Mini İVF ya da mini tüp bebek tedavisi daha düşük dozda ilaç kullanılarak daha az sayıda ancak daha kaliteli yumurta geliştirilmesi mantığına dayanır. Geliştirilen bu yumurtalar alındıktan sonra yine mikroenjeksiyon tekniği uygulanarak döllenme sağlanır. Döllenme sonrasında oluşan embriyoların tutunma olasılığının daha yüksek olduğu düşünülerek hastaya transfer edilir. Aslında tedavide farklı olan yumurta geliştirme yöntemidir.
Ancak bu tedavi de ilaçsız tüp bebek tedavisi gibi genellikle yüksek doz ilaç kullanılmasına rağmen fazla sayıda yumurta elde edilemeyen ve kaliteli embriyo gelişmeyen bayanlarda tercih edilebilir. Özellikle ileri yaştaki ve yumurtalık rezervi azalan bayanlarda mini-ivf tedavisinin başarı oranları diğer klasik tedavilerden daha az değildir. Bu hastalarda çok yüksek doz ilaç kullanılırsa yumurta kalitesi de genellikle düşmektedir. Mini tüp bebek tedavisinde mantık hastanın kendi hormonları ve düşük doz ilaçlarla yumurtaların gelişmesidir.
FSH hormonu yükselmiş olsa da eğer normal adet görülüyorsa mini-ivf ile gebe kalmak için şansınız var demektir.
Tedavide genellikle diğer klasik tedaviler gibi adetin 3. Günü klomifen veya letrozol ilaçları kullanılır ve vücudun kendi FSH hormonunun yükselmesi ve yumurtaların uyarılmaya başlaması beklenir..yaklaşık 4-5 günlük bir tedaviden sonra genellikle yumurtalar 10 mm ve daha büyük boyutlara varırlar..tedaviye ara verilmeden FSH v/veya Lh hormonuyla devam edilir..yaklaşık olarak 2-4 günlük bir tedavi sürecinden sonra yumurtalar toplanmaya hazır hale gelir..
Mini-İVF tedavisinde diğer önemli bir avantaj da maliyetinin düşük olmasıdır..Çünkü tüp bebek tedavisinde yüksek doz ilaç kullanımı nedeniyle tüp bebek masrafına ek olarak ciddi bir maliyet oluşmaktadır.
Rahim içerisinde bulunan; her ay gebelik oluşumu için hazırlanan ve gebelik olmadığı takdirde hormon desteğinden yoksun kaldığı için adet dönemi kanaması halinde vücuttan dışarı atılan özel hücre tabakasına endometrium adı verilir. Endometrium tabakası, vücutta yalnız rahim içinde yer alır. Bu tabakanın rahim dışında vücudun başka bir bölgesinde yer alması durumu ise “Endometriozis” yani çikolata kisti hastalığı olarak adlanmaktadır. Çikolata kisti olarak nitelendirilme sebebi ise; içeriğinde koyu kıvamlı adeta erimiş çikolatayı andıran bir sıvı bulunmasından kaynaklıdır.
Endometriozis yani çikolata kisti hastalığı özellikle genç kadınlarda yaygın olarak karşılaşılan bir problemdir. 25 ila 45 yaş arası kadınların yaklaşık oranla %10-15’inde çikolata kisti hastalığı görülmektedir. Yumurtalık ve kordonlara ulaşması halinde gebelik oluşumuna engel olabilen çikolata kistleri nadiren de olsa menopoz dönemindeki kadınlarda ve hatta erkeklerde de rastlanabilmektedir.
Adet döneminde endometrium kanamalı reaksiyonlar yaparak, organlarda yapışmaya sebebiyet verebilir. Adet döneminde hissedilen şiddetli sancı Endometriozis yani çikolata kisti hastalığına bağlı şikayetlerdir.
Çikolata Kistinin Belirtileri
Adet ağrısı
Adetten bağımsız ağrı
Cinsel ilişki sırasında ağrı
Kısırlık
Genç kadınlarda sıklıkla karşılaşılan Çikolata Kisti Gebeliğe Engel Midir? sorusuna yanıt vermemiz gerekirse:
Gebelik oluşmayan kadınların yaklaşık oranla % 40’ında çikolata kisti (endometriozis) hastalığı görülmektedir. Çikolata kistleri, yumurtlama işlevinin bozulması ve tüplerin tıkanması gibi faktörlere bağlı olarak kısırlık oluşturabilir. Üreme çağındaki kadınları tehdit eden çikolata kisti; yumurtalıkları ve tüpleri etkilemesi halinde, gebelik için engel teşkil eder.
İnfertilite (kısırlık) tedavisi gören kadınların ise %20 ila %25’inde görülen çikolata kistinin; yumurtalıklarda azalmaya ve pelvik yapışıklıklara neden olması kadınlar üzerinde bıraktığı en olumsuz etkidir.
İdrar kesesi ve bağırsaklar üzeri bölgelerde görülebilen çikolata kistleri;
Fallop tüplerinde tıkanmaya
Tüplerde fonksiyon bozukluklarına
Döllenmiş olan yumurtanın rahmin içine transfer edilmesine engel olarak gebelik oluşumunu tehdit etmektedir.
Evet, endometriozis hastalığı gebeliğe engel olur. Ancak çikolata kisti hastalığı olan kadınlarda gebelik oluşma olasılığı hastalığın var olmadığı kadınlara oranla yarısı kadardır. Buna bağlı olarak çikolata kisti olan kadınların tamamı gebe kalamaz diye bir kural yoktur. Çikolata kistinin olmasına rağmen gebe kalan kadınlarda, çikolata kistleri gebelik dönemi boyunca büyüyebilir veya mevcut boyutunda kalabilir. Gebeliğin ilerleyen süreçlerinde gebeliği olumsuz yönde etkilemeyen çikolata kistleri, gebeliğin ilk dönemlerinde ise düşük nedeni olabilmektedir.
Çikolata kistleri görülebilir hale geldiğinde, operasyon konusu gündeme alınabilir. Fakat söz konusu hasta gebe kalmamış ve 35 yaş üstü ise yumurta rezervi azaldığı sebebiyle hekimine danışarak çikolata kistlerini alınmadan gebelik planlaması yapılmalıdır. Çünkü çikolata kistleri için yapılacak olan operasyonla yumurtaların kapasitesini azaltacaktır. Çikolata kistleri için daha az zarar veren laparoskopik uygulamalar yapılsa dahi çikolata kistlerinin alınması öncesinde gebe kalabilme koşulları detaylı olarak değerlendirilmelidir.
Çikolata kisti olan ve henüz gebe kalmamış kadınlarda öncelik ameliyat olmamalıdır. Doktorla durum değerlendirilmesinin yapılması ve buna göre karar verilmesi önemlidir. 40 yaş üstü ve çocuk sahibi olan ve çocuk sahibi olmayı istemeyen kadınlarda çikolata kistlerinin ameliyatla alınması için herhangi bir engel yoktur.
Çikolata Kistlerinin Tanı ve Tedavisi
Endometriomalarda tanı koymak için yumurtalıklarda gelişen kistler içinde, tümör belirteçlerine ve doppler kan akımında direnç ve akım indekslerine bakılmaktadır. Ancak bu kesin bir tanı değildir. Çikolata kistlerinde kesin tanı koyabilmek için, ameliyatla çıkarılan dokunun patolojik incelemesinin yapılması gerekmektedir.
Çikolata kistlerinin kalıcı tedavisi bulunmamaktadır. Yapılan tedavilerin amacı: çikolata kistlerinden kaynaklanan ağrının giderilmesi ve hastalığın ilerlemesinin durdurulmasıdır. Tedavi edilen çikolata kistlerinin tekrarlama olasılığı vardır. Endometriozis tedavisi için özellikle laparoskopi yönteminden faydalanılmaktadır.
