Etiket: Yol

  • Görünmeyen penis, gizli penis, göze çarpmayan (inconspicuous) penis

    Görünmeyen,dikkat çekmeyen,göze çarpmayan (inconspicuous) penis üst başlığı altında bazı tanımlamalar mevcuttur.

    Gizli, saklı (hidden), gizlenmiş (concealed)gibi terimler de kullanılmaktadır.Bu durumlar da penisin ya gerçekten küçüklüğü ya da penisin normal olup etraf dokularının bozukluğu söz konusu olabilir.Bu durumun ayırt edilmesi önemlidir. Çünkü mikropenislerde endokrin değerlendirme ve ayırıcı tanılar gerekebilmektedir.

    1)Küçük penis(mikropenis),penisin gövde olarak kabul edilen normal değerlere göre küçük olması (kendi yaş grubuna göre olan değerlerle karşılaştırıldığında)

    2)Ya da penisin yapısal olarak normal ancak saran yapılarının bozukluğuna bağlı olarak

    Gömük(buried) penis

    Perdeli,ağlı(webbed) penis

    Hapis,sıkışmış,tuzaklanmış (trapped) penis şeklinde görünecektir.

    Genel olarak doktora geliş şikayeti penisin küçük veya görünmez olması nedeniyledir.Bu da anne baba da ileriye yönelik kaygılara yol açmaktadır. İlk başta aileleri endişelendiren bu durum düzeltilmediğinde yaşı büyüdükçe çocukta da bazı endişelere yol açabilmektedir.

    Yapısal olarak penis üst kısımda karın duvarı ile başlangıç yerinde alt dokulara belirli bir açı ile yapışık durumdadır.Benzer bir açılanma da penisin alt tarafta torba ile birleştiği yerde olan açılanmadır.Bu alanlarda penis bu bölgelere bir nevi tesbitli durumdadır.İşte bu yapışma ve tesbitleri sağlayan bazı dokuların yetersizliğinde penis serbest kalmakta ve penis kısa görünmekte, içeride olduğundan ve de boyu da normal olmasına rağmen beliremediğinden görünememesine yol açmaktadır.Yine yapısal olarak penisin kökü ile karın duvarı arasında ki bölgede yağ dokusunun fazla olması da penisin gömük görünmesine yol açmaktadır.

    Gömük Penis

    Gömük penisteki penis gerek gövde yapısı,gerek boyu ve çapı ve gerekse yapısal özellikleri bakımından tamamıyla normal bir penis olmasına karşın sünnet derisinin altında saklı kalmış durumdadır. Sadece görüntü olarak küçük görünmektedir.

    Bunun nedenleri olarak;

    Penis kökünde ki karın duvarında yağ dokusunun fazla olması,

    Penis derisinin alttaki derin dokulara yapışmasındaki bozukluk,

    Torbaya kadar inmiş bir fıtık veya hidroselin (su kesesi ) ileri derecede genişlemesi nedeniyle penisin gömülmesine neden olması,

    Sünnet derisi dediğimiz uç bölgede yer alan derinin yapısal olarak aşırı derecede iriliği, (megaprepuce) fazlalığı sayılabilir

    Çok şikayet vermedikçe düzeltilmesini gerekli bulmayan cerrahlar da olmasına rağmen gömük penis çocuklarda bazı rahatsızlıklara yol açabilmektedir.Bunlardan bazıları tekrarlayan sünnet derisi iltihapları, bunu takiben bağlantılı olarak veya olmadan sünnet derisinin uç kısmında darlık gelişmesi (fimozis),cilt yapışıklıkları,akıcı işeyememe , işeme sürecinde çocuğun pipisini kontrol edememesidir.Yaşı daha da büyüdükçe bu durumun yaratacağı kozmetik rahatsızlık ve psikolojik sıkıntılar ,özgüven eksikliği ve de ailelerin çocuğun bu durumunun ileride ki cinsel hayatıyla bağlantılı kaygıları nedeniyle tedavi edilmesi düşüncesi ağırlıklıdır.Puberte öncesi çocuklarda bu durum dikkatli ve ayrıntılı bir muayene sonrasında sadece izlenir ve puberteye ulaştığında bu fazla yağ tabakası kaybolacağından ek bir tedaviye ihtiyaç duyulmaz. Eğer obezite nedeniyle dirençli bir yağ dokusu puberteden sonra da sebat ediyorsa liposuction veya cerrahi yollarla yağ dokusunun alınması ve karın duvarı bölgesine yapılacak plastik düzeltici operasyonlarla tedavi edilir.

    Eğer sorun penisin alt dokulara yapışma sorunu ise bu durum cerrahi yolla düzeltilmelidir. Penis tamamen etraf anormal yapışıklıklar ve bantlardan temizlenerek serbestleştirilir ve gevşek olan dokular alttaki dokulara dikilerek üst ve alt açılanmaları oluşturulur ve sünnet derisi ortaya çıkan ve normal boyutuna ve görünülürlüğüne kavuşan penisin alt tarafına kaplanarak tedavi edilir.

    Perdeli, Ağlı Penis

    Penisin alt kısmında torba ile birleşme kısmının başladığı yerde deri altı dokusunun alttaki dokulara tutunma sorunu veya gevşek tutunması nedeni ile oluşur. Bu durumda penis boyu normaldir ve görüntüsel olarak da sorun yoktur.Ancak penis gergin duruma getirildiğinde tam torba ile birleştiği yerde bir perdelenme görünecektir.Cerrahi işlem ile tedavi edilir.Ağlı perdeli kısım alınarak veya bazı estetik girişimlerle gerekli düzeltme yapılır.

    Sıkışmış,Hapis Penis

    Sünnet esnasında derinin fazla alınması sonucu oluşur.İyileşen uç kısımdaki deri daralarak penisin altta hapis kalmasına neden olur. Eğer çocukta daha önceden perdeli ağlı penis varsa ve buna dikkat edilmemişse ve sünnet yapılmışsa bu durum karşımıza çıkabilir.Yenidoğan döneminde yapılan sünnetlerin de bir kısmında bu durum gelişebilmektedir. Daralmış bir penis uç derisi vardır ve bu deri alttaki glans (penis baş kısmı) kısmına yapışmış durumdadır. Cerrahi yolla tedavi edilebilirse de steroidli pomatlarla tedavisi de mümkündür.

    Yukarıda saydığımız nedenlere bağlı sorunu olan ve görüntüsel olarak endişe duyulan penisler sünnet edilmemelidirler.Çünkü gömük penise neden olan sorunların düzeltileceği cerrahi operasyonda sünnet derisinin yetmezliği problem olacaktır ve özellikle penisin alt kısmının düzeltim sonrasında kapanmasında deri eksikliği karşımıza çıkacaktır.

  • Hipospadias(peygamber /yarim sunnet)

    HİPOSPADİ

    Tıp dilinde hipospadi başlığı altında toplanan yapısal bozukluklar erkek bebeklerin idrar yollarındaki doğumsal anormalileri kapsamaktadır.

    Bu hastalıkta idrar yolu normal yerinde değil de , daha geride , penis köküne kadarki herhangi bir noktada dışarıya açılır. Bu açılma yeri normal yeri olan penis ucundan ne kadar uzak ve penis köküne ne kadar yakınsa , bozukluğun o kadar ağır olduğu kabul edilir.

    Bu hastalığa genetik (ailevi) yakınlığın yanı sıra, annenin gebelik döneminde kullandığı hormon ilaçları da yol açabilir.

    Hipospadi istatistik olarak her 1.000 erkek bebekten 8’inde görülür. En sık görülen tipi ise idrar yolu açıklığının normal yerine çok yakın olduğu Glanuler Hipospadi tipidir.

    Hipspadisi olan bebeklerde penisin alt yüzünde, bant şeklinde kalın fibroz bir doku bulunabilir. Bu doku bandı, penisin alta doğru kıvrık durmasına ve ereksiyon halinde penisin anormal şekilde alta bükülmesine yol açar.

    Bunun yanı sıra , % 10 bebekte böbrek ve idrar yolu anomalileri ve inmemiş testis hipospadi hastalığı ile birlikte bulunabilir. Bu yüzden hipospadi tanısı olan bu yönlerden de bir çocuk cerrahisi uzmanı tarafından titizlikle tetkik edilmelidir. Aksi takdirde hipospadi bozukluğu çocukta tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, gelişme geriliği , anatomik yapının bozukluğu ve işeme zorluğundan kaynaklanan psikolojik sorunlar ve erişkin döneminde cinsel fonksiyonların bozukluğuna hatta cinsel fonksiyonların hiç yerine getirilmemesine yol açabilir.

    Hipospadi’nin başarılı bir şekilde giderilmesi, bebeğin doğumdan itibaren bir çocuk cerrahisi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Örneğin yanlış ellerde yapılmış bir sünnet operasyonu bebeğin bir ameliyat ile düzelme şansını tamamen yok edebilir.

    Doğumda bebeği ilk gören hekimin hipopadi bozukluğunu tanıyıp tespit edebilmesi ve aileyi bir çocuk cerrahisi uzmanına yönlendirmesi hastalığın tedavisindeki en önemli adımdır.

    Hipospadi ameliyatı için ideal yaş son yayınlarda 3-5 yaş olarak önerilir.

  • ÖFKE İLE NASIL BAŞEDİLİR?

    ÖFKE İLE NASIL BAŞEDİLİR?

