Etiket: Yaşam

  • Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    Mutsuzluk Sanatı, Neden Mutsuz Oluruz?

    İnsanoğlunun gelişim sürecine baktığımızda eskiye nazaran çok daha fazla çalıştığımızı, daha fazla şeye sahip olduğumuzu ama buna rağmen daha güvensiz ve daha mutsuz olduğumuzu görmek hiç de zor olmasa gerek.

    Her şey için dört bir yanımızda kurslar açılıyor, kitaplar yazılıyor, mutlu olmanın on yolu, huzuru yakalamanın sırları, insanları etkilemenin prensipleri, bilmem kaç zamanda bir milyon dolar kazanmanın yöntemi… Her şeyin öğrenilecek bir şey olduğunu ve bunu başarabileceğimizi söyleyen bir sürü insan.

    Çekimin yasası; evrenden isteyin ve sahip olun sloganlı yüzlerce garip kitap. Herkes size nasıl mutlu, zengin ya da popüler olacağınızı öğretmeye çalışıyor.

    Buda ‘’Acının kaynağı istemektir’’ der. İstedikçe ve sahip olamadıkça mutsuzluğa sürükleniriz. Bazı maddi şeylere sahip olmanın ya da bilgiye ulaşmanın peşinde koşarken biz, yaşamın bilgeliğini kaçırır olduk.

    Mutluluğun kriteri yüksek maaşlar, marka kıyafetler, sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımız oldu.

    Herkes daha fazlasına sahip olmak için gece gündüz çalışıyor. Denize sıfır bir yazlık, daha yüksek model bir araba ve daha fazla beğenilmek için durmadan çabalıyor insanoğlu. Zengin ya da popüler olunca mutlu olacağımızı düşüyoruz.

    10 tane eviniz olsa birinde oturabilirsiniz, 5 tane yazlığınız olsa birine gidebilirsiniz, 20 tane arabanız olsa birine binebilirisiniz.

    Ünlü düşünür Montaigne’nin dediği gibi ‘’Dünyanın en büyük tahtına dahi otursanız, oturduğunuz şey en nihayetinde kendi kıçınızdır’’.

    Tüm yaşam hayallerimiz bir ev, bir araba, yüksek bir maaş hedefleri arasında sıkışmış durumda. Bunlara ulaşmak için o kadar yoruluyoruz ki eve geldiğimizde koltuğa yığılıp birbirinin aynısı dizileri izlemekten ya da neredeyse hiç değişmeyen birkaç web sitesinde gezinmekten başka yaptığımız bir şey kalmıyor.

    Mutluluğu dış dünyada ve insanlarda aramak yerine, kendi iç dünyamıza bakmayı denemiyoruz bir türlü.

    Gittikçe yalnızlaşıyoruz. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bir araya gelmeyeceğimiz insanlarla sohbet edip mutlu olmaya çalışırken, yanı başımızda iş arkadaşımızla ya da komşumuzla samimi iki sohbet etmiyoruz.

    Yakınlaştığımız şey ruhlar değil yalnızca bendenler.

    Kısa sürede sevişmeyle sonlanan, bir daha görüşmenin gerekmediği yakınlaşmalar. Bir araya gelince bizi terk eden sevgilimizle başlayıp, canımızı sıkan patronumuzla biten birbirinin aynısı sohbetler.

    Herkes yaralarını saklıyor, aslında olmadığımız bir ben sunup, sonra o yalancı benin sevilmesini bekliyoruz. Şu an anımsayamadığımız ünlü bir şarkıcının sözleri geziniyor aklımda ‘’Benim için en zor olan şey sabah uyandığımda kendimi yalnız hissetmem, üstelik yanımda biri uyurken!’’

    Hayatın sanıldığı kadar zor ya da karmaşık olmadığını düşünüyorum.

    Ünlü psikolog A. Maslow ‘’ihtiyaçlar hiyerarşisi’’nde sağlıklı insanın 4 temel ihtiyacı olduğunu söyler.

    Birinci basamakta yeme-içme ve cinsellik, ikinci basamakta barınma ve güvende olma, üçüncü basamakta sevme-sevilme, ait olma ve dördüncü basamakta toplum tarafından onaylanma-beğenilme ihtiyacı. Bu dört ihtiyacı karşılayan kişinin sağlıklı bir insan olarak yaşamını sürdüreceğini savunmaktadır.

    Bakıldığında herkes bunlara sahip olmak için çabalıyor gibi görünse de ölçüyü kaçırınca sorunlar baş gösteriyor. Aşırı yemek takıntısı obeziteye, ev sahibi olma takıntısı yaşamı erteleyip işkolik olmaya, sevilme ihtiyacının saptırılması, ilişki bağımlılığına ya da çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmeye, sosyal beğeni isteğinin abartılması bizi olmadığımız gibi biri olmaya sürüklüyor.

    Özetle mutlu bir yaşam için; bir ev, doymuş bir mide, temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için YETERLİ miktarda para, dostlara ve hobilere ayrılmış zamanların yeterli olduğuna inanıyorum.

    Yaşam dediğimiz şey hepi topu 75 yıldan ibaret. (Tabi şanslıysanız!)

    Ben 75 yılı 3’e bölüyorum; ilk 25 yılda zaten çocukluktu, ergenlikti, okuldu derken ne olduğunu anlayamıyorsunuz. Son 25 yılda doktor oluyorsunuz; kalp nerede, böbreklerde nerede, tansiyona ne iyi gelir, sağlıkla ilgili bir sürü şey öğreniyorsunuz. Geriye 25’le 50 yaş aralığında sağlıklı, bilinçli, bir zaman dilimi kalıyor. Onu da hırslarımızla, geçmişin hayal kırıklıklarıyla, geleceğin kaygılarıyla harcamamak gerek. Dediğim gibi hayat 3 parça ve en işe yarar parçasını nasıl yaşayacağınızı iyi düşünmek gerek… Hayatta 3’ün 1’ini alabiliyorsanız ne ala…

    Boşa geçen bir ömrün; orta yaş bunalımları, başkalarını suçlamalar ve pişmanlıklarla geçmesini istemiyorsak belki de oturup hayatımızı yeniden gözden geçirmenin tam zamanıdır.

