Etiket: Yaşam

  • Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşlanmak Bilgeliğin Şafağıdır

    Yaşamın tek anlamının doğmak, büyümek, genç olmak, olgunlaşmak ve yaşlanmak olduğuna inananlara yalnızca acınabilir. Böyle düşünen insanların ne ümidi ne de köklü bir vizyonları vardır. Onlara göre yaşam anlamsızdır.

    Bu tür düşünce ve inançlar kişilere düş kırıklıkları, ilerleyememe, şüphecilik ve ümitsizlik duygularını birlikte getirir ve dolayısıyla sonuçta kişiyi her türlü yaşamda başarısızlık, psikolojik ve zihin bozukluklarına sürükler.

    Oğlunuz ya da kızınız kadar hızlı yürüyemiyor ya da yüzemiyor sanız veya bedeninizin hareketleri yavaşladıysa şunu hatırlayın; yaşam her zaman yeni bir kılığa bürünür. Yaşlanmanın kendine özgü bir ihtişamı güzelliği ve sadece ona ait bir bilgeliği vardır. Huzur, sevgi, neşe, güzellik, mutluluk, bilgelik, iyi niyet ve anlayış asla yaşlanmayacak ve ölmeyecek niteliklerdir.

    Karakteriniz, zihinsel özellikleriniz ve inancınız bozulabilecek şeyler değildir.
    Bilinçaltınız asla yaşlanmaz. Orada zaman, ya da yaş kavramları yoktur, o sonsuzdur. Hiç doğmamış ve hiç ölmeyecek olan Kozmik Bilincin bir parçasıdır.

    Yapılan bilimsel çalışmalar, vücutta dejenerasyona yol açan bozuklukların sebebinin yalnızca ilerleyen yıllar olmadığını, yalnızca geçen zamanın değil, zaman korkusunun bedenimizi yaşlandıran zararlı etkiler verdiğini ve zamanla ilgili psikolojik korkuların erken yaşlanmayı belirleyici derecede etkilediği görülmüştür.

    Klinik gözlemlerimde özellikle altmışlı yetmişli yıllardan sonra konuştuğum kişilerde çoğunun artık hiçbir şeye yaramadıklarını, kimsenin onları istemediklerini söylediklerine şahit oldum. Hakim olan düşünce ve hayat felsefeleri; ‘Doğarız, büyürüz ve yaşlanırız, hem de bir hiç için, işte son bu’.
    İşte insanların yaşadıkları bu hiçlik ve değersizlik dolu düşünce ve düşünce kalıpları, hastalıklarının başlıca nedenidir.Aslında onlar düşünce yaşamında yaşlanmış ve bilinç altları onlara, sonuçta düşünce alışkanlıkları doğrultusunda bir yaşam kurdurmuştur.

    Maalesef, çoğunluk insanların düşünce tavrı bu mutsuz kişiler gibidir.
    ‘Yaşlanma’ denilen terimden ödleri kopar, oysa bunun asıl anlamı onların yaşamdan korkmalarıdır.
    Ancak, yaşam sonsuzdur.

    Yaşlanma yılların uçup gitmesi değil, bilgeliğin şafağının sökmesidir.

    Bir çok filozof ve bilim insanı en değerli eserlerini altmış beş ile doksan yaşları aralığında yazmışlardır.
    Bilgelik, bilinçaltınızdaki spiritüel güçlerin farkına varmanız ve bu güçleri dolu ve mutlu bir yaşam için nasıl kullanacağınızı bilmenizdir. Altmış beş, yetmiş beş ya da seksen yaşın anlamı sizin için de başkaları için eş anlamlı sonları ima eder, bunları kafanızdan atın.

    Bu yaşlar muhteşem, bereketli, aktif ve son derece üretken bir yaşam düzeninin başlangıcı olabilir, hem de daha önce yaşadıklarınızdan çok daha iyisini yaşayabilirsiniz.

    Bilim insanı çıplak gözle elektronları göremez, ama bunu bilimsel bir gerçek olarak kabul eder, çünkü deneysel göstergelere bütünüyle uyan tek geçerli sonuç budur. Yaşamı göremeyiz.Ama onun canlı olduğunu biliriz. Yaşam var olan bir şeydir ve bizler onun güzelliğini ve ihtişamını dışa vurmak için buradayız.

    Şunu unutmayın insan düşündüğü kadar güçlü ve inandığı kadar değerlidir.

    Peki ne yapmalıyız?

    Asla işinizi bırakıp: ‘Emekliye ayrılıyorum, yaşlandım, yoruldum, ben artık bittim’ demeyin.Böyle yaparsanız paslanır, ölüme gider ve dediğiniz gibi bitersiniz. Bazı insanlar otuz yaşında ihtiyardır, bazıları da seksenlerinde bile genç kalırlar.

    Zihninizin asla emekliye ayrılmadığından emin olun. Altmış beş, yetmiş yaşında emekliye ayrılan çok insanlar tanıdım. Büyük bir kısmı hemen çökmeye başlar, üç beş yıl sonunda da ölürler. Belli ki yaşamlarının sonuna geldiklerini düşünmüşlerdir.

    Emekliliği yeni bir macera, yeni bir mücadele, yeni bir yol ve uzun bir düşün gerçekleştirilmesi için iyi bir fırsat olarak düşünün ve öyle davranın.

    Bir insanın, ‘Emekli olmuş bir insanım ben, ne yapabilirim ki?’ demesi kadar insanın içini karartan bir soru olamaz. Aslında bu kişi şunu demek istiyor: ‘Zihinsel ve fiziksel olarak ölüyüm. Zihnim iflas etti, bende bir fikir kalmadı’.

    Tüm bunlar hatalı ve yanlış düşüncelerdir. Asıl gerçek doksan yaşındayken, altmış yaşınıza kıyasla daha fazlasını yapabileceğinizdir. Çünkü her geçen gün yaşamı daha iyi anlıyor, daha bilge bir insan oluyorsunuz.

    ‘Ben yaşlandım’ demek yerine, ‘Artık bu evrende ben de bilge bir kişiyim’ deyin.
    Kurumların, gazetelerin ya da istatistiklerin karşınıza yaşlılık, çöküş yılları, düşkünlük, bunaklık ve işe yaramaz olmakla ilgili imgeler çıkarmasına izin vermeyin. Bunlara inanmayın, çünkü hepsi yalandır. Böyle bir propaganda sizi hipnotize etmesin.

