Etiket: Yol

  • Yaşlanmanın cildimiz üzerindeki etkileri

    Cildimiz yaşlanırken birçok durumdan etkilenir: güneş, kötü hava koşulları ve kötü alışkanlıklar. Bu durumları bilirsek cildimizin yaşlanırken de daha canlı ve sağlıklı görünmesine yardımcı olabiliriz.

    Peki cildimiz birçok durumdan nasıl etkileniyor: Yaşam biçimimiz, diyet, genetik yapı ve kişisel özellikler. Örneğin sigara içmek serbest radikalleri açığa çıkararak kırışıklıkların artmasına yol açıyor ve cilde zarar veriyor. Başka sebepler de var tabii kırışıklıkları ve lekeyi artıran; mesela güneş ışınları ve hava kirliliği ciltaltı yağ dokusu desteğinin azalmasına yol açıyor. Stres, günlük mimiklerimiz, obezite ve uyku pozisyonumuz bile cilt yaşlanırken etkinlik sağlıyor.

    Biz yaşlanırken doğal olarak oluşan cilt değişiklikleri nelerdir?

    Cilt daha kabalaşır

    Cilt üzerinde tümörler gibi bazı lezyonlar gelişir.

    Cilt elastikiyetini yitirir.

    Üst cilt tabakası incelir ve hassaslaşır. İncelen üst tabaka sonucu alt cilt tabakası da kötü yönde etkilenir.

    Cilt daha çabuk incinir ve morarmaya meyillidir. Bunun sebebi ise ciltte incelen damar duvarlarıdır.

    Ayrıca:

    Yağ dokusu kaybı yanaklarda, çenede burunda ve göz çevresinde gelişir ve yorgun görünüm olmasına sebep olur. Ağız kenarları ve çenede bulunan kemiklerde küçülme olur ve 60 yaşından sonra ağız kenarlarında büzüşme daha belirgin hale gelir. Burundaki kıkırdak dokusu kayba uğrar ve burun ucu daha düşük görünmeye başlar.

    Güneş ve cildimiz:

    Güneş ışınlarına aşırı maruziyet yaşlanma etkilerinde en büyük suçlulardandır. Güneş maruziyeti zamanla elastin liflerde hasarlanmaya yol açar. Elastin lif kaybı sonucu deri elastikiyetini kaybederek sarkar. Ayrıca morarmaların ve yaraların iyileşmesi daha uzun sürede olur. Fakat bu etkiler gençken değil yaş ilerledikçe ortaya çıkar. Bu sebeple güneş maruziyetini devamlı hale getirmeden, cildin kendini onarmasına izin vermek gereklidir.

    Cilt değişikliklerini etkileyen diğer faktörler mimikler, uyuma pozisyonu gibi durumlardır. Cilt elastikliğini kaybettiğinde kaşlar, göz kapağı, yanaklar ve çene altı bölgeler ve kulak memeleri yerçekimi etkisiyle sarkmaya başlar.

    Mimiklerle oluşan çizgiler 30-40 yaş arası iyice belirgin hale gelmeye başlar. Alında paralel çizgiler, burundan aşağı bölge ve ağız çevresinde dik çizgiler belirgin hale gelir. Sürekli yüzüstü yatmakta şakaklarda ve yanakta çizgilerin artmasına yol açabilir.

    Sigara içenlerde içmeyenlere göre daha fazla kırışıklık oluşur.

    Yaşla birlikte cilt su kaybettiğinden ve yağ dokusu azaldığından ciltte kuruluk artar. Kışın bu kuruluk daha fazla olduğundan yaşlılarda kış kaşıntısı oluşmaktadır. Ayrıca yaşla birlikte lenf drenajı azalır ve östrojen üretimi azalır ki bunlar da cildi destekleyen faktörlerdir.

    Cildin yaşlanmasını önlemenin en kolay yolu gençken cildimize daha sağlıklı ve daha düzenli bakım sağlamaktır. Bu konularda yardıma ihtiyacınız olduğunda dermatoloğunuza danışabilirsiniz. Bu süreçte cildin nem desteğini sağlamak, özellikle A vitaminli yiyecekler ve kremler cildin yapısını korumasında faydalı olur. Ayrıca antioksidanlar, omega-3 ve omega-6 da cildin yapısını korumasında faydalı olacaktır.

    Ruh sağlığımız da cildimiz yaşlanırken etkileyici faktörlerdendir. Mutlu olduğumuz zamanlarda cildimizin parlaması da bu sebepledir. Mutlu, sağlıklı ve genç kalmanız dileklerimle..

  • GENİTAL SİĞİLLER KADINDA CİDDİ SORUNA YOL AÇIYOR

    GENİTAL SİĞİLLER KADINDA CİDDİ SORUNA YOL AÇIYOR

    Genital siğiller; hem kadında hem de erkekte genital bölgede Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonu sonucu gelişen karnabahar görünümündeki siğillerdir. 
    Ülkemizde giderek artan sıklıkta görülen bu cinsel yolla bulaşan enfeksiyonun hem erkekte hem de kadında yaratması muhtemel pek çok ciddi sorun bulunmaktadır. Bu nedenle her bireyin bu enfeksiyon hakkında bilgi sahibi olması ve kendisinde ya da eşinde bu enfeksiyondan şüphelendiğinde derhal doktora başvurması gerekmektedir. Özellikle kadınlarda daha fazla soruna yol açtığı görülen genital siğiller bazen tek bir bölgede, bazen birkaç bölgede, bazen toplu iğne başı kadar ufak, bazen de 5 cm çapına (ender durumlarda 15-20 cm. çaplı olabilir) erişebilen ağrısız kitlelerdir. Çoğu virüs hastalığında olduğu gibi HPV de bir kez vücuda girdiğinde hücreler içinde yerleşir ve zaman zaman alevlenmelere yol açar. Bu yüzden HPV enfeksiyonu kesin tedavisi olmayan bir hastalık olarak kabul edilir. HPV enfeksiyonu, özellikle çok sayıda cinsel eşi olan (veya öncesinde olmuş olan) bireyler ve bu bireylerin eşlerinde yaygındır. Virüsün bulaşması başka bir bireyin enfekte bölgesinin (penis gibi) mukozalara (ağız ve vajina gibi) ya da doğal olarak nemli bölgelere (anüs gibi) temasıyla olur. 

    Erkeklerde belirtisiz seyredebilir

    HPV bulaştıktan sonra 2-6 aylık bir kuluçka devresini takiben genital bölgede ve/veya anüs etrafında sayıları ve büyüklükleri değişken kondilom (siğil) adlı kitlelerin oluşmasıyla belirti verir. Belirtiler bireysel özelliklerden oldukça etkilenir ve özellikle erkeklerde enfeksiyon tümüyle belirtisiz seyredebilir. Kadında da belirtisiz seyredebilir, ancak “belirtisiz” seyreden bu durumlarda büyüteçle (kolposkopi) yapılan ayrıntılı incelemelerde dış genital bölge, vajina ya da servikste çok ufak çaplı kitleler çoğu kadında saptanır. Özellikle kadınlarda bazı durumlarda vajina-anüs arası bölgeyi, anüsü ya da vajinayı tümüyle dolduran karnabahar görünümlü dev kitlelere de rastlamak mümkündür. Oral (ağız yoluyla) genital seks uygulamalarında ağız mukozasında da lezyonlar ortaya çıkabilir. Kadınlarda bazen HPV enfeksiyonunun tek belirtisi jinekolojik muayenede papsmear incelemesinde HPV enfeksiyonuna özgü hücresel anormallikler (koilositoz) bulunmasıdır. HPV oldukça bulaşıcı bir virüstür ve genital bölgedeki lezyonların mukozalar ya da genital bölgelerle (cinsel ilişkide olduğu gibi) kısa süreli teması bile bulaşması için yeterlidir. Genital bölge mukozasının vajina yoluyla dış ortama açık olması nedeniyle özellikle erkekten kadına daha kolay bulaşır. 

    Hücrenin genetik yapısını etkiliyor

    Genital bölgede kondilom (siğil) oluşumuna neden olan HPV, hücrelerin içine yerleşerek hücrenin genetik yapısını etkileyebilme özelliğine sahip bir virüstür. HPV’nin çok sayıda alt tipi vardır. Bu alt tiplerden bazıları hücrelere olan etkileriyle hücrelerin kendi kendine hızla ve kontrolsüzce çoğalabilen hücrelere dönüşmesine neden olmaktadır. Gebelik döneminden önce varolan ya da gebelikte yeni çıkan kondilom kitlelerinin aşırı büyümesi bazen doğum kanalının tıkanmasına neden olur ve vajinal yolla normal doğum imkansız hale gelir. Genital bölgedeki kitlelerin tipik görünümü tanı koymak için yeterlidir. Şüpheli durumlarda kitlelerden biyopsi alınarak tanı koymak gerekebilir. 

    Nasıl tedavi edilir? 

    HPV enfeksiyonunun tedavisinde temel prensip, nüksleri en aza indirmek için kitlelerin mümkün olduğunca temizlenmesidir. Bu amaçla virüslere etkili ilaçlar kullanılarak lokal (bölgesel) tedavi ve büyük lezyonların koterizasyon yoluyla yakılması şeklinde tedavi uygulanır. Hatırda tutulması gereken nokta, tedavinin yalnızca görünen lezyonları ortadan kaldırmakla sınırlı olduğudur. HPV enfeksiyonu kronik seyreder ve kitleler ortadan tümüyle kalksa da hücrelerin içinde gizli bir şekilde yaşamını sürdüren virüsler sayesinde bulaştırıcılık devam eder. 

