yapacağınızı önceden planlayın. Mutlaka bir alışveriş listesi yapmış olarak alışverişe çıkın. Yemek yaparken miktarları biraz arttırarak ertesi gün yemek yapmaktan kurtulabilir, zamanınızı farklı biçimlerde değerlendirebilirsiniz.

     

    Kullanılabilecek zaman yönetim tekniklerinden bazıları:

    ABC Analizi:ABC yaklaşımının temelde; çabalarınızı, öncelikle en önemli işlerinizde yoğunlaştırın düşüncesine dayanır. Düzen ve ardışıklık sağlar. Bu yaklaşıma göre neye ulaşmak istediğinizi biliyorsanız ve çabalarınızı öncelikle o işlerin üzerinde yoğunlaştırırsanız, o işte başarılı ve mutlu olursunuz (akt.Daştan,2012)

    Günlük yaşamımızda ise ABC Analizi yöntemini şöyle uygulayabiliriz:

    Bir güne;

    • A kategorisine giren görevlerden sadece 1-2’sini alarak, bu görevler için takriben 3 saat zaman ayırmak,

    • Geriye kalan B kategorisine giren 2-3 görev için takriben 1 saat süre ayırmak,

    • Arta kalan C kategorisi görevler için ise, takriben 45 dakika süre ayırmak şeklinde bir görev sıralaması yapabiliriz.

    Pareto analizi: On dokuzuncu yüzyıl İtalyan iktisatçısı Vilfrodo Pareto tarafından bulunmuştur, 80 / 20 kuralı olarak da bilinir ve yapılan faaliyetlerin % 20 ’siyle amaçların % 80 ’ine ulaşılması gerektiğini savunur. Bu kural zamana uygulandığında; sahip olunan zamanın % 20’sinde, tamamlanması gereken önemli işlerin % 80 ’inin tamamlanması gereklidir sonucu çıkmaktadır.

    Zaman Kullanım Matrisi: Covey tarafından geliştirilmiştir.Yapılacak olan işlerin aciliyet ve önem durumuna göre gruplandırılmasını temel alır.

    Buna göre:

    1.kare:Acil ve önemli işleri

    2.kare:Önemli ama acil olmayan işleri

    3.kare:acil ama önemli olmayan işleri

    4.kare:Acil ve önemli olmayan işleri göstermektedir.

    Covey’e göre en çok önemsenmesi gereken grup 2.karedir.

    Bu gruptaki işler düzenli olarak yapıldığı zaman diğer işler için de kolaylık sağlayacak ve etkili zaman yönetimini sağlayacaktır.

    Kendimce birkaç tavsiye yazmaya çalıştım. (Yüksek Lisans yaptığım dönemdeki bir çalışmam zaman yönetimi ve yaşam doyumu üzerineydi,ondan faydalandım)

    Umarım işinize yarar,faydalı olur.

    Kaynaklar:

    1. Covey,S(2013)Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı. Çev:Deniztekin,O. & Suveren,G. Varlık Yayınları.Ankara

    2. Daştan,S(2012)Organizasyonlarda Zaman Yönetiminin İşgörenlerin Performansına Etkisi.Yüksek Lisans Tezi

    3. Güçlü,N(2001).Zaman Yönetimi.Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi.25.(88-106)

    4. Güreşçi,M(2005).Yönetsel Zamanda Etkinlik: Teori ve Askeri Birliklerde Bir Uygulama.Yüksek Lisans Tezi

  • Uykusuz çocuğa yaklaşım

    Süreç bebeğinize birazdan uyuması gerektiğini hatırlatan bir takım rutinlerin oluşturulmasıyla başlıyor. Daha önceden böyle bir rutine sahip değilseniz, oluşturmakla işe başlayın. Bebeğinizin uyku rutininde emzirme/beslenme, sonrasında rahatlatıcı bir banyo, pijamaların giyilmesi, odanın karartılması ve sakinleştirici beyaz gürültünün dinletilmesi yer alabilir. Tüm bu aşamaları her gece uykusu öncesinde tutarlı bir şekilde yapmanız bebeğinizin uyuma vakti geldiğini anlamasını ve bu düzene uymasını sağlayacaktır.

    Uyku rutinini tamamladınız, bebeğiniz rahatlamış ve uykulu hissetmeye başladı ve uyku zamanı geldi. Şimdi bebeğinizi, uykuluyken fakat henüz uykuya dalmamışken, yatağına yatırın. Eğer ağlamazsa ve mızırdanmazsa odasından çıkın.

    Dur, Bekle ve Dinle!

    Eğer bebeğiniz ağlamaya başlarsa, “Dur, Bekle ve Dinle!” yöntemini uygulayın. Hemen odaya girmeyin. Önce birkaç dakika durun ve bebeğinizi dinleyin; gerçekten korku ve yalnızlık hissetti, size mi ihtiyacı var yoksa biraz mızırdanıp susma eğilimi mi gösterecek. Hemen müdahale etmeden kendi kendine sakinleşmesi için biraz zaman verin.

    Bebeği Yatağından Alın. (Kaldır)

    Eğer bebeğiniz kendi kendine sakinleşmiyorsa, odaya girin ve onu yataktan alın. Sakinleşene kadar kucaklayın ve yanında olduğunuzu ona hissettirin. Bu aşama yatır/kaldır yönteminin “kaldır” bölümünü oluşturuyor.

    Bebeği Yatağına Yatırın. (Yatır)

    Bebeğiniz sakinleştiğinde ve hala uyanıkken onu tekrar yatağına yatırın. Bu da yöntemin “yatır” bölümünü oluşturuyor.

    Bu süreç bebeğiniz tamamen uykuya dalana kadar böyle devam ediyor. Başka bir deyişle, bebeğinizi yatırıyorsunuz eğer ağlar ve size ihtiyacı olduğunu hissederseniz yatağından alıp sakinleştirip yeniden yatağına bırakıyorsunuz. Ufak tefek mızırdanmalarda müdahale etmeyin. Yatır kaldır yöntemi zaman alan ve her yöntem gibi sabır gerektiren bir uyku metodudur. Tracy Hogg’un ifade ettiği gibi bazen bu yatır kaldır aşaması saatler sürebiliyor, yorucu oluyor ama sonunda bebeğiniz kendi başına uyumayı öğrenmiş oluyor. Bu yöntemin başarısında ve ne kadar zaman alacağında bebeğinizin mizacı ve sizin sabrınızın büyük önemi var.

    Yatır Kaldır Yöntemi Hangi Yaş Aralığı İçin Uygundur?

    Bu yöntem 4 ay itibariyle uygulanabilir. 4-8 ay arası en etkili olabileceği dönem olarak görülüyor. Biraz daha büyük bebekler için de uygulanabilir.

    Yatır ve kaldır döngüsü bazı bebekler için fazla uyarıcı olabilir. Onları rahatlatmak yerine, gerilim yaratan bir süreç haline gelme ihtimali göz ardı edilmemeli. Bu noktada bebeğinizi iyi tanımanız ve verdiği sinyalleri doğru yorumlamanız gerekiyor.