     Öfke öncelikle benlik sınırlarımızı ve bedensel sınırlarımızı korumak için planlanmış alt beynimizce bilinçsizce yürürlüğe konmuş koruma kalkanımızdır. Yok edilemez, ama kontrol edilebilir. Kaygı gibi öfkede; motivasyonumuzun en güçlü ve sürükleyici atlarıdır. Öfke suyun enerjisi gibi bir enerji barındırır. Nasıl kontrolsuz su; baskınlara sellere erozyonlara heyelanlara yol açarsa, kontrol edilebilen su; çiftlik, baraj, elektirik gibi yaşam kalitemizi arttıran güzelliklere yol açar.
              Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüşürse okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Pek çok kişisel ve sosyal problemlerin (örneğin, çocuk ihmal ve istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet) temelinde öfke vardır. Öfke hem dışsal, hem de içsel bazı olaylarla ortaya çıkar. Arkadaşınız, kardeşiniz, sokaktaki bir adam, öğretmeniniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; trafik sıkışıklığı, iptal edilen bir randevu gibi olaylara da öfkelenebilirsiniz. Öfkelenmenizden kendi kişisel kuruntularınız sorumlu olabileceği gibi, daha önceden başınızdan geçmiş ve sizi öfkelendirmiş bazı olayların anıları da sorumlu olabilir. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; engellenme, haksızlığa uğrama, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, tehditler sayılabilir.
    Psikiyatristlere göre, öfkelendiğimizde 5 boyut birbiriyle ilişkili ve eşzamanlı olarak aktif olur. 
    Bu boyutlar:
    • Biliş – O andaki düşüncelerimizdir.
    • Duygu – Öfkenin yol açtığı fiziksel uyarılmadır.
    • İletişim – Öfkemizi çevremizdekilere yansıtma biçimimizdir.
    • Etkileniş – Öfkeli olduğumuzda hayatı algılayış biçimimizdir.
    • Davranış – Öfkeli olduğumuzda sergilediğimiz davranışlardır.

    Öfkenin ifadesi Sağduyumuz, öfke duygumu zu ner eye kadar götüreceğimiz konusun da önümüze sınırlar koymaktadır. Ancak afetler ve vahşetler sırasında yaşanan panik ve şok karşısında her şey karmak arışık olabilir. En başta artık hayatımız karmakarışık olmuştur. Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanırız. Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir. Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar için de en sağlıklı yoldur. Bunu yapabilmek için , istediklerimizin ne
    olduğunun farkına varmalı, bunları açık ve karşımızdakini incitmeyecek bir şekilde akt armalıyız. Karşımızdakine SEN demeden ben dili kullanarak, kişinin kişiliğiyle uğraşmayıp, o anki davranışını bizde yaptığı zarar veya incinmeden söz etmeliyiz. Öfkeye cevap asla susmak değil, ertelemektir. İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu birşeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasada sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psiko–somatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir. Yada hiç olmadık bir zamanda ve küçücük bir sebeple volkan gibi patlarsınız ve haklıyken haksız duruma düşer kendinizle başedemediğiniz için utanır zarara uğrarsınız özgüveniniz düşer bir daha kontrolümü kaybedersem korkusu ile kendinizi hapseder toplumdan izole edersiniz. Kontrollü olarak azar azar b irikmiş baraj gölünden su bırakır gibi öfkenizide zararsızca boşaltmaya çalışmalısınız.
    Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçen eğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz. Öfke Durumunda Vücut Tepkileri Öfke, çok hafif bir tepkiden hiddete kadar farklı yoğunlukta yaşanan bir duygudur. Diğer duygular gibi fizyolojik ve biyolojik değişmelerle birlikte hissedilir. Eğer dinlemeyi biliyorsak, vücudumuz bize öfkeli olduğumuz konusunda bilgi verir. 

    Öfkenin fiziksel işaretleri vardır:
    • Uyaran duyguyu harekete geçirir,
    • Stres ve gerginlik başlar,
    • Enerjiyi arttıran Adrenalin salgısı artar,
    • Nefes alıp verme sıklaşır,
    • Kalp atışları hızlanır,
    • Kan basıncı artar,
    • Vücut ve zihin “savaş ya da kaç” tepkisi için hazırdır.

    Sağlığa Etkisi

    Uzmanlar bastırılan öfkenin kaygı ve depresyona yol açtığını iddia ediyorlar. İfade edilmeyen öfke, kişiler arası ilişkileri bozabileceği gibi, zihinsel ve fiziksel problemlere de yol açabilir. Doğru ifade edilmeyen öfkenin yol açtığı fiziksel problemler arasında;

    • Baş ağrıları,
    • Mide rahatsızlıkları,
    • Solunum problemleri,
    • Cilt problemleri,
    • Genital ve böbrek fonksiyonlarında problemler,
    • Artirit,
    • Sinir sistemi rahatsızlıkları,
    • Dolaşım sorunları,
    • Varolan fiziksel rahatsızlıkların kötüleşmesi,
    • Duygusal rahatsızlıklar,
    • ve intihar sayılabilir.

    Öfkemizi Boşaltmak İyi Midir?
    Pekçok insan öfkesini bırakıvermenin kendisini hastalıklardan koruyup, diğer insanların ondan korkup daha çok saygı duyduklarını zannedebilirler ne yazık ki öfke şirkettede ailedede pek çok kılığa girip, gezinir dolaşır. Örn: dedikodu, çelme takma, işe geç kalma, işi savsaklama gibi Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir. Bazı insanlar bu inancı, diğer kişileri incitmek için verilmiş bir onay gibi algılamaktadırlar. Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiçbir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, kızgınlığınızı neyin tetiklediğini bulmanız ve kendinizi kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabileceğiniz stratejileri geliştirmenizdir.

    Öfkenin Yönetimi
    Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, ; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Öfke kontrolünü öğreten pek çok yöntem vardır. Doğru yöntem kişiden kişiye değişir. Doğru yöntemi belirlerken; kişinin kendi kişiliğine, yaşam tarzına uygun olanı seçmesi ve seçtiği yöntemi uygularken günlük yaşamında fazladan sıkıntı hissetmemesi göz önüne alınması gereken temel faktörlerdir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da
    olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer zaman zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da
    kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

    Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?
    Gevşeme: Derin derin nefes alın , sakin leştirici dur um ve man zar aları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın . Bu sakin leşmemize yardımcı olur.

    Den eyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır :
    Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp ver diğinizde göğsünüz değil, k arnınız şişmelidir.
    Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.
    Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı dü şünün v e gözünü zün önüne getirmeye çalışın. Geçmişt e çok sakin oldu ğunuz bir yeri h atırlayın. Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberler seniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlar da otomatik olarak u ygu layabilirsiniz.Düşünceleri Değiştirme Öfkeli insanlar düşün celerini küfrederek, bağırıp çağırar ak ifade etme eğilimin dedirler. Kızgın olduğumuz zaman gen ellikle, olayları istemeden abartılı v e çarpıtılmış olarak algılarız. Bu tür dü şünce biçimlerinizi fark edin ve yerin e dah a mantıklı olan ları yerleştirin. ken di k endinize, “Eyvah , her şey mahv oldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine, “Dü nyan ın son u değil ve bun a şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış h ale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşün ceyi de zihnin izden geçirerek deneyin. Öfken izin han gidüşün ceyle arttığın ı ya da azaldığını görün. Farkında olmadan çok sık kullan dığımız ve bizi kızgınlık duygu ların a h azırlayan, “asla” ya da “h er zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ” ya da
    “Her zaman h aksızlığa u ğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır. Öfke du ygunu zda h aklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koydu ğunuz için problemin çözümüne de k atkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfk e h aklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mant ık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğin izi hissettiğinizde mantığınıza sığının. K en dinize “ Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş v e çıkışların dan bazılarını yaşadığınızı düşünü n. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu dah a den geli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır. Öfkeli insanlar her şeyi t alepkar bir şekilde ist erler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, v b. için de böyle. H erkesin bu değerlere ihtiyacı v ardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın v e öfkeli insanlar, bunları t alep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları en gellenme duygusun a, o da öfk eye dön er.. Bu in sanlar, düşün celeri üzerin de çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu t alepkàr özelliklerinin farkına varmalı v e “beklentileri”ni, “ arzular”a dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için , “Ban a v erilmeli” ya da “Benim olmalı” demek
    yerine, “Ban a verilmesini ister dim.” diye dü şünmen in dah a sağlık lı oldu ğunu görmelidirler. Problemi çözme Bazen öfke duygularımız yaşamımızdak i gerçek v e kaçınılmaz sorunlardan k ayn aklan ıyor olabilir. Kızgınlık duygu ları böyle zamanlarda bu zorluklar k arşısın da yaşan an doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştir emeyeceğimizi ar aştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları ar aştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için u ğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir. Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama, yanıtları hemen bulamıyor, sonuca h emen ulaşamıyor sanız, k endinizicezalandırmayın . Dah a iyi iletişim Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönün de davranma eğilimin dedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey ; Yavaşlayıp gösterdiğin iz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklın ıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yav aşlayın v e asıl söylemek istediğinizidüşün ün. Ayn ı anda k arşın ızdakin in de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap v ermeyin. Öfkenizin altın da ne yattığını da an lamaya çalışın . İn san ın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerin e söylen enlerin altın da yatan ı bulmaya, asıl söylenmek isteneni din lemeye çalışın. Ya da belk i o ortamdan bir az uzaklaşıp rah atlamak isteyebilirsin iz. Ama ken dinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasın a izin v ermeyin. Sükún etinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir f elak ete dönü şmesini engelleyecektir.

