Etiket: Yüksek

  • Gebelik  & Jinekoloji

    Gebelik & Jinekoloji

    Genel olarak toplumumuzda yapılan en büyük hatalardan birisi, gebelik izleminin gebelik belli bir aşamaya geldikten sonra başlamasıdır. Ancak ideal gebelik takibi, çiftin gebe kalmayı planlaması ile başlamalıdır. Gebelik öncesi ilk değerlendirmede birinci amacımız yüksek riskli grup olarak adlandıracağımız ve gebelik takipleri standart dışı olacak aday hasta grubunu saptayabilmektir. Bu yüksek riskli grubun bazı özellikleri ise; ileri yaş, obesite, tansiyon ve kalp gibi ek kardiovasküler hastalıklar olması, özellikle tiroid başta olmak üzere ek endokrinolojik rahatsızlıkların olması, geçmiş kötü gebelik öyküsünün olması (erken doğum, gebelik zehirlenmesi diye adlandırılan gebelikte yüksek tansiyon, gebelik ile ilişkili diyabet varlığı…..) gibi sıralanabilir.

    Ancak bu ilk muayene ile diğer önemli amaçlarımız ise;oluşacak olan bebeğin hem nörolojik hem de yapısal gelişimini destekleyecek ek ilaçlara başlanması (folic asit ve gerektiğinde demir takviyesi),gebelik esnasında aktif hastalık oluştuğunda bebeğe oldukça zarar verebilecek olan enfeksiyonların daha önce geçirilip geçirilmediğinin saptanması (rubella, hepatit gibi),
    gerektiğinde aşılamanın yapılması ve çiftin psikolojik olarak gebeliğe hazır olup olmadığının tespitidir.

    Gebelik bir rahatsızlık olmayıp hayatın oldukça güzel bir aşaması ve bölümüdür. Dolayısı ile hem anneyi hem de gebeliği sıkıntıya sokmamak için, olması gerektiği kadar inceleme ve tetkikler ile takip yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

    Yüksek riskli olmayan bir gebelikte de ideal takip şemamız ise şu şekildedir;

    1. Gebelik öncesi rutin değerlendirme
    2. Gebelik tesbiti sonrası ilk 12 hf içerisinde gebelik yaşını teyit için ultrasonografi
    3. 12-14. Haftalar arası kromozomal anormallik riski hesaplaması için tarama testi
    4. Bu test sonrası gerekli ise anne kanından kromozomal risk hesaplaması
    5. 20. Haftada detaylı ultrasonografi
    6. 24-28. Haftada gerekli görülen grupta gebelik diyabeti için test
    7. 32. Hf civarında gelişim geriliği açısından Doppler ultrasonografi
    8. 34-36. Haftadan itibaren doğuma dek kalp atışları ve kasılmaların takip edildiği fetal monitorizasyon dediğimiz izlem
    9. 40 hf civarında ise doğum

    Bu özet takip şemasının her aşamasında gebelik yüksek riskli gruba kayabilir mi sorusu hep akılda tutulmaktadır. Gerektiğinde ise amniosentez, kordosentez, 2-3 günde bir dopler ultrasografi ile takip, hastanede yatırılarak takibe dönülmelidir.

    Ancak unutulmaması gereken ve bizimde hep akılda tuttuğumuz en önemli nokta her gebe kendine özeldir ve her gebe sadece sahip olabileceği stressten bile kendine özel takip şemasına gerek duyabilir.

    Jinekoloji

    Jinekolojik hastalıklar genel olarak jinekolojik organlar ve ayrıca hormonal olarak bu organları etkileyebilen diğer endokrin organlardaki bozukluklara ikincil olarak gelişmektedir.

    Çok geniş bir şikayet yelpazesi olan bu hastalık grubu bazen yenidoğan bir bebekte şikayete sebep olmakta iken bazende menopoz sonrası dönemde ortaya çıkar. 

    Altta kabaca şemalar ile sadece bir kısmı gösterilebilen bu hastalıklar ve bunlara yaklaşımlarımız ile ilgili bilgi için bize başvurunuz.

  • Gebelikte Hipertansiyon Nedir?

    Gebelikte Hipertansiyon Nedir?

    Gebelikte tansiyonun 140/90’dan yüksek olması Hipertansiyon olarak kabul edilir ve mutlaka tedavi edilmelidir. Hipertansiyon sırasında böbrekteki hasar nedeniyle idrarda protein (albumin) kaybı başlar ve bunun neticesinde de ödem ( vücutta su tutulması) oluşur.Bu durum gebelik zehirlenmesi denilen Preeklampsi gelişmesine neden olabilir.

    Gebelikte yüksek tansiyon denilen preeklampsi genelde hamileliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkar ve gebeliğe bağlı anne ölümlerinin en önemli nedenlerinden birini oluşturur. Gebelik takibi sırasında erken dönemde doktor bu durumdan şüphelenip tanı koyarsa erken tedaviye başlanırsa tedavisi mümkün olan bir durumdur.

    Gebelikte tansiyon yükseldiği zaman bebeğin eşi denilen plasentada erken yıpranma ve buna bağlı bebekte gelişme geriliği ve erken doğuma neden olmaktadır. Tansiyon yüksekliği saptanan gebelerde Tam idrar testi, kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, pıhtılaşma testleri mutlaka bakılmalıdır. Hastaya hemen uygun bir antihipertansif ilaç başlanarak gebelik takibi daha sıkı bir şekilde yapılmalıdır.

    Gebelikte Hipertansiyon ve Gebelik zehirlenmesi bakımından kimler risk altındadır?

    • Gebe kalmadan önce tansiyon hastası olanlar
    • 20 yaşından küçük ,40 yaşından büyük gebeler
    • Çoğul gebelikler
    • Çok kilolu olanlar
    • Ailesinde tansiyon yüksekliği olanlar
    • Daha önceki gebeliklerinde tansiyon yüksekliği yaşamış olanlar
    • Sistemik bir hastalığı olan gebeler (Diyabet,böbrek hastalığı gibi)

    Gebelikte tansiyon yükselmesi ve preeklampsi için hangi önlemler alınmalıdır?

