Etiket: Yaşam

  • Neden Depresyona Gireriz?

    Neden Depresyona Gireriz?

    Sürekli Mutsuz musunuz?

    Kronik Depresyon Ya Da Süregiden Depresyon Bozukluğu (Distimi) Nedir?

    Yaşam içerisinde hepimizin mutsuz, endişeli ya da kızgın hissettiği dönemleri olabiliyor. İnsan yanımız da bunlardan oluşuyor zaten; mutluluk, heyecan ve huzur kadar, hissettiğimiz olumsuz duygular da insan tarafımızın ve yaşamımızın parçaları. Ancak bazen mutsuz tarafımız benliğimizi ele geçirir ve diğer duygulardan rol çalarak başrolü oynamak üzere sahneye fırlar; bir türlü de inmek bilmez.

    Bu mutsuzluğumuzun bize özel türlü türlü sebepleri olabilir elbette; yakın ve sevilen birinin kaybı kadar yakın bir ilişkinin bitmesi, diğerleriyle yaşadığımız problemler, işyerinde yaşadığımız performans kaybı, akademik zorluklar, okul başarısının düşmesi, yaşamımızla ilgili majör kararlar (evlilik, iş değişikliği vb.) verme arifesinde yaşadığımız zorluklar ya da başka bir stres faktörü nedeniyle kendimizi alabildiğine mutsuz, kaygılı veya umutsuz hissedebiliriz. Zaten yapılan çalışmalar da, biyolojik yatkınlıklarımız ve mizaç faktörlerinin dışında, etkili olabilecek birçok stresli yaşam olayını depresyonun hazırlayıcısı ve tetikleyicisi olarak işaret ediyor.

    Burada doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimizin dışında yaşam deneyimlerimizle şekillenen kişilik yapımızın da depresyon ya da diğer klinik rahatsızlıklara yatkınlığımızı belirleyebildiğini söylemekte fayda var. Peki nasıl? Burada şema terapi kuramının bazı kavramlarının yardımından mutluluk duyacağımı belirteyim. Bu kurama göre patolojik olan/olmayan, normal/anormal ayrımı yapılmadan evrensel olarak tüm insanlarda görülen 18 ayrı şema var. Bu şemalar, doğuştan getirdiğimiz mizaç özellikleri ve yaşam deneyimlerimizle, özellikle de erken dönem yaşantılarımızla şekilleniyor. Erken dönem yaşantılarımızda ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişki biçimi, bu dönemde ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmamış oluşu ya da ihtiyaçlarımızın karşılanma şekli, şemalarımız üzerinde belirgin rol oynuyor.

    Buna göre örneğin erken dönem yaşantılarında yeteri kadar sevgi, şefkat ya da sıcaklık almamış, duyguları dinlenip dikkate alınmamış kişiler, ileride de ihtiyaçları olan duygusal yakınlığın diğerleri tarafından yeteri kadar karşılanmayacağı beklentisiyle duygusal yoksunluk şemasına sahip olabilirler (J.E. Young ve ark.,2011). Bu şemaya sahip olan biri, şemayla başa çıkma biçimi olarak, duygusal ihtiyaçlarının hiçbir zaman karşılanmayacağı beklentisiyle yakın ilişkilerden sürekli olarak kaçınabilir (H.A.Karaosmanoğlu, 2017). Şemalar, genelde farkındalık alanımızın dışında bizi etkilemeye devam ettiğinden böyle bir şemayla kişi, sürekli kaçınan bir biçimde yakın ilişkilerden uzak veya yüzeysel yakın ilişkilerle yaşamını devam ettirme eğiliminde olur. Ancak altta yatan bir tatminsizlik ve yeteri kadar yakın olamama, sıcak ve doyurucu ilişkiler kuramama durumuyla karakterize, sürekli bir mutsuzluk, ruh halinin bütününe hâkim olabilir. İnsanın evrensel olarak diğerleriyle yakın bağlar kurma ihtiyacını göz önünde bulundurursak bu ihtiyacın karşılanamıyor oluşunun kişi açısından ne kadar hayati önemde olduğunu anlayabiliriz.

    Ya da erken dönem yaşantılarında ailesinin aşırı beklentileriyle (‘’en çalışkan, en yetenekli, en güzel, en becerikli, en zengin sen olmalısın’’ gibi) büyümüş ve sürekli diğerleriyle kıyaslanmış ve olumlu davranışları yeteri kadar aynalanmamış olan çocukta başarısızlık, kusurluluk, yüksek standartlar (mükemmeliyetçilik) veya haklılık şemaları gelişebilir. Böyle büyüyen ve bu şemalardan kusurluluk şemasına sahip olan biri, bu şemayla başa çıkma biçimi olarak, diğerleri tarafından reddedileceği ve eleştirileceği beklentisiyle insanlarla ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı da seçebilir yaşamında.

    Örnekler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarından sonra, bu geniş ve uçsuz bucaksız konuya bir ara vermek ve tekrar konumuz olan depresyona geri dönmek istiyorum.

    Birinci örnekte davranış paterni, yakın ilişkilerinden kaçma, ikinci örnekte ise gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı içeriyordu. Bunun yaşam boyu tekrar eden bir örüntü olduğunu düşünelim. Yaşamsal gereksinimlerimizi oluşturan, diğerleriyle yakın ilişkiler kurma, güvenli bağlanma, ait olma, onaylanma gibi diğer temel ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurarak…

    Ayrıca, depresyon tablolarında klinik olarak ön planda olan bulgulardan biri de sosyal içe çekilme olmakta. Sosyal içe çekilmenin neden mi sonuç mu olduğunu henüz bilmediğimizi varsayarak…

    Yukarıdaki her iki örnek her durumda ve herkeste olmasa da bazen, kronik depresyon ya da Distimi diye tanımladığımız Süregiden Depresyon Bozukluğunun altta yatan dinamiklerini oluşturabilir. Süregiden Depresyon Bozukluğunun, ruhsal bozuklukların uluslararası tanı kriterlerini geliştiren DSM-5 (DSM-5, 2013)’e göre belirtileri şunlardır;

    -Kişide en az iki yıl süreyle, çoğu gün ve günün büyük bölümünde çökkün bir duygudurum vardır (ağlamaklı, üzüntülü, umutsuz ya da boşlukta hissetme gibi).

    -Kişi, enerjisi azalmış ya da bitkin hissediyor olabilir.

    -Benlik saygısı (kendine verdiği değer, özgüven hissi vb.) azalmış olabilir.

    -Bir şeye odaklanmakta veya karar vermekte güçlükler yaşayabilir.

    -Kişi umutsuzluk ve karamsarlık duygularına sahip olabilir.

    -Yemek yeme isteği azalmış ya da artmış olabilir.

    -Uyku ihtiyacı artmış ya da azalmış olabilir.

    Tüm bu belirtiler kişide belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki vb. alanlarda işlevsellikte belirgin bir düşmeye neden olduğunda Distimi’nin varlığından söz etmek olası hale gelir.

