Etiket: Yol

  • Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı ve sindirim sistemi

    Kronik tekrarlayıcı karın ağrısı, çocuklarda sık rastlanan bir sorun olup okul çağındaki çocukların ortalama % 10-15’inde görülmektedir (bazı yazarlar % 40’a kadar değerler bildirmiştir). Karın ağrısı çok sayıda nedene bağlı olarak ortaya çıkan subjektif bir bulgudur. Apley isimli bir araştırmacı 1950’li yıllarda yaptığı bir çalışmada karın ağrısı olan çocukların % 90’ından fazlasında organik bir neden bulamamış ve psikolojik faktörlerin karın ağrısı gelişmesinde çok önemli bir rolü olduğunu öne sürmüştür.

    Helicobacter pylori’nin keşfinden sonra tekrarlayıcı karın ağrısı olan çocuklarda bu bakterinin rolünü araştıran çeşitli çalışmalar yapılmış ve sözkonusu çocuklarda bu enfeksiyonun sıklığı değişik ülkelerde % 7 ile % 44.4 arasında bulunmuştur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada nedeni açıklanamayan tekrarlayan karın ağrısı ile bize getirilen ve endoskopi (mide ve barsakların özel bir kamera ile görülmesi) yapılan çocukların % 65’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edilmiştir.

    Helicobacter pylori, gastrit, duodenit (oniki parmak barsağı iltihabı) ve ülser yoluyla çocuklarda tekrarlayan karın ağrılarına yol açabilir. Gastrit, tekrarlayan karın ağrısı yanında bulantı, kusma gibi belirtilerle kendini gösterir. Karın ağrısı daha çok yemekten sonra olabildiği gibi, bazı olgularda gece uykudan uyandıran ağrı şeklinde olup ülserle karışabilir. Bazı çocuklarda tesadüfen Helicobacter pylori ve bu enfeksiyona eşlik eden gastrit saptanmasına rağmen belirti olmayabilir. Bu çocuklar günün birinde ülser kanaması ile acil servise getirilebilir. Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’mıza üst sindirim sistemi kanaması ile getirilen çocukların % 55’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu saptanmış ve olguların % 33’ünde Helicobacter pylori varlığından başka kanama nedeni saptanamamıştır. Bu nedenle en azından ailesinde ülser hastalığı bulunan, böbrek yetersizliği gibi risk oluşturan bir hastalığı olan veya romatizmal bir hastalık nedeni ile non-steroid anti-enflamatuar ilaç kullanan çocuklarda Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edildiğinde gelişmesi muhtemel komplikasyonları önlemek amacıyla mutlaka tedavi edilmelidir.

    Mide veya oniki parmak barsağındaki ülserler ve özofajit de (yemek borusu iltihabı) tekrarlayan karın ağrısına yol açabilir. Yemekten sonra ağrı olması gastrit, açlık ağrısı ve gece uykudan uyandıran ağrı olması daha çok ülser lehinedir. Ailede başka bireylerde de ülser olması hekimi uyarmalıdır. Özofajitli çocuklarda ise karın ağrısına göğüste ağrı, yanma, ağıza acı su gelme eşlik edebilir.

    Non ülser dispepsi (hazımsızlık) veya fonksiyonel dispepsi tekrarlayan karın ağrısı, gaz, şişkinlik, dolgunluk, bulantı ve kusma gibi yakınmaların olduğu ancak yapılan incelemelerde organik bir lezyonun tespit edilemediği bir tablodur. Son yıllarda bu olguların bir kısmında Helicobacter pylori enfeksiyonu saptandığı ve tedavi sonrasında hastalarda belirgin iyileşme olabildiği gösterilmiştir.

    Helicobacter pylori enfeksiyonu varlığını ve ilişkili lezyonları gösterebilmek için endoskopi gereklidir. Endoskopi sayesinde Helicobacter pylori enfeksiyonuna eşlik eden gastrit, doduodenit ve ülser saptanabileceği gibi Helicobacter pylori tanısı için gerekli olan testler de yapılabilir. Ayrıca, eğer varsa özofajit tanısı konabilir.

    Sindirim sisteminden kaynaklanan başka hastalıklarda da karın ağrısı görülebilir. Kabızlık oldukça yurdumuzda ihmal edilen bir hastalıktır. Kabız olan çocuklarda tekrarlayan karın ağrıları sık olarak görülür. Kolit (kalın barsak iltihabı) çocuklarda zaman zaman görülen ve karın ağrısı yanında büyüme ve kilo almada gerilik görülebilen bir hastalıktır. Tanı konması yıllar alabilir.

    Laktoz entoleransı (Süt şekerine tahammülsüzlük) belli bir yaştan sonra ortaya çıkıp süt içildiğinde aşırı gaz ve karın ağrısı, süt miktarı arttığında da ishale yol açabilen bir hastalık tablosudur. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde oldukça sık olduğu düşünülmektedir.

    Safra kesesinde taş veya safra kesesi iltihabı gibi hastalıklar karın ağrısı yanında ateş ve sarılığa da yol açabilir. Pankreatit (Pankreas bezi iltihabı) tekrarlayan karın ağrıları ve sindirim bozukluğuna yol açabilen ve çocuklarda da nadir de olsa görülebilen bir başka hastalıktır.

    Bunlardan başka barsak parazitleri ülkemiz benzeri gelişmekte olan yörelerde çocuklarda sık rastlanan ve her türlü hastalıkla karışabilen tablolara yol açabilir. Diş gıcırdatma, ağızdan su akma, tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtileri olan bir çocukta mutlaka parazit araştırılması gerekir.

    Solunum yolları enfeksiyonları, sinüzit, zatürre, böbrek hastalıkları (hidronefroz, nefrit, idrar yolları enfeksiyonu, taş..), omurga ve omurilikle ilgili hastalıklar, bazı romatizmal hastalıklar (ailevi Akdeniz ateşi, PAN..), bazı kan hastalıkları, bazı metabolik hastalıklar çocuklarda sık olarak karın ağrısına yol açan sindirim sistemi dışı nedenlerdir.

    Sonuç olarak karın ağrısı çok sayıda sindirim sistemi hastalığına eşlik edebilmenin yanında sindirim sistemi dışında da bir çok hastalığın başvuru yakınmasını oluşturabilir. Bu nedenle karın ağrısını psikolojik olarak nitelendirmeden önce hastada karın ağrısına eşlik eden diğer yakınmaların ve fizik ve laboratuar bulgularının ışığında karın ağrısı nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.

