Etiket: Yaygın

  • Dermatolojik hastalıklarda hastaların yanlış bildikleri

    DERMATOLOJİK HASTALIKLARDA HASTALARIN YANLIŞ BİLDİKLERİ

    Alerji, egzema, sedef, vitiligo kelimeleri dermatoloji polikliniklerinde hasta-doktor arasında geçen konuşmalarda sıklıkla kullanılır. Sık kullanılan kelimeler olmalarına rağmen, aslında çoğu kez hastalar doktorun dediğini değil kendi bildiğini düşünür. Çünkü toplumda bazı kelimeler üzerinde edinilmiş yaygın inanışlar vardır. Bu inanışlar kısa sürelerde değiştirilememektedir.

    “Alerji” bir hastalık değildir. Bu terim bir maddeye verilen anormal yanıt anlamında kullanılır. Yani pek çok hastalık içinde yer alabilen tepkidir. Günlük konuşmalarımızda hastalarımız “alerji” oldum dediğinde aslında çok farklı hastalıklar olabiliyor.

    “Alerji” denen hastalıklar arasında:

    • Generalize pruritus(yaygın kaşıntı)
    • Ürtiker (Kurdeşen, dabaz)
    • Kontakt dermatit
    • Strofulus (böcek sokması)
    • Atopik egzema
    • Diğerleri…

    olabilmektedir. Bunların her biri ayrı hastalıklar olmasına rağmen alerji denmektedir. Alerjik göz hastalıklarından tutun solunum yolu hastalıklarına kadar yaygın hastalıklar vardır.

    “Egzema” diye bir hastalık yoktur. Bu başlık altında pek çok hastalık vardır:

    • Atopik egzema
    • Kontakt egzemai
    • Seboreik egzema
    • Kuruluk egzeması
    • Diğerleri

    Bütün bunlar ayrı ayrı hastalıklardır. Her biri ayrı ayrı değerlendirilir.

    “Karaciğer ya da akciğerden kaynaklana deri hastalıkları çok çok nadirdir. Ama nedense her cilt hastalığında “ciğer” suçlanır. Geçmeyen, uzun süren deri hastalıklarında bu inanış yaygındır.

    “Sedef hastalığı geçmez''. Aslında sedef hastalığı tedavi edilen bir hastalıktır. Ama yineleyebilir.

    “Geçmeye, uzun süren hastalıklarda İĞNE(!) tedavisi yapılamalıdır''. Bu da yanlış bir inanıştır. İlaçların ampul, flakon formları sadece hızlı etki başlangıcı yönünden etkilidir. Tabletler, kapsüller ya da krem, merhemler de aynı etkiyi gösterir.

    “Kortizon iğnesi egzemayı(!), alerjiyi(!) bitirir. Kortizonlar doktor kontrolünde dikkatli kullanılması gereken ilaçlardır. Çok ciddi hormonal ve metabolik soruna yol açabilirler.

    “Yağlı yiyecekler, kuruyemiş, yumurta vs. akneyi artırır.” Akne besin ilişkisi her hastada aynı derecede değildir. Çoğu zaman besin kısıtlamasına gerek yoktur.

    Vitiligo halk arasında ala hastalığı olarak bilinmekle beraber yanlış olarak “sedef” diye isimlendirilmektedir. Sedef hastalığı ayrı bir hastalıktır.

    Saçkıran (alopesi areata ) mantar ya da bakteri hastalığı değildir. Bulaşıcı değildir.

    Aslında televizyon, internet ve gazetelerden yaygın olarak verilen sağlık bilgileri fayda yerine zarar verebilmektedir. Hastalarımız yanlış bilgiler edinebilmekte, edindikleri bilgileri yanlış yorumlayabilmektedirler.

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Halk arasında aşırı kuruntu ve evham hastalığı olarak da bilinir. Genellikle kişi ya olursa.. tarzı düşünerek olumsuz sonuçların olasılığını olduğundan daha yüksek görür ve bunun sonucunda devamlı bir endişe hali yaşar. Kaygı, herhangi bir tehdit unsuru karşısında doğal olarak hissedilen ve kişinin kendini korumasında olması gereken olağan bir duygu durumu olsa da, bu kaygı oldukça yoğun ve aşırı olarak yaşandığında kişinin işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete (kaygı) bozukluğunu yaşamın çeşitli alanlarında (Örneğin; Finansal meseleler, mesleki performans, aile/arkadaşlık ilişkileri, günlük hayatla ilgili konular) duyulan endişeye bağlı olarak ortaya çıkan ısrarcı kaygı ve gerginlik belirtileri ve buna fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği bir hastalık olarak tanımlayabiliriz.

    Psikiyatristler ve Psikologların Tanı kitabı olan DSM-5 ‘te “Yaygın Kaygı Bozukluğu” söyle tanımlanır :

    1. En az 6 ay süreyle hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ve etkinlik hakkında aşırı kaygı ve endişe (evhamlı beklenti ) duyma

    2. Kişi, endişesini kontrol etmeyi zor bulur

    3. Anksiyete ve endişe aşağıdaki semptomdan üçüne ( ya da daha fazlasına) eşlik eder ( son 6 ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur):

    • Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe

    • Kolay yorulma

    • Düşünceleri yoğunlaştırmada zorluk ya da zihnin durmuş gibi olması

    • İrritabilite

    • Kas gerginliği

    • Uyku bozukluğu

    1. Anksiyete, endişe ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da işlevselliğin önemli diğer alanlarında bozulmaya neden olur.