    Ölümü değil, yaşamı olumlayın. Kendi kendinizle ilgili mutlu, ışıl ışıl, başarılı, sakin ve güçlü olduğunuzu içeren bir görüş edinin.

    Kırk yaşında olduğu için iş yeri sahiplerinin kapıyı yüzüne çarptıklarını anlatan birçok kadın ve erkekle görüştüm. İşverenlerin işe alınmak için talepler daha çok gençler üzerinde yoğunlaşıyor, yani yeni bir işe alınmak, değerlendirmeye alınmak için otuz yaşın altında olmalısınız. Bunun altında yatan gerçek, son derece sığ bir mantık ve yanlış bir düşüncedir.Oysa işveren şapkasını önüne koyup biraz düşünse, o insanların kır saçlarını satmaya çalışmadıklarını; yaşam piyasasında yıllar boyu toplamış oldukları yeteneklerini, deneyimlerini ve bilgilerini paylaşmaya gönüllü insanlar olarak oraya geldiklerini anlayabilirler.

    Yaşlanmak, hayatın gerçeklerine herkesten daha yüksekte bulunan bir noktadan, daha farklı bakmak ve görmektir. Yaşlılık, döneminin mutlulukları gençlik dönemininkilerden çok daha büyüktür.

    Düşündüğünüz yaştasınız.

    Düşündüğünüz kadar değerli bir insansınız.

    Düşündüğünüz kadar güçlü bir insansınız ve hissettiğiniz yaştasınız.

    Ruhun meyvesi sevgi, neşe, huzur, sabır, nezaket, iyilik, inanç ve ılımlılıktır. Bunlara hiçbir yasa karşı çıkamaz.

    Sizler hiçbir son tanımayan Sınırsız Yaşamın çocuklarısınız. Ebediyen kızları ve oğullarısınız.

  • Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Aşırı Hassas İnsanların Özellikleri

    Hassas bir insan mısınız? Hassas olduğunu düşündüğünüz tanıdığınız insanlar var mı?Aşırı hassas olmak dışsal (sosyal ve çevresel) ve /veya içsel (kişisel) uyaranlara akut fiziksel, zihinsel ve duygusal tepkiler verme durumudur. Kişilik özelliğine bakmaksızın aşırı hassasiyet durumu, kişinin hayat kalitesini etkileyen bir tepkiler zinciridir.Hassas olmanın bir çok olumlu yönü olsada (iyi bir dinleyici olma, onaylama, empati yeteceğinin gelişmiş olması, sezgisel olma, başkalarının istek ve ihtiyaçlarını daha iyi anlama vb.) , aşırı duyarlı hassas olma durumu kişinin sağlığına, mutluluğuna ve başarısına olumsuz yönde etki eder. İçsel kendine dönük inançları sağlıksız ve ilişkilerinin karmaşık olmasına neden olur.

    Kişinin aşırı hassasiyet duyarlılığına bakabilmek için kişinin yaşam alanında ; kendisiyle ilgili duyarlılığını, başka insanlar hakkındaki hassasiyetini, çevresine karşı duyarlılığını değerlendirmek gerekir.

    Aşağıdaki durumların hangilerini ne sıklıkla yaşamaktasınız?

    1.Olumsuz düşüncelerin ve duyguların etkisinde kalmak,

    2.Gün boyunca hoş olmayan bir şey olduğunda sıklıkla somatik bazı belirtileri yaşamak(bedensel yakınmalar, stres, baş ağrısı, spazmlar),

    3.İştahda aşırı artma yada azalma,

    4.Uyku alışkanlığın bozulması(çok uyuma,az uyuma yada uyuyamama),

    5.Gergin ve endişeli ruh hali,

    6.Beklentilerin karşılanamaması durumunda ‘kendini yitirmek’ kontrolü kaybetme eğilimi,

    7.Küçük durumlarda bile reddedilmekten korkma,

    8.Başka insanlarla(fiziksel,ilişkisel,sosyal,iş,finans ve başka alanlarda)senaryolarda karşılaştırma ve sonrasında mutsuzluk hissini yaşama,

    9.Hayattaki veya toplumdaki adaletsizlik,ağır can sıkıcı durumlar karşısında aşırı öfke ve kızgınlık hissi,

    10.Başkalarının kendisi ve kendi yaşam alanıyla ilgili ne düşündüklerini aşırı düşünme,

    11.İnsanlarla yaşanılan küçük sorunlar karşısında köprüleri tamamen atma,

    12.Olumsuz duyguları gizlemekte ustalaşarak çok güçlü olduklarına kendilerini inandırırma,

    13.Hayatın her döneminde incitilmiş olduğunu düşünme,

    14.Toplulukta kendini garip hissetme, grup içerisinde görünmez olma.

    Aşırı hassas insanlar, yukarıda yazılanlardan bazılarını akut olarak yaşarken bazılarını daha hafif yaşayabilmektedir.

    Aşırı duyarlılığı yönetmenin yolu; yoğun duygulanım yaşandığında öz kontrol sistemlerini çalıştırmak, duygusal bağışıklığı güçlendirmek adına öz denetim sistemlerini çalıştırabilmektir. Bu sistemlerinin sağlıklı çalışmadığını, bu duruma bağlı olarak yaşam kalitesinin bozulduğunu düşünen kişilerin profesyonel psikolojik destek almaları gerekmektedir. Aşırı hassas insanlarla yaşayan,çalışan kişilerin ise olumlu ve yapıcı ilişkiler geliştirebilmeleri için etkili iletişim becerileri öğrenmeleri gerekmektedir.

  • Özgüven

    Özgüven

    Özgüven, artık günümüzde çok sık kullanılan terimlerden birisidir. Özgüven kavramına detaylı olarak girmeden, kısa ve öz bir tanımını yapmak sanırım yararlı olacaktır.Özgüven: “Bireyin kendinden memnun ve kendisiyle barışık olmasıdır.”

    Çocukların özgüven kazanmalarında, aile yaşamının çok önemli bir rolü vardır. Aile içerisinde yaşananlar çoğu zaman dışarı yansımaz. Aile içinde âdeta mutluluk oyunu oynanır. Aslında çocuklarına en fazla zarar veren aileler, yüzeysel anlamda mutlu ve hatasız görünmeye çalışan ailelerdir.Bu tip aileler “Bütün çocuklarımızı sever ve onlara karşı hiçbir ayrım yapmayız” derler. Ancak aile içinde çocuğu günah keçisi gibi belirleyip, hata ve kusuru o çocukta ararlar. Aile yaşamının görünen tarafı değil, görünmeyen tarafı ilişkileri belirlemekte çocuğun özgüven gelişimini desteklemekte ya da engellemektedir. Bunun için her aile içinde değer sistemi açıklanmalı, böylelikle çocuklar neyin“doğru” neyin“yanlış” olduğunu anlamalı, ailenin koyduğu kurallar kolayca tanımlanabilmeli ve gerektiğinde tartışılabilmelidir.Aynı çatı altında güvenli ve uyumlu bir yaşam sürebilmek için, her ailenin bazı kuralları olması gerekir.