  • Kızamık salgını gündemde

    Dünya sağlık örgütü verilerine göre her yıl kızamık aşısı yapılamayan 2.6 milyon insan kızamık enfeksiyonu nedeniyle kaybedilmektedir.

    Kızamık aşısının yaygın şekilde uygulandığı ülkelerde bu hastalığın kaybolduğu düşünülürken son yıllarda ciddi boyutlu salgınların görülmesi kızamık hastalığını gündeme taşımıştır.

    Avrupa ülkelerinde kızamık vakalarında ciddi artışlar görülmektedir.

    Gürcistan ve diğer komşu ülkelerde kızamık salgınları önemlidir.

    Ocak 2019 da Türkiye de kızamık vakalarında artışa dikkat çekilmiştir.

    Bu salgınların ortaya çıkısındaki esas neden

    Göçler

    Aşı karşıtı yaklaşımlardır.

    Ülkemizde 2017 yılında 23 bin çocuk ailenin aşıyı ret etmesi sonucu aşılanmamıştır.

    Aşı reddi oranı ciddi şekilde artmaktadır.

    Aşı oranlarının yetersiz olması

    Aşı etkinliğinin düşük olması hastalığın ciddi boyutlara ulaşmasına yol açar.

    Kızamığa neden olan virüs, bir RNA virüsü olup, tek bir serotipi mevcuttur.

    Bulaşım yolu enfekte solunum yolu salgıları ile olmaktadır. Hastalar öksürük hapşırma yolu ile bu virüsü ortama salmaktadırlar.

    Hastalığın kuluçka dönemi 8-12 gündür.

    Hastalığın bulaşıcı olduğu dönem döküntülerin çıkmasından 3-5 gün önce başlar ve döküntüler çıktıktan 4 gün sonrasına kadar devam eder.

    Kızamık belirtileri;

    Ateş (38 santigrat derece ve daha yüksek)

    Öksürük

    Burun akıntısı

    Vücutta döküntüler karekterizedir.

    Hastalığı takiben ciddi komplikasyonlar görülür.

    Orta kulak iltahabı

    Zatürre

    Krup en sık görülen komplikasyonlardır.

    Kızamık virüsü beyni etkiler

    Beyin iltahabına yol açar.

    Özellikle erken yaşta kızamık kızamık geçiren çocuklarda hastalık geçirildikten yıllar sonra gelişen subakut seklerozan panensefalit (SSPE) ölümle sonuçlanan dejeneratif bir sinir sistemi hastalığıdır.

    Bu kadar ciddi tablolara yol açan kızamıktan korunma çocukluk yaş grubunda uygulanan kızamık aşısı ile mümkündür. Bu aşı ülkemizde çocuklara 2 kez uygulanmaktadır.

    İlk doz 12 -15 ay

    İkinci doz 4-6 yaş uygulanır.

    Hastalık çocuklarda

    Erişkinlerde

    Ve bağışıklık sistemi zayıf olan bireylerde çok ağır seyretmektedir.

    Kızamık salgını nasıl yönetilmelidir?

    Tüm çocukların aşılanması önemlidir. Göçlerin yaygın olduğu ülkemizde göçmenlerin aşılanması ve takibi gerekir.

    Kızamık enfeksiyonu geçirmeyen veya aşılanmamış erişkinlerin kan testi yaptırarak bağışıklık durumunun belirlenmesi önemlidir. Erişkinlerin aşılanması gündeme gelmelidir.

    Kızamık aşısının yan etkisi yoktur. Otizm riski taşıyan bireylerde güvenle uygulanabilir.

    Aşı karşıtı görüşleri dikkate almayınız. Bu konudaki yanlış bilgilendirme ciddi sorunlara yol açabilmektedir.

  • Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Çocuklarda Kıyaslanmanın Etkisi

    Anne ve baba, çocuğunun geri kalmaması ve her yönden başarılı bir hayat yaşaması için çevresinde ondan daha başarılı bir çocuğu örnek göstererek kıyaslamaya ve ona özendirmeye çalışır. Bu tamamen iyi niyetli olsa da, sıklıkla kıyaslamaya maruz kalmak yetişkinliğimizi de etkileyecek ciddi sorunlara yol açar.

    Bebeklik döneminde boy ve kilosu kıyaslanır. Okul döneminde ise genellikle derslerdeki başarısı, düzenli olup olmadığı ya da uyku düzeni gibi sosyal davranışlar kıyaslanır. Kendisinden daha başarılı bir çocukla kıyaslandığına tanık olan çocuk nasıl hisseder? Öncelikle kendini yetersiz hissedecektir. Kendini yetersiz hisseden çocuğun özgüveni sarsılabilir. Bu ilk tepkiler zincir halinde başka olumsuz davranışlara ve duygulara yol açmaktadır.

    Ebeveynlerin bu davranışı çocuğun arkadaşlarına olan bakışını etkiler. Yeni sosyalleşmeye başlayan, arkadaşlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalayan çocuğunuzun elinden ilk önce bu sevgiyi alırsınız. Kıyaslandığı çocuklar da arkadaşları olduğu için, onlara duyduğu mahcubiyet, çocuğunuzu sosyalleşmekten korkar bir hale getirebilir. Arkadaşlarından uzaklaştıkça mutsuzlaşır, onları kıskanmaya başlar. Kendisinde bir eksikliğin olduğuna inanan çocuk önce kendisine sonra ailesine karşı öfkelenir, küser, hırçınlaşır. Uyumsuzluk ve saldırganlık gösterir. Ya da bu tepkilerini de saklayarak içe kapanık, çekingen ve özsaygı düşük bir birey olarak büyür. Çocuğunuzun kötü davranışlara odaklanarak, örnek davranışı başka bir çocuk üzerinden göstermeniz hiçbir zaman çocuğunuzun onu edinmesine yol açmayacaktır, açsa dahil bu davranış da kıyaslanmanın baskısıyla meydana gelir.

