Etiket: Yoğun

  • Kaygılarımız

    Kaygılarımız

    Hayatımıza yön veren, biri de kaygılarımızdır. Her birimizin kaygıları farklıdır ama hemen hemen hepimizin kaygısı vardır. Bazılarımızda gelecek kaygısı: Acaba okulu bitirince iş bulabilecek miyim? Bulamazsam ne olur, ne yaparım, biterim, mahvolurum. Bazılarımızda okul/iş ile ilgili kaygılar: Sınav ya da toplantı iyi geçecek mi ya geçmezse nasıl telafi edeceğim. Bazılarımızda sağlığımızla ilgili kaygılar: Başım çok ağrıyor ve geçmiyor acaba kötü bir şey mi var, beynimde bir şey olabilir mi ya varsa? Birini kaybetme kaygısı: Annemi aradım telefonu açmadı. Neden açmadı acaba. Kötü bir şey mi oldu ki. Onsuz nasıl yaşarım? Tabii ki kaygı listesini çok daha uzatabiliriz.

    Bu örneklerin hepsinin temeli kaygıdır. Dikkat ettiyseniz hep olumsuz düşüncelerin üşüşmesi, en kötüyü düşünme vardır. Olmazsa, yapmazsa, olduysa; yani “–se ve –sa” lar. Farazi bir durum üzerinde durma. İşte bu nedenle kaygı ve korku farklı şeylerdir. Korkuda gerçek bir durum vardır. Örneğin genel anlamda ya araba çarparsa diye düşünmek ve çekinmek kaygıdır. Ancak üzerinize doğru gelen bir araba gördüğünüzde yaşadığınız korkudur. Ortada gerçek bir tehlike vardır, paniğe kapılmak çok normaldir. Kalabalık ortamlarda nefes alamıyorum diyen kişiler görmüş ya da duymuşsunuzdur. Bu kişiler kaygı düzeyleri yoğun olduğunda toplu taşıma aracı kullanamazlar, evden çıkmak bile istemezler. Aslında insanlar gerçekte onun nefes almasını engelleyecek bir şey yapmıyordur. Sınav kaygısı özellikle üniversite ve işle ilgili önemli sınavlarda yaşanan bir durumdur. Sınav kaygısını belli bir düzeyde yaşan kişi sınava hazırlanır, motive olur ve sonunda da başarılı olur. Örneğin “Aman ne olacak yaparım ben, geçerim ben, yapamasam ne olacak ki boş ver” diyen kişi sınava hazırlanmak için bir çaba harcar mı? Yoğun sınav kaygısı yaşan kişi ise kaygı nedeniyle çalıştığında bir şey anlamayabilir, sınav öncesinde ve sırasında bayılma gibi psikolojik kökenli bedensel bir problem yaşayabilir, hatırlamada, doğru okuma ve doğru işaretlemede, dikkatini toplamada sıkıntılar yaşayabilir. Kısacası aslında yoğun kaygısı yüzünden başarısız olur.

    Kaygı beyinde ve bedende değişiklikler yaratır. Çünkü kaygı düşüncesi beyinde gerçek tehlike gibi algılanır. Beyinde kişiyi koruma amaçlı bedenin çalışma şeklini değiştirir:Kalp atışının hızlanması, nefes alış verişin hızlanması, terleme, ateş basması, titreme, üşüme, kaslarda gerginlik, uyuşma/karıncalanmalar, ağız kuruluğu,, karıncalaşma, baş dönmesi, ağrılar, yüz kızarması, göğsün sıkışması, mide bulantısı, ellerin soğuması şeklinde kendini gösterir.  

    Kaygısız insanlar toplumda kimi zaman imrenilen, kimi zaman eleştirilen, duruma göre olumlu ve olumsuz bir özellik olarak değerlendirilen kişilerdir. Sayıları da çok azdır.  Günümüz yaşamının içinde kaygılar yaşamak bir düzeye kadar normaldir. Kaygı normal düzeyde olduğunda bize bir şeyleri başarmamızda, hayatta kalmamızda, kendimizi koruyabilmemizde, yardımcı ve gereklidir. 