    Çoğu çocuk, aile içindeki bir kuralın varlığından, ilk kez bu kuralı çiğnediği zaman haberdar olur. Bazen, ana ve babanın evdeki konulan kurallarla ilgili çatışması, çocuğu duygusal açıdan çok olumsuz etkiler. Çünkü çocuk, anne ve babanın birbiri üzerinde üstünlük kurmaya çalışmasının, kendi gereksinimlerinden daha önemli olduğu duygusuna kapılabilecektir. Günümüz aile yapısı içerisinde, özgüven oluşumunu etkileyen en önemli etkenlerden birisi de iletişimdir. Aile bireyleri farklı kuşaklardan oluştuğu için, iletişim konusunun sık sık sorunlara neden olması kaçınılmazdır. Ayrıca her ailenin ve bu ailedeki her bir bireyin iletişim şekli bir diğerininkine benzemez.Çocuğumuzun özgüven kazanması için aile içinde sohbetlere zaman ayırmalıyız.Aile bireyleri günümüzde âdeta televizyonun esiri durumundadır. Aile bireyleri âdeta reklam aralarında birkaç tepkide bulunabilmektedirler. Oysa bırakın sadece sözel mesaj vermek sözel olmayan mesajları da almak önemlidir.

    Günümüzde pek çok ailede hem annenin hem de babanın çalışması, iş yaşamlarının çok karmaşık ve stresli olması, evlerini sığınak gibi görmelerine neden olmaktadır. Diğer taraftan da ailenin toplumsal çevreden kopuk olmaması çok önemlidir. Aile çocuğa toplumla dostluk ve iş birliği içinde yaşama konusunda, yeterli ve iyi bir model oluşturmalıdır. Ayrıca aile bireyleri evin dışında yeterince vakit geçirmeli, kendisini sosyal ölüme hapsetmemelidir.

    Çocuğun gelişimini etkileyen en önemli şey sevilip sevilmeme duygusudur.Ana babası tarafından sevilen bir çocuk, kendini sevmeyi öğrenir.Ancak yaptığım grup psikoterapilerinde yetişkinlerin çocukluk yaşantıları ile ilgili, sevme ile ilgili psikolojik armağandan nasibini almadıklarını hep gördüm. Bizim toplumumuzda sevgiyi çok kolay gösteremiyoruz. Oysa sevginin gerektiği gibi ifade edilmemesini kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum.Çocuklarımızı içten sevme kavramının arkasına sığınarak, sevgimizi onlara açıkça göstermememizin hiçbir anlamı yoktur.Çocuğun, özgüven duygusunu oluşturmak için onu sadece sevdiğimizi tekrarlamak yeterli değildir. Onu neden sevdiğimizi açıklamamız da çok önemlidir. Zaman zaman çocuğumuz bizi üzer bizi kızdırır. Ona karşı içimizde kızgınlıklar birikebilir ama yinede ebeveyn olarak onu her zaman çok sevdiğimizi bilmesi gerekir.Ona olan sevgimizin birtakım koşullara bağlı olduğunu düşünmemesi gerekir.Çocuklara, varlıklarının yaşamımızın niteliği üzerinde ne kadar önemli bir etki yaptığını anlatmamız önemlidir. Oysa bugün çoğu ana baba, çocuklarından bahsederken annelerine çektirdiklerinden aile bütçesine getirdikleri yükten, zaten stresli olan babanın sıkıntısını daha da artırdıklarından bahsetmekte, bunu da çocuğa hissettirmektedirler. Çocuklar içinde yaşadıkları kültür nedeniyle benlik saygılarını kaybetmeye başlarlar.Bu durumda çocuğa destek olabilmek, duygularını ifade etmelerini sağlamak çok önemlidir.

    Özgüveni oluşturmada aile içi iletişimin çok önemli olduğunu vurgulamıştık. İletişimin en önemli ögelerinden birisi de dinlemektir.Çocuk bir sorununu ya da endişesini dile getirirken onun duygularını, şüphelerini ve ikilemlerini sadece dinleyerek de anlayış gösterebiliriz.Çocuğun konuşmasını tamamlamadan teselli etmemiz ya da gereksiz önerilerde bulunmamız, çocuğa hatalı olduğu mesajını verecektir.Oysa onu sadece dinlemek ve sonrada sarılmak onu çok daha fazla rahatlatacaktır.Çocuğa aile yaşamı içerisinde zaman ayırmak çok önemlidir. Ayrılan zamanın süresi değil, niteliği çok önemlidir. Bazen aile bireyleri aynı ortamı paylaşırlar ama aralarında hiçbir duygusal alışveriş yoktur.Çünkü bu beraberlik nitelikli değildir.

  • DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    Mutsuzum…
    Çok yorgunum…
    İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor…
    En sevdiklerim bile umurumda değil…
    Hayattan hiçbir beklentim yok…
    Kolumu kaldıracak halim yok…
    Sabahları dayak yemiş gibi kalkıyorum…
    Hiçbir şey hissetmiyorum…

    Diyen birinin depresyonda olma ihtimali oldukça yüksektir. Kelime anlamı çökkünlük olan depresyon; ruhsal olarak bireyin çökkünlük yaşaması, yani üzüntü, keder, mutsuzluk, karamsarlık, isteksizlik, durgunluk gibi belirtiler göstermesi anlamına gelir.

    Bazen depresyon kelimesi, hüzün veya kayıp duygusunu tarif etmek için kullanılır. Bu duygular her insanda zaman zaman görülebilir ve çoğunda birkaç saatte veya birkaç günde geçer. Böyle zamanlarda insanlar normal faaliyetlerini de yürütebilirler. Depresyon adıyla tanımlanan klinik rahatsızlık ise keder duygusundan farklıdır. Depresyondaki keder duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden hoşlanılan faaliyetlere karşı ilgi kaybolması sıktır. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Yaşamın önemli alanlarında; iş, aile, sosyal yaşam başta olmak üzere bozulmalara yol açar.