Çitlerin normal yollardan çocuk sahibi olmasını engelleyen birçok faktöre bağlı olarak alternatif çözüm yolu sunan tüp bebek tedavi yöntemleri, kısırlık gibi oldukça komplike olguları başarılı bir şekilde sonuçlandırmaktadır. Ancak tüp bebek tedavi yöntemlerinin başarısı çiftlerin sorunlarına odaklı uygulanan doğru tedavi yöntemi ve çiftlerin üreme hücrelerinin kalitesi doğrultusunda şekillenir. Bu parametreler doğrultusunda tüp bebek tedavisi günümüzde her ne kadar başarılı sonuçlara imza atsa da, %100 başarı garantisine sahip değildir. Bu nedenle çiftlerin tedaviye başvurması ile her ihtimale karşı maddi ve manevi olarak her şeye hazırlıklı olması, doktorundan tedavi hakkında gerekli tüm bilgiyi edinmesi gerekir.
Tüp bebek nasıl yapılır? Tüp bebek tedavi yöntemlerine başvuran çiftlerin öncelikle normal yollardan çocuk sahibi olmama nedenlerine yönelik anne ve baba adaylarına eş zamanlı olarak bir takım test ve tetkikler uygulanır. Ayrıca çiftlerin daha önceden denemiş olduğu diğer yardımcı üreme yöntemleri ve kullandıkları ilaçlar hakkında detaylı bir araştırma yapılır. Test sonuçlarına göre çiftler için uygun tedavi yöntemi belirlenirken, tedavi süreci hakkında çiftlerin kafasındaki soru işaretlerinin giderilmesi amaçlanır. Tüp bebek, kadın ve erkeğe ait üreme hücrelerinin vücut dışı ortamda bir araya getirilmesi sonucu elde edilen embriyonun anne adayının rahmine yerleştirilmesi ile gebeliğin oluşumunu destekleyen yardımcı üreme yöntemidir. Bu işlemler gebelik için uygun şartların yerine getirilmesi ve bazı ilaçların kullanılması ile kademeli olarak yaklaşık 1 ay gibi kısa bir süre içerisinde tamamlanmaktadır.
Tüp bebek tedavi aşamaları nelerdir? Tüp bebek tedavisine başvuran hastaların gebelik için uygun şartları değerlendirilir ve uygunluğunun saptanması ile tedavi süreci başlatılır.
1)Yumurta gelişimi Tedaviye başlamadan önce yapılan tetkiklerin ardından gebelik için uygun kaliteye sahip yumurta hücrelerinin elde edilmesi amacı ile kadının yaşı, yumurta rezervleri ve hormon seviyeleri göz önünde bulundurularak, yumurtalıkların uyarılması için hormon iğnelerinin dozu ve kullanım şekli belirlenir. Genellikle adetin ikinci ya da üçüncü gününde yumurtalıkların uyarılması için yapılan hormon iğnelerinin ardından foliküllerin belli bir olgunluğa erişmesi beklenir. Bu süre zarfında östrojen hormonu seviyeleri ve yumurtalıklar ultrasonla takip edilir. Bu süreç yaklaşık 12-16 gün arasında değişirken, çatlama iğnesinin ardından 32-36 saat sonra bir sonraki aşama olan yumurta toplama işlemine (OPU- oocyte pick up) geçilir.
2)Yumurta toplama Çatlatma iğnesinin ardından 32-36 saat sonra anestezi altında vajinal ultrasonografi ile anne adayının yumurta hücreleri ince bir kanül aracılığı ile toplanır. Toplanan yumurtalar steril tüpler içerisinde baba adayından elde edilen sperm hücreleri ile bir araya getirilmek üzere laboratuvar ortamına taşınır. Yumurta toplama işlemi önceki yıllara nazaran günümüzde oldukça rahat ve ağrısız bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Ancak işlemden sonra bazı hastalarda ortaya çıkan ağrı durumu, hafif ağrı kesiciler ile kontrol altına alınabilmektedir. Kadının yumurta toplama işlemine paralel olarak erkekten sperm elde etme işlemleri yapılır.
3)Döllenme işlemi Anne ve baba adayından elde edilen üreme hücreleri laboratuvar ortamında bir araya getirilerek döllenmeye maruz bırakılır. Bu aşamada embriyoların gelişimi ve kalitesi takip edilerek, gebelik için en iyi kaliteye sahip olan embriyolar saptanır. Bu süreç yumurta toplanma işleminden 5-7 gün sonra meydana gelen embriyonun anne adayının rahmine yerleştirilmesinden sonra tamamlanır.
4)Embriyo transferi Tüp bebek tedavi yöntemlerinin son aşaması olan embriyo transfer işlemi, döllenen en kaliteli embriyonun saptanması ile anne adayının rahmine yerleştirilmesidir. Embriyo transferi anestezi gerektirmeyen ağrısız bir işlemdir. İşlem öncesi anne adayını rahim ağzı özel solüsyonlarla temizlendikten sonra, abdominal ultrason eşliğinde ince bir kateter yardımı ile rahme yerleştirilir. Bahsedildiği üzere işlem anne adayını rahatsız olabileceği bir ağrı durumu yaratmadığı için işlemden 1-2 saat sonra hasta evine gidebilir. Ayrıca transfer edilen embriyo sayısının dışında geriye kalan kalite embriyolar bir sonraki tedavi için ya da ilerleyen dönemlerde tekrar kullanılmak üzere dondurularak saklanabilir.
5)Bekleme süreci Embriyo transferinden sonra tüp bebek tedavi işlemleri tamamlanmaktadır. Bu süreçten sonraki aşama ise yalnızca gebelik testi ile sonuçların elde edileceği günü kapsar. Transferden yaklaşık 2 hafta sonra yapılan gebelik testi ile tedavinin sonuçları elde edilmektedir. Gebelik pozitif ise normal gebeliklerde olduğu gibi gebelik süreci gebelik takipleri ile başlar.
Tüp bebek tedavisi ne kadar sürer? Tüp bebek tedavisine başlamadan önce yapılan tetkikler ve doktorun çiftleri değerlendirilme aşaması dışında, tedavi aşamaları yaklaşık 15 gün gibi kısa bir sürede tamamlanmaktadır. Tedavi süresi anne adayına uygulanan işlemleri kapsarken, yumurta toplama işlemine eş zamanlı olarak baba adayında 10 dakika içerisinde sperm elde edilmektedir. Ancak tedavi aşamalarında karşılaşılan bazı aksamalar nedeni ile bu süre uzayabilir. Özellikle yumurtalıkların uyarılmasına bağlı olarak kullanılan ilaç dozajlarına göre yumurtalıkların verdiği cevap bu süreyi etkilemektedir. Bunun dışında yanlış doz kullanımı sonucunda meydana gelen OHSS yani yumurtalıkların aşırı uyarılması tedavi süreci etkileyen başlıca komplikasyon olarak adlandırılır. Eğer OHSS söz konusu ise tedavi aşamaları durdurularak, bu sendromun giderilmesine yönelik tedavi uygulanır. OHSS’nin giderilmesinin ardından tedaviye tekrar başlanır.
Kadınlar için ideal üreme yaşı 21-33 arasıdır. Ancak modern toplumlarda evlenme yaşı ve buna bağlı olarak gebelik yaşı giderek gecikmektedir. Günümüzde, özellikle kadınların iş hayatında aktif rol almasının artışıyla birlikte, doğurganlıklarını ertelemeleri söz konusudur. İleri yaşta bebek doğuran, özellikle ilk bebek için 30’lu yaşlarını bekleyen pek çok kadın mevcuttur. Tıptaki gelişmelere paralel olarak gebelik takibindeki gelişmeler de ileri yaş gebeliklerini teşvik eder bir hal almıştır. İleri yaşta anne olmak isteyip normal yollarla anne olamayan kadınların, ortalama 35 yaştan sonra yumurta sayılarının azalması veya yumurtaların kalitesinin bozulması nedeniyle Tüp Bebek’te de gebelik oranları düşmektedir. Bu nedenle çocuk sahibi olmak isteyen kadınlara gebeliği geciktirmemeyi öneriyoruz. Bu yaş grubunda zaman, gerçekten kritik önem taşımaktadır. En kısa sürede en etkili tedaviye geçmek, izlenecek en doğru yoldur. 40’lı yaşlarda gebe kalma olasılığı, azalan yumurta rezervi nedeniyle %50 civarında azalır. Gebelik olsa bile, düşük riski de %30 civarındadır. Tüp bebek yönteminin başarıya ulaşması için kadının yumurtalıklarında yumurta kalitesi büyük önem taşımaktadır. Yumurta azalması veya kalitesinin bozulması, bazı durumlarda daha erken yaşta olabilmektedir.