    Fakat kaygı sizi ele geçirirse yaşamınızı ve bedensel sağlığınızı çok olumsuz yönde etkileyen psikolojik bir rahatsızlık halini alır. Kaygı bozukluğu diğer adıyla anksiyete bozukluğu tedavi gerektiren bir hastalıktır ve çeşitleri mevcuttur. Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde kaygının yanında karamsarlık, heyecan, gerginlik, çaresizlik, yetersizlik, sinirlilik, umutsuzluk hisleri de vardır. Kaygı yaratan durumlardan sürekli kaçınma ihtiyacı duyarlar ve yaşamlarını buna göre düzenlerler. Örneğin kapalı alan kaygısı yaşayan kişiler asansör kullanamazlar ve çok yüksek katlara bile merdivenle çıkarlar. Merdivenle çıkamayacak durumda olanlar ya hiç gitmezler ya da tanıdık bir kişi ile zar zor asansöre binerler. Sağlıkla ilgili kaygı duyan kişiler, hastalanmamak için sürekli ve birçok doktora giderler. Hastalandıkları zaman ise öleceklerini düşünür ve büyük panik yaşarlar. 

    Şunları da belirtmek gerekir ki fobiler de kaygı bozukluğudur. Uçak fobisi olduğu için uzun kara ulaşımı yapmak zorunda kalan kişiler, uçak ya düşerse der. Uçağın düşme ihtimali ile karayolu kazalarının ihtimali karşılaştırıldığında, uçağın düşme ihtimali düşük kalır. Yılan fobisi olan kişiler yılanı televizyonda dahi görmeye, resmine bakmaya dayanamaz. Bu kişilerin çok büyük çoğunluğu hayatında gerçek bir yılanla hiç karşılaşmamıştır, karşılaşma ihtimali de yüksek değildir. Yaşama etkisine baktığımızda her fobinin ki tabii ki aynı değildir. Örneğin, “Klostrofobi” dediğimiz kapalı alan kaygısı, Ofidiyofobi dediğimiz yılan fobisine göre yaşamı daha fazla etkiler. Bir diğer üzerinde durulması gereken nokta da toplumumuzda adı sık anılır hale gelen “Panik Atak” kavramıdır. Panik Atak herhangi bir neden yokken ani şekilde ortaya çıkan nefes alamıyormuş/boğuluyormuş, kalp krizi geçiriyormuş, ölüyormuş, aklını kaybediyormuş olarak tabir edilen gerçeklikten kopma hislerinin eşlik ettiği durumdur. Bir kaygı bozukluğudur ve kişileri oldukça olumsuz etkiler. Panik atak geçirmek kişileri hem korkutur hem bedeni yorar hem de bir daha olmasından ya da dışarıdayken, işteyken vb. olmasından kaygı duyarlar. Bu nedenlerle, işten ayrılmak zorunda kalan, yalnız kalamayan, günlük işlerini yerine getiremeyen kişiler vardır. Tedavi edilmeyen kaygı bozukluğu fiziksel/bedensel sağlığı da bozacaktır. 

    Kaygılar arka planda, yaşanmış bir olayı, zihin tarafından yanlış ya da olumsuz kodlanmış bir durum/nesne vs. yi barındırır. Beynin nörokimyasallarında (hormonlar) bozulma meydana gelmiş olabilir. Yoğun stres yaşamak da psikolojik olarak etkisini kaygılar ile gösterebilir.

    Kaygı yoğun olarak kendini hissettirdiği durumlarda nefes egzersizleri yapmak, başka bir şeye yoğunlaşmaya çalışmak, geçecek diye düşünmek iyi gelecektir. Ancak bunlar o anlık yani geçici çözümlerdir. Kaygı bozukluğu kendiliğinden geçen bir durum değildir. Mutlaka uzmanlardan (psikiyatrist ve psikolog) yardım alınmalıdır. Tedavisinde ilaç ve psikoterapi etkili olmaktadır.

  • OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDEKİ ÇOCUKLARDA MEDYA BAĞIMLILIĞI

    Çocukluk dönemine ilişkin olarak bağımlılık ve özellikle medya bağımlılığı konusu, günümüz şartlarında ve yaşantısında büyük önem taşımaktadır. Otoriter ve çocuğu adına her şeyi kendisi yapan ebeveynlerin çocuklarını kendilerine bağımlı yetiştirdikleri bir gerçektir. Çocuğun özgürleşmesine, kendi seçimlerinin kendisinin yapabilmesine izin verilmediği durumlarda, çocuğun ileriki yaşlarda da öz bakımının yapılmasında dahi ebeveyninden yardım istemesi olasıdır. Çocuklarda medya bağımlılığı ise genellikle ailelerin eliyle oluşmaktadır. Küçük yaşlarda ebeveynine muhtaç bir çocuğun ebeveynleri tarafından çeşitli nedenlerle medya araçlarına yönlendirilmesi, çocuğun bu yöndeki bağımlılığı hususunda en büyük risk etmenlerinden biridir. Yemeğini yemesi, uyuması, oyalanması için medya araçlarını kullanan anne babalar bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına büyük zarar vermektedirler. Böyle bir rutine alışan çocuğun ileriki dönemlerde bunu hayatına genellemesi ve medya araçlarını yoğun şekilde kullanmak istemesi, bir bağımlı haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    Çocukların medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik bağımlılıkları, gerçek ile hayal arasındaki ayrımı yapabildikleri döneme geçiş sürecinde söz konusu olduğunda, bu bağımlılığın pek çok açıdan risk taşıdığı ve ciddi bir bedeli olduğu bir gerçektir. Henüz gerçeklik ayrımını yapabilme kapasitesine sahip olmayan bir çocuğun, medya araçlarında gördüğü kurmaca etkinlik, nesne, eylem ve kişileri gerçek sanarak tehlikeli eylemlere kalkışması muhtemeldir.

    Buna örnek olarak, ülkemizde “Pokemon” adlı çizgi filmi izleyen çocuğun kendisini oradaki karakterlerden biri sanarak uçabileceğini iddia etmesi ve bu algısı sonucu balkondan aşağı atlaması gösterilebilir. Bunun yanı sıra çocuğun kendilik algısı, nesne algısı, kişiler arası ilişkilere yönelik algıları da izlediği kurmaca dünyanın bir parçası olarak yapılanma riski taşır.

    Çocuklarda medya içerikleri ve dijital medya araçlarına yönelik bağımlılığın en açık belirtileri; çocuğun hediye olarak sürekli elektronik araçlar talep etmesi, dışarıda ve insanlarla yapılacak aktiviteler yerine sürekli olarak medya araçlarını kullanmayı tercih etmesi, medya araçlarının kullanımı esnasında ebeveynin bırakması yönündeki talebine şiddetli bir biçimde karşı gelmesi, sabah ilk kalktığında ya da uyumadan evvel medya araçlarını kullanmak istemesi şeklinde sıralanabilir. Bu noktada ebeveynlerin medya araçlarının kullanımı konusuna bir sınır getirmesi, eğer durumla baş edilemiyorsa bir gelişim psikologundan (pedagog) yardım alınması gereklidir.

    Medya araçlarını yoğun biçimde kullanan çocuklar ile bu araçları ebeveyn denetiminde kontrollü olarak kullanan çocuklar arasında kişisel gelişim açısından pek çok fark bulunmaktadır. Aradaki en göze çarpan fark, yoğun bir biçimde medya araçlarını kullanan çocukların, hem psikososyal hem de bilişsel açıdan, ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocuklara kıyasla geri kalmasıdır. Ebeveyn denetiminde medya araçlarını kontrollü kullanan çocukların gerçek bir dünyada gerçek kişi ve nesnelerle daha sık iletişime geçmesi gelişim seyirlerinin yolunda gitmesini sağlayacaktır. Medya bağımlılığına sahip çocuklar ise psikososyal ve bilişsel açıdan geri kalma riskinin yanı sıra hareketsizlik nedeniyle fiziksel gelişimde gerilik, çeşitli sağlık sorunları açısından risk altındadır.

