Etiket: Yöntem

  • Lipoliz!

    Kadın ve erkeklerde en sık görülen sorunların başında olan bölgesel yağ fazlalıkları hiç da göz ardı edilmeyecek bir mesele. Estetik, tıbbi ve cerrahi yöntemler bu sorunla ilgili savaşta bir çok yöntem bulduysa da yine en son trend Amerika da ve Avrupa’da sıkça uygulanmaya başlayan Lipoliz yöntemi. Bu dönemlerde özellikle sellülit ve bölgesel incelmede sıkça adından söz ettiren lipoliz yönteminin diğer isimleri ise Lipodissolve ,lipoterapi,Lipolizis terimleridir. Diyetle çözülmeyen ,bölgesel incelme ve sellülit sorunları için bu gün artık Avrupa ve Amerikada soya enjeksiyon yöntemi uygulanıyor.Türkiye de az sayıda hekimin uyguladığı bu yöntem 1995 yılında Brezilyada başladığı ve FDA onayını almış olmasına rağmen bir süredir Avrupa ve ABD de büyük ilgi görüyor.

    En çok hangi bölgelere uygulanıyor?

    Bölgesel ve kalıcı yağ depoları yok etmek için yararlanabileceğiniz bu yöntem bir kilo verme yöntemi değildir,örneğin doğum sonrası geri kalan yağ kitleleri, kol, bacak, boyun, karın, kalça yağları ve sellülit vakalarında son derece başarılı sonuçlar sağlıyor, başlangıç aşamasında çok fazla bir kilo söz konusu ise kilo vermeleri da şart olabiliyor.

    Hangi bölgelerde daha iyi sonuç alınıyor?

    Bazı insanların kiloları fazla olmadığı halde belirli bölgelerde aşırı yağ birikimi oluşur. Bacak, kalça, karın, bel yan tarafları, erkeklerde ise özellikle karın ve bel en çok yağ birikimine yatkın yerlerdir ve özellikle bu bölgelerde son derece başarılı sonuçlar alınmakta.

  • Nöroterapi Nedir?

    Nöroterapi Nedir?

    Yapılan araştırmalar stresin pek çok hastalığın başlamasına veya artışına sebep olduğunu göstermektedir. Stres, iç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadar geniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Yoğun stres organizmada otomatik olarak bir takı fizyolojik belirtilerin oluşmasına yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda, kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların ruhsal kökenli olduğu bilinmemesi kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak stresin kontrol edilmesiyle mümkündür. Biofeedback, kişinin stresin bedensel belirtilerine yönelik farkındalığını artırarak bu belirtirli kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback”te (sinir geribildirimi), bilgisayar ortamında beyin dalgalarının gözlenmesi ve kişinin bunları geribildirim aracı olarak kullanması sağlanabilmektedir. Merkezimizde de psikoterapi süreci içerisinde uygulanan bu teknikle, kişilere stresi kontrol etme becerisi kazandırılmaktadır. Nöroterapi / Neuro-Biofeedback çocuklarda da özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite (DEHB) bozukluğunun tedavisinde, çocuğa dikkatini yoğunlaştırma ve sürdürebilme becerisi kazandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Bu teknik DEHB bozukluğu olan çocukların aceleci, sabırsız, dikkatsiz davranışlarının farkına varıp, bunlar üzerinde kendi kendilerine denetim kurmalarını sağlamaktadır. Beynin yaydığı dalgaları bilgisayar ortamında görmek ve dikkatini yoğunlaştırarak buna müdahale edebilmek (çocuklarda bu amaçla uçak uçurma, yarış yaptırma vb. gibi hedefler içeren programlar kullanılmaktadır), çocuğun kendisine güvenini arttırmaktadır. Bu teknik, bireylere stresli ortamda soğukkanlı kalabilme becerisini kazandırmada ilaçsız bir yöntem olarak önem taşır.

    NÖROTERAPİ / NEUROBIOFEEDBACK

    Beynin stres düzeyi ölçülebiliyor. Amerika’da beyin araştırmalarına büyük bütçeler ayrıldıktan sonra yeni yöntemler bulunmaya başlandı. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, Kronik Stresin beynin öğrenme ile ilgili bölümlerini küçülttüğü kanıtlandı. Montreal’de McGill Üniversitesi uzmanlarının yaptıkları bir araştırmada 70 yaşında 50 kişi 5 yıl izlenerek bu sonuca varıldı. Bunun üzerine stresin beyne etkisinin azaltılmasının yolları araştırıldı. NASA’nın önerdiği bir yöntem de “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” yöntemidir. Bu yöntemle beyin dalgaları ölçülerek insanlar kendi streslerini kontrol etmeyi öğreniyorlar. Öncelikle beyinin biyoelektrik haritası çıkarılıyor. Beynin stresli çalışan alanları belirleniyor. İkinci aşamada “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” cihazının elektrotları stresli alanlara takılıyor. Bilgisayar ekranında beyindeki dalgalar görüntüleniyor. Üçüncü aşamada kişinin, beyin gücünü kullanarak “Alfa” dalgalarını arttırması öğretiliyor. Alfa dalgası beynin istirahat dalgalarıdır. Bu dalgaları arttırmayı başaran kişiye puan veriliyor. Ortalama 10 seansta kişi beynin gücünü kontrol etmeyi öğreniyor. Çocuklar içinde geliştirilmiş programlar var. Oyun şeklindeki programlarda çocuk beyin gücü ile uçak uçurabiliyor, yarış arabası sürebiliyor.

  • Karaciğer yağlanması hakkında

    Karaciğer yağlanması, karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir. Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılabilmektedir.

    “150 DAKİKA YÜRÜYÜŞ”

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı “Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir”

  • Düzensiz beslenme ve hareketsizlik karaciğeri yağlandırıyor

    Ülkemizde her 5 kişiden birinde görülen karaciğer yağlanmasının en önemli iki nedeni, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşamdır. Kilo fazlalığı olanlar, şeker hastaları, hızlı kilo alıp veren kişiler ve bazı genetik hastalığı olan bireyler karaciğer yağlanması yönünden risk grubundadır.

    Karaciğer yağlanması siroza yol açabilir

    Karaciğer yağlanması karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir.

    Halsizlik ve yorgunluk karaciğer yağlanması belirtisi olabilir

    Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılır.

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapın

    Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir.

  • Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi nedir? Nasıl yapılır?

    Tiroid biyopsisi ne zamandan beri uygulanmaktadır?

    19. yüzyılın son yarısından itibaren yapılmaya başlanan iğne biopsisi tiroid patolojilerinin incelenmesinde güvenilir bir yöntemdir. Tiroid glandına iğne aspirasyon biopsisi 1950’lerden beri geniş olarak uygulanmaktadır. İsveç’te Karolinska Hastanesi’nde Söderström, 1952 yılında tiroid iğne biopsisini tanımlamıştır. Yapılan ilk biopsilerde kalın iğne kullanılmıştır. Daha sonra geliştirilen iğne aspirasyon biopsisi tekniği ile cerrahi olarak çıkarma gerektirmeden histolojik inceleme mümkün olmuştur.

    Tiroid ince iğne biyopsisi neden yapılır?

    Tiroid İnce İğne Aspirasyonu Biyopsisi tirod nodüllerinde tiroid kanseri varlığını araştırmak için kullanılan bir yöntemdir. Tiroid nodülü tiroid bezinde çevresinden kıvamca farklı ,yuvarlak yada oval kitlelerdir. İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) tiroid nodüllerinin tanısında en önemli tanı yöntemidir. Günümüzde bu yöntem, benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırt edilmesinde %95’lik bir doğruluk payı ile en etkili testlerden biri olarak kabul edilir Nodüller tek yada çok olabilir. Sadece muayene ile toplumda 100 kişinin ortalama olarak 5 inde nodül saptanmaktadır. Bu oran ülkemizde daha yüksektir. Ultrasonografi ile 100 kişinin 5-50 sinde tiroid nodülü tespit edilebilmektedir. Ülkemizde tiroid hastalıkları ve troid nodülleri yaygındır. Bu nedenle nodüllerde kanser var olup olmadığını ayırt etmek için troid ince iğne aspirasyon biyopsisi önem taşımaktadır. Ultrasonografi eşliğinde tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi küçük nodüllere (10 mm’den küçük nodüller) bile yapılabilmektedir.

    Kaç tür tiroid biyopsi yöntemi vardır?

    Eski yıllarda uygulanan kalın iğne biyopsisi yöntemi ağrının fazla oluşu, kanama görülebilmesi, ses telleri (laryngeal) sinir hasarı riskinin olması nedeniyle bu yöntem pek kullanılmamaktadır. Günümüzde ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsileri tercih edilmektedir. Bu işlemde anestezi gerekli değildir, 0.5-1 cm. çapındaki nodüllere rahatlıkla uygulanabilir. Eğer anestezi gerekecek olursa %1 lidocain (ksylocaine) 1 ml.’lik disposable insülin enjektörü ile yapılabilir veya lokal anstezik kremler işlemden yarım saat önce uygulanabilir. Nodullerde tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisinin başarısı yapan kişinin deneyimine ve nodülün yerleşim yerine bağlıdır.

    Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi nasıl yapılır?

    İşlem hasta yatar pozisyondayken, boyun geriye atılarak uygulanmaktadır. İşlem öncesinde veya sırasında herhangi bir sakinleştirici ya da anestezi gereksinimi yoktur. Genellikle 10 cc.lik ve 22-23 Gauge tek kullanımlık şırıngayla, nodülün bulunduğu yerdeki cilt alkollü pamukla silindikten sonra, nodüle iğne batırılıp hücre almaya çalışılarak yapılır. İğne boyuna batırıldığında hastanın konuşmaması ve yutkunmaması istenir. İğne batırıldıktan sonra nodül içinde iğnenin döndürülmesi ve aşağı-yukarı oynatılarak şırınganın pistonuyla basınç yaratılmak suretiyle aspirasyon yapılması mümkündür. Aynı nodüle bir seferde birden fazla iğne batırılabilir. Ayrı zamanlarda bu biyopsi tekrarlanada bilir. Nodülden yeterli hücre alınamama olasılığı vardır ve bu oran yaklaşık %15-20 arasında değişir. Yeterli hücre alınamadığı durumlarda biyopsinin tekrarı gerekebilir. İşlem sırasında enjeksiyon yerinde ağrı (nadiren çene ve kulaklara yayılabilir ve 1-2 gün sürebilir) nodül ve tiroid içine az miktarda kanama, geçici ses kısıklığı, ciltte morarma, boyunda şişme, baş dönmesi, fenalık hissi, bayılma olabilir. Kanama ve morarma komplikasyonları antikoagülan ilaç alanlarda daha sık görülebilmektedir.

    İnce iğne biyopsisi esnasında patoloğun bulunması yetersiz materyal sorununu çözermi?

    İnce iğne biyopsilerinde aspirasyon işlemi sırasında teşhis koyabilecek kadar yeterli sıvının alınamaması durumu büyük merkezlerde bile bu oran %10’lardadır. İşlem esnasında Patoloji uzmanının hemen mikroskopta alınan sıvıya bakıp yetersiz ise hemen o an yeni bir örnek daha alınabiliyor. Böylece tanısallık oranı %100’lere yaklaşabilir. Ancak bilinmelidir ki bazı nodüllerin yapısından dolayı tanı konamayabilir.

    Tiroid ince iğne biyopsisinin yarattığı bir komplikasyon varmı dır?

    İlk uygulamaların yapıldığı dönemlerde en önemli komplikasyon olarak iğnenin girdiği trakt boyunca, lenf kanallarına ve venöz sistemine tümör yayılması olabileceği ileri sürülmüştür. Ancak yapılan yüzbinlerce iğne aspirasyon biopsisinde bunun klinik olarak önemli olmadığı sonucuna varılmıştır . Tiroid biyopsisi sırasında cilaltında kanama, nodul içinde kanama olabilir. Biyopsi sırasında boğazda iğne batması sonucunda hafif bir ağrı duyulabilir. Seyrekte olsa nodül içine veya dışına kanamaya bağlı boyunda şişlik,ağrı meydana gelebilmektedir. Nadir olarak birkaç vakada ses tellerine ait sinirlerinde felç gelişebilir. İşlem yaklaşık 5 dakika sürmektedir. İşlem sonrası 24 – 48 saat boyunca yutkunurken boğazda bir ağrı hissi olabilir, böyle bir durumda kan hastalığınız,mide rahatsızlığınız veya ilaç alerjiniz yok ise ağrı kesici kullanmanızda sakınca yoktur.

    Tiroid ince iğne biyopsisinde teşhis yanılmalarına sebep olan durumlar nelerdir?

    Biyopsi materyali bazı durumlarda kitleye yakın yerlerde bulunan kan, sıvı ve iltahap elemanları ile bulaş olabilir. Bu da teşhiste yanılmalara sebebiyet verebilir. Tümor kistik yapıya sahiptir ve kist sıvısında sitolojik inceleme için yeterli hücre olmayabilir.

    Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi raporunda kaç türlü sonuç olabilir?

    1. İyi huylu (kanser olmayan) nodül: Bu sonuç biyopsilerin % 50-60’ında elde edilen ve genellikle koloidal bir nodülün göstergesidir. Biyopsi iyi huylu olduğu zaman gelişmiş bir merkezde deneyimli bir patolog tarafından incelendiğinde bunun kansere dönme ihtimali % 3 ün altındadır. Genellikle, bu nodüllerin alınmasına gerek yoktur ancak büyümeye devam ederlerse ilerde yeni bir biyopsi gerekebilir.

    2. Kötü huylu (kanser) nodül: Bu sonuç biyopsilerin yaklaşık % 5’inde görülür. En sık görülen tiroid kanserlerinden biri olan papiller kanseri gösterir. Bu nodüllerin hepsi tercihen deneyimli bir tiroid cerrahı tarafından cerrahi olarak çıkarılmalıdır.

    3. Kuşkulu nodül: Bu sonuç biyopsilerin yaklaşık % 10’unda elde edilir veya bir foliküler adenom (kanserli olmayan) ya da foliküler kanser göstergesidir.. Doktorunuz tiroid nodüllerinin hangilerinin cerrahi olarak çıkarılmasına karar vermek için tarama almak isteyebilir.

    4. Tanısal değil veya yetersizdir. Bu sonuç biyopsilerin % 20’sinde gözlenir ve tanı için yeterli sayıda hücre elde edilemediğini gösterir. Nodül bir kist ise bu yaygın bir sonuçtur. Bu nodüller ameliyatla çıkarılamaz veya yeniden doktorun klinik kararına bağlı olarak ikinci defa ince iğne biyopsisi ile değerlendirilir.

  • Alt sindirim sistemi kanamaları

    Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları hemen daima bir organik bozukluğun varlığını gösteren ve tedavi yönünden dikkatli olmayı gerektiren bir klinik durumdur. Hastanelerin acil servislerine en sık başvuran hastalık gruplarından biri olduğu için GİS kanamalı hastaların çok iyi sorgulanması ve iyi bir fizik muayeneden geçmeleri gerekir. Gastrointestinal sistemde Treitz Lipamentinin distalinden olan kanamalaraAlt GİS Kanama adı verilir.

    Gastrointestinal sistem kanamaları; mortaliesi fazla, tanı ve tedavi maliyeti yüksek olan, çoğu zaman hastaneye yatışı ve yoğun bakımda izlenmeyi gerektiren, zaman zaman da tanı ve ayırıcı tanıda güçlüklerle karşılaşılan bir hastalık grubunu oluşturur. Alt GİS kanamalı hastaya yaklaşım çok önemli bir konudur. Bu nedenle bazen multidisipliner çalışmayı da gerektirir.

    GİS kanamaları önemli ölüm nedenlerinden birisi olup toplumda 100.000 kişide 100-150 oranında görülmektedir. Kanamaların çoğunluğu üst gastrointestinal kanaldan olurken

    % 20’si alt GİS’ten olmaktadır. Vakaların % 80’inde kanama spontan olarak durmasına rağmen % 20’sinde devam etmekte veya tekrarlamaktadır. Kanaması devam eden grupta özellikle ileri yaşlarda cerrahi girişim ihtiyacı % 15-30’lara kadar çıkmaktadır. İleri yaşlarda özellikle sistemik hastalığı bulunanlarda mortalite oranları da %30-40’lara kadar yükselebilmektedir. Ölümün bu kadar yüksek olması hastaya acil yaklaşımda geç kalınmasından ve kanama miktarı ile hızının yanlış değerlendirilmesinden de kaynaklanmaktadır.

    Hematokezya alt GİS kanamalarının en iyi göstergesidir. Kanın fizik özelliklerini kaybetmeden rektal yoldan dışarı atılmasına Hematokezya denir. Hematokezya parlak kırmızı renkte olabileceği gibi, gaita ile karışık ve vişne çürüğü renginde de olabilir.

    Kanın görünümü proksimale gidildikçe koyulaşır. Hematokezya genellikle ilioçekal valvülden daha alt kısımlardaki barsak segmentlerinin kanamalarında görülür. Ancak unutmamak gerekir ki hematokezya şeklindeki kanamaların sadece % 80’i kolon kaynaklıdır. Hematokezya nedeniyle doktora başvuran hastaların % 11’inde kanama üst GİS kaynaklı iken %3- 9’unda ince barsak kaynaklıdır. Çünkü şiddetli üst GİS kanamalarında barsak peritaltizmi çok artacağı için kan sindirilmeden, kırmızı renge yakın olarak rektal yolla dışarı atılabilir. Bu nedenle aşırı Hematokezya ile doktora başvuran hastaların % 11 kadarında kanama yeri alt değil, üst GİS kanalıdır. Ayrıca alt GİS kanamalı hastaların ise % 91’i Hematokezya tanımlarken, yaklaşık % 9’u melena tanımlayabilmektedir. Katran gibi siyah gaita ile karışık, kırmızı kan bulunması durumunda ise ince barsak kaynaklı Meckel divertikülü kanamaları düşünülmelidir.