    Bu yazımızda, çağın hastalığı olarak tanımlanan depresyonun arka planı ve olası nedenleri, ayrıca Süregiden Depresyon (Distimi) üzerinde durmaya çalıştık.

    Yaşadığınız problemle baş edemediğinizi hissettiğiniz durumlarda bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin lütfen.

    Sağlıklı günler dileklerimle,

  • DUYGUSAL KAŞİF

    DUYGUSAL KAŞİF

    Yaşadığımız tüm duygusal karışıklığın merkezinde, sevgi ve sevginin karşıtı olan nefret duyguları vardır. Sevmeyi ve sevilmeyi arzu ederiz. Sevilmek yerine nefret dolu bir davranışla karşılaştığımızda, bu duygularla ne yapacağımızı ve bunlar hakkında kiminle konuşacağımızı bilemeyiz. Bu nefret dolu davranışa karşı çıkma ihtiyacı ile içimizde kilitli tutulan yararlı duygularımızla baş başa kalırız. En azından, ihtiyaç duyduğumuz sevgi ihtiyacımızı paylaşamayız. Kendi hissettiğimiz nefreti anlamayız, başkalarının duygularını ise çok az anlarız. Duygularımız saklar veya bu konuda yalan söyler ya da hissetmiyormuş gibi davranırız.
    Birçoğumuzun, duygularımız dinlemeden özgürce yaşayabildiğimiz yakın ilişkilerimizde o kadar çok kalbimiz kırılmıştır ki, o tutkulu sevginin pençesindeyken bile kendimizi gizleriz, açığa vuramayız. Uzun süre unutulmayan kalp sızıları, kendimizi tam olarak serbest bırakmamızı engeller ve birisi ile ilişki kurarken de kısmen gizlerimizi korur ve koruyucu bir mesafe bırakırız. Kendimizi tam olarak karşımızdakine vermeyiz. Ender olarak da, engel koymadan en güzel duygusal deneyimlerimizi yaşarız ve birisine karşı derin duygular hissetme sevgimizi yaşamak için kendi kendimize izin veririz. Genellikle, bu derin ve güzel duyguları yaşamak yerine daha çok hayatımızı dargınlıklar, hayal kırıkları üzerine inşa ederiz. Bu duygular bazen tam bir nefret duygusuna dönüşür. Nefret bir kez açığa çıktıktan sonra her şeye bulaşır ve sevgiyi tamamen bitirir.
    Hissettiklerimizin çoğu yaşanabilmeli. Biz içten samimi ve derin duyguları yaşamaya açarız. Başkalarıyla bağlar kurmaya, birilerini anlamaya ve anlaşılmaya açız. Kısacası sevme ve sevilme özlemi içindeyiz. Ama o noktaya nasıl ulaşılır? Duygularımızı yürekten yaşamanın, candan tutkulara sahip olmanın yani sevmenin, sevilmenin, ağlamanın, neşelenmenin, hatta acı çekmenin, zengin ve değerli bir deneyim olduğunu biliriz. Aslında, bizler sürekli olarak duygularımızı yaşamak için dolaylı şekilde yapay yolların arayışı içindeyiz. Bunun için ilaçlar kullanır veya macera, korku ve romantik filmlere gider, TV’ de dizlerin tutkunu oluruz. Tüm bunları, duygusal olarak uyarılmak için yaparız. Gerçekten özlediğimiz şeyleri bulamadığımızdan yoğun heyecanlar hissetmemize neden olacak riskli etkinliklere katılma isteği içindeyiz.
    Bu sevgisizlik travması, nefretin nasıl hissizliğe ve derin duygusal rahatsızlıklara yol açtığını topluma baktığımızda rahatça görebilmekteyiz. Kontrol dışı olan nefret dolu bir yaşam tarzı bir anda tüm hayatımızı ve toplumu sarabilir ve kuşaktan kuşağa aktarılabilir.
    Duygusal hissizlik, şiddet ve sevgisizlik döngüsünü acilen kırmamız gereklidir. Bunun bir yolu duygusal farkındalığı öğrenmek, sevgi duygusunu yaşamak ve son olarak empati geliştirmektir. Açık kalpli olma becerisi; başkalarının ne hissettiğini hissetmek, onların duygularına şefkat, sevecenlik ve nezaketle karşılık verebilmektir. Sevgi yaşantılarımızın farkında olmak, bizim kızgınlıklarımızı, nefretlerimizi ve diğer olumsuz duygularımızı açık şekilde görmemizi sağlayacaktır. Duygusal keşiflerimiz yapabilmek için bu duyguları fark etmek, anlamak ve bunları ifade etmeyi öğrenmek gerekir.
    Duygusal kaşif olarak duygularımızın kendimize ve çevremize karşı çalışması yerine, bizim yanımızda olmasını sağlayabiliriz. Yalan söylemeye, sert ve ani çıkışlar yapmaya, kavga etmeye, diğer insanları incitmeye yol açan zor, duygusal durumlarla baş etmeyi öğreniriz. Bu duyguların yerine, sevme, umutlu ve neşeli olma duygularından keyif almayı öğreniriz.
    Maalesef pek çoğumuz sıradan günlük zorluklardan, bir kısmımız ihanet ve hayal kırıklığından gelen sürekli bir duygusal risk travmasının etkisi altındayız. Duygusal keşiflerimizle çıkış noktasını bulmazsak tüm duygusal acılardan korunmak için donup kalırız. Koruyucu duygusal kabuğa saklandığımızda duygularımızla bağlantımızı kaybederiz ve duygularımızı anlama, kontrol edebilme becerisini kaybederek güçsüzleşiriz.
    Duygusal deneyim açlığı içinde olur ve onu bulma arayışlarına gireriz. Duygusal keşifler, bizim duygularımızla ve duygularımızla ve duyguların güçleriyle özellikle de sevgimizin gücü ile yeniden bağlantı kurabilmenin doğrudan ve etkili yoludur.