    Uyku Eğitimi Nedir?

    Uyku eğitimi, bebeğin kendi kendine uykuya dalmayı öğrenmesine ve gece boyunca kesintisiz uyumasına yardımcı olan bir süreçtir. Bu aynı zamanda pek çok uzmanın var olan farklı uyku teknikleri/metotları üzerine konuştuğu tartışmaya açık olan da bir konudur. Tek bir doğru teknik bulunmaz, her aile ve bebeğe göre değişen çeşitli uyku metotları vardır. Siz size uygun olan yöntemi seçip biz uzman rehberliğinde veya kendiniz de deneyerek uygulayabilirsiniz.

    Bazı bebekler uyku eğitimine çok kolay adapte olur ve kısa sürede başarıyı elde ederler. Bazılarıysa uykuya dalmada veya uyandığında kendi başına tekrar uykuya geçmede zorluk yaşar ve daha uzun bir süre yardıma ihtiyaç duyabilirler.

    Uyku Eğitimine Nasıl Hazırlanılmalı?

    Başarılı bir uyku düzeni oluşturmak ve uyku eğitiminden maksimum verim almak için aşağıdaki yöntemleri uygulayabilirsiniz:

    Uyku öncesi Rutini Oluşturun: Rutin oluşturmaya bebeğiniz 6 haftalık olduğunda başlayabilirsiniz. Uyku rutini bebeğinizi yatırmadan önce ılık bir banyo, masaj ve kitap okuma seansını içerebilir. Ayrıca uykudan önce ve uyku süresince beyaz gürültü sesini dinletmeniz bebeğinizi sakinleştirip daha rahat uyumasını sağlayacaktır. Tüm gündüz ve gece uykularında beyaz gürültüden faydalanabilirsiniz.

    Tutarlı Bir Uyku Saati Belirleyin: Uzmanlar bebeklerin akşam saat 7 – 8 civarı, çok yorulmalarını beklemeden, uykuya yatırılmasını tavsiye ediyorlar.

    Tahmin Edilebilir Bir Gündüz Programına Bağlı Kalın: Bebeğinizi her sabah aynı saatte uyandırın, besleyin ve gündüz uykuları için yine saatlerde uykuya yatırmaya çalışın. Bu şekilde esnek ama tutarlı bir programa bağlı kalmanız bebeğinizin de rahatlamasını ve kendisini güvende hissetmesini sağlayacaktır.

    Bebeğinizin Uykusunu Etkileyecek Tıbbi Bir Sorunu Olmadığından Emin Olun: Altta yatan bazı fiziksel sorunlar (enfeksiyonlar, alerji, reflü gibi) uyku kalitesini etkileyebilir. Uyku eğitimine başlamadan önce varsa bu gibi sıkıntıların ekarte edilmesi gereklidir.

    Çocuk bakımı ve uyku sorunları konusunda uzman, hemşire Tracy Hogg tarafından geliştirilen E.A.S.Y rutini her harfi bir eyleme karşılık gelen bölümlerden oluşuyor: Beslenme, aktivite, uyku ve sizin zamanınız.

    E.A.S.Y Nedir?

    İçerisinde beslenme, uyku ve aktiviteyi barındıran 2,5 – 3 saatlik tekrarlayıcı bir rutindir. Bu metod bebeğiniz uyuduktan sonra sizin de kendi zamanınızı yaratmanıza olanak tanır. Tracy Hogg başarının reçetesini „sistemli bir rutin oluşturma“ olarak tanımlamaktadır. Bebeğiniz sizin hayatınızın bir parçası olmalı, eğer siz onunkinin bir parçası olmaya başlarsanız evde genelde kaos durumunun hüküm sürdüğünü ifade eder Tracyy Hogg. Bu nedenle güvenli, tutarlı bir ortam yaratmanız ve bebeğinizin izleyebileceği bir tempoyu en baştan ayarlamanız başarı açısından önemlidir.

    EASY rutininde bebeğin ihtiyaçları ön plandadır, bu rutin katı bir çizelgeye bağlı kalmaz. Esnektir, çizelgeyle yapılmış gibi bir program takip edilmesini doğru bulmaz fakat sistemli olunmasını ister. Sizden beklenen bebeğinizi iyi tanıyıp onun uyabileceği bir tempoyu belirlemenizdir. Bebeğin ihtiyacını anlamanız ve farklı ağlamalarını doğru tanımlamanız gerekir. Bunun yolu da bebeğinizi iyi tanımaktan ve işaretlerini doğru anlamaktan geçer. İlk etapta zorlansanız da zamanla bebeğinizi tanıdıkça ve onu dinledikçe başarabileceğiniz bir süreçtir.

    Gelin bu rutindeki detaylara sırasıyla bakalım;

    E (Eat) – Beslenme

    Bebeğinizi ister emzirin isterseniz biberonla besleyin, beslenme onun birincil ihtiyacıdır. Bebeğinizi doyduğu zamana kadar besleyin; 25 ila 40 dk. Normal gelişimdeki bir bebek bir sonraki beslenme için 2,5 – 3 saat bekleyebilir.

    Gece uykusundan önce bebeğinizin tam olarak doyduğundan emin olun. Örneğin akşam saat 5-7 arası bir beslenmeyi saat 6-8 arası diğer beslenme öğünü takip edebilir. Son beslenmeyi saat 10 civarı bebeğiniz uyuklarken yapabilirsiniz.

    A (Activity) – Aktivite

    Burada aktivite olarak belirtilmek istenen bebeğin uyku ve beslenme dışındaki eylemleridir. 3 aylık olana kadar bebeğiniz uyku ve beslenme dışında alt değiştirme masasında veya yatağında mırıldanır halde veya bebek arabasında çevreyi izliyor olacak. Bunların hepsi bize öyle gelmese de bebekler için birer aktivite sayılıyor.

    Bebeğinizi besledikten sonra hemen uykuya yatırmayın ya da memede uyuyakalmasına izin vermeyin. Çünkü çok geçmeden bebek uyumak için buna bağımlı hale geliyor. Beslenmeyi genellikle bir aktivitenin takip etmesini öneriyor Tracy Hogg. Bu ortalama 45 dk’lık bir aktivite olabilir. Akşam saati ise güzel bir banyo yaptırılabilir, sonrasında pijamalarını giydirme ve yavaş yavaş diğer aşamaya geçiş. Alt değiştirme, giydirme, rahatlatıcı bir bebek masajı da tüm bu aktivitelere dahildir elbette. İyi bir uyku için aktivite aşamalarında bebeğinizi fazla uyaranlara maruz bırakmamaya dikkat edin.

