Etiket: Yaşam

  • Boşanma Süreci

    Boşanma Süreci

    Her aile ve çift boşanma kararı öncesinde, boşanma süresinde ve sonrasında zorlu birtakım süreçlerden geçer. Bu durum, ilerleyen aylarda aile bireylerini farklı yönlerde etkiler. Duygusal karışıklığa eklenen maddi sorunlar tüm aile bireylerine yansır. Dolayısıyla ailenin yaşam tarzını da değiştirir. Ayrılık çok yeni bir durum olduğundan, bireylerin zihinleri devamlı bu konu ile meşguldür. Zamanla yeni bir hayat kurma gerçeği ile yüz yüze kalınmasına dönüşür.

    Boşanmanın ilk yılı yetişkinler için oldukça zordur. Boşanmış olmak kadınların ve erkelerin önemli ruhsal sorunlar yaşamasına neden olur. Boşanma sürecine, yüklenen anlamlar (“Başarısız oldum”, “Hayatımda hiçbir şeyi iyi yönetemiyorum” vb. düşünceler), çevrenin algısına yönelik atıflar (“Komşularım bana farklı bakacaklar”, “Ailem akrabalara anlattıklarında gözlerinden düşeceğim” vb.) çocukluktan gelen bir takım “değerlilik”, “sevilebilirlik”, “yeterlilik” şemalarını hareketlendirecektir. Bu durum zamanla, ruhsal sıkıntıların daha da derinleşmesine ve gündelik yaşam kalitesinin düşmesine neden olur.

    Beklenmeyen ya da mecburi boşanma durumlarında, yetişkinin geçmişte takılı kaldığı bir gelişim basamağına dönmesine ya da kişiliğinden beklenmeyen tutumlara girmesine itebilir. Bazı yetişkinler çaresiz hissettiklerinden, çocukları dahil başkalarının bakımına muhtaç hale düşebilir. Bazı durumlarda ise ailedeki roller değişebilir, çocuklar ebeveynin bakımını üstlenirler ve onların dertlerini dinler. Bu durum, çocukta yanlış bir gelişime ve ebeveyninden ötürü yanlış bir gerçek anlayışını benimsemesine neden olur.

    Tüm bu durumlar, boşanmanın hemen sonrasında kişinin kendisini etrafından soyutlamasına ya da tam tersi önceki zamanlardan farklı olarak sosyal yaşamını aşırı yaşamasına neden olur. Boşanmanın yarattığı karmaşık duyguları (boşanmanın yarattığı mutsuzluk ve öfke duygularını) ise bazı bireyler kabul etmezler. Ancak bu duyguların zamanla değişeceği, bu sürecin bir uyum süreci olduğunu görmek tek başına oldukça karmaşık ve zordur. Çeşitli faaliyetlerle meşgul olmak herkese iyi gelebilir, ancak geçmiş yaşantıda takılı kaldığımız durumları, yaşanılan duygu durum bozukluklarını, çocuğumuza boşanma sürecini “en sağlıklı” nasıl aktarabileceğimizi ve boşanma süreci sonrasında yeniden günlük işlerimizi “kaldığımız yerden” nasıl devam ettirebileceğimizi uzman eşliğinde almamız, süreci kolaylaştırır. Eğer tüm bunlardan kaçmak diğer sorunlardan kaçmak için yapılıyorsa bu durum depresyonu ancak bir süre için ertelemeyi sağlar. Ancak sonunda, sorunlar çözümsüz kaldığı için çöküntü kaçınılmaz olur.

    Birçok birey, boşanma sürecini tek başına atlatmaya çalışmaktadır. Zamanla bu süreci yönetebileceğine inanmaktadır. Ancak geçmişte yaşanılan her bir travma (büyük olması gerekmez), bir sonraki kuracağınız ilişki ya da çevrenizde iletişime geçtiğiniz kişilerle olan diyalogunuzu etkilemektedir. Bu süreci kabullenememe, yaşanan pişmanlık duyguları , gelecekle ilgili yoğun kaygılar , ne yapacağını bilememe , bir türlü adım atamama gibi duygular yaşanır. Bu duygulardan uzaklaşmak kişi için zordur. Psikolojik destekle bu süreç daha kısa sürede ve daha az zararla atlatılabilir. Gelecekle ilgili plan yapma, yaşamdan ve ilişkilerden yeni şeyler bekleme , bunlar için çaba gösterme kişinin artık sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Ancak sağlıklı ilerlenebilmesi için, geçmişte yaşanılan “kısır ilişki döngüsünün değişmesi”, “bağlanma stillerinin ele alınması”, “duygusal ve fiziksel travmaların yaralarının sarılması” ve benzeri örüntülerin çalışılması bireyi güçlü kılar. Hayatında daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve tüm yaşam alanına (işine, ailesine, arkadaşlarına vs.) olumlu yansımasına neden olur.