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye
    sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor
    olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru
    yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın
    yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu,
    zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı
    maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır
    olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız
    oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model
    bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca
    mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa
    birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en
    nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara
    ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya
    da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir
    araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla
    ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince
    bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini
    bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor
    olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü
    basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme
    ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş
    gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya,
    sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal
    beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ
    miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu
    anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi
    gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman
    dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak
    gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek…
    Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini
    istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan
    sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne
    yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Çocuklarda diyabet sıklığı son zamanlarda artış gösteriyor

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, çocuklarda diyabet sıklığının son yıllarda artış gösterdiğini belirterek, “Bunun en önemli nedeni hem beslenme düzenimizin değişmesi, hem çevre koşulları ve yaşamımızın daha pasif olması. Özellikle obezite önemli bir etken.” dedi.
    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Peyami Cinaz, Cihan’a yaptığı açıklamada, son yıllarda çocuklarda diyabet sıklığının arttığına dikkat çekti. Obez çocuklarda Tip 2 denilen, erişkinlerde görülen diyabetin de görülmeye başlandığını kaydeden Cinaz, “Bizim çocuklarda gördüğümüz Tip 1 diyabet. Nadir de olsa obez çocuklarda Tip 2 diyabet de gelişiyor. Her ikisi de riskli. Beslenme koşullarını ayarlayarak, obeziteyi engelleyerek, iyi beslenerek, spor yaparak TİP 2’yi önleyebiliriz. Ama Tip 1’i baştan önleme şansımız yok.” diye konuştu.
    Geçmiş yıllarda, çocuklarda diyabetin en sık, okula başlama yaşı ve ergenlik çağında görüldüğüne dikkat çeken Cinaz, “Ama şimdi 5 yaşın altında da diyabet görmeye başladık. Her yaşta görülür hale geldi. Bunda hem beslenme şeklinin değişmesi hem stres faktörünün artması hem çevre koşullarının olumsuz şekle dönüşmesi etken. Bunun yanında, D vitamini de gündeme geldi. D vitamini eksikliğinin diyabet çıkışını kolaylaştırdığına dair yayınlar var. Bu da önemli. Bu da beslenmenin sonucu olan faktörler. Onun için dengeli beslenme ve aktif yaşam diyabetin önlenmesinde çok önemli.” şeklinde konuştu.
    Çocukların, ailelerin beslenmesine paralel beslendiğine işaret eden Cinaz, şöyle devam etti: “Bunun için yeni doğandan itibaren ilk 6 ay anne sütünü kesmeyeceğiz. D vitamini takviyelerini unutmayacağız. Ek gıdalara geçtiğimiz zaman da çok yağlı, şekerli olmayan gıdalara ağırlık vereceğiz. Ailelerin beslenme şekilleri ile çocukların beslenmesi paralel gidiyor. O yüzden, ailelerin yaşam koşullarını değiştirmek çok önemli. Tabi ekonomik yönden fakir ailelerde beslenmeyi istediğiniz gibi düzenlemek elinizde değil. Bulduğunu yiyen çocuğa nasıl bir beslenme yapacaksınız. O da zor. Yapılabildiği kadarı ile yapmaya çalışmak önemli. Aktif yaşam çok önemli. Çocuklar asansörle evine giriyor, sonra bilgisayarın başında. Aktif yaşam koşulları yok. Büyük dezavantaj diye düşünüyorum. Onu nasıl aza indirebiliriz, bunları düşünmeliyiz.”
    Çocukların tek yönlü beslenmeden uzak tutulması gerektiğini söyleyen Cinaz, “Fast food türü, yağlı, unlu, şekerli gıdaları mümkünse az alacak ya da almayacak. Okullarda kantinlerde yine gazlı içecekler (ki bunlar yasaklandı) onların yerine ayran gibi ürünler tüketilmeli. Süt tüketimi çok az. çocukların süt, yoğurt, ayran, sebze, meyve tüketimini artırmalıyız. Et tüketimi de protein anlamında önemli. Güneşli günlerde güneş göstermeliyiz.” diye ifade etti.

    “ÇOCUKLARI DİYABET’TEN DEĞİL, DİYABET’İN NEDEN OLDUĞU YAN ETKİLERDEN KAYBEDİYORUZ”
    Diyabetli çocukların, en iyi şekilde takip edilmesi gerektiğinin altını çizen Cinaz, “Diyabet, bizim söylediğimiz çerçevede iyi takip edilmez, tedavi edilmezse ilerleyen yaşlarda böbrek, sinir, göz gibi önemli hayati organlar hasar yapabilir. Buna bağlı körlükler, böbrek yetmezliği, sindirimin fonksiyon görmemesine bağlı yürüme, konuşma bozukluğu görülebilir. Daha da ilerleyen dönemlerde damar yapı bozukluğu, kalp hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Bunlar hemen değil, yıllar sonra çıkıyor. 5 yıl, 10 yıl, 20 yıl sonra iyi takip edilmeyen çocuklarda bu hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Çocukları diyabetten değil, diyabetin neden olduğu bu kötü yan etkilerden kaybediyoruz.” şeklinde konuştu.
    Ailelerin, diyabetli çocuklarını düzgün bir şekilde takip etmesinin önemine vurgu yapan Cinaz, “Bir öğün, bir doz insülin atlamamalı. Bir seferden bir şey olmaz mantığı ile hareket edilmemeli.” ifadesini kullandı.

  • PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    PANİK BOZUKLUK VE PANİK ATAK

    Panik ataklar aniden ortaya çıkan yoğun kaygı nöbetleridir. Bilincinde olunan ya da
    bilincinde olunmayan tetikleyicilerle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir fizyolojik kökeni
    olmamasına rağmen kişinin bedeninde çeşitli rahatsızlar duyumsaması ile başlar. Bir panik
    atağı sırasında yaşanan bedensel ve fizyolojik belirtilere örnek olarak;

    • Çarpıntı kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma
    • Terleme
    • Titreme
    • Soluğunu alamıyor, boğuluyor duygusu, solunumun sıklaşması,
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma hissi,
    • Bulantı ya da karın ağrısı,
    • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    • Gerçekdışılaşma, öze yabancılaşma
    • Uyuşma ya da karıncalanma duyuları,
    • Üşüme, sıcak soğuk basmaları,
    • Sık idrara çıkma,
    • Kan basıncının yükselmesi,

    Yukarıdakilerin hepsi bir kişide görülebileceği gibi birkaç tanesini de kişi
    deneyimleyebilir. Bu fizyolojik belirtilerin yanı sıra kişi panik nöbetleri sırasında hissettiği bu
    semptomlar yüzünden yoğun bir ölüm, delirme korkusu ya da kontrolünü yitireceği korkusu
    yaşamaktadır. Panik ataklarının en şiddetli dönemi çoğu zaman 10 dakika kadar sürer nadiren
    yarım saati aşar.
    Yaşanan bedensel ve fizyolojik sıkıntılara ve bunlara bağlı olarak gelişen kişideki
    ölüm korkusuna panik atak denilebilmesi için ilk önce kişide gerçekten bir fizyolojik sıkıntı
    var mı yok mu bunun kontrollerinin sağlanması gerekir. Kalp atımı düzensizlikleri gibi
    kardiyolojik rahatsızlıklar, kan şekeri düşüklüğü, astım gibi hastalıklar panik nöbetlerine
    benzer belirtiler çıkartabilirken aynı zamanda kişinin çay ve kahve tüketimi de
    sorgulanmalıdır.
    Panik bozuklukta kişiler birdenbire, beklenmedik biçimde, herhangi bir durumla
    ilişkili olmadan panik atakları yaşamaktadırlar. Yani panik ataklar belirli herhangi bir duruma,
    nesneye karşı olurken panik bozuklukta panik atakların ne zaman ve nerede geleceği belli