Kadınların üreme sistemini etkileyen en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Genellikle genetik faktörlerden kaynaklandığı düşünülerek, şiddetli pelvik ağrı ile ortaya çıkmaktadır. Kadın vücudunun doğurganlık için her ay rutin olarak gerçekleştirdiği adet kanamaları, rahim içini döşeyen endometrium tabakasının hormonlar vasıtası ile kalınlaşarak dökülmesi sonucu rahimden gelen bir miktar kan ile vücut dışına atılmaktadır. Bu eylem adet kanamasıdır. Ancak rahim içinde yer alan endometrium tabakasının rahim dışında her hangi bir bölgeye konumlanması sonucu gerçekleştirdiği bu spesifik davranış, çevre dokulara zarar vererek, adezyonlara neden olmaktadır. Kanamanın etkisi ile yerleştiği organlarda hasara yol açarak, çikolata rengini anımsatan yapışıklık görüntüsüne çikolata kisti adı verilmektedir. Tedavisi yapılmadığı takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
2) Çikolata kistinin belirtileri nelerdir, nasıl teşhis edilir?
Çikolata kistinin en belirgin özelliği şiddetli pelvik ağrıdır. Bu ağrılar genellikle adet dönemlerinde ve cinsel ilişki esnasında ortaya çıkabilir. Ayrıca pelvik organlara zarar vermesi sonucunda hamile kalamama sorunlarına yol açarak, yapılan jinekolojik muayene sonucunda elde edilen görüntü ile kolayca teşhis edilmektedir. Endometrium tabakasının rahim dışında başka bir bölgeye yerleşmesi halinde, her ay gerçekleştirildiği dökülme ve kanama davranışı nedeni ile çevre organlara zarar vererek, iltihabi reaksiyonlara neden olabilir. Bu reaksiyonlar adet dönemlerinde şiddetli ağrı ile ortaya çıkmaktadır. 3)Çikolata kisti tedavi edilmezse ne olur?
Kısırlık
Endometriumun rahim dışında göstermiş olduğu davranış nedeni ile çevrede bulunan organlarda yapışıklığa ve işlevsel olarak anatomik yapısının bozulmasına neden olur. Kanamalar ile birlikte endometriumun doku kalıntıları, fallop tüplerinin tıkanmasına ya da fallop tüplerinin ucunda bulunan fonksiyonel saçakların bozulmasına neden olarak, kısırlık sorununa yol açabilmektedir. Eğer tedavi edilmez ise yarattığı olumsuz etki ilerleyerek, geri dönüşü olmayan kısırlık sorununu gündeme getirmektedir. Ayrıca yayılma eğilimi halinde, yumurtalıklara da zarar verebilir. Bu durumda tüp bebek tedavisi için bile gerçekleştirilemeyecek bir sorundur.
Dış gebelik Çikolata kistinin kısırlık etkisi kapsamında yumurta fallop tüplerinde ilerleyemediği için bölgede sıkışabilir. Kısacası yumurtalıklardan salınan yumurtanın fallop tüplerinden geçememesi kısırlık soruna, yumurtanın fallop tüplerinde sıkışması halinde dış gebeliğe neden olmaktadır. Fallop tüplerindeki çikolata kisti odakları dış gebelik riskini 6 katına çıkarmaktadır. Ayrıca kisti ilerlemesine bağlı olarak dış gebelik, infertilite (kısırlık) ve en ciddi etkisi olarak yumurtalıkların kaybı söz konusu olabilir.
Yumurtalıkların alınması Yumurtalıklara yerleşen endometriumun ya da yayılma sonucu yumrutalıkara ulaşan çikolata kistinin tedavi edilmemesi üzere, yumurtalıkların fonksiyonelliğini ve yumruta rezevlerini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Ayrıca hastalığın ilerlemesine bağlı olarak tedavisi yapılmaz ise ilerleyen günlerde yumurtalıkların cerrahi operasyonla çıkartılması gerekebilir. Bu durumda çocuk sahibi olmak isteyen hastalar için çikolata kistini oldukça tehditkar bir sorun olduğunun göstergesidir.
4)Çikolata kistinin tedavisi nasıl yapılır?
Yapılan jinekolojik muayene sonucu kistlerin 3 cm altında olduğu saptanmış ise çeşitli ilaçlarla ya da doğum kontrol hapları ile tedavisi yapılmaktadır. Kullanılan bu hapların progesteron ve östrojen hormonu ihtiva etmesi ile kanamanın önlenmesi ve meydana gelen lezyonların giderilmesi amaçlanmaktadır. Ancak çikolata kistinin ilaç tedavisi hakkında uzmanlar arasında fikir ayrılığı söz konusu olmaktadır. Bu nedenle çikolata kistinin tekrarlama ve yayılma özelliği karşısında laparoskopi müdahale ile kistlerin çıkartılması ve adezyonların (yapışıklık) giderilmesi en etkili tedavi olarak kabul edilmektedir. Bazı vakalarda hastanın hamilelik elde etmesi de, çikolata kistinin tedavisinde faydalı olabilmektedir. Fakat çikolata kisti tekrarlayabilen ve herhangi bir şikayete yol açmadan ilerleyebilen sinsi bir hastalıktır. Bu nedenle çikolata kisti tedavisi gören ya da herhangi bir şikayeti olmayan hastaların bile düzenli olarak jinekolojik kontrolleri yaptırması gerekir. Ayrıca çikolata kisti tedavilerinde kadının yaşı ve ilerde çocuk sahibi olması isteği de, tedavi yönteminin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır.
Tüp bebek tedavisi, çocuk isteyen ancak kendiliğinden gebe kalamayan çiftlerin başvurabileceği, en etkili ve başarı şansı en yüksek tedavi yöntemidir. Tüp bebek bazı çiftler için son tedavi yolu olabilirken, bazı çiftlerde de zaman kaybetmeden ilk ve tek tedavi yöntemidir.
Anne veya baba adaylarında tespit edilmiş veya önceden bilinen bir infertilite, gebe kalamama problemi yok ise, çiftlerimize her zaman 1 yıl boyunca, düzenli ilişki ile kendiliğinden gebe kalabileceklerini anlatır ve beklemelerini öneririz.
Hafif infertilite sebeplerinde bazen yumurta takipleri, çoğu zaman da aşılama ile gebelik elde etmeye çalışırız. Bu çiftlerimiz, zamanlama problemi olan, şehir dışında çalışmak zorunda olanlar, hafif yumurtlama problemi olanlar, spermiogramında sınırda bozuklukları olan hafif erkek faktörü olan çiftler olabilir.
İnfertilite, yani kısırlık için sebep olan faktörler, hem erkek hem kadın kaynaklı olabilir, bazen de her iki faktör de aynı çiftte mevcut olabilir. Öncelikle infertilite için bir sebep var ise tespit edilmeye çalışarak araştırmaya başlanır. Erkek faktörler için tarama nispeten basit bir spermiogram testi vererek daha kolay olmaktadır. Spermiogramda sperm sayı, hareket, morfoloji yüzdeleri değerlendirilir. Eğer ağır bir erkek faktörü problemi varsa üroloji konsültasyonu istenir. Erkek faktörlerde hafif ve sınırda bozukluklarda aşılama, orta ve ağır bozukluklarda ise tüp bebek – mikroenjeksiyon ile gebelik için tedavi yapılabilir. Spermiogramda sperm bulunamayan erkeklerde, tese, tesa, mikrotese yöntemleriyle öncelikle üroloji doktorlarımız sperm araması yaparlar, sperm bulunur ise dondurularak tüp bebek tedavisi planı yapılır.