    İlişkide dikkatli olunmalı 

    HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olduğundan bu konuda alınan genel önlemlerin alınması HPV enfeksiyonundan korunmada tek yoldur. Ancak HPV’nin bulaştırıcılığı o kadar yüksektir ki, şüpheli ilişkilerde kondom kullanımı bile koruyamayabilmektedir. Cinsel temas esnasında erkek genital bölgesinin prezervatifle korunmayan kısımlarından kadına ya da tam tersi kadından erkeğe bulaşma söz konusu olabilir. Bu yüzden bariz kondilom lezyonları olanlarla ilişkiye girmemek çok önemlidir.

    Genital kondilom yapan HPV virusunun birçok alt tipi vardır ve bunların bazıları servikal kanserler(rahim ağzı kanserleri) ile çok yakın ilişkilidir.Tüm cinsel aktif kadınlarda, ilk ilişkiden itibaren 3 yıl geçtikten sonra smear taramaları başlanması gerekirken özellikle HPV kaynaklı siğilleri olan kadınlar ile partnerlerinde bir zamanda siğil olan kadınlar bu kanserler açısından çok daha yüksek risk altındadır ve özellikle bu gurup kadınlar yıllık jinekolojik kontrollerini ve smear taramalarını kesinlikle ihmal etmemelidirler.

  • GENİTAL ENFEKSİYONLARDAN KORUNMA YOLLARI

    GENİTAL ENFEKSİYONLARDAN KORUNMA YOLLARI

    Vajinal enfeksiyonlar, her kadının hayatın belli bir döneminde karşılaştığı, bazen son derecede basit bazende ciddi sorunlara yol açabilecek sağlık sorunudurlar. Vajinal enfeksiyonların sıklığı genellikle cinsel hayatın başlaması ile birlikte artar. Alınacak basit önlemlerle bu enfeksiyonların sık oluşmasını önleyebiliriz. Genital hijyenin kadının özgüveni ve sağlıklı cinsel hayatı için ne kadar önemli olduğunu göz önünde bulundurursak, bu enfeksiyonlardan korunmanın ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz.

    Sağlıklı bir cinsel yaşam ve genital hijyen için dikkat edilecek önemli noktalar:

    Tuvalette temizlik önemlidir: Tuvalet sonrası mutlaka önden arkaya temizlik yapılmalıdır. Arkadan öne doğru yapılan temizlikte makat bölgesinde olan mikroplar vajinaya doğru taşınabilir. Bu mikroorganizmalardan en önemlisi E.Coli isimli bakteridir ve vajinal enfeksiyonların sık görülen nedenlerindendir

    Vajinal duş yapılmamalıdır: Sanılanın aksine vajina içini basınçlı su ile yıkamak ortamın asit-baz dengesini değiştireceğinden içeride bulunan mikroorganizmalarında ortamını değiştirir. Bu dengenin bozulması bazı mikroorganizmaların olması gerekenden daha fazla oranda ortamda bulunmasına neden olarak enfeksiyona yol açar.

    Nemden korunmak gereklidir: Genital bölgenin nemli kalması mantar başta olmak üzere genital enfeksiyonlara zemin hazırlar.Cinsel bölgenin temizliğinde bu bölge için üretilmiş yıkama jelleri tercih edilmelidir. Genital bölge kuru ve temiz tutulmalıdır. İç çamaşırları hergün değiştirilmelidir.

    Dar giysilerden kaçınmak gerekir: Dar pantolonlar, özellikle zayıf kadınların tercih ettiği kıyafetlerdendir. Uzun süre dar kıyafetlerin giyilmesi bölgedeki nem oranının artmasına yol açar.

    Pamuklu çamaşır tercih edilmelidir: Sentetik iç çamaşıları ortamın hava dolaşımını engeller ve nemi emmedikleri için de vajinal enfeksiyonlara zemin hazırlar. İç çamaşırları ütülenmeli ve mümkün olduğunca çamaşır suyu kullanılmamalıdır.

    Tahriş edici maddelerden uzak durulmalıdır: Renkli tuvalet kağıtları,parfümler, kokulu kişisel hijyen ürünleri ve sabun genital bölgenin düşmanlarıdır. Bu ürünler mümkün olduğunca kullanılmamalıdır.

    Güvenli olmayan cinsel ilişkide prezervatif kullanılmalıdır: Uzun süreli tek eşli ilişkiniz yoksa mutlaka cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı prezevatif ile önlem alın.Bu hastalıklardan korunmanın tek ve en etkili yoludur.

    Adet kanaması döneminde dikkat edilmesi gerekli hususlar: Adet kanaması döneminde hareket serbestliği sağlayan vajinal tamponların kullanımında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta sık değiştirilmeleri gerektiğidir. Bu tamponlar uzun süre vajen içinde kaldığında ağır enfeksiyonlara yol açabilecekleri gibi toksik şok sendromu gibi ağır tablolara bile yol açarlar.

    Adet kanaması döneminde cinsel ilişkiyi yasaklayan yeterli tıbbi bilgi elimizde bulunmamakla birlikte,üst genital sistem enfeksiyonu daha önceden geçirmiş olan bayanların ilişkiye girmemeleri gerektiği bilinmektedir. Enfeksiyon belirtisi varsa, hemen doktorunuzla temasa geçin. Her 6 ayda bir şikayetiniz olmasa bile jinekolojik muayene olun.

    VAJINAL AKINTI

    Kadınların jinekoloğa başvurma nedenlerinden başta geleni vajinal akıntılardır. Akıntıların özellikle bekar genç kızlarda ve menopozdaki kadınlarda başta olmak üzere herhangi bir sebebi yoktur. Bunlar doğal akıntı olarak bilinir. Bir enfeksiyon veya altta yatan bir neden varsa bu akıntılar doğal olmayan akıntılardır.

    Doğal akıntılar: Berrak yapıda olup, sıvı yumurta akını andırır. Genellikle kokusuzdur, fakat bazı kadınlar ekşi bir kokudan şikayet ederler. Genellikle kaşıntı yoktur ve cinsel ilişkide ağrı olmaz.Bu akıntıların en büyük özelliği aynı şiddette uzun süre devam etmesidir.Bazen bu akıntı miktarı çok fazla miktarda olup, endişeye kapılabilirler. İç çamaşırları ve günlük pedleri devamlı ıslaktır. Bu ıslaklığın kıvamı yumurtlama döneminde biraz sıvılaşabilir. Bunun amacı döllenmeyi kolaylaştırmak içindir. Adet dönemine yaklaştıkça bazı hanımlarda akıntının renginde koyulaşma ve koku olabilir. Bu adet kanamasını oluşturan hormonların etkisir. Eğer akıntı normale göre artmış ise, görüntü ve yapısında değişiklik oluşmuş ise vajinal enfeksiyon teşhisi konulabilmesi için mutlaka jinekolog muayenesi gerekmektedir.

    Doğal olmayan akıntılar:

    En sık görülen nedenleri:

    1. Vajen enfeksiyonları
    2. Rahim ağzı yaraları
    3. Cinsel ilişki ile bulaşan enfeksiyonlar
    4. Rahim ağzı kanseri
    5. Spiralin ipine bağlı akıntı
    6. Rahim ağzında olan poliplere bağlı akıntı

    En sık görülen belirtileri:

    • Akıntı
    • Kaşıntı ve tahriş
    • Cinsel ilişki sırasında ağrı
    • Kasıklarda rahatsızlık hissi veren ağrı
    • Dış bölgede şişme,ödem

    Bu belirtileri gördüğünüzde mutlaka en yakın zamanda tedavi için doktorunuza başvurun…

  • MYOMLAR ..

    MYOMLAR ..