    Yaşam ileri doğru yaşansa bile ancak geriye doğru anlaşılabilir. Bu güne kadar ne yaşadık ve bundan sonra ne yaşamak istiyoruz? Ve en önemlisi öldükten sonra mezar taşınıza yaşamınızı özetleyecek ne yazılacak!!! Bi düşünün derim.

    Hayattan 3’ün 1’ini aldığınız bir yaşam sürmeniz dileğiyle.

  • Sanal Uyuşturucu = FOMO

    Sanal Uyuşturucu = FOMO

    Yaşamımızın her anında aktif olarak yer alan en büyük durumlardan biri hatta en büyüğü olarak ‘sosyal medya’ karşımıza çıkmaktadır. Sosyal medyadaki bilgi akışı çılgınlığı o kadar yoğundur ki bu bir süre sonrasında sürekli takipte kalınması gereken bir olgu olmaktadır.

    FOMO; açılımı; ‘fear of missing out’ yani gündemi-gelişmeleri kaçırma korkusu ve bununla bağlantılı olarak elinde sürekli akıllı telefonlar olan, uykusuz ve işlevselliğini yitirmeye başlayan bir kuşaktan bahsedilebilir. Bu korkunun oluşmasındaki neden kontrol gücünü elden kaybedeceğim düşüncesi ile bağlantılıdır. Her an, her şeyden haberdar olmak isteyen kişi; rutin yapması gereken işlere kendini vermekte zorlanır çünkü gündem bir yandan onun kontrolü dışında akmaktadır ve o takip edememektedir. Bununla bağlantılı olarak ‘nomofobi’ diye adlandırılan telefona bağımlılık durumu ortaya çıkar.

    Sosyal medyada yer almamak ve yer alınca da istenilen miktarda beğeni ve yorum almamak kişide kendisinin ‘onaylanmayan ve beğenilmeyen kimse’ olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Bu da bireyin özgüveninde düşüş gerçekleşmesine yol açmaktadır.

    “FOMO tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık mıdır?” sorunu sıklıkla duymaktayım. Eğer yaşamınızda sosyal medya çok önemli bir rol oynuyorsa, uzak kaldığınızda kriz halinde hemen sosyal medya hesaplarınıza koşmak istiyorsanız yani yoksunluk belirtisi gösteriyorsanız, ona kavuştuğunuzda rahatlama hissi yaşıyorsanız ve sosyal medya hesaplarınızdan uzak kaldığınızda mutsuz oluyorsanız; bu tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık durumuna ulaşmış demektir. Çünkü yaşam kalitenizde ciddi anlamda tahribata yol açmaktadır.

    FOMO en çok Z kuşağı bireylerde yani 15-35 yaş arası “internet çağı çocuğu” diyebileceklerimizde görülmektedir. Özellikle de erkeklerde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.

    Daha çok bilgisayar başında çalışan bireylerde FOMO görülmektedir. Sosyal medya sayesinde sosyalleşen kişilerde de FOMO ortaya çıkmaktadır. Sosyal medya ortadan kalktığında yalnızlaşan ve mutsuz kişilerdir.

    Aile içerisinde de arkadaş çevresinde de yüz yüze yani gerçek olan ilişkileri zedelemektedir. Çünkü herkes elinde telefonuyla gerçek yaşamdan koparak, “sosyal engelli” bireylere dönüşmeye başlamaktadırlar.

    Peki yaşamımızda hiç mi yer almayacak? Tabiiki hayır. Ancak asıl olan şey tüm yaşamımızı sarıp sarmalayan bir amaç olması yerine araç olması gerekmektedir.

    Bundan kurtulmak ilk aşamada zorlu olacaktır; bireysel olarak baş edemiyorsanız; artık yaşam kalitenizde düşüş; ilişkilerinizde bozulmalar ve işlevsellikte sorunlar yaşıyorsanız mutlaka bir uzmandan destek almanızı öneririm.

  • Herkes Kendi Boşluğunu Arıyor

    Herkes Kendi Boşluğunu Arıyor

    Büyük Ev Ablukada diye bir alternatif grubun ”Boşluk” isimli şarkısını dinlerken şarkının nakaratında ”herkes kendi boşluğunu arıyor” diye duydum.

    Genellikle tek bir açıdan bakılırken;hep bir boşluk doldurma çabası varken ;neden tersi olmasın ki? Kendi boşluğunu aramak!

    Her şey yolunda gidiyor olsun yaşamımızda ;”aile,maddiyat,ilişki,rutin,sosyal yaşam,vs.” ancak bir şeyler yetmiyor,sanki eksik olan bir şeyler var…

    Öyle değil mi zaten;etrafta kaç kişiye bunu dile getirseniz mutlaka boşluk var yaşamında yani insanlarda da şu izlenim oluşuyor ;”herşey bu kadar da yolunda gidemez.”

    Baktınız ki yaşamınızda herşey yolunda gidiyor.Fakat sizi içten içe kemiren bir düşünce devreye giriyor ;”hadi canım hiç kimsenin hayatı bu kadar yolunda gidemez!” Ozaman düşünmeye ve arayışa başlıyorsunuz;”kendi boşluğumu bulmam gerek!”

    Varoluşun vermiş olduğu ağır boşluk;yaşama tutunmanın zorluğu karşılaştığınız olgular olabilir.Siz artık düşünen bir canlısınız!

    Bunca zaman hayatınızın en derininde yer alan;hayat koşuşturmacaları ,yetişme teleşları,akut durumlar için stres yaşamalar,hep daha iyiye gitme çabaları bir kenara taşınıyor ve düşünmeye başlıyorsunuz.Tamam bu kadar zaman varoldum ancak kendilik varolşumda bir boşluk var!

    Varolduğum zaman diliminde burdaki amaç üzerine ne kadar enerji harcadım,Sadece günlük işler için dünyaya getirlmiş bir canlı olma ihtimalim var mı?Biricik olma telaşı yanında ;ailelerinizin tüm kardeşlerinize vermiş olduğu ya da vermeye çalıştığı eşit ilgi aklınıza geliyor.

    Herkes kadar sırdan bir yaşam yaşamanın amacı ne;insanlık bir sürü ve kesilene kadar ben de bu sürünün bir parçası olma ihtimalim kaç diye düşünceye dalınır.