    İletişim yöntemleri;
    • A tılganlık (kendini ifade etme) – Size gereksinimlerin izi v e meşru hakların ızı k abul edilir yollarla ifade etme becerisin i öğretir.
    • Dinleme – İletişim kan allarınızı açık t utmanızı sağlar.
    • Tartışma – İki insan arasın daki çatışmayı fik ir birliğin e v ararak çözme sürecidir.
    • Eleştirme – Yapıcı eleştiri yapabilme ve alabilme becerisidir.
    • Y ansıtma – Kişinin, davran ışının k abu l edilemez oldu ğunu algılama sorumlulu ğunu alma becerisidir. Tanımlan dıktan sonra, kabul edilemez olan davran ış özel olarak açıklanır. Dur um somut ve açık olarak if ade edilir.
    • Övme – Diğer kişinin savunmacı dav ranma şan sın ı azaltır. Mizah kullan ın Mizah, çeşitli yollarla öfkenizin yoğunlu ğunun azalmasın a yardımcı olabilir. Her şeyden ön ce daha den geli bir bakış açısı sağlar.Birine öfkelenip de belli sıf atlarla etiket ler takmaya başladığın ızda, bir an durun v e o in sanın gerçekten o “ şey” ya da “öyle” oldu ğunu düşü nün. Bu sah neyi gözünüzün önün e getirin. Örneğin birine, “muşmula” ya da “ odun kaf alı” gibi sıfatlarla saldırdığın ızda, o kişiyi gerçekten bir mu şmulaymış ya da odun dan bir kaf ası v armış gibi hayal edin ve gün delik işlerini o şekilde yaptığını gözünüzün önün e getirin. Eğer karşınızdaki in san ı benzettiğiniz şeyin n e olduğunu düşün erek k afan ızda gerçekten öyleymiş gibi bir r esim çizebilirseniz, öfkenizin azalmaya başladığını göreceksiniz. Çünkü mizah sırasın da yaşanılan du ygularla, öfk enin bir arada bulunması mümkün değildir.
    Öfkesi çok yoğun olan kişinin davran ışlarının altın dak i temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!” dır. Öfk eli insanlar kendilerinin ahlaken hak lı v e doğru olduklarına in anırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan h er türlü olay/ durum,
    onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Ken dilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini dü şünürler. Belki başka in san lar sıkıntı çek ebilirler ama onlar değil! Kendin izde de buna benzer bir duyguyu yak alarsanız, ken dinizi tüm dünyanın sahibi gibi hayal edin. Tüm insanların sizin önünü zde eğildiğini, eteğinizi öptü ğünü düşün ün. Bu h ayali görüntülere n e kadar ayrıntı koyar san ız, n e k adar talepkar olduğunu zu ve ne kadar mantık dışı davr andığın ızı o k adar iyi an layacaksın ız. Ayrıca durum ve olayların gerçekte ne kadar önemsiz olduğu nu da fark edecek siniz. Mizah kullanırken iki n oktada çok dikkatli olmak gerekir. Öncelikle mizah kullanmanın, sorunlarınızı gülerek geçiştirmek demek olmadığını, tersine onlarla yapıcı bir şekilde yüzleşebilmeniz demek olduğunu bilmelisin iz. İkincisi de mizah kullan ayım derken, alaycı ve aşağılayıcı mizah a başvurmaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu da sağlık sız öfke ifadesinin bir başka yoludur. Çevrenizi değiştirmek ; Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “ şeylerin” yakın çevremizde oldu ğunu f ark ederiz. Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesin e yık ılır ki dü ştüğünüz tuzağa ve o tuzağı t emsil eden in san lar a karşı öfke ile k avrulursunu z. Biraz ar a verin . Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatler de, sadece k endiniz için kullan acağın ız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir ann e, eve geldiğin de k endisine ayır acağı bir 15 dakik alık süre olur sa, çocuklarının ist eklerine, parlamadan daha iyi yan ıt verebilir.

    Önerilerimizi Gerçek Hayattan Örneklendirelim:
    Zamanlama: Eğer sev diğiniz kişiyle belli k onuları belli saatler de konuşuyorsanız ve bu k onuşmalar da h ep t artışma ile sonu çlanıyorsa, bu tür konuları k onuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikk atsiz oluyor sunuzdur ya da bu sadece bir alışkan lık h alin e gelmiştir.
    Kaçınma: Eğer çocuğun uzun odasın daki dağınıklık odanın önünden h er geçişte “k afanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı k apatın. Sizi öfkelen diren şeylere bakmaktan k endinizi alık oyun. “Ama, öfkelenmemem için çocu ğumun odasını temiz tutması ger ekir.” demeyin. K onu şu an da bu değil. Kon u kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.
    Alternatifler bulun: Eğer h er hafta sonu arkadaşlarınızla buluşmaya giderken yoldaki trafiksizi engellenmişlik ve öfke duyguları için de bırakıyorsa, bunu çözmeyi iş edinin. Elinize bir harit a alıp aynı yere f arklı, belk i dah a u zun ama daha rahat, manzaralı, h oş bir yoldan gitmeyi ya da evden dah a erken/geç çıkmayı deneyin. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz? Eğer öfkenizin, k ontrolünüz dışın a çıktığını düşünü yorsanız, ev ve iş h ayatınızın ön emli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikoloğun dan ışmanlığına başvurabilir siniz. Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelen direcek olaylar olacaktır. Yaşam h er zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla v e diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştir emezsiniz. Ama bu olaylar ın sizi etkileme biçimini değiştir ebilirsin iz. Kızgınlık v e öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz

  • Geleceği yönetmek ; neuroterapi

    Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler

    Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

    Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolda yürüyenler,

    Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

    Elbisesinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler ,

    Veya bir yabancıyla konuşmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    İhtiraslardan ve verdiği heyecanlardan kaçanlar ,

    Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki

    Pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,

    Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

    Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,

    Yavaş yavaş ölürler…

    Pablo NERUDA

    “Homeostoz” vücudumuzun normal koşullardaki doğal durumudur (yeni alınmış parıl parıl bir arabayı düşleyin…) Sağlıklı bir kişi bir kafede oturmuş sevgilisini düşünürken muhtemelen homeostoz durumundadır. Kalbi normal ritmde, kan basıncı, solunumu normaldir. Biraz çapkın olan bu beyefendi yan masadaki kızı kesmeye başlar, bu arada beklenen sevgili içeri girer ve işin rengi değişir. Ciddi bir ağız dalaşı başlar. Çocukcağızın kalp hızı, solunumu artar. Kan başına yükselir , cilt kızarır, ter basar, ağız kurur. Zira vücut şu an korunma reflexinde yani ‘’Allostoz’’ durumundadır.

    Kızcağız çıkıp gider, bizimki bir ‘’pufff!’’ çeker ve yine normal duruma/homeostoz hala döner. Bu temel iki mekanızmayı beynimiz ‘HİPOTALAMUS’ yolu ile kontrol eder.

    Yukardaki toplam bölgeye genel tanımı ile ORTA BEYİN denir. Burda;

    ⦁ Talamus : Beynin dinomosu ve giriş kapısıdır. Düşük elektrik burda üretilir, vücuda gelen tüm bilgi beyne buradan postalanır

    ⦁ Hipotalamus : Hormonal (kimyasal) ve sinirsel(elektriksel) yolla , tüm beyin yapılarından gelen emirleri bir araya getirir birleştirir ve Homeostoz ve Allostoz’ı oluşturur.

    ⦁ Hipofiz : Hipotalamus’un emir eri patacısıdır.

    ⦁ Amigdala : Duygusal bellek deposudur.

    ⦁ Hipokampüs : Uzun süreli bellek deposudur.

    ⦁ Bazal Ganglion : Vücut hareketleri, uyanık olma, öğrenme, duygusal ifade gibi özellikler de yardımcıdır.

    ⦁ Limbik Sistem : Yukarıdaki 6 bölümün genel adıdır. Bilinçaltı denen durumun temel etmenidir.

    Aşağıda gözlenen beyin sapı ise ilkel beyin bölümüdür. Zeka /akıl gelişmeden önce zorunlu olan nefes alma, kalp hızı gibi temel özelliklerimizin çıkış/yönetim merkezidir.

    HPA Hipotalamus, pituiter(hipofiz) ve Adrenal (böbrek üstü bezi) ise genel olarak beynin vücudun Homeostoz halde normal çalışması ya da Allastoz; koruma moduna girmesi için gerekli temel yoldur. Allastoz’ı beynin fren veya sigorta sistemi olarak düşünebilirsiniz. Hipotalamus ise beynin tamircisidir. Araba teklemeye başladığı zaman (şeker, tansiyon, kolesterol, tiroid hormon düzeyleri azalmış veya artmışsa ) doğrudan devreye girer. Tamirci tamiri iki yolla yapar elektrik ve kimyasal. Kimyasal yol hipofiz üzerinden hormonların düzeyinin kontrolü şeklinde olur.

    Allostoz’daki (bozuk) bir yapı da hormonlar (kortizol, norepinefrin, CRH) beyin ön bölgesi + hipokampusu İNHİBE(durdurma), Amigdalayı exite (uyarma) hale girer (Depresyon, anksiyete, otizim gibi rahatsızlıklarda büyümüş aşırı uyarılmış amigdala etkisi kısıtlanmış beynin ön bölgesi, hipokampüs söz konusudur ).

    Hipofiz’in salgıladığı;

    Vazopresin : Azalırsa belli yaş üzeri sık idrara çıkma

    FSH- LH : Kadında adet düzensizliği

    Testesteron : erkekte sperm üzertimi, kalp damarını gevşetme

    Ostrojen : Kadında yumurtalık çalışması

    Prolaktin : kadında süt üretimi stresin azalması

    Tiroit : enerji üretim ve taşınması, yağ – şeker metabolizması ( depresyon ve bipolar bozuklukta TSH ve TRH seviyesi düşüktür.)

    Hipofizin salgıladığı bu hormonların çoğunun (kortizon, pragesteron dahil olmak üzere ) üretiminde ise KOLESTEROL temel yapısal moleküldür.

    Kolesterolün önemli kısmını vücut üretir, çok azı besinlerle alınır. Kolesterol aynı zamanda antioksidandır. Vitamin (A,P, E kullanımı ve D vitamini üretiminde gereklidir. Beyin, damar, kalp hastalıklarında yüksek kolesterol etkilidir. (Ancak son dönemlerdeki yağ ve yumurta içermeyen kolesterol diyetleri kesinlikle yanlıştır; Eski bilgilere göre yağlar vücutta kolesterole dönüşür. O ise damarları tıkar, kalp hastalığı ve felçe yol açar. Kırmızı et kan basıncını artırır, kansere yol açar.)