    • Gebelik boyunca doktor kontrolü düzenli bir şekilde yapılmalı
    • Gebelik sırasında çok kilo alınmamalı
    • Gebelikte çok tuzlu gıda tüketmek,çok soda tüketmek ödem ve tansiyon yüksekliğine neden olur
    • Özellikle gebeliğin 20 haftasından sonra tansiyon yükselmesi durumunda bir iç hastalıkları uzmanına kontrol olmanızda fayda vardır
    • Ellerde, ayak ve bacaklarda şişme, yüzde şişlik olması durumunda mutlaka doktorunuzu arayın
    • Ani baş ağrısı krizleri yaşanıyorsa altta yatan bir tansiyon problemi olabilir ,baş ağrıları olduğunda mutlaka tansiyonunuzu kontrol ettirin
    • Bu riskleri taşıyan bir gebe iseniz gebelik sırasında mutlaka bebe asprinine başlamak gereklidir
  • Yüz estetik analizinde dr. Young’ın göz iris çapı değerlendirme yöntemi

    Dr. Young’ ın açıkladığı teoride göz irisi yani gözün renkli kısmı yüz estetik değerlendirmesinde kullanılmaktadır.

    Bu yaklaşımın temeli bir yüze bakıldığında ilk olarak göz, burun ve ağzın dikkati çekmesi ve yüzün bu anatomik alanlar ile çekiciliğinin değerlendirilmesidir. Gözde ilk olarak dikkati çeken iristir. Irisin çapı ve boyutları yüzün diğer estetik alanlarının boyut ve şeklini belirlemektedir. Bu yaklaşıma ”Circles of Prominence (COP)” teorisi denilmektedir. Bu teoride sayısal değerler yerine iris genişliği kullanılmaktadır. Örneğin burun ucu, burun kökü, burun kanatları ve alt dudak genişliği bir iris genişliğinde olmalıdır.

    Göz burun ve ağzın yüzdeki simetrisi ve birbirlerine olan oranı yine iris genişliği ile değerlendirilmektedir. Örneğin Gözün merkezi iristir, burunun merkezi burun ucu ve burun kökü, ağzın merkezi alt dudaktır. Gözün burun köküne olan uzaklığı, burun kökünün burun ucuna uzaklığı, burun ucunun alt dudak genişliğine uzaklığı, alt dudak genişliğinin çeneye olan uzaklığı eşit olmalıdır ve bu mesafeler 3 irisi genişliğinde olmalıdır.

    Yüzün bu yöntemle değerlndirmesi

    Göz çevresinin bu yöntemle değerlendirmesi;

    Bu yöntemde iris orta hatta referans alındığında gözde 4 halka oluşmaktadır;

    Bu halkalardan ilki iristen geçmektedir.

    İkincisi 2 iris yüksekliğinde 3 iris genişliğindedir. Genişlik iris kenarına yani limbustan iç ve dış kantusa doğru konulan iris genişliğidir. Üst göz kapaklarında kirpikler ile göz kapağı arasındaki mesafe 1/2 iris çapıdır.

    3. göz halkası 4 iris yüksekliğinde ve 5 iris genişliğindedir. Bu 3. halka yukarıda kaş, içeride burun sırtının kenarı, dışta orbital rim ve altta yanağın ne yüksek orta noktası ile sınırlanmıştır. Üst göz kapağın katlantısı ile kaşların alt sınır arasındaki mesafe 1/2 iris çapıdır. Kaşların yüksekliği 1/2 iris çapı kadardır.

    4. göz halkası merkezi pupil ve yarı çapı 3 pupil çapı olacak şekildedir. Yüzün kenar çizgisinden geçmekte, kaşın üste en yüksek arkını belirlemekte altta ise orta oblik çizgiden geçmektedir.

    Bu değerlendirmede yüz estetiğinde son derce önemli oblik çizgilerde kullanılmaktadır.

    Oblik çiginin 1. si pupil ile burun tipi arasından geçmekte ve kaşın en yüksek olduğu noktada devam etmektedir.

    2. Oblik çizgi 1. oblik çizgiye paraleldir ve alt dudaktan başlamaktadır ve pupil yani göz bebeğinden geçen orta hat ile birleşme noktası yanakların medial sınırını göstermektedir. Bu oblik 2 çizgi aynı zamanda kulağın en üst noktasınıda belirlemektedir.

    3. Oblik çizgi çeneden başlamakta ve diğerlerine paralel uzanmaktadır. Kulağın en alt sınırından geçmektedir.

    Ağız ve çevresinin bu yöntemle değerlendirilmesi

    Gözler ve ağız anatomik alan ölçü ve şekilleri çok benzerdir. Ağız çevresinde ortaya çıkan 4 halka ve boyutları göz çevresine benzemektedir.

    İlk halka alt dudağın en kalın olduğu noktadır ve 1 iris çapındadır.

    İkinci halka 2 iris yüksekliğinde ve 3 iris genişliğindedir. Bu halka dudakların en volümlü olması gereken alanlarıdır. Üst dudak kalınlığı ½ iris çapındadır.

    3 . halka 4 iris çapı yüksekliğinde 5 iris çapı genişliğindedir. Üstte subnasaleden, kenarlarda ağız köşesinden alta çeneden geçmektedir.

    4.halka alt dudak merkezinden geçen 3 pupil çapındadır. Bu son halka burun ucunu, melolabial foldları ve mentumu tanımlamaktadır.

  • Sıcak çarpmasına karşı 7 önlem

    Açık ve sıcak alanlarda çalışanlar dikkat!