    S (Sleep) – Uyku

    Aktivite aşamasından sonra, bebeğin odasındaki ışık miktarını azaltın ve beyaz gürültü gibi sakinleştirici bir ses açın. Böylelikle bebeğin kendi yatağında uyku aşamasına geçmiş olunur. Uyku öncesi rutinleri çok önemlidir. Özellikle gece uykusu öncesinde tutarlı bir şekilde uygulamanız gerekir ki artık gece olduğu ve uykuya geçileceğini anlasın bebeğiniz. (Banyo, masaj, giyinme, sakinleştirici sesin dinlenmesi vb.– uykuya hazırlık aşamaları)

    Y (Your time) – Sizin zamanınız

    Bebeğiniz uyuduğunda kendiniz için 1 saat veya daha uzun bir süre kalır. Bebeğinizin bağımsız oynamaya başladığı veya gündüz uykularının uzadığı zamanlarda bu süre sizin için de uzamış olacaktır. Unutmayın kendinize zaman ayırmanız bu rutini oturtana kadar en azından birkaç haftalık bir süreyi bulabilir, bu süreçte aceleci davranmayın.

    E.A.S.Y Uygulaması Zor Bir Metod Mu?

    3 aylıktan itibaren EASY rutinini uygulamaya başlayabilirsiniz. Ancak Tracy Hogg bu rutini uygulamak için bebeğin 3 aylık olmasını beklemeye gerek olmadığını savunur. Çünkü ne kadar erken olursa (örneğin 4.hafta itibariyle) yeme ve uyku gibi birtakım sorunların asgariye indirgenebileceğine inanır. Bazı ebeveynler rutin kelimesini duyduklarında dehşete düşseler de, Hogg EASY’nin esnek ve ebeveynlerin hayatlarını planlayabileceği bir sistem olduğunu, asla kati saatli bir program olmadığını ifade eder. Bebeğin dilini anlamak ön plandadır.

    EASY‘nin ne kadar başarılı olacağı bebeğe ve ebeveynlerine doğrudan bağlıdır. Ebeveynlerin bu sisteme inanmaları ve uygulamak istemelerinin yanında bebeklerinin verdiği sinyalleri doğru anlamaları işi kolaylaştıran en önemli unsurlardan biridir. Örneğin, beslenme sonrası aktivite aşamasında bebeğiniz ağlamaya başlarsa bu muhtemelen acıktığı için değil yorulduğu ve bir sonraki aşamaya hazır olduğu içindir.

    Ebeveynlerin yanında bebeğin mizacı da hangi sistemin, ne kadar uzun süre uygulanacağı konusunda fikir verir. Hogg’un Melek ve Kitap bebek olarak tanımladığı bu 2 gruptaki bulunan bebekler tahmin edileceği gibi ılımlı, uysal bir yapıya sahip ve kolay anlaşılır bebeklerdir. Rutine kolaylıkla adapte olabilirler. Ancak nazlı, huysuz ve hareketli bebekler her zaman daha fazla ilgi beklerler ve onları bir rutine sokmak nispeten zordur ama imkansız değildir. Bunu biraz da sizin yaklaşımınız, hayat tarzınız ve sabrınız belirler.

    Bebeğinizin uyumasına yardımcı olacak yöntemlerden bir tanesi de ona sarılıp uyuyabileceği bir uyku arkadaşı kazandırmaktır. Uyku arkadaşı bebeğinizin sizin dışınızdaki ilk arkadaşıdır. Uyku düzeni oluşturulmasında ve bağımsız uyumayı sağlamada size ve bebeğinize destek olacak büyük bir yardımcıdır.

    Uyku arkadaşı yumuşak bir oyuncak ayı, bebek veya bebeğinizin sevdiği güvenli başka bir nesne olabilir. Dikkat edilmesi gereken bebeğin sarılıp uyuyabileceği uyku arkadaşlarını 6. aydan sonra bebeğinizin yatağına koymanızdır.

    Dünyaca ünlü çocuk doktoru Harvey Karp, sağlıklı bir uyku için , bir uyku arkadaşından faydalanılmasını tavsiye ediyor. Uyku arkadaşının amacı bebeğin kendini güvende hissetmesini sağlaması, uyku rutininin bir parçası olarak uyku vaktini hatırlatması ve bebeğin yatağında kendi başına uyumasını sağlamasıdır.

    Bazı aileler alışkanlık yaratacağını düşünerek uyku arkadaşı veya uyku yardımcılarına şüpheyle yaklaşıyorlar. Oysa ki, Dr. Karp’ın da ifade ettiği gibi, uyku arkadaşı aslında bebeklerin özgüvenlerinin ve güven hissiyatının arttırılmasında büyük rol oynuyor. Ortaya çıkan stres durumlarında da uyku arkadaşı pek çok bebek için çok büyük bir rahatlatıcıdır.

    Ayrıca uyku arkadaşını kokunuzun sinmesi için bir süre kendi yanınızda tutup sonra bebeğinizin yatağına koymanız bebeğinizin özellikle gece uyanmalarında daha kolay uykuya dalmasına yardımcı olacaktır.

    Uyku Arkadaşı Seçerken Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Çok büyük, çok küçük ve ağır olmamalı. Bebeğinizin kolaylıkla kavrayıp sarılabileceği ebatta olmalıdır.

    Oyuncağı bebeğiniz ağzına da götüreceği için malzemesi herhangi bir zararlı madde barındırmamalı, sağlık ve güvenlik sertifikalarına sahip olmalı.

    Küçük veya orta boyuttaki oyuncakları gittiğiniz her yere götürebilirsiniz. Bu özelliklere sahip bir uyku arkadaşı kolay taşımanıza imkan verecek ve bebeğinizin araba veya açık havadaki uykularında da yanında olacaktır.

    Oyuncağın boğulma riski yaratabilecek ya da bebeğinizin burnuna kaçabilecek herhangi bir küçük parçası olmamalı. (boncuk veya düğme göz gibi.)

  • Ek gıdaya geçerken bebeğim ve ben

    Bu süreç annelerin oldukça zorlandığı, bu süreçte yaşanan olumsuzlukların çocukların tüm hayatını etkileyerek yemek yeme bozukluklarına neden olabileceği bir süreçtir. Unutmayın çocuğunuz sizin aynanızdır, siz ne kadar rahat ve pozitif olursanız onlarda o kadar rahat ve mutlu olur, yemek yemekten keyif alırlar.

    Ek gıda dönemine başlarken öncelikle:

    •Bakım veren kişi, ANNE en başta rahat ve kaygısız olmalıdır.

    •Moral ve motivasyonu tam olmalıdır. (Çocuk kaygıları anında hisseder)

    •Beslenme mümkün ise, tek bir kişi tarafından yapılmalıdır.

    •Aşırı ve abartılı sevinç gösterilerinden kaçınılmalıdır.

    •Aile sofrasına birlikte oturmak , ailenin belli bir yemek yeme düzeninin ve alışkanlığının olması, çocuğunuza etkin ve düzenli yemek yeme alışkanlığı kazandırmanın temel kuralıdır.

    •Yemek yerken ekran (TV,tablet,telefon) olmamalıdır.

    •Aşırı kontrolcü, titiz yaklaşımlardan kaçınılmalıdır, ısrarcı ebeveyn davranışları çocuklarda gerginliği ve stresi artırarak iştahı azaltır.