    değildir. Panik bozukluk bir tür kaygı (bunaltı) bozukluğu olarak kabul edilir. Kişiler panik
    atakları sırasında yaşadıkları korkularının yanında iki atak arasında da sürekli olarak atağın
    tekrar geleceği kaygısını taşırlar. Buna beklenti anksiyetesi denir. Kişiler bu beklenti
    anksiyeteleriyle başa çıkabilmek, yaşanabilecek bir panik nöbetini engelleyebilmek için
    yaşam standartlarını bozucu, işlevsel olmayan çeşitli davranış değişikliklerine giderler.
    Bunlar;
     Yanlarında sürekli ilaç taşıma, su ve diğer güvende hissettirici eşyalar bulundurma
     Evden çıkarken yalnız başına çıkamama, bir yerden bir yere gidememe
     Evde ya da herhangi bir yerde yalnız kalamama
     Bedensel uyarımlarında artışa sebep olan ( kalp atışında hızlanma vb. ) spor ve cinsel
    etkinliklerden uzak durma
     Kaygı ve panik durumuyla baş edebilmek için alkol alma, yatıştırıcı ilaç alma
     Sürekli olarak nabız ya da tansiyon ölçme
     Yeme düzenlerine ve diyetlerine aşırı önem verme, birçok yiyecek ve içecekten uzak
    durma
     Eşinin ya da yakınlarının sürekli olarak nerede olduğunu bilmek isteme
     Sinema gibi kapalı alanlarda çıkışa yakın oturma isteği
    Panik bozukluğu olan kişilerin birçoğunda agorafobi de görülebilir. Agorafobi, panik
    atağının çıkması durumunda yardım sağlanamayacağının düşünüldüğü yerlerde bulunmaktan
    kaçmaktır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık olan yerler, kapalı olan yerler, araba kullanma,
    evden uzakta olma, tek başına olma durumlarından kaçınırlar.
    Gerçek bir tehlike karşısında yaşanan korku ve panik aslında bizim yaşamımızı kurtaran
    işlevsel bir araçtır. Örneğin yırtıcı bir hayvanla karşı karşıya geldiğimizde ya da karşıdan
    karşıya geçerken hızla bize doğru gelen bir araba gördüğümüzde sinir sistemimizde birtakım
    değişimler yaşanmaya başlar ve terlemeye başlarız, kalbimiz hızlı hızlı atmaya başlar, hızlı
    nefes almaya başlarız. Bütün bunlar bizi savaşmaya (gerçek olan tehlikeye karşı kendimizi
    savunmamıza) ya da kaçmaya (tehlikeden uzaklaşma) iter. Dolayısıyla gerçek bir tehlike
    karşısında alarm durumuna geçeriz, ona karşı kendimizi hazırlarız. Ancak panik atakta
    yaşanan bedensel duyumlar gerçekte bir tehlike olmadığından dolayı birer yanlış alarmdır. Bu
    yanlış alarmları yanlış yorumlarız ve tehlike var sanırız.
    İlk panik atağının nerede, ne zaman ve nasıl geliştiği önemli bir ayrıntıdır. Bu yüzden
    ayrıntılı sorgulanması gerekir. Yakın birinin kaybı ya da kaybedileceği düşüncesi, ayrılık,

    çocukluk döneminde yaşanan kayıpların alevlenmesi, diğer stres yaratıcı yaşam olayları, iş
    yaşamında zorluklar, sağlık sorunları gibi nedenler panik bozukluğuna neden olabilmektedir.
    Bunun yanında kalıtımsal yatkınlık ve mizaç özelliklerinin de önemli etkisi vardır.
    Panik atakta kişilerin yaşadığı bedensel duyumlara eşlik eden felaket senaryoları arasında
    genellikle anlamlı bir ilişki vardır. Örneğin çarpıntı hissettiklerinde “kalp krizi geçiriyorum”
    “öleceğim” “kalbim duracak”, nefes darlığı hissettiklerinde “boğulacağım”, uyuşma
    hissettiklerinde “felç oluyorum”, halsizlik hissettiklerinde “bayılacağım”, baş ağrısı
    hissettiklerinde “ tansiyonum yükseldi” “beyin kanaması geçiriyorum” “beynimde tümör
    var” gibi düşünceler akıllarından geçer. Bu tip düşünceler kişilerin yaptıkları bilişsel
    çarpıtmalardan kaynaklıdır. Olası kötü sonuçları abartma bilişsel çarpıtmasında kişi, kötü bir
    olayın gerçekleşme olasılığını aşırı derecede abartır ve bunu tartışılmaz görür.
    Yıkımsallaştırmada ise kişi olası sonuçları abartmanın yanında bu olasılık gerçeklemiş
    olduktan sonraki sürecin sonuçlarını abartmaya meyillidir. Örneğin, “bir trafik kazası yapar ve
    ölürsem çocuklarım anne babasız kalır ve yoksulluk içinde yaşamak zorunda kalırlar.”
    Panik bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımının yanında (her zaman gerekmez) bilişsel
    davranışçı terapi yöntemleri, etkinliğini yapılan çalışmalarla kanıtlamıştır. Bilişsel davranışçı
    terapide kişinin felaket düşünceleriyle birlikte panik atakları önlemek için yaptıkları kaçınma
    ve güvenlik arama davranışları değerlendirilir. Yapılan bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz
    otomatik düşünceler üzerinde çalışılır.
    Unutulmaması gereken en önemli şey, kaygı her zaman hayatımızın her alanında var
    olacaktır. Ancak işlevsel olmayan kaygı ve buna bağlı olarak çıkabilecek kaygı bozuklukları
    tedavi edilmelidir.

  • ERKEN BOŞALMA

    ERKEN BOŞALMA

    Erkeklerde sık görülen cinsel sorunların başında erken boşalma sorunu karşımıza çıkmaktır. Erken boşalma problemi adından anlaşıldığı gibi ilişki esnasında kısa sürede boşalmak değil , boşalma kontrolünü sağlayamamaktır. Boşalma zamanları farklılık göstermektedir. Bazen ilişki başlamadan, bazen ön sevişme esnasında bazen de birleşmenin ilk hareketlerinde gerçekleşmektedir. Erkeklerin ilişkilerinde problem olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Erkeğin cinsel ilişki süresini denetleyememesi kontrole alamaması sadece ilişki esnasında değil gün içerinde de erkeğe rahatsızlık vermektedir. Sağlıklı bir erkekte boşalma kontrolü erkeğin elindedir. Sağlıklı cinsel yaşam kontrolün uzun sürdüğü saatlerce boşalmadan kalmak ve ilişkiyi uzun süre yaşamak değil uyarılmanın ve haz duygusunun yüksek olduğu anlarda boşalmadan ilişkiye devam etmektir. Yine sağlıklı cinsel ilişki 5 dakıka ve ya 30 dk sürer demek anlamsızdır. Erkekler bazen kısa sürede boşalma isteyebilirler bazen ise uzun süren bir ilişki yaşamak isterler. Kontrolü sağlayabildiğiniz sürece zaman sizin için bir problem olmayacaktır. Ama erken boşalma problemini yaşayan kişiler maalesef ki zaman kontrolünü ayarlayamazlar bu durum hem kendilerini hem de partnerlerini mutsuz kılar.