    2. Bu bozukluk bir maddenin (uyuşturucu, ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. Hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

    3. Anksiyete ve endişe bir başka mental bozukluk ile açıklanamaz.

    Kişiler endişeyi daha sık, aşırı ve kontrol edilemez şekilde yaşasalar da; endişelendikleri konular aslında diğer insanlarınkilerden farklı değildir. Kişilerde devamlı olarak yoğun bir endişe ve evham söz konusudur. Günlük hayatın içinde hepimizin karşılaşabileceği ufak tefek olumsuzlukları dahi kafalarına takma ve bunları abartma eğilimindedirler. Örneğin, kişi eşinin veya çocuğunun her evden çıkışında bir trafik kazası geçireceğini düşünür ve evhamlanır ya da her mesai saati sonunda işten çıkarılacağını düşünerek gereksiz bir endişeye kapılır. Bu tür olumsuz düşünceler kişinin iş ve özel hayatını olumsuz etkileyerek işlevselliğini bozar. Örneğin, üzüntünüzü ve kaygınızı kontrol etmekte güçlük yaşadığınızda, işyerindeki performansınızda, ilişkilerinizde veya günlük hayatınızı sürdürmede ciddi problemler yaşarsınız. Sürekli kaygı ve endişe hali, huzursuzluk, kolay yorulma, konsantre olamama, gerginlik, uykuya dalamama gibi şikayetleri de beraberinde getirir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu olan kişiler sahip oldukları endişe sayesinde felaketleri önlediklerini veya kendilerini gelecekte olabilecek bir felakete hazırladıklarını düşünürler ama bu durum kaygının daha da artmasına sebep olmaktadır. Çünkü; endişe etmek bir kaçınma davranışıdır ve gerçek bir olay sırasında kişinin durumla etkili olarak başa çıkmasına engel olur. Kaygı yaratan şeylerden kaçınma başlar. Örneğin uçağa binmekten korkuyorsanız, uçakla seyahat edemezsiniz. Çocuğunuzun başına bir şey geleceğinden korkuyorsanız, onu dışarı çıkaramazsınız. Sonuç olarak hayatınız ve işlevselliğiniz ciddi boyutta engellenir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu genellikle erken gençlik döneminde başlar ve tedavi edilmezse kronikleşebilen bir hastalıktır. Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre tanı koyulanların  %75’inde eşlik eden bir başka anksiyete hastalığı ve depresyon olduğu bildirilmiştir. Hastalığın nedeni henüz tam olarak netleşmese de, sebep olarak bir çok faktörün rol oynayabileceğini söyleyebiliriz. Beynimizdeki kimyasal ve hormonal denge, stres yaşadığımızda veya yaşanan bir travma sonrası değişebilmektedir. Dolayısıyla kaygı bozukluğuna sebep olabilmektedir.  Araştırmalar kaygı bozukluğunun genetik olup aileden de geçebileceğini, bununla beraber kişinin çocukluk dönemindeki aile tutumunun bu hastalığın gelişmesinde önemli roller oynadığını göstermektedir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

    Öncelikle kişinin fizyolojik belirtilerinin psikiyatrik olmayan başka tıbbi bir durumdan kaynaklanmadığı kesinleşmelidir. Hipertiroidizm veya diğer endokrin kaynaklı rahatsızlıklar, kalsiyum eksikliği, düşük kan şekeri, bazı kalp rahatsızlıkları ve kullanılan ilaçların yan etkileri bir uzman tarafından kapsamlı olarak değerlendirilmelidir. Bu tıbbi rahatsızlıklar ekarte edildikten sonra yaygın anksiyete bozukluğundan söz edilebilir.

    Yaygın Anksiyete bozukluğunun tedavisinde ilaçlı tedavi, psikoterapi veya her ikisi kullanılabilir. Araştırmalar ilaç ve psikoterapi birlikte kullanıldığında daha etkili sonuçlar alındığını göstermektedir.

    En etkili psikoterapi tekniği olarak bilişsel davranışçı terapi kullanılmakta olup, aynı zamanda diyalektik davranışçı terapi ve gevşeme teknikleri gibi psikoterapi yöntemleri de kullanılmaktadır. Bilişsel davranışçı terapide hastaların terapist ile işbirliği yaparak kendilerini daha iyi fark etmeleri sağlanır. Karşılıklı hedefler belirlenir ve buna uygun alıştırmalar yapılır. Hastaya kaygı ile etkili bir şekilde mücadele etmesini sağlayacak bireysel karşı koyma teknikleri öğretilir. Psikoterapideki hedef, hastanın kaygılarını iyi tanıması ve onları kendi kendine kontrol edebilmesi olmalıdır.

  • Sosyal fobinin yaygınlığı: bir gözden geçirme

    Sosyal fobinin yaygınlığı: Bir gözden geçirme

    Nursu CAKIN MEMİK, Ozlem YILDIZ, Umit TURAL*, Belma AĞAOĞLU

    Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Cocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    *Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    Özet:

    Amaç: Sosyal fobi son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yazının amacı yaygın olmasına rağmen sosyal fobi tanı ve tedavisinin beklenenden az olması nedeniyle sosyal korkulara ve sosyal fobiye dikkat çekmek ve yaygınlığını tartışmaktır.

    Yöntem: Son on yıl içinde (1999-2009) sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” anahtar sözcükleri kullanılarak taranıp gözden geçirilmiştir.

    Bulgular: On yıllık bir zaman dilimi içinde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış olan yirmiiki araştırma yazısı değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar incelendiğinde toplum yaygınlığının ülkeler arasında belirgin farklılık göstererek yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği, yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstünde %0,4-%17 arasında değiştiği görülmüştür. Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu saptanmıştır.

    Tartışma: Kültürler arasında sosyal fobi yaygınlığının belirgin farklılık sergilemesi önemli bir bulgu olmuştur. Bu farklılığın çalışmalar arasında desen farkının olmasına bağlı olabileceği gibi, sosyal fobi tanı ölçütlerinin her kültürde geçerli olmayabileceğini de akla getirmektedir. Bunun yanında ölçüm araçlarının, yaygınlığın ölçüldüğü zaman diliminin ve yaş gruplarının her bir araştırmada farklı olmasının da bu sonuca yol açmış olabileceği düşünülmüştür.