    Depresyon ruhsal bir rahatsızlıktır; kişinin ahlakı, zekâsı veya iyi ya da kötü birisi olmasıyla ilgisi yoktur. Çevresel, kalıtsal, biyolojik, duygusal, fizyolojik ve bilişsel etkenlerin hepsi veya birkaçı depresyonun ortaya çıkmasında rol oynarlar. Yaşanan olaylar, kişilik yapısı ve bunlara eşlik eden beyindeki değişiklikler beraberce depresyona neden olduğuna inanılan üç ana etkeni oluşturur. Birçok kişi beyindeki bu değişiklikleri sıkıntı verici olaylar, olumsuz düşünme biçimi alkol, çeşitli ilaçlar ve kimi bedensel vb. gibi durumlar tetikleyebilir. Genel olarak yaşam boyu yaygınlığı kadınlarda %10-25, erkeklerde %5-12 oranında olduğu bildirilmektedir.

    Hepimizin hayatında bazı zorlayıcı olaylar, kayıplar, sorunlar vardır. Bu sorunlarla baş etme gücümüz bazen yeterlidir bazen ise belki de uzun süreli ve üst üste gelen zorlayıcı yaşam olaylarının ardından depresyon yaşanması söz konusu olabilir. Depresyon üzüntü duygusundan çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Kişinin kendisine, çevresine ve geleceğine yönelik olumsuz algılayışı ve yorumlaması söz konusudur. Kişi, daha önceden keyif alarak yaptığı, kendini mutlu eden faaliyetlerden artık hoşlanmaz, zevk almaz ve bunlara karşı ilgisi kaybolmuştur. Kişinin hiçbir şeyi umursamaması, hayatındaki en değerli insanları dahi görmek istememesi ile kendini gösterir. Kişi için yıkanma, giyinme, ev işleri gibi basit faaliyetleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Depresyon iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere yaşamın önemli alanlarında bozulmalara yol açar. Giderek o kadar kötü bir hal alabilir ki kişi gelecekle ilgili umutsuzluğa kapılarak ölümün tek çözüm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle, tehlikeli bir hastalıktır.

    Depresyon tanısı konurken belirtilerin şiddetli, uzun süreli veya sık görülmesi koşulu aranır.

    Anlattığımız belirtilerin yanı sıra depresyondaki diğer önemli belirtiler şunlardır:
    • Çabuk yorulma, enerjinin azalması
    • İlgi kaybı, zevk almama
    • Durgunluk, az konuşma, karamsarlık
    • Kendine güvende azalma, kararsızlık
    • Pişmanlık, suçluluk duyguları
    • Dikkat ve konsantrasyon sorunları
    • Sinirlilik, huzursuzluk
    • Uyku problemleri (aşırı uyuma ya da uykusuzluk)
    • Beslenme değişiklikleri
    • Bedensel şikayetler
    • Cinsel istekte azalma

    Depresyon tanısının konması için; bu belirtilerden en az beş tanesinin, hemen her gün 2 hafta boyunca yaşanıyor olması gerekir. En önemli belirleyici faktör; kişinin normal yaşantısını sürdüremiyor olması yani uzun süreli işlev kaybıdır.

    Peki depresyonda olan kişi ne yapabilir?

    Bu anlatacaklarım hafif depresyondaki hastaların daha rahatlıkla uygulayabilecekleri bilgiler. Bazı hastalarımız, “Sadece uyumak istiyorum. Yataktan çıkmak istemiyorum. Dünya umurumda değil.” diyerek eskiden keyif aldığı aktivitelerden iyice uzaklaşmakta ve hayattan kopmaktadırlar. Öncelikle hareketsizlikten uzak kalınmalıdır. Hiçbir depresyon hastası yatarak dinlenemez. Sürekli yatakta olmak, sadece depresyonu artırır. Böylelikle kişi, sağlıksız yani kendisini mutsuz eden davranışlardan uzaklaşarak, sağlıklı olanlara hayatında yer vermeye başlamalıdır. Kendisine aktivite günlüğü hazırlayıp, mutlu olduğu ve kendini iyi hissettiği aktivite, kişi ve ortamları seçmek en iyisi olacaktır. Hani denir ya “Seni mutsuz eden kişilerden uzak dur” aynen öyle.

    Böylece;
    • Hayatın tamamına yayılmış, genel bir çaresizlik durumu olmadığını görmeye başlar.
    • Kalıcı ve sürekli bir çaresizlik değil, geçici bir çaresizlik içinde olduğunu fark eder.
    • Sadece kendi başına gelen bir kötülük durumu değil, herkesin başına gelebilecek genel bir durum olduğunu görmeye başlar.

    Depresyonda Tedavi Yöntemleri

    Depresyon tedavisi farklı şekillerde uygulanabilmektedir. En sık kullanılan yöntemler ilaç ve psikoterapidir. Depresyon tedavisinde dünya genelinde en çok kullanılan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Psikoterapi (BDT)’dir.

    Her hastalıkta olduğu gibi depresyon tedavisinin ardından da yineleme ihtimali vardır. Ancak bu, kişiye göre değişiklik gösterir. Psikoterapi daima faydalıdır ama bazı tip depresyonlar için tek başına yeterli olmayabilir. İlaç tedavisinin sonucunda da, yineleme oranı %80’lere ulaşabilmektedir. BDT alan depresyon hastalarında yineleme oranı %25 olarak tespit edilmiştir. Gerek Bilişsel Davranışçı Psikoterapi, gerekse ilaç tedavilerinde yaklaşık %60-70 civarında hasta, verilen ilk tedaviye cevap vermektedirler. Bu oran, daha sonra tedaviye cevap vermeyen hastalarda başka yöntemlerin de eklenmesiyle %90’lara ulaşır. Hafif ve orta şiddetli depresyonda bu konuda yetkin kişilerce uygulanan Bilişsel Davranışçı Psikoterapiyle, ilaç etkisine yakın oranda başarı elde edilmektedir. Ancak tek başına terapi uygulandığında, ilk haftalarda haftada iki ya da üç kez terapistle görüşme yapmak gerekir. Bu sürecin kesintiye uğramaması, düzenli bir şekilde olması çok önemlidir.

    ***İlaç tedavisinin Bilişsel Davranışçı Psikoterapi kadar etkili olabilmesi için ömür boyu kullanılması gerekir.

  • Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüven, en basit tanımıyla insanın kendisine duyduğu güvendir. Kendine güven, herkes için gereklidir ve önemli bir kişisel özelliktir. Bizim yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamıza yardımcı olarak yaşamı kolaylaştırır. Öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir duygudur.