Kadınlarda araştırmalar biraz daha kapsamlı olmaktadır. Öncelikle düzenli adet göremeyen hanımlarda hormon profili ortaya konmalı, adet düzenini ve yumurtlamayı etkilecek bir hormonal bozukluk var ise tespit edilmelidir. Bu bozukluklar adet düzenini sağlayan FSH, LH hormonlarında olabileceği gibi, tiroid hormonlarında veya süt hormonu olarak bilinen prolaktinde de olabilir. İlaçlı rahim filmi olarak bilinen HSG ile de hem rahimin şekli, rahim içi yer kaplayan bir kitlenin tanısı, hem de asıl amaç olarak tüplerin durumu ortaya konur. Rahim içinde bir problem tespit edilirse histeroskopi ile polip, myom alınır, septum var ise kesilerek düzeltilir, yapışıklıklar-adhezyonlar var ise açılarak, rahim içi gebelik için hazırlanır. Ultrasonografide tespit edilmiş yumurtalık kistlerinden, basit olanlar için girişim yapılmamalı, çukulata kistleri-endometriomalar çaplarına göre değerlendirilmeli, özelliği olduğu düşünülen yumurtalık kistleri için ayrıca araştırma yapılmalıdır.
Bütün bu araştırmalara rağmen çiftlerin en az % 15 inde bir sebep tespit edilemez. Bu duruma açıklanamayan infertilite – açıklanamayan kısırlık durumu denir. Bu durumu bazen anlatmakta, bazen de tedavi planını yaparken tedavi seçiminde çiftlerimiz ile zorluklar çekebilmekteyiz. Çünkü hiçbir problem tespit edilemeyen çiftlerimiz, peki neden ? sorusunda takılabilmektedirler. Gebelik oluşumu bir uyumu gerektirir, bazen yumurta ve sperm hücrelerinin bir türlü kavuşamamaları, bazen döllenme olsa da rahim içinde tutunmanın gerçekleşememesi belki de açıklanamayan sebepleri oluşturmaktadır.
Tüplerde, yumurtalıklarda cerrahi ile tedavisi yapılarak düzeltilecek problemler yok ise, erkek faktör açısından da ürolojik olarak cerrahi veya medikal tedavi gerektiren durumlar bulunmuyorsa, bu şartları taşıyan ve çocuk sahibi olamayan çiftler artık tüp bebek tedavisi adayıdırlar.
Gebe kalamama süresinin uzun olduğu çiftler, en az iki başarısız aşılama tedavisi göten çiftler, yumurtalık rezervi düşük olanlar, sperm sayısı, hareketi, morfolojisi kötü olanlar, her iki tüpü tıkalı veya alınmış olanlar direk olarak tüp bebek tedavisi adaylarıdır.
Tüp bebek tedavisi, anne adaylarının yumurtalarının bazı hormonal ilaçlar ile çoğaltılması, büyütülmesi ve toplanması, toplanan yumurtaların da, baba adaylarının spermleri ile mikroenjeksiyon yöntemiyle döllenmesi ile embriyoların oluşturulması, son olarak embriyo veya embriyoların transferi aşamalarından oluşur. Bu tedaviye genellikle adetin 2. veya 3. günü başlanır. Yumurtaların gelişim ve takip süreci yaklaşık 9-12 gündür. Yumurtaların olgunluğa eriştiği düşünüldüğünde çatlatma iğnesi yapılır ve planlanan zmanda OPU dediğimi yumurta toplama işlemi yapılır. Aynı anda baba adayından sperm örmeği alınır ve olgun yumurtalara İCSİ –mikroenjeksiyon yöntemi ile dölleme sağlanır. Ertesi gün embriyoloji labratuarımızda kaç embriyonun döllendiği tespit edilir ve embriyoların gelişimi takip edilir. Embriyo transferi 2-5 günler arasında, embriyo sayısına ve kalitesine göre yapılmaktadır. Tercih edilen embriyo sayısı ve kalitesi iyi olduğu sürece blastokist dediğimiz 5. Gün embriyosunun transferidir.
Embriyo transferinden 10-12 gün sonra, kanda gebelik testi ile, pozitif sonuç almayı temenni ederek, tekrar randevulaşırız.
Kalınbağırsak kanseri (kolorektal kanser), sağlık bakanlığının istatistiklerine göre en sık görülen ve en çok yaşam kaybına yol açan ilk 5 kanser türü arasındadır. Kolorektal kanserlerin gelişiminde genetik faktörlerin de etkili olduğu bilinmekle beraber, en önemli etken yaşam tarzı ve çevresel faktörlerdir. Bunlar içerisinde de en önde gelen hiç şüphesiz beslenmedir. Nitekim kolorektal kanserlerin gelişmiş batı toplumlarında, ülkemizde batı illerinde daha fazla görülüyor olması, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarına bağlanmaktadır. Sigara, hareketsiz yaşam ve obezitenin; beslenme olarak da alkol ve kırmızı etin kalınbağırsak kanseri riskini artırdığı bilinmektedir. Bundan hareketle kırmızı etin tüketilmediği vejeteryan beslenmede, kalınbağırsak kanseri riskinin daha düşük olduğu düşünülmektedir. Ancak bu konuda yapılmış çalışmalar, bunu doğrulamak için yeterli değildir.
Vejeteryanlık; çeşitli nedenlerle kırmızı et, balık, kümes hayvanları ve bazı durumlarda yumurta, süt ve süt ürünlerini tüketmemek demektir. Vejeteryan beslenmenin; vegan (Yumurta, süt ürünleri, bal gibi hiçbir hayvansal ürünü tüketmeyen), lakto-ovo vejeteryan (hayvansal gıdalardan sadece süt ürünleri ve yumurta tüketen), pesko vejeteryan (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve balık tüketen), yarı vejeteryan (kırmızı et dışındaki tüm hayvansal ürünleri tüketen) gibi türleri de vardır. Bu kişiler tahıl, sebze, meyve gibi bitkisel gıdalarla beslenmeyi tercih eder. Böyle bir beslenme şeklinin tercih edilmesinde dinsel ve ahlaki bir takım inanışlar etkili olabileceği gibi, daha sağlıklı olduğu düşüncesi de etkili olabilmektedir.
Vejeteryan beslenmede; doymuş yağ ve kolestrol içeriği yüksek olan hayvansal gıdaların tüketilmemesi, kalp-damar hastalıkları riskini azaltır. Bunun yanı sıra, sebze ve meyvelerde yüksek oranda bulunan bazı vitaminler de bu beslenme şeklinde bolca alınmış olur ve buna ilişkin de bir takım faydalar elde edilir. Ayrıca vejeteryan beslenen kişilerde böbrek taşları ve safra taşları oluşumu riski de daha düşüktür. Bu tip beslenme posadan (liften) zengindir. Posa oranı yüksek gıdalarla beslenme, şeker hastalığından korunma ve bağırsak fonksiyonları açısından da fayda sağlar. Tüm bunların yanında geçtiğimiz günlerde, vejeteryan beslenmenin yararlarına bir yenisini daha ekleyecek nitelikte kapsamlı bir çalışma yayınlanmıştır.
Bu çalışmada; anketlerle beslenme şekilleri belirlenen yaklaşık 75.000 kişi, vejeteryan olanlar ve olmayanlar olarak gruplandırılmıştır. Yine vejeteryan olanlar; vegan, lakto-ovo vejeteryan, pesko vejeteryan, yarı vejeteryan olarak alt gruplara ayrılmış ve gruplar yaklaşık 7,5 yıl takip edilerek kalınbağırsak kanseri gelişme oranları değerlendirilmiştir. Sonuçta; genel olarak vejeteryan olanlarda, olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski %22 daha düşük olurken; özellikle pesko vejeteryanlarda (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve bolca balık tüketenler) vejeteryan olmayanlara göre risk %43 daha düşük bulunmuştur.