    Kıyaslama çocuğun geleceği için onarılamaz hasarlara yol açabilir. Çocuğunuz “Beni anlamıyorlar.” diye düşünürse tüm hayatını toplumla uyuşmaz bir halde geçirebilir. Ne kadar istese de hiçbir zaman başarılı ya da herkes tarafından kabul gören birisi olamayacaktır. Yaşamın bir kıyas olduğunu öğrenmiştir. Karşılaştığı her kişiye ya kendinden daha üstün ya da daha aşağı olarak bakacaktır. Eğer içine düştüğü ruh hali onu anne-babasını cezalandırmaya itmediyse onları tatmin etmek için çabalar ve kendi hikayesinden kopar. Sırf onay görmek için yaşayarak kendisini sanal bir dünyanın içine hapsedebilir. Kendisini hiç olmadığı biri gibi göstermeye çalışır. Bu çaba ona da kendisinin kim olduğunu unutturabilir ve yalnız insanlara verdiği izlenimler üzerinden kendi karakterini tanımlama hatasına düşebilir. Zaten ne kadar iyi olursa olsun, kıyaslama yaptığı sürece ondan daha iyi birilerinin olduğunu düşünecektir ve bu içinden çıkılamaz bir mutsuzluk hali yaratır.

    Kıyaslama doğru yapıldığında ise çocuğunuzun kabiliyetlerinin gelişmesine yol açabilir. Bunun için ilk önce herkesin tek ve biricik olduğunu kabul etmeniz, çocuğunuza da özel olduğunu ve ona vereceğiniz sevginin başarısına veya herhangi bir şarta bağlı olmadığını göstermeniz gerekmektedir. Herkes arasında bireysel farklılıklar bulunur. Her çocuğun geliştirilmesi gereken özel yetenekleri vardır. Çocukluk döneminde görülen başarısızlığın da gelecekte devam edeceğine dair bir kaide yoktur. Çocuğunuzun belirli bir yeteneği veya kabiliyeti yoksa bile disiplinli çalışma ve tutkuyla yapamayacağı şey yoktur.

    Her halükadarda çocuklarınızı kimseyle kıyaslamamanız gerekir. Çocuk ancak kendisiyle kıyaslanır. Para kazanmak, ün ve itibar sağlamak ya da bireysel bir haz uğruna gösterilen çaba sonucu elde edilen başarı klasmanında karşılaştırma yapmak zaten çocuğun hayata dair bakışını sakatlayacaktır. Halbuki herkes tek ve biriciktir. Onun başkaları tarafından belirlenen değerler ve anlamları elde etmeye çalışmaktan çok kendine özgü bir hayat yaşaması gerektiğini ve önemli olanın bildiklerine ve tecrübelerine her gün bir yenisini daha eklemenin asıl önemli olduğunu ona öğretmelisiniz.

  • Çocuğum niçin öksürüyor? Astım mı? Sinüzit mi? Bronşit mi? Zatürre mi? Boğmaca mı?

    Özellikle bahar ve kış aylarında bazı anne-babaların kabusu olur çocuklarının inatçı öksürükleri. Hatta arkadaşlar ve komşular bile duruma el koyabilir: “Şu çocuğu bir de filanca doktora götürün!”.

    Solunum yollarının bir korunma refleksi olan öksürük çoğunlukla basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunun (ÜSYE) belirtisidir. Öksürüğün özellikleri ve ona eşlik eden diğer hastalık belirtileri “soğuk algınlığı” veya “grip” olarak tanımlanan ve 5-10 gün içinde hafifleyerek iyileşen viral ÜSYE’den ayırımına yardımcı olur, örneğin:

    – Okul mevsiminin başlamasıyla birlikte ayda 1-2 kez tekrarlayan, burun akıntısı, aksırık ve bazen ateşle birlikte başlayan kuru öksürük 5-10 gün içinde hafifler, ancak tam kaybolmadan yeni bir burun akıntısı ve aksırık belirtileri ile yeniden başlar, bu durum kış boyunca devam eder. Ebeveyn bu durumu iyileşmeyen bir akiğer hastalığı olarak yorumlayabilir. Halbuki her öksürük dönemi farklı bir solunum yolu virüsüne bağlı bir ÜSYE’dir. Bu dönemlerde hastanın muayenesinde orta kulak iltihabı, sinüzit veya zatürre gibi bir komplikasyon saptanmamışsa antibiyotik tedavisi gereksiz ve etkisizdir, hastalık süresini kısaltmaz, bakteriyel komplikasyonları da önlemediği gösterilmiştir.

    – Bir viral ÜSYE sırasında 7-10 günden uzun süren ve şiddetinde hafifleme olmayan öksürük, burun/geniz akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtiler akut sinüziti, 10 günden uzun süren inatçı kuru ve şiddetli öksürükler aşısız bebeklerde boğmaca sendromunu düşündürmelidir.

    – Her viral ÜSYE sırasında veya sonrasında ortaya çıkan ve bazen nefes darlığı ile birlikte olan hışıltılı solunum, çocukluk çağı astımı veya hava yolu reaktivitesine yol açan mide-yemek borusu reflüsü gibi diğer hastalıkları düşündürmelidir.

    – “Havlama sesine benzeyen” boğuk sesle öksürük, ses kısıklığı, nefes almada zorluk ve/veya nefes alırken “ötme sesi” gibi belirtiler kurup sendromunu, en sıklıkla akut larenjiti düşündürür.

    – Ateş, halsizlik, iştahsızlık, nefes darlığı, karın veya göğüs ağrısı, kusma gibi belirtiler zatürreyi düşündürmelidir. Bir viral ÜSYE sırasında başlangıçta düşen ateşin birkaç gün sonra tekrar yükselmesi, öksürüğün sebat etmesi veya artması, veya nefes darlığının başlaması da zatürreyi hatıra getirmelidir.

    – 15 günden uzun süren, geceleri artan ardışık şiddetli kuru öksürük nöbetleri özellikle 6 ayın altında ve 8 yaşın üstündeki bebek ve çocuklarda boğmacayı da düşündürmelidir.

    Yukarıda örneklenen inatçı ve sıradışı öksürükleri olanların, özellikle çocukların %7-15’inde rastlanan çocukluk çağı astımı açısından çocuk allerji uzmanı tarafından değerlendirilmesi uygun olacaktır.

  • Üst solunum yolu enfeksiyonları

    Okul çağında çocuklarımız kendi kişisel bakımını yeterince yapamazlar. Bu nedenle üst solunum yolu enfeksiyonları sık görülmektedir.

    Burun ve boğazda iltihaba yol açan 200’den fazla virüs, çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonlarına yol açar.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları genellikle sonbahar ve kış mevsiminde ortaya çıkar. Çocuklar kışın daha çok hasta olurlar, çünkü çocukların okula gitmesi virüsler ile karşılaşmayı arttırır. İnsanlar hava soğuk olduğu için iç ortamlarda birbirlerine yakın temasta kalırlar ki, bu da enfeksiyonların bulaşmasını kolaylaştırır. Ayrıca düşük nem oranı, burun mukozasını kurutur; bu durum da çocukları soğuk algınlığına yol açan mikroplara (virüslere) karşı daha hassas hale getirir.