    Sıcak çarpmasının en önemli nedeni, nemli havalarda yüksek sıcaklık altında uzun süre durmaktır. Sıcakla birlikte vücutta ısıyı dengeleyen sistem bozulmaktadır. Bu durumda vücut ısıyı atamamakta, sıcak çarpması durumu meydana gelmektedir. Sıcak çarpması en çok sıcak ortamda çalışmak zorunda olanları etkilemektedir. Açık alanda ve güneş altında çalışan inşaat işçileri, fırın çalışanları, cam işçileri, yoğun efor gerektiren bisiklet sürücüleri ve maraton koşucuları risk altındadır. Sıcak çarpmasında risk altındaki kişiler şöyle sıralanmaktadır:

    * Yaşlılar ve 5 yaş altı çocuklar

    * Kalp ve böbrek yetmezliği

    * Şeker hastalığı

    * Yüksek tansiyon

    * Gebeler

    * İdrar söktürücü, alerji, kalp, psikiyatrik ilaç kullananlar

    * Alkol bağımlıları

    * Obezite ve aşırı zayıflık

    * Cilt hastalığı olan bireyler

    Güneş yanığı vakaları artıyor

    D vitamini için güneşlenmek tavsiye edilse de güneş ışınlarının dik geldiği 10.00- 16.00 arasında güneşten koruyucu, şapka, şemsiye kullanmayanlarda güneş yanıkları, sıcak çarpması ve sıcak bitkinliği vakalarında artış görülmektedir.

    Ciltte morarma ve baş ağrısına dikkat!

    Sıcağa maruz kalmış bir bireyde bu belirtilerden birkaçı varsa sıcak çarpmasından şüphelenilmelidir:

    * Sıcak, kuru ve soluk-morumsu cilt

    * Halsizlik, bitkinlik

    * Terlemede azalma

    * Çarpıntı ve hızlı nefes alma

    * Bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemi yakınmaları

    * Yüksek vücut sıcaklığı

    * Baş ağrısı

    * Kas krampları

    * Uyuklama, anlamsız konuşma, çevreyi tanıyamama, sersemlik hali

    * Kasılma

    * Bayılma ve baygınlık

    * Bilinç kaybı, koma

    Soğuk uygulama şart

    Sıcak çarpması durumunda erken müdahale, geri dönüşü olmayan böbrek ve kalp yetmezliğine ilerleyişi engellemektedir. Bunun için sıcak çarpmasında hasta serin bir ortama alınmalı ve soyularak soğuk duş yaptırılmalıdır. Ayrıca ıslak havlu ile soğuk kompres uygulanmalıdır. Hastanın bilinci açıksa şekerli ve tuzlu su içirilmeli; bilinci kapalıysa ağızdan sıvı ya da katı gıda verilmemelidir.

    Hastanın solunum yolu her zaman açık tutulmalı ve ayakları yukarı kaldırılmalıdır. Krampları engellemek ve hayati organların etkilenmemesi için hastaya masaj yapılmalıdır. Hastanın şikayetler devam ediyorsa ve ateş yüksekliği 40 dereceyi aşmışsa acilen hastaneye başvurulmalıdır.

    Sıcak çarpmasından korunmanın 7 yolu

    1.Risk grubundakiler 10.00-16.00 arası güneş altında yüksek sıcağa maruz kalmamalıdır.

    2.Sıcak havalarda açık renkli, sentetik olmayan, ince yazlık kıyafetler tercih edilmelidir.

    3.Güneş altında şapka, şemsiye ve güneş gözlüğü kullanılmalıdır.

    4.Sıcak havalarda su tüketimi artırılmalıdır.

    5.Daha sık ılık duş alınmalıdır.

    6.Yorucu fiziksel aktivitelerden uzak durulmalıdır.

    7.Hava sıcaklığının yüksek olduğu saatlerde özellikle alkollü içecekler ve ağır yemeklerden uzak durulmalıdır.

  • Evlilikte Karşılaşılan Sorunlar

    Evlilikte Karşılaşılan Sorunlar

    İnsanlar duygularıyla ne kadar temas halindeyse, başkalarını anlama ve onlarla daha iyi geçinme yeteneği de o denli artar ve akademik zekası ne olursa olsun, duygusal zekası yüksek ise geleceği parlak olur. Aynı şey,eşler arasındaki ilişkiler için de geçerlidir.

    Boşanmaların yarısı ilk 7 yıl içinde oluyor,ikinci evliliklerde oran %10 daha yüksek.

    Uzun süreli ilişkiler cesaret, kararlılık ve sabırgerektiriyor, kadınlar marstan erkekler venüsten deseler de yapılan araştırmalar her iki cinsiyetin de evliliklerinde tatmin olmalarını belirleyen şeyin karı-koca arasındaki dostluğun niteliği olduğunu göstermektedir.

    Bu çiftler, genelde birbirlerini yakından tanır, birbirlerinin hoşlanıp hoşlanmadığı şeylere, kişilik kusurlarına, umutlarına ve hayallerine aşinadırlar. Birbirlerini her zaman düşünür ve bunu her fırsatta dile getirirler.

    Birbirinizin tuhaf yanlarına uyum sağlayıp; ilgi, sevgi ve saygıyla evliliğiniz çok iyi gidebilir.

    Çözüm, aranızdaki farklılığı anlamanız ve birbirinize değer verip saygı göstererek o farklılıkla birlikte yaşamayı öğrenmenizdir.

    EVLİLİKTE KARŞILAŞILAN TEMEL SORUNLAR

    SERT BAŞLANGIÇ

    Eğer tartışmanın ilk 3 dakikasına sert başlamışsanız, başarısızlık ihtimali yüksek.

        Eğer tartışmaya sert başladığınızı fark ettiyseniz fişi çekip bir ara verdikten sonra yeniden deneyebilirsiniz.

    DÖRT ATLI

    Eleştiri

    Hor görme

    Kendini savunma

    Araya duvar örme

    ELEŞTİRİ

    Karşıdakine,onunla ilgili olumsuz özellikler dile getirmek, söylenilen özellikler eş de olabilir veya eşi öyle algılıyor olabilir.

    HOR GÖRME

      İğneleme ve kuşkuculuk, hor görme biçimleridir. Sıfat takma, göz devirme, küçümseme, alay etme ya da kara mizah da  hor görme biçimleridir. Hor görme tiksinmeyi ima ettiği için ilişkiyi zehirler.

        KENDİNİ SAVUNMA

    Bir çeşit karşı tarafı suçlamadır. Söylenen asıl şey “sorun bende değil, sende”dir.