    Yeni düşünce KETÖJENİK diyet daha mantıklıdır. Daha yüksek yağ, et, sebze buna karşılık minimum düzeyde şeker( Bu yöntem epilepsi, Parkinson, Alzheimer hastalarında olumlu sonuçlara yol açmıştır.)

    (Jonh Hopkins Medicol İnstitutions, Dr John M. Freeman 10 yıllık çalışma sonucu)

    ⦁ Clinical Cardiolayy

    ⦁ İnternol Medicine

    ⦁ Jac Cordioloyy dergi yayınları…

    Beynin kendini yapılandırma yöntemi : PLASTİSİTE

    Plastisite hücreler arası bağlantı sayısının artması demektir. ( Yeni nöron üretimi olmadığı için de mükkemmel bir kendini koruma kurtarma stratejisi/ yöntemidir.

    Yukarıdaki üçgeni hastalıklar açısından incelersek ;

    Travma/aşırı stres BÖB + (artmış)

    Depresyon Amigdala + BÖB ve Hipokampüs – (Azalmış)

    Menepoz BÖB +

    OKB BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    İntahar BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    Şizofreni BÖB +

    İlaçlarının etkisi çoğunlukla LİMBİK sistem yolu iledir. İlaçlar kısaca kullanıldıkları an beynin ön bölgesinin görevini üstlenmeye çalışır.Ancak bunlar beynin plastisilerini artıramaz.Plastisite hücreler arası (dendrit) artması ile oluşur.

    Latince ve bilimsel jargon sıkıntı verdi ise kısa bir şiir ile ara verelim ;şizofren olarak sınıflandırılan Serhat DİLSİZ’in cezaevinde ve Manisa Akıl Ruh Sağlığı Hastanesi’nde yazdığı şiirle;

    Bilinmez hangi düş hatırlatır yarını

    Kim çelme taktı hayatına

    Bileğinde deri zincirlerin izi

    Sünger kaplı hücreden hatıra

    Üstüne oturan kırmızı gözlü sırtlanın

    On iki mikro dalga dudaklarından

    Salyalar damlıyor ağzıma

    İçimdeki parmaklıkların içinden

    Bilinmesi benden çıkartmaya çalışan bir ecza

    Toplu cinayetler aklımda

    Bu bana bilinmezden verilen bir ceza …

    Ben beynimin kafası güzel haliyim

    Volta da elli altı

    Kafa kırık altı

    Hücrenin metresi üç

    Bir serhat bir bilinmez yürüyen bir bedende iki

    damarlardan geçen ecza bin mikro gram

    Kimi ulak kimi ruj lekeli

    Yarısı yanmış yarısı kalmış

    Onlarca izmarit tükürmekteyim

    Her nefeste yarına daha var

    Bir sigara… yarım sigara… son sigara…

    Yukarıda anılan şeytan üçgeninin (!) terapisinde kullanılan neuroterapi’yi diğer yazılarımızda inceleme şansınız var.

    Şu an size çok yeni bir iki tedavi/terapi yöntemlerinden bahsetmemiz iyi olacaktır.

    ⦁ İçmiş olduğunuz su da mutlak surette magnezyum miktarının kalsiyum eşit olmasını arayın. (satılan bir çok su da bunu bulmanız çok zor olsa da!)

    ⦁ Q 10(Koenzim 10) hücresel enerji ihtiyacını karşılar.

    L kartinin, keratin,karnosin, magnezyum ve kalsiyumla bitlikte ATP etkinliğinde görevlidir. Antioksidandır, kalbi güçlendirir, Alzheimer ve parkinson’da yararlıdır. Diobetle streste etkilidir.

    ⦁ Lipoik Asit : Şeker hastaları, kanserde durdurucu yapısı mevcuttur.

    ⦁ EDTA : Damar yolu ile uygulanır. Ağır metallerin tümünde etkilidir. Damar sertliğine sebep olan kalsiyumu temizler. Hipertansiyon, kladikasyon (bacak damar tıkanmasına bağlı yürüme ağrısı) etkilidir.

    Genel olarak duygularımız bize hakim olduğu sürece, zekamız (iyi veya kötü şekilde)hiçbir şey yapamaz. Tutkular mantığı bastırmıştır.

    Yani genel olarak iki zihnimiz vardır : biri düşünür diğeri hisseder( kalbimiz ve beynimizin zihni).

    Duygusal beynimiz akılcı beynimizden çok önce gelişmiştir. Duygusal hayatımızın en önemli ve eski kökü koku duygusudur. Koku lobu merkezi de 2 farklı nöron tabakasından oluşur:

    ⦁ Merkez alınan koku yenilir mi? cinsel açıdan uygun mu? Yaklaş, doku düşman mı? Kaç veya kovala mesajlarını verir.

    Duygusal beynin temel katmanları limbik sistemdedir (limbus Latince yüzük demektir). Limbik sistem geliştikçe 2 beceri geliştirdi: Öğrenme ve hatırlama. Bu ise bizi tüm diğer canlılardan ayırdı. Diğer canlılar gibi akıllıca/zeki seçim yapma, değişmez otomatik tepki vermenin yerini artık çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir yiyecek öldürüyorsa ondan kaçınma, pis kokulu bir eşi seçmeme…

    Daha sonra gelişen neokorteks ise işi daha ileri götürdü. Duygular yolu ile alınan bilgilerin kompleks işlenmesini Amigdala (latince badem demektir) duygusal belleğin ana deposudur (cingulate gyrus’la birlikte). Normalde tüm duyu organları (göz, kulak, deri…) sinyalleri talamusa yollar, bunlar neokortekse yollanır, burda birleşir ve gerekli cevap verilir.

    Ancak limbik sisteme giden/gelen bu temel ana yolun dışında kısa ve hızlı bir yol daha vardır; küçük bir nöron demeti talamustan doğrudan amigdalaya gitmektedir. Bu yol amigdalanın korteksin cevabı henüz hazırlanmadan şipşak bir cevap verilmesini sağlar. Neokorteks yavaş ama donanımlı bir ince ayarlı tepki üretirken, amigdala bu kestirme yol sayesinde bizi hemen harekete geçirir (yani bazı duygusal tepkiler bilinçli hiçbir katkı olmadan oluşabilir). Bu yanıt sonuç olarak dikkatsizdir, olay kesinleşmeden harekete geçme anlamı taşır. Bize çılgın talimatlar verir. Amigdala bu acil durumu geçmişteki bilgi korteksine dayanarak yapar (birini görürüz ve yüzü bize amcamızı anımsatır; hipokampustaki bilgi işleme bunu sağlamıştır. Ama nedense adamdan birden hoşlanmayız zira amcamızı hiç sevmeyiz; bunu ise amigdala üretir.

    Farelerdeki deneylerde bu ekspres, hızlı yolun 12 msn (milisaniye= saniyenin binde 12’si) olduğu saptanmış insanda 24 msn olduğu düşünülmektedir. Talamustan neokortekse ulaşan yol ise bunun 4 katı hızdadır.

    Beynin amigdalanın ani hamlelerine karşı bir tampon görevini ise prefrontal loblar yapar.

    Sağ prefrontal loblar korku, öfke ve benzeri tüm olumsuz duyguların merkezidir. Sol lob ise sağ lobu bastırarak bu duyguları kontrol eder.

    Prefrontal lob amigdala devresi hasar görmüş kişilerde bu nedenle zeka veya bilişsel yetilerde bir bozulma olmaz ama duygusal bilgi haznesine ulaşım yetersi z olduğu için geçmişe ait duygusal derslere ulaşma mümkün olmadığı için bu kişiler duygusal seçimlerde zorlaşırlar.

    Kısaca önsezi ve hislerimiz önemlidir. Kuru mantık bundan sonra devreye girer. Duygularımız mantıklı olmamız için gereklidir.

    Aslında epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların (Zyprexa, Seroquel, Risperdol vb.) şizofreni nöbetini tetiklemesi da biraz buna dayanır. Zira bu ilaçlar dopamin salgısını arttırır, dopaminse şizofreni nöbetini arttırır.

    Bir epilepsi nöbeti vücut için çok ciddi bir uyarıyı ortaya çıkarır. Bedenimiz hayati bir tehlikededir. Bunlar karşısında nörokimyasal uyaranlar (nörotransmitterler; epinefrin, norepinefrin, dopamin vb.) hızla karşı koyma iletisini amigdalaya yollar. Amigdalanın ekspres yanıtını yukarda anlattık. Ne yazık ki epilepsi hastalarında şalter yani prefrontal lobların hareketi durdurulmuş haldedir. O nedenle bu tür hastalarda yapılacak olan nöroterapi seanslarında frontal lobun güçlendirilmesi ön plana alınmak zorundadır.

  • Beyninizde var olan ve acımasızca yok ettiğiniz değerler

    Beynimiz tokat cevizine benzeyen, onun gibi iki parçalı, kıvrımlı, kabuklu, 1-2 kg ağırlığında(Einstein gibi bir dahi olsanız bile asla 4-5 kg olamayacak). Trilyonlara ulaşan NÖRON denen hücreler yolu ile insanoğlunun ürettiği en güçlü bilgisayara nazaran binlerce kez büyük bilgi iletişimini gerçekleştirebilen inanılmaz bir mekanızmadır.

    Şunu da belirtmek gerekir ; ne yazık ki 4-5 gün giyilmiş bir çorap gibi de pis kokuludur. Yani ‘Kuzuların Sessizliği’ filmindeki gibi pişirmenizi tavsiye etmem. Zaten filmde de bir yanlış söz konusudur; beynin bir bölgesinden 2-3 dilim keserseniz bunun sonuçları feci olacaktır. Evet acı çekmezsiniz çünkü beynin acıya tepkisi yoktur. Ama filmdeki gibi gözleriniz açık beyninizin bir yamyamca yendiğini görüp gülemezsiniz. Zira kesilen o bölge hangi motor veya bilişsel faaliyetle ilgili ise o faaliyet aniden donar. Örneğin konuşma bölgesi kesildi ise artık konuşamazsınız.