Sonuç olarak; vejeteryan beslenenlerde, vejeteryan olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede daha düşüktür. Ancak, bu kesinlikle kanser riskini azaltmak için vejeteryan olmamız gerektiği anlamına gelmemektedir. Çünkü bu beslenme şeklinin yararlarının yanında birtakım zararları da mevcuttur. Özellikle kırmızı ette bolca bulunan demir, B12 vitamini, aminoasitler gibi bileşenlerin eksikliğine bağlı birçok problem ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden en doğru yaklaşım, beslenmemizde kırmızı etin ağırlığını azaltmak ama genel anlamda bitkisel ve hayvansal gıdalarla dengeli bir şekilde beslenmek olmalıdır. Bu noktada; yapılan çalışmalarla en sağlıklı beslenme şekli olduğu gösterilen Akdeniz diyetine uygun beslenmek en doğrusu olacaktır.
Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır.Altta yatan immün cevap IgE aracılı, IgE’den bağımsız veya her ikisinin karışımı şeklinde olabilir. Besin alerjisi görülme sıklığı özellikle son yıllarda önemli bir artış göstermektedir. Çocuklarda alerjiye en sık neden olan besinler inek sütü (%2,5), yumurta (%1,3), fıstık (%0,8), buğday (%0,4), soya (%0,4), fındık (%0,2) ve kabuklu deniz ürünleri (%0,1)’dir. Erişkinlerde ise polen alerjileri sıklıkla besin alerjileri ile çapraz reaksiyona neden olmaktadır. Süt, yumurta, soya ve buğdaya karşı erken çocukluk çağı alerjileri okul çağında yaklaşık %80 düzelmektedir. Fındık, fıstık ve deniz ürünleri alerjileri ise genellikle sebat eder. Sebze ve meyvelere reaksiyonlar sık gözükmekle birlikte (yaklaşık %5) bu reaksiyonlar genellikle ciddi reaksiyonlar değildir.
Immün sistem besin antijenlerinin büyük çoğunluğuna tolerans geliştirir ve yanıtsız kalır. Buna oral tolerans denilir. Antijen sunan hücreler (intestinal epitel hücreleri ve dendritik hücreler) ve regülatör T hücreleri oral tolerans gelişimde başroldedir. İntestinal epitelyal hücreler luminal antijeni işleyerek MHC klas II kompleksi üzerinden T hücrelerine sunar. Bu sunum anerjiye neden olur. Barsak florasının da oral tolerans indüksiyonunda rol oynadığı düşünülmüştür. Bazı çalışmalar probiyotiklerin tolerojenik bakteriyel çevre oluşturarak alerjiden korunmada potansiyellerinin olduğunu söylemektedir. İnsanlarda doğumdan sonra barsak normal florasının ve oral tolerans oluşumunun besin alerjilerinin immün regulasyonunda oldukça büyük önemi olduğu gözükmektedir.
Besin alerjilerinde altta yatan immün cevap IgE aracılı ise bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.
Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü tip alerjik proktokolit; besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu bunlara örnektir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta gibi besinler neden olabilir.
Alerjik reaksiyonlar oral alerji sendromunda olduğu gibi hafif lokal semptomlardan ciddi hayati tehdit eden anaflaksiye kadar çok geniş yelpazede görülebilmektedir.
IgE aracılıklı besin alerjileri
Deri: Ürtiker/Anjiyoödem, morbiliform döküntüler ve flaşing.
Ürtiker anjiyoödem duyarlı kişide, besinin alınmasından sonra dakikalar-2 saat gibi bir süre içinde belirtiler başlar. Kaşıntılı ürtiker plakları oluşur. Bazen dil ve dudaklar şişer. Kapiller ve küçük damarların geçirgenliğinin artışına bağlıdır. Akut ürtikerde yaklaşık %20’sinde besinler etkendir. Çocuklarda; yumurta, süt, fıstık ve diğer kabuklu kuruyemişler rol oynar. Erişkinlerde en sık balık, kabuklu deniz ürünleri, fıstık etkendir. Kronik ürtikerde besinlerin rolü çok daha düşük olup bazı çalışmalarda %2-4 civarında bulunmuştur.
Oral alerji sendromu: Polen-besin sendromu olarak da isimlendirilir. Önce inhalan yolla polen alerjisi gelişir. Ardından bununla çapraz reaksiyon yapan besin alındığında semptom oluşur. Besinin alınmasından sonra dakikalar içinde dil, dudak, damak, boğazda kaşıntı, yanma, bazen anjiyoödem oluşur. Kulak kaşıntısı, boğazda tıkanma hissi de gelişebilir. Genellikle çiğ meyve ve sebze yemekle oluşur. Bu besinlerin pişmiş formunda tipik olarak oral alerji sendromu görülmez. Burada söz konusu olan besinler; elma, armut, kivi, fındık, havuç, kereviz olup, polen mevsiminde semptomlar daha belirgindir. Bu tür alerjinin tanısında taze besinle prik test yapılmalıdır. Ticari antijenlerin içindeki oral alerji sendromuna yol açan antijen yapısı bozulmuş olup yanlış negatif sonuç verebilir.
Gastrointestinal anafilaksi: Etken besinin alınmasından sonra, semptomlar dakikalar-2 saat içinde başlar. Bulantı, kusma, karın ağrısı, karında kramp ve ishal görülebilir. Semptomlar her zaman çok şiddetli olmaz. Bebek veya çocukta periyodik karın ağrısı, kusma gibi gözden kaçabilecek semptomlar; buna ikincil çocukta iştahsızlıkla kendini gösterebilir.
Akut rinokonjunktivit: Besin allerjisine bağlı izole rinokonjunktivit çok nadir görülür. Genellikle başka alerjik semptomlar da eşlik eder. Besin alımından sonra dakikalar-2 saat içinde semptomlar başlar. Göz çevresinde kızarıklık, gözlerde kaşınma ve sulanma, burun tıkanması, akıntısı ve kaşıntısı ile hapşırma eklenir.
Bronkospazm: Astım veya izole “wheezing”, besin alerjisi bulgusu olarak çok nadir bir durumdur. Sorumlu besin bronş hiperreaktivitesini artırabilir; ancak astım atağı başlatabilmesi çok nadirdir. Duyarlı olan besin pişirilirken veya başka nedenlerle havaya karışan antijenlerinin inhalasyon yolu ile alınması, bronkospazm’da daha önemli bir yer edinmektedir.
Besine bağlı anafilaksi: İgE bağımlı sistemik reaksiyonlar hafif ürtikerden şoka kadar değişik şiddette olabilir. Semptomlar, besin alındıktan hemen sonra (dakikalar- 2 saat) başlar. Bifazik de olabilir ve ilk reaksiyondan 1-2 saat sonra tekrar alevlenebilir.
Besine bağlı egzersizle oluşan anafilaksi: Gıdayı aldıktan sonraki 2-4 saat içinde yapılan ağır egzersizle ortaya çıkan bir durumdur. Gıdadan yakın zaman önce veya sonra egzersiz yapılmazsa, reaksiyon olmaz. Egzersizle mast hücre aktivasyonuna bağlanmaktadır. Daha çok genç erişkin yaşta görülür. Kereviz, buğday, meyve, fıstık, balık ve deniz ürünleri ile görülür.