    Erken boşalma yaşları da kişiden kişiye farklılık gösterir . Bazı erkeklerde yaşadıkları ilk cinsel ilişki de erken boşalma başlarken bazı erkeklerde ise yıllar sonra meydana gelebilmektedir.

    Erken boşalmanın sebeplerine baktığımız da ise birçok neden karşımıza çıkmaktadır. Stresli bir yaşam , düzensiz cinsel ilişki, gençlik dönemlerinde yapılan mastürbasyon, cinsel ilişkide erkeğin performansının önemine yönelik toplum tarafından oluşturulmuş beklentilerdir bunların dışında ise karşımıza çıkan sebepler ise seyrek cinsel ilişkiye girme , yapılan gündelik işlerin hızlı yapılması, stres korku , kaygı durumları, partnerin isteksizliği,cinsel ilişkiye dair kötü deneyimlerdir.Bunların tamamı psikolojiktir tabi ki erken boşalmanın nedeni fizyolojikte olabilir.

    Erken boşalma çözümüne geçmeden önce çözüm amaçlı hatalardan bahsetmek gerekirse ; bitkisel ilaçlar, spreyler , alkol kullanmak, sürekli mastürbasyon, iğneler , haplar…vs saymakla bitmeyecek para tuzakları bunlar hem derdinize çözüm olmayacak hem de penisin duyarsızlığını artırarak çözüm sürecinizi daha da uzatmanıza neden olacaktır

    Erken boşalma çözümü adı altında ilk yapmanız gereken olumsuz başarısız cinsel deneyimlerinizi düşünmek o anları tekrar tekrar düşünerek yaşamak yerine onların üzerine bugünden itibaren kocaman bir çarpı atarak bundan sonra her gece yatağa geçtiğiniz de tamamen kontrolün sizde olduğu partneriniz ve sizin mutlu bir cinsel ilişki yaşadığınızı baştan sona hayal etmenizi öneriyorum. Erken boşalma sorunu karşısında partnerinizin de desteği çok önemlidir. Birbirlerine destek olan çiftlerde sonuç almanın daha hızlı olduğu da aşikardır. Ama partnerinizin bu konuda size destek olmaması da bu sorunu aşamayacağınız anlamına gelmemektedir.

    Erken boşalma sorununuz karşısında kaderim bu deyip kenara çekilmek veya kulaktan dolma bilgilerle yöntemler uygulayıp umudunuzun iyice kırılmasına neden olmadan bir uzman desteğine başvurmalısınız. Cinsel yaşam sağlığımızın ve evliliğimizin yaşamımızın olmazsa olmazıdır. Önünüzde ki uzun yıllar sağlıklı bir cinsel ilişki yaşama imkanlarına kapılarınızı erken yaşlarda kapatmadan uzman desteği almaktan çekinmeyiniz.

    Bu sorunu yaşayan tek kişi sen değilsin ve sorunların karşısında da yalnız değilsin.

    Sağlıklı günler diliyorum.

  • Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

    Yaşanılan Travmatik Deneyimler Olumlu Bir Değişime Yol Açabilir mi?

           Travma kelimesi ilk olarak Antik Yunan’da zırhları delinmiş ve yara almış askerler için kullanılmıştır. Fiziksel savunmanın tahrip edilmesine karşılık gelen ilk travma tanımı ile bugün ki psikolojik tanım arasında bir benzerlik vardır (Tummey & Turner, 2008). Travmatik olay mevcut psikolojik alt yapımız ile anlamlandıramadığımız, bu anlamda yeterince iyi korunamadığımız, mevcut baş etme yöntemlerimiz ile baş edemediğimiz bir duruma karşılık gelir. Ve bir şeyler yara alır, kendimiz ve hayat hakkında sahip olduğumuz varsayımlar tahrip olur. “Bunlar neden başıma geldi?”, “ne yapacağım şimdi” şimdi sorular bir süre cevapsız kalır. Bu anlamda travma olumsuz bir yaşam olayı yaşamak ya da kötü bir olaya maruz kalmaktan daha fazlasıdır.

           Travma sonrası kişi travmatik olay ile ilgili sıkıntılı bir süreç yaşayabilir. Araştırmalar da genellikle travmatik olayların kişiye sıkıntı veren depresyon, kaygı, travma sonrası stres bozukluğu gibi psikolojik sonuçları ile ilgilidir. (Kaltman, Green, Mete, Shara, & Miranda, 2010; O’Donnell, Creamer, & Pattison, 2004).  Ancak kişiler travmatik deneyim sonrası bir takım olumsuz değişimler yaşamakla birlikte, bir takım olumlu değişimler de deneyimleyebilmektedirler. Son zamanlarda travma sonrası yaşanılan olumlu değişimler de araştırmacıların ilgisini çekmeye başlamıştır.

           Kişi zorlu yaşam olayları neticesinde literatürde genellikle ‘Travma Sonrası Büyüme (TSB)’ olarak adlandırılan bir takım olumlu değişimler yaşayabilir. Travma sonrası büyüme sadece travma sonrası iyileşmeyi değil, travma sonrası gelişmeyi de ifade etmektedir. Yani kişi travmatik deneyim sonrası, bu deneyim öncesine göre psikolojik kapasitesinde birtakım gelişimler gösterir.  Bu olumlu değişimler kişinin benlik algısına, ötekilerle ilişkilerine ve dünya ile ilgili görüşlerine yansıyabilir (Tedeschi, Park, & Calhoun, 1998).

           Somut olarak örnek vermek gerekirse, kişi travmatik deneyim sonrasında kendilik algısında değişim yaşayabilir. Mesela zorlu bir yaşam olayı deneyimleyen kişi öncesine göre kendisini daha güçlü hissedebilir (Abraído-Lanza, Guier,  Colón, 1998). Zorlu bir olayı yaşamak, onunla baş etmek kişinin kendisini daha kuvvetli görmesine olanak tanıyabilir. Mesela kişinin kendisini kurban olan şeklinde değil de baş eden olarak görmesi kendisini daha güçlü olarak hissetmesini kolaylaştırabilir (Tedeschi ve ark., 1998).