    Aynayı kendimize döndürdüğümüzde gerçeklerle yüzleşme başlar.Aslında sizde herkes gibi belli bir saatte uyanıp,belli bir saatte yatıyorsunuz;belli stresler yaşayıp-yaşatıyorsunuz;temel ihtiyaçlarınızı (yemek,barınmak,cinsellik,tuvelet,uyku)herkes gibi gideriyorsunuz

    Dönüp bakıyorsunuz ki aslında kocaman bir boşluk avucunuzun tam da içindeyken;bunca zaman geçici körlük yaşamışsınız.

    Tebrikler kendi boşluğunuzu yaratmanın ilk adımını attınız; ya sonra?

  • Kaygı ve Kaygı Bozukluğu

    Kaygı ve Kaygı Bozukluğu

    Her insan,günlük yaşamında sağlık,sınav,iş,aile problemleri gibi birçok farklı konular ile ilgili kaygı duyabilir.Kaygı,insan için doğru şekilde kullanıldığında ve belirli bir düzeyde olduğunda yalnızca normal değil aynı zamanda uyumsal ve işlevselliğimiz için yaşamsaldır.Uyarıcı niteliktedir,olası tehditlere karşı çözüm bulunmasını ve çözümlerin hayata geçirilmesini sağlar.Örneğin;bir sınava girmek üzereyken,başarısız olma endişesi,yeterli derecede sınav hazırlığına neden olur.Dikkati ve konsantrasyonu arttırır.

    Anksiyete Bozukluğu yaşayan kişilerde ise endişe hali sürekli,nedeni olmayan,nedeni olsa bile durumla uygunsuz,aşırı ve denetlenemez niteliktedir.Kişinin günlük,sosyal ve mesleki yaşamını olumsuz yönde etkiler;kişi kendini denetleyemez,sakinleştiremez.

    Anksiyete Bozukluğu çocukluk dönemi ve genç yetişkinlik döneminde başlar,sinsi bir gelişim gösterir.Çocukluk dönemi travmaları,genetik faktörler,kişilik özellikleri,stresli yaşam olayları kaygı bozukluğunun oluşumunda etkilidir.Belirtilerde dönem dönem iyileşmeler görülebilir ancak stresli yaşam olaylarında alevlenmeler göstermekte ve çoğunlukla kötüleşmektedir.

    Anksiyete Bozukluğu Belirtileri

    -Aşırı ve kontrol edilmesi zor endişeler

    -Kas gerilmesi

    -Huzursuzluk

    -Çabuk sinirlenme

    -Sebepsiz yorgunluk

    -Uyku problemleri ( uykuya dalmakta güçlük,gece sık sık uyanma,en ufak seste irkilme)

    -Dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü

    -Titreme ve seyirmeler

    -Terleme

    -Kalp atışlarında hızlanma,çarpıntı hissi

    -Yutma güçlüğü

    -Mide bulantısı

    -Nefes darlığı

    -Göğüste ağrı ve sıkışma

    -Boğulma hissi

    -Otokontrolünü yitirme hissi

    Anksiyete Bozuklukları DSM V’e göre tanımlanmaktadır.Yaygın anksiyete bozukluğu,Panik bozukluk,Agorafobi,Özgül fobi,Sosyal kaygı bozukluğu,Ayrılma kaygısı bozukluğu,Selektif mutizm olarak birincil kaygı bozukluklarını içermektedir ve kişinin birden fazla kaygı bozukluğu olabilir.

    Kaygı ile ilişkili semptomların diğer nedenleri ise Obsesif-kompulsif bozukluk,Travma sonrası stres bozukluğu,Akut stres bozukluğu,Çekingen kişilik bozukluğu,Majör depresif bozukluk için kaygılı sıkıntılı belirteci,Somatizasyon bozukluğu ve Hastalık kaygısı (hipokondriazis) bozukluğudur.

    Anksiyete Bozukluğu Tedavisi

    Değerlendirmede ilk yapılması gereken,belirtilerin herhangi bir fiziksel rahatsızlıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemektir.

    Anksiyete tedavi edilebilir bir bozukluktur.Psikoterapi ya da ilaç tedavileri uygulanabilir.Bir kişi için uygun olan tedavi,bir başka kişi için uygun olmayabilir.Kapsamlı değerlendirme sonucunda, hastalığın seyri ve şiddetine göre uzmanlar tarafından uygun tedavi yöntemi belirlenir.

    Psikoterapinin temel hedeflerinden biri,bozukluğun oluşumuna ve kişide şikayetlere neden olan altta yatan faktörlerin belirlenmesi ve buna uygun tedavi planının yapılmasıdır.Terapi süresince,kişide kaygıyı alevlendiren tetikleyicilerin belirlenmesi,düşünce,duygu ve davranışların anlamlandırılması,kaygının kontrol altına alınması şeklinde birden çok hedefe ulaşılması amaçlanmaktadır

  • Alerji nasıl gelişir?

    Alerji genetik yatkınlığı olan yani anne, babası ya da kardeşlerinde alerjik hastalığı olan bireylerde çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkmaktadır. Genetik yani kalıtımsal özellikler alerjik hastalıkların ortaya çıkması açısından önemlidir. Son yıllarda giderek artan alerjik hastalıkların sıklığı “hijyen hipotezi” ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu hipoteze göre sosyal ve ekonomik gelişime paralel olarak doğal yaşamdan uzaklaşılması bağışıklık sistemimizin farklı yönde davranışlarına neden olmaktadır.

    Doğal yaşamdan uzaklaşma, yoğun aşılama programları ile enfeksiyonlardan korunma, beslenme alışkanlıklarının değişimi, çekirdek aile yaşamı, hava kirliliği, tütün dumanına maruz kalınması vb gelişen dünyamızdaki yaşam tarzlarımızdaki değişiklikler alerjik hastalıkların gelişimine zemin hazırlamaktadır. Bu süreçte bağışıklık sistemimizde olması gereken ve yabancı maddelere karşı verilmesi gereken normal yanıtlarda değişiklikler olur. Ve sonuç olarak genellikle hayatın ilk yıllarından başlamak üzere vücudumuza yabancı ama zararı olmayan maddelere (ev tozu akarları, polenler, besinler vb) karşı IgE olarak adlandırdığımız antikorlar üretilmeye başlar (duyarlılaşma).