    – Yumurtalık kistleri ve miyomlar kimi zaman karıştırılıyor. Bunlar arasındaki farklar nelerdir?
    İkisi aynı şey değildir. Tamamen farklı organlarda gelişen patolojilerdir. Miyom rahimin sınırları içerisinde yer alır. Daha açık ifade edersek, rahimde kas ve bağ dokusundan kaynaklanan iyi huylu tümöre miyom denir. Yumurtalık kisti ise, kadının yumurtalıklarında oluşan kistlerdir. 
    – Miyom ve kistler genetik midir?
    Miyomlarda ailesel yani genetik yatkınlık söz konusudur. Kişinin ailesinde miyoma bağlı patolojilerin olması, yatkınlığı artırır. İyi huylu yumurtalık kistlerinde ise genetik yatkınlık söz konusu değildir. Fakat yumurtalık kanserlerinin bazı türlerinde de genetik yatkınlık söz konsudur.
    – Miyom daha çok kimlerde görülür?
    Her 4-5 kadından birinde miyom vardır ve büyük çoğunluğunda herhangi bir şikayet görülmez. Miyomlar sıklıkla 30 – 40 yaş grubu kadınlarda görülür. Miyomun büyüklüğü ve yerleşim yeri, şikayete yol açmasında en önemli faktördür. Operasyon kararı ise bu şikayetlere bağlı olarak verilir. 
    – Miyomun belirtileri nelerdir?
    Evet, miyom sıklıkla belirti vermez ve pek çoğu jinekolojik muayene esnasında saptanır. Miyomun yol açabileceği en önemli şikayetler, ara kanamalar, ağrılar, cinsel ilişki sırasında ağrı oluşmasıdır. Bunların yanısıra, çok büyük olduklarında çevre dokulara baskı yapabilirler. Örneğin idrar torbasına baskı yapan bir miyom sık idrara çıkmaya neden olabilir. Kalınbağırsağa baskı yapan bir miyom ise kabızlık şikayetine sebebiyet verebilir. Genç yaşlarda gelişen miyom menopozdan sonra hızla geriler. Bu nedenle miyom ve östrojen hormonu arasındaki ilişkiden kaynaklanmaktadır. Yine gebelik döneminde artan östrojen hormonu salgısına bağlı olarak miyom büyümesi de görülebilir. Gebelikten sonra miyomun hızla küçülmesi bu görüşü doğruluyor. 
    – Her 4- 5 kadında miyom görülür dediniz. Miyomların oluşma sebebi nedir?
    Evet, bazı kadınlarda miyom oluşurken, bazılarında ise hiç görülmez. Bunun sebebi henüz net olarak saptanmadı. Miyom saptanan kadınların hemen hepsininin ailesinde de yani anne, teyze gibi yakın çevresinde de görülmesi, bu hastalığın genetik yönünün güçlü olduğunu vurguluyor.
    – Kaç çeşit miyom vardır ve nerede görülüyorlar?
    Rahimdeki yerleşim yerine göre myomlar çeşitli isimler alır. Rahimin dış yüzüne yakın olan miyomlar (subseröz) en az şikayete yol açanlardır. Genellikle bunlarda kanama görülmediği gibi kısırlığa da yol açmazlar. Ancak 8-10 cm büyüklüğüne gelirlerse ağrı yaparlar. Rahim duvarlarının ortasında yer alan miyomların (intramural) küçükleri de, yine aynı şekilde herhangi bir şikayete yol açmaz. 4 – 5 cm’in üzerine çıktıklarında ağrı ve kanama yapabilirler. Rahimin içine, rahim boşluğuna yerleşenler ise (submüköz) en çok şikayete yol açanlardır. Bunların 1 cm boyutunda olanları bile çok şiddetli kanamalara ve ağrılara hatta düşüklere ve kısırlığa da sebep olabilirler. 
    – Hangi durumlarda ameliyat olmak gerekir?
    Tabii ki, şiddetli ağrılara ve kanamalara neden olan miyomlar… Ayrıca ultrosonla yapılan takipte miyomun hızla büyüdüğü görülüyorsa mutlaka ameliyat etmek gerekir. Bu tür miyomlar kendiliğinden küçülmezler. Miyomlar açık ve kapalı olmak üzere iki farklı ameliyat biçimiyle çıkarılır. Miyom ameliyatı olan kadınlarda yüzde 20 – 25 oranında tekrarlama riski vardır ve hasta bunu bilmelidir. 
    – Ameliyat dışı bir tedavi yöntemi var mı?
    Bazı hormon alımlarıyla, miyomların geçici olarak yüzde 30 – 40 oranında küçüldüğü görülüyor. Örneğin menapoza girmek üzere olan kadınlarda, ameliyat olmama bir seçenek olarak kullanılabilir. Ayrıca son yıllarda ses dalgaları ile miyomu küçülterek eritme yöntemleri gelişti. Bu yöntemin gebelik beklentisi olan kadınlar da kullanımı konusu netlik kazanmamıştır. 
    – Peki miyom oluşumunu engellememiz mümkün mü? 
    Yumurtalıkların çalışmasını doğum kontrol hapı gibi ilaçlarla baskılayarak, bazı yumurtalık kistlerinin oluşumunu engelleyebiliriz. Fakat myom oluşumunu engellemek için herhangi bir yöntem yoktur.

  • Adet Geciktirici İlaçların Zararları ve Yan Etkileri Var Mıdır?

    Adet Geciktirici İlaçların Zararları ve Yan Etkileri Var Mıdır?

    Adet geciktirici ilaçlar, rahim iç tabakası ile etkileşimde olan ilaçlardır. Bu ilaçlar içerdikleri hormonlar sayesinde yumurtlamayı geciktirir. İlaçların doktor kontrolünde ve bilinçli olarak kullanılması sayesinde herhangi bir yan etki ortaya çıkmayacaktır.  Adet geciktirici ilaçlar; rahim içindeki tabakaya etki eder ve bu sayede adetin gecikmesini sağlar. Ancak bu ilaçların devamlı ve aşırı kullanılması ciddi problemlere yol açabilir. Bu sebeple de senede bir ya da iki defa, doktor kontrolünde kullanılması tavsiye edilir.

    Adet geciktirici ilaçlar sakıncalı mıdır?
    Adet dönemini geciktirmek için kullanılan ilaçların hormonsal bir probleme yol açıp açmayacağı bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Yani, ileride çocuk sahibi olmak isteyen kadınların adet geciktirici ilaçlar sebebi ile kısır olması söz konusu değildir. Adet geciktirici ilaçlar, bilinçli ve kontrollü kullanıldığı sürece kilo alımına yol açmazlar. Bu ilaçların uzun vadede kullanımı çeşitli sakıncalara yol açabilmektedir. 
    Kısa vadede yol açabileceği sorunlar ise; 

    • Kabızlık,
    • Şişkinlik,
    • Baş ağrısı.    

    Adet geciktirici ilaçlar ne zaman alınmalıdır?
    Adet geciktirici ilacın etkisini istenilen zamanda göstermesi için; adet başlangıcından dört gün önce alınması gerekmektedir. Daha kısa zaman diliminde ilaç, etkisini göstermeyebilir. 

    Adet geciktirmek için alınan ilaçlar kimler için zararlıdır?
    Adet geciktirici ilaçlar; karaciğer hastalığı olan kadınlar için, obezite sorunu olan kadınlar için, doğum kontrol hapı kullanan kadınlar için sakıncalıdır. Adet geciktirici ilaçların uzun vadede, çok fazla kullanılması çeşitli problemlere yol açabilir. Bu sebeple de senede 1 ya da 2 defa doktor kontrolünde kullanılması önerilmektedir.

    Adet geciktirici ilacının alınmasından sonra vücutta hangi değişimler meydana gelir?
    Adet geciktirici ilaçların alınmasından sonra göğüslerde dolgunluk, vücutta gerginlik gibi durumlar yaşanabilir. Bazı kadınlarda ise herhangi bir yan etki görülmez.

  • Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla seyahat, birçok anne-baba için soru işaretleri ile doludur. Sağlıkla ilgili temel önlemleri aldınız. Ama o da ne, tatile çıkmak için sabırsızlanan çocuğunuz yolculuğu tahmin ettiği kadar sevimli bulmuyor ve yol boyunca onu oyalamak pek de kolay gözükmüyor.

    1- Çocukla seyahat öncesinde, onu bu seyahate psikolojik olarak nasıl hazırlayabiliriz?

    İlkokul çağından küçük olan çocuklarda zaman kavramı henüz gelişmemiştir, bu sebeple sık sık sabırsızlanma ve mızıldanma eğiliminde olabilirler. 6-7 yaşından küçük çocuklar kendilerinden istenen “bekleme” görevini tam olarak kavrayıp yerine getiremeyebilirler. Bu onların elinde olan bir durum değildir, çünkü 10 dakika ile 10 saatin zamansal farkı hakkında yorum yapamazlar. Öncelikle anne-babalar olarak bu yaş çocuklarımızın zaman algısının henüz gelişmediğini bilip, onlardan beklentilerimizi buna göre düzenlememiz fayda sağlayacaktır. Sabırsızlık gösteren ve mızıldanma eğiliminde olan çocuğumuzu sakinleştirmemiz için onun da keyifle katılabileceği bir faaliyette bulunması sağlanabilir, örneğin kendi topladığı minik bir çantasını taşıma sorumluluğu ya da sevdiği bir şapkasını kaybetmeden koruması ve tutması görevini verdiğimizde, bir işle meşgul olacağı için, daha uyumlu olacaktır.

    2- Çocukla seyahat için seçilen araba, otobüs uçak yolculuğu gibi uzun süre hareketsiz kalacağı bir ortamda çocukların sıkılmaması için alınacak önlemler

    Tüm yetişkinlerde olduğu gibi, çocuklar da kendilerini güvenli ortamlarda hissetmek isterler. Güvenli ortam, sakindir, huzurludur, beklenmedik şeyler olmaz, bildiğin ve alışık olduğun şekilde gelişir her şey. Yolculukta ise bu şartlar değişir ve tüm bu yeni şartlar çocuklarda öncelikle kaygı düzeyinde artışa sebep olurlar. Artan kaygı düzeyi ile çocuk normalde vermediği farklı ve beklenmedik tepkiler geliştirebilir. Bu konuda bizlere yol gösterecek basit bir kaç öneriyi şöyle sıralayabiliriz:

    Tatil yolculuğu saatini çocuğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleyebiliriz.

    Ayrılık objesi olarak tanımlanan, çocukların yeni ortamlarda yükselen kaygı düzeyini rahatlatacak olan, sevdiği bir objeyi yanında bulundurması sağlanabilir, bu bir oyuncak, bir battaniye, bir kitap olabilir.

    3- Çocukla seyahat sırasında uyku ve yemek düzeni sağlama ipuçları:

    Tatil yolculuğu saatini çocu­ğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleye­biliriz. Evla­dımızın uyku saatlerine göre çıkılacak olan tatil yolculuğu, çok daha rahat ve sorunsuz geçme olasılığı vardır.

    Çocuğumuzun yemek yeme alışkanlık ve düzeni göz önünde bulundurulmalıdır. Kimi çocuk yemek saatleri konusunda daha hassastır, düşen açlık kan glukozuna verdikleri tepkiler agresyon ve huzursuzluk şeklinde olabilir. Basit bir kaç bisküvi, süt, sevdiği meyveler gibi kan şekerini hızla yükseltebilecek besinler, açlık atağını kesecektir.