    •Her çocuk farklı damak tadı ile doğar o yüzden her yeni besin denenmesi sırasında bebeğin red etme davranışı doğaldır ve başlangıçta olabilir, bu durumda 3-5 gün ara verip tekrar tekrar denemek önemlidir.

    Kendi kendini besleme (Baby Led Weaning) nedir ?

    Özellikle son zamanlarda sıkça üzerinde durduğumuz bu yöntem, bebeğin kendi kendini beslemesi yöntemidir. Ek gıdalara geçen bebeğe motor gelişim , diş ve damak yapısına uygun ek gıdaları küçük parçalara ayırarak sunmak ve kendi kendine yemesine izin vermek, onu cesaretlendirmek bu yöntemin esasıdır. Bu yöntemle bebeğiniz neyi ne kadar yiyeceğini kendisi karar verir ve bu da daha sağlıklı bir beslenme alışkanlığı edinmesine yardımcı olur. Ek gıdaları bebeğimize püre şekline getirmeden sunduğumuz zaman bebeğin kendi kendine yeme becerisi gelişir, güveni artar ve keyif alır.

    Bebeğim benim yardımım olmadan yemekte zorlanıyorsa ne yapmalıyım ?

    Bu konuda öncelikle sabırlı ve zamanlı bir anne gerekiyor. Bu yöntemi denerken bebeğinizin zorlandığını gözlemlerseniz bebeğinize biraz zaman tanımanızda fayda vardır. Öncelikle sevdiği ve yutması kolay besinler vererek bebeğinizin alışma sürecini kolaylaştırabilirsiniz. Her bebeğin farklı bir birey olduğu , bu yeme sistemine alışma süresinin değişiklik gösterebileceği unutulmamalıdır. Bu dönemde bebeğiniz yiyeceklerin rengini, şeklini inceler, tatlarını anlamaya çalışır.

    Bu çok olağan bir durumdur. Zaman içerisinde kendi yeme şeklini geliştirdikçe yaşadığı zorluklar da giderek azalır ve siz de yiyeceklerin çeşitliliğini alışma sürecini çok iyi gözlemleyerek ve buna paralel olarak genişletebilirsiniz. Bebeğime yiyecekleri püre şeklinde vermeli miyim? Eğer bebeğiniz ek besinlere 6 aydan sonra başladıysa katı gıdalarla kolaylıkla başa çıkabilir. Onları kavrayıp kendi kendine ağzına götürebilecek beceriye sahiptir.

    Fakat ek gıdalara 4-6 ay arasında başlandıysa bebeğiniz kendi başına beslenmekte oldukça zorlanır ve püre şeklinde besinlere ihtiyaç duyabilir. Fakat bebeğinizin bu yönteme alışması zaman alıyorsa, bebeğiniz önüne konulanları yemediği için alması gereken besin değeleri, kaloriyi alamıyorsa, o zaman parmak besinleri vermeyi kesmeden, püre şeklinde gıdalarla bebeğinize yardımcı olabilirsiniz.

    Ancak bunu bebekte kalıcı bir alışkanlık haline getirmeden, sadece yöntemi uygulamaya başladığınız zamanla bebeğin alışma süreci aralığında tutmak önemlidir. Bu yöntemin bebeğime faydaları nelerdir? Kendi kendine besleme yöntemi bebeğinizin gün içerisinde pişirdiğiniz yemeklere alışması ve aile içi yeme düzenine katılması açısından büyük önem taşıyor.

    Bir yandan anne sütü alırken, diğer yandan edindiği çiğneme alışkanlığını kendi kendine pekiştirmesi ve yemek istediği gıdaları kendi seçmesi olumlu alışkanlıkları kazandırır.

    Bu yöntemi deneyen birçok anne görecektir ki bebekleri daha az yemek seçer olur ve önüne koyulan hemen hemen her şeyi öğrenerek, deneyimleyerek yerler. Kendi kendilerini beslerler. Bununla beraber bu durumun her bebekte aynı olmayacağı unutulmamalıdır.

    Ancak bebeğinizin yemek yeme alışkanlığı kazanmasında yemek seçmeyen bir birey olarak büyümesinde, ek gıdaya geçiş döneminde ilk adımı atarken yalnız olmadığınızı ve yanınızda çocuk hekiminizin olduğunu unutmayın.

    Biz kızım Selin 6 aylıktı, katı gıdalara başladık. İstek kendisinden geldiğinde, minicik parmaklarıyla yiyeceklere uzanmaya başladığında bu işi bilen biri olarak ben bile biraz tedirgin olmuştum. Bunu başardığındaki mutluluğu gördüğümde ise onun bu mutluluğu için çaba gösterme, zaman ayırma kararı aldım. Ev batacakmış etraf kirlenecekmiş gibi şeyleri hiç dert etmedim.

    Onun için tehlike yaratmayacak, damaklarını ve diş etlerini zedelemeyecek, kolay yutacağı güvenilir besinler hazırladım. O parmaklarıyla tutup yarısını ağzına götürünce, yarısına yere dökünce çoşkuyla alkışladım. Bizim için tatlı bir ritüel oldu adeta “parmakla kendi kendimizi besleme” saatlerimiz…Zamanla ince motor gelişimi ve diğer gelişimsel becerilerin eklenmesi ile kendi kaşığını, daha sonraları kendi çatalını kendi tutmaya başladı.

    Önceleri dökerek de olsa kaşığını ağzına kadar götürüp “ben yedim” başarısını göstermeye başlamasını mutlulukla izledim. Kaşığı, henüz kaşık tutma becerisi yeterli olmasa da, bu aydan itibaren eline özellikle verdim.

    Yaklaşık 8 aylıktı birlikte yemek masasında, mama sandalyesine oturarak bize eşlik etti.

    Mama sandalyesi özellikle bebeklere aile sofrasına birlikte oturduğunu hissetme mesajını verir. Bizimle yemek masasında yer almak Selin’in çok sevdiği, belki de en sevdiği eylem oldu. Bu sebeple bebeğiniz ve sizin uygun olduğunuz ilk fırsatta, bebeğinizin kendi kendini beslemesine izin verin, bu denemeleri yapmasına “her zaman başaramasa da” izin verin. Bebek, kendisini, beslenme olayının bir parçası olarak hissederse mutlu olur, beslenmek onun için zevk olur.

    Yavaş yavaş ek besinler yemeğe başlayan, belli olgunluğa gelmiş bebeklerinizi siz beslemeyin. Bunun yerine diş ve damak yapısına uygun ek gıdaları küçük parçalara ayırarak bebeğinizin önüne koyun ve kendi kendine yemesine izin verin. Bu yöntemle bebeğiniz neyi ne kadar yiyeceğini kendisi ayırt edebilir ve bu da daha sağlıklı bir beslenme alışkanlığı edinmesini sağlar.