II- IgE Birlikteli / Hücresel Aracılıklı
Atopik dermatit: IgE aracılıklı veya non-IgE aracılıklı olabilir. %90’ı 1 yaşından önce başlar. Tipik dağılımı vardır. Aşırı kaşıntılı, tekrarlayıcı ve kronik seyirlidir. . En sık süt, yumurta, soya, buğday ve fıstıkla oluşur. İlk 6 ayda ortaya çıkan ve topikal steroide cevap vermeyen atopik dermatitlerde besin alerjisi mutlaka düşünülmelidir. IgE aracılı olanda deri prick testi veya spesifik IgE tayini ile sorumlu besin belirlenebilir. IgE aracılı olmayan mekanizmalar için diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi 2 hafta kadar bir eliminasyon ve ardından provokasyon yaparak lezyonlardaki düzelme-alevlenme reaksiyonları ile sorumlu besin varsa saptanabilir.
Alerjik eozinofilik özefajit: Bebeklikten adölesana kadar her dönemde görülür. Erişkinde daha sıktır. Bebeklerde beslenmeyi reddetme, huzursuzluk, kusma, büyüme geriliği gözlenirken çocuklarda karın ağrısı, kusma, gastro-özefagial reflü hastalığı benzeri şikâyetler, yutma güçlüğü, yiyeceklerden iğrenme, adölesanda ise disfaji, besinlerin özefagusta takılma hissi, bulantı, reflü benzeri şikâyetler, büyüme geriliği gibi şikâyetlerle kendini gösterir. Reflü tedavisine yanıt vermez. Tipik öykü ve gastrointestinal sistemden alınan çoklu biyopsi örneklerinin incelenmesi ile tanı konur. Biyopside eozinofil infiltrasyonu görülür. Alerji saptanan besinin 3 ay kadar eliminasyonu ile düzelir. Bebeklerde mama olarak tam hidrolize amino asit mama önerilir.
Alerjik eozinofilik gastroenterokolit: Gastrik ve intestinal mukozadan serozaya kadar ilerleyebilen eozinofil infiltrasyonu vardır. Periferal eozinofili de görülebilir. Vaskülit yoktur. Eozinofil infiltrasyonlu kas tabakası kalınlaşması, obstrüksiyon benzeri bulguya yol açar. Kronik veya intermittan karın ağrısı, bulantı, irritabilite, iştahsızlık, büyüme geriliği, kilo kaybı, ishal, anemi, protein kaybettiren gastroenteropati bulguları olabilir. Her yaşta görülebilir. Serum IgE düzeyi yüksektir. Hastaların %50’sinde bir atopik hastalık vardır. Bazı besin ve inhalan allerjenlere prick deri testi pozitiftir.
Astım: Kronik astımda besinle atak tetiklenmesi nadir görülür. Besinlerin inhalasyonla alınması, bronkospazm yapabilir. Pişirilen besinlerin buharı da etkili olabilir.
III-Hücresel Aracılıklı
Kontakt dermatit: Genellikle besine temasa bağlı gelişir. Çiğ besinlerin rolü daha fazladır. Balıkçı, kasap gibi mesleklerde daha sık görülür. Tanıda “Patch” test uygulanabilir.
Dermatitis herpetiformis: Kol ve bacakların ekstansör yüzünde, kalçada çok kaşıntılı papüloveziküler döküntülerle seyreder. Kronik seyirlidir. Gluten duyarlı enteropati ile ilişkilidir. Herhangi bir yaşta çıkabilir. Çölyak hastalığı veya atopik dermatitle karışabilir. Gastrointestinal şikayetler minimal veya hiç yoktur. Gastrointestinal lezyonlar Çölyak hastalığına benzerse de biyopside patolojik değerlendirme ile ayrılabilir. Lezyonlar, glutensiz diyetle birkaç ayda düzelir.
Alerjik proktokolit: Dışkıda yoğun veya gizli kan bulunur. Genellikle 6 aydan küçük bebeklerde görülür. Anne sütü yolu ile veya direkt alınan inek sütü veya soya proteinine bağlıdır. Bebekler tamamen sağlıklı görünümdedir. Lezyon, distal kalın barsaktadır. Sadece dışkıda kan vardır. Kanın miktarı değişkendir. Direkt görünebildiği gibi tetkikle gizli kan bulunabilir. Sorumlu besini elimine edince, 72 saat içinde dramatik iyileşme görülür. Alerjen eliminasyonu ile 6 ay-2 yaş arası kaybolur.
Besin protein enterokoliti: Protein intoleransı da denir. Hayatın ilk üç ayında görülür. Tipik inatçı kusmalar, tekrarlayan ishal vardır. Dehidratasyona neden olabilir. Kusma, beslenmeden 1-4 saat sonra olur. Alerjiye neden olan besin verilmeye devam edilirse kanlı ishal, anemi, abdominal distansiyon ve büyüme geriliğine neden olabilir. Semptomlar, inek sütü proteini veya soya bazlı mamalara bağlı gelişir. Nadiren anne sütü aracılığı ile aktarılan inek sütü proteini de etken olabilir. Daha büyük bebeklerde ve çocuklarda yumurta, buğday, pirinç, yulaf, fıstık, diğer yağlı tohum çerezler, tavuk ve balık duyarlığı ile de benzer enterokolit sendromları görülebilir. Dışkıda gizli kan, nötrofil ve eozinofil infiltrasyonu vardır. Gıda emilimi bozulduğu için şeker malabsorbsiyonuna bağlı dışkıda redüktan madde pozitif saptanabilir. Gelişen sekonder disakkaridaz eksikliği de ishalin 2 haftaya kadar uzamasına neden olur. Diyete rağmen semptomların düzelme süresi uzar deri prick testi negatiftir. Sorumlu allerjeni elimine ederek genellikle 72 saat içinde semptomlar düzelir; provokasyonla tekrar olur. Tam iyileşme 6 ayla 2 yıl arasında değişir.
Besin protein enteropati sendromları: Hayatın ilk aylarında ishal ve kilo alamamak şeklinde görülür. Hastaların çoğunda dirençli, uzamış ishal, kusma, büyüme geriliği, malabsorbsiyona neden olur. Kusma, gıdanın alımından 1-3 saat içinde, ishal 2-10 saat; ortalama 5 saat içinde başlar. Genellikle 9 aydan küçüklerde başka gastrointestinal sistem bozuklukları olmadığı belirlendikten sonra sorumlu besinin alımı ile 6-24 saat içinde bulguların ortaya çıkması, gıdanın diyetten çıkarılması ile düzelmesi, tekrar verilmesi ile yine semptom oluşması kesin tanıya götürür. Dışkıda redüktan madde ve yağ pozitif bulunur. D-xylozabsorbsiyon testi bozuktur. En sık inek sütü proteinine bağlı olur. Soya, yumurta, buğday, pirinç, tavuk ve balığa bağlı da olabilir. Eliminasyonla semptomların düzelmesi birkaç gün ile haftalar arasında değişir. Bebeklerin yarıya yakınında anemi olur. Çoğunda protein kaybı vardır.
Heiner sendromu: Besin ilişkili pulmoner hemosiderozis de denir. Besinlere karşı pulmoner reaksiyondur. İnek sütü proteinine presipitan IgG antikoru yapılması söz konusudur. Yumurta, domuz eti ve karabuğday ile vakalar da bildirilmiştir. Akciğerde infiltrasyon, pulmoner hemosiderozis, tekrarlayan pnömoni, gastrointestinal kan kaybı; demir eksikliği anemisi ve büyüme geriliği ile seyreder. Tedavide besinin eliminasyonu önemlidir. Eliminasyon ve tolerans gelişme süresi değişkendir. 2 yıl süt eliminasyonu sonrası sütü tolere eden, ama 2 ay sonra yeniden Heiner semptomları görülen vaka bildirilmiştir.
BESİN ALERJİLERİNDE TANI
Dikkatli bir öyküyle besin alerjisinin IgE aracılı mı yoksa non IgE aracılı mı olduğuna karar verilebilir. IgE aracılı alerji tanısı ani başlangıçlı besin alerjisi öyküsü olması, deri prick testi ve spesifik IgE ölçümü ile kombine edildiğinde %50-100 arasında konulur.
Atopi patch testinde kuyucuklara besin alerjenleri konur ve deriye yama tarzında yapıştırılır. 48 saat sonra yama çıkartılır ve deri üzerindeki eritem ve ödem değerlendirilir.