    Yolculuklar kimi zaman planlanandan uzun olabilir, hatta yolda ihtiyaç molası verilmesi atlanabilir. Bu konuda çocuklarımızın yetişkinler kadar dayanaklı olmadıklarını hatırlayarak, 2-3 saatte bir tuvalet için yeterli sürede molalar vermek fayda sağlayacaktır.

    Çocuğumuzun sevdiği ve alışık olduğu bir filmi izlemesi, onu daha uyumlu ve sakin olması konusunda biz anne ve babalara yardımcı olacaktır.

    4- Çocukla seyahat sırasında ağlama krizi yaşanırsa?

    Çocuğumuzun davranışları yolculuk sırasında kontrolden çıkmadan önce bir çok defa uyarı sinyalleri verecektir. Bu uyarı sinyallerini doğru yakalamak ve gerekenleri zamanında, vakit geçirmeden yapmak önemlidir. Eğer bir şekilde olaylar kontrolünüzden çıkacak olursa ve çocuğunuz tepkisel şekilde, ağlama krizi ile karşınıza çıkarsa, öncelikle ve kesinlikle, anne-baba olarak bizler sakin olmalıyız! İnatlaşmadan, çocuğumuzun dikkatini farklı ve onun ilgisini çekecek yeni bir objeye yöneltmemiz fayda sağlayacaktır. Bu adımı doğru uygulayabilmek için, anne ve babanın çocuğunu yakından tanıması, çocuğunun ilgi ve merak konuları hakkında bilgi sahibi olması çok önemli avantajdır. Ağlama krizindeki bir çocuğun dikkatini farklı bir konuya çekmek için, onun ilgi alanı olan örneğin yoldaki mavi arabaları sayma oyununa onu davet edebilirsiniz ya da araç plakası takip oyunu gibi bir aktivite başlatmayı önerebilirsiniz.

    5- Çocukla seyahate gidilen yer çocuk için büyüleyici olabilir. Yeni gördüğü ve eğlendiği mekanların etkisiyle çocuk söz dinlememeye başlarsa, yapılması gerekenler!

    Yemek zamanı geldiğinde oyuna son vermek ya da akşam olduğunda deniz-havuz faaliyetlerini sonlandırmak çocuklar için uyum gösterilmesi zor durumlardır. Böylesi durumlarda, öncelikle anne ve baba olarak sizlerin net ve kararlı duruşu çok çok önemlidir. Planlı olarak hareket etmeniz, çocuğunuzun size uyumu konusunda zaman kazanmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, tam oyun ortasında çocuğunuza yaklaşıp: “Hadi gidiyoruz, gel bakalım!” dediğinizde, karışılacak olduğunuz şeyin sizi şaşırtmaması gereklidir. Size karşı gelen, söylediğinizi yapma isteğinde olmayan, uyumsuz ve aksi bir davranış sergileyen çocuğunuzla karşılaşmaya hazır olunuz.

    Bu durumlarda, çocuğunuzun hararetli şekilde, keyifli bir oyun faaliyeti içinde olduğu sırada, birden devreye girip, faaliyetin sonlanmasını istemek yerine, ona zaman verin ve verdiğiniz zamana uyun. “Haydi bakalım, sana tam 10 dakika daha veriyorum, ardından şu şu faaliyete geçeceğiz!” söylemi, çocuğunuzla iletişim konusunda size yardımcı olacaktır. Sevgi ve anlayış, her kalbe ve düşünceye ulaşır. Sadece nasıl, nerede ve ne zaman kullanacağımızı iyi bilelim…

    Uzun yolculuklarda, elektronik oynatıcılardan faydalanabilir ve çocuğunuzun hoşuna gidecek bir film izlemesine izin verebilirsiniz. Çocuğunuzu tatile çıkmadan önce yolculuğa hazırlayın. Buna seyahatinizi nasıl yapacağı­nızı anlatarak, gideceğiniz yerle ilgili önceden bilgi vererek başlayabilirsiniz…

  • Yetişkinlerde lateks alerjisi

    Günümüzde endüstriyel gelişmelere bağlı olarak her geçen gün artış gösteren yeni kimyasal maddelerle karşılaşmaktayız. Özellikle birçok alanda kullanılan doğal kauçuk ağacından üretilen lateks, en önemli endüstriyel ham maddelerden biridir. Latekse karşı alerjide her geçen gün çeşitli şikayetler ile karşımıza çıkmaktadır. Latekse bağlı olarak gelişen alerjik hastalıklar vücutta kaşıntı kızarıklık şeklinde görülebileceği gibi bazen nefes darlığı tansiyon düşüklüğü ve sonrasında alerjik şok ( anafilaktik şok ) gibi ölümcül bir tablo ile de karşımıza çıkabilir. Lateks alerjisi belirtileri vücutta temas ettiği yerde kaşıntı kızarıklık kabarıklık şeklinde görülen temas ürtikeri ile anafilaksi arasında değişir.

    Doğal lateks kauçuk ağacının (Hevea brasiliensis) oluşturduğu özsuyundan elde edilmektedir. 1823 yılında Macintosh’un kumaşı kauçukla kaplayıp su geçirmeyen yağmurluğu üretmesi ile başlayarak sanayide çeşitli şekilde kullanılmaya başlanması ile birlikte talep müthiş ölçüde arttı. Halen yılda 10 milyon ton üzerinde doğal kauçuk üretilmektedir. Günlük hayatımızda eldivenden , lastik, prezervatif, balon, lastik çizme, şilte, bone, kateter ve flakon tıpaları gibi ürünlerin içinde milyonlarca tüketici kullanmaktadır ve farklı ticari ürünler de birçok sanayide kullanılmaktadır.

    21. yüzyılın başında yayınlanan verilerle karşılaştırıldığında, mevcut lateks alerjisi prevelansı sağlık çalışanlarında % 9.7 duyarlı hastalarda % 7.2 ve genel nüfus içinde % 4.3 oranında görülür ve genel nüfus içinde prevelansının giderek yükseldiği görülmektedir.

    Lateks alerjisi, son yıllarda artan bir şekilde birçok sağlık sorununu yol açtığı görüldüğü için şimdi uluslararası bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Toplumda lateks maruziyeti çok fazla olan yüksek risk taşıyan gruplarda özellikle sağlık çalışanları, kauçuk endüstrisi işçileri, spina bifida ve ürogenital anomalileri olan çocuklar, atopik kişiler ve belirli meyve alerjileri olan hastalar (özellikle kivi, avokado, kestane ve muz), birçok cerrahi geçmişi olan hastalarda bu oran % 10-12 kadar çıkabilmektedir.

    YETİŞKİNLERDE LATEKS ALERJİSİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Lateks alerjisi, son yıllarda artan bir şekilde birçok sağlık sorununu yol açtığı görüldüğü için şimdi uluslararası bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Lateks maruziyeti direkt olarak cilt/mukozal yüzey teması ile veya solunum yoluyla olabilmektedir. Lateks içeren ürünlere cilt yoluyla temas sonrasında daha çok ciltte kaşıntı kızarıklık gibi şikayetler olurken solunum yolu ile temas burun akıntısı hapşurma kaşıntı veya nefes darlığı hırıltı şikayetlerine yol açabilir. Bunların dışında en ciddi alerjik reaksiyonlar olan nefes darlığı baş dönmesi bilinç bulanıklığı ve sonrasında alerjik şok (anafilaktik şok ) tablosu görülebilir.

    Sağlık çalışanları veya lateks ürünlerle teması olan kişilerde en sık rastlanan reaksiyon uzun süre temasa bağlı olarak ellerde gelişen iritan dermatittir. Eldiven kullanımı ile en çok görülen klinik reaksiyon olan irritan kontakt dermatit, eldivenin temas ettiği yerde kuru, kaşıntılı, alerjik olmayan tahrişe bağlı gelişen cilt yanıtıdır. Bu reaksiyon alerjik olmayan yollarla yani sık el yıkama, deterjan kullanımı, ellerin yeterince kurulanmaması bağlı olarak sabun gibi diğer irritanlar eldiven yüzeyinin altında terleme sonucunda gelişebilir veya mısır nişastalı eldivenlerin yol açtığı tahrişe bağlı olarak gelişebilir. İritan dermatit alerjik olmayan yollarla geliştiği için alerji testlerinde alerji saptanmaz.

    Latekse cilt yoluyla maruz kalmaya bağlı olarak gelişen en sık alerjik reaksiyon ise lateks ve katkı maddelerine karşı gelişen tip IV ( gecikmiş ) hipersensitivite reaksiyonu ile ortaya çıkan kontak dermatittir. Alerjik kontak dermatit en sık olarak eldiven, ayakkabı, spor malzemeleri ve medikal araçlarla temas eden cilt bölgelerinde ortaya çıkar. Lateks içeren ürünlerle hayatımızda farklı döneminde farklı şekilde karşılaşabiliriz, örneğin bebeklik döneminden itibaren emzik veya biberon ile başlayıp daha sonra balonlar ve çikletler dahil olmak üzere bir çok farklı şekilde lateks ile karşılaşılabilir. Bu yüzden ciltte kaşıntılı ve sulanan kabarıklıklar şeklinde bir dermatit varsa, latekse bağlı alerjik kontakt dermatit düşünmek gerekir. Lateks eldivenler veya diğer ürünlerde üretim aşamasında eklenen kimyasal maddelere maruziyet sonucu oluşur. Bu kimyasal maddeler eritem, kaşıntı ve vezikül oluşturabilir. Kızarıklık genellikle temastan 24-48 saat sonra başlar fakat erken olarak sekiz saatte veya geç olarak beş günde ortaya çıkabilir.