    Özgüven, kendinizi nasıl gördüğünüzdür. Başkalarının değil kendinizin kendinize ne kadar değer verdiğidir. Eğer kendinizle ilgili sürekli olumsuz eleştirileriniz varsa ya da kendinizi sürekli yargılıyorsanız, yapamadığınız şeyleri düşünme eğiliminiz yapabildiklerinizin önüne geçiyorsa yani başarılarınızı küçümsüyorsanız özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.

    Özgüven sahibi kişiler yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilen, potansiyelini daha iyi ortaya koyan, kendisini daha özgür ve huzurlu hissedebilen kişidir. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak ya da geçmişte yaşamak yerine kendi gerçeklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu anı yaşabilen ve geleceğini buna göre şekillendirebilen kişilerdir özgüven sahibi kişiler.

    Özgüvensiz kişilerin genel olarak kendileri hakkında sürekli olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşünceleri kendilerine yaşam biçimi olarak kodlamışlardır. Yani başarı onlar için bir tesadüftür. Kendilerinin başaralı olabileceğine inanmazlar. Başarılı oldukları bir iş varsa bile bunu kendilerine “şans eseri oldu” şeklinde kodlarlar. Bu durum özgüvensiz kişilerin diğer kişiliklerden daha depresif, daha antisosyal olmalarına yol açmaktadır.

    Çoğu insanın kendine güvenmediği, kendini eksik hissettiği bir alan olabilir. Kimisi topluluk önünde konuşmaktan çekinir, kimisi araba kullanmak konusunda kendisine güvenmez. Bu durumun nedenleri vardır. Utangaçlık, alaya alınma korkusu, başarısızlık korkusu gibi. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma korkusu da bunlardan birisidir. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma ve bunların üstesinden gelememe korkusu yüzünden riskli işlere girmeye cesaret edemeyen birçok insan vardır. Bir kişi işinde başarılı olsa bile bu korku yüzünden panik yaşayabilir. Bu korku kişinin enerjisini bitirebilir.

    Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır. Başarılı olma yolunda güç ve istek verir. Başarılarımızla gurur duyabilmeyi sağlar. Özgüven bu kadar önemliyse hayatımızda ve eğer geliştirilebilen bir duyguysa geliştirebilmek de bizim elimizdedir. Bunun için de birkaç küçük ipucu vardır:

    • Öncelikli olarak yakın çevrenizde kendine güveni yüksek birini bulabilir ve bu kişinin davranışlarını inceleyerek kendinize örnek alabilirsiniz.

    • Kendinize hedefler koyun. Bu hedefleri gerçekleştirdikçe kendinizi tebrik edin. Bu sayede başarınız, cesaretiniz, mutluluğunuz ve kendinize olan güveniniz artacaktır.

    • Kendinizin olumlu yönlerinizi keşfedin. Bir kâğıda olumlu özelliklerinizi yazın. Gerekirse yakınlarınızdan yardım isteyin. Onlara olumlu özelliklerinizi sorun. Kendinizi güçsüz hissettiğinizde olumlu özelliklerinizden destek alın.

    • İnsan olduğunuzu, hata yapabileceğinizi unutmayın. Her insan hata yapar. Bunu kabullenin. Kendinizi sürekli suçlamak yerine kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.

    • Kendinizle ilgilenin. Spor yapın, bakım yapın. Hobileriniz olsun. Keyif almak için yapın bunları. Kendinize değer verin.

    Bunları yapmak özgüveni artırmak için güzel adımlardır. Özgüven her insanın yaşamında olması gereken bir olgudur. Fakat bunun da sınırı vardır. Aşırı özgüven duygusu da sorun teşkil edebilir. Bize ve diğer insanlarla olan ilişkimize zarar verebilir. Bunun ölçüsünü de bilmek gerekir.

  • Evlilik Korkusu ve Kurtulmanın Yolları

    Evlilik Korkusu ve Kurtulmanın Yolları

    Evlilik birçok insanın hayat planları içerisinde yer almaktadır. Bir açıdan bakıldığında heyecan verici olduğu düşünülürken diğer açıdan bakıldığında ise evliliğin stres ve kaygı yaratan bir durum olduğunu düşünebiliriz. Uzun yıllar birlikte olan çiftlerin bile ilişkilerini artık resmiyete dökmek istediklerinde ciddi bir endişe durumuyla karşı karşıya geldikleri bilinmektedir. İlişkilerde her ne kadar aşk, sevgi, aidiyet gibi duygusal birliktelik olsa da evlilik bireyler üzerinde stres yaratan bir faktör olabilmektedir.

    Hem kadının hem erkeğin hayalleri arasında yer alan evlilikte genel olarak erkeklerin aşırı kaygı yaşadığı düşünülse de kadınlar da ciddi manada stres yaşamaktadırlar. Erkekler sosyal olarak daha serbest bir yaşam tarzına sahip oldukları için evlilikle birlikte bu serbestliğin ortadan kalkacağını ya da yeni sorumluluklar almanın verdiği stresi kaldıramayacaklarını düşündüklerinden evlilikten korkmakta ve hatta kaçmaktadırlar. Kadınlar ise gittikçe gelişen sosyal ve mesleki yaşamın içinde artık rahatlıkla rol alabilmektedirler. Bununla birlikte ekonomik ve sosyal özgürlüğünü kazanmış olan kadınlar kariyer planlamaları yapmaktadırlar. “Evlendiğim takdirde kariyerim ne olacak?”, “Eşim hemen çocuk ister mi? Anneliğe hazır mıyım?”, “Sosyal yaşamda beni kısıtlar mı?” gibi düşünceler de kadınların evliliğe karşı korku oluşturmasına neden olmaktadır. Ayrıca hem kadınların hem erkeklerin etraflarında görmüş oldukları olumsuz aile ve çift örnekleri de yine bu korkunun yaşanması için bir sebep olabilmektedir.

    Hem çiftler evlilik planı yaparken hem de partneri olmayan bireyler evlilikle ilgili düşüncelerinde korku yaşayabilirler. Bu korkuyu aşmak için yapılması gerekenleri 7 maddede sıralayabiliriz.

    Evlilik Korkusundan Kurtulmak İçin Neler Yapılmalı

    • Ön yargılarınızdan kurtulun. Etrafta gördüğünüz olumsuz aile ve çift örneklerini dikkate almayın.

    • Kendinizi ve partnerinizi çok iyi tanıyın. Birbirinizi tanımak için zaman tanıyın.