    ÜSYE bulguları çocuk virüsü aldıktan 1-3 gün sonra başlar ve genellikle 1 hafta sürer. Genellikle burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğazda kaşıntı, boğaz ağrısı, ses değişikliği, halsizlik, hapşırık ve geniz akıntısının yol açtığı hafif öksürük görülür.

    Çocukların birçoğu yılda 5-8 kez üst solunum yolu enfeksiyonu geçirirler. Okula, kreşe giden çocuklarda bu sayı daha da artabilir. 6 yaşından büyük çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonları sıklığı azalır.

    Ancak yılda 8’den fazla solunum yolu enfeksiyonu, 2’den fazla zatürre ya da yılda 3-4 kez orta kulak iltihabı geçiren çocukların ayrıntılı araştırılması gerekir.

    ÜSYE etken çoğunlukla virüsler olup kesin bir tedavisi yoktur.

    Kullanılan bazı tedaviler, burun akıntısı ve tıkanıklığı gibi bazı şikayetleri azaltabilir; fakat çocukların daha kısa sürede iyileşmesini sağlamaz. ÜSYE antibiyotik kullanımının yeri yoktur. Antibiyotikler bakterileri öldürür ama üst solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan virüsleri öldürmez. Viral enfeksiyonlarda gereksiz antibiyotik kullanılması bakterilerde direnç gelişimine yol açar; gerçekten bu ilaçlara ihtiyacımız olduğunda ise işe yaramazlar. Bu nedenle antibiyotikler sadece doktor önerisi ile kullanılmalıdır.

    Üst solunum yolu enfeksiyonlarında tedavide önerileri

    Tedavide asıl önemli olan destekleyici tedavidir.

    Çocukların sıvı alımının arttırılması,

    Sigaraya maruziyetin engellenmesi,

    Serum fizyolojik ile burnun temizlenmesi ve aspire edilmesi,

    Ateş (˃38-38.5 ◦C) var ise ılık duş yaptırılması, ılık kompres uygulama yapılması ve/veya ateş düşürücü verilmesi sayılabilir.

    Burun akıntısı ve tıkanıklığını azaltmaya yönelik tedavilerin ise etkinliği çok sınırlıdır, ancak şikayetlerin belirgin olduğu durumlarda hekime danışılarak 4- 6 yaşın üzerindeki çocuklarda verilebilir.

    Aspirin kesinlikle kullanılmaz. Viral enfeksiyonlar ile birlikte aspirin kullanılması Reyesendromu denilen, karaciğer yetmezliğine kadar giden ve hayati tehdit eden durumlara yol açabilir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonlarında Korunma

    Hasta kişilerden uzak tutmak, sık el yıkamak, kağıt mendil kullanmak (kullanılan mendil hemen çöpe atılmalı), özellikle birçok çocuğun bir arada bulunduğu ortamlarda oyun alanlarının ve oyuncakların uygun şekilde temizlenmesi ve grip aşısı yaptırılması önemlidir.

  • Sigara ve immünite hakkında

    Sigaranın, solunum yolu enfeksiyonları, kanser ve ateroskleroza eğilimi artırdığı, aynı zamanda AIDS’in hızlı klinik progresyonunda da önemli role sahip olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Sigaranın immun sistemi baskılayıcı etkisi nedeniyle bu tür sistemik hastalıklara yol açtığı düşünülmektedir. Sigara hücresel immünite elemanı olan T hücrelerinin çoğalımını baskılamakta; doğal öldürücü hücreler (natural killer) ve alveolar makrofaj fonksiyonlarını etkilemekte; Ig G ve Ig A’nın serum düzeylerinde düşüklüğe neden olmaktadır (1).

    Sigaranın solunum sistemi enfeksiyonlarına eğilimi artırma nedenleri arasında, en önemlilerinden birisi T hücre yanıtının baskılanmasıdır. T hücre yanıtının baskılandığı durumlarda humoral immünite de dolaylı olarak negatif yönde etkilenmektedir. Tütün flavinoidlerinin prolizisi sonucu ortaya çıkan hidrokinon (HQ) ve katekol, T hücresinin IL-2 ye bağlı olarak çoğalmasını baskılamakta ve hücrenin S fazına girmesini engellemektedir. Sigaradaki katranın, ribonükleotid redüktaz enzimini inhibe ederek lenfosit proliferasyonunu inhibe ettiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu enzim inhibisyonu için 2 yada 3 sigara içilmesi yeterli olup, inhalasyon havasında bulunan bu maddeler bir dahaki sigara içimine kadar bu inhibisyonu devam ettirmekte ve her tekrar edilen sigara içimi ile bu kısır döngü sürdürülmektedir. Hidrokinon (HQ) hücre içinde bir nükleer transkripsiyon faktörü olan NF-’nin aktivasyonunu engelleyerek, hücrenin G1 fazından S fazına geçişini engellemektedir. Hücre siklusu kontrol ağının bozulması aynı zamanda tümör progresyonu üzerinde de etkili olmaktadır (17).

    Hayvan modelleri ve insanlar üzerinde yapılan çeşitli çalışmalarda sigaranın pulmoner T hücre yanıtında belirgin supresyona yol açtığı gösterilmiştir. Hidrokinon (HQ) ve katekol, reaktif oksijen ürünlerinin fazla miktarda oluşumunu sağlayarak DNA hasarına yol açmaktadır. In vitro koşullarda yapılan çalışmalarda 50 M hidrokinon ve katekolün DNA sentezini bloke ettiği gösterilmiştir.

    Sigara içenlerin BAL (bronko-alveolar lavaj) örneklerinde, hidrokinon ve katekolün T hücrelerinin mitojenlere karşı olan proliferatif cevabını ve alveolar makrofajların sitokin (IL-1) üretim ve salımını azalttığı; ayrıca yardımcı (helper ) ve baskılayıcı (supressör) T hücreleri arasındaki oranı değiştirdiği gösterilmiştir (5).

    Bronş assosiye lenfoid doku (BALT), immün sistemin akciğerlerdeki komponentlerinden biri olup; follikül oluşturan lenfosit toplulukları, yüksek endotelial venüller, intraepitelial lenfositler ve M hücrelerinden oluşmuştur. Ancak bazı çalışmalar BALT’ın sigara içen kişilerde saptanabileceğini, sigara alışkanlığı olmayan kişilerde ise mevcut olmadığını göstermiştir. BALT’ın partikül şeklindeki antijenlere, özellikle sigara içerek inhale edilen antijenik yapıdaki moleküllere, karşı geliştiği belirtilmektedir (2-4).