    Alt GİS kanamaları hastalar Hematokezya, gaitada gizli kan pozitifliği ve nadiren de melena olmak üzere 3 ayrı klinik formda doktora başvurabilir. Böyle durumlarda bu hastalar tedavi edilmeden önce üst GİS/alt GİS kanama ayımı mutlaka yapılmalıdır. (Tablo-1)

    Tablo -1 Alt ve Üst GİS kanamanın ayırımı

    Bulgular Üst GİS Kanama Alt GİS Kanama

    Hematemez var yok

    Melena var yok/nadiren var

    Hematokezya yok/nadiren var var

    Nazogastrik sıvıda kan var yok

    Barsak sesleri artmış genellikle normal

    Bun/Kreatinin oranı artmış genellikle normal

    • ALT GİS KANAMALARININ TEDAVİSİNDE GENEL PRENSİPLER

    Alt GİS kanamalı hastaların anamnezi alınırken divertikülozis, anjiodisplazi, hemoroid, ülser, varis ve inflamatuar barsak hastalığından kaynaklanan önceki kanamaların varlığı araştırılmalıdır. Çünkü bu hastalıklar tekrarlayan kanama atakları ile seyreder. NSAİİ (Nonsteroid antiinflamatuar ilaç) kullanımı Alt GİS kanamalarında da önemlidir. Özellikle anamnezde peptik ülser, kronik karaciğer hastalığı ve NSAİİ kullanımı bulunan hastalarda gerekirse özefagogastro duodenoskopi yapılarak üst GİS kanaması ekarte edilmelidir.

    Alt GİS kanamalı hastalarda öncelikle hastanın hipovolemisi düzeltilmelidir.Bu hastalar akut abdomen açısından da mutlaka değerlendirilmelidir.

    a- Kanama nedeninin saptanması:

    Alt GİS kanamalı hastalarda tedavinin doğru yönlendirilebilmesi ve hızlı bir şekilde uygulanabilmesi için öncelikle kanamanın nedeni ve mümkünse yeri ortaya konmalıdır.(Tablo-2)

    Tablo -2 Alt GİS kanamalarının en sık nedenleri

    Anatomik : Divertikülozis

    Vasküler : Anjiodisplazi, radyasyona bağlı telenjektazi,

    İnflamatuar : İnfeksiyöz, iskemik, inflamatuar barsak hastalığı, radyasyon koliti

    Neoplastik : Polip, karsinom

    Diğerleri : Hemoroid, fissür, rektal ülser, biyopsi veya polipektomi sonrası, parazitozis,rektal travma, Enterobehçet hastalığı, Dieulafoy lezyonu

    Genç-orta yaş grubunda, akut infeksiyöz kolitler,seliter rektal ülser, inflamatuvar barsak hastalıkları ve anorektal hastalıklar (hemoroidler, anal fissür) en sık görülen alt GİS kanama nedenleridir. Çocukluk çağında ise invaginasyon ve Meckel divertikülü daima akılda bulundurulmalıdır. Ancak özellikle 50 yaşın üzerindeki hastalarda anjiodisplaziler, divertiküller, maligniteler, iskemik barsak hastalıkları ve anorektal hastalıklar araştırılmalıdır. Anjiodisplaziler ve divertiküller majör alt GİS kanamalarının % 60’ını oluştururlar. 65 yaşın üzerindeki hastalarda en sık alt GİS kanama nedeni anjiodisplazilerdir.

    Gastrointestinalin en sık görülen vasküler lezyonları olan anjiodisplaziler, vasküler ektazi vaye arterivenöz malformasyonlar olarak da adlandırılmaktadır. Bunlar en sık çekum ve çıkan kolonda bulunurlar. Genellikle subakut ve rekürrent, vakaların % 15’inde ise massif kanama görülür. Kanama vakaların % 90’ında spontan olarak durur. Hastaların yarısında kardiak hastalık ve % 25’inde ise aort stenozu eşlik eder.

    b- Kanamaya vücudun cevabının değerlendirilmesi: Bir hastada total kan volümünün % 35 ten fazlasının kaybı fetaldir. Vücudun kanamaya verdiği cevap genellikle kaybedilen kanın hızı ve miktarına bağlıdır. Sağlıklı bir kişide kan volümünün % 15’inin akut kaybında, ilk saatten itibaren interstisiyel sıvı kapillerler içine hareket eder ve bu sıvı geçişi 36-40 saat sürebilir. Bu transkapiller geçiş ile intravasküler volüm açığı onarılırken, interstisiyel sıvı açığı gelişir. Kanamadan sonra ikince evrede kan volüm açığı nedeniyle renin-anjiotensin sistemi aktive olur ve renal sodyum tutulumu başlar.

    Hafif ve subakut kanamalarda, yani % 20 den az volüm kaybına sebep olan kanamalarda sıvı tedavisinin ana amacı, intravasküler alandan çok interstisiyel alandaki sıvı açığını kapatmaktır. Serum fizyolojik ve ringer laktat gibi Na’dan zengin sıvılar interstisiyel alanın süratle dolmasını sağlar. Kanama hafif ise elektrolit içeren bu sıvılar öncelikle tercih edilir ve yeterlidir. Volüm kaybının % 20’den fazla olduğu ciddi kanamalarda ise intravasküler sahanın daha hızlı ekspansiyonu öncelik kazanır ve böyle durumlarda ise kolloidal sıvılar ( Dekstran- 40 ve reomakrodeks gibi sıvılar) verilmelidir.

    İleri yaş, diabetes mellitus, renal yetmezlik, beta bloker ve vazodilatatör alan hastalarda vücudun erken kompansatuar cevabı gecikebileceğinden daha dikkatli olunmalıdır.

    c- Kanamanın şiddetinin tayini:Aktif GİS kanamalı bir hastada kaybedilen kan volümünün tayini en önemli basamaktır. Kanamayı değerlendirmede en çok yararlı olan yöntem hastanın hızlı bir şekilde muayene edilmesidir. Genel bir kural olarak sistolik kan basınca 100 MMHg’den düşük ve nabız hızı dakikada 100’den fazla ise volum kaybı % 20’den fazladır. Birlikte deride solukluk ve avuç içindeki çizgilerin kırmızılığının kaybolmuş olması bu düşünceyi destekler. Yatar pozisyondaki hastanın 45ºaçı ile oturur pozisyona getirilmesi sonucu sistolik kan basıncının 15 mmHg’den fazla düşmesi veya nabız sayısının dakikada 20 artması ile karakterize olan Tilt Testinin pozitif olması yine hastada % 20’den fazla kan kaybı olduğunu gösterir. Volüm kaybı % 20’den fazla ise hasta kanamanın yeri ve sebebine bakılmaksızın hızlı bir şekilde değerlendirilmelidir.(Tablo-3)

    d- Hastanın genel durumunun düzeltilmesi:

    Alt GİS kanamalı hastaların genel durumlarının hızla düzeltilmesi gerekir. Şok tablosu, ortostatik hipotansiyon ve hematoksitle %6’dan fazla düşme gibi hemodinaminin bozulduğunu gösteren bulgular varsa ya da aktif hematokezya mevcutsa hasta hastahaneye, mümkünse yoğun bakım ünitesine yatırılmalı ve arteriel kan basıncı, EKG monitörizasyonu ve pulse oksimetre ile yakın takibi yapılmalıdır.

    Tablo -3 Alt GİS kanamalı hastaya yaklaşımın prensipleri

    Kanamanın nedeni araştırılır.

    Kanamanın şiddeti saptanır

    • Ortostatik taşikardi = % 20’den az kayıp
    • Ortostatik hipotansiyon = %20-25 kayıp
    • Yatar halde hipotansiyon = %25-35 kayıp
    • Kardiyovasküler kollaps = % 35den fazla kayıp

    Volüm açığı hesaplanır

    • Normal kan volümü tahmini:
    • Erkekte = 70 ml/kg veya 3.2 lt/m²
    • Kadında = 60 ml/kg veya 2.9 lt/m²
    • Volüm kaybı yüzdesi
    • Replasman ihtiyacı = Normal kan volümü – % kayıp

    Volüm açığı kapatılır

    • Tam kan = 1.0 x volüm açığı
    • Kolloid = 1.0 x volüm açığı
    • Kristaloid= 3.0 x volüm açığı

    Akut kanamalarda mortalite ilk birkaç saat içinde en yüksektir. Bu nedenle sıvı infüzyonu mümkün olduğunca erken ve yeterli miktarda yapılmalıdır. Kristaloid sıvılar, kolloid sıvılardan daha hızlı infüzyon hızına sahiptirler. Bu nedenle süratle volüm tamamlamak ihtiyacı olduğunda kristaloid sıvılar tam kandan daha etkilidir. Akut kanamalarda hipovolemi ve düşük kardiak outputun düzeltilmesi ilk amaç, aneminin düzeltilmesi ise ikinci amaçtır. İlk seçilecek sıvı kardiak outputu arttıracak sıvı olmalıdır. Kolloid sıvılar kardiyak outputu en iyi arttıran sıvılardır. Kristaloid sıvıların %20-30 kadarı intravasküler yatakta kalacağı için volüm açığının 3 katı kadar kristaloid sıvı infüzyonu gerekir. Kristaloid sıvılar ise hafif kanamalarda ilk tercih edilecek sıvılardır.