    • Evlenmek hayatı paylaşmak demektir. Ortak paylaşımlarınız olsun. Paylaşmayı mutlaka öğrenin.

    • Birbirinizin yaşam alanlarını ihlal etmemeye özen gösterin. Partnerinizin bir birey olduğunu ve kendi yaşam alanı olduğunu unutmayın.

    • Hem kendi yaşam alanınızda partnerinizi hem de partnerinizin yaşam alanında kendinizi konumlandırdığınızda neler hissettiğinizi belirleyin.

    • Evliliğin anlamı üzerine düşünün. Evlilikten neler beklediğinizi iyi belirleyin ve partnerinizle bu düşüncelerinizi paylaşın.

    • Evlilik öncesinde çiftler bu evlilik korkusuyla yalnız başlarına mücadele etmekte güçlük çekebilirler. Kendi öz kaynaklarınızla başa çıkamadığınız zamanlarda mutlaka bir uzmandan destek alın

  • Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Şiddetin Kadınlarda Oluşturduğu Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    ŞİDDETİN KADINLAR ÜZERİNDEKİ TRAVMATİK ETKİLERİ

    Ülkemizin kanayan yaralarından biri olan ve her geçen gün travmatik etkileriyle karşılaştığımız kadına şiddet olaylarının “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” ile ilişkisine göz atacağız.

    Kadına şiddet nedir?

    Kadına zarar veren, inciten, fiziksel,ruhsal,cinsel hasarlar oluşturan, özel yaşam ya da toplum içerisinde baskı uygulanarak kadınların özgürlüklerinin kısıtlanmasına sebep olan her tür davranışlardır.

    Şiddete maruz kalan kadınlar hangi psikolojik sorunlarla karşılaşırlar?

    Depresyon, panik bozukluk, kaygı bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, yeme problemleri, obsesif-kompulsif davranış bozukluklarıyla, post travmatik stres bozukluğu yaşama ihtimalleri şiddete maruz kalan kadınlarda daha fazladır. Şiddet sonucu kadınlarda çaresizlik durumu yaşanmaktadır, bu durum ruhsal ve bedensel olarak problemler oluşmasına sebeplerdir. Şiddetin sebep olduğu ve son yıllarda ülkemizde de sık olarak karşılaşılan problemlerden biri olan travma konusundan bahsetmekte yarar var.

    Travma Nedir?

    Deprem gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, işkenceye maruz kalma, trafik kazaları, iş ile ilgili kazalar, insan yaşamını tehdit eden bir hastalık tanısının konması, korkutucu bir olaya tanık olmak gibi kişinin başa çıkma becerisini aşan olaylar travmatik olaylardır. Fakat her yaşanılan sıkıntı verici olay ”ruhsal travma” olarak adlandırılamaz. Olayın niteliği kadar olay ile karşılaşıldığında gösterilen tepkiler de önemlidir.

    Olayın travmatik olarak adlandırılabilmesi için neler gerekir?

    • Olay karşısında aşırı dehşete düşmüşlük, çaresizlik ve korku tepkilerinin verilmiş olması,

    • Kişinin bir ölüm ya da yaşamını tehdit edici bir durumu, kendisi ya da tanıdığı birinin fiziksel bütünlüğünü tehdit edici bir olayı yaşamış olması, tanık olmuş olması gerekmektedir.

    Travma sonrası stres bozukluğu nedir?

    Yaşanılan travmatik olaylardan sonra çoğu insan kendiliğinden iyileşir. Fakat olaydan aylar,yıllar geçse bile etkisinden iyileşme göstermeyen kişiler travmatik olaydan dolayı aşırı stres veya kaygı yaşamaya devam ederler. Olayları tekrar yaşıyor gibi olayın görüntülerini görebilirler veya kabuslar görebilirler. Uyku problemleri yaşarlar, çevresindeki insanlara yabancılaşmış hisseder, dikkat sorunları yaşar. Bu durumlar yaşandığında travma sonrası stres bozukluğu akıllara gelir.

    Travma sonrası stres bozukluğu’nun sebepleri nelerdir?

    Travma ne kadar ciddi ise, süresi ne kadar uzun ise ve tehlikeli ise ,kişilerin Travma sonrası stres bozukluğu geliştirme ihtimali o kadar fazla olabilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun belirtileri nelerdir?

    • Yaşanılan olayın tekrar yaşanması: Kişinin yaşadığı travmatik olayı yeniden yaşadığını ya da anımsadığını rüyalarda gördüğünden şikayet eder. Dışarıdan görenlerin travmatik olayı tekrar yaşıyormuş izlenimine sahip olduğu disosiyatif nöbetler geçirilebilir. Olayla ilgili çağrışımlar yakaladığı durumlarda kişi yoğun bir şekilde sıkıntı duyar.

    • Travmayı hatırlatan durumlardan kaçınma uğraşı: Travmayı hatırlatan olaylardan ve insanlardan kaçınmak, hatırlatıcı aktivitelerden uzak durmak.

    • Aşırı uyarılmışlık belirtileri: Kişi yaşadığı travmanın öncesine göre gergindir. Öfke patlamaları, dikkat problemleri, uykuya dalma ve sürdürme problemi, iş verimsizliği gibi belirtilerin olması.

    Travma yaşamış kişilerden genelde şu düşüncelere sahiptirler; “Güvende değilim”, “Her an benzer bir olayı tekrar yaşayabilirim”, “Kimse beni anlayamaz,yalnızım”, “Dünya adil bir yer değil”.

    Travma sonrası stres bozukluğu tepkileri nelerdir?

    • Fiziksel Tepkiler: Kalp atışlarında ve nefes alıp vermede hızlanma, terleme, sindirim sisteminde hareketlenme, uykuya dalmada zorluğu, iştahta değişiklikler, vücudun değişik yerlerinde ağrı, mide bulantısı, kaslarda gerginlik, yorgunluk, cinsel dürtülerde değişiklikler hissedilir.

    • Duygusal Tepkiler: Üzüntü, depresif duygu durumu, korku, suçluluk, panik, hissizlik gibi duygusal belirtiler yaşanır.

    • Davranışsal Tepkiler: Ani davranışlar, madde alımı, ani tepki verme, başkalarını suçlama, yeme problemleri, her şeyin kontrolünü sağlama isteği, kendini geri çekme, uzak tutma gibi davranışlar gözlemlenebilir.

    • Zihinsel Tepkiler: Hafıza sorunları, dikkatsizlik problemleri, kabuslar, hatırlamada zorluk, uyku bozukluğu görülebilir.