    ARAYA DUVAR ÖRME

        Erkekler arasında daha yaygındır. Hiç sesini çıkarmadan başka yöne ya da aşağı bakar, söylediklerinizi duysa bile umursamıyormuş gibi davranır. Diğer üç atlıya göre daha sonraki aşamalarda ortaya çıkar

    Teknoloji çağındayız ama bedenimiz ilkel korku tepkilerini koruyor. Evrim için yeterince süre geçmedi, ilkel toplumda erkek avcı kadın toplayıcı. Erkek ava gittiğinde diğer tüm uyaranlara kendini kapatıp, ava odaklanırken , arkadan gelecek saldırgan bir hayvan için tetiktedir. Bu tehlikeyi da yüksek sesle algılar, yani ister kaplan olsun ister klozet kapağını neden kaldırmadın diye soran küçümser tavırlı bir eşle yüz yüze olun, bedeni aynı tepkiyi verir. Yani genlerde erkek de yüksek ses hayati tehlike algısı oluşturduğundan, nabzı kısa sürede çok yükselir. Bu da onun ormandaki vahşi hayvandan daha hızlı kaçabilmesini sağlar. Dolayısıyla yüksek sesle başlayan bir tartışmadan erkeğin kaçması ihtimali yüksektir.

    Evlilikteki çatışmalar, erkekleri kadınlardan daha çok bunaltır. Tartışmalardan sonra, erkekler gerginliği sürdüren olumsuz düşünceler beslemeye devam ederken, kadınlar sakinleşme ve uzlaşmaya yöneliktirler. Kadın yapısal olarak stresle daha iyi baş edebilir iken, erkek savunma ve duvar örmeyi tercih eder. Hatta karısını susturma çabası içinde kavgacı ya da aşağılayıcı bir tavra bürünebilir.

    Dört atlı kalıcı olduğunda ve iki eş de dolup taştığını hissettiğinde ciddi sorun var demektir. Sık tartışma, uzaklaşma ve yalnızlık arka arkaya gelir. Ya da aynı evde paralel yaşamlar sürdürürler.

    Onarma girişimleri, duygusal gerilimi azalttığı gibi, stres düzeyini düşürerek kalp atışının hızlanmasını ve taşma hissini engellediği için de evlilikleri kurtarır. Duygusal zekalı evliliklerde, çeşit çeşit başarılı onarma girişimleri vardır. Gülme, dil çıkarma,özür dileme vb. Onarma girişiminin başarısı inceliği ile değil, evliliğin durumu ile ilgilidir. 

    Sorunlu çiftlerde daha fazla onarma girişimi oluyor, başarısız oldukça daha fazla deniyorlar. Eğer karı-koca arasında dostluk varsa ve olumlu düşünceler ağır basıyorsa onarma girişimleri başarılı oluyor.

    Uyarı işaretleri ortaya çıktıktan çok sonra, çiftler yardım aramaya yönelirler.

    1-ÇİFTLERİN BİRBİRLERİNE SÖYLEDİĞİ SÖZLERDE; SERT BAŞLANGIÇ, DÖRT ATLI VE ETKİLENMEYİ KABULLENME İSTEKSİZLİĞİ

    2-ONARMA GİRİŞİMLERİNİN BAŞARISIZLIĞI

    3-FİZYOLOJİK TEPKİLER (DOLUP TAŞMA)

    4-EVLİLİĞİ İLE İLGİLİ YAYGIN OLUMSUZ DÜŞÜNCELER

        Duygusal ayrılığın ya da boşanmanın belirtisidir.

         Ancak;Her şey bitene kadar hiçbir şey bitmiş sayılmaz.

  • Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilikte uyum, farklı kişilik özelliklerine sahip bireylerin değişen dünya koşullarına uyum sağlamaları, yaşadıkları sorunları uzlaşarak çözmeleri, birbirleriyle olumlu iletişim kurmaları, mutlu olmak ve ortak amaçlara ulaşmak için kurdukları birliktelik olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik süresi, evlilik uyumunu etkilemektedir. Evliliğin ilk birkaç yılında evlilik uyumunun düşük olduğunu araştıran çalışmalar vardır. Evlilik süresi ilerledikçe çocukların evden gitmesi, eşlerin emekli olması ve birbirlerine daha çok vakit ayırması evlilik uyumunun bu dönemde en yüksek seviyeye ulaştığını söyleyen çalışmalara ulaşılmıştır. Evlilikte eşlerin meslekleri de evlilik uyumunu etkilemektedir. Çalışan kadınların ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumları incelenmiş ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Mesleksel statü açısından eşinden yüksek konumda olan bireyler düşük statüye sahip eşe göre evlilikte daha mutlu bulunmuştur.

    Evlilik mutluluğunu belirleyen cinsiyet rol tutumlarına bakıldığında erkeklerin kadınlara göre daha yüksek düzeyde narsistik eğilimleri olduğu belirtilmektedir. Kadın pasif erkek narsistik özellik gösteriyorsa ve narsistik birey evlilikten tatminini alabiliyorsa bu evlilik uyumlu gözükmektedir. Cinsiyet ve karanlık kişilik özelliği arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmalarda, karanlık kişilik özelliklerine sahip bireylerin yüksek statü ve yüksek kendilik değeri gibi özellikler taşıması bakımından toplumumuzda daha çok iş hayatındaki konumu bakımından erkek cinsinde görülmesi beklenmektedir

           Kişilik özellikleri açısından eşler arası benzerliğin evlilik de uyumlu olduğu görülmüştür. Örneğin, her iki eş için de,  yalan söylememe benzerliği ile evlilik uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Başka bir çalışma da eşlerin empati eğilim düzeyleri araştırılmış ve evlilik uyumları yüksek olan çiftlerin her ikisinde de empati eğilim düzeyleri yüksek çıkmıştır. Karşılıklı iletişim kurabilen, evlilik ve aileyi ilgilendiren konularda fikir alışverişinde bulanabilen ve sorunlarını pozitif bir şekilde çözebilen çiftlerin evliliği uyumlu olarak tanımlanmış ve evlilik oldukça uzun bir zamandır daha birçok araştırmaya konu olmuş ve olmaya devam edecektir.