    Kardiak output düzeltildikten sonra anemi düzeltilmeli ve bu amaçla derhal yeterli miktarda kan hazırlanmalıdır. Başlangıçtaki hematokrit değeri kan kaybı miktarını doğru olarak yansıtmayabileceğinden hemoglobin ve hematokrit değerlerini 12-24 saatlik kompansatuar devre sonunda doğru olarak yorumlamak mümkündür. İhtiyaç olan kan miktarı; viral bulgular , ölçülebilen kayıp, sentral ven basıncı ve gerekirse pulmoner kapiller wedge basıncı ölçümlerine göre belirlenir.

    Hastanın ilk değerlendirilmesi sırasında tam kan sayımı, idrar tetkiki, serum elektrolitleri, BUN/Kreatinin oranı çalışılmalıdır. Kreatinin normal iken BUN değerinin artmış olması GİS kanalda fazla miktarda kan olduğunu gösterir.

    Özellikle yaşlılar,ciddi başka hastalığı olanlar, koroner hastalık ya da sirozu olan hastalar kanama açısından yüksek riskli hasta grubunu oluştururlar.

    Bu hastalarda hematokriti % 30’un üzerinde tutmaya çalışmalıdır.Aktif kanamalı hastalarda, koagülopati (INR’nin 1.5’in üzerinde olduğu uzamış PT2 varlığında) veya düşük trombosit sayısı (< 50.000/ml) varlığında hastalara taze donmuş plazma ve trombosit transfüzyonu yapılmalıdır.

    e–Kanamanın yerinin saptanması:

    Endoskopi:Alt GİS kanamalı hastalarda rektosigmoidodkopi fizik muayenenin bir parçası olarak kabul edilerek hemen yapılmalıdır. Bu işlem ile hemoroidler, anal fissürler, ülserler, anjiodisplaziler, maligniteler, amibiazis, inflamatuar barsak hastalıkları, shigellozis gibi hastalıklar kolaylıkla tanınır ve spesifik tedavilerine başlanabilir.

    Kolonoskopi ile tanı konamayan alt GİS kanamalarında Teknisyum 99 m ile işaretli eritrosit sintigrafisi, anjiografi ve gerekirse ince barsak grafisi çekilmelidir. Mezenterik anjiografi vasküler lezyonların büyük kısmını ve bazı tümörleri kolaylıkla gösterir. Selektif superior mezenter arter (SMA) anjiografisi tüm ince barsakları ve sağ kolonun tamamını gösterir. Divertiküller kanamaların % 50-80’i ve vasküler ektazilerin ise hemen tamamına yakını SMA’nın kanlandırıldığı bölgelerdir. SMA anjiografisi negatifse inferior mezenter arter ve gerekirse çöliak anjiografi yapılmalıdır. Anjiografi ile 0,5-1,0 ml/dakika ve üzerindeki kanamalar saptanır.

    Radyonükleid görüntüleme: Sintigrafik yöntemlerle 0,1-0,5 ml/dk hızındaki kanamalar saptanabilir. Anjiografiye göre daha duyarlıdır. Fakat endoskopi ve anjiografiye göre daha az spesifiktir.İki şekilde yapılabilir: Tc 99 m sülfür kolloid ile 0,05 -0,1 ml/dk, işaretli eritrositlerle yapılan kan havuzu çalışmalarında ise 0.35-1.25 ml/dakikalık aktif kanamalar saptanabilir. 24-36 saat boyunca görüntü alınacağından intermittant kanamalarda bu yöntem daha üstündür.

    Anjiografik görüntüleme: Selektif SMA anjiografisinde 0,5-1 ml/dakika hızındaki kanamalar da saptanabilirse genel olarak anjiografik inceleme ile 1-1,5 ml/dk hızındaki kanamalar saptanır. % 100 spesifiktir. Ancak sensitivite çok değişkendir. Sintigrafi ile negatif arteriogramların oranı azaltılabilir. Anjiografinin avantajları kolon hazırlığına gerek olmaması ve lokalizayonun kesin olmasıdır. Anjiografi, kateterle vazopressin infüzyonu ve embolizasyon gibi tedavilere imkan sağlar. Embolizasyonda % 20’lere varan intestinal infakt riski vardır. Bu nedenle süperselektif kateterizasyon teknikleriyle geçici tıkayıcı ajanlar kullanılarak, mümkün olduğunca distal embolizasyon yapılmalıdır. Kontrast maddeye bağlı böbrek yetersizliğ, arteriyel diseksiyon ve tıkanma, barsak infarktı ve vasepressine bağlı myokart infarktüsü en önemli komplikasyonlardır. Bu nedenle anjiografi endoskopisinin yapılamadığı yada tanı konulamayan ve ısrar eden ya da tekrarlayan kanama durumlarında tercih edilmelidir.

    • ALT GİS KANAMALARINDA UYGULANAN TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    I Endoskopik tedaviler

    II Medikal tedaviler

    III Radyolojik Girişimler (Anjiografik Tedaviler)

    IV Cerrahi Tedavi

    I. Endoskopik Tedavi Yöntemleri:Günümüzde en sık kullanılan ve son yıllarda başarı oranları da gittikçe artan tedavi yöntemleridir. Akut alt GİS kanamalarında acil kolonoskopik inceleme güvenilir, iyi tolore edilebilen ve klinik olarak etkili bir yöntemdir. Kolonoskopi ile kolon kaynaklı alt GİS kanamalarının %89.1’ine tanı konulur ve önemli bir kısmında aynı anda tedavide mümkündür.

    Kolonoskopinin alt GİS kanamalarındaki avantajları, kanayan bölgenin tam lokalizasyonunun saptanması , biyopsi alma ve aynı seansta tedavi imkanının bulunmasıdır.

    Direktikül, anjiodisplazi, hemoroid, polipler ve radyasyona bağlı telenjektazilerde endoskopik tedavi başarıyla uygulanabilir.

    Kolonoskopinin dezavantajları ise hasta iyi hazırlanmamışsa kolonun iyi görüntülenmemesi ve akut aşırı kanamlarda sedasyonun riskli olmasıdır.

    Abdominal cerrahi girişim geçirmiş yada belirgin divertiküllü tortöz sigmoid durumlarında gerekirse pediatrik kolonoskop da kullanılabilir.

    Günümüzde kullanılan başka endoskopik tedavi yöntemleri ;

    1. Termal koagulasyon yöntemleri :
    2. Temas sağlanarak uygulananlar :
    3. Monopolar/bipolar/multipolar koagulasyonlar
    4. Heater probe koagulasyon

    2- Temas sağlanmadan uygulananlar :

    a) Argon plazma koagulasyon

    b) Nd-YAG laser tedavisi

    c) Mikrodalga koagulasyon

    Lezyona temas sağlanarak uygulanan termal koagulasyon yöntemlerinde fiziksel kompresyon ve damarlara tamponad uygulanması esastır. Bu işlemlerle pek çok kanama başarıyla durdurulabilir.

    Argon plazma koagulasyon (APC);Gittikçe daha sık ve başarıyla uygulanan bir termal koagulasyon yöntemidir. Yüzeysel kanamalarda daha etkilidir. Transmural hasarın az olması için maksimum koagulasyon derinliği 2-3 mm olmalıdır. Bunun için gaz akış hızı 0,5 litre/dakika ve elektrik gücü de 40-60 W olmalıdır. Temas sağlanmadan uygulanır. En sık hemorajik radyasyon proktiti, anjiodisplaziler ve kanayan tümörlerde uygulanır.

    Avantajları: Portabl olması, ucuz olması, fazla ekipman gerektirmemesi ve adezyon etkisinin çok olmamasıdır.

    Dezavantajları: Fazla gaz verilenlerde özellikle çekumde perforasyon ve kavitasyon riski vardır. Nonkontakt bir metod olmasına rağmen hasta hareket ettiği için temas edince doku hasarı artabilir. Dikkat edilmeyen vkalarda perforasyon riski de vardır.

    Nd-YAG laser tedavisi:Akut alt GİS kanamalarında uygulanabilir. Başarı oranı yüksektir. Ancak pahalı olması, portable olmaması ve yüksek oranda komplikasyonları nedeniyle yaygın kullanılmamaktadır.

    1. İnjeksiyon tedavileri : Tek başlarına veya endoskopik termal tedavi yöntemleriyle birlikte uygulanabilirler. Güvenilir, ucuz ve etkili tedavi yöntemleridir. En çok kullanılan maddeler; epinefrin, siyanoakrilat, polidokanol, alkol, etanolamin , trombin, fibrin, hipertonik tuzlu su yada hipertonik tuzlu su+ epinefrin kombinasyonudur. Uygulandıklarında lokal tamponad, skleroterapi veya lokal tamponad+lokal vazokonstriksiyon yapıcı etkileri vardır.