    • Sosyal Tepkiler: İş ya da eğitim hayatında performans düşmesi, insanlardan uzaklaşma ve kurallara uyma güçlüğü yaşama görülebilir.

    Travma sonrası stres bozukluğunun tedavisi nasıldır?

    Zaman geçtikçe kişi ailesi ve çevresindeki insanlarla vakit geçirdikçe, onların yardımlarıyla kendiliğinden iyileşebilir. Ancak Travma sonrası stres bozukluğu’nun belirtileri 1-2 haftayı geçmiş ise ve kişide düzelme olmamış, hatta düzelme olmadığı gibi hayatını olumsuz olarak etkilemeye devam ediyorsa psikolog veya psikiyatri desteği alması gerekmektedir.

    Travmatik olay ile karşılaşmış olan kişiye en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Kişinin olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, kişinin olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı kişiyle beraber yapılmalıdır.

    Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.

    Destek alan çoğu kişi hayat kalitesini yükselterek yaşamlarına devam edebilmektedir.

    Bilişsel-Davranışçı Terapi, EMDR , Maruz kalma terapisi ve ilaç tedavisi Travmatik etki yaşayan kişilerin tedavisinde kullanılır.

  • ÇOCUKLAR NEDEN RESİM YAPAR?

    ÇOCUKLAR NEDEN RESİM YAPAR?

    İNSANIN ANLAM ARAYIŞI
    Viktor Frankl tarafından yazılmış olan bu kitapta Frankl’ın Nazi toplama kamlarındaki yaşantısı, çektiği acılar, bu acılara nasıl katlandığı, anlamın her koşulda insan için nasıl gerekli olduğu anlatılmaktadır. Aşağıda kitap hakkında Teria ve Batyanın eğitimin başında sordukları sorulara verdiğim yanıtlar bulunmaktadır. Öncelikle kitabı okumanızı tavsiye ederim.
    ÖZET
    *Frankl’ın acı çekme yolculuğundaki en önemli seçimi tifüslü hastaların barakasına giderek onların acılarını hafifletmeye karar vermesiydi. Böylece yaşamaktansa anlamlı olacak bir ölümü seçmesi onun yaşadıklarını ve ölümünü anlamlı hale getiren bir seçimdi.
    *Acı çekmenin hayatın diğer görevlerinden biri olduğunu çekilen acıların sonunda tutukluda duygu yitimi oluşturduğunu gördükten sonra fark etti. Duygularını kaybetmemek için karşı karşıya kaldığı acı durumu yaşaması gerekiyordu.
    *Frankl’a bu süre içinde kaybettiği kitabını yazma görevi olduğunu düşünmesi cesaret verdi.
    * Frankl acısını tek ve eşsiz görevi olarak gördüğünde daha yüksek bir anlam yüklemiş oldu.
    *Acı çekme hikayesinin sonunda elde ettiği ödül, yaşaması, o çok değerli yaşantılara sahip olması ve içsel olarak kararlarını özgür olarak verebildiğini anlaması, yani özgürlüğüdür.
    *Acılarını çekerek içsel özgürlüğünü korumuş ve yüksek ahlaki değerlere ulaşmıştır..
    *Frankl bu sürecin sonunda değiştiremeyeceği durumlarda kaderini kabul etme cesaretini gösteren, en zor durumda bile iyiyi seçme özgürlüğüne sahip olduğunu bilen bir insan oldu.
    *Yaşadıklarının sonunda Frankl ruhunun derinliklerindeki iyi ve kötüyü ortaya çıkarmış, artık tanrıdan başka kimseden korkmayan bir insan olmuştur.
    * Yaşadıkları Frankl’a insanlara yaşamlarındaki anlamı gösterme misyonunu sundu.
    *Frankl’a verilen hayat görevi acılardan kaçmamak, yaşadığı acı deneyimleri ders haline getirerek insanlara faydalı olmaktır.
    *ACI ÇEKME YOLCULUĞUNDA EN ÖNEMLİ SEÇİM NEYDİ?
    Toplama kampındaki diğer doktorlar doktorluk hizmeti vermiyorlardı. Tifüs salgını olduğunda Frankl’ dan tifüse yakalanmış hastalarla ilgilenmesi istendi. Arkadaşları gitmemesi için onu uyardılar. Ancak Frankl “nasıl olsa bu koşullarda burada da öleceğim. Hiç olmazsa yoldaşlarıma yardımcı olurken ölürüm, böylesi daha onurlu” diyerek hastaların bulunduğu barakaya gitmeyi kabul etti. Bu onun önemli bir seçimiydi. Böylece ölümüne de bir anlam kazandırmış oldu. Bu ise acı çekmekte olan hasta yoldaşlarının acılarını hafifletmek, sonunda ölecek bile olsalar ölünceye kadar geçen süre içinde daha mutlu yaşamalarını sağlamaktı. Böylece daha uzun anlamsız bir biçimde yaşamaktansa daha kısa fakat anlamlı bir biçimde
    yaşamayı seçti. Daha çok insanın yüreğinde onun için hissedeceği şükran duygusu onu bu dünyada daha çok var edecekti. Yaşam yaşamak için değil, varlığını hissetmek için yaşanır. Varlığını hissetmediği sürece insan aslında yaşamıyor demektir. Yaşamına ihanet ediyor demektir. Dünyaya geliş amacına ihanet ediyor demektir.

  • Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüvenli Yaşamak İçin

    Özgüven, en basit tanımıyla insanın kendisine duyduğu güvendir. Kendine güven, herkes için gereklidir ve önemli bir kişisel özelliktir. Bizim yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamıza yardımcı olarak yaşamı kolaylaştırır. Öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir duygudur.

    Özgüven, kendinizi nasıl gördüğünüzdür. Başkalarının değil kendinizin kendinize ne kadar değer verdiğidir. Eğer kendinizle ilgili sürekli olumsuz eleştirileriniz varsa ya da kendinizi sürekli yargılıyorsanız, yapamadığınız şeyleri düşünme eğiliminiz yapabildiklerinizin önüne geçiyorsa yani başarılarınızı küçümsüyorsanız özgüven problemi yaşıyor olabilirsiniz.

    Özgüven sahibi kişiler yapmak istediklerini daha kolaylıkla yapabilen, potansiyelini daha iyi ortaya koyan, kendisini daha özgür ve huzurlu hissedebilen kişidir. Geçmişe dair pişmanlıklar yaşamak ya da geçmişte yaşamak yerine kendi gerçeklerine sahip çıkan, içinde bulunduğu anı yaşabilen ve geleceğini buna göre şekillendirebilen kişilerdir özgüven sahibi kişiler.