           Ayrıca kişi sarsıcı yaşam olayı ile karşılaştığında kendi savunmasızlığını görür. Kendi yaralanabilecek yönüyle tanışması kişinin ilişkide olduğu kişiler ile daha çok paylaşımda bulunmasına, kendisini daha çok ifade etmesine ya da daha çok duygu ifadesinde bulunmasına olanak tanıyabilir. Bu da daha yakın ilişkiler kurmak demek olacaktır (Tedeschi ve ark., 1998).  Ayrıca kişinin savunmasızlığının farkında olması daha çok empati yapabilmesine, şefkat duymasına ve yardım davranışı göstermesine olanak tanıyabilir (Tedeschi ve ark., 1998). Araştırmalar travma yaşayan kişilerin yaşamayan kişilere göre daha çok yardım davranışı gösterdiğini bulmuştur (Doğan, 2015; Frye, 2014; RabotegSaric et al., 1994). Vollhardt (2009) acı çekmenin bizi ihtiyaç sahibi diğer kişiler ile bir noktada ortak kaderi paylaşan kişiler olarak birleştirebileceğini ifade etmiştir. Ortak kaderi paylaşan kişiler olarak yardıma ihtiyacı olan kişileri grup içi kişiler olarak algılayabileceğimizi, bu durumunda bizim yardım etme olasılığımızı artırabileceğini ifade etmiştir.

          Ek olarak kişi dünya ile ilişkili fikirlerinde de değişim yaşayabilir. Kişi hayatını ikinci bir şans olarak düşünmeye başlayabilir veya hayata karşı daha çok şükran hissedebilir (Cordova, Cunningham, Carlson, ve Andrykowski, 2001). Bu zorlu yaşantılar kişiyi hayatın anlamını bulmaya çalışmaya da itebilir. Hayatın anlamını bulmak için sorulan sorular veya bulunan cevaplar kişinin bilgelik yönünü zenginleştirir (Tedeschi ve ark., 1998). Ayrıca kişiler Tanrı ‘nın varlığına daha çok hissetme gibi manevi değişimler de yaşayabilmektedirler.

         Bazı araştırmalar ilgi çekici bir şekilde travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası gelişim değişkenleri arasında pozitif bir ilişki bulmuştur (Helgeson, Reynolds, & Tomich, 2006). Yani kişinin stres belirtileri şiddetleniyorken, travma sonrası büyüme ile ilgili verileri de yükseliyor. Travma sonrası yaşanabilecek stres belirtilerini örneklendirecek olursa; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili sıkıntı verici rüyalar görmesi, olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştığında yoğun psikolojik sıkıntı duyması veya fiziksel tepkiler yaşaması gibi travmayı yeniden yaşama ile ilgili durumlar olabilir. Ayrıca kişi olayla ilgili düşünce, duygu ve olayı hatırlatan durumlardan kaçınma, olayın bazı bölümlerini hatırlayamama, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşama gibi kaçınma ile ilgili stres deneyimleri de yaşayabilir. Ek olarak kişi uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme ve öfke hali, konsantre olmada güçlük, aşırı irkilme tepkileri vermesi ve kendini tetikte hissetme gibi irkilme ile alakalı stres belirtileri gösterebilir (DSM-IV-TR (American Psychiatric Association [APA], 2000).  

          Travma sonrası görülen bu stres belirtileri ile travma sonrası gelişmeyi ifade eden travma sonrası büyüme arasında ki aynı yönde ki ilişki stres belirtilerinin stresi ifade etmekten daha fazlası olabileceğini ima etmektedir. Joseph ve Linley (2006) iki değişken arasındaki bu pozitif ilişkiyi yorumlarken travmatik olayın kişinin hayatla ve kendisi ile ilgili varsayımlarını sarsması noktasına dikkat çekmiştir. Travmatik deneyim kendimiz ve hayat ile ilgili varsaydıklarımızı sarsar. Anlamlandıramadığımız, yaşadıklarımızı nereye koyacağımızı bilmediğimiz bir süreç yaşayabiliriz. Bu da kişinin travma sonrası kendisi ve hayat hakkında bildiklerini sorgulaması demektir. Joseph ve Linley de bu sürece vurgu yaparak, travma sonrası stres belirtilerinin, travma sonrası bir anlam arayışını ve bu varsayımların tekrar inşa edilme sürecini ifade edebileceğini belirtmiştir. Yani bu stresli süreç yaşanılan şeyi anlamlandıramama ama aynı zamanda bir anlamlandırma çabasını işaret edebilmektedir. Kişi travma öncesi kendisi ve hayat hakkında bildiklerini tekrar inşa ettiğinde, yani anlamlandırmaya başladığında stresin azalacağı varsayılmaktadır. Bu bağlantı ile stresin sadece stres olmadığı, kişinin bir takım sorgulama sürecini ifade edebileceği yönünde bir imayı barındırdığı görülmektedir.

          Ancak Tedeschi and Calhoun (2004) travma sonrası büyümenin yaşanan üzücü bir olayın neticesinde doğal olarak gelişen bir sonuç olmadığına vurgu yapar. Travma sonrası büyümenin, kişinin travma sonrası yeni duruma alışma sürecinde ki mücadelesinin neticesinde geliştiğini belirtir. Kişi kendisi ve hayat hakkında ki varsayımlarını sorgular ve onları tekrar inşa ederse düşünce yapısında birtakım değişimler meydana gelebilir. Bu anlamda travma sonrası büyüme bilişsel anlamda sorgulamanın olduğu bir sürece işaret etmektedir.

          Sonuç olarak şu söylenebilir ki, travma sadece bizden bir şeyleri eksilten veya bizi sadece yaralayan bir deneyim değildir. Ya da sadece bizden bir şeylerin koptuğu bir süreç de değil. Aynı zamanda hayata farklı bir açıdan bakmak, hayatımıza yeni şeyler dahil etmek, farklı imkanları görmek, değer yargılarımıza yeni maddeler eklemek, kendi sınırlarımız ile ilgili fikir edinmek ve kendimiz hakkında daha önce dikkat etmediğimiz sonuçlara ulaşmak gibi etkileri de olabilmektedir. Bunun için durmaya, kendimize ve acımıza zaman ayırmaya ve bu üzücü deneyimin biz de nerelere dokunduğunu anlamaya çalışmaya ihtiyaç var. Kişi bazen üzülürse çok üzülecek, bir daha toparlayamayacak gibi hissedebilir. Bu yüzden düşünmekten ve duygu hissetmekten kaçınır. Ancak kaçınmak huzursuzluğa çare olmayabilir. Ancak yaşadığımızı anlamlandırmak ve kaybın yasını tutmak bizi travmatik deneyimlerin sıkıntı veren etkilerinin kontrolsüzlüğünden kurtarabilir. Olanla yüzleşebilmek de olumlu değişimlerin kapısı aralar.

    Kaynakça

    Abraído-Lanza, A. F., Guier, C., & Colón, R. M. (1998). Psychological thriving among Latinas with chronic illness. Journal of Social Issues, 54(2), 405– 424.

    American Psychiatric Association (APA). (2000). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4th ed., text rev.). Washington, DC: APA.

    Cordova, M. J., Cunningham, L. L. C., Carlson, C. R., & Andrykowski, M. (2001). Posttraumatic growth following breast cancer: A controlled comparison study. Health Psychology, 20, 176–185.