    Bazı lezyonlarda, özellikle çekumdaki lezyonlarda termal koagulasyon yöntemlerinden önce dilüe edilen epinefrin injeksiyonu ile lezyon mukozadan hafif yükseltilerek tedavinin başarısı arttırılabilir.

    1. Mekanik Tedavi Yöntemleri :

    1-Metalik Klipsler: Uygulanmaları kolay ve başarı oranları yüksektir. Kanayan damara uygulanınca kanama hemen durdurulabilir.Başarı oranları injeksiyon tedavilerinden daha yüksektir. Kanamanın tekrarlama olasılığı metalik klips uygulananlarda % 8,3, injeksiyon tedavilerinde % 33,3’tür. Dieulafoy’s lezyonlarındaki başarı oranları % 91.7 dir.

    2-Bant ligasyonu: Alt GİS kanamalarında da kanamaların durdurulmasında yararlı bulunmuştur. Multiple bantlar uygulanır. Özellikle arteriovenöz malformasyonlar, polipektomi ve divertikül kanamalarında başarılı sonuçlar alınmıştır.

    3-Çıkarılabilir snare: Özellikle postpolipektomik hemorajilerde kanayan yere uygulandığında kanamayı büyük oranda durdurur.

    Alt GİS kanamalarında endoskopik tedavilerin kullanımı son birkaç yılda artmıştır. İnjeksiyon tedavileri ile termal tedaviler arasında anlamlı bir farklılık yoktur. Sağlık kuruluşundaki mevcut imkanlara, endoskopistin tecrübesine ve lezyonun durumuna göre endoskopik tedavi yöntemlerinden birisi tercih edilebilir.

    II Medikal Tedaviler :

    • Nonspesifik tedaviler: Koagulasyon ve trombosit anormalliklerin düzeltilmesi, kan ve taze donmuş plazma transfüzyonları ile gerekli durumlarda demir replasmanı uygulanabilir.
    • Kombine hormon tedevaileri:Özellikle tekrarlayan anjiodisplazik kanamaların tedavisinde Etinil östradiol (0.035-0.05 mg) ve norethisterone (1 mg) kombinasyon tedavisi yararlı bulunmuştur.
    • Vazopressin infüzyon tedavileri: Alt GİS kanamalarında intravenöz ve intraarteriyel vasopressin infüzyon tedavileri de uygulanabilir.

    III. Radyolojik Girişimler (Anjiografik tedaviler)

    Özellikle süperselektif embolizasyon tedavisi,şiddetli alt GİS kanamalarında başarıyla uygulanabilmektedir. Bu yöntemde kullanılan başlıca ajanlar, gel foami polyvinyl alkol Ethiblock, mikrokoil ve bunların kombinasyonlarıdır. Kanamayı durdurma da başarı oranı % 66-93 kadardır. Anjiodisplazik lezyonlarda kanamanın tekrarlanma oranı % 17 iken divertiküllerde sadece % 5 tir. İskemi gelişimi en önemli dezavantajıdır ve % 0- 33 oranında görülmektedir.

    Bu yöntemle gerekli hastalara vazoıpressin tedavisi de uygulanabilir.

    C- ALT GİS KANAMALARINDA UYGULANAN BAZI SPESİFİK TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Alt GİS kanamalarının % 60’ını oluşturan divertikül ve anjiodisplazilere bağlı kanamaların büyük kısmı intermittan şekilde birkaç gün devam ettikten sonra kendiliğinden durur. Mortalite ve morbiditesi yüksek olduğu için zorunlu durumlar dışında acil cerrahiden uzak durulmalıdır. Ciddi, sebat eden alt GİS kanamalarında cerrahiye ihtiyaç doğabilirse de konservatif tedavide ısrarlı olunmalıdır. Divertiküllerin çoğu tekrar kanamaz ve cerrahi tedavi gerekmeden taburcu edilirler.

    1- Anjiodisplaziler:

    Sıklıkla ileoçekale yakın kolon bölgesinde lokalize olan, 1-10 mm çaplarında, ileri yaşlarda artan , çoğunlukla sonradan gelişen lezyonlardır. Ancak kolonun diğer bölgelerinde, mide, duedenum, jejenum ve ileumda da görülebilir. Genellikle subakut ve rekürrent kanarlarsa da % 15 vakada massif kanamaya sebep olabilirler. Kanayan vakaların yaklaşık % 90’ı kendiliğinden durur. Kanayan anjiodisplazilere, % 50 ‘sinde kalp hastalığı ve % 25’inde ise aort sterozu eşlik eder. Aort kapak replasmanı endikasyonu olan ve endoskopik tedavinin başarılı olmadığı vakalarda önce kapak replasmanı yapılmalı, sonra ise endoskopik tedavi tekrarlanmalıdır.

    Öncelikle akut kanama kontrol edilerek hastanın hemodinamisi düzeltilmeye çalışılır. İkinci aşamada kolonoskopik tedavi uygulanır. Spesifik tedavide ilk tercih kolonoskopik tedavi olmalıdır. İşlem sırasında kolonoskop dikkatle ilerletilmeli, tanısal olmadığı için biyopsi alınmamalıdır. Bu lezyonlar kan basıncı ve volüm açığından etkilendiği için, kanamalı hastaya yeterli sıvı tedavisi yapıldıktan sonra endoskopik girişim yapılmalıdır.

    Kolonoskopik tedavide en sık heater probe ve biopolar elektrokoagulasyon yöntemleri kullanılır. Kolonoskopide tesedüfen saptanan, kanamasız vasküler lezyonların tedavi edilip edilmemesi tartışmalıdır.

    Kolonoskopide lezyon saptandığında endoskopistin tedavi tecrübesi yoksa, ya da endoskopik tedavi başarısız ise veya lezyon geniş olduğu için endoskopik girişim uygulanamıyorsa sağ hemikolektomi uygulanmalıdır. Buna rağmen kanama devam ederse, anjiografi tamamen normal, kolonoskopi ve ince barsak pasaj grafisi de tanısal değilse subtotal kolektomi uygulanabilir.

    Anjiodisplazi endoskopik tedaviler sıklıkla başarılıdır. Bu hastalarda sıklıkla çekum ve sağ kolonda yüzeyel lezyonlar var. Kanamaların çoğu genellike kendiliğinden durur. Bazı vakalarda intermittant kanama görülür. Bazılarında ise aşırı akut kanama ve transfüzyon gerektiren anemi de görülebilir.

    Tedavide injeksiyon tedavisi ya da Termal Koagulasyon metodlarından biri (Monopoloz elektrokoagulasyon, Bipolar elektrokoagulasyon, Heatre probe, Argon plazma koagulasyon ve Nd- YAĞ laser tedavisi) uygulanabilir.

    Ancak ilk tercih Termal tedavi yönteleri olmalıdır. Bunlarda başarı oranı % 50-87 kadardır. Bipolar koagulasyon tedavisinde % 5 oranında şiddetli geç kanama riski vardır.

    Ayrıca bu tedavilere ait prespektif randomize çalışma yok. Performasyon riski olduğu için üst gastroduonel kanamalara göre daha düşük güç kullanılır.

    Performasyon riski nedeniyle kolon distansiyonu minimumda tutulmalıdır.

    İnjeksiyon tedavisi ise aktif kanama ve sızıntıyı genellikle durdurur. Tedavide ikinci tercih olmalıdır. İnjeksiyon tedavisinde sklerozan ve diğer irritant maddelerin enjeksiyonu daha az tercih edilir.

    2- Kolon divertikülleri:

    Yaş ilerledikçe sıklığı artan, çoğunlukla kolon duvarının bütün katlarını içermeyen psödodivertiküller görülür. Genellikle distal kolonda lokalize olurlar ve kolon divertikülleri olan hastaların sadece % 3-5’inde kanama gelişir. Anjiografi kateterinden vazokonstiktör ajan verilerek vakaların % 90’nında kanama kontrol edilebilir. Sağ kolon divertiküller kanamaların % 80’i anjio sırasında verilen vasopressin infüzyonu ile kontrol altına alınır. Kanama odağı sol kolonda ise intravenöz vazopressin infüzyonu da intraarteriyel infüzyon kadar etkilidir.

    Divertiküller kanamalarda kolonoskopik tedavilerde başarıyla uygulanabilir. Konserratif tedavilere göre kolonoskopik tedavilerden sonra tekrar kanama riski de daha azdır.

    Kolon divertiküllerinin kanamalarında endoskopik tedavilerin kullanımı son zamanlarda çok artmıştır. Bu hastalarda injeksiyon tedavisi, Termal koagulasyon tedavileri ve mekanik tedaviler uygulanabilir. En sık önerilen yöntem, doğrudan doku temasının sağlandığı Termal koagulasyon yöntemleridir.

    Divertiküldeki visible vessel lezyonlarına bağlı rekurent kanamalar da tedavi ile kolaylıkla önlenerek hastaların cerrahi tedaviye gitme oranı azaltılabilir. Ancak kolon mukozası ince olduğundan perforasyon riski nedeniyle düşük elektrik enerjisi kullanılmalıdır.