Besin alerjisi tanısında ”altın standart” çift kör plasebo kontrollü besin yükleme testidir. Bu testte hem testi yapan kişi hem de hasta verilen besinin içeriğini bilmemektedir.
Besin alerjilerinde dikkat edilmesi gerekenler ve tedavi
Besin alerjilerinde en iyi tedavi stratejisini belirlemek için; kişinin hangi besine alerjisi olduğu ve bu besinle teması sonrası görülen reaksiyonların net olarak bilinmesi gerekir. Tedavide alerjiye neden olan besinin diyetten çıkarılması ve istenmeyen maruziyet durumunda gelişebilecek reaksiyonların acil tedavisi önemlidir.
Hazır gıdaların etiketlerinin okunması; bilinmedik markaların ve etiket bilgisinde içerik yazmayan ambalajlı gıdaların tüketilmemesi gerekir.
Bazı besin dışı ürünler de besin alerjenleri içermektedir. Örneğin grip aşısı yumurta proteini içermektedir ve ciddi yumurta alerjisi olan hastalarda risk oluşturmaktadır; Bazı ilaçların içinde bulunan laktoz (süt şekeri), süt proteini olmamasına rağmen ciddi inek sütü proteini alerjisi olan hastalarda alerjik reaksona neden olur. İnek sütü proteini olan kazein de lateks eldivenlerin yapısında kullanılır ve inek sütü alerjisi olan kişilerde alerjiyi tetikleyebilir. Kozmetik ve el sanatları malzemelerinde de bazı besin alerjenleri vardır.
Eliminasyon Diyeti
Yapılan çalışmalarda, alerjik besinin diyetten elimine edilmesi zaman içinde alerjene bağlı görülen reaksiyonları azalttığı ve remisyonu sağladığı görülmüştür. Bu yaklaşım inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocuklarda daha etkin olmuştur. Kuru yemiş ve deniz ürünlerine karşı yapılan eliminasyon diyeti ile tolerans sağlanamamıştır.
İnek sütü eliminasyonu: inek sütü sadece kalsiyum, fosfor ve D vitamini kaynağı değil aynı zamanda protein, yağ, vitamin (B12 vitamini, A vitamini, pantotenik asit, riboflavin) kaynağı olduğundan küçük çocuklarda bu gıda diyetten çıkarılacaksa onun yerine konulacak besinler profesyonel bir diyetisyen yardımı ile seçilmelidir. Aksi taktirde beslenme yetersizliğine neden olabilir. Unutulmamalı ki inek sütüne alerjisi olan çocukların yaklaşık %90’nda keçi sütüne karşı da alerjileri vardır. Formüla ile beslenen inek sütü alerjili bebeklerde, aminoasit bazlı veya yoğun hidrolize formüller alternatif olabilmektedir.
Yumurta eliminasyonu: Yumurta diyete; protein, B12 vitamini, riboflavin, pantotenik asit, biyotin ve selenyum katkısı sağlar. Süt, soya, et, balık ve kümes hayvanları gibi pek çok besin, yumurta içeriğinde bulunan mikrobesinleri içermektedir. Yumurtayla alınan mikro besinler günlük besin ihtiyacının az bir kısmını oluşturduğundan alternatif besinleri tüketmek yumurtanın diyetteki eksikliğini kapatmaktadır.
Buğday eliminasyonu: Buğdayın sağladığı karbonhidratlar, diyet için temel enerji kaynağıdır. Ayrıca buğday çok sayıda mikro besini (tiamin, riboflavin, niasin, B6 vitamini, folik asit, demir, magnezyum) de içermektedir. Bu yüzden buğday eliminasyon diyeti verilen çocuklara ihtiyaçları olan mikro ve makro besinler ek olarak verilmelidir. Buğday alerjisi olan hastaların buğday içeren tüm besinlerden kaçınmaları gerekmektedir. Bu da işlenmiş birçok besinin (ekmek, makarna, kek, kurabiye, kraker vb.) diyetten çıkarılmasını gerektirmektedir. Buğday alerjisi olan hastalarda kullanılabilecek alternatif unlar (pirinç unu, mısır unu, yulaf unu, çavdar unu) bulunmaktadır.
Yapılan çalışmalarda, inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocukların %7-75’inin, fırınlanmış süt ve yumurta ürünlerini tolere edebildikleri gösterilmiştir.
Besin alerjisi olan bebeklerin annelerinde eliminasyon diyetleri: Yapılan çalışmalarda bebek için alerjen olan besinin, anne tarafından alındığında anne sütü yoluyla bebeğe geçerek alerjik reaksiyonlara neden olabileceği gösterilmiştir. Eğer anne sütüyle beslenen bebek spesifik bir besine karşı alerji tanısı almışsa annenin de diyet yapması önerilmektedir. Annenin diyetinde bebekte alerji yapan besinin miktarının azaltılması, tamamen elimine edilmesi veya süt ve yumurta alerjileri için bu besinlerin sadece fırınlanmış şekilde tüketilmesi gibi alternatif diyet seçenekleri bulunmaktadır. Hangi alternatifin seçileceği hastaya göre belirlenmelidir. Örneğin annenin alerjen besini tüketimi sırasında, bebekte belirgin kötü bir etki görülmüyorsa annenin alerjen besini tüketmesine izin verilebilir. Ancak anne sütündeki alerjene karşı bebekte akut reaksiyon görülüyorsa ya da annenin alerjen besini düşük miktarlarda tüketmesi bebekte kronikleşen semptomlara yol açıyorsa annede tam eliminasyon önerilir. Eliminasyon diyeti yapan annelerin yeterli beslenmesi sağlanmalı ve diyet nedeniyle alamadıkları vitamin ve/veya mineral desteği ilave olarak verilmelidir. Bu anneler emzirdikleri için dengeli ve doğru bir diyet yapmaları için profesyonel diyetisyen yardımı almalıdırlar. İnek sütü eliminasyonu yapan annelere, günlük 1000 mg/gün kalsiyum takviyesi yapılması önerilmelidir.
Immünoterapi: Alerjen besine tolerans gelişmesidir. Rutin olarak uygulanan bir yöntem değildir. Her hasta bu terapi için uygun değildir.
Oral Immünoterapi: Besin alerjisi olan çocuklara alerjik olan gıdanın küçük, ancak artan dozlarda uygulanması, reaktivite eşiğinin yükselmesine ve sonuçta tolerans gelişmesine neden olmaktadır. Ama bu terapinin de yan etkileri vardır bazı hastalarda idame dozda bile reaksiyon görülmektedir veya küçük bir bölüm hastada eozinofilik özofajit gelişmektedir.
Sublingual Immünoterapi: Besinlerle immünoterapi uygulamasında bir diğer yol besin özleriyle yapılan sublingual immünoterapi.
Probiyotikler: Besin alerjilerinde alerjik yanıtın düzenlenmesinde probiyotiklerin rolü araştırılmaktadır. Hamilelik ve emzirme döneminde annenin diyetine probiyotiklerin eklenmesinin yüksek riskli bebeklerde egzama insidansını azalttığı gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda inek sütü alerjisi olan çocuklarda tolerans gelişimini hızlandırdığı saptanmıştır. Ancak tam tersine besin alerjilerinde probiyotiklerin faydası olmadığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır. Bu yüzden henüz rutin kullanımları önerilmemektedir.
Salmonella enfeksiyonları Dünyadaki yaygın enfeksiyonlardan biridir. Bu enfeksiyonlar klinik olarak değişik formlarda görülmektedir. Klinik tablo gıda zehirlenmesinden ciddi hastalık tablosu olan tifo’ya kadar değişim göstermektedir. Son yıllarda salmonellanın neden olduğu tifo vakalarındaki azalmaya karşın salmonellaların yol açtığı gıda zehirlenme vakalarında artış olduğu görülmektedir.