    Bu yöntemi denerken bebeğinizin zorlandığını gözlemlerseniz bebeğinize biraz zaman tanımanızda yeterlidir. Öncelikle bebeklerinizin sevdiği ve yutması kolay besinler vererek başlayın işe. Her bebekte bu şekilde yemek alışkanlığı süresi farklıdır ve değişikkenlik gösterir. Bu konuda oldukça sabırlı ve dikkatli olun. Unutmayın ve telaşmayın; eğer bebeğiniz ek besinlere 6 aydan sonra başladıysa katı gıdalarla kolaylıkla başa çıkabilir.

    Onları kavrayıp kendi kendine ağzına götürebilecek beceriye sahiptir. Ancak ek gıdalara 4-6 ay arasında başlandıysa henüz erkendir ve kendi başına beslenmekte oldukça zorlanır. Henüz püre şeklinde besinlere ihtiyaç duyar ve annesini ister doymak için. Ortalama parmak ya da lokma boyutunda olan ve bebeğinizin eliyle tutarak ağzına götürebileceği yiyeceklere “parmak yiyecekler” denir.

    Parmak yiyecekler bebeğinizin kendi kendine beslenmeyi öğrenmesi açısından olduğu kadar, motor gelişimi ve koordinasyonu açısından da büyük önem taşır. Parmak yiyecekler, çocuğunuz için yiyeceklere dokunma, koklama imkanı sağlayarak onları keşfetmesini sağlar.

    Duyu organlarını kullanır. Serttir, yumuşaktır,sıcaktır, soğuktur,renklidir yiyecekler onlar için. O bu keşiflerde bulunurken , ona biraz zaman tanıyın. Oynayarak tanımasına, yemeyi sevmesine, yiyecekleri sevmesine, başarmanın hazzını yaşamasına izin verin.

    Lokma büyüklüğünde muz gibi olgun ağızda çabuk dağılan meyveler , iyi pişmiş ve bölünmüş makarna, lokma büyüklüğünde iyi pişmiş havuç, küçük parçalara bölünmüş brokoli gibi sebzeler, lokma büyüklüğünde çok iyi pişmiş yumuşak et ve köfte parmakla tutup yemeleri için bebekler için idealdir.

    Parmak yiyecek olmaması gereken yiyecekler nelerdir biliyormuyuz ?

    Bebeği gıdaları yerken gözlemlemeli ve yardıma ihtiyacı olduğunda neyi ne şekilde yemesi gerektiği gösterilmelidir. Besin aspirasyınlarına karşı uyanık olunmalıdır.
    Aspirasyon dediğimiz yiyeceklerin bebeklerin solunum yoluna kaçarak solunum sıkıntısına sebep olabilecek yiyecekleri; parmak yiyecek gibi düşünüp bebeklerinize sunmamalıyız.

    1-Fındık, üzüm, fıstık, leblebi, ceviz gibi yuvarlanarak boğazına kaçabilecek yiyecekler

    2-Dişleri tam olarak çıkmamış olan 1 yaş altı çocukların kolayca ağzında parçalayamayacağı sert yiyecekler

    3-Ekmek gibi çocuğun ağzında tükürükle birleşip büyük bir parça haline gelebilecek nişastalı yiyecekler

    4-Kolayca parçalanıp ufalanan yiyecekler , bebeklerinizin kendi kendilerine yeme maceralarında uygun yiyecekler değildir.

  • Belirsizlikler – Kaygılar

    Belirsizlikler – Kaygılar

    Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğu kez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımız ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığımıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stres. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışıla gelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.

    Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bir başkasının parfümünü kullanmışsa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydi ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır. Ben bu alanda çalışan bir psikolog olarak bu tür durumların hem nevrotik (insanların duygu durumlarında iniş ve çıkışları, depresiflik halleri gibi..) hem de psikotik (Gerçekle, gerçek olmayanın muhakemesini yapamama gibi sorunlar göstererek) bozulmalara sebebiyet verdiğini bir çok danışanımızda görmekteyim.

  • Rotavirüs aşıları

    Rotavirüs enfeksiyonundan korunmada aşıların önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Birçok ülkede rutin aşılama programında bulunan bu aşı ülkemizde henüz rutin aşılama programına alınmamıştır. Ağızdan uygulanan bu aşılar canlı virüs aşısı olup iki ayrı preparatı mevcuttur.

    – Beş tip canlı rotavirüs içeren Rotateq

    – Monovalan rotavirüs aşısı Rotarix

    Rotavirüs aşılarının uygulanmasında bazı sorunlar karşımıza çıkmaktadır.

    – Aşı her yaş grubuna uygulanamaz.

    – Aşı uygulama zamanı sınırlıdır.

    – İki farklı aşının uygulama zamanları aynı değildir.

    – İlk doz aşı uygulaması belirli bir zaman diliminde yapılmalıdır.

    – Doğal rotavirüs enfeksiyonunun geliştiği gibi aşı ağız yolundan verilmekte ve bağışıklık yanıtı aynı şekilde oluşmaktadır.

    – Aşı uygulanmasından sonra anne sütü ile beslenmenin aşının etkinliğini azaltmakta mıdır? Sorusunun yanıtı bilinmemektedir.

    – Aşının ishale yol açan tüm tipleri kapsamaması önemlidir.

    – Aşı uygulaması ile rotavirüs ishallerinde belirgin düşük olması sevindiricidir.

    Rotateq aşısı 3 doz olarak uygulanmaktadır.

    İlk doz bebek 12 haftalık (3aylık) oluncaya kadar verilmesi gerekir. Son doz en geç 32 haftaya kadar verilmelidir. Doz aralıkları 4 veya 8 hafta olarak uygulanabilir. 3 doz aşı uygulaması aynı aşıyla tamamlanmalıdır. Rotarix aşısı 2 doz olarak uygulanır. İlk dozda 16 haftadan önce (yurt dışı uygulanmalarında bu süre 3 ay 2 hafta 6 gündür.) İkinci doz 24 haftaya kadar tamamlanmalıdır. Doz aralığı her iki aşı uygulamasında aynıdır. Bu iki aşı uygulamasında yaşanan karmaşa ilk ve son doz tarihlerinin birbirinden farklı oluşudur. Sonuçta hangi aşı ile aşılama başladı ise o aşı ile aşılamanın tamamlanması gerekliliğidir. Bu süreçler dışındaki güvenirlik ve etkinlik tartışmalıdır.

    Gebe ve erişkinlerde aşının kullanılması önerilmez. Rotavirüs aşısı diğer aşılarla eş zamanlı olarak verilebilir. Prematüre bebekler normal aşılama zamanında rotavirüs aşısı ile aşılanabilirler. Bu aşılarda thimerosal (civa) ve diğer koruyucu maddeler yoktur. Rotavirüs aşılarının hastalığın kontrolü ve ishale bağlı ölümlerin azalmasında etkisi tartışılmaz. Beklentiler bu aşıdaki uygulanabilirliğin yaşla sınırlı olmaması ve tüm rotavirüs tiplerini kapsamasıdır.