    Kanayan visible vessel’de Epinefrin (1:20.000 dilisyonda) 4 kadrana, çepeçevre uygulanır. Kanamayan visible vessel lezyonlarında ise Bipolar koagulasyon (10-15 W gücünde) daha çok tercih edilir.

    Divertikül içinden kan geliyorsa 5-10 ml epinefrin (1:20.000 diliasyonda) divertikül içine çepeçevre enjekte edilir. Pıhtı varsa epinefrin 1:20.000 dilisyonda pıhtının çevresine ve altına enjekte edilir.

    Divertiküllerde çoğu kanama spontan olarak durabileceğ unutulmamalıdır. Ayrıca özellikle multapil divertikül varsa kolonoskopi dikkatlice yapılmalıdır.

    3-Tümör kanamaları:

    Tümör kanamalarındaen iyi tedavi yöntemi argon plazma(APC) koagulasyonudur Dokuya temasın olmadığı ve sınırlı peretrasyon sağlanan APC kanayan dokunun koagulasyonunda etkili bir yöntemdir. İntratümöral enjeksiyon için saf etanol da kullanılabilir. Ancak kontakt termal ablasyon yöntemleri ve injeksiyon tedavileri fazla başarılı bulunmamıştır.

    4-Radyasyon hasarı:Radyasyon koliti ve Multiple telenjektaziler kolonun herhangi bir yerinde görülebilirse de en yaygın olarak distal kolon ve ektumda görülürler. Bu lezyonlara bağlı kanamaların tedavisinde genellikle multipolar elektrokoagulasyon ve doku temasının olmadığı APC ve Nd-YAG laser tedavisi tercih edilir. Son yıllarda kullanılmaya başlanan Potasyum Titanyl Phospate Laser Tedavisi ( 2 seans, 4-10 W gücünde) radyasyona bağlı kanamalarda çak yararlı bulunmuştur. Ancak bu tedavi ile rektal ülser gelişme riski fazladır.

    Rektal radyasyon koliti anal kanala kadar uzanmışsa tedavi öncesi bir lokal anestezik ajanla sinir blokajı yapılması ya da genel anestezi uygulanması önerilir.

    Bu hastaların tedavisinden sonra stenoz gelişme riski var. (Tablo-4)

    Tablo – 4 Radyasyon kolitinde endoskopik tedavi endikasyonları

    • Radyasyondan sonra kronik hematokezya gelişmesi
    • 6 aydan uzuzn süren transfizyon gerektiren anemi
    • Medikal tedaviye cevapsız kanama
    • Reküment tümör, fistül ve striktür bulunmaması

    5-Post Polipektomi hemoraji:Polipektemi veya biyopsi sonrası hemen kanama başlar. Ya da 2 hafta sonra geç kanama görülür.

    Çoğu kanama spontan olarak durur. Kan transfizyonu ve endoskopik işlem gerekmez.

    Kanama devam ediyor ya da şiddetliyse endoskopik olarak injeksiyon tedavisi, termal metodlar ya da kombine tedaviler uygulanabilir. Ayrıca endoskopik bant ligasyonu ve endoskopik metalik hemoklip de yararlı bulunmuştur.

    6-Kolonik varisler:Genellikle portal hipertansiyonda görülürler. İnsidansı % 1-8 oranındadır. Kanama nadir görülmesine rağmen masiftir ve fetal olabailir. Çekum ve rektumda sıktır.

    Tedavide endoskopik varis ligasyon ve skleroterapi uygulanabilir. Nekroz ve performasyon açısından dikkatli olunmalıdır. Kolonik varis tedavisinde N-butyl-2-cyanoacrylate da tedavide kullanılabilir. Cyanoacrylate dilue edilmeden yada 1: 1 oranında lipiodal ile dilüe edilerek kullanılır. Lipiodal konsantrasyonu arttıkça embolizasyon riski deartar.

    7Anorektal orjinli gasrtointestinal kanamalar:

    Akut alt gastrointestinal sistem kanamalarının yaklaşık % 10’unu oluşturur. Hemoroidler ve anal fissürler en sık görülenlerdir. Endoskopik hemoroidal ligasyon, internal hemoroidlerde etkili ve emniyetli bir yöntemdir Hemoroidlerde bipolar elektrokoagulasyon ve heater prota tedavileri de uygulanabilir. Kronik kanayan internal hemoroidlerde heater probe ve bipolar koagulasyonun komplikasyonları benzer bulunmuştur. Fakat heater probe ile yapılan tedavide başarı oranı yüksek ve semptomlar daha kısa sürede düzelmesine rağmen, ağrı da daha fazla görülür. Anal fissür gelişmesi, işleme bağlı kanama ve rektal spazm gibi komplikasyonlar ise bipolar elektrokoagulasyonda yaklaşık 2 kat daha fazladır.

    İnce Barsakların değerlendirilmesi

    Üst GİS kanamalarının ekarte edildiği ve kolonoskopinin negatif olduğu hastalarda ince barsaklar da değerlendirilmelidir. Push entereskopi ile jejenumun 60 cm distaline kadar olan bölge gösterilebilir. İnce barsak grafisi ve enteroklizis ile ince barsak tümörleri, ülserleri ve Crohn hastalığı tesbit edilebilir. Gerekli durumlarda selektif SMA anjiografisi ve sintigrafik yöntemlerle de kanama yeri tayin edilebilir. Endoskopik yöntemlerle saptanan kanama odakları uygunsa heater probe, laser veya elektrokoagulasyonla tedavi edilebilir. Seçilmiş olgularda, özellikle anjiodisplazik kanamalarda vazopressin infüzyonları ve selektif embolizasyon tedavi yöntemleri uygulanabilir.

  • Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ebeveynlerinin rehberliğine ihtiyaç duyarlar çünkü kendileri için neyin yararlı ve önemli olduğunu bilemezler. Bu yüzden, ebeveynler çocuklarına hem erken çocukluk dönemlerinde hem de ergenlik döneminde rehberlik etmeli ve yaşadıkları ortamı sağlıklı bir kişilik gelişimi için güvenli hale getirmelidir. Bu yüzden, ebeveynler, bazı kural ve sınırlar koyarak ergenlik dönemindeki çocuklarını korumalı ve onları toplumun kurallarına uyumlu yetiştirmelidir.

    Eğer bir evde etkili bir disiplin sağlanamıyorsa bu aile üyeleri arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor olabilir. Anne ve babanın disiplin yöntemindeki tutarsız davranışları, ailenin ergen üzülmesin diye otorite figürü olmaktan çıkmaları gibi birçok faktör disiplin yöntemlerinin etkisinin azalmasına sebep olabilir. Fakat etkili bir disiplin yönteminden önce çocuğa koşulsuz sevgi ve kabul gösterilmesi gerekmektedir.

    Günümüzde yaygın olarak, ergenler serbest bırakıldığında ya da risk alıcı bazı davranışlar sergilediğinde, bu durum aile ve toplum tarafından“özgüveni yüksek birey” olarak tanımlanmalarına neden olabilir. Aynı zamanda, kural ve sınır koyan anne babaların da ergenlere daha az ilgi ve sevgi gösterdikleri düşünülür. Fakat düşünülenin aksine kural ve sınırlara sahip olan aileler ergenlik dönemindeki çocuklarının hayatını düzene koyarak çocuklarının kendilerini güvende hissettiği bir ortam yaratmış olurlar. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta, sınırlar ve kurallar oluşturulurken ergenin de sürece dahil edilmesi gerektiğidir. Örneğin; akşam eve gelme saati kararlaştırılırken mutlaka ergenin de fikri alınmalı ve talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Böylece, sürece dahil olan ergen kurallara uyma konusunda daha istekli ve hassas davranacak ve bunun sonucunda herhangi bir aksilik ile karşılaşıldığında davranışının sorumluluğunu alacaktır.

    Ergenler, yetişkin olmaya çalıştıkları bu süreçte yaşamlarını sürdürdükleri çevrenin kurallarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, ne yapıp ne yapamayacaklarını, neyi ne dereceye kadar yapıp yapamayacaklarını bilmek isterler. Çünkü sınırları belirlenmiş bir dünya özünde kendilerini daha da güvende hissettirir. Ebeveynleri tarafından ergenlere sınırlar konulması, anne ve babalarının gerektiğinde kendilerini koruyabilecek yetkinlikte olduğuna dair onlara mesajlar verir. Ergenler, içinde bulundukları dönem gereği bazen sınırları zorlayabilirler fakat kendilerini güvende hissetmek ve dünyayı anlamlandırabilmek için hayatlarında sınırlara da ihtiyaç duyarlar.

    Sınırlar konulurken anne ve babaların konulan kurallar ve sınırlar konusunda anlaşması ve tutarlı olması, sınır koymanın yanı sıra sınırların nasıl uygulanacağı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir noktadır. Anne ve babalar istikrarsız davrandıklarında ergenler de istedikleri zaman ebeveynlerine ısrarcı davranarak istediklerinin olması konusunda zorlama yapabilirler. Evdeki kurallara uymakta zorluk çeken ergenler aynı davranışları ev dışındaki sosyal ortamlarda da devam ettirebilirler. Aynı zamanda çocuğa rehberlik eden anne ve baba figürleri istikrarsızlık sebebiyle güvenilirliklerini kaybedebilirler.