    Sigaranın periferik hava yollarında, özellikle subepitelyal bölgede, inflamasyona yol açtığı bilinmektedir. Normal bir akciğerde goblet hücreleri santral hava yollarında saptanırken, periferik hava yollarında ise nadir olarak saptanır. Sigara içenlerde ise periferik hava yollarında goblet hücre popülasyonu yanında nötrofillerin de arttığını görmekteyiz. Nötrofiller goblet hücrelerinin sekretuar fonksiyonunu arttırmakta ve aşırı mukus salınımına yol açmaktadır. Ayrıca santral, periferik havayolları, subepitel ve epitel dokusunda CD8 + T hücre, makrofaj infiltrasyonu akciğerdeki yaygın inflamasyonun kanıtlarıdır (6). Niewoehner ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada, akciğer fonksiyonları normal olan sigara içicilerin bronş epitelinde, makrofaj ve CD45 taşıyan hücrelerin arttığı gösterilmiştir. Astmatik hastalarda hava yollarının dış yüzeyi olan adventisya tabakasında bu inflamatuar hücrelerin birikimi gözlenirken, sigaraya bağlı obstrüktif akciğer hastalığı gelişen hastalarda ise, inflamasyonun iç yüzeyde olduğu ve hava yolunun çapının bu sebeple daraldığı bildirilmektedir (7).

    Sigara içmek, 4000 in üzerinde biyoaktif partikülü duman şeklinde solumak demektir. Bu biyoaktif komponentler, konağın hücre içi ve hücre dışı DNA P-450 ve glutatyon transferaz gibi detoksifikasyon sistemleriyle etkileşime girmektedir. Böylece oksidatif kaynaklı bir stres meydana getirilmekte ve immün sistem aktivasyonu ile inflamatuar sistem devreye sokulmaktadır. Sigara içenlerde, dolaşımdaki makrofajların sayısının arttığı ve bu hücrelerden oksijen radikal salınımının arttığı gösterilmiştir (8). Çeşitli çalışmalarda sigara içimi ile endotele, trombosi ve lökosit adezyonunun arttığı, trombositlerin agregasyonunun kolaylaştığı ve bu yolla sigaranın ateroskleroza zemin hazırladığı gösterilmiştir. Yine bu kişilerde C-reaktif protein, interselüler adezyon molekülleri ve nötrofil sayısının artışı ile aterosklerozdan dolayı mortalitede artış arasında pozitif bir korelasyon olduğu gösterilmiştir. Ateroskleroz plağında bu inflamatuar reaksiyonların progresyonu, plağın rüptürüne ve tromboza yol açabilmektedir. İnflamasyon ve beraberinde eşlik eden pro-oksidan proçes, aynı zamanda karsinogenezisin pek çok evresinden de sorumlu tutulmaktadır (9).

    Kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) gelişmesinde en önemli faktörlerden biri, bilindiği gibi, sigara içmektir. Proteaz ve antiproteazlar arasındaki denge, patogenezdeki faktörlerden biridir. Yine bu denge içerisinde de, oksidatif sistemi devrede görmekteyiz. Oksidatif stresin, akciğer makrofajlarının nükleer ve mitokondrial genomlarında genetik hasara yol açtığı bildirilmektedir (10).

    Yoğun sigara içenlerde mukozal yüzeylerde bulunan sekretuar Ig A’nın azaldığı, yine bu kişilerde epitelyal baş ve boyun tümörlerinin görülme olasılığının arttığı belirtilmiştir. Sigara içen bireyler üzerinde yapılan bir başka çalışmada, mukozal yüzeyden ve bronko-alveolar lavaj ile alınan materyellerde sekretuar Ig A’nın azaldığı ve lokal antikor düzeylerinin yetersiz olduğu gösterilmiştir. Sigara içimi immüniteyi direk yolla etkilediği gibi; mukus yapımı, serbest oksijen radikali üretimi gibi sekonder faktörlerin yapımını da değiştirerek, indirekt yolla vücudun savunma mekanizmalarını bozmaktadır.

    Sigara içimi ile pek çok kanserojen madde vücuda alınmakta olup, bunlardan birisi de polisiklik hidrokarbonlardır (PAH) . PAH grubu elemanı olan benzopyrene, sitokrom P450 (CYP) ile katalize edilmekte, daha sonra hücre DNA’sına bağlanmaktadır. Doku DNA’ larında bu toksik madde seviyesi karsinojen maddeye ne kadar maruz kalındığı hakkında bize kantitatif bilgi verebilmektedir. Bronkoalveolar makrofajlar (BAM), inhale partiküllere karşı defansta oldukça önemli immün sistem elamanlarıdır. BAM’daki bu karsinojen maddelerin metabolizması ve bioaktivasyonu kanser etiyolojisinde oldukça önemlidir. Son yapılan çalışmalarda CYP enzimlerinden olan CYP1 A1, CYP1 B1, CYP3 A4 ve CYP3 A5’in, PAH prokarsinojenlerini aktive ederek, akciğer kanser oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir (15).

    Sıçanlar üzerinde yapılan bir çalışmada, sigaranın majör komponentlerinden biri olan nikotine, kronik olarak maruz kalım durumlarında antikor yapımının ve antijene bağlı T hücre sinyalizasyonunun inhibe edildiği gösterilmiştir. Ayrıca inozitol-1,4,5-trifosfat (IP3) ve sensitif intraselüler kalsiyum depolarında azalma; bunun sonucunda T hücre fonksiyonlarında bozulma meydana geldiği bildirilmiştir. Kalsiyum depoları, hücrenin nükleusu ile sitoplazması arasındaki iletişim için kritik derecede önemli olup, eksikliğinde hücrenin G0/G1 fazından S fazına geçişi bloke olmaktadır. Yine uzun süre nikotine maruz kalındığı durumlarda, T hücre anerjisinin geliştiği de bildirilmektedir (11).