    Gerçekten bu şekilde belli bölgeler belli faaliyetler üzerinde bu kadar etkili mi? Bu iddamı, bu yazıyla bile kanıtlamam mümkün mü? Hem de binlerce km uzaktan ve binlerce saat farkı ile? Evet, ve sihirle değil bilim yolu ile bunu yapabilirim.

    Şu emrime uymanızı rica ediyorum ;

    “Hepiniz sol ayak başparmağınızı oynatın!“

    Ne oldu ,oldu mu? Evet, sanırım oldu…

    Oldu, zira benim verdiğim emri uzaktan alan emriniz onu beyin-omurilik kanalı üzerinden sol ayak başparmağınızdaki hücrelere yeni bir emir olarak iletti.

    Peki de bunu nasıl, ne yolu ile yaptı, o küçücük çap ve ağırlıktaki bir et parçası?

    Nöronlar elektro-kimyasal yolla çalışırlar(Elektrik ve kimyasal iletimle). Bilgi bu sayede iletilir. Ancak vücudumuzda elektriksel akımın iletiminin önünde ciddi bir sorun mevcuttur; vücudumuzun %90’dan fazlasının sudan oluşması (kan vs olarak)…

    Suya elektrik girince ne olur? Küvette yıkanırken saç kurutma makinası girince ne olursa o olur; çarpılırsınız!

    O nedenle elektrik akımı şekil değiştirir kimyasallara dönüşür. Nörottansmitter(nörol taşıyıcılar; dopamin,epinefrin, norepinefrin, adrenalin ve benzeri şu an saptanan şekli ile 29 adet taşıyıcı)

    Bunlar hücreden atlar, yüzer, öbür hücreden ulaşır üzerindeki sanki denizaltındaki yüzücülerin giydiği özel elbise, oksijen tüpü, palet gibi onu sıvının içinde koruyan giysiyi çıkarır yine elektrik akımına döner ve burda elindeki bilgiyi bu yeni hücreye iletir..

    (kısa bir not olarak ekleyelim; ilaç firmalarının nörol bir çok rahatsızlıkla hemen ilaca sarılması bu açıdan inanılmaz ölçüde anlaşılmaz bir yoldur. Az önce söyledik nöron içinde bilgi birikimi öncelikle elektriksel yapıdadır. Bu yapıda bir bozukluk varsa kimyasal iletim ne kadar mükemmel olursa olsun karşıya yine bu bozukluk iletilir. Yani evin ışığı yanıp sönüyorsa yine yanıp sönmeye devam edecektir. Öte yandan vücudun koruma sistemi şunu algılayacaktır; “Ortada bir sorun var, ve bizim patron(vücut, beyin yani siz!) bize destek oluyor, aslında bizim normal koşulda ürettiğimiz taşıyıcıları bize bedavadan veriyor. O halde; “Siesta ,tatil, yatın arkadaşlar; vur patlasın çal oynasın! “

    Şimdi beynimizde var olan diğer özelliklere bakalım;

    Beynin evrimsel açıdan en son gelişen ön bölgesi (gözlerimizin 4 parmak üstü) FRONTAL bölgedir. Dikkat, kendine hakim olma, karar verme gibi faaliyetleri düzenler.

    İki kulak arası bir yay gibi( ya da bir walkman kulaklığı gibi) uzanan TEMPORAL bölge okuma , yazma, duygusal hafıza gibi işlevlerde,

    Erkeklerde belli yaştan sonra ensede beliren kıvrım, katmerdeki ters yola benzeyen PARİATAL bölge uzay/zaman, yön bulma gibi faaliyetlerde,

    Onun az altındaki OKSİPİTAL bölge ise görme ile ilgili işlevlerle ilgilidir.

    200 yılı aşkın bilgi birikimimizle beyindeki bir çok bölgenin neleri yönettiğini öğrendik. Örneğin FP1-FP2 dikkat, kendine hakim olma, dürtü kontrolü,T3: yazma T5: okuma, T6: matematik, O1-O2 görme gibi…

    Yani bir kişi de T6 bölgesinde bir sorun varsa bu kişiye en iyi matematik öğretmenini tutsanız bile matematik öğrenemez.

    Bu bölgelerde sorun çıkmasının bir çok sebebi olabilir. Genetik yapı, anne de kortizol yüksekliği, anne sütü alamama, trafik kazaları, çocukken düşmeler ve yüksek ateşe maruz kalma, menenjit, ensefalit, ağır metaller, ve en önemlisi anne/babanın veya bizzat kişinin alkol/uyuşturucu bağımlılığı…

    Buralardaki faaliyetleri beynin kendi elektrik dinamosu (Periatal bölgeye yakın bir yerdeki, bir mercimek büyüklüğündeki ama buna rağmen elektrik üretimi yapan TALAMUS’un ürettiği elektrik akımları düzenler.

    Gamma 30 Hz üzeri

    Beta 15-30 Hz

    Theta 12-15 Hz

    Alpha 4-12 Hz

    Delta 0.1-4 Hz

    Gamma’nın ne ürettiğini hala tam bilmiyoruz. Ancak Hindistan Guru’ları ve Türk Dervişleri’nin bunu kontrol yolu ile kalplerini bile durdurup yeniden çalıştırdıkları iddaa edilir.

    Beta analitik düşünce, karar vermede etkilidir. Düşük seviyede ise (SMR:Sensori Motor Ritim), DEHB: Dikkat Eksikliği- hiperaktiviteye yol açar.

    Theta daha çok hayal kurma, fantezi ile ilgilidir,sanatçılarda yüksektir. Düşükse huzursuzluk, takıntı ve benzerine yol açar.

    Alpha 13 yaşından itibaren normal her insanda yaygın olması gereken, beynin kontrol mekanizmasını düzenleyen en sağlıklı dalgadır.

    Delta ise normalde gece üretmemiz zorunlu olan ancak gündüz üretiliyorsa gündüz düşleri, dikkatsizlik, bakmak ama görememek, duymak ama işitememek halini yaratan en kötü, mahallenin ağır abisi, mafya babası bir dalgadır. Üretimi çoksa diğer tüm dalga boyları üzerinde baskı yaratır.

    Şimdi bir de vücudumuzun savunma sistemine göz atalım.

    Vücudumuz dış dünyadan gelen her şeyi, içine girmeye gelişen bir yabancı, düşman, saldırgan gibi algılamaya koşulludur. Bu; ister bir bıçak, bir kurşun, bir bakteri/virüs veya sevgilimizin kötü bir lafı olsun.

    Bu savunmayı ANTİKOR denen bağışıklık hücreleri yapar, saldırganlara ANTİKOR denir. Antikor’la Antijen arasındaki ilişki kilitte/anahtar ilişkisine benzer. Yani Antikor kilitteki girintilere kendindeki tamamen uyan çıkıntıları sokar ve çıt diye açarak içeri girer ve onu yok eder; evi soyar yani!

    İlaçların çalışması da aslında bu yolla olur. İlaçlar aslında zayıflatılmış antijenlerdir. Antikor tıpkı bir boksörün asıl maçtan önce zayıf masörü ile çalışması gibi zayıf antijenle çatışır, onu dövdüğünü görünce morali artar, asıl rakibine kahramanca saldırır. ACI YOK RAKİ!

    Bu arada 2 not ekleyeyim ;

    İlacın metabolizmada emilim ve etki hızı şöyledir;

    Gördüğünüz gibi tıpkı bir deve sırtına benzer ;

    İlaç prospektüslerinde yazar. “Vücutta salınımı 4 saattir“ vs. Alınan ilaç 4 saat sonra pik noktaya çıkar, yayılır, etkisini yapar ve idrar, gaita, terle vücuttan atılır. Küçücük 4 yaşında çocuklara DEHB için RİTALİN yani ÇOCUK KOKAİNİ veren psikiyatristler bunu niçin göz ardı ediyor? Sabah saat 9’da alınan ilaç 4 saat sonra 13.00’da vücuttan atılır. Ancak sorun bitmedi ise şu olur; çift hörgüçlü deve; yani ya ritalinin dozunu artır ya da ritaline concerta’yı da ekle.

    Vücuda saldıran antijen ORGANİK (doğanın ürettiği) bir yapıda ise antikorun işi kolaydır. Ancak metilamfetamin, kristal, bonzai, jameika, extacy, kokain, eroin gibi maddeler İNORGANİK(insan üretimi) yapıdadır.

    Dolayısı ile antikorun tanınması yani kilit x anahtar ilişkisi kurması imkansızdır. İnorganik antijen Arnold Schwarzenegger’in Terminatör 2 filmindeki yaratığa benzer; sürekli şekil değiştirir, yaratık kızın kolunun bir an bıçağa dönüşmesi gibi; antikor ona tutunamaz, o nedenle de yok edemez.

    Bu tür bir madde kullanıldığında Antikor koruma kalkanı çöker, antijen beyin/omurilik bariyerini aşar ve beyne girer. Öncelikle serebral korteksi etkiler, daha sonraysa ;

    Az yukarıda anlattığımız bölgelerden birine SALDIRIR;

    Madde bağımlılarında FPZ ve OZ denen ;

    “Kendine hakim olma, kontrol etme,dürtülerini erteleme, hatalarından ders alma “ bölgesine!

    Bu maddeler orada olabilecek en berbat işi yaparlar. Delta dalgalarını tetiklerler. Bu maddelerin oradan sökülmesi artık inanılmaz boyutta zor hale gelir.

    Sonuç ise; işini, ailesini, çoluk çocuğunu, çevresini yitirme, adalet mekanizması ile karşı karşıya gelme, eroin gibi maddelerde ise ALTIN VURUŞ yani ÖLÜM!