           Rusell (1983) evlilik uyumunu, eşlerin birbirlerinden farklı olmadıkları düşüncesi ile birlikte eşlerin evlilik ilişkisi içerisinde saygı, sevgi, cinsel doyum, düşünsel davranışlarda bulunma koşuluyla gerçekleştirdikleri bir birliktelik olarak niteler. Evlilikte uyumu etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır.

  • İnsulin direnci ne anlama geliyor?

    İnsülin; Kas, yağ ve karaciğer gibi kan şekerini kullanan dokulara şekerin alınması ve kullanılmasını sağlayan, pankreastan salınan bir hormondur. Dokularda insülin direnci varsa şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması zor olur. Bu durum daha çok insülin salınmasına yol açar. Pankreas daha çok insülin salarak şekerin dokular tarafından kullanılması için adeta “çift mesai” yapar. Aşırı salınan insülin açlık hissine, daha çok yeme ve atıştırmaya neden olarak bir kısır döngü oluşturur. Bu durum hem insülin rezervini azaltır hem de kanda dolaşan aşırı insülin miktarı obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar.

    İnsülin direncinin görülme sebebi nedir?

    İnsülin direnci genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme sonucu oluşur. İnsülin direncini sıklıkla genetik yatkınlık zemininde görmekle beraber, son zamanlarda insanların daha sedanter bir yaşam sürmesi, rafineri gıdaların tüketiminin artışı ve “fast food” tarzı beslenmeye olan rağbet ile çevresel etkenlerin ağırlığını daha çok hissetmekteyiz. Bu nedenle kimi zaman hastalarımızdan “Annem, babam tereyağı, bal kaymak ile beslenirdi, onlara bir şey olmadı da bana neden oluyor?” gibi sorularla karşılaşmaktayız. Burada unuttuğumuz şey eskilerin yaşam tarzında hareketin göz ardı edilemez olan yeri.

    • Bu rahatsızlık kilo vermeyi nasıl etkiliyor? Hastalar, “Az yediğim halde kilo veremiyorum” derken ne kadar haklılar?

    İnsülin direncinin kilo vermeyi zorlaştırdığı doğru. İnsülin direnci olanlar daha çok acıkır, hafif bir hareketle hemen yorulur. Ancak sabırla uygulanan bir sağlıklı beslenme programı ve düzenli yapılan ve performansa göre giderek yoğunlaştırılan bir spor programı ile zamanla bu zorluk yenilir, insülin direnci kırılır. “Bir süre diyet yapıp kilo vereceğim, sonra her şeyi yiyebilirim, sporu bırakabilirim” düşüncesi yanlıştır, hayat boyu sağlıklı beslenme ve yeterli egzersiz şarttır. Kilo vermek için yemekleri azaltmanın yanında, glisemik indeksi düşük, kalori içeriği az, posa içeriği yüksek ve tok tutan yiyeceklerin seçilmesi de lazım. Genellikle insanlar spor yapmadan, sadece yemeyi azaltarak ya da öğün sayılarını azaltarak ve çok hızlı kilo vermek istiyor. Yıllar içinde alınan kilonun öyle hemen bir çırpıda verilmesi tabi ki mümkün değil. Harcadığı kaloriden daha az kalori alan birinin kilo vermemesi düşünülemez. Az yenildiği halde kilo verilemiyorsa yeterli spor yapılmıyor demektir.

    • Hastalığın belirtileri neler? Kişi insülin direncinin yüksek olduğundan ne zaman şüphelenmeli?

    Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği, giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir.

    • “Kilo veremiyorum”, “şişmanım” diyen herkeste insülin direnci yüksektir diyebilir miyiz?

    %100 olmasa da sıklıkla evet. Bazen insülin direnci dışında, hipotiroidi, bazı endokrin hastalıklar (cushing hastalığı vs) da obeziteye yol açabilir. Ancak ailesinde obez ve diyabetli bireylerin varlığında kilo verememekten yakınan kişilerde mutlaka insülin direnci ve ilişkili hastalıklar aranmalıdır.
    • İnsülin direnci başka hangi hastalıkları tetikliyor?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Safra yolları, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.Ayrıca insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    • İnsülin direnci yüksekliğinin dünyada bu kadar çok görülmesinin, daha önce görülmeyen toplumlarda bile rastlanmasının nedeni nedir?
    İnsülin direnci sıklığındaki artış teknolojinin gelişimi ile doğru orantılıdır. Halen ilkel diyebileceğimiz şartlarda doğal ortamlarda yaşayan Afrikalı yerlilerde ve insanların besin maddesine özellikle de rafineri gıdalara ulaşımı mümkün olmayan Afrika ülkelerinde insülin direnci ve ilişkili hastalıklar görülmemektedir. Ulaşım araçlarının günlük yaşamda kullanımının artışı, kırsal yaşamdan, sanayileşmiş topluma geçişin getirdiği masabaşı hareketsiz iş yaşamı, televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz uzun süreler vücuttaki yağ oranını, kilo alımını artırarak insülin direncine zemin hazırlamaktadır. Buna ilave işlenmiş, yüksek kalorili, keyif vericiliği artırılmış ve bağımlılık yapıcı gıdaların aşırı tüketilir hale gelmesi bu süreci hızlandırmaktadır.

    • Hastalığın tedavisi nasıl yapılmalı?

    İnsülin direncinin tedavisi her şeyden önce, hastada tabloyu oluşturan faktörlerin ortaya konması ve tanınmasını gerektirir. Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz ile harcanan kalori artırılıp, vücut yağ oranı azaltılmalı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılmalıdır. Sadece egzersiz ve sağlıklı besleme ile %60 düzeylerinde insülin direnci düzeltilebilir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlarla bu faktörlere destek olunabilir, ancak bilinmelidir ki sadece ilaçlar tek başına insülin direnci ile baş edemez.

    • Şeker vücudumuza nasıl zarar veriyor?