    Langerhans hücreleri, oral mukoza ve derinin epitel tabakasında yerleşimli, immün sistemin oldukça önemli elemanlarından biri olup, lenfosit aktivasyonu ve antijen sunumuyla ilgilidir. Hücresel immünitenin önemli komponentlerinden biri olan langerhans hücrelerinin, viral, fungal infeksiyonlar ve neoplastik değişikliklerin engellenmesinde de oldukça önemli görevleri vardır. Yaşla birlikte hücresel immünitede ve onun komponentlerinden biri olan langerhans hücrelerinde sayı ve fonksiyonca azalma meydana geldiğinden, yukarıda bahsedilen enfeksiyonlar ve maligniteye eğilim artmaktadır (12-13). Yapılan çalışmalarda sigara içen kişilerde, oral kavite ve dudakta, epitel langerhans hücre sayısında belirgin azalma olduğu ve bu etkinin yaşla birlikte görülen azalmadan daha ciddi olduğu belirtilmiştir. Oral mukoza, sigaradaki kanserojen maddelerden benzopyrene karşı geçirgendir. Langerhans hücreleri ise savunmada oldukça önemli lokal immün sistem elemanı olarak görev yapmaktadır. Oysa sigara içenlerde, sigara; bu hücrelerin azalmasına ve fonksiyonlarının bozulmasına; dolayısıyla lokal bariyerin kırılmasına yol açmaktadırlar. Sigara içen kişilerde oral mukoza ve servikal mukoza kanserlerinin sigara içmeyenlere göre daha sık görülme nedenlerinden birisinin, langerhans hücrelerindeki azalmaya bağlı olduğu bildirilmektedir (14).

    Sigara içenlerde periodontitis gelişme olasılığı, içmeyen bireylere göre daha yüksektir. Periodontitisli sigara içen bireylerin salya ve ağız çalkalama suyunda bakılan nötrofil sayısı ve elastaz seviyesinin düşük olduğu gösterilmiştir. Elastaz enziminin periodontitisden korunmada ve hastalığın iyileşmesinde önemli bir rolü vardır. Sigara içenlerde doku onarımının geciktiği ve tam olmadığı yönündeki yayınlar bu enzimin rolünü açığa koymaktadır. Sigara damar duvarlarında konstrüksiyona ve permeabilitede azalmaya; bu durum ise nötrofillerin migrasyonunun bozulmasına yol açmaktadır. Sigara aynı zamanda, nötrofil kemotaksisini inhibe etmekte, hücre membranını paralize etmektedir. Tüm bu negatif etkiler nötrofil fonksiyon bozukluğuna yol açmaktadır (16).

    Sonuç olarak; sigaranın immün sistemde baskılayıcı etkisi özellikle T, B hücreleri ve makrofajlar üzerine olmaktadır. Hücresel, humoral ve fagositer immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını, özellikle çoğalma kabiliyetlerini, bozarak vücudun defans mekanizmalarını kırmakta, bu yolla tekrarlayan kronik enfeksiyonlar, kanser ve ateroskleroz gibi hastalıklara yol açmaktadır.

  • Sigara ve immünite

    Sigaranın, solunum yolu enfeksiyonları, kanser ve ateroskleroza eğilimi artırdığı, aynı zamanda AIDS’in hızlı klinik progresyonunda da önemli role sahip olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Sigaranın immun sistemi baskılayıcı etkisi nedeniyle bu tür sistemik hastalıklara yol açtığı düşünülmektedir. Sigara hücresel immünite elemanı olan T hücrelerinin çoğalımını baskılamakta; doğal öldürücü hücreler (natural killer) ve alveolar makrofaj fonksiyonlarını etkilemekte; Ig G ve Ig A’nın serum düzeylerinde düşüklüğe neden olmaktadır (1).

    Sigaranın solunum sistemi enfeksiyonlarına eğilimi artırma nedenleri arasında, en önemlilerinden birisi T hücre yanıtının baskılanmasıdır. T hücre yanıtının baskılandığı durumlarda humoral immünite de dolaylı olarak negatif yönde etkilenmektedir. Tütün flavinoidlerinin prolizisi sonucu ortaya çıkan hidrokinon (HQ) ve katekol, T hücresinin IL-2 ye bağlı olarak çoğalmasını baskılamakta ve hücrenin S fazına girmesini engellemektedir. Sigaradaki katranın, ribonükleotid redüktaz enzimini inhibe ederek lenfosit proliferasyonunu inhibe ettiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu enzim inhibisyonu için 2 yada 3 sigara içilmesi yeterli olup, inhalasyon havasında bulunan bu maddeler bir dahaki sigara içimine kadar bu inhibisyonu devam ettirmekte ve her tekrar edilen sigara içimi ile bu kısır döngü sürdürülmektedir. Hidrokinon (HQ) hücre içinde bir nükleer transkripsiyon faktörü olan NF-’nin aktivasyonunu engelleyerek, hücrenin G1 fazından S fazına geçişini engellemektedir. Hücre siklusu kontrol ağının bozulması aynı zamanda tümör progresyonu üzerinde de etkili olmaktadır (17).

    Hayvan modelleri ve insanlar üzerinde yapılan çeşitli çalışmalarda sigaranın pulmoner T hücre yanıtında belirgin supresyona yol açtığı gösterilmiştir. Hidrokinon (HQ) ve katekol, reaktif oksijen ürünlerinin fazla miktarda oluşumunu sağlayarak DNA hasarına yol açmaktadır. In vitro koşullarda yapılan çalışmalarda 50 M hidrokinon ve katekolün DNA sentezini bloke ettiği gösterilmiştir.

    Sigara içenlerin BAL (bronko-alveolar lavaj) örneklerinde, hidrokinon ve katekolün T hücrelerinin mitojenlere karşı olan proliferatif cevabını ve alveolar makrofajların sitokin (IL-1) üretim ve salımını azalttığı; ayrıca yardımcı (helper ) ve baskılayıcı (supressör) T hücreleri arasındaki oranı değiştirdiği gösterilmiştir (5).

    Bronş assosiye lenfoid doku (BALT), immün sistemin akciğerlerdeki komponentlerinden biri olup; follikül oluşturan lenfosit toplulukları, yüksek endotelial venüller, intraepitelial lenfositler ve M hücrelerinden oluşmuştur. Ancak bazı çalışmalar BALT’ın sigara içen kişilerde saptanabileceğini, sigara alışkanlığı olmayan kişilerde ise mevcut olmadığını göstermiştir. BALT’ın partikül şeklindeki antijenlere, özellikle sigara içerek inhale edilen antijenik yapıdaki moleküllere, karşı geliştiği belirtilmektedir (2-4).