    Bunun anlamı: gençler arasındaki jargonla cool olma, kafa yapma girişiminin;

    Kafayı, beyni, onur, namus, ahlak, eş, çocuk, aile, toplum dayanışması ve var olan tüm değerlerini yitirme ile sonuçlanmasıdır.

    Çin’li bilngin Lao TZU’ya bir genç gelir.

    “ Hocam, ben mutluluğun sırrını öğrenmek istiyorum “ der.

    Lao TZU;

    “ Bunu bedava vermem, al şu kaşığı eline, içine bir yağ dök, hiç dökmeden sarayımdaki tüm güzel eserleri incele geri gel, sırrı o zaman anlatırım. “

    Çocuk sarayı gezer gelir.

    “ Hocam mükemmel yapıtlar gördüm “ deyince usta ;

    “ Ama yağı dökmüşsün “ der. .. Çocuk ağlar sızlar ve bir şans daha ister. Usta peki der. Çocuk bu kez yağı dökmemek için itina ile gezer, geri gelir. Usta sorar “ Odamın girişindeki heykeli gördün mü? “ Çocuk utanarak;

    “ Ustam yağı dökmemek için bakmamışım, göremedim “ der. Usta güler ve şöyle konuşur;

    Hayatın güzelliklerini, eğlenceyi, iyi bir yaşamı, parayı, zenginliği, mutluluğu kazanmak için elbette çabalayacak, didinecek, uğraşacak arada gezecek eğleneceksin ama bunu yaparken asla kendi değerlerini yitirmeyeceksin!

    Mutluluğun sırrı budur !

    Madde bağımlısı genç kardeşlerime BEYİNLERİNE ve DEĞERLERİNE sahip olmaları ve asla yitirmemeleri dileklerimle…

    NOT,

    Serebral korteks: Beynimizde görevi düşünme, istemli hareket, dil,sonuç çıkarma ve algılama olan yapıdır. Beyin yarı kürelerinden her biri vücudun zıt tarafını kontrol eder. Beynin sol yarısı, sağ elin kontrolü, konuşma ve yazma dili, bilimsel ve sayısal yetenek, düşünme, mantık ve çözümleme gibi motor alanlara sahiptir.

    Sağ yarıda ise sol elin kontrolü, görme ve hayal, müzik ve sanat yeteneği, yüzlerin ve üç boyutlu şekillerin yansıması ve algının tamamlanması gibi özelliklere sahip motor alanlar bulunur.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Endoskopik hidrosefali ameliyatı

    Hidrosefali adını verdiğimiz hastalıkta beyin omurilik sıvısının yani BOS’un fazlalığı söz konusudur. Hidrosefali genellikle şant denen cihazın takıldığı ameliyatlarla tedavi edilir. Tabii ki söz konusu şant cihazları her ne kadar yüksek teknoloji ürünü olsalar da, maalesef kolaylıkla tıkanıp bozulabilen cihazlardır.

    Hidrosefaliye yol açan, yani bu sıvının fazlalığına yol açan neden eğer sıvının dolaştığı yollardaki akım zorlukları veya tıkanmalar ise; o takdirde seçilmiş hastalarda bu yolları açıp akımı rahatlatmak için endoskopik cerrahi de kullanılabilmektedir. Tabii ki bu yöntemde de kafatasına bir delik açıp beynin içine girilmesi gerekmektedir.

    Çağdaş cerrahideki minimal girişimsel yöntemlerden biri olan endoskopik cerrahi sayesinde şant kullanmadan, tabiri caizse köşelerin arkasına da bakarak BOS akım yolları genişletilebilmektedir.

  • Hamilelik ve bel ağrısı

    Bel ağrısı hamilelik esnasında oldukça sık karşılaşılan bir yakınmadır. Görülme sıklığı %75 civarıdır. Diğer bir deyişle her 4 kadından 3ü gebelik periyodu boyunca bu yakınmaya maruz kalmaktadır. Bebek doğduktan sonra ise tüm ağrılar büyük oranda geçmektedir.

    Hamileliğin her aşamasında ağrılara neden olan farklı faktörler bulunmaktadır. Gebelikte ortaya çıkan bel ağrılarının en önemli nedenlerinden biri, omurga, pelvis, kuyruk sokumu kemiklerine binen yükün artması ve bu kemiklerdeki aşırı yüklenmedir. Hamilelik esnasında salgılanan çeşitli hormonlar bel ağrılarınında içinde bulunduğu farklı gebelik semptomlarının oluşumunda suçlanmaktadır. Hamileliğin erken evrelerinde artan hormon düzeyleri özellikle eklemlerde enflamasyonun ve hassasiyetin artmasına yol açar. İkinci trimestr itibari ile bebeğin büyümesi ile birlikte kaburgaların ve pelvis genişlemeside bu hassasiyeti arttırır.Postür değişiklikleri hamileliğin erken evrelerinde aslında başlamaktadır. Bu değişiklerile birlikte adalelerde artaya çıkan kontraksiyonlar ve sinirlerdeki gerilmeler ağrının bir başka nedenidir. Hızla büyüyen rahim ve içinde gelişmekte olan bebek bel ve pelvik bölgede ileri gerilmeye neden olmaktadır. Normal bel omurga eğriliği artmakta buda sinirlerde sıkışmaya yol açabilmektedir. Relaxin adı verilen hormon özellikle hamileliğin yedinci ayı itibari ile artmakta ve doğum olayının daha rahat gerçekleşmesine imkan tanımaktadır. Bunu yaparken adale ve ligamanları gevşetmekte buda ağrının artmasına yol açabilmektedir. Tüm bu hadiseler hamileliğin normal bir süreci olmakla ve sağlıklı bebek gelişimi ve doğum için gerekli olmakla birlikte, her biri bel ağrısı, kalça ağrısı, uyluk bölgesinde ağrı, bacak ağrısı, kalçada ve bacakta uyuşma,bacaklarda kuvvet kaybına yol açabilir. Semptomlar normal bir süreç sonrası ortaya çıkıyor ve sık görülüyor olabilir. Ancak gebe kadınlar bununla yaşamak, bu ağrılara katlanmak zorunda değillerdir. Gebelikte ortaya çıkan tüm semptomlar gibi, doktorunuzun şikayetleriniz konusunda bilgi sahibi olması ve altta yatabilecek olası nedenler hakkında gerekli araştırmaları yapması gerekecektir. Potansiyel olarak neden olabilecek tüm sorunlar elimine edildikten sonra ağrıları azaltmanın çeşitli yolları bulunmaktadır.

    Hamilelik esnasında bel ağrısını azaltmanın yolları:

    Duruşunuza dikkat edin. Bebeğiniz büyüdükçe ağırlık merkeziniz ön tarafa doğru kaymaktadır. Ön tarafa düşmemek için vücudunuzu kompanse etmeye çelışırken sırt adalelerinizi gerebilirsiniz buda bel ağrısına yol açacaktır. Bu nedenle postur çalışmaları çok önemlidir. Başınız ve omuzlarınız dik, mümkün olduğunca öne eğilmeden gergin vaziyette durmaya özen gösterin. Araba kullanırken doğru postürde olduğunuzdan emin olun. Dizleriniz kalçanızdan yukarda olmalı ve dirsekleriniz direksiyonu tutarken rahat şekilde kırılabilmelidir.

    Özenle oturup kalkın. Ayaklarınız hafif yukarıda olacak şekilde oturun.Sırtınıza destek olacak bir sandalye seçin veya belinize destek olacak uygun bir yastığı arkanıza yerleştirin. Sık pozisyon değiştirin ve uzun süre ayakta kalmamaya özen gösterin. Eğer uzun süre ayakta kalmanız gerekiyorsa bir bacağınızı ufak bir basamak üzerinde dinlendirerek omurgaya binen yükü azaltın.

    Eğilme ve yük kaldırma tekniklerinizi geliştirin. Eğilirken dizlerinizi kırın ve mutlaka omurganızı dik turun. Yük taşırken tüm ağırlığı bacaklarınıza verdiğinizden emin olun ve cismi olabildiğince vücudunuza yakın tutun. Eğer taşımanız gereken yük ağırsa mutlaka yardım alın.

    Yan yatarak uyuyun. Sırtınız üzerinde değil yan yatmaya özen gösterin. Bir yada her iki dizinizide kırın. Her iki dizinizin arasına ve hatta karnınızın altına yastık koymak ağrıları azaltmada yardımcı olacaktır.

    Doğru kıyafet ve ayakkabıları kullanın. Kısa topuklu ayakkabıları tercih edin. Alçak ve destekleyici bel bantı bulunan hamilelere özel pantolonları giyin. Hamileliği destekleyici kemerler kullanmaya dikkat edin.

    Fit kalın. Düzenli egzersizler belinizi güçlendirir ve sıklıkla ağrınızı azaltmada büyük yardımı olur. Doktorunuzun onayı ile yüzün, yürüyüşler yapın, yer bisikleti kullanın. Sık istirahat etmeye özen gösterin.

    Egzersiz yapın. Adalelerinizi güçlendirecek ve esnek hale getirecek tüm egzersizler özellikle pilates çok yararlıdır. Yalnız egzersizlerin bilinçli yapılması, aşırıdan uzak kalınması, eğer bir merkezde yapılıyor ise eğitmenlerin hamileliğin erken döneminde dahi gebelik konusunda haberdar edilmesi önemlidir.

    Bol su için. Her gün bol miktarda temiz su içerek enflamasyon ile neticelenen hormonal değişimlerin etkisini azaltabilirsiniz. Sık aralıklar ile azar azar su içmek, seyrek aralıklar ile bol su içmekten çok daha yararlıdır.