    Şeker hücreler için primer enerji kaynağıdır. Şekerin dokular tarafından alınıp kullanılamaması ve kanda belli bir seviyenin üzerine çıkması vücutta adeta bir zehir gibi etki gösterir. Yakıt olarak kullanacakları glukoz (şeker) hücre içine alınamayınca yeterince beslenemez, hücre ve dokular temel fonksiyonlarını göremezler. Ayrıca şekerin ortamda yüksek olması da tahribata direk katkıda bulunur. Böylece nerdeyse tüm dokularda kronik bir hasar süreci başlar.

    • Sizce gelecekte şeker, sigara gibi yasaklanır mı? Bu konuda görüşünüz nedir?

    Sigara baştan sona sadece zarar olan bir alışkanlıktır. Şeker için ise azı karar, çoğu zarar daha uygun bir tabir. Bu pencereden bakılırsa sigara ile eşdeğer tutamayız. Ama insanlardaki obezite, diyabet ve hipertansiyon sıklığındaki artışa bakacak olursak basit çay şekeri gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların kullanımının kısıtlanmasının işe yarayacağı kesin.

    • Bize nasıl bir beslenme programı önerirsiniz?

    Sağlıklı bir beslenme programında basit çay şekeri içeren tüm gıdalar, hazır meyve suyu ve içecekler, işlenmiş yiyecek maddeleri (işlenmiş et ve et ürünleri dahil), beyaz unla yapılan hamurişiler, hazır gıdalar yer bulamaz. Doymuş yağ oranı yüksek besinler yerine çoklu doymamış yağ içerenler tercih edilmelidir (tereyağı yerine sıvı zeytin yağı gibi). Ne tüketilirse tüketilsin miktarı azaltılmalıdır. Örneğin ceviz faydalı diye miktarını abartırsak tüketemediğimiz fazla kalori alımı nedeniyle kilo veremeyiz. Yemekleri lezzetli pişirmek yerine sağlıklı pişirme yolları seçilmelidir. Kızartma sebze yerine, çiğ ya da haşlanmışı tercih etmek, yemeklere daha az tuz, yağ, baharat katmak, beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği yemek, meyve suyu yerine su ve meyve tüketmek kalori alımını azaltmak için bazı ipuçları olabilir. Sadece bir tür gıda ile beslenerek yapılan zayıflama programları doğru değildir. Bazı vitamin, element eksikliklerine davetiye çıkarırlar. Sağlıklı besinlerden azar azar tüketmek daha uygun bir beslenme şekli olur. Her öğünde salata ve az yağlı yoğurt olmalı, öğün öncesi ve esnasında su içmekten kaçınmamalıdır. Yemekleri büyük kaplarla değil yiyeceğimiz kadarını sofraya getirmeli, hızlı yemek yerine, lokmaları çok çiğneyip yavaş yavaş yemek yenmelidir.

    o Nelerden kaçınalım, neler yemeye ve içmeye son verelim?:

    o Nelere soframızda yer açalım:

    • Günde ne sıklıkta ve ne aralıklarla yemek yemek doğru?

    İnsülin direnci olan insanlar çabuk acıktıkları için sık küçük öğünler şeklinde ve glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeleri uygun olur. Üç ana üç de ara öğün yapılabilir. Ancak insülin direnci olmayan normal insanlar için bu yemek tarzını önermiyoruz. Üç öğün, ki bu öğünlerden biri meyve öğünü olabilir, sağlıklı beslenmek için tercih edilebilir. Örnek olarak, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam meyve öğünü (1-2 porsiyon meyve). Bizim toplumumuzda akşam yemeğinin yeri biraz daha farklı olduğu için, akşam yemeği biraz hafif tutulmak şartıyla öğle ile akşam yer değiştirilebilir. Beslenme programı yaparken kişinin yaşantısı, işi, alışkanlıkları, kilosu, insülin direnci durumu gibi birçok faktöre bakmak gerekir, yani beslenme programı kişiye özgü olmalıdır. Herkese aynı diyet programı öneriliyorsa bunun başarı şansı yüksek değildir.

    • Spor ile insülin direnci arasında nasıl bir bağ var?

    Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir. Düzenli ve etkili spor yapanlarda insülin direnci, çok nadir genetik hastalıklar dışında olmaz. Spor yaparken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar da vardır. Yeterli kalp hızı artışına erişilmeli, hareketler arasında gereğinden fazla mola verip vücudu soğutmamalı, kişiye uygun spor yapılmalıdır. Beslenmede olduğu gibi egzersiz de kişiye özgü olmalıdır.

  • Prostat kanseri için hormon tedavisi

    Hormon tedavisi “androjen deprivasyon terapisi (ADT)” veya “androjen baskılama tedavisi” olarak da adlandırılmaktadır. Bu tedavideki amaç, androjenler olarak adlandırılan erkeklik hormonlarının düzeylerini azaltmak, veya bunların prostat kanseri hücrelerini etkilemesini durdurmaktır.

    Androjenler, prostat kanseri hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını tetikler. Vücudumuzdaki ana androjenler testosteron ve dihidrotestosterondur. Androjenlerin büyük bölümü testisler tarafından üretilmektedir, fakat adrenal olarak adlandırılan böbrek üstü bezlerinde de bir miktar androjen üretilmektedir. Androjen seviyelerini azaltmak veya prostat kanseri hücreleri tarafından kullanılmalarını engellemek, çoğunlukla bir müddet için prostat kanserlerinin küçülmesini veya büyümelerinin yavaşlamasını sağlamaktadır. Fakat tek başına hormon tedavisi prostat kanserini tamamen tedavi (kür) etmez.

    Hormon tedavisi ne zaman kullanılır

    Hormon terapisi aşağıdaki durumlarda kullanılabilir:

    – Eğer prostat kanseri cerrahi veya radyoterapi ile tamamen tedavi edilemeyecek kadar çok yayılmış ise, veya çeşitli sebeplerle cerrahi veya radyoterapi uygulanamayacaksa

    – Eğer cerrahi veya radyoterapi sonrası kanser tekrarlamışsa

    – Radyasyon tedavisi ile birlikte; eğer tedavi sonrası hastalığın tekrarlama ihtimali yüksekse (Gleason skoru, yüksek PSA düzeyi, ve/veya kanserin prostat dışına yayılma durumuna göre hastalar düşük-orta-yüksek risk gruplarına ayrılır. Yüksek risk grubundaki hastalarda, hastalığın tekrarlama ihtimali daha yüksektir.)