    Doğan, F. (2015). The mediating role of the posttraumatic growth in the relationship between posttraumatic stressand prosocial behavioral tendencies. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü, Ankara.

    Frye, J. M. (2014). The lived experience of very long-term cancer survivors: Meaning-making and meanings made (Doctoral dissertation). Retrieved from PsycINFO Database Record (Accession Order No. AAI3603531 ).

    Helgeson, V., Reynolds, K., & Tomich, P. (2006). A meta analytic review of benefit finding and growth. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 74, 797–816.

    Kaltman, S., Green, B. L., Mete, M; Shara, N., & Miranda, J. (2010). Trauma, depression, and comorbid PTSD/depression in a community sample of Latina immigrants. Psychological Trauma: Theory, Research, Practice, and Policy, 2(1), 31–39.

    Joseph, S., & Linley, P. A. (2006). Growth following adversity: theoretical perspectives and implications for clinical practice. Clinical Psychology Review, 26(8), 1041–1053. doi:10.1016/j.cpr.2005.12.006

    O’Donnell, M., Creamer, M., Pattison, P. (2004). Posttraumatic Stress Disorder and Depression Following Trauma: Understanding Comorbidity. American Journal of Psychiatry, 161(8), 1390–1396.

    Raboteg-Sˇaric, Z., Zˇuzˇul, M., & Kerestesˇ, G. (1994). War and children‘s aggressive and prosocial behaviour. European Journal of Personality, 8, 210–212.

    Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic growth: Conceptual foundations and empirical evidence. Psychological Inquiry, 15, 1–18.

    Tedeschi, R. G., Park, C. L., & Calhoun, L. G. (Eds.). (1998). Posttraumatic Growth: Positive Changes in the Aftermath of Crisis. Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum.

    Tummey, R., & Turner, T. (eds.) (2008). Critical Issues in Mental Health. Basingstoke: Palgrave.

    Vollhardt, J. R. (2009). Altruism born of suffering and prosocial behaviour following adverse life events: A review and conceptualization. Social Justice Research, 22(1), 53–97.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Çoğunlukla nedensiz olarak ortaya çıkan panik atak, tek başına ya da çeşitli fiziksel ya da

    ruhsal rahatsızlıklarla birlikte de görülebilir. Genel olarak stresli bir yaşam sürmek, baskılı bir

    ortamda yetişmiş olmak, genetik faktörler, kendini ifade etmekte ve iletişim kurmakta sorun

    yaşamak, içine kapanık yaşamak, duyguların net olarak ifade edilmesine olanak

    sağlanmamış olması ve mükemmeliyetçi yapı, panik atak yaşama ihtimalini yükseltmektedir.

    Bunların yanında geçmişte yaşanan travmatik olaylar da (kaza, tecavüz, taciz, doğal afet vs.)

    panik atak gelişmesine etken oluşturabilir.

    Panik atak yaşayan kişi o an içerisinde büyük bir endişe ve korku yaşar. Kalp krizi ya da

    beyin kanamasını geçirdiğini, öleceğini düşünmeye başlar. Bunun yanında terleme, çarpıntı,

    nefes alıp vermede bozukluk gibi fiziksel belirtiler de görülebilir.

    Panik atak teşhisi konulabilmesi için aşağıdaki kriterlerden en az 4 tanesinin aniden ortaya

    çıkmış olması ve 10 dakika içerisinde en yüksek seviyeye ulaşması beklenmektedir.

     Çarpıntılar, kalbin güçlü atması, veya kalp atışlarının hızlanması.

     Terleme.

     Titreme ya da sarsılma.

     Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma hissi

     Soluğun kesilmesi

     Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

     Mide bulantısı, karında rahatsızlık.

     Baş dönmesi, düşecek ya da bayılacak gibi hissetmek.

     Derealizasyon (gerçek değil ya da hayalmiş duygusu), veya depersonalizasyon

    (kişinin kendinden ayrılması duygusu).

     Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu.

     Ölüm korkusu.

     Karıncalaşma, uyuşma, hissizleşme.

     Üşüme, ürperme veya ateş basması.

    Panik atak yaşadığınızı düşündüğünüz an içerisinde mümkün olduğunca kendinizi

    dinlendirmeye çalışın. Bir yere uzanın ya da oturun ve kendinize bunun geçici bir atak

    olduğunu, fiziksel bir sorun yaşamadığınızı, ölmeyeceğinizi, delirmeyeceğinizi ya da kalıcı

    başka bir sorun yaşamayacağınızı hatırlatın. Atak anında canınızı sıkacak durumlardan

    olabildiğince uzak durmaya çalışın, stresli bir ortamdaysanız o ortamdan ayrılın. Kafeinli

    içecekler, içki ve sigara içinde bulunduğunuz durumu daha da şiddetlendirebilir. Panik atak

    anında çok hızlı nefes alıp vermek paniği arttırır. Bu sebeple panik atak esnasında bir kese

    kağıdının içinden nefes alınması, verilen karbondioksiti geri soluduğumuz için solunum hızını

    yavaşlatır, nefes alıp vermemizi düzene sokar.

    Bunun yanında genel anlamda yaşam tarzınızda bazı değişiklikler yapmak; sağlıklı

    beslenmek, aşırı yemekten ve uzun süre aç kalmaktan kaçınmak, düzenli spor yapmak,

    sağlıklı ve kaliteli bir uyku uyumak, kafeinli, asitli ve gazlı içeceklerden olabildiğince uzak

    durmak, kendimizi mutlu edecek ortamlarda daha fazla bulunmak, hobiler, sosyal aktivitelerle

    daha fazla meşgul olmak genel anlamda size yarar sağlayacaktır.

    Panik atak tedavisinde, gerek görüldüğü durumlarda ilaç tedavisi ile birlikte, danışanın

    gevşeme eğitimini, bilişsel yeniden yapılanma ve alışmasını konu alan bilişsel davranışçı

    terapi yöntemleri faydalı olmaktadır. Öncelikle danışanın fiziksel bulguları kriz anında ortadan

    kaldırması beklenir. Solunum egzersizlerini ve aşamalı kas gevşetme tekniklerini içeren

    gevşeme eğitimi verilir. Fiziksel belirtilerle başa çıkabilme bir şekilde danışana öğretildikten

    sonra danışanın işlevsel olmayan olumsuz inanç ve duygularını değiştirebilmesi hedeflenir.

    Alıştırma yöntemi ile birlikte danışanın korkutucu ya da tehlikeli olarak yanlış yorumladığı

    durumları tekrar gözden geçirip bunları normalleştirmesi sağlanır.

    Panik bozuklukların başka türleri de panik atak ile sıklıkla karıştırılmaktadır. O yüzden hem

    yaşadığınız sorunu tam olarak belirleyebilmek için hem de genel anlamda tedaviyi

    sağlayabilmek için bir uzmana danışmanız çok faydalı olacaktır.

  • İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

    İnfertilite(Kısırlık) Tanısı ve Tedavi Sürecinde Stresle Baş Etmede İzlenebilecek Yollar

        Bunalmış, üzgün, yalnız hissetmeniz normal. Bu duyguları hissediyor olmanız infertiliteye neden olmaz. Ancak; olumsuz duygularınız yaşam kalitenizi düşürebilir ve tedavinizi daha az etkili kılabilir.
        Kendinize ağlamak, öfkeli olmak için izin verin. Duygularınızı yaşamak için kendinize gün içinde 30-40 dakikalık zaman ayırın.
        Eşinizin sizden daha farklı hissetmesine ya da farklı baş etme stratejileri kullanmasına izin verin.
        Eşiniz ile belirlediğiniz akşamlarda infertilite yada tedavi sürecine dair 20 dakikalık konuşma zamanları planlayın. Bu zamanlar dışında konuşmayın. Elbette ani gelişen, konuşmayı gerektiren durumlar olabilir;bu durumda koşullarınıza göre düzenleme yapın.
        Çift olarak ilişkinizi güncelleminize katkı sağlayacak aktiviteleri içeren ‘özenilmiş günler’ planlayın.
        Size nasıl destek olunmasını istediğinizi eşinizle paylaşın. Siz söylemek durumunda kalmadan anlaşılmasını beklemeyin. Bu sizi beklediğiniz sonuca götürmeyecektir.
        Nasıl düşünüyorsak öyle hissederiz. Olumsuz düşüncelerin sizi tuzağa düşürmesine izin vermeyin. ‘Asla çocuk sahibi olamayacağım.’ yerine Sonucun ne olacağını bilmiyoruz;ancak bir uzman eşliğinde tedavi görüyor ve bizim için iyi ve uygun olan bir şey yapıyoruz.’ demek gibi.
        Yazmak farkında olmadığınız duygu ve düşüncelerinizi görmenizi sağlayabilir ve alternatif bir çözüm yolu olabilir.
        Belirsizlik en büyük stres kaynaklarından biridir. Güvenebileceğiniz kaynaklardan infertilite ve yardımcı üreme teknikleri ile ilgili bilgi alın. Kendinizi bilgi kirliliğinden koruyun.
        Daha önceki yaşamsal krizlerle nasıl baş ettiniz? Kaynaklarınızı gözden geçirin. O zaman ne yardımcı olmuştu? Ne işe yaramıştı?
        Egzersiz, spor, yüzme gibi aktivitelerin fiziksel gerginliği aldığı bilinmektedir. Şeker ve kafeine dikkat ederek; düzenli beslenme, uyku düzenine özen gösterme sağlıklı bir yaşam için önemli bir adım olacaktır.
        Gergin hissettiğinizde doğru nefes alabilmek gevşemek için önemli bir yöntemdir. (Sakince nefes al, diyaframa yolla, yavaşça geri bırak).
        Aile ve arkadaşlarınızla sürece dair ne kadar bilgi paylaşacağınıza eşinizle birlikte karar verin. Konuşacağınız ortamın duygularınızı rahatça ifade edeceğiniz bir ortam olmasını ve tüm aile için uygun bir zaman olmasını göz önünde bulundurun. Onları sizi nasıl destekleyebilecekleri konusunda bilgilendirin.Tedavi sürecindeki aşamalar, test sonuçları veya süreç içerisindeki gelişmeleri onların size sormasındansa, siz onlara açıklayana kadar beklemelerini rica edin.
        İnfertilite hayatın bir döneminde ortaya çıkabilen dünyada yedi milyondan fazla insanda görülen ve her sekiz çiftten birinin yaşadığı; bir yaşam sorunudur;ancak hayatın tamamı bu dönemden ibaret değildir. 

  • ERKEN YAŞTA İNTERNET KULLANIMINA BAŞLAMANIN  BİREYLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    ERKEN YAŞTA İNTERNET KULLANIMINA BAŞLAMANIN BİREYLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

    İnternet çağımızın en önemli buluşlarından biridir. Kimilerine göre en önemli buluş

    olmakla birlikte vazgeçilmez bir imkanlar bütünüdür. İmkanlar bütünü derken kastettiğim

    internet mecrasının içerisinde gündelik yaşamda, gerçek hayatta olan birçok şeyin

    bulunmasıdır. Öyle ki internet aleminin içerisinde neredeyse “yok yok” diyebiliriz. Hatta

    insanların birçoğu yüksek bir zihinsel çaba harcayarak internet dünyasını günden güne

    zenginleştirmeye ve gerçek yaşama yakınlaştırmaya çalışıyor. Tahmin ediyorum önümüzdeki

    on yıl içerisinde internet insanlığın fizyolojik ihtiyaçları hariç birçok ihtiyacını giderebilecek

    hale gelecektir. Böylelikle bizlerde sanal yaşam ile gerçek yaşamı iç içe geçirerek sosyal

    varlıklar olma özelliğimizi yitirmek tehdidiyle karşı karşıya kalacağız.

    Bu tehdit artık tüm dünya tarafından ciddiye alınmakla birlikte kişilerin; özellikle

    erken yaşlarda internet, sosyal medya ile tanışan kişilerin davranışsal, bilişsel, sosyal yönden

    olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bu kişilerin içinde bulundukları psikoseksüel gelişim

    dönemleri de dikkate alındığında yaşadıkları kimlik kargaşasının daha da arttığı

    gözlemlenmektedir. Eğer ki ergenlik dönemini baz alırsak yaşanılan bu kimlik arayışı

    sürecinde, internet ortamında yaratılmış olan sahte veya sanal kişilik prototipleri ergenlerde

    ideal benliği gerçek olmayan ve ulaşılması oldukça zor olan bir konuma sokmaktadır. Hali

    hazırda ergenlik döneminin karmaşık düşünce yapısı içinde olan, depresyona meyilli ve

    benlik saygısı yeni yeni oluşan bireylere bir de bu oluşturulan idealler eklendiğinde birey

    nezdinde içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

    Genel olarak erken yaşta internet kullanımının problemli internet kullanımını

    doğurduğunu yapılan araştırmalar göstermektedir. Yani erken yaşta internet kullanımının

    bireyi sosyal yaşamdan uzaklaştırdığını, bilişsel olarak odak noktasının sanala sabit kalıp

    gerçekliğe dönmekte zorlandığını, davranışsal olarak obsesif(telefona sıklıkla bakmak vs.)

    davranışlara sürüklediğini söyleyebilirim.

    Yazımı problemli internet kullanımı ve bağımlılığa örnek olacağını düşündüğüm ve

    yaşamış olduğum bir örnekle bitirmek isterim. Geçenler de bir danışanım telefonunun şarjı

    bittiğinde tamamen çocuk saflığıyla bana şu sözleri sarfetti. “Telefonum açık veya yanımda

    olmayınca kendimi çıplak gibi hissediyorum”.