Doğada vahşi ve evcil hayvanların mide barsak sisteminde doğal olarak bulunan ve yaygın olan bu etkenler insanlara enfekte hayvan ürünlerinden hazırlanmış gıdaların tüketilmesi ile bulaşır.
Çiğ yumurta
Çiğ veya az pişmiş tavuk eti
Pastörize olmayan süt ve bu sütlerden üretilen gıdalar
Mutfakta bu gıdaların işlem yapıldığı ve iyi yıkanmamış mutfak malzemeleri
Bazı ev hayvanlarının dışkıları’da bulaşımda önemlidir.
Kontamine (bulaşmış) gıdanın tüketilmesinden 6-48 saat sonra belirtiler ortaya çıkar. Hastalarda ;
Bulantı
Kusma
Halsizlik
Ateş
İshal
Kanlı dışkı görülür.
Kuluçka süresi bazı hastalarda daha uzun sürebilmektedir. Bebeklerde , bağışıklık sistemi baskılanmış çocuk ve erişkinlerde ve yaşlılarda tablo dramatik olabilir. Bu hastalarda idrar miktarı azalır. Ağızda kuruluk ve halsizlik gelişebilir.
Hastalık genellikle 4-7 gün sürmektedir. Tablo kendiliğinden düzelir. Salmonella bakterisi pişirme ve pastörizasyonla yok olmaktadır. Antibiotik tedavisinin bu hastalıklarda yeri yoktur.
Yumurta ve tavuk eti ile bulaşan salmonella gıda zehirlenmesinde dikkat edilmesi gereken önlemler nelerdir?
Salmonella mikrobunu taşıyan yumurtalar hastalığa yol açmaktadır. Yumurtalar uygun şekilde pişirildiği zaman bu sorun ortadan kalkmaktadır.
Yumurtaları oda ısısında 2 saatten fazla tutmamalıdır. Yumurtalar tüketilmeyecekse buzdolabında saklanmalıdır.
Yumurtalara dokunulduğu zaman eller iyice yıkanmalı
Çiğ yumurta ile hazırlanan gıdaların bulunduğu kap kaçak uygun şekilde temizlenmelidir.
Çiğ yumurtadan hazırlanan bazı soslar krema ve tiramisu tüketilirken dikkatli olmalıdır.
Aynı prosedür tavuk etleri ve pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri içinde geçerlidir.
Sürüngenler evcil hayvanda olsalarda salmonella taşıma olasılığı fazladır. Evde sürüngen beslenmemelidir.
Genellikle hayvan dışkısıyla bulaşmış yiyecekler kanalıyla alınan salmonella gıda zehirlenmesinden korunmada hijyenin önemi büyüktür.
Bir besin maddesi olarak tüketilen yumurta; döllenmiş olması durumunda içerisinde oluşan embriyoyu dış dünya şartlarına dayanıklı hale gelinceye kadar besleyip gelişmesini sağlayan molekülleri barındıran çok değerli bir üründür. Bilinen en güçlü antioksidan aminoasit olan metiyoninin en fazla bulunduğu gıda maddesi de yumurtadır. Metiyonin, günümüzde antioksidan özelliğine ilaveten Karaciğer kanserleri ile osteoartrit gibi halk arasında kireçlenme diye bilinen hastalıklarda umut vaat eden bir tedavi yöntemi olarak denenmektedir. Metiyonin antioksidan özelliğini sahip olduğu karbon sülfür bağı sayesinde kazanmaktadır. Karbon sülfür insan organizmasında üretilememektedir. “Bu kadar önem arz eden bir aminoasitin olumsuz özelliği yok mudur” sorusuna ne yazık ki hayır cevabını verememekteyiz. Organizmada bulunan metiyonin; son derece yararlı ve bir o kadar da önemli reaksiyonlara katıldıktan sonra zararlı bir molekül olan homosisteine dönüşmekte ya da görev aldığı antioksidan tepkimeler sonrasında okside olmaktadır. Oksitlenme; metiyoninin sahip olduğu sülfür atomunun oksijen radikalleri diye nitelendirilen yaşlanmaya neden olan artık ürünlerle etkileşimi sonucu meydana gelmektedir. Sonuç olarak oksitlenen sülfür iyonu renk değiştirerek koyu bir renk almaktadır. İşte bu nokta bize fazla pişirilen yumurtada meydana gelen renk değişimini hatırlatmaktadır. Bir başka deyişle pişirilen yumurta sarısı; içerdiği metiyonin amino asitlerindeki sülfür iyonlarının oksitlenmesi sonucu antioksidan özelliğini kaybetmektedir. Okside metiyonin ise; tıpkı kolesterol esterleri yani atık kolesterol olan LDL gibi pıhtılaşmaya yatkınlığı arttırmaktadır. Özetle okside metiyonin de okside kolesterol gibi damarların tıkanmasına neden olan aterom plaklarının gelişmesine zemin hazırlayan mekanizmaların başlamasına neden olmaktadır. Yumurta içerisinde bulunan kolesterol de; embriyonun büyüme ve gelişme süresinde gerekli olan steroid kaynaklı hormonların sentezi için temel kaynağı oluşturmaktadır. Böylesi yaşamsal fonksiyonlar için yumurta içerisinde depolanmış olan kolesterolün bu denli insan hayatını tehdit eder bir konum kazanmış olması akla uygun düşmemektedir. Vazgeçilmez olan, neden ölümcül özellik kazanmakta bunu sorgulamalıyız. İşte bu noktada kolesterolün de tıpkı metiyonin gibi benzer bir konuma sahip olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Isı nasıl ki metiyonini ölümcül hale dönüştürmekte aynı ısı kolesterolü de ölümcül hale çevirmektedir. Bu konunun kanıta dayalı tıpla ne alakası var derseniz şimdi o noktaya geliyoruz. Kanıta dayalı tıp deneylerin veya gözlemlerin anlaşılır bir dille aktarılmasıyla oluşturulmuş istatistiksel doğru ya da yanlışlardan oluşan bir yüzdeler sistemidir. Yani yüzde yüz doğru ya da mutlak doğru gibi bir yaklaşım içermez. O güne kadar var olan veya kayıt altına alınmış olan baskın görüşü dile getirir.
Yumurta ile ilgili kolesterol hakkında son zamanlarda dile getirilen kanıta dayalı tıpla çelişkili görüşlerin nedeni işte bu ısı derecesinin standardize edilememiş deneyimlerde yol açtığı farklı sonuçlardır. Herkes kendi görüş açısıyla yumurtaya yaklaşırken ısı standardizasyonunun olmazsa olmaz olduğunu ne yazık ki atlamışlardır. Bu tıpkı ideoloji kuramcılarının saplandığı kör nokta açmazına benzemektedir. Toplumun bütün bireylerini kendi kişiliğiyle özdeşleştirerek yola çıkan kuramcılar; geliştirdikleri hipotezleri tek tip prototip toplumlarda idealize ederek mantıkla birebir örtüşen güçlü ve mükemmel tezler ortaya koymuşlardır. Ancak uygulandığı toplumun baskın kişiliğiyle uyuşmayan söz konusu tezler; insanlık tarihi sürecinde çok büyük acıların yaşanmasına neden olmuş ve uygulayıcılarının elinde adeta birer ölüm makinelerine dönüşmüşlerdir.
Sonuç olarak ısıya maruz kalmayan yumurta, masumdur. Kanıta dayalı tıp; ancak elinde var olanı ortaya koyar mutlak doğruyu değil. Suçlu olan ise bu konuya at gözlüklerinin ardından bakmaya devam eden insanoğludur.
Doktor yumurta çığ tüketilmeli dediyse de; bu kural iyi koşullarda saklanan, kabuğu sağlam olan ve taze tüketilecek yumurta için geçerlidir. Aksi halde besin zehirlenmesi denen başka bir sağlık sorunu ile yüzleşmek zorunda kalabileceğimiz de kulağa küpe olması gereken önemli bir konudur.