    – Radyoterapi öncesi, kanseri daha da küçülterek tedavinin etkinliğini artırmak için

    Hormon tedavisi türleri

    Prostat kanseri tedavisi için birçok hormon tedavisi türü kullanılmaktadır.

    Androjen düzeylerini azaltan tedaviler

    Orşiektomi (cerrahi kastrasyon)

    Testisler, androjenlerin en önemli kaynağıdır. Bu cerrahi yöntemde testisler ameliyatla çıkarılmaktadır. Böylelikle birçok prostat kanserinde bir müddetliğine büyüme durur veya küçülür. Günübirlik olarak uygulanan bir cerrahi yöntemdir ve hormon tedavisinin en basit ve ucuz yöntemi olabilir.

    LHRH agonistleri

    Bu ilaçlar testislerde testosteron yapımını azaltırlar. Bu ilaçlarla tedaviye bazen kimyasal kastrasyon veya tıbbi kastrasyon da denilmektedir, çünkü androjen düzeylerini orşiektomi kadar etkili bir şekilde azaltmaktadırlar.

    LHRH agonistleri çoğunlukla ayda bir veya 3 ayda bir enjeksiyon şeklinde uygulanmaktadır. Bu grupta ülkemizde en yaygın kullanılan ilaçlar Leuprolide (Eligard) ve Goserelindir (Zoladex).

    LHRH agonistleri ilk verildiklerinde, testosteron seviyelerinde önce hızlı bir yükseliş sonra azalma gözlenir. Buna flare (parlama) etkisi denilmektedir. Bu etkiden korunmak için, LHRH agonistleri başlamadan birkaç hafta önce anti-androjen denilen ilaçlar başlanmalıdır (bu ilaçlara bir sonraki yazımızda değineceğiz).

    LHRH antagonistleri

    Degarelix (Firmagon) bir LHRH antagonistidir. LHRH agonistleri gibi çalışır, fakat testosteron düzeylerini daha hızlı düşürür ve flare etkisine neden olmaz.

    İleri evre prostat kanseri tedavisinde kullanılır. Aylık olarak cilt altı enjeksiyon şeklinde uygulanır.

    CYP17 baskılayıcı

    LHRH agonistleri ve antagonistleri testislerde androjen yapımını engellemeye çalışır. Fakat prostat kanseri vücuda yayılmışsa, bu hücreler hala az da olsa kanser büyümesini tetikleyen androjen üretmeye devam ederler. Abiraterone (Zytiga) adlı ilaç CYP17 adlı enzimi engeller, böylelikle sadece testislerde değil, aynı zamanda böbrek üstü bezlerde veya vücuda yayılmış (metastaz yapmış) prostat kanseri hücrelerinde androjen üretimini bloke eder. Abirateron her gün alınan hap şeklinde bir ilaçtır ve ileri evre hormon tedavisine dirençli prostat kanseri tedavisinde kullanılmaktadır.

  • Daha fazla domates yiyerek prostat kanserinden korunabilir miyiz?

    Daha fazla domates yiyerek prostat kanserinden korunabilir miyiz?

    Geçtiğimiz günlerde sonuçlanan bir araştırma, likopenin prostat kanserini önlemede etkili olduğu yönünde yapılan diğer araştırmaları destekler niteliktedir.

    Prostat kanseri, prostat bezindeki hücrelerin kontrol dışı büyümesiyle ortaya çıkan, erkeklerde sık rastlanan ve yaşam kaybına neden olabilen kanser türlerindendir. Erkeklerin yaklaşık %20’sinde hayatlarının bir döneminde prostat kanseri görülmektedir. Erken evrede teşhis edilen vakalarda, çeşitli yöntemlerle sorun çözülebilse de, özellikle ilerlemiş vakalarda yaşam kaybı oranları hayli yüksektir. Yaşam kaybına neden olmasa dahi özellikle idrar çıkarma ve cinsel fonksiyonlar üzerindeki olumsuz etkileriyle yaşam kalitesinde ciddi düşüşe neden olmaktadır. Bu durum, prostat kanseri tedavisinin önemini daha da artırmaktadır.

    Her hastalıkta olduğu gibi prostat kanserinde de en etkin tedavi, aslında hastalık oluşmadan önlenmesi yani korunmadır. Prostat kanseri, hem genetik hem de genetik olmayan (çevresel) faktörlere bağlı olarak gelişen bir kanserdir. Genetik faktörleri değiştirmek pek mümkün değildir. Ancak genetik olmayan faktörler, kişinin yaşadığı çevre, beslenme ve yaşam tarzı gibi faktörlerdir ve bunlar değiştirilerek prostat kanseri ve diğer pek çok hastalıktan korunma sağlanabilir. Ancak, prostat kanserinin gelişmesinde çevresel faktörlerin etkili olduğu bilinmesine karşın, bu faktörlerin neler olduğu ve prostat kanserinden korunmada nelerin etkili olduğu henüz net olarak aydınlatılabilmiş değildir.

    Prostat kanserinden korunmada likopenin etkili olduğu düşünülmektedir. Likopen; başta domates ve domates içerikli ürünler olmak üzere karpuz, pembe greyfurt gibi besinlerde bulunan antioksidan (oksijenin zararlı etkilerinden koruyan) bir maddedir. Bu madde insan vücudunda üretilemez ve mutlaka tüketilmesi gerekir. Buda, likopen içeren gıdalarla beslenerek mümkün olacaktır. Birçok araştırmada, bu maddenin pek çok faydasına ilişkin ciddi bulgular mevcuttur. Prostat kanserinden korunmada ise, likopenin etkisinin olduğunu gösteren çalışmalar olduğu gibi etkisiz olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Yani bu etkinin varlığı henüz tartışmalıdır.