    Sonuç: Önemli bir toplum sağlığı sorunu olduğu bilinen sosyal fobi yaygındır. Bireysel ve toplumsal düzeyde sosyal, mesleki ve ekonomik sorunlara yol açması nedeniyle sosyal fobi alanında yapılacak çalışmaların artırılması gerektiği açıkça ortadadır.

    Anahtar sözcükler: epidemiyoloji, yaygınlık, sosyal fobi, sosyal anksiyete bozukluğu

    GİRİŞ:

    Sosyal korkular insanların sosyal durumlara uyum sağlayabilmek için yaşadıkları normal duygulardır (1). Buna karşın sosyal fobi utanma ve sosyal ortamlarda başka kişilerce olumsuz değerlendirileceği ile ilgili yoğun korku duyma, bu gibi ortamlardan kaçma ve kaçınma davranışının sergilenmesidir (2). Sosyal fobi akademik alanda başarısızlığa, ekonomik bağımlılığa, iş verimliliğinde azalmaya, sosyal yetersizliğe ve yaşam kalitesinde düşmeye yol açtığından ekonomik maliyeti yüksek olan bir bozukluktur (3). Bunun yanında günlük yaşamın temel yapısını oluşturan aile ve akran ilişkilerini de büyük ölçüde etkilemektedir (4). Duygudurum ve anksiyete bozukluğuna yatkınlığı artıran sosyal fobi özellikle depresyon ve alkol bağımlılığı gibi bozuklukların eş hastalanım olasılığını artırmaktadır (3,5). Sosyal fobinin depresyon, madde kötüye kullanımı ve özgül fobiden sonra en yaygın ruhsal bozukluk olduğu ve yapılmış olan farklı çalışmalarda yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında değiştiği bildirilmiştir (6-18). Epidemiyolojik örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlık oranlarının yüksek ancak tedavi çalışmalarında oranın düşük olması hastaların tedavi için yardım talebinde az bulunduğunu düşündürdüğü gibi klinik pratikte sosyal fobi tanısının yetersiz konduğunu da düşündürmektedir (19-22). Bu yazıda artık önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen sosyal fobiye gereken dikkati çekebilmek, sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış çalışma sonuçlarını ve bu sonuçların kullanılan tanılama sisteminden, ele alınan zaman diliminden, yaş grubundan, cinsiyeten ve kültürden etkilenimini tartışmak amaçlanmıştır.

    YÖNTEM:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış son on yıldaki araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları kullanılarak değerlendirilmiştir. 9.1999 ile 9.2009 yılları arasında yayınlanmış olan araştırmalar değerlendirmeye alınmıştır. Tarama “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” terimleri kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yaş grubu ile ilgili her hangi bir sınırlama yapılmamıştır. Bu araştırmada yalnızca toplum tabanlı çalışmaların sonuçları tartışılmıştır. Ruhsal ya da fiziksel hastalığı olan bireylerin oluşturduğu örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlığını araştıran çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır.

    BULGULAR:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili son on yıl içinde yayınlanmış 22 toplum tabanlı araştırmanın sonuçları değerlendirilmiş ve yaygınlık oranlarının %0,4 ile %12,1 arasında değiştiği görülmüştür. Tablo 1 incelendiğinde yaş ortalamasının 14,4 ile 39,3 arasında değiştiği görülmektedir.

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Sosyal fobi ile ilgili yapılmış olan yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde sıklıkla değerlendirme aracı olarak CIDI'nin (Uluslarası Bileşik Tanı Görüşmesi) kullanıldığı görülmüştür. Birçok çalışmada ölçüm araçlarının yetersiz olduğu düşünülmüş ve araştırmacılar tarafından bazı maddelerin eklendiği, çıkarıldığı ya da yeni anketlerin oluşturulduğu görülmüştür (6,11). Pelissolo ve arkadaşları sosyal fobinin yaygınlığını değerlendirmek için M-CIDI'nin (Munich-CIDI) sosyal fobi bölümünden 16 maddelik bir ölçek oluşturup örnekleme uygulamışlardır (12). Yine Stein ve arkadaşları CIDI'ye 12 soru ekleyerek çalışmalarını yürütmüşlerdir (6). Faravelli ve arkadaşları ise MINI'ye(Mini Uluslarararası Nöropsikiyatrik Görüşme) 6 soru ekleyip ölçeği belirledikleri örnekleme uygulamışlardır (11). Stein ve arkadaşları sosyal fobi yaygınlığının CIDI ile %6,8 CIDI'ye sosyal fobiyi değerlendirmek için ek sorular eklendiğinde %7,2 olduğunu saptamışlardır (6). Tablo 1'de görüldüğü gibi değerlendirilen çalışmaların 13'ünün CIDI'yi, 3'ünün M-CIDI'yi, 1'inin CIDI'ye 12 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını kullandığı, 1'inin CIDI ve SCID'i (DSM Eksen Bozukluklari icin Yapilandirilmis Klinik Gorusme) kullandığı, 1'inin SADS'ı (Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) kullandığı, 1'inin UM-CIDI (University of Michigan-CIDI) ve DIS'i (Uluslararası Tanı için Bileşik Görüşme) kullandığı ve 1 çalışmanın da MINI'ye 6 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını ile birlikte FPI'yi (Floransa Psikiyatrik Görüşme) kullandığı görülmektedir (6-18,23-31). Çalışmaya alınan 22 araştırmadan 18 araştırmada yüz yüze görüşülerek, 2'sinde telefon kullanılarak, 1'inde hem yüzyüze hem de telefon ile görüşülerek, 1 çalışmada ise posta yoluyla örnekleme ulaşılarak değerlendirmenin yapıldığı saptanmıştır (6-18,23-31)

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Tanı sınıflama sistemlerinden sıklıkla DSM-IV'ün (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, dördüncü baskı) kullanıldığı görülmektedir. Araştırmaya alınan 22 çalışmadan 13'ünün DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10'u (Hastalıklar ve Sağlık Problemlerinin Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması Onuncu Revizyon), 4'ünün DSM-III-R'yi, 1'inin ICD-10 ile DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10 ile DSM-III-R'yi, 1 çalışmanın da DSM-III ile DSM-III-R'yi birlikte kullandığı Tablo 1'de görülmektedir (6-18,23-31). Yapılmış olan bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7 olduğu ancak ICD-10'a göre bu oranların sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7'ye düştüğü saptanmıştır (15). Yapılmış olan başka bir çalışmada DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %1,3 iken ICD-10'a göre bu oran yaklaşık iki katına, %2,7'ye yükselmiştir (23).

    Yaş ve sosyal fobi:

    Yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstündeki bireylerle yapılan çalışmalarda %0,4-%17 arasında değiştiği görülmektedir.

    Essau ve arkadaşaları 12-17 yaşları arasındaki ergenlerle yaptıkları çalışmada yaş ile birlikte sosyal fobi yaygınlığının arttığını, en fazla artışın da 12-13 ile 14-15 yaşları arasında olduğunu saptamışlardır (8). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi belirtilerinin ilk başladığı yaş ortalamasının 15,5±12,6, sosyal fobi tanısı alma yaş ortalamasının ise 28,8±11,5 olduğu bildirilmiştir (9). Bir başka çalışmada sosyal fobi başlangıç yaşı ortanca değerinin 7 olduğu saptanmıştır (6). Grant ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin ortalama başlangıç yaşı 15,1, Lee ve arkadaşlarının çalışmasında ise 18,0 olarak bulunmuştur (10,27).

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda %1,3-17,2 erkek erkeklerde ise %0,4-10,0 arasında değiştiği görülmektedir. Değerlendirmeye aldığımız tüm çalışmalarda birbiriyle uyumlu olarak sosyal fobinin kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Stein ve arkadaşları sosyal fobi tanısı koydukları hastalarının %26,8'inin yaygın sosyal fobi, kalan %73,2'sinin ise yaygın olmayan sosyal fobi tanısı aldıklarını belirtmişlerdir (17). Bir başka çalışmada yaygın sosyal fobi yaygınlığının %7, yaygın olmayan sosyal fobi yaygınlığının ise %17 olduğu saptanmıştır (30). Pelissolo ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi yaygınlığının sosyal fobi tanı ölçütleri sınırlı ve dar kapsamlı ele alındığında yaygınlığın %1,9-%0,9, sosyal fobi için tanı ölçütleri esnetildiğinde ise yaygınlığın %7,3-%2,3 arasında değiştiği saptanmıştır (14). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında yaşam boyu sosyal fobi yaygınlığı %3,27 saptanmasına karşın sosyal fobi tanı ölçütleri dar kapsamlı ele alındığında oranın %3.09' a düştüğü görülmüştür (9).

    Kültür ve sosyal fobi:

    Kıtalar arası çalışmalar karşılaştırıldığında yaşam boyu yaygınlık oranlarının Avrupa'da %1,6 ile %17, A.B.D.'de %5 ile %12,1, Asya'da %0,4 ile %0,82, Güney Amerika'da %10,2 ile %11,7 arasında olduğu, Avustralya'da ise bir yıllık yaygınlığın %1,3 ile %2,7 arasında değiştiği görülmektedir.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Tablo 1 incelendiğinde yaşam boyu, oniki aylık, altı aylık ve bir aylık yaygınlık oranlarının birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği görülmektedir. Rocha ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7, ICD-10'a göre ise sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7 olduğu saptanmış ve değerlendirmenin yapıldığı zaman dilimine göre sonuçlarda belirgin farkın olduğu ortaya çıkmıştır (15).

    TARTIŞMA:

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Değerlendirilen çalışmalara bakıldığında farklı ölçüm araçlarının kullanıldığı ve ölçüm araçlarına sosyal fobiyi daha iyi ölçebilmek için maddelerin eklenip çıkarıldığı ya da bazı maddelerin değiştirildiği görülmektedir. Ölçüm araçlarındaki bu çeşitliliğin çalışma sonuçlarını ve sosyal fobi yaygınlık oranlarını da etkilediği açıktır. Bizim incelediğimiz farklı çalışmalarda olduğu gibi Zimmerman ve Mattia'nın yapmış olduğu çalışmada da aynı örneklem grubunda bile olsa ölçüm ve tanı aracının değişimi ile yaygınlık oranlarının değiştiği, yarı yapılandırılmış görüşme ile sosyal fobi oranının yapılandırılmamış klinik görüşmelere göre 9 kat fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla %28.6, %3.2) (22). Araştırma kapsamına alınan çalışmalara baktığımızda ölçüm araçlarının uygulanma biçimlerinin (telefon görüşmesi, posta yolu, yüz yüze görüşme) de farklılık gösterdiği görülmektedir. Ölçüm araçlarının telefon görüşmesi ya da posta yolu ile uygulandığı araştırmalarda değerlendirme yöntemlerinin çalışmayı sınırlandırdığı açıktır. Yapılmış olan bir araştırma sonucunda ortaya çıkmış olan sosyal fobi yaygınlık oranı değerlendirilecekse kullanılan ölçüm aracının ve ölçüm için uygulanan yöntemin de bilinmesinin önemli olduğu ortadadır.

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Farklı tanı sınıflama sistemlerinin kullanımının çalışmalarda yaygınlık sonuçlarını etkileyeceği açıktır. Değerlendirmeye aldığımız çalışmaların birçoğunda DSM-IV tanı sınıflama sisteminin kullanıldığı görülmüştür. Canals ve arkadaşlarının yapmış oldukları bir çalışmada DSM-III-R ölçütlerine göre basit/sosyal fobi yaygınlığı %1.7 iken ICD-10'a göre bu oranın %5.5'e yükseldiği görülmüştür (32). Yine Wacker ve arkadaşlarının çalışmasında DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %16 iken ICD-10'a göre bu oranın %9,6'ya düştüğü saptanmıştır (33). Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış olan çalışmalar tanı ölçütlerinde yapılan küçük değişikliklerin yaygınlık oranlarında büyük değişikliklere yol açtığını göstermektedir (34,35). Fehm ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerini tam olarak karşılayanların %2, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden tek bir ölçütü eksik olan eşik altı sosyal fobi tanısı alan kişilerin %3, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden iki ya da daha fazla ölçütü karşılamayan belirti düzeyinde sosyal anksiyetesi olan bireylerin %7,5 yaygınlıkta olduğunu belirtmişlerdir (24). Yaygınlık oranlarının değerlendirilmesinde kullanılan tanı sınıflama sistemi ile birlikte sosyal fobi tanısı kapsamına alınan ölçütlerin de bilinmesinin önemli olduğu görülmektedir.

    Yaş ve sosyal fobi:

    Ergenlik döneminde sosyal fobi yaygınlığının toplum tabanlı çalışmalarda %0.5-%4 (8,36), birinci basamak hastalarının oluşturduğu örneklemde ise yaygınlığın %3-%6,8 (37,38) arasında değiştiği bildirilmiştir. Almanya ve A.B.D'de yapılmış çalışmalar sonucunda ergenlerde sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığının %5 ile %15 arasında değişebildiği saptanmıştır (39,40).

    Birinci basamakta pediatristlerle yapılan bir çalışmada çocuk ve ergenlerde özgül fobiden sonra yaygın tipi başta olmak üzere sosyal fobinin en yaygın anksiyete bozukluğu olduğu görülmüştür (37). Buna rağmen pediatristlerin nadiren sosyal fobi tanısı koyduğu ve hastaların sosyal fobi için tedavi alamadıkları görülmüştür (37). Bu bulgu bize çocukluk döneminde çok yaygın bir sorun olmasına rağmen sosyal fobinin hekimler tarafından tanınmadığını göstermektedir. Sosyal fobinin başlangıç yaşının 5 yaş kadar erken olabileceği bildirilmiştir (aktaran 41). Olguların tedaviye başvuruları ise oldukça geç olmaktadır. Genellikle sosyal fobisi olanlar belirtiler ortaya çıktıktan 10 yıl kadar sonra tedavi için başvurmaktadırlar (42). Sosyal fobi kişilerin okul, iş, sosyal hayat, karşı cins ile ilişki gibi yaşamlarının birçok alanında başarısızlığa yol açmaktadır. Yapılmış olan bir çalışmada bu kadar olumsuz sonuçlara yol açmasına rağmen sosyal fobiklerin yalınızca %23,5'inin sorunları nedeniyle tedavi arayışında bulunduğu saptanmıştır (8). Sosyal fobinin hem bireysel hem de toplumsal alanda ciddi ekonomik kayıplara neden olması nedeniyle erken tanınması ve tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olduğu konusunda araştırmacıların hemfikir olmalarına karşın çocuk ve ergenlik döneminde yapılmış olan araştırmaların sayıca az olması şaşırtıcıdır. Sosyal fobi nedeniyle yaşanan güçlükler hastaların hayat tarzlarını değiştirmelerine ve yaşam kalitelerinin düşmesine yol açmaktadır. Sosyal fobinin bireyde meydana getirdiği tüm bu olumsuzluklar göz önüne alındığında çocuk ve ergenlilik döneminde yapılacak yaygınlık araştırmalarının tedaviye oldukça geç başvuran hastaların erken tanınmasını ve yeti yıkımını azaltacağını düşündürmektedir.

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Toplum çalışmalarında cinsiyetler arasındaki yaygınlığa bakıldığında kadınlarda erkeklere göre sosyal fobinin daha yüksek sıklıkta olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşın tedavi arayışının erkeklerde daha fazla olduğu ve dolayısıyla klinik örneklemde yapılan yaygınlık çalışmalarında sosyal fobi yaygınlığının erkeklerde daha yüksek oranda olduğu bilinmektedir (43). Bu da sosyal fobinin erkeklerin sosyal rollerinde meydana getirdiği yıkımın ve yetersizliğin şiddetinin daha fazla ve fark edilir olmasıyla açıklanabilir. Toplum içinde erkeklerin ev geçindirme, para kazanma gibi sosyal rollerinin olması, daha fazla sosyal ortamda bulunmalarına yol açıp klinik örneklemde sosyal fobi yaygınlılığının erkeklerde daha yüksek olmasına neden oluyor olabilir. Kadınlarda sosyal fobi yaygınlığının klinik örneklemlerde toplum örneklemlerinden düşük çıkması kadınların daha çok ev işleri, çocuk bakımı gibi görevleri üstlenip girdikleri sosyal ortamların erkeklere oranla daha az olmasından kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan utangaçlık ve çekingen davranışlar gösterme kadın cinsiyete yakıştırılmakta ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilmektedir. Bu nedenle sosyal fobinin önemli özelliklerini oluşturan çekingenlik ve utangaçlık duygularından kadınlar hoşnut oluyor ve bu özelliklerden yakınmıyor olabilirler. Ancak erkeklerde sayılan bu duygular toplum tarafından bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılandığından, erkeklerin sorunun daha fazla farkına vardığı söylenebilir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Sosyal fobi tanı ölçütleri ilk kez DSM-III'de yer almıştır (44). DSM-IV'e göre korku ve/veya kaçınma çoğu toplumsal durumu kapsıyorsa yaygın sosyal fobiden söz edilmelidir (2). Yaygın olmayan sosyal fobide korku ve/veya kaçınmalar sadece bir, iki alanda ya da yaygın sosyal fobi ile karşılaştırıldığında sınırlı alanlarda bulunmaktadır (45,46). Hekime başvuran ve yardım talebinde bulunan sosyal fobiklerin büyük çoğunluğunu yaygın sosyal fobisi olanlar oluşturmaktadır (47-50). Yaygın olmayan sosyal fobi ile karşılaştırıldığında yaygın sosyal fobinin daha erken yaşta başladığı, eş hastalanım oranının, işlev bozukluğu düzeyinin daha fazla, yaşam kalitelerinin daha düşük, madde kullanım oranlarının daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir (3,47,51).

    Sosyal fobinin alt tiplerinin bilinmesi etiyolojik farklılık ve tedavi yanıtını etkileyebileceği için önemlidir (52-54). Tanı ve izlem aşamasında yapılması gereken bu ayırım tedavi yönteminin seçimini ve bu alanda yapılacak bilimsel araştırmaları etkileyecek bir durumdur.

    Kültür ve sosyal fobi:

    Değerlendirmeye aldığımız araştırmalardan 6 çalışmanın Amerika kıtasında, 8'inin Avrupa'da, 2 çalışmanın Avustralya, 3'er çalışmanın Asya ve Güney Amerika'da yapıldığı saptanmıştır. Son on yıllık yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde bu konuda en fazla araştırmanın Avrupa kıtasında yapıldığı görülmüştür. Yaygınlık oranları değerlendirildiğinde de sosyal fobi yaygınlık oranlarının Avrupa'da en yüksek düzeyde olduğu, Asya kıtasında ise bu oranların düşük olduğu dikkat çekicidir. Toplumun Amerika'da olduğu gibi bireysel ya da Asya'da olduğu gibi toplumsal özellikler taşıması ya da iklim ve coğrafik yapının nüfus yoğunluğunu etkilediği gibi kişilerin sosyalizasyonunu da farklı şekillerde etkilemesi sonucu çeşitli toplumlarda sosyal fobinin yaygınlığının değişebileceği düşünülmektedir (55). Daha önce yapılmış olan birçok çalışmada doğu ülkelerinde sosyal fobinin yaygınlığının batı ülkelerine göre daha düşük olduğu gösterilmiştir (28,33,56-64). Doğu bölgelerde kişilerin bireysel olmaktan çok sosyal bir bağlılık içinde olmaları, bireysel performanstan çok toplumsal etkilerin anksiyeteye yol açma olasılığı şaşırtıcı olan bu bulgu ile ilişkili olabilir. Batıda sosyal fobi daha ciddi bir tıbbi sorun olarak değerlendiriliyor ya da batı toplumlarının yapısal özellikleri daha fazla sosyal anksiyete yaşanmasına yol açıyor olabilir. Bunun yanında sosyal fobi doğu toplumlarında bir hastalıktan çok bir kişilik özelliği olarak değerlendiriliyor olabilir. Batıda geliştirilmiş tanı ölçütleri, ölçüm araçları doğu toplumunda karmaşık doğası olan ve sınırları net olmayan sosyal fobiyi ya da sosyal kaygıyı yeterince değerlendiremiyor ya da ölçemiyor olabilir. Bu da sosyal fobi tanı ölçütlerinin farklı kültür ve toplumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir. Çalışma desenleri ve yaygın ya da yaygın olmayan sosyal fobide yer alan farklı belirti ve yakınma kümelerinin ele alınması da yaygınlık oranlarındaki bu farka yol açmış olabilir. Sosyokültürel özelliklerin kişide davranışsal, düşünsel ve duygusal değişikliğe yol açacağı bilinmektedir. Bu nedenle araştırmalarda kültürel özelliklere önem verilmesi gerektiği açıktır.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Epidemiyolojik çalışmalarda uzun zaman diliminde sorunu anımsamanın hatalı olabileceği görüşü kabul görmektedir (65). Yaygınlığın araştırıldığı döneme bağlı olarak araştırma sonuçlarında belirgin farklar ortaya çıkabilmektedir (11,14,23,33).

    Araştırmalarda incelemeye alınan zaman diliminin çalışma ile ilgili yapılacak yorumu etkileyebileceği açıktır. Bu nedenle yaygınlık oranlarının değerlendirmenin yapıldığı zaman diliminin de göz önüne alınarak yorumlanmasının önemli olduğu düşünülmektedir.

    Sonuç:

    Değerlendirmeye alınan 22 araştırmadan çıkan ortak sonuçlar aşağıdaki gibi 3 madde halinde özetlenebilir.

    Sosyal fobi yaygınlığını belirlemek için kullanılan ölçüm araçlarının, görüşme biçiminin, sınıflama siteminin ya da değerlendirmeye alınan zaman diliminin farklı olması yaygınlık çalışmalarının sonuçlarını etkilemektedir.

    Gelişmiş ülkelerde gelişmekte olan ülkelere oranla sosyal fobinin daha yaygın olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin çocukluk-ergenlik döneminde başlamasına ve hastaların tedavi arayışlarının oldukça geç olmasına karşın yaygınlık araştırmalarının bu dönemde az olduğu görülmüştür. Az olduğu için çocukluk-ergenlik döneminde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber sosyal fobinin kadın cinsiyette daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

    Sosyal fobinin erken başlangıç özelliği göstermesi, işlevselliği büyük ölçüde etkilemesi, yaygınlık ve eş hastalanım oranlarının yüksek olması erken tanı ve tedavinin gerekliliğini göstermektedir. Bunun yanında doğu ve batı ülkelerinde sosyal fobi yaygınlık oranlarının belirgin farklılık göstermesi kültürler arası çalışmaların önemini açıkça ortaya koymaktadır. Yapılması planlanan çalışmalarda kültüre, ölçüm aracına ve çalışma desenine önem verilmesi sosyal fobi alanında elde edilecek bilgilerin niteliğini artıracaktır. Özellikle ergenlik ve çocukluk döneminde yapılacak çalışmalar sosyal fobinin başlangıç özellikleri, yaygınlığı ve seyri ile ilgili önemli bilgiler kazandıracaktır.

    Toplum ruh sağlığı girişimlerinin düzenlenebilmesi için ruhsal bozukluklar ile ilgili yaygınlık çalışmaları son derece önem taşımaktadır (55). Diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi sosyal fobide de bireysel etkilenmenin ve toplumsal maliyetin fazla olması bu alanda yapılması gereken yaygınlık araştırmalarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır (66).

    Kaynak

    Ülke

    Sınıflama

    Sistemi

    Ölçüm aracı ve kullanım şekli

    Örneklem sayısı

    Yaş

    Ortalama

    Standart sapma

    Toplam

    Yaygınlık

    (%)

    Yaygınlık

    Kadın

    (%)

    Yaygınlık

    Erkek

    (%)

    Abou-Saleh ve ark., 2001 (7)

    Birleşik Arap

    Emirlikleri

    ICD-10

    CIDI

    SCID

    yüz yüze görüşme

    1394

    18 yaş ve üstü

    0,4 y.b.

    Andrews ve ark., 2001 (23)

    Avustralya

    ICD-10

    CIDI

    yüz yüze görüşme

    10641

    18 yaş ve üstü

    2,7 o.a.

    1,4 b.a.

  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    ANKSİYETE ( KAYGI) BOZUKLUKLARI

    Anksiyete bozukluğuya dakaygı bozukluğukişinin işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen çeşitli korku, kaygı veya anksiyete bozukluklarınaverilen genel kapsamlı bir isimdir. Panik Atak, Agorafobi, Panik Bozukluk, Özgül Fobi, Sosyal Fobi, Obsesif-Kompulsif Bozukluk, Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlıklar Kaygı Bozuklukları başlığı altına girmektedir. Anksiyeteaslında herkesin günlük hayatta zaman zaman hissettiği normal ve yaygın bir duygudur. Anksiyete ancak kişinin günlük hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkilemeye başladığı takdirde sorun olarak kabul edilir. Anksiyetenin tanısı için aşağıdaki ölçütler kullanılabilir.

    • Kişinin anksiyeteden dolayı meslekve aile yaşamında güçlüklerle karşılaşması
    • Arkadaş, komşu, tanıdık ve aile üyeleri ile olan ilişkilerde sorunlara yol açması
    • Günün büyük bir bölümünde kişinin aklını meşgul etmesi
    • Kişinin korku ve kaygılarını kontrol altında bulundurmakta güçlük çekmesi
    • Bu durumun en az 6 aydır devam etmekte olması

    YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞU

    Yaygın kaygı bozukluğu, neredeyse her şey hakkında aşırı veya gerçekçi olmayan endişelere kapılmak veya kötü bir şeylerin olacağını hissetmekle karakterize edilir. Bu kaygılı hisler en az altı aylık bir süre boyunca, günün büyük bir kısmında meydana gelir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Bunun sebebi olarak kadınların hamile kalmak, doğum yapmak ve çocuk yetiştirmekle ilgili kaygıları ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. Yaygın kaygı bozukluğu hem psikolojik hem fiziksel semptomları içerir. Psikolojik semptomların arasında kolay sinirlenebilirlik, konsantre olma zorluğu ve gerçekleşmekte olan olayla orantısız olan kaygıyı kontrol edememe bulunuyor. Sürekli endişelenme yüksek oranda strese yol açar veya sosyal , meslekle ilgili veya diğer alanlarda işlev görmeyi engeller. Fiziksel semptomlar arasında huzursuzluk, kolay yorulma, terleme, yüz kızarması, çarpıntı, uykusuzluk, baş ağrısı, kas gerginliği ve ağrısı bulunmaktadır. Yaygın Anksiyete Bozukluğu DSM-4 tanı kriterleri aşağıdaki gibidir:

    A) En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (işte ya da okulda başarı gibi) aşırı kaygılanma ve kuruntulara kapılma.

    B) Kişi, kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamaz,

    C) Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki altı semptomdan üçüne (ya da daha fazlasına) eşlik eder (son altı ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur). Çocuklarda sadece bir maddenin bulunması yeterlidir.

    1) huzursuzluk, aşırı heyecan çekme ya da tasalanma

    2) kolay yorulma

    3) düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması

    4) irritabilite

    5) kas gerginliği

    6) uyku bozukluğu (uykuya dalma ya da sürdürmekte güçlük çekme ya da huzursuz ve dinlendirmeyen uyku)

    D) Anksiyete ya da kaygı bir panik atak olacağı, genel bir yerde utanç duyulacağı, hastalık bulaşmış olma, evden ya da yakın akrabalarından uzak kalma, kilo alma, birçok fiziksel yakınmaların olması ya da ciddi bir hastalığının olması ile ilgili değildir ve anksiyete ve üzüntü sadece Travma Sonrası Stres Bozukluğu sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    E) Kaygı, kuruntu ya da fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.

    F) Bu bozukluk bir maddenin ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve sadece bir Duygudurum Bozukluğu, Psikotik bir Bozukluk ya da Yaygın bir Gelişimsel Bozukluk sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    YAYGIN KAYGI BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ

    Yaygın kaygı bozukluğu çoğunlukla psikoterapi ile ilaçlı veya ilaçsız olarak tedavi edilmektedir. En sık yazılan ilaçlar, benzodiazepin olarak bilinen gruba dahil olan alprazolam ve diazepam gibi ilaçlardır. Makul dozlarda alınan benzodiazepin genellikle alışkanlık yaratmaz.Ancak yüksek dozda alınması durumundabu ilaçlar alışkanlık yapar ve yeni öğrenilmiş bilgilerin hatırlanmasını engeller.

  • Serebrovasküler hastalıklar

    Serebrovasküler hastalıklar; Amerika Birleşik Devletlerinde en yaygın ölüm nedenleri arasında 3. sırada olup, sakat kalma sebeblerinin de başında gelir. Ölüm ve sakatlıklar; ya fokal ya da yaygın enfarkta neden olan iskeminin veya bası yapan kitle lezyonuna yol açan kanamaların sonucudur

    İskemİk VaskÜler HastalIk (FelÇ-İnme)

    İskemi ve sonucundaki beyin enfarktı herhangi bir serebral damarın dağılım alanında görülebilir; böylece serebrum, beyinsapı ya da serebellumun herhangi bir kısmı etkilenebilir. Beyne en fazla kanı karotid dolaşımı sağladığından bunun dağılımının içindeki iskemi ve enfarkt en yaygınıdır. İskemi, ana arterlerin tıkanmasından, stenoz sonucu azalmış akım sonucu veya intravasküler emboli nedeniyle daha küçük çaplı arteriyollerin geçici veya kalıcı şekilde tıkanmasından kaynaklanabilir.
    Büyük damarlardaki stenoz veya tıkanmanın en yaygın nedeni atherosklerozisdir. Bu hastalık genelde internal karotid arterin, extrakranial boyun segmentinde, fakat karotid sifon segmentinde (kavernous sinüs içindeki kısmı), distal internal karotis, hatta proksimal orta serebral arterde de oluşabilir.
    Arterial emboli genellikle ya karotis bifukasyonundaki ülsere atherosclerotik plaktan ya da kalp içindeki odaktan kaynaklanır. Myokard enfarktüsü sonrasında gelişen mural thrombus veya atrial fibrilasyon kalpteki emboli kaynaklarıdır. Serebral iskemi için diğer risk faktörleri, yüksek tansiyon, diabet, yüksek kolesterol, şişmanlık, sigara ve aile öyküsüdür.
    İnme için hiçbir etkili ilaç veya cerrahi müdahale olmadığından, nöroşirürjide güdülen amaç felç geçirmesi olası hastaları belirlemek ve serebral iskemi riskini azaltmaktır. Bu yüksek risk taşıyan hastalar, en iyi şekilde ya geçici serebral iskemi ya da amaurosis fugax şeklinde görülen; geçici iskemik atak (GİA) öyküsüyle belirlenirler. Karotid dolaşımı içindeki geçici serebral iskemi genellikle geçici hemianestezi, hemiparezi ya da afazi’den oluşur. Amorozis fugax, bir gözün geçici görme kaybıdır. Vertebrobasilar sistemdeki iskemi, geçici diplopi, boşdönmesi, dizarthiri, disfaji, kuvvet kaybı, uyuşukluk, görmeü kaybı ve hatta hafıza kaybına neden olabilir.
    İskemik vakaların çoğunun süresi saniyeler ve dakikalarla ölçülür ve nadiren 30 dak. dan uzun sürer. Nörolojik bozukluk 24 saat içinde gerilediği taktirde , vaka bir GIA olarak tanımlanır. Reverzibl bir iskemik nörolojik bozukluk (RIND) 24 saat ila 3 hafta süreli olanıdır. Daha uzun süreli olan iskemik bozukluklar tamamlanmış/oturmuş felç kabul edilir. Tamamlanmış felç görülen bireylerle yapılan dikkatli sorgulamalarda; %60’ının önceden bir TIA geçmişinin bulunduğunu, %20’sinde felcin adım adım ilerleyen biçimde geliştiğini ve sadece %20’sinde aniden ortaya çıktığı saptanmıştır.
    TEDAVİ
    GİA geçiren veya yavaş ortaya çıkan inmeli olgular koruyucu cerrahi müdahale için potansiyel adaylardır. İnmeyi önleyici cerrahi müdahaleler emboli odağının ortadan kaldırılmasını veya beyine giden kan akımının arttırılmasını amaçlar. Bu durumlar için uygulanacak operasyonlar, karotid endarterektomi ve mikrovasküler bypass’ı kapsar. Potansiyel adaylar genellikle; beyindeki enfarktın derecesini değerlendirmek ve tümör, subdural hematom veya subaraknoid hemoraji gibi diğer olasılıkları ortadan kaldırmak için BT ve MRG taramasından geçerler. Daha sonra aort kavsi, karotid, vertebral ve serebral damarları kapsayan anjiografiden geçerler. Karotid daolaşımının non-invazif yöntemlerle incelenmesi daha az ve doğru bilgi vermesine rağmen düşük risk taşıdığından tarama amacıyla kullanılabilirler.
    İpsilateral serebral iskemi veya amorozis fugax (görme kaybı) gibi semptomlar mevcutsa ve anjiografide ileri stenozis (genellikle %75’ten fazla) ya da ülserasyon görülürse, karotid endarterektomi endikasyonu vardır . Prosedür, karotid arterin tutulan bölümünün açılmasını ve atherosclerotik plağın çıkarılmasını içerir. Deneyimli ellerde karotid endarterektomiden kaynaklanan mortalite oranı %1, ve nörolojik morbidite oranı %5’tir.
    Bir grup hastada tam tıkalı internal karotid arter veya da cerrahi olarak ulaşılamayan internal karotid veya orta serebral arter segemntlerindeki stenozla ipsilateral serebral iskemi görülebilir. Bu gibi yetersiz kollateral sirkülasyonu olan hastalar için mikrovasküler bypass teknikleri önerilmektedir. Bunlardan en yaygın kullanılanı süperfisial temporal arter ile, orta serebral arterin anastomozudur (STA-MCA).