    Sonunda zararsız olarak bilinen maddeler birey için “antijen” haline gelmiştir. Alerjen olarak adlandırılan bu antijenler solunum yoluyla, deri, ağızdan ya da enjeksiyon ile vücudumuza girebilir.

    Antijene özgün IgE yapısındaki antikorlar mast hücrelerinin yüzeyinde tepkimeye girerek bu hücrelerden histamin ve çeşitli maddelerin salınımına neden olurlar. Ve o bölgede ani başlayan reaksiyon meydana gelir. Bulgularda organa göre farklılıklar gösterir. Bu reaksiyonlar hafif olabildiği gibi yaşamı tehdit eden anafilaksi (şok) gibi de olabilir. Örneğin bahar ayında polenlere maruz kalan bir kişide burun semptomları ortaya çıkarken başka birinde astım bulguları görülebilir.

  • Üniversite Öğrencilerinin Depresyonlarının İncelenmesi

    Üniversite Öğrencilerinin Depresyonlarının İncelenmesi

    Son yıllarda depresyon tanısı alan, tedavi gören ve depresyon için ilaç kullanan üniversite öğrencilerinin sayısında bir artış gözlenmektedir. Depresyon üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı duygusal problemlerden en ciddi olanıdır çünkü yetişkinleri ve genç yetişkinleri doğrudan ve derinden etkilemektedir. Çünkü üniversite yılları boyunca gençler yetişkin dünyasına adım atmaya başlamaktadırlar. Bir başka deyişle üniversiteye adım atan genç yetişkinler, farklı bakış açıları, farklı yaşam biçimlerini keşfetmeye başlamakta ve değişik rolleri olduğunu fark etmektedirler. Bir yandan bağımsız olmaya çalışırken, bir yandan da kendilerinden beklenen gelişim görevlerinden olan yakın ilişkiler kurma çabasına girmektedir. Üniversite öğrencileri kendi beklentileri ile diğer insanların (arkadaşları ve aileleri) beklentilerini karşılama konusunda denge kurmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca, üniversite öğrencileri kendilerini keşfetmeye çalışmakta, bu kendini keşfetme süreci ise zaman zaman benlik saygısında iniş ve çıkışlar yaşamalarına neden olabilmektedir. Ayrıca üniversite öğrencilerinin değişen çevre ve kalma yeri gibi koşullara uyum sağlaması da gerekmektedir. Bu nedenle, üniversite yaşamı hem olasılıkları hem de olumsuz yaşam koşullarını ve stres faktörlerini beraberinde getirmektedir. Sonuçta üniversite öğrencileri yaşadıkları baskı sonucunda öfke, kaygı ve depresyon gibi bazı psikolojik belirti ve sorunlara daha yatkın hale gelebilmektedirler.

    Araştırmanın Amacı:Depresyon üniversite öğrencilerinde oldukça yaygın olduğu ve yaşamlarını olumsuz yönde etkilediği için depresyonun incelenmesi çok büyük önem taşımaktadır. Üniversite öğrencilerinin yaşam koşulları ve gelişim özellikleri dikkate alındığında dış görünümden memnun olmama, akademik başarısızlık ve kalma yerine uyum sağlayamama değişkenleri depresyon için en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle bu araştırma üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerini cinsiyet, dış görünümden memnuniyet, kalma yeri ve akademik başarı değişkenleri açısından incelemek için gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada, (1) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri nasıldır?, (2) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri dış görünümden memnun olma düzeylerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (3) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri akademik başarılarına göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (4) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri cinsiyet ve kalma yerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır?, (5) üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri dış görünümden memnun olma ve akademik başarı değişkenleri kontrol edildiğinde cinsiyet ve kalma yerine göre anlamlı olarak farklılaşmakta mıdır? Sorularına yanıt aranmıştır.

    Araştırmanın Yöntemi:Bu çalışma Anadolu Üniversitesi’ne devam eden 440 üniversite öğrencisiyle gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların 315’i kadın, 123’ü ise erkektir; 102’si birinci sınıf, 105’i ikinci sınıf, 110’u üçüncü sınıf, 123’ü ise dördüncü sınıftır. Araştırma verileri, Beck Depresyon Envanteri, Beden 90 A. Aykut Ceyhan et. al. Organlarından Memnuniyet Ölçeği ve araştırmacılar tarafından bu araştırma için geliştirilmiş olan Kişisel Bilgi Anketi ile toplanmıştır. Kişisel Bilgi Formu üniversite öğrencilerinin cinsiyet, sınıf düzeyi, akademik ortalama ve kalma yeri ile ilgili sorulardan oluşmaktaydı. Data analizinde ise bağımsız gruplar için t testi, iki yönlü varyans analizi ve iki yönlü ANCOVA (Kovaryans) analizi kullanılmıştır.

    Araştırmanın Bulguları:Üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerine ilişkin dağılımın ortalaması 12.63, standart sapması ise 8.21 olarak bulunmuştur. Üniversite öğrencilerinin %25’inin depresyon puanları yedi ve yediden düşük, %50’sinin puanları ise 11’e eşit veya 11’den düşüktür, %75’inin puanları ise 17 ve daha altında yer almaktadır. Bu sonuçlara göre, üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğunun depresyon düzeylerinin yüksek olmadığı ifade edilebilir. Araştırmanın bulguları dış görünümlerinden memnun olmayan üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin dış görünümünden memnun olanların depresyon düzeylerinden daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca akademik başarısızlık yaşayan öğrencilerin depresyon yaşama olasılıkları akademik olarak başarılı olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Araştırmanın bulguları üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin cinsiyete, kalma yerine ve bu iki değişkenin etkileşimine göre anlamlı olarak farklılaşmadığını ortaya koymaktadır. Kovaryans analiz sonuçları ise üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin dış görünümden memnun olma ve akademik başarı değişkeni kontrol edildiğinde de cinsiyet, kalma yerine ve iki değişkenin etkileşimine göre anlamlı olarak farklılaşmadığını göstermektedir.