    Ancak geçtiğimiz günlerde sonuçlanan bir araştırma, likopenin prostat kanserini önlemede etkili olduğu yönünde yapılan daha önceki araştırmalarda elde edilen bulguları ciddi anlamda desteklemiştir. Bunun yanı sıra, likopenin sadece genel prostat kanseri değil, yaşam kaybı yüksek prostat kanserini önlemede de etkili olduğu tespit edilmiştir. Hatta yaşam kaybı yüksek prostat kanserini önlemede çok daha etkili olduğu belirtilmiştir.

    Bu çalışmada; 40-75 yaşları arasındaki, başlangıçta prostat kanseri taraması negatif olan (yani prostat kanseri olmayan) yaklaşık 50.000 amerikalı erkek sağlık çalışanı ele alınmış ve beslenme, yaşam şekli, likopen içerikli gıda tüketimleri ve prostat kanserine yakalanma oranları 24 yıl boyunca düzenli olarak takip edilmiştir. Her 4 yılda bir beslenme durumları, her 2 yılda bir yaşam şekilleri ve sağlık durumları değerlendirilmiştir. Prostat kanseri ve bu kanserde anjiogenez gelişmesi (yeni damar oluşumu, kanserin ilerlemesine neden olan bir durum) ile yüksek miktar likopen alımı ilişkilendirilmiştir. Sonuçta, yüksek miktar likopen alımıyla, genel ve yaşam kaybı yüksek prostat kanseri ve anjiogenez gelişmesinin önlenmesi arasında güçlü bir ilişki saptanmıştır.

    Sonuç olarak, günümüzde sık görülen prostat kanserinde, bu hastalıktan korunmayı sağlayacak en küçük bir gelişmeyi dahi yakından takip etmek ve dikkate almak gerekir. Bu çalışma, belki likopenin prostat kanseri üzerindeki etkisinde son nokta olmayabilir, ancak bu yöndeki bulguları ciddi olarak desteklemektedir. Ayrıca, bu çalışmayla domates sofralarımızda daha fazla yer bulmayı fazlasıyla hak ettiğini göstermiştir.

  • D vitamini

    D vitamini, yağda çözünen ve sardalye, ton balığı, kılıç balığı gibi yağlı balıklarda, karaciğer, peynir ve yumurtada bulunan bir vitamindir. Ayrıca bazı ülkelerde süt ürünleri, meyve suyu ve tahıllara eklenmektedir. Bununla beraber, %80-90’ını güneş ışığı etkisi ile vücudun kendisi üretir. Güneş ışığı, yiyecekler ve destek olarak alınan D vitamini aktif değildir. Karaciğerde kalsidiol yani 25-hidroksi vitamin D (25(OH) D)’ye dönüşür, daha sonra böbrekte fizyolojik olarak aktif olan kalsitriol yani 1,25-hidroksi vitamin D (1,25(OH)2 D)’ye dönüşür.

    D vitamini, bağırsaktan kalsiyum emilimini sağlayarak gerekli kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar. Eksikliğinde kemik gelişimi ve yeniden yapılanma bozulacağı için kemikler ince ve kırılgan olur. D vitamini, aynı zamanda hücre büyümesi, nöromuskuler ve immun fonksiyonda, ve enflamasyonda önemli rol oynar. Hücre yapımı, değişimi ve ölümünde rol oynayan proteinleri kodlayan genler de D vitamini tarafından düzenlenir. Serum 25(OH) D seviyesi yarılanma ömrü ortalama 15 gün olduğu için, D vitamin seviyesini belirleyen en iyi indikatördür. Buna karşın, yarılanma ömrü ortalama 15 saat olan 1,25(OH) D, iyi bir indikatör olmadığı için bazı özel durumlar haricinde bakılmamalıdır. Normal 25(OH) D seviyesi ile ilgili tam bir görüş birliği yoktur, genel yaklaşım açısından 30-50 ng/mL arası olması uygundur. Normal şartlarda günlük 400-800 IU D vitamini yeterlidir. Kişi ihtiyacını yiyecekler ve güneş ışığı sayesinde karşılayamıyor ise takviye almalıdır. Bazı kaynaklar günde 2000 IU vitamin D alımını önerse de yüksek doz alımının artı herhangi bir faydası yoktur. Günde 1000 IU üzeri doz alanlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 1 nmol/L yükseltirken; 600 IU altı dozlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 2,3 nmol/L yükseltir. Günlük alınan dozun yanı sıra, mevcut 25(OH) D seviyesi de etkinlikte önem arz eder, düşük olanlarda yararlınım daha fazladır.

    Yüksek doz vitamin D takviyesi, osteoporoz (kemik erimesi), prostat, meme ve kolon kanserlerinin, diyabet, hipertansiyon, multipl skleroz, vitiligo gibi çeşitli hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önerilmektedir, fakat osteoporoz dışındakilerde etkinliği tartışmalıdır. Bazı çalışmalar etkin gösterirken, bazılarında hiçbir faydası görülmemiştir. Hatta bazı çalışmalarda, kanser riskini arttırabileceği de belirtilmiş.

    Ülkemizde son zamanlarda yüksek doz vitamin D takviyesi çılgınlığı görülmektedir. 25(OH) D seviyesine dahi bakılmadan sık aralıklarla Devit 3 ampul bazı meslektaşlarımız veya kişinin arkadaşları tarafından hararetle tavsiye ediliyor. Her bir ampul 300.000 IU D vitamini ihtiva etmektedir, yağda çözünen bir vitamin olduğu için, fazlasının vücutta birikerek vitamin D zehirlenmesine yol açabileceği göz ardı edilmekte. D vitamin fazlalığı, kalsiyum yüksekliğine yol açarak, ciddi kalp ritim bozukluklarına, damar ve doku kireçlenmesi neticesinde, kalp, damar ve böbrekte hasara neden olabilir.

    Kesinlikle, 25(OH) D seviyesini kontrol etmeden yüksek dozda D vitamini almayınız, yararından çok zararını görebilirsiniz.