    Sigaranın periferik hava yollarında, özellikle subepitelyal bölgede, inflamasyona yol açtığı bilinmektedir. Normal bir akciğerde goblet hücreleri santral hava yollarında saptanırken, periferik hava yollarında ise nadir olarak saptanır. Sigara içenlerde ise periferik hava yollarında goblet hücre popülasyonu yanında nötrofillerin de arttığını görmekteyiz. Nötrofiller goblet hücrelerinin sekretuar fonksiyonunu arttırmakta ve aşırı mukus salınımına yol açmaktadır. Ayrıca santral, periferik havayolları, subepitel ve epitel dokusunda CD8 + T hücre, makrofaj infiltrasyonu akciğerdeki yaygın inflamasyonun kanıtlarıdır (6). Niewoehner ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada, akciğer fonksiyonları normal olan sigara içicilerin bronş epitelinde, makrofaj ve CD45 taşıyan hücrelerin arttığı gösterilmiştir. Astmatik hastalarda hava yollarının dış yüzeyi olan adventisya tabakasında bu inflamatuar hücrelerin birikimi gözlenirken, sigaraya bağlı obstrüktif akciğer hastalığı gelişen hastalarda ise, inflamasyonun iç yüzeyde olduğu ve hava yolunun çapının bu sebeple daraldığı bildirilmektedir (7).

    Sigara içmek, 4000 in üzerinde biyoaktif partikülü duman şeklinde solumak demektir. Bu biyoaktif komponentler, konağın hücre içi ve hücre dışı DNA P-450 ve glutatyon transferaz gibi detoksifikasyon sistemleriyle etkileşime girmektedir. Böylece oksidatif kaynaklı bir stres meydana getirilmekte ve immün sistem aktivasyonu ile inflamatuar sistem devreye sokulmaktadır. Sigara içenlerde, dolaşımdaki makrofajların sayısının arttığı ve bu hücrelerden oksijen radikal salınımının arttığı gösterilmiştir (8). Çeşitli çalışmalarda sigara içimi ile endotele, trombosi ve lökosit adezyonunun arttığı, trombositlerin agregasyonunun kolaylaştığı ve bu yolla sigaranın ateroskleroza zemin hazırladığı gösterilmiştir. Yine bu kişilerde C-reaktif protein, interselüler adezyon molekülleri ve nötrofil sayısının artışı ile aterosklerozdan dolayı mortalitede artış arasında pozitif bir korelasyon olduğu gösterilmiştir. Ateroskleroz plağında bu inflamatuar reaksiyonların progresyonu, plağın rüptürüne ve tromboza yol açabilmektedir. İnflamasyon ve beraberinde eşlik eden pro-oksidan proçes, aynı zamanda karsinogenezisin pek çok evresinden de sorumlu tutulmaktadır (9).

    Kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) gelişmesinde en önemli faktörlerden biri, bilindiği gibi, sigara içmektir. Proteaz ve antiproteazlar arasındaki denge, patogenezdeki faktörlerden biridir. Yine bu denge içerisinde de, oksidatif sistemi devrede görmekteyiz. Oksidatif stresin, akciğer makrofajlarının nükleer ve mitokondrial genomlarında genetik hasara yol açtığı bildirilmektedir (10).

    Yoğun sigara içenlerde mukozal yüzeylerde bulunan sekretuar Ig A’nın azaldığı, yine bu kişilerde epitelyal baş ve boyun tümörlerinin görülme olasılığının arttığı belirtilmiştir. Sigara içen bireyler üzerinde yapılan bir başka çalışmada, mukozal yüzeyden ve bronko-alveolar lavaj ile alınan materyellerde sekretuar Ig A’nın azaldığı ve lokal antikor düzeylerinin yetersiz olduğu gösterilmiştir. Sigara içimi immüniteyi direk yolla etkilediği gibi; mukus yapımı, serbest oksijen radikali üretimi gibi sekonder faktörlerin yapımını da değiştirerek, indirekt yolla vücudun savunma mekanizmalarını bozmaktadır.

    Sigara içimi ile pek çok kanserojen madde vücuda alınmakta olup, bunlardan birisi de polisiklik hidrokarbonlardır (PAH) . PAH grubu elemanı olan benzopyrene, sitokrom P450 (CYP) ile katalize edilmekte, daha sonra hücre DNA’sına bağlanmaktadır. Doku DNA’ larında bu toksik madde seviyesi karsinojen maddeye ne kadar maruz kalındığı hakkında bize kantitatif bilgi verebilmektedir. Bronkoalveolar makrofajlar (BAM), inhale partiküllere karşı defansta oldukça önemli immün sistem elamanlarıdır. BAM’daki bu karsinojen maddelerin metabolizması ve bioaktivasyonu kanser etiyolojisinde oldukça önemlidir. Son yapılan çalışmalarda CYP enzimlerinden olan CYP1 A1, CYP1 B1, CYP3 A4 ve CYP3 A5’in, PAH prokarsinojenlerini aktive ederek, akciğer kanser oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir (15).

    Sıçanlar üzerinde yapılan bir çalışmada, sigaranın majör komponentlerinden biri olan nikotine, kronik olarak maruz kalım durumlarında antikor yapımının ve antijene bağlı T hücre sinyalizasyonunun inhibe edildiği gösterilmiştir. Ayrıca inozitol-1,4,5-trifosfat (IP3) ve sensitif intraselüler kalsiyum depolarında azalma; bunun sonucunda T hücre fonksiyonlarında bozulma meydana geldiği bildirilmiştir. Kalsiyum depoları, hücrenin nükleusu ile sitoplazması arasındaki iletişim için kritik derecede önemli olup, eksikliğinde hücrenin G0/G1 fazından S fazına geçişi bloke olmaktadır. Yine uzun süre nikotine maruz kalındığı durumlarda, T hücre anerjisinin geliştiği de bildirilmektedir (11).

    Langerhans hücreleri, oral mukoza ve derinin epitel tabakasında yerleşimli, immün sistemin oldukça önemli elemanlarından biri olup, lenfosit aktivasyonu ve antijen sunumuyla ilgilidir. Hücresel immünitenin önemli komponentlerinden biri olan langerhans hücrelerinin, viral, fungal infeksiyonlar ve neoplastik değişikliklerin engellenmesinde de oldukça önemli görevleri vardır. Yaşla birlikte hücresel immünitede ve onun komponentlerinden biri olan langerhans hücrelerinde sayı ve fonksiyonca azalma meydana geldiğinden, yukarıda bahsedilen enfeksiyonlar ve maligniteye eğilim artmaktadır (12-13). Yapılan çalışmalarda sigara içen kişilerde, oral kavite ve dudakta, epitel langerhans hücre sayısında belirgin azalma olduğu ve bu etkinin yaşla birlikte görülen azalmadan daha ciddi olduğu belirtilmiştir. Oral mukoza, sigaradaki kanserojen maddelerden benzopyrene karşı geçirgendir. Langerhans hücreleri ise savunmada oldukça önemli lokal immün sistem elemanı olarak görev yapmaktadır. Oysa sigara içenlerde, sigara; bu hücrelerin azalmasına ve fonksiyonlarının bozulmasına; dolayısıyla lokal bariyerin kırılmasına yol açmaktadırlar. Sigara içen kişilerde oral mukoza ve servikal mukoza kanserlerinin sigara içmeyenlere göre daha sık görülme nedenlerinden birisinin, langerhans hücrelerindeki azalmaya bağlı olduğu bildirilmektedir (14).