    Günümüzde medya içeriklerine ve medya araçlarının kullanımına yönelik çocukların bağımlılık oranlarındaki artışta ebeveynlerin bir takım etkileri bulunmaktadır. Ebeveynlerin medya araçlarını çocuk bakımında kendilerine yardımcı, bir nevi elektronik bakıcı olarak görmeleri bu artıştaki en büyük etkendir. Günümüzde ebeveynlerin kendi işlerini yapmak için çocuklarını oyalaması adına sıklıkla medya araçlarını kullandıkları görülmektedir. Bunun yanı sıra çocuklarının yapmasını istedikleri aktivitelerde (yemek yemek, uyumak gibi) sıklıkla medya araçlarını ödül olarak kullanmaktadırlar. Aynı zamanda kendileri de yoğun olarak medya araçları kullanan anne babalar çocukları için kötü bir örnek oluşturmaktadır. Çocuklar içinde bulundukları dönem gereğince özellikle kendisiyle özdeşleştirdiği aynı cinsiyetteki ebeveynin davranışlarını, söylemlerini birebir kopya eder. Bu nedenle ebeveynin yoğun olarak medya araçlarını kullanması, çocuğun da aynı şekilde davranmaya yönlenmesine neden olacaktır.

    Sonuç olarak çocuğun gerçek bir sosyal yaşama uyumlandırılması, geleneksel çocuk ve oyun kültürünün benimsetilebilmesi, otokontrol sağlayabilen, sağlıklı bir kişilik yapısının geliştirilebilmesi ve iletişimin kuvvetlendirilebilmesi için, ailelerin çocukları ile daha fazla vakit geçirmesi, birlikte oyunlar oynaması, kısacası olabildiğince fazla etkileşim içinde olması bu hususta en önemli gerekliliklerden biridir. Tablet, telefon, televizyon gibi medya araçları ebeveyn denetiminde ve kontrollü kullandırılmalı, bu kullanıma belirli bir kısıtlama getirilmelidir. Aynı zamanda çocuğa karşı demokratik bir tutum içinde olunmalıdır. Yani ne aşırı kısıtlayıcı ne de aşırı izin verici olunmamalıdır. Küçük yaşlardan itibaren çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuğun yemek yeme, uyku saati gibi durumlarda bir rutin geliştirilmelidir. En önemlilerinden biri de anne-babanın kararlar, cezalar ve ödüller konusunda fikir ve ağız birliği içinde olmasıdır.

  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI DURUM ) BOZUKLUĞU

    Kaygı normal şartlarda hayatın bir parçasıdır.Gündelik yaşam da gün içinde sayısız defa kaygılanırız.İşlerimizi yetiştirirken ve gündelik sorunları çözerken en başından bunlarla kolayca baş edebileceğimizi biliriz.Bazen olağan dışı yüksek kaygı uyandıran olaylarla karşılaştığımız da ise olay anında şiddetli sıkıntı duyabilirsek de ( ani ortaya çıkan bir kaza ,hayati bir karar alma anı yada sevdiğimiz bir dostumuzun ölüm haberiyle sarsılma gibi )
    Bunun dışın da günlük yaşamın getirdiği sıradan konularla ilgili hafif kaygılar duyulabilir ki bu doğaldır. Geçilmesi gereken bir sınav, basit sağlık sorunları , maddi ihtiyaçlar , iş sorunları , çocukların okul ve bakım problemleri bu gündelik kaygıların kaynağı olabilir .Görüldüğü gibi ortada kaygı uyandıracak müspet bir neden vardır ve kişi buna sağlıklı bir tepki göstermektedir.Duyulan kaygının şiddeti de yine kişiden kişiye değişir ve bazen alttaki kişilik patolojileriyle artış gösterir…