    Latekse bağlı gelişen alerjik kontakt dermatitte sorumlu tutulan alerjenler thiuram, karbamat, merkaptobenzotiazol ve fenildiamin gibi akselaratör veya antioksidan olarak üretim aşamasında katılan her türlü kimyasal maddelerdir.

    Doğal kauçuk lateks kimyasallardan yapılmış sentetik kauçuk lateks ile karıştırılmamalıdır. Lateks içeren bir çok üründe ev boyaları da dahil olmak üzere sentetik lateksten oluşturulur doğal lateks ile oluşturulmaz ve doğal kauçuk lateks ile üretilen ürünlere alerjik kişilerde alerjik reaksiyonlar tetikler.

    Latekste bulunan çok sayıda alerjenlere karşı gelişen ve IgE antikorunun rol aldığı tip I (erken tip ) alerjik reaksiyonlar vücutta kaşıntı, ürtiker, burun akıntısı, hapşurma, kaşıntı, nefes darlığı ile başlayıp baş dönmesi bilinç kaybı ile sonlanabilir. Lateks proteinlerine duyarlanmanın ve semptomların oluşması için ne ölçüde bir maruziyet gerektiği bilinmemektedir. Bazı duyarlı bireylerde düşük seviyelerde maruziyet bile semptomları tetikleyebilmektedir.

    Lateks alerjisinde en sık görülen reaksiyon özellikle temas ettiği yerde gelişen kontak ürtikerdir. Semptomlar genellikle latekse maruziyetten sonra dakikalar içinde başlar, ancak saatler sonra da ortaya çıkabilmektedir. Lokal olarak eldivenin temas ettiği alanlarda kızarıklık, kabarma veya kaşıntı şeklinde görülür. Lateks duyarlılığı olan kişilerde kontakt ürtikerin olması bazen hastalar için uyarıcı olabilir. Lateks bağlı olarak gelişen kontakt ürtiker lateks içeren ürünlere temastan sonra çıkıp sonrasında kendiliğinden geçebilir ve hastanın latekse duyarlılığının başladığı gösteren önemli bir ipucu olabilir.

    Latekse bağlı gelişen tip I (erken tip) reaksiyonlar cilt lezyonları dışında; burun akıntısı, rinit, konjunktivit, astım gibi semptomları ile kendini gösterebilir. Lateks alerjisi sağlık çalışanlarında daha yüksek sıklıkla karşılaşılmasına rağmen pasta imalathanesi veya ekmek fırınları gibi lateks eldivenlerinin kullanıldığı diğer işlerde de karşımıza çıkar. Mesleksel lateks alerjisi ve astımının tanınması önemlidir. Latekse bağlı gelişen alerjik reaksiyonlar burun ve göz nezlesi (rinokonjunktivit), astım ve ölümcül alerjik reaksiyon (anafilaksi) gibi klinik tabloları içerir. Mesleksel astımın diğer tiplerinde olduğu gibi erken müdahale ve iş yeri ortamından ayrılma irreversibl hiperreaktif hava yolu hastalığı gelişimini durdurabilmektedir. Klasik bir sendrom olarak lateks mesleksel astımı iş yerinde ortaya çıkan veya kötüleşen hırıltı ve nefes darlığı şeklindedir. Ancak bazen bu kötüleşmenin iş yerindeki maruziyetle ilişkisi net olarak ortaya konulamayabilir.

    Lateks alerjisi gelişen hastaların çoğu daha önce alerjik rinit ve astım şikayetleri olan atopik kişilerdir. Bazen sadece lateks karşıda duyarlanma olabilir. Atopik kişilerde latekse bağlı alerji gelişme ve daha ciddi reaksiyonların görülme ihtimali daha yüksektir.

    Lateks alerjisinin yol açabileceği en ciddi klinik tablo, ölümcül alerjik şoktur ( anafilaktik şok ). Lateks alerjisi ile karşılaşılan en ciddi sonuç anafilaksidir. Alerjik şok genellikle önceden duyarlanmış sağlık çalışanı veya diğer kişilerde ameliyat esnasında veya medikal ya da dental işlemler sırasında lateks proteinlerinin mukozal absorpsiyonu ile ortaya çıkar.

    Lateks antijenine maruziyet birçok yolla gelişebilir. Bunlar deri, solunum yolu, mukoza ve parenteral olarak olabilir. Deri ve solunum yoluyla maruz kalınmasından sonrada ciddi reaksiyonlar görülebilir fakat cerrahi işlemlerde doğrudan mukozal ve damar yolu ile karşılaşma anafilaksi gelişimi açısından en büyük riski oluşturur. Atopi kişilerde damar yolu ile latekse maruz kalması daha ciddi anafilaksiye yol açabilir, ayrıca atopik kişilerde anafilaksi gelişme riski daha fazladır. Atopik dermatit veya alerji öyküsü olan yüksek riskli kişilerin lateks içermeyen malzemelerle muayene edilmesi ve işlemlerinde lateks içermeyen ürünlerin kullanılması çok önemlidir.

    Son yıllarda, polenlerle meyveler arasında çapraz reaksiyonların görüldüğü ve benzer alerjik reaksiyonların olabileceği gösterilmiştir. Lateks alerjisine yol açan birçok alerjen bulanmaktadır ve bunların bir kısmı meyve ve sebzelerinde içinde de yer almaktadır. Lateks alerjisi olan kişilerin önemli bir kısmında muz, avokado, kivi, kestane gibi meyvelere karşı da duyarlılık saptanmış ve bunun çapraz reaksiyon veren alerjenlerden kaynaklandığı düşünülerek lateks-meyve sendromu olarak adlandırılan bir tablo tanımlanmıştır. Lateks alerjisi bulunan hastalarda çeşitli meyve ve sebzelere karşı alerjik reaksiyonlar normalden çok daha sık görülmekte ve lateks ile oluşan alerjik tabloların aynısı bu gıdalarla da meydana gelmektedir. Lateks alerjisi olan bazı hastalarda meyvelerle de alerjik şok tablosu gelişebilmektedir. Lateks-meyve alerji sendromu olan kişilerde lateks ile çapraz reaksiyon veren gıdaların alınmasıyla ağız içinde damakta ve dudaklarda kaşıntı başlayıp sonrasında tüm vücutta kaşıntı olabilir ayrıca kurdeşen (ürtiker), anjioödem, solunum yollarının daralmasına bağlı olarak nefes darlığı hırıltı öksürük oluşabilir, tüm bunların sonucunda baygınlık ve bilinç kaybı gelişir yani alerjik şok meydana gelir.

    Lateks alerjisi saptananların hastalarda gıdalara karşıda duyarlanma saptanmaktadır. Lateks alerjisi olan kişilerde gıda duyarlılığı bir kısım hastada ciddi reaksiyonlara yol açmadığı görülse de hastalarda gıdaya karşı duyarlılığının gösterilmesi önemlidir. Genellikle önce lateks alerjisi oluşmakta, gıda alerjileri daha sonra eklenmektedir. Bazen de gıda alerjisi zemininde lateks alerjisi gelişebilmektedir.

    Lateks alerjisi bulunan olgularda en sık alerjiye neden olan meyveler; avokado, kivi, muz, kestane, ceviz, fındık, kereviz, patates, domates ve papayadır. Klinik alerjinin daha az olduğu ancak duyarlılığın bulunduğu meyve ve sebzeler de incir, kavun, karpuz, şeftali, ananas, armut, kereviz, elma, kiraz, vişne çilek havuç, şalgam sayılabilir.

    YETİŞKİNLERDE KİMLER LATEKS ALERJİSİ İÇİN RİSK TAŞIR ?

    Lateksin alerjik reaksiyonları ciddi olabilir ve çok nadiren ölümcül olabilir. Lateks alerjisi, son yıllarda artan bir şekilde birçok sağlık sorununu yol açtığı görüldüğü için şimdi uluslararası bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir.

    21. yüzyılın başında yayınlanan verilerle karşılaştırıldığında, mevcut lateks alerjisi prevelansı sağlık çalışanlarında % 9.7 duyarlı hastalarda % 7.2 ve genel nüfus içinde % 4.3 oranında görülür ve genel nüfus içinde prevelansının giderek yükseldiği görülmektedir.

    Lateks ve lateks içeren ürünlerin milyonlarca olmasına nedeniyle latekse maruz kalmanın birçok yolu vardır. Bu yüzden dünya çapında genel nüfusun yaklaşık % 4’ünde lateks alerjisi görülmesi şaşırtıcı değildir. Lateks alerjisini azaltmak için lateks içeren ürünlerle teması engellemek ve lateks alerjisinin yaygınlığını azaltmak, beklediğimizden daha zor olabilir.

    1980’lerin sonlarında ve 1990’lı yıllarda sağlık çalışanları arasında lateks alerjisinin ortaya çıkması ile birlikte bazı hastalarda ve genel popülasyonda lateksten etkilenen çok sayıda kişi tespit edildi. Özellikle bazı işlerde çalışanlarda daha fazla lateks maruziyet görülebilir. Lateks alerjisinin görülmesi için yüksek riskli grupları şöyle sıralayabiliriz.

    a. Latekse mesleksel olarak maruz kalanlar

    Sağlık çalışanları, Kauçuk fabrikası işçileri, İnşaat işçileri, Temizlikçiler, Gıda işinde çalışanlar, Bahçıvanlar, Boyacılar, Kuaförler, Oyuncak yapımında çalışanlar, Restoranlarda çalışanlar, Fırında çalışanlar, biyoloji ve kimya laboratuvarında çalışanlar

    b. Çok sayıda cerrahi girişime bağlı maruz kalanlar

    Spina bifidalı hastalar, Dandy-walker kisti olanlar, Konjenital genitoüriner anomalili hastalar, sezaryen doğum, mesane ekstrofisi,

    c. Lateks ürünleri ile sık temas

    Dental girişimler, Sık üriner kateterizasyon, insülin kullanan diyabetli hastalar

    d. Saman nezlesi (alerjik rinit) veya bazı gıdalara alerji gibi diğer alerjilere sahip atopik insanlar, Astım, Egzama , Meyve alerjisi olması lateks alerjisi için riskli grubu oluştururlar.