    Sigara içenlerde periodontitis gelişme olasılığı, içmeyen bireylere göre daha yüksektir. Periodontitisli sigara içen bireylerin salya ve ağız çalkalama suyunda bakılan nötrofil sayısı ve elastaz seviyesinin düşük olduğu gösterilmiştir. Elastaz enziminin periodontitisden korunmada ve hastalığın iyileşmesinde önemli bir rolü vardır. Sigara içenlerde doku onarımının geciktiği ve tam olmadığı yönündeki yayınlar bu enzimin rolünü açığa koymaktadır. Sigara damar duvarlarında konstrüksiyona ve permeabilitede azalmaya; bu durum ise nötrofillerin migrasyonunun bozulmasına yol açmaktadır. Sigara aynı zamanda, nötrofil kemotaksisini inhibe etmekte, hücre membranını paralize etmektedir. Tüm bu negatif etkiler nötrofil fonksiyon bozukluğuna yol açmaktadır (16).

    Sonuç olarak; sigaranın immün sistemde baskılayıcı etkisi özellikle T, B hücreleri ve makrofajlar üzerine olmaktadır. Hücresel, humoral ve fagositer immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını, özellikle çoğalma kabiliyetlerini, bozarak vücudun defans mekanizmalarını kırmakta, bu yolla tekrarlayan kronik enfeksiyonlar, kanser ve ateroskleroz gibi hastalıklara yol açmaktadır.

  • Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Her Aldatma Yaşanan Evlilik Bitmeli Mi?

    Aldatılma kuşkusuz bir evlilik için en zorlayıcı, acı veren, kriz yaratan durumlardan biridir. Aldatılan kişi önce yoğun bir şok duygusu yaşar, zihninde ruhunda derin bir yaralanma hisseder. Güven duygusu tamamen zedelenir. En yakını, hayatını paylaştığı kişi ona ihanet etmiştir. Hem öfkelidir, hem üzüntülü, hem kederlidir.

    Bozulan güven duygusunu yeniden inşa etmek bir ilişkideki en zor durumlardan biridir. Kırılan güven duygusunun sonrasında, çiftin paylaşımları, iletişimi cinsel yaşamı zarar görür. Evlilik belki aldatılan kişi için artık anlamsız gelmeye başlar. Peki, aldatılmak her koşulda ve durumda evliliğin sona ermesini mi gerektirir? Bir çift/evlilik terapisti olarak bu soruya “hayır” cevabını vermek isterim. Kendi terapi ofisimde tanık olduğum bir çok durum, eğer eşler arasında sevgi tamamen bitmemişse, çiftin ele ele verip, emek göstererek eskisinden daha güçlü ve samimi bir ilişki düzeyine geçebildiğini gösteriyor. Bu noktada, her aldatan kişi aynı amaçla ve motivasyonla aldatıyor diyemeyiz. Aldatmaya yol açan bir çok faktörden söz edilebilir.

    En yaygınları şu şekildedir:
    • Duygusal faktörler
    • Fiziksel faktörler

    Duygusal faktörler
    Aldatan kişi sıklıkla şu cümleleri kurar:
    “Çok yalnız hissediyorum”
    “Eşim beni hiç anlamıyor”
    “Eşim benimle ilgilenmiyor”
    “Eşimle hiçbir şey paylaşmıyoruz”
    Bu duygular ve düşünceler bir süre sonra uzaklığa yol açıp, içsel bir öfke doğurabiliyor ve kişinin bu ihtiyaçlarını başkasından karşılamasına yol açabiliyor. Kişi çoğunlukla kendisi de farkında olmaz öfkesinin, üzüntüsünün, birikmiş hayal kırıklıklarının onu başkasına yönelttiğinin. Hatta, sıklıkla bu yeni kişiye aşık olduğunu bile hissedebilir ancak bu kişi aslında sadece onun çok zamandır ihmal edilmiş sevilme, kabul görme ihtiyaçlarını karşılayan bir figürdür.

    Fiziksel faktörler
    Bazen uzun süreli beraberliklerde şöyle bir yanılgı oluyor. Yıllar geçse de, cinsel çekimin, heyecanın, alınan hazzın aynı kalacağına dair bir inanç. İlk etaptaki o yüksek duygular birlikte zaman geçirdikçe, süre ilerledikçe yatışır. Bu, duyguların tamamen bitmesi anlamına gelmez, sadece yoğunluk azalır. Eğer evlilik hayatı rutin bir şekilde gidiyorsa, iki taraf da, nasıl olsa evliyiz, beraberiz diye cinsel yaşamlarını da rutin bir biçime sokmuşlarsa, cinsel yaşam da monoton algılanır. Bu da bazen (çoğunlukla da erkeklerin) evlilik dışı beraberliklere yönelmesine yol açar. Oysa ki, eğer eşler kendi aralarında cinsel yaşamlarını açık bir şekilde konuşabilseler, heyecanı aktif tutmanın yollarını düşünüp, ilişkilerine yenilikler katsalar doyumlu bir cinsel yaşamları süreğen biçimde olabilir. Bu bağlamda, açık iletişimin önemi yine karşımıza çıkıyor. Konu ne olursa olsun eşler evlilik yaşamlarında her zaman kendilerine arada sırada dönüp, “mutsuz olduğum şeyler var mı, ihtiyaçlarım neler” sorularını sormalı ve partnerlerine dönük beklentileri, istekleri varsa onla paylaşmalıdır. “Söylersem kızar mı, bozulur mu, ayıp olur mu” şeklinde düşünmek ve beklentilerini, ihtiyaçlarını içine atmak, o ilişki için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

  • Çinko ve immün sistem

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.

  • Çinko ve immün sistem hakkında

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.