    Ergenlik döneminde en işlevsel sınır koyma yöntemlerinden biri ergenin yaptığı davranışın bedelini ödemesidir. Bedel ödeme, ergenlerin yaptıkları seçimlerin ya da davranışlarının sorumluluğunu almaları; bu davranış ve sorumlulukların iyi ya da kötü sonuçları ile yüzleşmelerine olanak tanınmış olmasıdır. Örneğin; ergen çocuğu olan bir aile düşünelim. Ergen birey eve en geç gelme saati 18.00’i erken buluyor ve bunun 19.00’a çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir dönemde ebeveynler ile bir aylık deneme süreci yapılabilir. Bu bir aylık süreçte ergen bireye akşam 19.00’da evde olabileceği, bunun bir deneme süreci olduğu ve saate uygun hareket edip etmemesine göre durumun tekrar değerlendirileceği bildirilir ve bu bir aylık süreçte ergenin eve gidiş geliş saatleri, bu durumun ergeni nasıl etkilediği gözlemlenir. Bir ayın sonunda da uygun koşullar tekrar değerlendirilebilir. Bu süreci değerlendirecek olursak; çocuk önce ailesine talebini bildirmiş, ailesi çocuğun talebinde ona bir seçim hakkı tanımıştır. Bu seçimin içeriği ergene iki şey sunmaktadır. Eğer ergen yeni belirlenen saate uygun hareket ederse, eve geliş saatini esnetme fırsatı olacaktır. Fakat bir aylık süreçte aksaklıklar yaşanırsa ve yeni belirlenen saatten daha geç bir saatte eve gelirse eve geliş saati aynı kalacaktır. Bu durumda ergen birey kendi seçimlerinin ve sorumluluğunun iyi ya da kötü bir şekilde bedelini ödemiş olacaktır.

    Diğer bir yöntem ise, ayrıcalıkların kaldırılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılması, sınır koymanın daha zor olduğu ve uyarı ve bedel ödeme gibi yöntemlerin işe yaramadığı ailelerde kullanılabilir. Ayrıcalıkların kaldırılması yöntemi ergenin herhangi bir ayrıcalığından televizyon programı izleme, cep telefonu kullanma, bilgisayar oyunu, sinemaya gitme ve benzeri ayrıcalıklı bir aktivitesinden mahrum bırakılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılmasındaki diğer önemli bir etken ise sürenin uzunluğudur. Sürenin çok uzun olması ergene bu yaptırıma neden maruz kaldığını unuttururken, sürenin çok kısa tutulması yaptırımı işe yaramaz bir hale getirebilir. Örneğin; ergene 1 gün boyunca cep telefonunu kullanmaması gibi bir sınırlama konabilir ya da bir akşam televizyon izlemesi sınırlanabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki senede bir gün ya da uzun aralıklı olan aktiviteler için (örn.: doğum günü kutlaması) sınırlama getirilmemelidir.

  • Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Algımızı Yöneten Şemalarımız

    Karşımda oturan birçok kişiden şu cümleleri duydum;

    Güzel/ yakışıklı değilim
    Kim benimle olmak ister ki
    Sevilecek bir yanım yok
    Gerçekte olduğum kişiyi görmelerinden korkuyorum;
    Beni gerçekten tanısalar aslında sevmezler
    Saçmalayacağım ve rezil edeceğim kendimi
    Beni gerçekten şaşırtan cümleler bunlar. Çünkü genellikle karşımda tanımladıklarından çok başka insanlar oturuyor olur. Evet güzel ya da yakışıklı. Elbette sevilmeye değer, beceriksiz olmayan, duyguları, düşünceleri, arzuları olan diğer insanlardan farklı olmayan insanlar. Aynı zamanda kendilerine karşı fazla eleştiriler ( negatif yönde ), kendilerini objektif bir şekilde görüp yorumlayamayan. 

    Peki Benim görüşümle onların görüşü arasındaki fark nereden kaynaklanıyor. Nasıl oluyorda aynı insana baktığımız halde farklı şeyler görüyoruz. İşte o noktada algımızı etkileyen şemalarımızdan bahsedebiliriz. 
     
    Çocukluğumuzdan itibaren dünyamızda deneyimlediğimiz her şeyin oluşturduğu şemalar. Çocukluk çağımızda bazı durumlarla baş edebilmek için kendi yöntemlerimizi oluşturmuş olabiliriz. O zaman gerçekten bu yöntemler işe yaramış da olabilir. Fakat yetişkinlikte halen o yöntemleri uyguluyorsak, hayatımızdaki sorunları çözmeye, o zamanki kadar katkı sağlamıyor, hatta , işleri çıkmaza sokuyor olabilir. 
     
    Hayal edin benimle birlikte; anaokulundasınız biraz dolgun yanaklara, yuvarlak çerçeveli gözlüklere sahipsiniz. Arkadaşlarınız size ”şişko, dörtgöz” gibi kelimelerle sesleniyor. Bu sizi kırıyor, üzüyor, utandırıyor belki de daha fazlası. Zihninizde insanlar acımasız, güvenilmez gibi düşünceler oluşuyor. Onlardan uzak durmanız gerektiğine karar veriyorsunuz sonrasında. Öyle de yapıyorsunuz. 
     
    Aradan yıllar geçiyor artık yetişkin bir birey oluyorsunuz, fakat o gün orada olanların oluşturduğu şemanızla şimdi ve burada yaşamaya çalışıyorsunuz. Kendinizi yalnızlığa mahkum etmiş, izole bir hayat süren bir birey olarak yaşıyorsunuz, ya da yaşadığınızı varsayıyorsunuz. 
     
    Yetişkinler daha hoş görülü, esnek ve aydınlıktır. Gerçek anlamda olgunlaşmış yetişkinler insanların gözlükleriyle, kilolarıyla alay etmezler. Insanların kusurlarını aramaz, eleştiri yaptıklarında dahi yapıcı eleştiriler yaparlar. Insanların hatalarını bulmaya odaklı değillerdir. Onlar zamanlarını gereksiz mevzularla öldürmezler. Dolayısıyla çocukluk çağında acımasız olan insan, yetişkinlik döneminde ilerlemiş ve kendini geliştirmiştir. Sizin o zaman oluşturduğunuz şemanız bugün işlememektedir. 
     
    O gün orada hırpalanan o çocuğa ulaşın ve ona sarılıp yalnız olmadığını söyleyin. Onu yalnızlığın oluşturduğu o soğukluktan yetişkin halinizle kurtaracağınızı söyleyin. Dünyada hassas olmayan insanların varolmasının, sizin varoluşunuza etki etmesine izin vermeyin . 
     
    Onlar siz umursadığınız müddetçe varlar. Ve sizin umurunuzda olmayı kesinlikle hak etmiyorlar. 
     
    Şimdi tekrar bak kendine. O çocuğun söylediği gibi çirkin değilsin.. 
     
    Kimbilir kime kızmıştı o gün, belki de çok mutsuzdu. Senden çıkardı başına gelenlerin acısını. Henüz yeteri kadar güçlü olmadığından insanlar çocukken böyle yöntemler kullanabiliyor. Şimdi senin gerçek dışı her düşünceyi sorgulama zamanın. 
     
    Bir düşünce zihninize geldiğinde o düşüncenin nereden geldiğini kendinize sorun. Bu düşünce sizin düşünce alışkanlığınızdan mı geliyor ya da bir gerçeklikten mi? 
     
    Bilimsel yöntem gözlemle, analiz et ve sonuca git der, özetle. Hayatımızda bilimsel yöntemi kullandığımız müddetçe daha az zarar göreceğimize inanıyorum. 
     
    Sorgulama cesareti gösterebilenlere…

  • Bebeklerde kolik nednleri

    Kolik nedir?

    3 haftadan fazla süren, haftada üç günden fazla, 3 saati geçen ağlama ve huzursuzluk nöbetlerini kolik olarak adlandırıyoruz. Kolik genellikle doğumdan 3 hafta sonra başlar ve 3 aya kadar devam edebilir. Bebeklerin % 5 ile % 25 inde görülmektedir. Koliğin etkin bir tedavisi olmamakla beraber, bebeğin ağrısını azaltacak yardımcı ilaçlar ve masajlar, bazı seslerin dinletilmesinin bebeğe faydası olabilmektedir.

    Bebeklerdeki ağlama nöbetlerine yüksek tonda çığlık atma, yüzde kızarma ve inleme, bacakları karnına çekme, kafasını geriye atma, yumruklarını sıkma, gaz çıkarma, tahta gibi sert bir karın ve huzursuzluk eşlik eder. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; bu sorunlara neden olabilecek başka bir hastalığın olup olmadığıdır. Bunun içinde bir hekim muayenesi şarttır. Bebeklerde; fıtık, barsak düğümlenmesi, orta kulak iltihabı, idrar yolu enfeksiyonu gibi problemler de çok ağlamaya yol açar ve bebeğin kolik sorununu taklit edebilir.