    Lateks alerjisi her geçen gün artmaktadır, çünkü günlük hayatımızda lateks içeren ürün sayısı artıkça karşılaşma ihtimalimiz daha fazladır.

    Lateks alerjisi sadece sağlık hizmetleri gibi iş yerinde ve lateks eldivenlerinin sıklıkla kullanıldığı işkollarını değil aynı zamanda lateks ürünlerine mesleki olarak maruz kalmasak da genel popülasyonu etkiler. Bu yüzden lateks alerjisi ciddi bir sorun olarak her geçen gün artmaktadır.

    LATEKS ALERJİSİ TANISI İÇİN DOKTORA GİTMEDEN NASIL HAZIRLIK YAPMALIYIM ?

    Lateks alerjisi, son yıllarda artan bir şekilde birçok sağlık sorununu yol açtığı görüldüğü için şimdi uluslararası bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Lateks içeren ürünlere cilt yoluyla temas sonrasında daha çok ciltte kaşıntı kızarıklık gibi şikayetler olurken solunum yolu ile temas burun akıntısı hapşurma kaşıntı veya nefes darlığı hırıltı şikayetlerine yol açabilir. Lateks alerjisi belirtileri vücutta temas ettiği yerde kaşıntı kızarıklık kabarıklık şeklinde görülen temas ürtikeri ile anafilaksi arasında değişir.

    Lateks alerjisi tanısı için mutlaka bu konuda eğitim almış alerji uzmanlarına gitmek gerekir. Çok farklı klinik tablolar şeklinde kendin gösteren lateks alerjisinin tanısı alerji uzmanları tarafından konulur.

    Alerji uzmanına giderken Ne yapabilirsin ?

    Semptomlarınızı ve şikayetlerinizi not edin ( ilgisiz gibi olanlar dahil olmak üzere.)

    Latekse maruz kaldığınızda ne tür bir reaksiyon geçirdiyseniz, gerekirse hastane kayıtlarını belgeleyebilirsiniz.

    Aldığınız tüm ilaçların (vitamin ve takviyelerin de dahil olduğu) bir listesini yapın.

    Mümkünse doktora bir aile üyesi veya arkadaşınızla gidebilirsiniz. Size eşlik eden biri cevapsız veya unuttuğunuz bir şeyi hatırlayabilir.

    Lateks alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız lateks içeren ürünlerden uzak durmaya çalışın

    Doktora Gitmeden bir Hafta Öncesinde Bazı İlaçları Kesin

    Lateks alerjisi için doktora gitmeye karar vermişseniz ve mümkünse ağızdan alınan alerji ilaçları, öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları, antihistaminiklerin ve antidepresanların kesilmesi gerekir. Çünkü lateks alerjisi teşhisi için alerji testi gerektiğinde bu ilaçlar alerji testinin sonuçlarını etkileyeceği için 1 hafta öncesinde bu ilaçların kesilmesi gerekir.

    Aç Kalmaya Gerek Yoktur

    Lateks alerjisi teşhisi için gereken tetkikler için genellikle aç kalmaya gerek yoktur. Bu nedenle kahvaltı yaparak gelinmesinde fayda vardır.

    YETİŞKİNLERDE LATEKS ALERJİSİ TEŞHİSİ NASIL YAPILIR?

    Lateks alerjisinin tanısı, kapsamlı bir şekilde geçmişte yaşamış olduğu alerjik reaksiyonların hikayesinin alınması ile başlar. Bununla birlikte lateks bağlı gelişen alerjik reaksiyonlarla uyumlu muayene bulguları için dikkatli bir fizik muayene yapılır. Hikaye ve fizik muayene sonuçlarına bağlı olarak cilt testi, kan testleri ve gerekirse lateks provakasyon testlerinin yapılması ile tanı konabilir. Bu nedenle, lateks alerjisinden şüpheleniliyorsa, bu tanı yöntemleri uygulayabilecek aynı zamanda değerlendirebilecek deneyimli bir alerji uzmanı gereklidir.

    Lateks içeren ürünlere özellikle her işe gittiğinde işyerinde maruz kaldığında ellerde tahriş ve kızarma veya göz, burun, akıntısı kaşıntısı veya nefes darlığı hırıltı öksürük gibi yakınmalar oluşuyorsa veya ürtiker ya da açıklanamayan alerjik şok geçirmiş olan kişilerde lateks alerjisi olup olmadığı tanısı mutlaka dışlanmalıdır. Bu şikayetleri gösteren özellikle yüksek riskli gruplarda yer alan örneğin sağlık çalışanlarının uygun bir şekilde değerlendirilmeleri önemlidir, çünkü bir kez lateks alerjisi başladıysa daha sonra daha ciddi reaksiyonları gelişme ihtimali her zaman yüksektir.

    Deri prick test, lateks duyarlılığını belirlemekte en güvenilir testtir. Lateks alerjisi düşünülen hastalarda lateks tip I (erken tip ) duyarlığı göstermek için kullanılır. Özellikle lateks temasından hemen sonra şikayetleri gelişen hastalarda deri prick testlerin yapılması önemlidir. Lateks alerjisi olanların meyvelerle de şikayeti olabileceği için lateks alerjisi yanında çapraz reaksiyon veren meyve-sebzelerinde bakılması hasta için önemlidir.

    Lateks alerjisinde kandan bakılan RAST vb. latekse özgü spesifik IgE ölçen testlerin güvenirliği daha azdır. Lateks prick test pozitif fakat RAST negatif hastalarda alerjik reaksiyonların gelişebildiği görülmüştür. Spesifik IgE’nin serumda ölçümü, testleri etkileyen ilaçları kesemeyen, yaygın cilt lezyonları olan, latekse karşı ciddi reaksiyon geçiren hastalarda veya dermografizmi olan olgularda yapılabilir ama lateks alerjisi olmadığını kesin göstermez.

    Cilt lezyonları kontakt dermatit şikayetleri olan hastalarda deri reaksiyonları için atopi yama (patch) testinin yararlı olduğu gösterilmiştir. Lateks içeren ürünlere bağlı olduğu düşünülen dermatit tablosunun tanısında lateks içinde bulunan kimyasallarla yapılan yama (patch) testi oldukça yardımcıdır. Yama testi 48-72. saatlerde değerlendirilir. İrritan kontak dermatitte yama testi negatif olarak saptanır. Kontakt dermatitte lateks içinde bulunan kimyasallara karşı tip IV (geç tip ) alerji saptanır.

    Lateks alerjisi düşündüğümüz kişilerde şikayetleri açıklamak için lateks ile provakasyon testlerinin yapılması gerekebilir. Lateks ile provakasyon testleri çok ciddi reaksiyonlara yol açabileceği için mutlaka alerji uzmanı gözetiminde yapılmalıdır.

    YETİŞKİNLERDE LATEKS ALERJİSİ TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

    Lateks alerjisi için en iyi tedavi lateks içeren her türlü üründen kaçınmaktır. Şiddetli lateks alerjisi reaksiyon geçirmiş hastaların mutlaka yanlarında

    Alerji kartı ve Acil tedavi için epinefrin (adrenalin) otomatik enjektör taşıması gereklidir.

    Lateks hassasiyet öyküsü olan ve eldiven giymesi gereken sağlık çalışanları lateks eldiven giymeyi bırakmalıdır. Lateks alerjisi geliştiği zaman hem iş yerinde hem de tıbbi işlemler esnasında özel önlemlere gerek duyulur.

    Lateks alerjisi varsa, lateks içeren tüm ürünler ve aygıtlarla doğrudan temastan kaçınması gerekir. Burun yanında gıdalarla çapraz reaksiyon verebileceği için alerjik reaksiyona neden olan yiyeceklerden kaçınması önerilir.

    Her türlü dişle ilgili işlemler, tıbbi veya cerrahi prosedürler öncesinde lateks alerjisi problemleri, herhangi bir test veya tedaviden önce sağlık hizmeti sunucularına lateks alerjisi konusunda uyararak önlenebilir. Lateks alerjisini gösteren kart veya künye taşıması gereklidir

    Lateks alerjisi olan kimseler, lateks güvenli bir alanda tıbbi veya diş bakımı alabilirler. Sadece düşük proteinli lateks eldivenleri ve lateks içermeyen eldiven kullanan hastaneler ve klinikler, lateks alerjisi vakalarında dramatik düşüşler sağlamıştır. Lateks konusunda önlemler alınması bu konuda çok önemlidir.

    Lateks alerjine bağlı anafilaktik şok geçiren hastaların mutlaka yanında adrenalin otoenjektör taşıması gereklidir. Hastaların adrenalin otoenjektörü kullanmasını öğrenmesi gereklidir.

    Lateks alerjisinde alerji aşısı (immunoterapi) konusunda etkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır ama ülkemizde lateks için immünoterapi yapılmamaktadır. Lateks alerjisinde önlem dışında yeni olarak geliştirilen ilaçlardan anti IgE ile ilgili olumlu sonuçlar bulunmaktadır.

    Lateks alerjenleriyle teması önlemek lateks alerjisinin yaygınlığını azaltmada beklediğimizden daha önemlidir.

  • Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Ruhsal İhtiyaçlar Nasıl Çözümlenir?

    Her insanın doğuştan getirdiği dürtü ve ihtiyaçları vardır. Bu dürtü ve ihtiyaçlar dünyaya gelen tüm insanda değişmez bir kaide olup, yaradılışımızın bir parçasıdır. Bir bebek, bedenin büyümesi için ihtiyaç duyduğu anne sütünü emme dürtüsü ile alırken, öte yandan ruhunun gelişimi için de beslenmeye ihtiyacı vardır. İnsanoğlu ruhsal anlamda adeta, temel ihtiyaçlar paketi ile doğar. Bu ihtiyaç paketinin içinde dört temel öge vardır. Bunlar; sevilmek, değer görmek, onaylanmak ve takdir edilmektir. Ruhumuzun bu ihtiyaçları, dünyaya geldiğimiz andan itibaren, tıpkı yaşamak için beslenme mecburiyetimiz kadar gereklidir. Çocukken sağlıklı ve iyi beslenmek nasıl beden sağlığının temellerini atıyorsa, ruhumuzun ihtiyaçlarının giderilmesi de ruh sağlığımızın nasıl olacağını ve yetişkin yaşamımızda kuracağımız ilişkileri, seçimlerimizi ve nasıl bir hayatın bizi beklediğini belirleyen en önemli unsurlardır.

    Peki, bu temel ruhsal ihtiyaçları kim karşılayacak? Elbette, bu görev bizi dünyaya getiren ebeveynlerimize ait ancak, ebeveynleri tarafından bir çocuğun beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemseniyor mu? Ya da bu ihtiyaçlar farkına varılıyor mu? diye sorarsanız ; maalesef bu sorunun cevabına, her zaman evet demek mümkün olmuyor. Eğer, ebeveynlerimizin de çocukken temel ruhsal ihtiyaçları karşılanmamış ise, onlar da kendi çocuklarının bu ihtiyaçlarını fark etme ve karşılama konusunda yetersiz kalabiliyorlar.

    Peki, ruhun temel ihtiyaçları karşılanmazsa ne olur derseniz, o zaman da bedeniniz büyüyüp bir yetişkin olsa bile, ne yazık ki, ruhunuz, bedeninizle uyumlu bir gelişim gösteremiyor ve ihtiyaçlarının giderilmesini bekleyen çocuk haliyle kalarak bu beklentisini, yaşamınız boyunca sürdürüyor. Elbette ruh sağlığı beden sağlığı gibi somut bir kavram değil. Yani, ruhumuzu bedenimiz gibi elimizle tutup, gözümüzle göremiyoruz. Bununla birlikte ruhumuz varlığını ve sağlık durumunu hissettirmek için çeşitli aracı yollar kullanıyor ve kendisini duygu, düşünce, davranış ve beden yoluyla ifade ediyor. Tanısı bir türlü konulamayan beden sağlığı problemleriniz varsa, bu durumda ruhunuz, bedeniniz yoluyla size ihtiyaçlarını anlatmaya çalışıyor, anlamına gelmektedir. Özel ilişkilerinizde partnerinizden, eşinizden ya da çocuklarınızdan değer görme, sevilme, onaylanma, takdir edilme konularında sürekli bir beklenti içindeyseniz ve yeterince karşılık göremediğiniz için yakınıyorsanız; bu çocukken ruhunuzun karşılanmamış temel ihtiyaçlarını, yetişkin yaşamınızdaki ilişkiler içinde karşılamaya çalıştığınız anlamına gelir.  Muhtemelen de partnerinizi, eşinizi ya da çocuklarınızı bilinçdışı olarak, ebeveynlerinizin yerine koyuyorsunuzdur. Ebeveynlerinizin gideremediği ihtiyaçları, siz yetişkin olsanız dahi, çocuk kalmış ruhunuz hala talep etmektedir ve bu durumu çözmediğiniz sürece arayışınız ömür boyu sürecektir. Hemen her zaman, bu beklentileriniz ikili ilişkilerinizi sıkıntıya sokar. Ruhunuz istediği ihtiyaçları alamadığı gibi, karşı tarafta, size bir türlü mutlu edemediğinden yakınır. Böyle durumlarda düşüncelerinizde sıklıkla, kendinizi değersiz, sevilmeyen, tercih edilmeyen biri olarak görürsünüz. Bu düşünceler sizi üzgün ve mutsuz bir duygu durumuna sokarken, yaşam aktivitelerinizi de olumsuz yönde etkiler, yaşamdan aldığınız keyfi azaltır.

    Peki, bu durumu nasıl aşabiliriz? Kendimizle ilgili her sorunun cevabı yine kendi iç dünyamızda mevcuttur. Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz durumun kendi iç dünyamızdaki anlamını, nedenlerini ve çözüm yollarını hemen bulup çıkartmamız mümkün değildir. Bu süreç; iç dünyamıza bir yolculuk yapmamızı, ruhumuzun ihtiyaçlarını belirlememizi ve bu ihtiyaçların karşılanması için bir yol haritası oluşturmamızı gerektirir.

    Ancak ruhsal yolculuklar tıpkı, açık denizlerde tekne kullanmak gibidir. Denizin ne zaman patlayacağını bilemezsiniz. Aniden fırtına çıkıp, dev dalgalarla boğuşmak zorunda kalabilir ve zarar görebilirsiniz. Zorlu deniz yolculuklarında kaptanların yanlarına, yolu iyi bilen, bir kılavuz kaptan aldıkları gibi, siz de ruhunuzun ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağınızı, kendi yaşam öykünüzde ve iç dünyanızda arayıp bulmak için, yapacağınız içsel yolculukta psikoterapistten yardım alabilirsiniz.

  • Gençlerde İntihar

    Gençlerde İntihar

    Türkiye ve Dünya istatistikleri, intihar düşünceleri ve girişimlerinin en yaygın olduğu yaş grubunun 15-29 yaş arası olduğunu, ağırlıklı olarak da lise çağındaki gençlerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla intihar konusundaki müdahalelerin önceliğinde gençlerin olması gerekir. Peki gençler hayatını sonlandırma kararına nasıl gelirler?

    Caplan (1961)’in kriz teorisine göre kişiler karşı karşıya kaldıkları krizi çözmede yetersiz kaldıkları durumlarda olağan baş etme mekanizmalarının dışında mümkün görünen yollar ararlar. Başka yol bulunamadığında veya bulunan yollar da aynı şekilde işe yaramıyor göründüğünde krizin baskısıyla bir kaçış yolu olarak, bir yardım çığlığı olarak intiharı seçerler. İstedikleri şey çoğunlukla hayatlarını sonlandırmak değil bu baskının sona ermesini sağlamak, bir yardım çağrısı yapmaktır.

    Peki kriz dediğimiz şeyler neler olabilir? Uzmanlara göre krizin belirli bir formu yoktur aslında, kişinin baş etmekte yetersiz kaldığı her şey onun için kriz olabilir. Dışarıdan gözlemleyen biri içinse şunlar kriz yaratabilecek durumlar olabilirler:

    • Cinsel taciz veya tecavüz gibi vücut bütünlüğüne bir tehdit,

    • Bir kaza sonucunda fiziksel bir yetinin kaybı (bir basketbolcunun bacaklarını kaybetmesi gibi),

    • Suçlama, iflas veya kovulma sonucunda toplumdaki yerini kaybetme tehdidi,

    • Göç ya da taşınma sonucu güvenlik hissinin kaybı,

    • Çatışma, ayrılma, boşanma veya ölüm gibi sebeplerden bir yakının kaybı.

    Krizler çoğunlukla ilk evrelerinde kişinin olağan baş etme mekanizmalarıyla veya ikinci evrede alternatif mekanizmalarla çözülebilmektedir. Ancak krizle baş etmeye çalışıp imkanlarının yetersiz kaldığı evrede kişiler intiharı düşünmeye başlarlar ve bu düşüncelerine yönelik belirli sinyaller verebilirler. Örneğin bir kişi intihardan söz ettiğinde, özellikle de detaylarından bahsediyorsa veya bunu gerçekleştirmek üzere intihar araçlarını edinmeye çalışıyorsa bu durumu kesinlikle ciddiye almak gerekir. Fakat, bu düşüncelerinden hiç söz etmeme ihtimali de vardır. Yakınınızdaki birinin son zamanlarda depresif hallerde olduğunu, umutsuzluk ve çaresizlik hissi yaşadığını, ‘Keşke hiç doğmasaydım’ gibi söylemlerde bulunduğunu, ilgilendiği şeylerden ve yakın ilişkilerinden bile -özellikle de ani olarak- kendini çektiğini, uyuma ve yeme düzeninde değişiklikler olduğunu, alkol veya uyuşturucu gibi maddeleri sıklıkla kullanmaya başladığını ve bu kişi erkekse anormal biçimde agresif ve saldırgan davranışlar gösterdiğini görüyorsanız, o kişi için risk var demektir. Özellikle de daha önce intihar girişiminde bulunmuş veya yakın çevresinden biri intihar etmiş gençlerde bu risk çok daha fazla olmaktadır. Gösterilen sinyaller kişiden kişiye farklılık gösterebilir, bir kişi hepsini gösterebilirken başka biri yalnızca birkaçını gösterebilir. Fakat tüm gençler için kesin olan şudur ki şüpheniz olması durumunda mutlaka harekete geçmeniz gerekmektedir, çünkü bu acil bir durum olabilir.