    Araştırmanın Sonuçları ve Öneriler: Araştırmanın bulguları üniversite öğrencilerinin kalma yeri ve cinsiyetlerinin depresyon düzeylerinde farklılık oluşturmada önemli faktörler olmadığını ortaya koymuştur. Bu faktörler, üniversite öğrencilerinin dış görünümlerinden memnun olma ve akademik başarı durumları kontrol edildiği halde anlamlı bir farklılığa yol açmamıştır. Öte yandan, üniversite öğrencilerinin dış görünümlerinden memnun olmaları ve akademik başarıları depresyon düzeylerinde anlamlı etkilere sahiptir. Depresyon üniversite öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı en önemli psikolojik problemlerden birisi olduğu için üniversite öğrencilerine etkili psikolojik yardım hizmetleri sunulması gerekmektedir. Bu nedenle üniversite öğrencilerinin kendini kabul düzeylerini yükselten, iletişim becerilerini ve sosyal ilişkilerini geliştiren farklı depresyonla baş etme programları geliştirilebilir. Bu programların tasarlanıp hazırlanmasında ise dış görünümden memnun olup olmama ve akademik konular da dikkate alınmalıdır. Bu çalışmanın bazı sınırlılıkları vardır bu nedenle bu araştırma başka çalışmalarla tekrarlanabilir. Bu araştırmanın katılımcılarının sayısındaki sınırlılıktan dolayı, üniversite öğrencilerinin depresyon düzeyleri ile cinsiyet, dış görünümden memnun olma ve kalma yeri arasındaki etkileşimler daha büyük çalışma gruplarıyla gerçekleştirilebilir. Üniversite öğrencilerinin depresyonlarını daha ayrıntılı olarak ele almak için nitel çalışmalar yapılabilir.

  • Okul Öncesi Dönemin Önemi

    Okul Öncesi Dönemin Önemi

    Çocukların keşfetmek ve öğrenmek için doğal bir eğilimleri vardır. Öğrenme çok erken yaşlarda başlar ve hayat boyu devam eder. Çocuklar dünyaya geldikleri ilk andan itibaren, daha okula başlamadan çok önce öğrenmek ve keşfetmek için büyük bir heves duyarlar: etkin bir şekilde çevrelerini keşfederler, iletişim kurmayı öğrenirler ve çevrelerinde gördükleri şeylere dair fikirler oluşturmaya başlarlar. Okul öncesi dönem, yaşamın temelidir. Bu dönemde öğrenme hızı çok yüksektir. Çocuğun ne kadar keşfedebileceği, neler öğrenebileceği ve hangi hızla öğrenebileceği çocuğun çevresinin ne kadar destekleyici olduğuyla ve çocuğa ne gibi olanaklar sunulduğuyla yakından ilişkilidir. Erken yaşam deneyimleri çocuğun okula, öğrenmeye ve kendi becerilerine dair geliştireceği tutumları belirler ve okul başarısını etkiler. Okul öncesi dönemde olumlu deneyimler yaşayan çocuk okula, öğrenmeye ve kendi becerilerine dair olumlu tutumlar geliştirir. Çocuğun erken yaşta olumsuz deneyimler yaşaması ise onun bütün eğitim yaşamını etkileyecek problemler yaşamasına neden olabilir. Okul öncesi çağda olumsuz deneyimleri olan çocuğun öz değerinin düşük olduğu, okulda ve okul sonrası yaşamda düşük başarı gösterdiği ve daha fazla davranış problemi sergilediği bilinmektedir.

    Eğitim hakkı farklı çocuklar için farklı engeller ile ihlale uğramaktadır. “4+4+4 eğitim sistemi” ile birlikte okula yeni başlayacak 5-5,5 yaş çocukların çok çeşitli sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamıştır. Çocukların bir kısmı, okula başlamamak için gelişim açısından “yetersiz” raporu almak zorunda kalmış, okula başlayanlar uyum sorunları yaşamış, çocukların bir kısmı da ikinci dönem kalem tutma ve yazı yazmaya geçildiği aşamada yeterli gelişmeyi gösteremeyip okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de yapılan çalışmalara bakıldığında,okul öncesi eğitim 71 ilde zorunlu hale getirilmesine rağmen okul dönemine geçen çocukların okuma yazma çalışmalarında yetersiz kaldığı özellikle dezavantajlı grupta yer alan ( yoksul, göçmen vb) ailenin çocuklarının eğitimi yarıda bıraktığı veya öğrenmekte güçlük çektiği görülmektedir.

    Okula başlama, zihinsel, bedensel, duygusal ve sosyal açıdan bir “hazırlıklı oluş” gerektirir. Bunun anlamı, çocuğun herhangi bir duygusal zorluğa uğramadan, kolayca ve yeterli bir şekilde öğrenebileceği dönem olarak tanımlanır. Okula başlamak yalnızca okuma-yazma öğrenmek demek değildir. Bu noktada; okul öncesi eğitim önemlidir çünkü bireyin yaşam boyu edineceği becerilerin temeli okul öncesi dönemde atılır. Gerekli becerileri edinerek okula hazır başlayan çocuklar beklentileri daha kolay karşılar. İlköğretime hazırlık kapsamında okuma-yazmayı öğrenmek, matematik işlemleri yapabilmek için gerekli becerilerin kazandırılması ancak okul öncesi eğitim ile gerçekleşir.

    Dünyanın pek çok ülkesinde eğitim sistemlerinin başlangıç süreci ile eş zamanlı olarak uygulamaya konulan okul öncesi eğitim, ülkemiz eğitim öğretim sistemi içinde sadece 15 yıllık bir geçmişe dayanmaktadır. Bu durum eğitimde aksaklıklara neden olmakla birlikte çocukların diğer eğitim süreçlerini de etkilemektedir. Okul öncesi dönemde dikkat edilmesi gereken konulardan birisi çocuğun hazır bulunuşluk düzeyidir. Hazır bulunuşluğun gerçekleşebilmesi için öncelikle olgunlaşmanın ve öğrenmenin gerçekleşmesi gerekmektedir. Örneğin; 6 yaşındaki bir çocuğun okuma yazmayı öğrenebilecek zihinsel düzeye (yaş-zekâ- sinir sitemi koordinasyonu) sahip olması ve buna istek duyarak olumlu tutum sahibi olması hazır buluşluk düzeyini arttırmaktadır. Okul öncesi dönem çocuğun eğitime başlaması ve oyun döneminin yanı sıra eğitime hazırlığı açısından da oldukça önemlidir. Bu süreçte çocuğun hem aile tarafından hem de öğretmenler tarafından desteklenmesi önemlidir.