    Buz tatbik edin. Enflamasyonu azaltıcı yöntemlerden biride yangının olduğu alana buz tatbik edilmesidir. Hamilelikte artmoş kan akımı nedeni ile buz enflamasyonun olduğu alana 10 dakika tatbik edilmeli, 20 dakika ara verdikten sonra 10 dakika tekrarlanmalıdır. Vücuttaki tüm eklemlere iki bölge hariç buz uygulaması yapılabilir. Bunlar koltuk altı ve kalçalardır. Yüzeyel kan damarları ve lenfatik dolaşım sebebi ile bu alanlara buz uygulaması vücut ısısında ani düşmelere yol açabilir.

    Gerekirse uygun medikal tedaviye başlayın. Kriopraktik bakım yada akupunkturun hamilelerdeki bel ağrılarında tedavide ne düzeyde etkili olduğu çok net olmasada bazı hastaların ağrılarının azaltılmasında etkili olabilir. Doğum öncesi iyi bakım aldığınız sürece bu tedavilerin hamilelikte kullanımı ile ilgili bir sakınca bulunmaz. Asetaminofen grubu ilaçların hamilelikte kullanımı konusunda hiçbir sakınca yoktur. Ancak aspirin ve ibuprofeninde içinde bulunduğu diğer ağrı kesicilerin hamilelikte kullanımı sakıncalıdır. Ağrınızı tedavi etmek için ilaç kullanmadan önce mutlaka doktorunuz ile görüşün.

    Enjeksiyon tedavileri: Ağrıların devamı durumunda sinirlerdeki enflamasyonu azaltmak amacı ile uygun alanlara enjeksiyonlar yapılabilir. Bu tedavi oldukça özellikli bir yaklaşım olduğundan uygun hasta grublarında ve ağrı tedavisi konusunda yeterli deneyime sahip hekimler tarafından yapılmalıdır.

    Cerrahi Tedavi: Gebelik sırasında ortaya çıkan ya da bu esnada şiddetlenen bel ağrıları için cerrahi uygulaması ancak ani bacaklarda kuvvet kaybı ve idrar tutamama yakınmalarının eşlik ettiği cauda equina sendromuna saklanmalıdır. Uygulanacak cerrahi sırasında bebeğin bulunduğu ay oldukça önemlidir. Sorun hamileliğin son dönemlerinde ortaya çıktı ise ve bebek yeterli gelişimde ise öncelikle bebek doğurtulur ve anne opere edilir. Ancak bebek yeterli gelişimde değil ise bu durum aciliyet arz ettiği için anne ameliyata alınır. Mutlak cerrahi gerekiyor ise epidural anestezi sıklıkla tercih edilen anestezi yöntemidir.

    Hamilelik esnasında oluşan bel ağrıları bir sürpriz değildir, sık görülür ama bu ağrıların tamamen önemsiz olarak adlandırılmasını gerektirmez. Aşağı seviyede, yoğun bir ağrı erken doğumun habercisi olabilir. Çok şiddetli bel ağrısı ya da vaginal kanamanın eşlik ettiği güçlü bir ağrı dikkat gerektiren önemli bir sorunun işareti olabilir.

  • Bel ve bacak ağrısının nedenleri

    Bel ve/veya bacak ağrısı bulunan hastaların en çok yanıldıkları konulardan birisi de bu şikâyetlerini hemen bel fıtığına bağlamalarıdır. Halbuki bel fıtığı bu tarz ağrıları yapan pek çok nedenden sadece bir tanesidir. Fikir vermesi bakımından diğerlerine de kısaca değineceğiz.

    Travma, bel ve/veya bacak ağrısına yol açan önemli sebeplerdendir. Travmanın şiddetine göre zedelenme yüzeyel dokularda kalabileceği gibi derine, omur kemikleri ve sinir elemanlarına kadar da ilerleyebilir. Bunların çoğu zorlanma, burkulma ve incinme tarzında hafif travmalar veya aşırı egzersize bağlı ağrılar olup şikâyetler ilaç ve istirahat tedavisi ile genelde bir hafta içinde geçer. Ancak omur kemiklerinde kırık ve/veya kaymaya yol açan daha ciddi travmaların tedavisi doğal olarak farklıdır.

    Doğuştan gelen birtakım yapısal bozukluklar ve omurgadaki şekil bozuklukları da benzer şikâyetlere yol açabilir. Bunların bir kısmı ciltte belirti verirken diğer bir kısmında dışarıdan bakınca herhangi bir anormallik gözlenmez. Muayenenin tamamen normal olabildiği bu tip vakalarda teşhis görüntüleme yöntemleriyle konur.

    Omurgadaki dejeneratif değişiklikler genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkarken bazı kişilerde meslek ve genetik yapı da önemli rol oynar. Yaşlanma sonucu disk ve bağlarda oluşan aşınma, yırtılma, deformasyon ağrı yapabilir. Hastanın şişman olması dezavantajdır. Bazen eklemlerin kalınlaşması, kireçlenme ve diskin dejenerasyonu ilerleyerek sinir elemanlarının geçtiği kanal ve delikleri daraltır. Bu da ciddi şikâyetlere neden olabilir.

    Halkımızın “bel kayması” dediği spondilolistezis yine benzer şikâyetlere yol açabilir.

    Sinir dokusunun bizzat kendisini ilgilendiren dejeneratif hastalıklar da gözardı edilmemelidir.

    Çeşitli romatizmal rahatsızlıklar önemli bir grubu oluşturur. Hastanın hikâyesinin teferruatlı olarak alınması ve gerekli tetkiklerin yaptırılması yol göstericidir.

    İltihabî hastalıklar da unutulmamalıdır. Beldeki kemiklerin iltihabı sözkonusu olabileceği gibi lezyon disk mesafesinde, zarlarda veya diğer yumuşak dokularda da bulunabilir. Bazen omur kemiklerinin tüberkülozunda görüldüğü gibi iltihap hem kemiği hem de yumuşak dokuları tutmuştur. Brusella gibi enfeksiyon hastalıkları yine benzer şikâyetlere yol açabilir. Çok nadir olarak bu bölgede mantarlara ve paraziter hastalıklara da rastlanabilir.

    Damarları ilgilendiren bazı hastalıklarda benzer ağrılar bulunabilir. Vücudun en büyük atardamarı olan aortun karın boşluğundaki bölümünün veya aorttan ayrılan diğer damarların balonlaşması, öteki damarlara ait yapı ve şekil bozuklukları buna neden olabilir.

    İç organlara ait rahatsızlıklar da dikkate alınmalıdır. Pankreas, karaciğer, safra kesesi, kalp iç zarı, bağırsakların ve böbreklerin iltihabı; mesane, prostat, yumurtalık, rahim ve alt karın boşluğundaki diğer organların hastalıkları; böbrek taşı, ülser ayırıcı teşhiste gözönünde bulundurulmalıdır.

    Ciddi travmalar omur kemiklerinde kırılmalara neden olabilir. Yukarıdaki
    şekilde L2 omur kemiğinin gövdesindeki kırık izlenmektedir.

    Bel ve/veya bacak ağrısı dendiğinde insanların en çok korktuğu hastalıkların başında tümörler gelir. Bunların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı ise kötü huyludur. Tümörler bizzat beldeki kemiklerden ya da yumuşak dokulardan köken alabileceği gibi komşu veya uzak organlardan yayılma yoluyla da gelmiş olabilirler. Uzak organlardan yayıldığı düşünülüyorsa meme, prostat ve akciğerler özellikle araştırılmalıdır. Pankreas, böbrek ve düzbağırsak tümörleri de unutulmamalıdır. Bu nedenle bel ve/veya bacak ağrıları ciddiye alınmalı, en ufak şüphede ileri tetkiklere gidilmelidir.

    Bel bölgesinde rastlanan çeşitli kistler de benzer şikâyetlere yol açabilir.

    Halkımızın kemik erimesi dediği osteoporoz belirli yaşın üzerindeki popülasyonda bel ve sırt ağrısının oldukça yaygın bir sebebidir. Daha çok bayanları tutan bu hastalık için düz Röntgen filmleri ve kemik dansitesi çalışmaları yol göstericidir. Omurgayı ciddi şekilde etkileyen diğer bir metabolik hastalık da vücuttaki kalsiyum ve fosfor yetersizliğine bağlı olarak gelişen osteomalazi yani kemik yumuşamasıdır. Paget hastalığı da bu gruba girer.

    Bütün bunların yanında kronik radyum zehirlenmesi, kanamalar, sinirlerin iltihabı, lif-kas ağrısı, AIDS, omur kemiğinin kendi hastalıkları ve çeşitli jinekolojik hastalıklar gözardı edilmemelidir. Siyatik sinirin kalçadan iğne yapılırken veya başka nedenle yaralanması, bası altında kalması, sıkışması, beslenememesi, tümörleri dikkate alınmalıdır. Şeker hastalığı, kötü duruş ve oturuş alışkanlığı, şişmanlık, gebelik ve çeşitli psikolojik bozukluklar da bel veya bacak ağrısı yapabilir.

    Ayırıcı teşhiste bacak damarlarından kaynaklanan, kalça eklemi ve diğer eklem rahatsızlıklarına bağlı olarak yayılan, sırt ve boyun bölgesindeki lezyonlardan yansıyan ağrıları ve diğer hastalıkları daima gözönünde bulundurmak gerekir.

    Ayrıca, çevresindekilerin ilgi ve şefkatini çekmeye çalışan, tazminat veya erken emeklilik gibi dolaylı kazançlar hedefleyen insanların olabileceği de unutulmamalıdır.

    Manyetik rezonans fotoğrafında omurilik kanalı içerisine
    yerleşmiş iyi huylu bir tümör görülmektedir.

  • Ağrı kesicileri doğru kullanıyor musunuz?

    “Bir ağrı kesici alayım da başımın ağrısı geçsin”

    “Bu ilacın tadı kötü, ben iğne olayım”

    “Komşuda fazla ağrı kesici var mı acaba?”