  • Çocuklar ve Sınırlar

    Çocuklar ve Sınırlar

    Hayatınızdaki en önemli şey nedir sorusuna herkesin birbirinden farklı vereceği pek çok cevap olsa da bu soruyu yanıtlayan anne babaların büyük kısmı için cevap “çocuklarım” olacaktır. Çocukları için her şeyin en iyisini isteyen kimi anne babalar onlara mükemmel bir hayat sunmak adına çocuklarının tüm isteklerini yerine getirmekte, onlar için kendilerini feda etmekte, kendi istek ve ihtiyaçlarından vazgeçmekteler. Ancak ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkide gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır. Çocuklar sağlıklı gelişim için etkili ve kesin sınırlara ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyacın farkında olmayan anne babalar için çocuklarının isteklerini reddetmek endişe verici bir durumdur. Çünkü çocuklarının isteklerini reddetmek demek, onların psikolojisinin bozulması, aralarındaki ilişkinin zarar görmesi, onların sevgisini kaybetmeleri ve ileride güven problemleri yaşayacak olmaları anlamına gelmektedir. Ancak yapılan pek çok çalışma tam tersine, çocukların ihtiyacı olan etkili sınırların çizilmeyerek her istediklerinin yerine getirilmesinin, onların yerine sorunların çözülmesinin ve kararların alınmasının, asıl endişe verici durum olduğunu göstermektedir.

    Hayatı, insanları, yabancı, karmakarışık ve de ilgi uyandıran pek çok şeyin yer aldığı dünyayı keşfetmeye çalışan çocuklar denemeler yaparak ne kadar ileri gidebileceklerini, ne zaman durmaları gerektiğini yani, sınırlarını öğrenmeye çalışmaktadır. Bu öğrenme süreci, sürekli talep etme, tekrar tekrar şansını deneme, istediğini yaptırmak için ağlama, küsme, öfkeli davranma gibi farklı stratejilerin takip edildiği bir süreçtir. Bir tür davranışsal çerçeve olarak tarif edilebilecek ve ebeveynler tarafından çizilecek olan “sınırlar” çocuğun yabancı, karmakarışık ve belirsiz olan dış dünyayı anlaşılır bir çerçeve içinde sağlıklı ve güvenli bir şekilde keşfetmesinde ve psikolojik gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır.

    Her koşulda her istediği yerine getirilen çocuklar hayal kırıklıkları ile baş etmeyi, hazzı ertelemeyi öğrenemeden büyümekte ve her zaman kendi istek ve ihtiyaçlarını ön planda tutan benmerkezci, herkesten her şeyi istemeye hakkı olduğunu düşünen talepkar birer yetişkin olma yolunda ilk adımı atmaktalar. Aynı zamanda isteklerin her koşulda ve zamanda yerine gelmesi çocuklarda oluşabilecek doyumsuzluğun da bir anahtarıdır. Fakat ne yazık ki, gerçek dünya bu istekleri sürekli karşılayacak, bizlerin istek ve ihtiyaçlarını kendilerininkinden önde tutacak anne babalardan ibaret değildir.

    Düşünme becerileri henüz yetişkinlerin seviyesinde olmayan çocuklar için sınırlar ve kurallar onların kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olur. Hiçbir trafik kuralının, işaretinin olmadığı işlek bir caddede araba kullanmayı öğrenmeye çalıştığınızda ortaya çıkacak olan tehlike ve kaygıyı düşününce sınır ve kuralların çocuklar için ne denli önemli ve gerekli olduğunu hayal edebilirsiniz. Güven hissinin yanı sıra erken dönemlerden itibaren ebeveynleri tarafından sınır ihtiyaçları karşılanmış olan çocuklar, toplumsal yaşamda hangi davranışların kabul gördüğü ya da hangilerinin görmediğini öğrenmiş olacaklarından yaşamlarının ilerleyen yıllarında içinde bulunacakları sosyal yaşamlarında da daha kolay uyum sağlayacaklar ve çok daha az zorluk yaşayacaklardır. Öte yandan sınırlar çoğu zaman seçenekler arasında karar vermeyi gerektirdiğinden çocuklardaki karar verme ve sorumluluk alma becerilerini de geliştirecektir. Sınırların aile yaşamına da yansıyan bir takım avantajları söz konusudur. Her üyesi için sınırları olan bir ailede daha az kavga ve tartışmanın ve de aynı zamanda daha az stresin yaşanacağı öngörülebilir.

    Ebeveyn olmanın getirdiği pek çok sorumluluk bulunmaktadır. Çocuklar için ve aynı zamanda ebeveynler için sıcak, sevgi dolu bir ilişki kurmak kadar sınırlar belirlemek de bu sorumluluklar arasında yer almaktadır. Bu sorumluluğun farkında olmayan ya da nasıl yerine getireceklerini bilmeyen ebeveynler ile çocukları arasında ciddi çatışmalar doğabilmektedir. Bu çatışmaları çözmek ve geç de kalınsa sınırlar belirlemek için adımlar atılması hem aile ilişkisine hem de çocuğun gelişimine önemli katkılar sağlayacaktır.

  • Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Sağlıklı Bir İlişkinin Yapı Taşları

    Günümüzde ilişkilerin çok hızlı başlayıp aynı hızda bittiğine daha sık şahit oluyoruz. Fastfood gibi hızla tüketip sofradan kalkıyoruz. Ama sonra tekrar acıkıyoruz. Sevgiye, ilgiye, güven duymaya, birine ait olmaya yani bir ilişkiye ihtiyaç hissediyoruz. Sonra gelsin yeni bir ilişki….Bazen de var olan uzun süredir devam eden ilişkilerde ve hatta evliliklerde de pek çok sorunla karşılaşıyoruz. İlişkilerde sorunların pek çok nedeni olabilir ve tabi ki her ilişki, her çift ve onların yaşadıkları sıkıntı kendilerine özeldir. Ancak bazı temel konular da vardır ki başlayacak olan yada var olan ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesine yol açar.

    Partnerimizi tamamen kendisi olduğu için seçmemiz bu temel konulardan belki de en önemlisidir. Onu değiştirebileceğimiz, denetleyebileceğimiz, kontrol edebileceğimiz, sahiplenebileceğimiz hayalinden vazgeçmemiz gerekir. Bu hayalimiz gerçekçi değildir ve hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Seçtiğimiz partnerlerimizin de kendilerine özgü yaşam biçimleri ve düşünce yapıları vardır. Kendi sınırlarımızı bilip partnerimizin sınırlarına da saygı duymalıyız.

    İlişki içerisinde şüphelenmekten, kafamızda kurmaktan, başkalarıyla konuşmaktan vazgeçip partnerimizle konuşabilmeyi öğrenmemiz gerekir. Çünkü bir ilişkinin olmazsa olmazı karşılıklı güvendir. Birine, bir şeye güven duymak kendiliğinden olmaz. İletişim kanallarını sürekli açık tutmalı ve şeffaf olmalıyız. Sözel olarak saldırgan ya da suçlayan bir tarzda konuşmaya başladığımızda karşımızdaki kişi savunmaya geçer. Bu durum sağlıklı bir iletişim biçimi değildir. Sağlam bir ilişki için doğru iletişim becerileri edinmemiz gerekir.