  • Askerlik Öncesi-Askerlik Süreci-Askerlik Sonrası  İnsan Psikolojisi

    Askerlik Öncesi-Askerlik Süreci-Askerlik Sonrası İnsan Psikolojisi

    Her yıl 140.000’e yakın askerin psikolojik sorunlar yaşayarak Psikoloji ve Psikolojik Danışmanlık servislerine başvuru yaptığıyla ilgili haberleri sık sık medyadan takip ediyoruz. Devletin bu konuda belirli çalışmaları ve uygulamaları var ancak bu süreç  kişiden kişiye değişen, kişisel bir süreçtir ve bireyin tümüyle devlette yönelik bekleyiş içerisine girmesi de yanlış olur. ‘Askerlik olmalı mı?’ ya da ‘kişinin seçimine bırakılmalı mı?’ gibi konular benim konum değildir. Ben sadece bir psikolog olarak askerlik öncesi, askerlik süreci ve askerlik sonrası insan psikolojisiyle ilgili konulara değineceğim. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre her 100 askerden 10’unda askerliğin kalıcı sorunlara yol açtığı saptanmıştır. II. Dünya savaşından buyana süren çok sayıda vakalar var.  

    Askerlik hiçbirimiz için alışılagelmiş olmadığı gibi birçoğumuz için zor bir süreç olabiliyor. Bu süreç içerisinde ben zorluk yaşamadım diyebilecek asker sayısı hiç kuşkusuz yok denecek kadar azdır. Bu süreçte zorlanıyor olmamız doğal olduğu gibi, Kamp tarzı etkinliklere katılmamış, kurallı bir yaşama alışık olmayan, belirli grupsal spor faaliyetleri yapmamış kişiler için çok daha zorlayıcı bir süreçtir. Askerlik görevini yapmadan 1-2 yıl öncesinde bir psikoloğa danışılması ve kişinin bu süreci bir profesyonel ile birlikte kendi yaşam şekline uygun hale getirmesi ruh sağlığı açısından önem taşımaktadır.

    Askerlik sürecine geçiş yapan kişilerin çevresindeki insanlar, hayat standartları, kısacası tüm yaşam şekillerinin değişmesi, bir de bunların üzerine daha önce hiç bu kadar kurallı yaşamadıkları bir hayat, daha farklı bireysel sorumluluklar,  aldıkları eğitim ki bunun içerisinde arkasındakileri koruma, başkalarına saldırma, savaşa hazırlık anlamında bir takım telkinler üzerinde temellendirilmiş bir öğrenme var. Bu bireylere vurmaları, arkasındakileri korumaları ve gerekirse öldürmeleri öğretiliyor, sınırlar getiriliyor, cezalar uygulanıyor. Bireysel yaşamdan koparak bir bütün içerisinde yaşamaları, orduda yer almaları, orduda karşı cinsten kimsenin olmayışı, her yerde hem cinslerinin dolu oluşu.. Bütün bunlar kişinin bir takım hassasiyetlerini tetikleyebiliyor.

    Çok genç yaşta askere gidiyor olmaları da ciddi bir etkendir. 19-20 yaşına kadar ailesine bağlı yaşamış, birçok sorumluluğu kendisi yerine ailesi üstlenmiş kişilerin askerlik sürecine girmeleri çok daha zordur. Birçoğunun ergenlik döneminin son evrelerinde askere gidiyor olmaları, kişiler üzerinde ciddi bir değişim ve şok etkisi yaratmaktadır. Ergenlik dönemi hepimizin hayatında var olan normal bir süreçtir, kişi bir takım çatışmalar yaşar,  kendi yaşantı şeklini seçmeye çalışır, iç dünyasında karışık bir ruh hali vardır. Bu duygu karmaşasının içerisine askerliğin de girmesi, bireyin iç karmaşasının dışavurumunu da çoğu zaman tetikler ya da daha belirgin bir hale getirir. Bireyi ciddi bir karmaşaya sokar.

    Bu olumsuzluklar bir takım bozulmalara yol açabilmektedir. Kişinin geçmişinde eğilimli olduğu veya var olmayan bir takım davranış bozukluklarının ya da hastalığın askerlik esnasında veya askerlikten sonra daha da belirginleştiğini görmekteyiz. Katıldığı bir çatışmada kendisi yaralanabilir, arkadaşları gözü önünde şehit düşebilir. Komutanının uyguladığı sözel veya fiziksel şiddet, aldığı cezalar kişi üzerinde travmatik bir hal bırakabilir. Genelde 17-21 yaş arasında ortaya çıkan Şizofrenik eğilimler yine askerlik dönemine denk gelebilir ve bu süreçte şizofrenik düşünceler başlayabilir. Panik atak eğilimi olan bir kişi yine bu süreçte atak geçirebilir veya atak geçirme sıklığı artabilir. Bipolar eğilimli kişiler çok neşeli, çok konuşkan, esprili  bir hale bürünebilir  ya da tam tersi  depresif, mutsuz, umutsuz, uyku sorunu yaşayan bir hal alabilir. Halk ağzıyla ‘kriz geçirdi’ şeklinde nitelendirilen bir saldırganlık halleri görülebilir.

    Birçok kişi travma yaratacak olayları kendi içinde yaşar, çevresiyle paylaşmaz ve bastırmaya çalışır. Böyle durumlar daha büyük risk taşıyabilir ve çok zaman sonra da olsa bir takım davranış bozukluklarına olabilmektedir. Askerlik sürecinden önce ve sonra bir profesyonele danışmak, psikolojik destek almak,  gerekirse Psikoterapi ve/veya ilaç desteğiyle yaşanan davranış bozukluklarının düzeltilmesi, hastalıkların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Önlem alınmadığı taktirde davranış bozukluklarımız hastalıklara, hastalıklarımız kişilik bozukluklarımıza dönüşebilmekte ve çok daha zor tedavi edilebilir bir hal alabilmektedir. Erken tanı birçoğunun daha kötü bir hal almadan daha kolay tedavi edilebilir veya düzeltilebilir olmasını sağlamaktadır.