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nedir?
    Anksiyete Bozukluğu hali söz konusu ise durum farklı olup süreklilik arz eden aşırı ve sebebi belirsiz, ortada gerçek bir neden yokken ya da basit bir nedeni olsa bile kişinin yaşadığı durumla uyumlu olmayan bir kaygılılık ,endişelilik halinden bahsedilmektedir. Bu denli yoğun endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler. 
    Hatta anksiyete öyle devamlılık arz edebilir ki kişinin gündelik yaşamını sürdürmesini bile engeller hale gelebilir. 
    Kişinin anlamlandıramadığı ve gerçekten sebebini bilmediği ve başa çıkamadığı yoğun bir içsel sıkıntı olarak tariflenebilecek bir durum mevcuttur.Bireyin iç dünyasında sebebini bilmediği bir çatışma yaşanmaktadır..
    Kişinin işler yolunda olsa bile her şeyin kötü gideceğine ve başına olumsuz şeyler geleceğine dair kaygısı vardır. Bu sürekli yorucu bir beklenti haline dönüştüğünde kişi bunalır. Sürekli olabilecek en kötü sonucu düşünür ve dayanılmaz derecede kendini ve dünyayı berbat algılamasını sağlar..
    Mevcut olaylar ve kötü olasılıklar ile ilgili korku ve yoğun kontrol kaybı duygusu vardır. olumsuz beklentilerin geri dönüşsüz olacağına inanır .Yakınları çoğu defa evhamlı ,vesveseli olarak tanımlarlar onları.sürekli kaygılı olmak,giderek kişiyi iyi uyuyamaz , gece sık sık uyanan biri olur bundan dolayı da yorgun düşer ve dikkati azalır, sabah erken işe gitmesi gereken ve araç kullanan kişiler için hiç de iyi olmayan bir duruma girerler..
    Bu engellenemez hale geleni yoğun endişelilik durumunun en az altı ay boyunca yaklaşık her gün ve neredeyse tüm gün boyunca sürmesi durumu anksiyete bozukluğunun yaygınlığının göstergesidir. toplumda yaklaşık %5 kadar bir oranda hayatının herhangi bir döneminde görülebilirse de yaşlılıkta hemen en sık oranda yaşanır denebilir ve yardım ve tedavi desteği gerektirir.
    Kişide yoğun şekilde hatalı düşünce çıkarımları ve tahammül edilmez bir kaygı söz konusudur.
    Yüksek dozda ki kaygı normalde hayati sağlık sorunları ,çocukların güvenliği ve sağlığını tehdit eden durumlar,ailemizin ve sevdiklerimizin hastalık ,ölüm gibi ciddi kayıplarında kendimizle ilgili ayrılık boşanma,iflas ,ciddi maddi kayıplar ,kaza yada iş kaybı gibi durumlar da aşırı stres ve kaygı duymamız kaçınılmaz olur .
    Gerçekte bu tip bir neden yokken yoğun kaygı yaşayan biri sıradan kaygı verici durumları çok önemli ve tehdit edici olarak algılıyor olabilir.bunu yaptığının hiç farkına varmadan aklileştirmeye gidebilir ve anksiyetesini açıklayacak sebepler bulabilir..diğer yandan kişi genelde endişelerinin aşırı ve sebepsiz olduğunun farkında olsa bile kaygılı ruh halini kontrol edemez .
    Bu gibi durumlarda kişinin bir hekime başvurarak nedenine yönelik olarak anksiyolitik veya anti depresan yada çok daha ciddi ve ilaç ile tedavi gerektiren bir anksiyeteye zemin sağlayan sebep klinik durum söz konusu ise bunun tespiti ve tedavisi sağlanmalıdır.Bu tür bir yaklaşıma gerek olmadığı veya ilaç tedavisi ile birlik de psikoterapi yapılması gereği belirlendikten sonra da, PSİKOTERAPİK yaklaşımlar ve destekleyici yöntemlerden faydalandırılır hastalar… 

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU