Etiket: Yaşam

  • Kaygı Bozuklukları

    Kaygı Bozuklukları

    Çocuklarda yaşanan kaygı bozuklukları uzun sürebilir ve yaşamı tamamen etkisi altına alabilir. Kaygı bozukluğu yaşan çocuklar yoğun korku, endişe hali veya tedirginlik içinde bulunurlar. Erken tedavi edilmeyen sorunlar okul devamsızlığında artış, okulu bitirememe, alkol ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasına neden olabilmektedir. Günlük yaşama ilişkin tamamen gerçek dışı endişelerin kendini göstermesi ile ortaya çıkan kaygı bozukluğu, kişilerin akademik yaşamlarının veya spor hayatlarının süreklilik gösteren bir endişe hali içinde geçmesine neden olabilir. Kendileriyle aşırı ilgili olan çocuklar aynı zamanda da gergindir ve sürekli olarak güven telkin edici sözler duymak isterler. Herhangi bir fiziksel sebebi olmadan yaşanan karın ağrısı bu hastalığın tipik belirtileri arasında sayılabilir.

    Anne ve Babanın Yaşam Kaygısı Çocuğa Yansıyabilir

    Kaygı bozukluğu bir akıl hastalığı değildir. Özellikle halk arasında farklı bir gözle görülen psikolojik sorunlar günümüzde pek çok birey ve çocukta sık görülebilen ve tedavisi olan sıkıntılardır. Anne ve babanın kaygısının çocuklara yansıdığı unutulmamalı ve bu tür durumlarda mümkün olduğunca sakin davranmaya özen gösterilmelidir.

    * Okul korkusu,

    * Mikrop kapma ve

    * Ergenlerde karşı cins tarafından beğenilmeme korkusu en sık görülen kaygı bozuklukları sebepleri olarak sayılabilir.

    Bir dönem normal sayılan korkular zaman içinde yerini kaygı bozukluklarına bırakabilir. Çocuğun kendisini ve ailesini sarsacak olan ölüm veya sağlık sorunları sonrasında yaşanan problemler toplumda sıklıkla görülmektedir. Eğitim sistemimiz içinde yer alan sınavalar okul çağındaki çocuklarda endişelerin yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Bu Tür Durumlarda Uygulanması Gereken Tedavi Yöntemi Nedir?

    Gerçek potansiyelin ortaya çıkmasına engel olan bu durum psikolojik tedavi eşliğinde kolay bir şekilde çözüme kavuşabilir. Kaygının süresine, hayata etkilerine ve sosyal yaşam üzerindeki gelişimine bakarak hekim kontrolünde ilaç tedavisi uygulanabilir. Bu tür ilaçların her bireyde farklı etki gösterebilmesi nedeniyle sürecin doktor ile birlikte sürdürülmesine özen gösterilmelidir. Ergenler içinse tedavi ilaca ek olarak psikoterapi ile de desteklenmelidir. Oyun, grup veya aile terapileri sorunun istenen şekilde düzene girmesine yardımcı olacaktır. Kaygı bozuklukları görülen çocuk ve ergenler için davranışçı tedavi uygulamaları da devreye alınabilir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • DEPRESYON

    DEPRESYON

    Psikiyatri kliniğinde en sık görülen ruhsal hastalıktır. Kişinin günlük yaşamını, sosyal ilişkilerini ve

    işlevselliğini bozacak düzeyde, sürekli üzüntü ve keder içeren ruhsal çökkünlük halidir. 2010

    yılında yapılan bir çalışmaya göre, toplumda depresyon görülme sıklığının % 8-10 arasında

    olduğu, kadınlarda erkeklere göre 2 kat fazla görüldüğü bildirilmiştir.

    Genetik (ailede depresyon öyküsü varsa, kişide görülme ihtimali 2-5 kat artmaktadır)

    Kronik hastalıklar

    Bazı ilaçlar (hormon, antihipertansif gibi)

    Hormonel değişiklikler (gebelik, doğum, menapoz)

    Kadın cinsiyet

    Olumsuz yaşam olayları ( eş, aile, iş sorunları)

    Kötü geçirilmiş çocukluk (fiziksel ve/veya cinsel travma)

    Erken dönemde ebeveyn kaybı

    Yetersiz sosyal destek

    Düşük sosyoekonomik düzey

    İşsizlik

    Kişilik özellikleri

    Ayrı yaşama, boşanma

    Daha önce geçirilmiş depresyon öyküsü

    Alkol-madde kullanım bozukluğu

    Çökkün duygudurum; kişi neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde üzüntülüdür,

    karamsardır, umutsuzdur ya da kendini boşlukta hisseder. Çocuklarda ve ergenlerde, çabuk

    öfkelenme şeklinde görülebilir.

    Anhedoni; kişi tüm etkinliklere karşı ilgisini yitirmiştir. Hiçbir şeyden zevk almaz.

    Çok kilo verme ya da alma

    Uykusuzluk ya da aşırı uyuma, yorgun uyanma

    Enerji düşüklüğü, bitkinlik, yorgunluk

    Hareketlerde ve konuşmalarda ajitasyon ya da yavaşlama

    Özgüven düşüklüğü, değersizlik, suçluluk duyguları

    Dikkatini toparlamakta güçlük, kararsızlık

    Ölüm ve intihar düşünceleri

    Somatik belirtiler (baş ağrısı, uyuşma, karıncalanma, vücutta dolaşan ağrı, çarpıntı, mide

    bulanması, ateş basması, üşüme gibi)

    Kötü bir haber alacakmış endişesi

    İnsanlardan rahatsız olma, evde yalnız kalmaya çalışma

    Sinirlilik, çabuk öfkelenme

    Sürekli ağlama ya da ağlayamama

    Bir kişi de depresyon var dememiz için, yukarıdaki tüm belirtilerin bulunması gerekmez. Bunlardan

    bazılarının varlığında, kişinin günlük yaşamı sürekli olarak olumsuz etkileniyor, işlevselliği

    bozuluyor ve başka bir sebep ile açıklanamıyorsa, depresyon tanısı konulabilir. Şu anda dünyada,

    en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıkları arasında dördüncü sıradadır. Önümüzdeki yıllarda, daha

    üst sıralara çıkacağı düşünülmektedir.

    Depresyon, kişinin yaşam kalitesini bozan, işini kaybetmesine, aile ilişkilerinde sorun yaşamasına,

    alkol- madde kullanımına yönelmesine neden olan, kişiyi intihara kadar sürükleyen (depresyon

    hastalarının % 10 – 15’i intihar ile yaşamlarını kaybeder), ancak oldukça kolay tanınıp, tedavi

    edilebilen bir hastalıktır.

    Hafif şiddetteki depresyonda öncelikle psikoterapi; orta şiddetteki depresyonlarda, sadece ilaç ya

    da sadece psikoterapi yeterli olabilirken; ağır şiddetteki depresyonda ilaç ve psikoterapinin birlikte

    kullanılması daha etkindir. Depresyon tekrarlayabilen bir hastalıktır. Psikoterapi tedavinin bir

    parçası olduğunda, depresyonun tekrarlama ihtimali azalmaktadır. Tedavi edilmeyen depresyon,

    genellikle 6-24 ayda düzelir. Ancak, tekrarlama riski çok yüksektir. % 5-10’u kronisite kazanır.

    Antidepresan ilaçlara yönelik çeşitli olumsuz söylemler, ne yazık ki, birçok hastanın tedavisini de

    geciktirmektedir. Yapılan çalışmalar ve klinik izlemler göstermektedir ki, depresyon hastalık

    düzeyinde ise, antidepresanlar çok başarılı sonuçlar vermektedir. Ancak kişi, günlük moral

    bozukluğunu, keyifsizliğini depresyon diye adlandırıyor ve antidepresan kullanıyor ise, ilaç etki

    etmemekte, hatta daha çok yan etki görülmektedir.

    Antidepresanlar, mutluluk ilacı, moral dopingi, uyuşturarak dertleri unutturan, hafızayı silen madde

    veya bağımlılık yapan ilaç değillerdir. Depresyon hastalığını %80’e varan oranlarla tedavi eden,

    beyni nörokimyasal olarak düzenleyen, normalleştiren ilaçlardır. Tabiki, her tür ilaç kullanımında

    olduğu gibi psikiyatrik ilaç kullanımında da yan etki görülebilir. İlaçların düzenlenmesi ile bu yan

    etkiler ortadan kaldırılır.

    Kişinin durumuna göre çeşitli psikoterapi teknikleri kullanılabilir. Psikoterapiler, çeşitli kuramlara

    dayanan ve yıllar içinde bilgi ve tecrübe birikimi ile temelleri oturtulup, geliştirilmiş yöntemlerdir.

    Psikanaliz, psikanalitik yönelimli psikoterapi, davranışçı kognitif terapi, destekleyici psikoterapi

    gibi. Amaç, kişinin içsel sorunlarını tanımasını ve bunlarla baş etmeyi öğrenmesini sağlamaktır.

  • BİREYSEL TERAPİLERE GEREK DUYMA ZAMANI

    Hayatın bazı dönemlerin de zorluklar ve kişinin  başa çıkamadığı mutsuzlukları olabilir.Kişilik problemleri kişinin sorunlarıyla başa çıkma biçiminin  olumsuz ve yetersiz kalmasına neden olabilir. 
    Kişilik oluşumu hayatın ilk çocukluk dönemlerinde şekillenmesine karşın, zorlantılı yaşantıların kişinin kapısını çalması ile daha önceki yıllarda bir şekilde kendini dengeleyen ve nisbeten yaşamını rahat sürdüren kişiyi , sıkıntılı , bunalmış ve  çözümsüz hissettirebilir.
    Kişi yardım almayı ertelemek yada kendisinin yardıma ihtiyacı olmadığı , başkalarının yüzünden olumsuzluklar yaşadığının düşünebilir.Ne var ki acı çeken ve mutsuz olan kişinin kendisinden başkası değildir ve hayatını ,duygularını ve düşüncelerini , ilişkilerini yoluna koyma ihtiyacı açıksa bundan kaçınmak da yersizdir.aşağıdaki yaşantı problemleriyle de karşılaşıyorsanız bir an önce kendiniz için Bireysel Terapi desteği sağlamanız da fayda vardır…

    • Bireylerin kendini daha iyi tanıma ve anlama ihtiyacı
    • Kişinin yanlızlığı ,çevresiyle iletişiminin iyi olmaması
    • Arkadaş ,dost edinme ve kurulmuş ilişkileri sürdürmede sıkıntılar duyulması
    • Yoğun şekilde aşırı  yemek yeme, aşırı alış veriş yapma ,aşırı konuşma gibi davranışa vurmaların bulunması,
    • Bireyin öz güven eksikliği  ,kendini ifade problemleri bulunması
    • Mesleki ve özel ilişkiler alanında girişkenlik problemleri olması
    • Mesleki saha da kendini ısbatlama ve hedef belirleme yetersizliği
    • Kendini ,duygularını ifade etmekte problem yaşama
    • Düşünce ve davranışlarında ötekilerinin onayına ihtiyaç duyması,
    • Sevilen bir yakının kaybı,ölümü,uzamış yas süreci olması
    • Takıntılı düşünceler  ve tekrarlayan kompulsif davranışların olması,
    • Aşırı utangaçlık  ve  iletişim becerileri konusunda sorun yaşama
    • Tüm yaşam alanlarını kapsayan ( iş ,özel ilişki ,aile  yaşantıları ) karar alma güçlüğü çekilmesi
    • Evlenme ,boşanma gibi kendi hayatı hakkında ciddi kararlar alması gerektiğinde kafa karışıklığı ve yoğun sıkıntı hissedildiği durumda 
    • Birey olarak kendi yaşamını kurmak , kimseye ihtiyaç duymadan sürdürmek
    • Kişilik ve kendilik ögelerini ilişkilerinde öne çıkarma güçlüğü çekmek
    • Kendi  kişisel hedeflerine kendi öz kaynaklarıyla yönelecek gücü kendinde bulmak .
    • Başkalarının güdüleme ve desteklerine ihtiyaç duymadan  yaşamı başaracağına dair kendin hakkında olumsuz  inançlar  beslemek .
    • Bireysel zeka ,yetenek ve becerilerine yani kendine güven duymada  sorunu olmak.
    • Başkalarının beklentilerini kendi ihtiyaç ve hedeflerinin önünde tutmak
    • Başkalarının  mutluluğu ve beğenisi için kendi isteklerinden kolayca vaz geçen bir yapıda olmak .
    • Hayatda sürekli bir başkası için yaşadığının ve kendisi için bir şey yapmadığının farkına varmak.
    • Yakın aile ve arkadaş çevresindeki ilişkilerini düzeltmek ,kendisi ve birlikte olduğu kişiler için uyumlu ve huzurlu ortamlar yaratmak.
  • BİREYSEL TERAPİLERE GEREK DUYMA ZAMANI

    Hayatın bazı dönemlerin de zorluklar ve kişinin başa çıkamadığı mutsuzlukları olabilir.Kişilik problemleri kişinin sorunlarıyla başa çıkma biçiminin olumsuz ve yetersiz kalmasına neden olabilir. 
    Kişilik oluşumu hayatın ilk çocukluk dönemlerinde şekillenmesine karşın, zorlantılı yaşantıların kişinin kapısını çalması ile daha önceki yıllarda bir şekilde kendini dengeleyen ve nisbeten yaşamını rahat sürdüren kişiyi , sıkıntılı , bunalmış ve çözümsüz hissettirebilir.
    Kişi yardım almayı ertelemek yada kendisinin yardıma ihtiyacı olmadığı , başkalarının yüzünden olumsuzluklar yaşadığının düşünebilir.Ne var ki acı çeken ve mutsuz olan kişinin kendisinden başkası değildir ve hayatını ,duygularını ve düşüncelerini , ilişkilerini yoluna koyma ihtiyacı açıksa bundan kaçınmak da yersizdir.aşağıdaki yaşantı problemleriyle de karşılaşıyorsanız bir an önce kendiniz için Bireysel Terapi desteği sağlamanız da fayda vardır…

    • Bireylerin kendini daha iyi tanıma ve anlama ihtiyacı
    • Kişinin yanlızlığı ,çevresiyle iletişiminin iyi olmaması
    • Arkadaş ,dost edinme ve kurulmuş ilişkileri sürdürmede sıkıntılar duyulması
    • Yoğun şekilde aşırı yemek yeme, aşırı alış veriş yapma ,aşırı konuşma gibi davranışa vurmaların bulunması,
    • Bireyin öz güven eksikliği ,kendini ifade problemleri bulunması
    • Mesleki ve özel ilişkiler alanında girişkenlik problemleri olması
    • Mesleki saha da kendini ısbatlama ve hedef belirleme yetersizliği
    • Kendini ,duygularını ifade etmekte problem yaşama
    • Düşünce ve davranışlarında ötekilerinin onayına ihtiyaç duyması,
    • Sevilen bir yakının kaybı,ölümü,uzamış yas süreci olması
    • Takıntılı düşünceler ve tekrarlayan kompulsif davranışların olması,
    • Aşırı utangaçlık ve iletişim becerileri konusunda sorun yaşama
    • Tüm yaşam alanlarını kapsayan ( iş ,özel ilişki ,aile yaşantıları ) karar alma güçlüğü çekilmesi
    • Evlenme ,boşanma gibi kendi hayatı hakkında ciddi kararlar alması gerektiğinde kafa karışıklığı ve yoğun sıkıntı hissedildiği durumda 
    • Birey olarak kendi yaşamını kurmak , kimseye ihtiyaç duymadan sürdürmek
    • Kişilik ve kendilik ögelerini ilişkilerinde öne çıkarma güçlüğü çekmek
    • Kendi kişisel hedeflerine kendi öz kaynaklarıyla yönelecek gücü kendinde bulmak .
    • Başkalarının güdüleme ve desteklerine ihtiyaç duymadan yaşamı başaracağına dair kendin hakkında olumsuz inançlar beslemek .
    • Bireysel zeka ,yetenek ve becerilerine yani kendine güven duymada sorunu olmak.
    • Başkalarının beklentilerini kendi ihtiyaç ve hedeflerinin önünde tutmak
    • Başkalarının mutluluğu ve beğenisi için kendi isteklerinden kolayca vaz geçen bir yapıda olmak .
    • Hayatda sürekli bir başkası için yaşadığının ve kendisi için bir şey yapmadığının farkına varmak.
    • Yakın aile ve arkadaş çevresindeki ilişkilerini düzeltmek ,kendisi ve birlikte olduğu kişiler için uyumlu ve huzurlu ortamlar yaratmak.

    Klinik Psikolog

  • YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA ?

    Kilo problemi olan hastalarımızın nedenleri incelendiğinde, çoğunluğunda alınmış aşırı kilo yüklerinin kaynağı organik temelli nedenler (metabolizmanın yavaşlamış olması , haşimato hastalığı sonrası gelişen hipotiroidi, insülin direnci gelişmesi , genetik yatkınlıklar ve metabolik hastalıklar )den çok psikolojik nedenlerle aşırı gıda tüketimiyle karşılaşmaktayız. Organik nedenli kilo fazlalıklarını konunun dışında bıraktığımız da özellikle kadın hasta grubunda daha fazla karşımıza çıkan , erkek hastalarda nispeten daha az oranda gördüğümüz psikolojik kaynaklı aşırı yeme davranışı söz konusudur.Burada kişinin ihtiyacının çok üzerinde yemek tüketmesinden söz edilmektedir. 
    ‘Davranışa vurma’ diye nitelendirilen,kişinin hemen her kendini kötü hissettiğinde yemeye sarılması biçiminde ki ‘Yeme Eyleminin’ gerçekleştirdiğini görüyoruz.
    Kişiler mutsuzken, kırgınken , öfke krizlerinde ,ayrılıklar , dargınlıklar yaşadıklarında kendilerini nasıl teselli edeceklerini bilemeyip, çareyi yemekte buluyor . Eyleme vurma tarzında ki bu yemeler zaman içerisin de , sürekli tekrarlandığı için ve bu yeme ile geçen kriz süreçlerinin sıklığından, gece kalkıp yemelerden dolayı , kısa zamanda kişiler anormal kilolara ulaşıyorlar.
    Ardından da acı diyet reçetelerine sarılıyorlar , bazı kişiler ise bunu da yapamayıp kilo üzerine kilo ekleyerek her yıl daha fazla kilo alarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
    Yine bazı kişilerin yeme konusundaki bu tarz ‘’ Yeme Davranışı Bozukluklarının ‘’ psikolojik hastalıklar arasında önemli bir yeri olduğu biliniyor.
    Moral bozukluğu , kendini kötü hissetme , yoğun yalnızlık ve değersizlik duygusu ,boşluk hissi ve kendini nasıl sakinleştireceğini bilememe gibi anksiyetenin yoğun yaşandığı durumlarda içine düştükleri duygusal boşluğu doldurmak ve kendinlerini teselli etme yolu olarak buz dolabının başına kamp kurup gidip gelip aşırı derecede patlayıncaya kadar ve de tıkınırcasına yemek, yemek ve yemek ve yemek… 
    Hat da öyle ki gözü başka bir şey görmeksizin çılgınlar gibi yemek , özellikle endorfin kaynağı olarak bilinen çikolata ve türevlerine sıkıca sarılmak, kremalı pastalar ,börekler ,çörekler gibi ülkemizde çok sevilen bol şekerli / karbohidratlı besinleri yiyerek rahatlama eğilimi içine girmekten söz edilmektedir.

    Gece kalkıp yemelerin sürekli mevcut olduğu , tüm hırs ve öfkenin yiyeceklerden çıkarıldığı, kişinin yemek yiyerek rahatlamayı , iyi hissetmeyi adet haline getirdiği , öfkesini eritmeyi bu yolla sağladığı gerçektir.Kişi ne yazık ki dışarı yansıtamadığı duygularını , söyleyemediği içinde kalmış sözlerini ancak bu duyguları yiyerek, içinde tutabildiği bir durumdan söz edilir.
    Burada kişiler saldırır tarzda yiyerek , sorunlarını ve kendini üzen şeyleri de yok edip ,adeta problemlerini çözüyormuş gibi hissetmek , sıkıntısını gidermeye çalışmaktır yaptığı..
    Sonuçta günler aylar ve hat da yıllar boyunca bu şekilde davranmanın bedeli ciddi bir obezite sorunu olarak kişinin karşısında durmaktadır.
    Mevcut da başa çıkamadığı yaşam sorunlarına , belki de hepsinden daha vahim ve zorlu bir sorun daha eklenmiştir. Buna benzer bir yeme davranışını, çoğu kişi bu derece değilse de daha az oranda kendi hayatlarının zorlayıcı ve stresli bazı dönemlerinde kısa süreli deneyimlediklerini söyleyebilirler, bu normal sınırlar içerisinde sınırlandırılsa da patolojik yeme davranışı aynıdır.
    Bu tür bir yeme patolojisi dışında , ‘Patolojik Davranışa Vurmanın’ başka hallerinden bir veya bir kaçını da bazen birlik de de görebiliriz bu kişiler de.. kişilik problemleri vardır ve kişiyi fena halde bunaltmak da ve köşeye sıkışmış hissettirmektedir. Kişi kötü ve mutsuz dönemlerinde çılgınca örneğin aşırı alış verişe vurma ,bol alkol hat da uyuşturucu kullanma , karşı cinsle tutarsız ,ani cinsel ilişkiye girme , çok hızlı araba kullanma, çok aşırı ve kendine zarar verecek derecede aşırı ve sürekli egzersize yönelme gibi davranışa vurma biçimlerini de benimseyebileceği unutulmamalıdır.
    Yaşamındaki boşluğu doldurup , dönüp kendi içine bakmaya ve kendine tahammül etmeye dayanamayan kişinin , o anda kendisine en iyi geleceğini hissettiği davranışa gitmesi neredeyse kaçınılmazdır.
    Aşırıya kaçarak, davranışa- eyleme vurma ,boşluk hissini önlemek için yapmaktadır..
    Bu tür davranışa vurmalar arasında kişiyi en fazla zor durumda bırakanların başında şüphesiz aşırı yemek gelmektedir.
    Sonuçta giderek artan ve her yıl üzerine yenileri eklenen kilolar genç yaşta ki hastalarımızın sosyal yaşamını ,ilişkilerini olumsuz etkileyerek psikolojilerini daha da bozmakta ve ayrıca bir mutsuzluk hat da giderek depresyon sebebi olabilmektedir. Bu davranış şekliyle yıllarını geçirmiş hayatı boyunca elinde diyet listeleriyle yaşamış, neredeyse tüm hayatım diyet yaparak geçti diyen kişilerin sayısı hiç de az değildir.
    Yalnızca yemekle kalmayıp ,bir yandan da her gün çok sayıda sigara içerek hat da neredeyse sigarayı yiyerek yaşamak zorunda olmak sık rastlanan bir durum. ORAL BAĞIMLILIK olarak ifade edilen durum aşırı yemek yiyen kişinin aşırı sigara içmesini de içermektedir.
    Bir çok kişi kilo almaktan korktukları için sigarayı bırakamadıklarını söylerken, aslında bir çeşit aklileştirmeye gitmektedirler. 
    Sigaranın yemek yemeyi önleme açısından sanıldığı gibi kurtarıcı olmadığı açıktır. oral bağımlılıklar dediğimiz aşırı yeme, sigara- tütün içme gibi bağımlılıklardan erken yaşlarda kurtulmak , sağlıklı ve ihtiyacı kadar yiyerek mutlu yaşamak , hayatınızda değiştiremediğiniz , tahammül etmek de zorlandığınız sorunlara kendinize zarar vererek dayanmaya çalışmak yerine sorunlarınızı çözmeyi denemelisiniz.
    Kişilik bozukluğu, oral bağımlılık getiren kişilik gelişim dönemlerine saplanıp kalmış kişilerin psikoterapi yardımı alması, bedeninine daha iyi davranıp, kendini sevmeyi öğrenmesi ,kişinin kendisi için yapabileceğiniz en iyi şey olacaktır.

    Önemle dikkat çekilmesi gereken husus, kişileri yemeğe teşvik eden psikolojik alt yapılarının incelenerek, çözüme yönelik destekleyici veya dinamik terapi yaklaşımları ile ‘’Yeme Bozukluklarının’ çözümlenmeye çalışılması gerekmektedir.
    Kişilerin sorunlarından yiyerek kaçmaya çalışan, yanı sıra çoğu kez sigara da içerek ,şiddetle oral bağımlılık göstermelerinin temelinde yatan psikolojik sorunlara eğilmek yararlı olacaktır.

    Klinik Psikolog
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • YAŞLILIK DÖNEMİ DEPRESYONU

     
            Yaşlanmak, herkesin yaşayacağı, geciktirmek için türlü yollara başvurduğu, ama bir şekilde herkesin yaşayacağı korkulu rüyasıdır. Artık yaşamın sonuna yaklaşıyor olmak bazı kişilerde aşırı gerginlik sıkıntı ve depresyona varan sorunlar yaratabilir. 
           Peki yaşlılık depresyonunun en önemli nedenleri nelerdir ve nasıl önlenebilir biraz bunun hakkında konuşalım.
             Öncelikle gençlik ve yetişkinlik döneminde hayata geçirilemeyen istek, arzu ve amaçlar yaşlılıkta yaşanan depresyon için önemli bir temel oluşturur. Bu nedenledir ki, genç ve yetişkinlerde bilişsel davranışçı terapi sürecinde yarım kalan sonlandırılmamış ya da hiç başlanmamış amaç ve hedefler hayata geçirilmeye teşvik edilir. Hatta verilen ödevler bunlar temel alınarak düzenlenir. Çünkü şimdi ve buradaki tedavinin yapılandırılması ve ileriki süreçlerde ve yaşlılıkta daha huzurlu bir yaşam sürülmesi için yarım kalmamış hedefler çok önemlidir.
              Bir aile ve çocuk sahibi olamamak, yaşlılık döneminde hayata kalıcı ve kendinden bir şey bırakamadan veda etmek anlamına geleceği için gerginliğe, huzursuzluğa, öfke ve depresyona sebep olabilir. Bu nedenle genç ve yetişkinlikte bir aile ve çocuk sahibi olmak, tercih edilmiyorsa koruyucu aile olmak, ya da gönüllü olarak çocuklarla ilgili konularda çalışmak, bir hayvan sahibi olmak ilerde yaşlılıkta yaşanması muhtemel üzüntüler için çözüm olabilir.
              Diğer bir sorun da sağlık sorunlarıdır. Sağlık problemleri birçok yaşlı bireyi yaşlılık dönemini güzel geçirebilmesinden alıkoyar. Örneğin; ağrıyan dizler, kilo problemleri nedeniyle yavaşlayan vücut hareketleri, tansiyon, romatizmal hastalıklar, kalp vb rahatsızlıklar…..
    Sağlık sorunlarını en aza indirgemenin yolu belirli bir yaşa gelmeden kilo probleminin halledilmesi, doğru ve sağlıklı beslenme, düzenli doktor kontrolleri, düzenli spor yapmak, faal kalmak gibi etkinliklerle gerçekleşebilir.
        Çocukları ya da akrabaları tarafından çok yalnız bırakılan, özellikle hayat arkadaşını kaybetmiş yaşlı bireylerde yaşama sevinci, hayata tutunma, motivasyon, çok daha düşük olacağından, bu kategorideki yaşlılara biraz daha özen gösterilmeli, sosyal yaşama adapte olmaları için motivasyon ve teşvik destekleri yapılmalı, hayata tutunmaları, kalan ömürlerini huzurlu ve mutlu geçirmeleri için yardımcı olunmalıdır. Bu durumdaki bir yaşlının öfkeli, tahammülsüz, aksi olması çok normaldir çünkü duygu durumu tamamen bozulmuştur. Her zaman her konuda olduğu gibi bu durumda da empati yapmalı, biz bu durumda olsaydık ne hissedeceğimizi düşünmeli, yaşlı yakınımızı suçlamak ya da yermek yerine onun için ne yapabileceğimizi düşünüp, karar verip bunu bekletmeden hayata geçirmeliyiz.
        Yaşlılık döneminde, kişilerin artık bir hedef ve amaçlarının kalmaması, eve kapanmaları, sadece televizyon seyrederek vakit geçirmeye çalışmaları, normalden fazla kilo almaları ya da kilo vermeleri oldukça fazla görülen bir durumdur. Böyle bir durumda, kişiye tekrar yaşam sevinci aşılamak için ailenin ve çevresindekilerin desteği çok önemlidir. 
        Halk Eğitim Merkezlerinin, her semtteki gönüllü derneklerinin, belirli bir yaşın üzerindeki yaşlılar için düzenlediği birçok ücretsiz ya da çok düşük ücretli etkinlikler vardır. Sağlıklı yaşam spor faaliyetleri, günlük ya da kısa süreli geziler, değişik kurslar, dans etkinlikleri, korolar, resim ve gönüllülük çalışmalar bunlardan bazılarıdır. Yakınımızdaki yaşlıları bunlara yönlendirerek hem yaşlarına uygun yeni arkadaşlar edinmelerini, hem de arkadaşlarıyla birçok keyifli etkinlik yaparak hayata sarılmalarını sağlayabiliriz.
              Sonuç olarak yaşlılık dönemini spor yaparak, eve kapanmayarak, sürekli faaliyetlere katılarak, gezerek, hatta çalışarak hala verimli olabildiğini hissederek,  hareketli geçiren yaşlılarda, huzursuzluk, anksiyete, depresyon ve öfke durumları çok daha az görülmektedir. 
     

  • Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Beni Bu Havalar Mahvetti ..

    Yaz bitti artık! Yağmurlu ve bulutlu günler bizlere eşlik ediyor. Yazın vermiş olduğu neşe ve enerji yavaş yavaş kaybolmakta. İlkbahar doğanın canlanmasını kendimizi daha neşeli ve cıvıl cıvıl hissetmemimizi sağlarken sonbahar ise aydınlık ve güneşli günlerin geride kaldığını, soğuk kış günlerini hatırlatır bizlere. Havaların erken kararması, kapalı olması keyifsizlik ve mutsuzluk verir. İşte bu nedenlendir ki sonbahara hüzün mevsimi tanımı yüklenir.

    Bu iki mevsim döngülerinde depresyon görülme sıklığı artar. Sonbaharda depresyonun en sık görülen belirtileri arasında cinsel istek azalması, sıkıntılı, çaresiz, neşesiz ve sinirli ruh halleri, uykusuzluk çekme, yorgun ve bitkin uyanma, davranışlarda yavaşlama, geçmişe dönük pişmanlık duygusu gelmekte. Sararan yapraklar, puslu bir gökyüzü içimizdeki sıkıntıyı artırır. Güneş enerjisi beyin yapısını olumlu etkilediğinden güneş enerjisinin azalmasıyla sonbahar aylarında insanların depresyona girme olasılığı diğer mevsimlere göre daha yüksek olur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur.

    Herkesin mutsuzluk yaşadığı anlar olur şüphesiz. Bunlar çoğu zaman bir işin yolunda gitmemesine, gündelik hayatın basit bir takım zorluklarına bir tepki olarak ortaya çıkar. Bu ve benzeri duygular hoş olmamakla beraber gelip geçici duygulardır. Yaşanan düş kırıklıklarına bağlı olarak herkesin duyabileceği gelip geçici üzüntü, hüzün depresyondan farklıdır. Depresyon, kişinin ileri derecede çökkün olduğu uzun süreli bir dönemdir. Bununla birlikte depresyondaki herkesin yaşadığı tek duygu çökkünlük olmayabilir. Hasta çok gergin olabilir. Giderek huzursuz ve kolay sinirlenen biri durumuna gelebilir. Her şeyden çok sıkılmış olabilir. Zevk aldığı etkinliklerden zevk almaz olur ya da bu etkinlikler artık ilgisini bile çekmez. “Bardağın yarısı boş mu yarısı dolu mu?” sorusuna verilen yanıt depresyon geçirme olasılığının önemli bir göstergesidir.

    Depresyon kişinin duygusal durumundan çok daha fazlasını etkiler. Kişinin uykusunu ve yemek yeme biçimini bozabilir. Kişi olumsuz ve daha karamsar düşünmeye başlar. Kişide benlik değeri algısını düşürür. Depresyon kişiyi huzursuz ve kararsız kılar. Ancak depresyonun iyi bir tarafı iyileştirilebilir bir hastalık olmasıdır. Kişi uygun bir tedavi ile yitirdiği yaşam enerjisine ve sevincine geri dönebilir. Yaşamda hiç kuşkusuz birçok zorlanma ve engellenmeler yaşanır. Depresyonla baş ederken yaşamın zorluklarını da göğüslemek ve yaşamdan daha büyük bir zevk almak için yapılabilecek çok şey vardır.

    Sonbahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olmasına rağmen dışarı çıkmak isteği olmasa da dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için düzenli beslenmesi örneğin bolca meyve ve meyve suyu tüketimi, düzenli spor yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması örneğin kendine bir hobi bulması, doğa yürüyüşlerine katılması, fotoğraf kursuna yazılması veya bisiklete binmeye başlaması, v.s…Depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır.

    Depresyon, tükenmişlik değersizlik umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yaratan bir rahatsızlıktır. İşte bu olumsuz bakış açılarının depresyonun bir parçası olduğunun ve gerçek durumu tam yansıtmadığının bilinmesi gerekir. Bu olumsuz düşünceler tedavi etkisini göstermesiyle birlikte giderek gücünü ve kişi için önemini yitirmeye başlar. Depresyondan bir çırpıda kurtulup, kendinize geleceğinizi kesinlikle beklemeyin. Olabildiğince kendinize yardım edin, hemen düzelme göstermiyorsunuz diye kendinizi ayıplamayın hatta suçlamayın. Olumsuz düşünmeye yenik düşmeyin. Mevsime bağlı depresyon geçiriyorsanız, çok kalabalık ortamlardan kaçının ve pozitif enerji alabildiğiniz insanlarla beraber olun. Hafif ve sulu gıdalar alının ve kafeinli içecekler yerine bitki çaylarını özellikle de nane çayını tüketin. Özellikle hamilelik döneminde hormonların değişiminden dolayı depresyon riski daha yüksektir.

    Depresyona aşırı sorumluluk sahibi, titiz ve kolayca suçlanma eğilimi olan kişiler daha çabuk girmektedir. Yüzyllar önce yaşayan büyük filozof Buddha’ya kulak verin. O der ki: “Kendi kendine ışık ol, kendi ışığında hiçbir şeyde hiç kimsede sığınak arama; kendine gerçeği ışık yap” Hadi şimdi…

  • Psikodrama ..

    Psikodrama ..

    Psikodrama başka bir tanımla bir tür dramatizasyondan ya da başka bir ifade ile spontan tiyatrodan yararlanılarak gerçekleştirilen bir ruhsal geliştirme tedavi yaklaşımıdır. Ortada yazılı her hangi bir metin yoktur: bir spontan tiyatro sergileyerek izleyenleri eğlendirmek ya da eğitmek de amaç değildir. Sahnede görülen spontan tiyatro, gerek oyuncuların gerekse izleyenlerin ruhsal yönden gelişmelerini iyileşmelerini amaçlayan karmaşık bir sürecin, ancak su yüzündeki bölümüdür. Psikodrama’da her şey mümkündür. Buradaki ‘’her şey’’ in altını çizmek isterim. Kişiler psikodrama sahnesine geçmiş de yaşadıkları bir takım olayları getirebilecekleri gibi geleceğe ilişkin hayallerini, rüyalarını, hatta deja-vu yaşantılarını ya da halüsinasyonlarını da getirebilirler. Ne tür olursa olsun, geçirdiğimiz bir iç yaşantıyı psikodrama sahnesinde tekrar yaşama şansımız vardır. Bir takım yaşantıların psikodrama sahnesinde tekrarlanması, iyileştirici / tedavi edici işleve sahiptir. Moreno’nun bu işlevle ilgili görüşü de ilginçtir. Ona göre ‘’İkinci kez yaşanan her gerçek, birinciden kurtuluştur.’’ Belki şöyle dersek daha belirgin olabilir; eğer bir gerçeği ikinci kez yaşarsak, bu gerçeği kontrolümüz altına alabiliriz. Yani ilk kez yaşadığımız bazı olaylar, bizi kontrollerine alabilir; fakat biz bu olayları Psikodrama sahnesinde ikinci kez yaşarsak, bu durumda biz onları kontrolümüz altına alırız. Bir çocuk, havlayarak kendisini korkutan bir köpeği yalnız kaldığında taklit ederek korkusunu hafifletmeye çalışır. Muhtemelen eski çağlarda ilkel insanlar da böyleydi; kendilerini korkutan doğa olaylarını ve hayvanların davranışlarını, dans ederek ya da benzeri yollarla tekrarlıyor, onlar karşısında duydukları kaygıyı denetim altına almaya çalışıyorlardı. Kuramsal bir takım temellere oturtulmuş, çeşitli tekniklerle bezenmiş Psikodrama’da ise, sistematik bir ‘’yeniden yaşama’’ etkinliği söz konusudur. Psikodrama yöneticilerinin organize ettikleri bu etkinliklerin kişilerin katarsis sağlamalarına bir takım ağırlıklarından kurtulmalarına yardımcı olur. Psikodrama’da bilinen belli teknikler vardır; yönetici duruma göre bunları kullanır. Ancak Psikodrama’da yöneticiler, bilinen tekniklerle sınırlı kalmak zorunda değildir, bir psikodrama yöneticisi, gerektiğinde yaratıcılığını kullanarak, bilinenlerin dışında bir takım etkinlikler, teknikler üretebilir, uygulayabilir. Psikodrama’da rol kavramı/kuramı çok önemli bir yere sahiptir. Moreno’ya göre roller ben’den çıkmaz, ben, rollerden çıkar. Yine Moreno’ya göre rol, kişiler arası bir yaşantıdır, sosyal yaşantının ayrılmaz bir parçasıdır; hatta sosyal yaşam rollerden ibarettir.

    Psikodrama insanlar arası ilişkiler zemininde ruhsal olguların geliştiğini, ve ancak bu ve benzeri ilişkiler ağı içinde daha uygun yollarda gelişebileceğini kabul eden ve çalışma alanını yalnız klinik içinde bırakmayıp insanların ve toplulukların bulunduğu her yöne yayan çağdaş akımların tipik bir örneğidir. 

    Günümüzde pek çok kuram geçerliliğini yitirmesine rağmen psikodrama, etkinlik ve güncelliğini korumaktadır. Sosyometri toplulukların iç dinamiklerini anlama ve araştırma yöntemi olarak varlığını sürdürürken psikodrama içinde de kullanım alanları bulmaktadır. Freud’un son dönemlerine yetişen Moreno onu insanı kısıtlı bir laboratuvarın içine sokmakla eleştirir ve kendisinin bizzat onların yaşamına katılarak, gözleyerek, yaşayarak ve yaşarken düzelterek önemli bir farklılık getirdiğini söyler. Moreno’nun grup psikoterapisi bir süre sonra psikanalistleri etkilemiş ve psikanalitik grup psikoterapisi gelişmeye başlamıştır. Daha sonra bu oluşum grup analizi olarak adlandırılmıştır.

    Gerçeğin aksiyonla yeniden keşfedilmesi olan psikodrama kaynağını insandaki üç önemli temel özellikten alır. Bunlar: Eylem, yaratıcılık ve spontanlıktır. İnsan eyleme dönük bir varlıktır. Hareketsiz bir yasamdan söz etmek mümkün değildir. Bu eylem ihtiyacının doyurulabilmesi eylemin yeterli ve uygun olmasına bağlıdır, bu ise insanın yaratıcılığı ve bu yaratıcılığın sergilemesine olanak tanıyan spontanlığı sayesinde gerçekleştirilir. Spontanlık yeni ya da eski durumlara kişinin yeni ve uygun tepkiler verebilme halidir. Spontanlık ve yaratıcılık arasındaki ilişki Moreno’nun şu benzetmesinde anlamını bulur : “Eğer kişi spontan ise ve yaratıcı değilse, bu samuray kılıcı taşıyan bir köylüye benzer; kılıcı kullanmasını bilmediği için kendini bile kesebilir. Eğer kişi yaratıcı ama spontan değilse, bu kılıcı olmayan bir samuray savaşçısına benzer; kılıç olmadığı zaman bildikleri bir isine yaramaz”. Psikodrama, insanin yaratıcılığının ve spontanlığının sınırlarını yakalamasını ve ulaşılan bu noktada eylem ihtiyacını karşılamasını hedefler. Psikodrama grup psikoterapileri içinde belki de uygulama alanı en gelişmiş olan grup psikoterapisidir. Tedaviden eğitime, endüstri psikolojisinden tiyatroya uzanan geniş bir yelpaze içinde kendine kendine uygulama alanları bulur. Doğası gereği hızlıdır. Birçok önemli çalışmanın bir kaç saatin içine sığdığına tanık olunur. İnsanın üç temel ilişki kurma biçimi olan empati, tele ve tranferans, tüm ilişkilerde varlığını gösterir. Tele: İnsanlar arası kaynaşma yani Moreno’nun sosyalizasyon yaratıcı iş birliği, “sevgi ve beraberliktir” Ancak kapsamlı bir ilişki biçimi olarak karşılıklı gerçek nedenlere dayalı mücadele de bu tür ilişki içine alınmalıdır. Moreno, iki ya da daha fazla insan arasında ki ilişki biçimine tele süreci adını verir.Tele bir an için karşılıklı olarak diğer kişinin iç dünyasını ve o anda kendisini nasıl hissettiğini, duruma göre de onun içinde bulunduğu yaşam koşullarını kendi içinde yaşaya bilmektir. Böylece tele tek yönlü bir empati değil, iç dünyaların karşılaşmasıdır. Psikodrama sağlıksız ilişki kurma biçimi olan tranferansların çözümlenmesini (Transferans: Tam olarak gerçeğe dayanmayan bir kişiler arası ilişki biçimidir. Bir insan duygusal aktarım yoluyla diğer bir insanla ilişki içine girdiğinde, bu kişi artık onun için kendi gerçeği olan bir kişi değil, daha çok diğerinin bilinç dışı istek ve anılarının taşıyıcısı olarak görünür.buna transferaz denir.) buna karşılık olarak sağlıklı ilişki kurma biçimleri olan tele ve empatinin geliştirilmesini hedefler. Bütün bunları gerçekleştirirken sayısız ısınma tekniklerinden ve yardımcı tekniklerden ve vazgeçilmez olan üç temel teknikten yararlanır

  • TAKINTILARIMIZ

    TAKINTILARIMIZ

    Zihnimizin Bir Oyunu mu? 

    Psikiyatrik bir tanı almasa da bir çok kişi takıntılarından dolayı sıkıntı yaşamaktadır. Hafif düzeyden yaşamı alt üst eden boyutlara ulaşabilir ve sadece yaşayan kişiyi değil çevresindekilerin hayatını da oldukça zorlaştırır. Aslına bakıldığında, insan zihninin kendi kendine oynadığı bir oyundur, gerçek gibi gelir ve olmasını önlemek için çılgınca çabalar gösterilir. Farklı şekillerde kendilerini gösteren takıntılarınız çoğu zaman tedavi gerektirir. 

    Hangisi normal, hangisi takıntı?
    Gündelik hayatta, ‘’Ya….ise?’’ ‘’Ya… olursa’’ ‘’…….yaptım mı?’’ ‘’……mıydı?’’ gibi sorular belki de birçok kez zihninizde dönüp durmuştur. Bazen de gözünüzün önüne sizi rahatsız eden sahneler olarak gelmiştir. Yani; takıntı dendiğinde yalnızca düşünceler değil, ‘görüntüler’ veya ‘durdurulamayan istek veya dürtüler’ de anlaşılmalıdır.
    Bir düşüncenin sizi sürekli olarak rahatsız etmesi, onu düşünmekten kendinizi alıkoyamamanız, yapmanız gerekenlere bir türlü odaklanamıyor olmanız veya çevrenizdekilerin bu durumunuzdan rahatsızlık duyuyor olması düşüncelerinizin takıntı haline dönüştüğünü gösterir. 

    Yaşamınızı altüst eden boyutlara ulaşabilir!
    Temizlik, düzen, simetri, cinsellik, dini, hastalık kapma, zarar verme, emin olamama gibi farklı şekillerde takıntılarınız olabilir. Zaman zaman da bu takıntılarla baş edebilmek için düşünmemeye çalışma, dikkati dağıtma, başka bir düşünceyi akla getirme, el yıkama, sorma, teyit alma, kontrol etme, bazı şeyleri yapmaktan çekinme gibi yöntemler geliştirirsiniz. Kontrol çabalarınız ne kadar fazla ise hayatınız o kadar çekilmez hale gelmiştir ve durumun ciddiyeti takıntılarınızın içeriğinden çok yaşamınızda meydana getirdiği değişiklikler ile ölçülmektedir.
    Karşısındakine zarar vermek ile ilgili takıntıları olan bir kişi düşünelim. Sürekli olarak zihnini bu düşünceler meşgul ediyor, gözünün önüne çocuğuna zarar verdiği ile ilgili görüntüler geliyor, kendini bu düşüncelerden alıkoyamıyor, yaşadığı sıkıntıyı azaltmak ve olası bir durumu bertaraf etmek için birtakım önlemler alıyor, örneğin; evdeki tüm bıçakları topluyor, düşünmemeye çalışıyor.. Hayatı nasıl olur sizce? Sıkıntılı, korku halinde, hayatı kısıtlanmış, ‘’Ben nasıl bunları düşünebilirim’’ şeklinde düşünceler ve MUTSUZLUK..

    ASLINDA, benzer düşünceler herkesin aklından geçer..
    Aradaki fark, yani bu durumu ciddi boyutlara taşıyan ile taşımayan arasındaki farklılık, bu düşüncelere verilen anlam ve önemde saklıdır. Dikkat edin, hayatta önem verdiğiniz şeylerle mi daha çok uğraşıyorsunuz, yoksa sizin için daha az önemli olan şeylerle mi? Aklınıza gelen ve sizin değerlerinizle ve kişiliğinizle çelişen bir düşünce emin olun sizi çok daha fazla rahatsız edecektir. Ufacık bir ihtimali dahi gözünüzde büyütecek, kendinizi olası sonuçlardan sorumlu hissedecek ve adeta aklınıza gelen düşünceyi GERÇEKMİŞ GİBİ ALGILAYARAK ona uygun davranmaya çalışacaksınız.
     
    Erken dönemde tanınması ve tedavi edilmesi yaşam kalitenizi arttırır..
    Tedavide öncelikli olan yaşadıklarınızın tanımlanması ve hayatınızı ne ölçüde etkilediğinin belirlenmesidir. Çünkü, sıkıntıyı yaşayan kişi bazen durumun ve   durumun ciddiyetinin farkına varmaz. Bunun yanında, durum sandığınız kadar ciddi boyutlarda da olmayabilir. Uzman bir kişi ile yapacağınız ‘psikiyatrik bir görüşme’ yaşadıklarınızı daha iyi anlamanıza, birtakım önlemler almanıza ve gerekiyorsa tedavinizin başlanmasına olanak sağlayacak ve yaşam kalitenizin artmasına yardımcı olacaktır.

    Tedavide Oldukça Etkin Bir Yöntem: ‘Bilişsel Davranışçı Terapi’
    Tedavide, İLAÇLAR DIŞINDA oldukça etkin yöntemler bulunmaktadır. BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ, tüm dünyada yaygın olarak kullanılan, etkinliği yüzlerce klinik araştırmayla gösterilmiş bir tedavi yöntemidir. Takıntılar başta olmak üzere birçok psikolojik problemin ve rahatsızlığın tedavide kullanılır ve kişiye benzer durumlar ile karşılaştığında tekrar tekrar kullanacağı beceriler kazandırır.

  • Ölüm, Terör ve Travma ..

    Ölüm, Terör ve Travma ..

    1-Şu anda insanları en çok korkutan ve tedirgin eden nedir?

    Aslında bizi en çok korkutan sürekli inkar ettiğimiz ancak hayatın bir gerçeği olan ölümdür. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bu gerçekliği inkar ederek gündelik hayatın ritmine kendimizi kaptırırız. Bu noktada sanki ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız söylenebilir. O yüzden bir yakınımızı kaybetme, afetler ve terör olayları bizi inkar ettiğimiz ölümle burun buruna getirir. Daima bastırmaya çalıştığımız bu gerçekliğin aniden tüm şiddetiyle karşımıza çıkması elbette ki bizde korku ve kaygıya neden olur. İnsanların terör olaylarında ölümün daha da fazla bilincinde olduğunu görmekteyiz.

    2-Herkes ölümü aynı şekilde mi algılıyor?

    Hayır. Her bireyin kendine has olması bu kavrama bakış açısında da değişiklikler olmasına neden olur. Mesela bazı bireyler ölümü yalnızlık olarak görebilir. Kimi insanlara göre ölüm maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelebilir. Kimi ölümü kabullenip hoş karşılarken, kimi ölümden nefret edip ondan korkabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak ölüme karşı hissedip düşündüklerimiz ölümle yüz yüze geldiğimizde nasıl hissedeceğimizi de belirler.

    3-Çocuklar ve ergenler ölümü nasıl karşılar?

    Bireyin yaşı elbette ki ölüme bakış açısını ve hislerini farklılaştırır. 50 yaşındaki bir insanla 10 yaşındaki bir çocuğun aynı şekilde düşünmesini bekleyemeyiz. Araştırmalar, çocukların büyüdükçe ölüme daha olgun bir yaklaşım geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Çocukların zaman algısı bizden farklıdır. Onlar kısa süreli bir ayrılığı dahi bütünüyle bir kayıp şeklinde algılayabilir. 3 ile 5 yaş arasındaki çocuklar ölümün ne anlama geldiği ile ilgili çok az bir fikre sahip olabilir ya da hiç bir fikirleri olmayabilir. Ölümü uyku ile karıştırabilirler ya da ölmüş bireylerin tekrar yaşama döneceklerine inanabilirler. Yakın oldukları bir kişinin kaybı durumunda, kendisinin onun sözünü dinlemediği için öldüğünü düşünüp kendini suçlamaları görülebilir. Araştırmalar çocukların ortalama 9 yaşına kadar ölümü evrensel ve geri dönüşü olmayan bir durum olarak algılamadıkları sonucuna ulaşmıştır. 7 yaşın altındaki çoğu çocuk ölüme inanmaz, inansa da geri dönüşü olan bir durum olarak algılayabilir.

    Ergenlere baktığımızda ise ergenlerin ölümün uzak bir ihtimal olduğunu düşündüklerini görmekteyiz. Ölümün kaçınılabilir, görmezden gelinebilir olduğunu düşünebilirler. Bazı ergenler ise ölümün anlamını kavramaya çalışarak, kendi ölme ihtimaliyle yüzleşebilir. Ergenlerin ölüm kavramları çocuklarınkinden daha soyuttur. Mesela ergenlerin, ölümü ışık, karanlık, hiçlik gibi kavramlarla tanımladıklarını görebiliriz. Bununla bağlantılı olarak dini ve felsefi konulara ilgi duymaları mümkündür.

    4-Çocuğumuzla ölüm hakkında nasıl konuşmalıyız?

    Bu noktada en iyi strateji onlara karşı dürüst olmaktır. Çocuklar bazı şeyleri anlamayabilirler ancak sizin dürüst olmadığınızı sezer ya da sonradan fark ederlerse bu durum sizinle olan ilişkilerini yıpratır. Ayrıca sizin dürüst davranmamanız ve çocuğun konuyla ilgili farklı bir yerden bilgi alması, onda çatışmaya neden olur. Bu nedenle aileler çocuklarıyla ölüm hakkında konuşmaktan kaçınmamalı ve daima dürüst olmalılardır. Çocuğun ölüm hakkında sorduğu sorulara verilecek yanıt onun yaşına bağlı olarak değişir. Örneğin okul öncesi çocuklar daha büyük çocuklara oranla daha az ayrıntılı açıklamaya ihtiyaç duyar. Aslında onların asıl ihtiyacı olan sevildiklerini ve terk edilmeyeceklerini duyma isteğidir. Bunun yanı sıra çocuk kaç yaşında olursa olsun aileler duyarlı ve anlayışlı olmalı ve çocuklarını kendi duygu ve düşüncelerini söylemeleri konusunda cesaretlendirmelilerdir.

    5-Ölümle yüzleştiğimizde hangi evrelerden geçeriz?

    Kişinin ölümle yüzleştiğinde geçirdiği ilk evre inkardır. “bu benim başıma gelemez, bu imkansız” diye düşünür. Ancak bu geçici bir evredir. Sonrasında inkar yerini öfkeye bırakır. Kişi “neden bu benim başıma geldi?” diye sorar. Bu noktada yakınları onunla iletişimde zorlanabilir çünkü kişi bu öfkeyi onlara yansıtabilir. Bu evreden sonraysa kişi uzlaşmaya girer. Bu noktada bazı bireyler içsel olarak genellikle Allah”la bilinçsiz bir uzlaşma çabasında olur. Örneğin kişiler bir kaç ay ya da bir kaç hafta Allah”a ya da diğer insanlara adanmış bir yaşam sürmeye söz verirler. Bu süreç de zamanla yerini depresyona bırakır. Bu evrede kişi ölümün kesinliği kabullenmeye başlar. Kişi sessizleşip içine kapanabilir ve diğer insanları kendinden uzaklaştırmak isteyebilir. Zamanının çoğunda kederli haldedir, devamlı ağlamalar, uykusuzluk ya da çok uyuma görülebilir.

    Son olarak kişi bir huzur duygusu geliştirir ve kaderini kabullenir. Bu noktadan sonra duygusal acıları azalır ve yeniden hayata katılmaya başlar.

    6-Terör gibi travmatik bir yaşantıdan sonra kişide hangi psikolojik rahatsızlıklar görülür?

    Bu tarz olaylardan sonra kişilerin anksiyetelerinin ciddi ölçülerde arttığını ve bundan dolayı yaşam kalitelerinin düştüğünü görmekteyiz. Kaygıları nedeniyle çoğu durumdan kaçınarak kendilerini daha dar bir alanda yaşamaya mahkum edebilirler. Bu durum da, kişinin yaşama sevincini düşürerek hayatı sorgulamasına yol açabilir. Bu kaygılara rahatsızlık tanısını koymak için bir takım semptomların araştırılması gerekir. Her kaygı yaşayan kişiye anksiyete bozukluğu teşhisi konulmaz. Kişi semptomları karşılıyorsa ve toplumsal, kişisel ve mesleki uyumu bozuluyorsa dikkat etmemiz gerekir. Son zamanlarda geçirdiğimiz bu acılı ve sancılı günler elbette her birimizin hayatını ciddi anlamda etkiledi. Hepimiz kaygı duyuyor ve korkuyoruz. Bu anormal değildir. Korku ve kaygı insani duygulardır ve çoğu zaman uyum sağlayıcı bir işlevleri vardır. Bu aralar hepimiz az ya da çok kendimizin ve yakınlarımızın hayatından endişe ediyoruz, kalabalık yerlere gitmekten kaçınıyoruz, tanımadığımız insanlara kuşkulu gözlerle bakabiliyoruz. Bu durum terör gibi yaşamı tehdit eden bir olaya karşı verilen normal tepkilerdir. Ancak bu ve bunun gibi davranışlar artık kişinin hayatına ciddi ölçüde zarar veriyorsa, bu noktada destek alınması gerekebilir. Örneğin travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmesi gereken rahatsızlıklardır.

    7-Bu rahatsızlıkların neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

    Travma sonrası stres bozukluğu, hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar. Kadın ve erkekleri eşit şekilde etkiler. Araştırmalar toplumun yüzde biri ile üçü arasında görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bu tanının konabilmesi için bilinen bir stres kaynağının olması gerekir. Bunlara örnek olarak; savaş, terör, saldırıya uğramak, doğal afetler verilebilir. Bu bozukluğun başlıca üç özelliği vardır: Birincisi, travmatik olayı sürekli olarak zihinde yeniden yaşama, ikincisi sürekli bir aşırı uyarılmışlık durumu ve son olarak aşırı kaçınma davranışlarıdır. Örneğin kişi canlı bomba eyleminin yapıldığı mekanda bulunup, bu olayın yıkıcı sonuçlarını görmüşse, olaydan günler sonra bile zihninde tekrar tekrar o anları yaşatabilir. Bunu isteyerek yapmaz,hatta bu düşünceler zihnine dolduğunda başka şeyle uğraşıp onları kafasından atmak ister ancak yapamaz. Ya da olayı karabasan şeklinde sürekli rüyalarında görür. Sürekli uyarılmışlık durumu, kişinin sürekli huzursuzluk hissetmesi, aniden ürküp sıçraması ve uyku bozuklukları ile belirgindir. Kaçınma dediğimizde ise kişinin olmadık önlemler alması ön plana çıkar. Örneğin metrobüste travmatik bir olay yaşayan kişi metrobüs kullanmamak için arabayla 4 saatlik bir trafiğe katlanmayı tercih edebilir. Ya da hem kendine hem de diğerlerine bir şeyler uydurup metrobüsle gitmesi gereken yere gitmeyebilir. Başkalarının öldüğü olaylarda bu kişilerin sağ kaldıklarından dolayı bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu geliştirdiği görülebilir. TSSB olaydan aylar hatta yıllar sonra gelişebilir. Belirtiler dalgalanma gösterebilir ve özellikle stresi tetikleyen olaylardan sonra belirtilerde artış olabilir. Akut Stres Bozukluğunun belirtileri travma sonrası stres bozukluğuna benzer ancak aradaki fark akut stres bozukluğunun en fazla dört hafta sürmesi ve travmatik olaydan sonraki dört hafta içinde ortaya çıkmasıdır. Bunun tersine travma sonrası stres bozukluğu olaydan sonraki herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir ve yaşam boyu sürebilir. Son olarak yaygın anksiyete bozukluğu kendini kaygı, somatik yani bedensel yakınmalar, otonomik hiperaktivite ve aşırı uyarılmışlıkla gösterir. Somatik yakınmalar arasında genellikle baş ağrısı, kas ağrıları( özellikle boyun ve sırtta) ve huzursuzluk görülür. Otonomik hiperaktivitede nefes darlığı, çarpıntı ve terleme vardır. Bu rahatsızlık altı aydan daha uzun sürer ve kişinin işlevselliğini bozacak derecede aşırı kuruntulara kapılma ile belirgindir. Bu hastalarda çoğunlukla anksiyeteye ek olarak depresyon gibi farklı bir psikiyatrik rahatsızlığın daha olduğu görülür.

    8-Bunlar ne şekilde tedavi edilir?

    Bu rahatsızlıklar kişinin hem kendisini hem de yakınlarını ciddi ölçüde etkiler. Bu nedenle mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Bu rahatsızlıklar genellikle en hızlı ve en iyi şekilde hem psikoterapi hem de farmakolojinin birlikte uygulanması sonucu yanıt verir. Bazı kişilerin sadece psikoterapi ile düzelme gösterdikleri de görülmüştür. Ancak özellikle belirtileri çok yüksek seviyede yaşayanların terapistin yanı sıra bir psikiyatrist eşliğinde ilaç tedavisine de başlaması gerekebilir. Psikoterapide genellikle kişi kaçınmaları ile yüzleştirilir, baş etme yöntemleri geliştirilir, farkındalıkları arttırılır, ve bilişsel açıdan yanlış, eksik şemaları gözden geçirilir. Ancak her birey biricik yani kendine has olduğundan kişinin bireysel özelliklerine ve yaşadığı sorunlara özel bir tedavi planı geliştirilir. Bu kişilerin genellikle olumsuza odaklandıkları, olumlu olaylar yaşasalar dahi zihinlerini daha çok olumsuz olaylara odakladıkları görülmektedir. Seanslarda bu noktanın üzerinde durularak danışana bu durumun fark ettirilmesi ve bununla baş edebileceği yöntemler geliştirmesi için ona rehberlik edilmesi önemlidir.

    9-Bu olaylardan etkilenmemek için ne önerirsiniz?

    Bu olaylardan etkilenmemek elbette imkansızdır. Ancak ruh sağlığımızı korumak için bir takım önlemler alabiliriz. Öncelikle güvenilir kaynaklar dışında internette gördüğümüz duyduğumuz her bilgiye itibar etmememiz gerekir. İnternetteki bilgiler faydalı olduğu kadar bize zarar verici de olabilir. Bu nedenle terör olayları ile ilgili çok fazla araştırma yapmak, her söylenilene inanmak kişiyi daha da fazla panikletebilir. Özellikle ailelerin çocuklarının internet kullanımını denetlemesi gereklidir. Onları internetten tamamen mahrum etmek, çocuğun isteğini daha da kamçılayabilir bu nedenle ebeveynin denetiminde ya da zararlı siteleri önleyici programlar kullanarak çocuğu korumak bir nebze de olsa mümkündür. Terörle yaşamaya alışmamız imkansızdır. Bu tarz bir duruma ne denli maruz kalırsak kalalım ilk yaşadığımız gibi etkilenmemiz bunun yanı sıra tedirginliğimizin ve öfkemizin artması kaçınılmazdır. Ancak hayat devam etmektedir ve bireyler olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmemiz son derece önemlidir. Ayrıca duygularımızı bastırmamızın bize yarardan çok zararı vardır. Tabii ki öfkemizi dışa vuralım kırıp dökelim demiyorum ancak bu öfkeyi atmamızın yollarını bulmamız içimize atmamızdan bastırmamızdan çok daha yararlıdır. Üzüntümüzü, korkumuzu yakın hissettiğimiz kişilerle paylaşmamız önemlidir. Bu şekilde karşımızdaki insanla endişelerimizi paylaşmamız bize sakinleştirir, yalnız olmadığımızı gösterir ve objektif bir görüş kazandırabilir. Bunun yanı sıra yaşadığımız bu travmatik olayların insan ilişkilerinde bozulmalar meydana getirdiğini görmekteyiz. Özellikle bu aralar diğer insanlarla iletişimimizde düşünmeden hareket etmemeye daha hoşgörülü ve sağduyulu yaklaşmaya özen göstermemiz gerekir.

    Kalabalık alanlara elimizden geldiğince gitmememiz önlem açısından faydalıdır. Bu durumda boş kalan zamanlarımızı örneğin avm ye gitmek yerine, uzun yürüyüşlerle, sevdiğimiz insanlarla ev ziyaretlerinde vakit geçirmeyle doldurabiliriz. İnançlı insanların dine yönelmesi onların içinde bulundukları boşluğu doldurur, kaygılarını hafifletir. Bu sebeple maneviyata yönelmek oldukça önemlidir. Ayrıca kişinin merak ettiği korktuğu şeyler hakkında bilgilenmesi de önemlidir. Bilmediklerimiz bizi daha çok korkutur. Bu nedenle merak ettiğimiz konularda uzmanların yazdığı kaynaklara başvurabiliriz.