  • Evlenme Kararının Önemi

    Evlenme Kararının Önemi

    Evlenme Kararının Önemi
    Evlilik, toplumsal kurallar ve yasaların öngördüğü biçimde bir erkekle bir kadının yaşamlarını birleştirmesidir. Yaşam boyu birlikte yaşamayı amaçlayan evlilikte, ilişkilerin düzenli, uyumlu ve dengeli olması, evlilik kararının başlangıçta doğru verilmesiyle yakından ilişkilidir. Evlilik kararı, insan yaşamının üçte ikisinden fazlasını ve tüm geleceği etkileyecek boyutta önemli bir karardır. Evlilik karan, bireyden topluma geniş bir alam, evlenen eşleri her iki tarafın yakınlarını ve bu evlilikten doğacak çocukları da etkiler. Sağlıklı ve güçlü bir toplum da, toplumun çekirdeği olan aile ve evlilik yoluyla gerçekleştirilir.

    Evlilik Koşullan
    Karşıt cinsten birisi ile yaşamın paylaşılması olan evlilik, “yasal” ve “toplumsal” koşullar yanında, “bireye özgü sorumluluklar” da getirir. Bu nedenle, bireyler evlenme ve “eş seçme” aşamasına girmeden, Önce, evliliğe girişmenin Öngördüğü koşullar ve evliliğin getireceği doğal sorumluluklar yönünden, kendi durumunu, kişisel koşullarını değerlendirmesinde yarar vardır.

    Aşağıda evlenme için zaman ve koşulların uygun olup olmadığını değerlendirmede yararlanılabilecek bazı genel ölçütler verilmiştir.

    Gelişim ve Olgunluk Düzeyi
    Evlenecek kişilerin, evlilik gereklerini ve sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için bedensel, zihinsel ve sosyal yönden belirli gelişim ve olgunlaşma aşamalarım geçirmiş, evlilik koşullarında işlevsel bir yaşam düzeyine ulaşmış olması gerekir. Türk Medeni Yasası, bu gelişim ve olgunluk düzeyini “yaş” olarak erkeklerde 17 ve kızlarda ise 15 olarak belirlemiştir. Bu yaşın altında olanların evlenmesine yasal olarak izin verilmemektedir.

    Erken evliliklerde, bireylerin geleceğe yönelik amaç ve idealleri tam olarak, şekillenmemiş, yaşam felsefeleri kararlılık kazanmamış ve evlilik koşulları gerçekleşmemiş olması nedeniyle evliliklerin başarılı ve uzun ömürlü olması olasılığı düşük olmaktadır. Erken yaşta yapılan evliliklerde eşlerin “bağımsız bir aile” olma olasılığı düşmekte, aile dışında olan akrabaların, evli çiftin yaşamına girme olasılığını da artırmaktadır.

    Bireylerin gelişim ve olgunlaşmalarında, bireysel farklar söz konusu olduğundan, yaşamlarının yanında, evlenecek kişilerin bedensel gelişimi, fiziki güç, çocuk yapma yeteneği ve genel gelişimi ve olgunluk düzeylerinin yasal olan yaşlarının ötesinde, evlenecek kişilere özgü olarak, ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

    Genel gelişim ve olgunlaşma yönünden bireyler buluğa erdikleri zaman çocuk yapabilir duruma gelmekle birlikte, kişilerin, çocuk yapabilecek ve çocuğun bakımını yapacak, gelişim düzeyine, ana-baba olabilecek sosyal ve duygusal olgunluğa ulaşmadıkları için, çocuk yapabilme potansiyeli tek başına evlilik için yeterli görülmemektedir. Gençlerin 17-21 yaşlan arasında, ana-baba olacak duygusal, sosyal ve ekonomik olgunluğa ancak ulaşabildikleri kabul edilmektedir. Bu nedenlerle gençlerin 20 yaşın altındaki evliliklerin, genel olarak sağlıklı ve uygun olmadığının bilincinde olmaları gerekmektedir.

    Ekonomik Bağımsızlığa Ulaşmış Olmak
    Evlenme kararma ulaşmadan önce, tarafların aileyi geçindirecek genel ev ve aile giderlerini karşılayacak düzeyde ekonomik olanaklara sahip olmaları gerekir. Eşlerin çeşitli ihtiyaçları karşılayabilmeleri, ekonomik sorumlulukları başarıyla yüklenebilmeleri, ekonomik gereksinimleri karşılayabilecek düzenli gelir sağlayacak bir iş ve meslek sahibi olmaları zorunludur. Ayrıca, elde ettikleri geliri akıllıca kullanabilme yeterliliğine erişmiş olmaları da büyük önem taşır. Bu nedenle, evlenecek kişilerin ekonomik bağımsızlık ve iş olanaklarını sağlayıcı/eğitim, öğretim ve yetiştirme programlarını tamamlamadan evlenmemelerinde yarar vardır.

  • Mutluluk

    Mutluluk

    2300 yıl önce Aristotle insanların her şeyden çok mutluluk istedikleri sonucuna varmış. Aristotle‘den beri çok zaman geçmiş olmasına rağmen, mutluluk arayışımız konusunda ilerleme gösteremediğimizi söyleyebiliriz.

    Bu konuda siz de benimle aynı fikirdeyseniz gelin savımızı desteklemek için çevremize bakalım. Önce hastaneler…Tıp alanının hemen her uzmanlık alanında stresin neden olduğu hastalıklarda yakınan yüzlerce insanın var olduğunu görürüz. Hatta estetik cerrahi alanında bile, başvuruların bir kısmını kendi görüntüsünden memnun olmayıp, mutsuz olup da değiştirmek isteyen insanlar oluşturur.

    Şimdi adliye koridorlarında gezinelim…Günde kaç kişi mutlu olma hayalleriyle kurmuş olduğu evliliğinden vazgeçiyor acaba? Var mı bir tahmininiz?