    Kendimizi tanımak sadece romantik ilişkilerimiz için değil kurduğumuz her ilişki için altın kuraldır. Nelere sevinir, nelere üzülürüz, hangi durumlar kızgınlığımızı ortaya çıkarır, neye katlanıp neye katlanamayız, hangi durumlar size uygundur, hangileri değildir kendimizi tanımak içimizde ki sorunların, inançların farkında olup ilişkilerden ne beklediğinizi bilmektir.

    Kim olduğumuz ve ne istediğimizle ilgili sağlam bir fikre sahip olduğumuzda partnerimizden ve ilişkiden ne beklediğimiz konusu gündeme gelir. İsteklerimizi ve beklentilerimizi yazarak bulmaya çalışmak, daha gerçekçi ve kalıcı bir liste oluşturmamıza yol açar. Tabi ki zaman ilerledikçe bu listede ufak değişiklikler olacaktır. Ama arada bir listemize göz gezdirip temelden ne kadar sapıp sapmadığımızı kontrol edebiliriz.

    Süprizlerden, ilgi ve kabul görmekten , sevginin hissettirilmesinden, anlayıştan , ihtiyacımız olduğunda şevkatten, samimiyetten ve saygıdan hoşlanırız. Zaman zaman alıngan olabiliriz, hatta neşesiz, ilgisiz, zaman zaman sevimsiz ve düşüncesiz de olabiliriz. Hatta kızgın, sinirli ve mutsuz olmakta çok insani bir durumdur. Emin olun partnerimiz içinde durum böyledir. Yani o da insandır ve her zaman duygu durumu aynı olmayabilir. Bizim hoşumuza gidecek bir çok şey olduğu gibi onunda hoşuna giden şeyler vardır.

    Sorun odaklı değil de çözüm odaklı olalım. Her ilişki başlangıcında ya da ilerleyen zamanda çıkmaza girebilir, tıkanabilir. Bu durum gayet normaldir. İlişkide sıkıntılı bir dönemdeysek ve tercihimizi sıkıntının içinde kaybolarak, sinirlenerek, öfkelenerek, küserek ve intikam planları yaparak geçirme yönünde kullandığımızda kendimizi, partnerimizi dolayısıyla ilişkimizi riske atarız. Sağlıklı tercih var olan sıkıntılı durumun nasıl onarılacağı yönünde olmalıdır. Unutmayalım… Çiftler doğru davrandıklarında krizlerden güçlenerek çıkarlar.

    Ve kendimizi sevelim. Kendimizi sevelim ki bir başkasını nasıl sevebileceğimizi öğrenelim. Bilmediğimiz bir duyguyu hissedemeyiz. Kendini sevmek soyut ve anlaşılması zor bir konudur. “Kendini seviyor musun?” sorusuna danışanlarımdan genellikle “tabi ki” cevabını alırım. Sonra ikinci soru gelir: “En son sadece kendin için ne yaptın” Uzun bir sessizlik. Para, zaman ve enerji harcamaya değdiğimizi kendi kendimize göstererek kendimizi sevmeye başlayabiliriz. Her gün en az beş kere kendimize” aferin “diyebileceğimiz durumlar yaratabiliriz. Özellikle kendimizle ilgili sadece olumlu ve güzel yanlarımızın olduğu bir liste çıkarıp, sık sık bu listeye bakıp kendimize pozitif bakmayı öğrenebiliriz.

  • Zamanı Neden Planlayamıyoruz?

    Zamanı Neden Planlayamıyoruz?

    Sosyal canlılar olmamız nedeniyle sorumluluklarımıza ayıracağımız zamanın yanında yakınlarımıza, arkadaşlarımıza da zaman ayırmak ve hoşlandığımız işleri yapmak, hobilerimizle ilgilenmek gibi gereksinimlerimiz de vardır. Ancak bu sorumlulukları yerine getirmek ya da sosyal ihtiyaçları karşılamak için zaman bulamadığından şikayet eden pek çok kişiyle karşılaşırız. Öte yandan pek çok kez çocuklarımızın, eşlerimizin, arkadaşlarımızın işlerini zamanında yetiştirememelerinden, söz verdikleri halde bekletmelerinden ve randevularına geç kalmalarından şikâyet eder dururuz. Bu şikâyetlere karşılık, işini yetiştiremeyen, karşıdakini bekleten ve randevusuna geç kalan bu kişilerin ise bunlara mazeret olarak sundukları mutlaka bir sorun vardır. Bu sorun kimi zaman trafik kimi zaman işlerin uzaması kimi zaman ise son anda yüklenen sorumluluklardır. Ancak zaman zaman olabilecek istisnalar dışında yapılacak olan işin, gidilecek olan yolun ne kadar zaman alacağı önceden kestirilebilir ve aslında hepimizin, yapmak istediğimiz işler için (elbette kabul edilebilir düzeyde) yeterli zamanı vardır. Peki, neden bir türlü işler yetiştirilemez ya da geç kalınır? Bu sorunun yanıtı “sunulan mazeretler” değil “zamanın yeterince planlanmaması” olacaktır. Zamanı doğru biçimde planlamayı öğrenmek, yaşamda sorumlulukların yanında ihtiyaçlarla da ilgilenebilmek ve stresten mümkün olduğunca uzak yaşayabilmek için gerekli bir adımdır.

    Amaçlarımızı, sorumluluklarımızı, kişisel ilgilerimizi ve sosyal yaşamımızın içerdiği etkinlikleri bir arada yürütebilecek bir biçimde organize edebilme becerisi “zaman planlaması” olarak adlandırılır. Bu beceri pek çok avantaj sağlamaktadır. Düzenli bir yaşam, başarı hissi, gereksiz yorgunluktan kaçınma, unutma, geç kalma durumlarının önüne geçilmesi, suçluluk duygusunun önlenmesi, hayatı kontrol duygusu ve belirsizliklerin oluşturduğu stresi ortadan kaldırma gibi pek çok avantajından söz edilebilir.

    Hepimiz, özellikle de belirli dönemlerde zamanımızı planlama konusunda çaba göstermişizdir. Ancak kimimiz için bu çaba çoğu kez boşa gitmiştir. Peki bu neden böyle oluyor? Bizi zamanımızı planlayabilmekten alıkoyan nedenler neler? Herkes için farklı nedenler olabileceğini unutmamak kaydıyla bazı etkenlerin daha yaygın olduğu görülmektedir. Örneğin, mükemmeliyetçilik. Zaman yönetiminde de “mükemmel zaman planlaması” gibi bir hedefe sahip olmak, kısa bir süre sonra hayal kırıklığı yaşamak ve vazgeçmekle aynı anlama gelmektedir. Çünkü esneklikten yoksun ya da kişisel ihtiyaçlara yer vermeyen bir plan, uyulması herkes için zor hatta mümkün olmayan bir plandır. Zamanı planlama karşısındaki önemli engellerden bir diğeri ise erteleme davranışıdır. Erteleme zaman planlamasını yapmak konusunda kendini göstereceği gibi yapılan planlamaya ayak uydurmak konusunda da bozucu bir rol üstlenmektedir. Ertelemenin ve yarattığı sonuçların günlük hayatımızda pek çok örneğine rastlayabiliriz; faizle sonuçlanan ertelenmiş ödemeler, düşük notlarla sonuçlanan ertelenmiş ödevler, kişilerarası kırgınlıklarla sonuçlanan ertelenmiş ziyaret ve telefonlar, ilerlemiş sağlık sorunlarıyla sonuçlanan ertelenmiş sağlıklı beslenme, spor ve diğer sağlık davranışları… Görüldüğü gibi erteleme davranışı, bizi büyük sıkıntıya sokan ve bizde yaşamımızın kontrolümüzden çıktığı duygusunu uyandıran zararlı bir alışkanlıktır. Öte yandan kendine aşırı güvenmek ya da kendine güvensizlik de zamanı planlama becerisinin gelişmesinde engel teşkil etmektedir. Kendine güvenmek iyi ve yararlı bir özellik olmakla birlikte fazlası “boş vermelere”, eksikliği ise “cesaretsizliğe” ve “hiç denememeye” yol açmaktadır. Son olarak zaman planlamamızın yolunda gidebilmesi için ihtiyaç duyacağımız bir başka beceri daha var. Planlamamızda yer vermediğimiz konuların ve oluşabilecek aksaklıkların önüne geçmemizi sağlayacak olan “hayır diyebilme” maharetimiz önemli görünmektedir. Çevremizden gelen taleplere gerektiğinde “hayır” diyemiyorsak, birçok işimiz bu yüzden aksamaya mahkûm diyebiliriz.

    Şüphesiz daha pek çok etken zamanın doğru planlanmasının önünde engel teşkil ediyor olabilir. Burada bahsedilenlerin ve bireysel olarak keşfedilecek olan başka etkenlerin saptanması ve önlem alınması zamanın planlanması ve yapılan planlamaların sürekliliği ve işleyişi açısından son derece yararlı olacaktır. Unutmayalım “zamanlarını en kötü şekilde kullananlar, en çok, zamanın kısalığından şikâyet ederler” (La Bruyere).

  • Çocuklardaki iştahsızlık

    Çocuklarının iştahsız oluşu ebeveynlerin en sık rastlanan şikayetlerinden biridir. Çoğunlukla bu çocukları doktorları ‘iyi ve yeterli boy ve kiloda’ olarak değerlendirir. Ebeveynler farkında olmadan çocuğun az yemesi veya yeterli beslenmemesi ile ilgili endişelerini onun yanında dile getirirler. Bu şekilde yemeye zorlanmakla çocuk yemeyi giderek daha fazla reddetmeye başlayabilir.

    Çocuğunuz enerji dolu gözüküyor, yeterli hızda büyüyor ve sağlıklı gözüküyorsa büyük olasılıkla yeterli besleniyordur. Yemek için zorlanmazsa kendisi için yeterli miktarda yiyecektir. Sağlıklı çocuklar aç olduklarında yeyip, tok hissettiklerinde yemeyi bırakırlar. Sunacağınız yiyecekleri planlayarak sunmanız, çocuğunuzun bunlar arasından kendi tercihini yapması, miktarı için kendi karar vermesi ve kendi başına yemesi iştahlı yeme olasılığını arttıracaktır. Yemek zamanlarının ve ortamının sakin, huzurlu ve gerginlikten uzak olması çocuğun açlık ve tokluk durumlarına ait vücut sinyallerini algılayıp öğrenmesini kolaylaştıracaktır. Aynı zamanda bu, yaşam boyu sağlık için iyi bir alışkanlık olacaktır.

    Çocuklar ebeveynlerinin yeme alışkanlıklarını da gözlemlerler. Yemek seçen, düzenli öğün alışkanlığı oturmamış, ailece sofra paylaşımı az olan ebeveynlerin çocuklarında da beslenme süreçleri sorunlu olabilir.

    Çocukta dönemsel iştah kaybının sebeplerine göz atalım:

    2-6 yaş arasında normal olarak büyüme hızı yavaşlayan çocuklarda besin gereksinimleri de ilk yaşlara göre azalacağından genellikle iştah kaybı yaşanır. Ayrıca bu döneme ait psikolojik gelişim uyarınca, sevdikleri ve sevmediklerini dile getirerek bağımsızlıklarını ortaya koymaya çalışırlar. Sağlıklı beslenmenin parçası olarak ağız tadı tercihleri oluşmasının ilk dönemleri de bu zamana rastlar.

    Hastalık zamanlarında iştah azalır.

    Mutsuz hissettiği zamanlarda çocuk yemeyecektir.

    İstediğinden fazlası için yemeye zorlandığında yemeyecektir.

    Öğünler arasında abur cubur yemesi iştahını azaltacaktır.

    Kansızlık iştahsızlık nedeni olabilir.

    Özetle, NELER YAPILABİLİR ?

    Renkli kaşıklar, desenli , şekilli tabaklar, sevdiği müzikler ya da benzeri yöntemlerle besin ilgi çekici hale getirilebilir.

    Beslenme saatleri sabit olmalıdır.

    Besin tercihleri ve ağız tadı hayatın erken evrelerinde oluşur ve bir kez oluşunca değişmesi zordur. Bu nedenle çocuk sağlıklı yiyecekler için desteklenmeli, sağlıksız olanlarla tanışmasının önüne geçilmelidir.

    Bir süre için çocuğun kendi yiyeceğini seçmesine izin verilebilir, iştahı azalan çocuklar az yese de yeterli sıvı alırlar.

    Yemek zamanı yiyeceği miktarı kendi belirlemesine izin verilmeli, sonrasında öğünler arasına küçük ara öğünler eklenmelidir.

    Yüzme, bisiklet veya benzeri aktivitelerle iştah artışının uyarılması sağlanabilir.

    İştahsız dönemlerde vitamin desteği doktora danışılarak yapılabilir.

    Yemek yeme alışkanlığı hakkında konuşmayı bırakmalı,

    Yemek zamanı uzun tutulmamalıdır.

    Çocuklar gece uyku arasında beslenmemelidir.

    2 saatten kısa aralıklarla beslenmemelidir.

    Ara öğünler ana öğüne yakın miktarda olmamalıdır.

    Çocuk iştahsızlığı nedeni ile suçlu hissettirilmemeli,

    Hiçbir zaman ağız tutulup kaşık ya da çatal ile zorlayarak beslenmemelidir.

    Bunlara rağmen, iştah kaybı uzun sürer ve tartı kaybı ile birlikte olursa, çocuğun doktoru tarafından değerlendirilmesi uygun olacaktır.