    “Ağrımın şiddeti biraz daha artsın da hapı öyle alayım”

    Ağrı sorunu yaşayan kimselerden sıkça duymaya alıştığımız ve ilk bakışta sıradan gibi algılanan bu cümleler aslında büyük bir yanılgıya işaret ediyor. Ağrı kesicilerin bilinçsiz kullanımı ağrıyı dindirmediği gibi psikolojik anlamda etki etmekten öteye gidemiyor.

    Ağrı kesiciler en fazla tüketilen ilaç gruplarının başında geliyor

    Kimi zaman sıradan bir diş ağrısı için kimi zamansa uzun süredir devam eden kronik ağrılarımız için çok eski yıllardan beri pek çok ağrı kesici ilaç alıyoruz. Bu ilaçların kullanımı çoğu kez hekim kontrolü olmadan kulaktan dolma bilgilerle eczaneden ilaç almak ya da konu komşunun artmış ilaçlarını kullanmak şeklinde gerçekleşiyor. Ancak son yıllarda tıbbın hızlı gelişimi ile birlikte ağrı kesiciler konusunda birçok geleneksel bilgi geride bırakılmış durumda.

    Bugün edindiğimiz bilgi birikiminin ve deneyimlerin ışığında yeni görüşlere ve yeni bir anlayışa sahip durumdayız. Bu doğrultuda Dünya Sağlık Örgütü tarafından ağrı kesici ilaç kulanımı ile ilgili çeşitli ilkeler geliştirilmiştir.

    Bu ilkelerin amacı, tüm dünyada ağrı kesici ilaç kullanımını belirli standartlara bağlamak ve ağrı hastalarının etkili ve yeterli ağrı tedavisine kavuşmalarını sağlarken ilaçların yan etkilerine maruz kalmalarını önlemektir.

    Ağrı kesici ilaç kullanım ilkeleri:

    Ağrı kesici kullanımında öncelikli olarak tercih edilmesi gereken yol ağız yoludur

    Ağızdan ilaç kullanmak en ağrısız ve zahmetsiz yoldur. Bu nedenle mümkünse ağız yolundan kullanılan tablet ya da kapsüllerle ağrının kesilmesi yoluna gidilmelidir. Oysa özellikle bizim toplumumuzda ağız yolundan kullanılan ilaçlar küçümsenmekte ve halk arasında kısaca “iğne” olarak tabir edilen kas içi ya da damar içi ilaçların daha etkili olduğu inancı yer almaktadır.

    Bu nedenle yanlış bir inanış olarak “iğne yazan doktor iyi doktordur” kanaati yaygındır. Bugün ağızdan kullanılan pek çok ağrı kesici kas içi ya da damar içi kullanılan ilaçlardan çok daha etkilidir. Ağız yolu dışındaki ilaç uygulama yolları ise yutma zorluğu, kusma gibi ağızdan ilaç alımını engelleyen durumlar varsa kullanılır.

    Ağrı kesici ilaç seçimi bir basamak sistemi içinde olmalıdır

    Ağrı kesici ilaçlar etki güçlerine göre 3 gruba ayrılır. Hastanın bu basamakların hangisinden başlayacağına ağrının şiddetine göre karar verilir. Tedaviye başlandıktan sonra da hasta hekimi tarafından uygun aralıklarla yeniden değerlendirilmeli ve ilaçların etkileri, yan etkileri göz önüne alınarak ayarlamalar yapılmalıdır.

    İlacın dozu kişiye göre değişir

    Ağrı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “kişiye özgü hoş olmayan bir duyu” şeklinde tanımlanır. Ağrının bu kişiye özgü olması durumu tedavisinin de kişiye özgü olması zorunluluğunu doğurur. Bu nedenle her ağrı kesici için önerilen dozlar var olsa da bu dozlar kesin değildir. Ağrılı hasta hekimi tarafından düzenli aralıklarla değerlendirilerek etkin doz kişiye göre belirlenmelidir.

    Ağrı kesiciler ağrı geldikçe almak şeklinde kullanılmamalı, düzenli aralıklarla alınmalıdır.

    Ağrı kesici ilaçların ağrı ortaya çıktığında kullanılması sık yapılan hatalardan biridir. Oysa özellikle kronik ağrılarda bu düzen uygunsuzdur. Kronik ağrı hastaları o anda ağrının varlığına ya da yokluğuna aldırış etmeksizin düzenli aralıklarla ilaçlarını kullanmalıdır. Bu şekilde ilacın kan düzeyinin dalgalanma göstermesinin önüne geçilmiş olur ve tedavinin etkinliği artırılır. İlacın düzenli kullanılmasını ve kan düzeyinin sabit kalmasını önleyen bir diğer hata ise öğünlere göre ilaç kullanmaktır.

    Ağrı kesici ilaçlar sabah-öğlen-akşam gibi öğünlere bağımlı kalınarak kullanılmamalıdır.

    Çünkü öğün araları eşit değildir. Bunun yerine günlük ilaç dozuna göre belli saat aralıklarıyla ilaç kullanmak doğru olur. Ağrı kesiciler bu prensiplere uyularak kullanıldıklarında tüm kronik ağrıların yüzde85’inde etkili ve yeterli olabilmektedirler.

  • Ağrı tedavilerinde proloterapi ve prp kullanımı

    Ağrı, “Vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, gerçek ya da olası bir doku hasarı ile birlikte bulunan, insanın geçmişteki deneyimleriyle ilgili, duysal, hoş olmayan bir duyudur.” Ağrı her zaman kişiye özneldir.

    Kas-iskelet sistemindeki ağrılar her zaman bağ dokusu hasarı ile birliktedir. Ağrının oluşması için tek ve büyük bir travma olması şart değildir. Günlük aktiviteler, tekrarlayan basit hareketler, sportif aktivitelerden uzak bir hayat sürmek gibi durumlar da bağ dokusunda hasar oluşturabilir. Bağ dokusunu oluşturan kıkırdak, tendon ve ligamentler hasarlandıkça yük taşıma kapasiteleri azalır ve kritik sınır aşıldığında ağrı ve fonksiyon kaybı oluşur. Oluşan hasar vücut tarafından onarılmazsa ağrı kronikleşir. Bağ dokusundaki hasarın yerine göre, Bel fıtığı, diz kireçlenmesi, topuk dikeni vs… gibi hastalık tabloları oluşur ve oluşan tabloların hepsi birer sonuçtur. Problemin kaynağına değil de sonuçlarına odaklanmak sorunu çözmez. Ne ağrı kesici kullanmak ne de ameliyat olmak bu bağ dokusu hasarını iyileştirmez. Fizyoterapi ya da manuel terapi ise kas dokusunu hedef aldığından spazmı çözüp geçici bir rahatlama sağlar. Proloterapi tam bu noktada hasarlı bağ dokusunu kalıcı ve doğal yoldan iyileştirdiği için kalıcı iyilik sağlar.

    Proloterapi, proliferan solüsyon enjeksiyonu ile yara iyileşme mekanizmalarının uyarılması, bu yolla dokuların tamir edilmesi ve yeniden şekillendirilmesini sağlar.

    Proloterapi doğal yoldan iyileşmeyi sağlayan bir tedavi yöntemidir. Ağrılı durumlara yol açan doku hasarlanmaları proloterapi sayesinde kalıcı olarak tedavi edilebilirler.

    Proloterapide amaç bu hasarlı eklem, tendon ve ligamentlerin proliferan solüsyonlarla uyarılarak yenilenmesini ve yeniden şekillenmesini sağlamaktır.

    Proloterapi tedavisi kişiye özel düzenlenen, 15-30 günlük periyodlarla uygulanan bir enjeksiyon yöntemidir. Enjekte edilen sıvı kimyasal bir madde, ilaç ya da steroid (kortizon vs) değildir; yoğunlaştırılmış dextroz ve seyreltilmiş lokal anestezik kombinasyonu kullanılır. Doğal yoldan dokunun orijinal haliyle yeniden oluşturulması sağlanır. Proloterapi yönteminin en dikkat çekici yönlerinden biri ise tedavi süresince fiziksel bir kısıtlama yapılmaması, istirahat gerektirmemesidir.

    ”Platelet rich plasma” platelet (trombosit) yönünden zenginleştirilmiş plazma uygulamasının kısaltılmış adıdır. Bir kişiden alınan az miktardaki kanın bileşenlerine ayrıştırılması ile elde edilen “platelet yönünden zenginleştirilmiş plazmanın” yine aynı kişiye enjeksiyon yoluyla geri verilmesi işlemidir.

    PRP sistemi; vücuda enjekte edildiği bölgede dokuların yenilenmesine yardımcı olan bir yöntemdir. PRP enjeksiyonu ile bağ doku yapısında bulunan kollajen üretimi uyarılır. PRP laboratuvar ortamında bir dizi solüsyonlar kullanılarak elde edilebildiği gibi bu işe özel hazır kitler kullanılarak ta elde edilebilir. Her 10 ml kandan ortalama 3-5 ml PRP elde edilir. Zahmetli ve masraflı olduğu kadar sınırlı hacimlerde üretilebilir. Bu yüzden enjeksiyon hacmi de sınırlıdır.

    Günümüzde yapılan yanlış uygulamalardan biri eklem ağrılarında eklem içine PRP enjekte ederek ağrının geçmesini beklemektir. Ancak kronik hasarlı bir eklemde eklemin destek dokularını iyileştirmeden sadece eklem içine verilecek PRP ağrı kontrolünde yetersiz kalacaktır. Böyle bir durumda yapılması gereken şey önce 3-4 seans Proloterapi uygulayarak eklemin stabilitesini (sağlamlığını) sağlamak ve ardından 2 ya da 3 seans Proloterapi ve PRP’yi birarada uygulayarak eklemi kalıcı olarak tedavi etmektir. Bu durum gereksiz maliyetlerin önüne geçeceği gibi, iyi bir ağrı kontrolü sağlayarak hasta memnuniyetini de artırır.