    Özgüvensiz kişilerin genel olarak kendileri hakkında sürekli olumsuz düşünceleri vardır ve bu düşünceleri kendilerine yaşam biçimi olarak kodlamışlardır. Yani başarı onlar için bir tesadüftür.Kendilerinin başaralı olabileceğine inanmazlar. Başarılı oldukları bir iş varsa bile bunu kendilerine “şans eseri oldu” şeklinde kodlarlar. Bu durum özgüvensiz kişilerin diğer kişiliklerden daha depresif, daha antisosyal olmalarına yol açmaktadır.

    Çoğu insanın kendine güvenmediği, kendini eksik hissettiği bir alan olabilir. Kimisi topluluk önünde konuşmaktan çekinir, kimisi araba kullanmak konusunda kendisine güvenmez. Bu durumun nedenleri vardır. Utangaçlık, alaya alınma korkusu, başarısızlık korkusu gibi. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma korkusu da bunlardan birisidir. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma ve bunların üstesinden gelememe korkusu yüzünden riskli işlere girmeye cesaret edemeyen birçok insan vardır. Bir kişi işinde başarılı olsa bile bu korku yüzünden panik yaşayabilir. Bu korku kişinin enerjisini bitirebilir.

    Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır.Başarılı olma yolunda güç ve istek verir. Başarılarımızla gurur duyabilmeyi sağlar. Özgüven bu kadar önemliyse hayatımızda ve eğer geliştirilebilen bir duyguysa geliştirebilmek de bizim elimizdedir. Bunun için de birkaç küçük ipucu vardır:

    • Öncelikli olarak yakın çevrenizde kendine güveni yüksek birini bulabilir ve bu kişinin davranışlarını inceleyerek kendinize örnek alabilirsiniz.

    • Kendinize hedefler koyun.Bu hedefleri gerçekleştirdikçe kendinizi tebrik edin. Bu sayede başarınız, cesaretiniz, mutluluğunuz ve kendinize olan güveniniz artacaktır.

    • Kendinizin olumlu yönlerinizi keşfedin. Bir kâğıda olumlu özelliklerinizi yazın. Gerekirse yakınlarınızdan yardım isteyin. Onlara olumlu özelliklerinizi sorun. Kendinizi güçsüz hissettiğinizde olumlu özelliklerinizden destek alın.

    • İnsan olduğunuzu, hata yapabileceğinizi unutmayın. Her insan hata yapar. Bunu kabullenin. Kendinizi sürekli suçlamak yerine kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.

    • Kendinizle ilgilenin. Spor yapın, bakım yapın. Hobileriniz olsun. Keyif almak için yapın bunları. Kendinize değer verin.

  • Psikoloğa deliler mi gider?

    Psikoloğa deliler mi gider?

    -“Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Kafam çok karışık..”

    -“Bir psikoloğa görün istersen.”
    -“Sensin deli.”
    -“Delilik değil ki bu. Konuşursun, rahatlarsın hem.”
    -“Aksam vakti elimi kana bulatma bak.”
    ….
    -“Gidecek misin?”
    -“Tamam tamam. Senin dediğin olsun. Tanıdığın psikolog var mı? Ücreti ne kadar?”
    -“Var var. … tl.”
    -“Sadece konuşacağız yani.”
    -“Evet, yardımcı olur mutlaka.”
    -“Ohoooo, iki muhabbete … tl mi olur? O versin bana … tl, bak ben neler anlatıyorum”

    Eminim psikolog tavsiye edilen pek çok kişi bu diyaloğa benzer tepkiler vermiştir. Bu yaygın bir düşünce ne yazık ki. Psikoloğa gitmeye hala günümüzde hakaret gibi bakan insanlar var. Sağlık denince akla beden sağlığı geliyor çünkü. Oysaki kendimizi sadece bedensel olarak kötü hissetmeyiz. Hemen hemen hepimiz yaşamımız boyunca depresyon, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları, aile içi çatışmalar ve iletişim sorunları, boşanma, kayıplar, çocuklarımızla ilgili sorunlar, yas gibi zorlayıcı yaşam olaylarıyla karşı karşıya kalmışızdır. Bazen olur ki, yaşamımızda karşılaştığımız bu zor durumlar karşısında ne yapacağımızı bilemeyiz. Bazen kararsız kalır, bazen acı çekeriz. Bazen yapmak istemediğimiz tekrarlayan davranışların esiri oluruz. Bazen karşılaşma ihtimalimiz olan bazı olaylarla ilgili öyle kaygılanırız ki, bedensel duyumlarımızı kontrol edemeyiz.

    Her şeyin daha zor olduğu böyle zamanlarda yardım istemek güç olabilir, sorunlar çözümsüz ve karmaşık görünebilir. Hatta çözüm yanı başınızdayken bile görmek mümkün olmayabilir. Aslında daha öncesinden, bir şekilde sorunlarınızın üstesinden gelmişsinizdir. Sadece yeniden bu yeteneğinizin farkına varmak, kendi ışığınızı görmek ve kullanmak için desteğe ihtiyacınız vardır.

    Şuanda bu yazıyı okuduğunuza göre, sorunlarınız yaşamınızı olumsuz yönde etkilemeye ve çaresizlik duygusunu yaşamaya başlamış olabilirsiniz. Elbettepsikolojik yardımalmaya ihtiyaç duymak ve bu doğrultuda ilk adımı atmak zor bir süreçtir. Cesaretinizi yarın topladığınızda, daha uzun ve zorlu bir iyileşme süreci sizi bekliyor olabilir… Yeniden gücünüzü toplamak, hayata dimdik ve gülümseyerek bakabilmek için ihtiyacınız olan desteği almaktan çekinmeyin. Bu tıpkı başınız ağrıdığında, bir doktora gitmekle aynı şeydir.

    Siz siz olun, yaşamınızda karşılaştığınız zorluklara kendinizi mahkûm edecek kadar DELİ OLMAYIN!

    Alan mezunu, alanında tecrübeli, gerekli eğitimleri almış yetkin birine başvurup işbirliğinden faydalanarak içinden çıkamadığınız sorunlara çözüm bulun.

    Kim bilir belki desorunlarınızla etkili bir şekilde baş etmeye başladığınızda, Güzide hanım “Ben sorunumla yıllardır boşuna yaşamışım. Yıllardır nerelerdeydiniz!”diyen birçok danışanımdan biri olabilirsiniz