    Ruh sağlığı çalışanları intihar düşüncelerini ikiye ayırır: aktif ve pasif düşünceler. Pasif düşünce halindeki gençlerde intihar düşünceleri zaman zaman ortaya çıksa da belirgin bir plan yoktur. Aktif düşüncedeki gençlerde ise eyleme dökme planı vardır ve onlar için acil bir müdahale gerekir. Yukarıdakilerden hareketle, yakınınızdaki birinin intihar düşünceleri olduğundan ve özellikle de aktif düşünceler olduğundan şüphelenmeniz durumunda, bunu, kesin olarak, o kişiye sormanız gerekir. Yaygın inanışın aksine, sormanız, bu düşünceleri onun aklına sokmayacaktır; aksine, kişi, sıkıntılarının dışarıdan biri tarafından görüldüğü hissiyle yalnızlığından uzaklaşabilir. İntihar girişiminde bulunan gençlerle yapılan görüşmelerde, gençler tek başına savaşamadıkları, yalnız oldukları için bu yolu seçtiklerini söylemektedirler.

    Ebeveyni olarak veya bir yakını olarak sizin yapabilecekleriniz de önemlidir elbette fakat intihar düşüncelerine olan birine olan yaklaşımınızda bir profesyonelden yardım almanız önemlidir. Konunun hassasiyetine ek olarak, özellikle gençlerde, içinde bulundukları çaresizlik hissi ile kaygı, uyku sorunları ve iritasyonu getirecek; bu da, riskli davranışlarda bulunma eğilimlerini arttıracaktır. İlaç destekli terapi kişinin daha sakin düşünebilmesine ve terapistin yardımıyla yeni baş etme yolları bulmasına yardımcı olacak, intihar tek çare olmaktan çıkacaktır.

    Öte yandan intihar düşüncelerinin varlığı durumunda ailelere ve sosyal çevreye önemli bir rol düşer. Zira krizle baş etmede en önemli faktörlerden biri sosyal destektir ki başta da söylendiği gibi tek başına savaşamadığından tek çare olarak intiharı düşünmeye itilir kişi. Sizin, bir yakını olarak;

    • Onun yanında olduğunuzu ve bu yolda hep yanında olacağınızı, yalnız olmadığını hissettirmeniz önemlidir,

    • Anlayışlı ve yargılamadan uzak bir dille (nasıl yaparsın yerine nasıl oldu da hayatını bitirmeye karar verdin gibi anlamaya yönelik sorularla) onun sorunlarını dinlemeniz ve küçümsememeniz önemlidir,

    • Neler yaşadığı neler hissettiği ve düşündüğüyle ilgili onu konuşturmanız ve samimi bir ilgiyle bunları merak ettiğinizi ona göstermeniz önemlidir,

    • Kişi kendini açmaya hemen hazır olmayabilir, gerektiği kadar beklemeye sabırlı olmanız önemlidir,

    • Terapistiyle görüşerek tedavi süreci boyunca destek olacağınızı göstermeniz önemlidir,

    • İntihar düşüncelerinden sıyrılana ve sağlıklı bir evreye geçene kadar onu halat, ilaç veya kesici aletler gibi intihar araçlarından uzak tutmanız, gerekirse onun da rızasıyla (ayrı evlerde kalmanız durumunda) onunla birlikte kalmanız önemlidir.

    Yaygın kanıya göre bir kişi intihar etmeyi aklına koyduysa yapar. Yanlış. Yapılan kriz çalışmaları gençlerin intihar düşüncelerinin çok büyük oranda bir yardım çığlığı olduğunu gösteriyor. Bu anlamda, onun yanında olmanızın, destek olmanızın, önemi çok büyüktür. Yakınınız hayatta olduğu sürece geç kalmış sayılmazsınız, yapabileceğiniz bir şey mutlaka vardır.

  • Ürtiker ve anjiyoödem

    Ürtiker ve anjiyoödem

    Deride değişik büyüklüklerde olabilen, hafifçe kabarık, oldukça kaşıntılı kızarıklıklardır (Resim-1).

    Görünümü ısırgan otuna (Urtica urens) temas sonucu ortaya çıkan kaşıntılı kızarıklıklara benzediğinden bu ad verilmiştir. Ürtiker plakları genellikle aniden ortaya çıkar ve genellikle bir iki saat içinde kaybolur. Bazen de kümeler halinde olur ve vücudun bir yerinde kaybolurken başka bir yerinde yenileri belirebilir. (Resim-2).

    Halk arasında “kurdeşen” diye bilinen ürtiker, oldukça sık görülen bir rahatsızlıktır ve insanların %20’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde ürtiker atağı geçirdiği tahmin edilmektedir.

    Ürtiker neden olur?

    Ürtiker genellikle yenilen özel gıdalar veya kullanılan ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkar. Ürtikere yol açan gıdaların başında süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu yemişler (fındık, yer fıstığı, ceviz), çilek, domates, balık ve kabuklu deniz hayvanları (istakoz, karides, pavurya) gelir. Ürtikere yol açabilen başlıca ilaçlar ise penisilin grubu antibiyotikler, sülfonamidler, aspirin ve epilepsi (sara hastalığı) ilaçlarıdır.

    Ürtikerin diğer olası nedenleri nelerdir?

    Özel bir ürtiker şekli olan dermografizm, derinin sert bir cisimle çizilmesi veya ovulmasını izleyerek, ya da giysi ve çamaşırların vücudu sıktığı yerlerde ortaya çıkan ürtiker şeklidir. Toplumun % 5’inde görülür (Resim-3).

    Kolinerjik ürtiker, vücut sıcaklığını arttıran aktivitelerden sonra ortaya çıkan, etrafı kızarık, toplu iğne başı gibi küçük ürtiker plaklarıdır. Egzersiz, sıcak banyolar, sauna, yüksek ateş veya psikolojik stresler kolinerjik ürtikere yol açabilir. Ürtikerli hastaların % 5-7’sini oluşturur.

    Soğuk ürtikeri, soğuk hava veya soğuk suyla temastan sonra ortaya çıkar. Genellikle kollar ve bacaklar etkilenir. Soğuk havayla temas veya soğuk su içilmesi, dudaklar ve ağızda da ürtiker oluşmasına yol açabilir.

    Solar ürtiker, duyarlı kişilerde güneş ışınlarının oluşturduğu bir ürtiker tipidir. Güneşe çıkıldıktan birkaç dakika sonra lezyonlar belirir.

    Kronik ürtiker ne demektir?

    Bazen herhangi belirgin bir neden bulunamamasına karşın ürtiker tekrarlayabilir. Ataklar halinde altı haftadan daha uzun sürmesi durumunda kronik ürtiker olarak adlandırılır.

    Kronik ürtikerli bir hastada, öncelikle altta yatan başka bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Çünkü bazı infeksiyonlar, barsak parazitleri, damar iltihapları, romatizmal hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, kanserler ve lenf dokusu tümörleri kronik ürtikere yol açabilir. Altta yatan böyle bir hastalık bulunmaması durumunda, nedeni belli olmayan (idiyopatik) ürtiker olarak adlandırılır ve çeşitli ilaçlar kullanılarak belirti ve bulgular baskılanır. Kronik ürtiker genellikle hayat boyu sürmeyip birkaç ay ile birkaç yıl arasında iyileşen bir durumdur.

    Anjioödem nedir?

    Ürtikerin deri yüzeyini tutmasına karşın anjioödem derinin daha derin tabakalarında şişme ile karakterizedir. En sık dudaklar, göz kapakları, el ve ayaklarda görülür. Boğazda olması durumunda solunum yolları tıkanabileceğinden acil tedavi önlemleri alınmalıdır. Ancak bu son derece nadir görülebilen bir durumdur. Anjioödem atakları genellikle göz kapakları ve dudaklarda şişmeye yol açar, bir iki gün sürer ve ürtikerle birlikte ya da ürtiker olmaksızın herhangi bir zamanda tekrarlayabilir.

    Herediter anjioödem nadir görülen kalıtsal bir hastalıktır ve bazı olgularda ölümcül seyredebilir. Bu nedenle diğer kronik anjioödem tiplerinden ayrılmalıdır. Anjioödem, yani şişlikler yüz, kol ve bacakların yanı sıra nefes borusu, dil ve gırtlak gibi hava yollarını etkileyebilir. Hatta bazen karın bölgesindeki anjioödemin neden olduğu şiddetli ağrı, hastaların yanlışlıkla apandisit tanısıyla ameliyat edilmelerine yol açabilir. Kandaki özel bir proteinin eksikliğinin bu kalıtsal hastalığa yol açtığı bilinmektedir.

    Ürtiker-anjioödem nasıl tedavi edilir?

    Ürtikere yol açabilecek gıdalar, gıda katkı maddeleri, ilaçlar ve psikolojik stresler gibi tetikleyici faktörlerden olabildiğince sakınmak tedavide temel prensiptir. Atakları tedavi etmek için en çok antihistamin denilen bir grup ilaç kullanılmaktadır. Ürtiker ataklarının antihistaminlerle kontrol edilememesi durumunda, antihistaminlerle birlikte kısa süreyle kortizon içeren ilaçların (kortikosteroidler) kullanımı gerekebilir.

    Hastaların büyük çoğunluğu kortikosteroid tedavisinden yarar görür; ancak potansiyel yan etkileri nedeniyle bu ilaçların uzun süreli ve kontrolsüz kullanımından kaçınılmalıdır. Akut ve şiddetli anjioödem olgularında ödemi düzeltmek için bazen adrenalin injeksiyonları gerekebilir. Herediter anjioödem ise özel bazı ilaçlarla tedavi edilebilir. Bütün bu ilaçların mutlaka bir allerji uzmanının önerileri doğrultusunda kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.