    Eveeet hadi sokaklara inelim. Oradan oraya koşturup insanların arasına… Gülen birine rastladınız mı? Ya da en azından varoluşundan dolayı mutlu olan ve bu da yüzüne, bedenine, duruşuna yansımış birine? Tamam, birkaç tane var galiba ama onlarca insan arasında birkaç tane… Psikiyatri ve psikoloji kliniklerine hiç uğramayalım isterseniz…

    Şimdi de mutluluk konusunda yapılmış olan birçok araştırma ışığında mutluluğun ne olduğunu, nasıl ve nerelerde bulunabileceğine bir bakalım…

    Yaşamamızın niteliğini belirleyen ve kontrolümüzde olmayan pek çok güç vardır. Ne kadar uzun boylu olacağını ya da zekâmızı belirleyemeyiz. Ana – babamıza, nerede, ne zaman ve hangi şartlarda doğacağımıza da karar veremeyiz. Genlerimizde yazılı olan kod, denetimimiz dışındadır. Yine de bütün bunlara rağmen eylemlerimizi denetleyebildiğimiz, kendi kaderimizin patronu olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar olur. Bu anlarda yaşamımızın kontrolümüz altında olduğunu hissederiz ve keyifleniriz. Arkanıza yaslanın ve böyle bir, anınızı düşünün. Yeryüzündeki gülümsemeyi görebiliyor ve kendinizle gururlanmanızın verdiği keyfi tahmin edebiliyorum. İşte bu duygu MUTLULUK deyince akla gelen duyguya en yakın duygudur. Hatta mutluluk budur.

    Hemen hepimiz büyürken en önemli şeyin gelecek olduğuna inandırılarak büyürüz. Çocukken iyi alışkanlıklar edinirsen, GELECEKTE iyi bir karakterin olur hatta GELECEKTE evliliğin bile ona göre olur… Derslerine iyi çalışırsan, GELECEKTE iyi bir mesleğin olur. İşini iyi yaparsan GELECEKTE mesleğinde yükselirsin. Çocuklarına doğru model olur onları iyi yetiştirirsen GELECEKTE sen rahat edersin Şimdi para biriktirirsen GELECEKTE yaşlandığında sıkıntı çekmezsin.

    “ Şimdi bunları yap, GELECEKTE bunlar olur” doğumdan ölüme kadar tüm yaşantımızı kapsar. Gelmeyen, sonu olmayan GELECEĞİ bekleyerek sonunda kaçınılmaz olan yaşlılık ve ölümle burun buruna geliriz.

    Şimdi sıra iyi haberlerde…

    Her anımızda ödüller bulma yeteneği geliştirdiğimizde, yaşantımızdan zevk almaya ve anlam bulmaya öğrendiğimizde mutluluğu dışsal kuvvetlerde değil de, içsel gücümüzde aradığımızda yaşamımızın içeriğini belirleme fırsatını yakalarız. Yani yaşamamızın kontrolü elimizde olur.

    Buradan “ kendinizi içgüdülerinizi bırakın, dilediğiniz an dilediğiniz gibi yaşayın, paradır, puldur, kariyerdir. Bırakın bu fani şeyleri, mutluluk işte o vazgeçmişlikte, o kendini koyuvermişlikte” şeklinde bir sonuç çıkarmayın. Aslına bakarsanız hedefinize giden yolda verdiğiniz mücadeleden zevk aldığınız sürece hedeflerinizi yükseltmede ve yolunuza devam etmede bir sorun yok sorun başarmak istediğiniz şeye fazlasıyla kendinizi kaptırıp, bu yüzden yaşadığımız andan zevk almayı bıraktığınız zaman ortaya çıkar. Yani siz demek hedefiniz demek olduğunda… Hedefiniz sizin önünüze geçtiğinde… Sadece GELECEKTE güzel günler için yaşamaya başladığınızda… Emerson’un dediği gibi “ Her zaman yaşamaya hazırlanıyor ama hiç yaşamıyor.”

    Dışsal uyarıcıların ve ödüller olarak gördüğümüz paranın satın alabileceği her şey ağzımızı sulandırıyorsa, patronumuz, eşimiz, arkadaşımız yüzünü asıp sesini yükselttiğinde günümüz rezil oluyorsa, herhangi bir karar uygulamaya geçilmiyorsa da yine sorun var demektir. Çünkü bütün bunların hepsinin tek bir anlamı var; Yaşantımızın içeriğini belirleyememek. Akıp giden ömrümüz üzerinde kontrolümüzün olmaması…İnsanoğlu dışsal uyarıcıların kendini etkilemesine izin vererek kontrolü yani, ne yapıp ne yapmayacağını, ne alıp almayacağını ve hatta ne hissedip hissetmeyeceğini kendisinin dışındaki olaylara ve insanlara bırakarak iyi şeyler olmasını ve mutlu olmayı beklemektedir.

    Yapılan araştırmalar, paranın, gücün, konumun ve eşyaların kendi başlarına yaşam kalitesine zerre kadar katkıda bulunmadıklarını ortaya koymuştur. İnsanlara anlamda doyum sağlayacak olan, zayıf bir vücut, zenginlik ya da kariyer değil, yaşamlarıyla ilgili iyi şeyler hissetmektir. Bir etkinliğe başka hiçbir şeyi umursayamayacak kadar kaptırmalarıdır. Yani yaşadıkları her şeye kendilerini gerçekten vererek zevk almalarıdır.

    Şimdi de olayları insanları, geçmişi ve geleceği, aşk gibi güç gibi kavramları hayatımıza istediğimiz şekilde nasıl sokacağımıza bakalım. Başka bir değişle yaşamımızın içeriğini nasıl kontrol edeceğimizi görelim.

    Zihin ya da bilinç doğumdan ölüme kadar tüm duyduklarımızın, gördüklerimizin, umduklarımızın, zevklerimizin ve acılarımızın toplamıdır. Hem dış dünyadan hem de içimizden algıladığımız, fark ettiğimiz her şeydir, İnsanoğlu dışarıdaki gerçeklik ne olursa olsun, yalnızca bilincin içindekileri değiştirerek, mutlu ya da mutsuz olabilir. Çünkü dışarıdaki olaylar nötrdür. Onlara anlam yükleyen biz insanoğlunun bilincidir.