    Koliğin kesin olarak bir nedeni tespit edilememiştir. Sadece bazı teoriler ortaya atılmıştır. Barsak gelişiminin yetersiz olması, besin alerjileri, barsak hareket azlığı, formüla mama intoleransı, gebeliğin stresli geçmesi, annenin alkol kullanması, anne yaşının küçük olması, ailenin sosyal şartlarının kötü olması gibi durumlar kolik riskini artırmaktadır.

    Bebeklerde koliği gidermek için bazı öneriler bulunmaktadır. Bunlar davranış değişiklikleri, diyet değişikliği, bitkisel çaylar, bazı seslerin bebeğe dinletilmesidir. Bebeğin kucağa alınması, hafif hafif sallanması, yumuşak bir ses tonu ile onunla konuşulması, gürültüsüz ve loş ışıklı bir odaya alınması, gözlerinin içine bakarak karnına sıvazlama yaparak masaj yapmak önlem olarak denenebilir. Tek başına anne sütü ile beslenen bebeklerde diyet değişikliği yapmaya gerek yoktur. Mama ile beslenen bebeklerde laktozsuz mamalar ya da alerjisi olan bebeklerde hidrolize alerji mamaları denenebilir. Bitkisel çayların kolik tedavisinde etkili olduğunu gösteren araştırma az sayıdadır. Rezene, meyan kökü, papatya kolik tedavisinde en sık kulla­nılan bitkilerdir. Melisa, rezene ve matricariae recutita karışımıyla yapılan çalışmada bir haftadan sonra ağlama zamanı azalmış, yan etki saptanmamıştır. Yine bir araştırmada kolikli bebeklerde beş değişik bitkinin karışımından yapılan bir bitkisel çay kullanmışlar ve anlamlı etkili bulmuşlardır. Bebeklerde kolik için kullanabilecek ağrı kesiciler ve gaz damlaları mevcuttur. Bunların doktor önerisi olmadan kullanmak doğru değildir.

    Gaz sancısı (kolik) nedeniyle ağlayan bebek nasıl sakinleştirilir

    Kolik selim bir durumdur ve pek çok vakada 3 ay sonra ortadan kaybolmaktadır. Ağlayan bir bebeği sakinleştirmek için birçok yöntem var­dır. Ancak, bir bebeğin yatıştırılmasını sağlayan bir yöntem bir diğerinin daha çok ağlamasına neden olabilir. Yavaş tonda bir şeyler mırıldanır­ken bebeğin gözlerinin içine bakmak ve onu hafifçe sallamak, genellikle yararlı olmak­tadır. Ağlayan bebeği rahatlat­mak için aşağıdaki yöntemlerde denenebilir:

    Bebeğin kucakta, pusette, yatağında, hamakta, bebek altı haftalıktan büyükse otomatik bebek salıncağında ritmik şekilde yavaş yavaş sallanması. Çok sert ve hızlı sallama boyunda yaralanmaya yol açabileceğin­den dikkatli olmak gerekir.

    Kucakta hafif hafif sallayarak gezdirmek.

    Bebeğin kanguru içinde ya da annenin/ bakıcının kucağında tutulması. Bazı bebekleri sıkıca, kun­daklar gibi sarmak işe yarayabilir.

    Bebeğin karnına sıcak havlu sarmak

    Bebeğe ılık banyoya yaptırmak

    Şarkı veya ninni söylemek. Bebeğin hangi müzik türünden hoşlandığını keşfetmeye çalışmalıdır.

    Ritmik seslerden yararlanma. Birçok bebek vanti­latör ya da elektrik süpürgesinin sesiyle, rahim içinde duyduğu guruldamaların teyp kaydıyla, doğadaki seslerle ya da babalarının sesleriyle sakinleşebilmektedir.

    Bebeğe masaj yapılması. Okşanmaktan ve doku­nulmaktan hoşlanan bebekler için masaj, sakin­leştirici olabilir.

    Kısa bir süre, annenin/bakıcının sırt üstü yatarak bebeği, üzerine yüzü koyun yatırması.

    Basınç uygulama tekniği: Bebek kucağa alınır, annenin/ bakıcının karnı üzerine yatırılır ve hafif­çe sırtına vurulur ya da sırtı sıvazlanır. Bu, birçok bebeğin çok sevdiği bir yöntemdir.

    Bu yöntemlerin etkinliği tam olarak bilinmemektedir. Ama bir çok bebek bu yöntemlerden bir veya bir kaçı ile sakinleşmektedir. Bütün bunların dışında kolikle başa çıkamadığını düşünüyorsanız, doktorunuza danışarak ilaçla tedavi yöntemini tercih edebilirsiniz. Fakat bilmelisiniz ki, koliği kesen sihirli bir ilaç yok. Ve ilaçların da yan etkileri olabilir.

  • Bebeklerde uyku alışkanlığı oluştururken sık yapılan hatalar

    ÇOCUKLARDA UYKU ALIŞKANLIĞI OLUŞTURURKEN SIK YAPILAN HATALAR

    Çocuklarda uyku problemlerinin görülme oranı yaşa göre değişmekle beraber %25-50 arasında değişiyor. Uykusuzluk kronikleştiği zaman, gündüz uyku hali, huzursuzluk, sinirlilik, davranış problemleri, öğrenme güçlükleri, akademik başarılarında düşüş ve kazalarda artış gözleniyor. Tüm bu sorunların ortaya çıkmaması için ailelerin, bebeklikten itibaren doğru uyku alışkanlıkları oluşturması ve bunun devamlılığını sağlamak konusunda dikkatli olmaları gerekiyor. Amerikan Aile Hekimleri Derneği, bütün aile hekimlerine rutin sağlam çocuk muayeneleri esnasında çocuğun uykusunda sorun olup olmadığının sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Uyku alışkanlığı oluştururken yapılan hatalar sonucu “davranışsal uykusuzluk” dediğimiz durum oluşuyor.

    Davranışsal Uykusuzluk:

    Çocukların/bebeklerin uykuya dalmak veya uykuyu devam ettirmek konusunda öğrenilmiş yetersizliğidir. Amerika’da bu gruptaki çocukların, tüm uyku bozuklukları içerisinde %10-30 oranında olduğu bildirilmiştir. Fakat kanımca ülkemizde bu grubun oranı çok daha yüksektir. Davranışsal uykusuzluğu olan çocuklar 2 alt gruba ayrılabilir:

    Uykuya geçiş sorunu

    Sınır koyma sorunu

    Uykuya Geçiş Sorunu: Bu gruptaki çocuklarda uykuya dalmakta veya uyandığı zaman geri uyumakta yetersizlik veya isteksizlik vardır. Belirli bir durum veya eylem sağlanmadan uykuya geçiş ve tekrar uyuma yapamazlar. Örnek vermek gerekirse bebeklik yaş grubunda ayakta sallanma, emzirilme, kucakta gezdirilme ..vs, oyun çağı grubunda ebeveyn yatağına gelme, gece beslenme..gibi durumlar sağlanmadığı takdirde çocuk uykuya geçemez. Bu durum 0-2 yaşta daha sık görülür.

    Sınır Koyma Sorunu: Eğer aileler çocuklara sınır koymada sorun yaşıyorsa bu durumla karşılaşıyoruz. Örneğin çocuğun belirli bir uyuma ve uyanma saati yoksa, uyumak istemediği zaman aile geç yatmasına, televizyon izlemesine, ebeveyn yatağında yatmasına izin veriyor ve bu durum sıklıkla görülüyorsa, defalarca içecek, tuvalet ..vs için kalkıyorsa uyku sorunları ortaya çıkıyor. Bu durum okul öncesi yaş grubunda daha sık görülür.

    Davranışsal uyku sorunlarında en iyi tedavi yöntemi önlemektir. Yani sorun ortaya çıkmadan aile hekimleri ve çocuk doktorları tarafından, sağlam çocuk takibi sırasında ebeveynlere çocukların uyku ihtiyaçları, uyku döngüleri, sınır koyma, uyku planı konularında eğitim verilmesi gerekir. Uyku eğitiminin içerisinde uyuma ve uyanma saatleri, gündüz uyku saatleri, uykuya geçiş rutinleri, beslenme saatleri ve gece uyanmaları konuşulmalıdır.

    Davranışsal uyku sorunlarıyla karşı karşıya kaldıysak çocuğun yaşına, sorununa ve ailenin yapısına göre değişen tedavi planı oluşturulması gerekir. Uyku sorunlarını çözmek için dünyada kullanılan başlıca üç yöntem mevcuttur:

    Ferber Yöntemi

    Tracy Hogg Yöntemi

    Kim West Yöntemi

    Bu yöntemlerin üçünün de amacı çocuğun kendi başına uyumasını ve uyanınca tekrar uykuya dalmasını sağlamak ve gece uyanma sıklığını azaltmaktır. Uyku sorunlarının çözümünde her hastaya göre farklı yöntem ve tedavi planı uygulanır. Çoğu zaman sadece uyku prensiplerine dikkat ederek sorun çözülebilir.