  • Yakınlarımız Neden Danışanlarımız Olamaz?

    Yakınlarımız Neden Danışanlarımız Olamaz?

    Kişisel yaşamımız ve profesyonel yaşamımız pek çok anlamda birbirinden farklıdır. Profesyonel yaşam sınırları belli, özünde bilmemeye dayanan bir ortamda kurulan bir ilişkidir. Kişisel ilişki ağımızdaki insanlar; arkadaşlarımız, ailemiz, sevgilimiz olabilir. Burada profesyonel yaşama göre daha sınırsız, daha farklı hassasiyetlerin gözetildiği bir ilişki vardır. Kişisel ilişkilerimiz ve profesyonel ilişkimiz kendine özgü dinamiklerle ilerler. Esas ayrım; kişisel ilişkilerimizi ilerleten ve derinleştiren şey; bilmek, yakından tanımak, gelişim dönemlerine doğrudan tanıklık etmektir. Fakat profesyonel yaşamımızda, danışan ve psikolog arasında kurulan ilişkinin ilerlemesi temel olarak bilmemeye dayanır.

    Psikolog, danışanını önceden tanımaz. Onun için önemli noktaları, ona çarpıcı gelen anıları, onun tıkanıklığını esas alarak anlamaya çalışır. Bu sebeple, danışanlarımızla sadece profesyonel ilişkimiz olabilir. Kişisel yaşamımızdaki yakınlarımız danışanımız olamaz. Psikolojik danışmanlık müdahale sürecinde konuşmalar amaç odaklıdır. Kişisel yaşamımızda bu konularda esneklik vardır. Tavsiye verme noktası da kişisel yaşamda esnektir. Fakat profesyonel yaşamımızda danışan doğrudan tavsiye istese bile, amaç, sorun, ilgi, eğitim, inanç sistemi, motivasyon düzeyi vb. gibi etmenler dikkate alınmalı ve olası sonuçlar göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.

    Bütün bunlar profesyonel ilişkinin ritüelleridir. Danışanlar, psikolojik danışmanlık sürecinden fayda görmek istiyorlarsa profesyonel ilişkiye güvenmelidirler. Danışan, profesyonelin koyduğu sınırı, kendi adına olumlu algılamalı ve desteklemelidir. Bu sınır aynı zamanda danışanı da korur.

    Kişisel yaşamımızda yakınlarımıza sunacağımız yardımın bir sınırı yoktur. Fakat profesyonel danışmanlık sürecinde danışman spesifik eğitimine uygun yardım etmelidir. Söz gelimi, yeme bozukluğu olan bir danışana beslenme programı çıkaran bir psikolog bu alanda eğitimi ve yeterliliği yoksa sınır ihlali yapmış olur.

    Psikolog aynı zamanda, diğerleri tarafından bir bilim dalının temsilcisi olarak algılandığının farkındadır ve bu sorumluluğun bilincindedir. Eğer arkadaşlarımız, yakınlarımız ve ailemiz bizden mesleki kimliğimize yönelik yardım isterse ve yardım arayışları önemli hale gelmişse, onları başka bir meslektaşımıza başvurmaları için cesaretlendirmeliyiz ve cesaretlendiririz. Mesleki kimliğimizi ve mesleğin yarattığı imajı kullanarak onlara yaklaşmamızın hem onlara hem kişisel ilişkimize zarar vermesi muhtemeldir. Bu rol karmaşası da yaratır.

    Aynı zamanda danışanlarımızla kişisel ilişki kurmamızın da pek çok olumsuz sonuçları olabilir. Fakat bazı özel durumlar için çoklu ilişki kurulabilir. Örneğin: bir doğal afet durumunda psikoloğun kişinin hem terapisti olması, hem de aynı kişinin katılacağı eğitsel ve sosyal faaliyetlerde destek vermesi, hizmet verilen kişiye zarar vermeyecekse kabul edilebilir.

    Tüm bunları değerlendirecek olursak, “ben de psikolog sayılırım, ben de psikolog gibiyimdir” söylemlerinin profesyonel yaklaşımla aynı yararı sağlamayacağı aşikardır. Elbette insanın insana faydası vardır. Çevrenizde sizi seven, dinleyen, dikkate alan insanların olması çok değerlidir. Önemli olan profesyonel yaşamla arasındaki farkın ayrımını yapabilmektir.

  • Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Ne yazık ki çok kez bir böbrek hastalığı vücutta şişlik, idrarda kan görülmesi, hipertansiyon gibi gürültülü semptomlar göstermeksizin, sinsi olarak ilerleyici bir seyir göstererek böbrekleri küçültmekte , fonksiyon gören organeller bağ dokusu ile kaplanarak fonksiyon göremez hale gelebilmektedir. Sonunda süreç ‘’son dönem böbrek hastalığı” dediğimiz bir sonla bitmektedir. Bu durum günümüzde hastanın sonu olmamaktadır ama bu dönemde hastanın yaşamın sürdürülmesi diyaliz , böbrek nakli (böbrek transplantasyonu) gibi hastanın yaşam kalitesini ciddi oranda etki eden, uygulaması oldukça güç ve pahalı bazı yöntemlerle mümkün olur. Bu hastalığın sinsi özelliğinin oldukça sık görülmesi çoğu hastayı böbreklerindeki ciddi sorunun geri dönüşsüz olduğu bu son noktada bardağı taşıran son bir damla ile hastaneye gitmek zorunda bırakır, hastalığını çok geç olarak öğrenmiş olur. Birden hasta ve hatta tüm ailesi bu acı gerçekle sarsılır. Bugün hemodiyaliz merkezlerindeki hastaların en az %60’ı ne yazık hastalıklarını diyalize girmek zorunda kaldıkları gün öğrenmişlerdir.

    Konunun önemi nedir? : Türk Nefroloji Derneği Kayıtlarına göre 2007 yılı sonu itibariyle 50.000 civarında son dönem hastamız var. Bu milyon nüfus başına 700’den fazla kişi demektir. Bugün Batı ülkeleriyle hemen hemen aynı olan bu orana göre hastaların yaklaşık 40000 kadarı sayısı 750 civarında olan hemodiyaliz merkezlerinde, 5-6 bin kadarı periton diyaliz dediğimiz yöntemle, 2-3 bin kadarı da fonksiyon gören böbrek transplantı ile yaşamını sürdürüyor. Şunu belirtmek gereklidir ki bu yaşamı mümkün kılan bu yöntemler asıl olarak bu sayıları artıran faktördür. Çünkü bu hastalar bu yöntemler sayesinde yaşama devam edebildikleri için sayıları artmaktadır. Fakat ayrıca bizde ve tüm dünyada yeni kazanılan hasta sayısında da giderek artma görülmektedir. Yine NHANES çalışmasında 2003 yılında ABD’de 300.000 kadar 5. evre kronik böbrek yetersizliği yani son dönem böbrek hastası mevcut olmasına karşılık orta şiddette böbrek yetersizliği olan 8 milyon kadar Amerikalı mevcuttur. Ülkemizde de Türk Nefroloji Derneği desteği ile yapılan CREDIT çalışması Ülkemizde tüm bölgelerde doğrudan normal nüfusta yaptığı epidemiyolojik tarama ile son üç evre böbrek yetmezliği (böbrek fonksiyonları %60’ın altındaki hastalar) oranı %9 olarak saptamıştır. Bu yaklaşık 3.5-4 milyon kişiyi temsil etmektedir. Yani gerçekte bizim farkında olmadığımız önemli sayıda insanımız bu hastalığa sahiptir. Bu hastalık toplumsal bir boyut kazanmıştır, büyüyen bir epidemi (salgın) durumundadır. Bu nedenle de bu makale kaleme alınmıştır.

    Artışın en önemli nedeni diyabet ve hipertansiyondur: Gerek yukarıda söz ettiğimiz NHANES çalışması gibi yabancı epidemiyolojik çalışmalar gerekse Türk Nefroloji Derneğimizin yapmış olduğu çalışmalarda ve kayıt sisteminde bu artıştan birkaç faktör sorumlu görünmektedir. Bunların başında diyabet yani şeker hastalığı gelmektedir. Türkiye’de 2007 yılında hemodiyaliz hastaları arasındaki diyabetik oranı %30, Avrupa’da %40 civarındadır. Ama asıl önemli olan, bu oranların son 10 yıl içinde iki katından fazla artarak bu noktalara gelmesidir. Diyaliz hastalarında altta yatan hastalık nedenlerinin ikincisi ülkemizde ve dünyada hipertansiyondur . Hipertansif hastalarda arteriosklerozun yani damar sertliğinin artışı böbrekleri de hastalandırmaktadır. Nüfusumuz önemli ölçüde yaşlanmıştır. İlerleyen yaşla birlikte böbreklerde damarsal sorunlarla gelişen yetmezlik oranı da artırmaktadır. Bugün kontrast madde dediğimiz ilaçlarla radyolojik görüntüleme yöntemleri (tomografi, anjiografi ve benzeri) çok fazla miktarda kullanılmaktadır. Bunlar doğrudan böbrek hastalığı yapmasa da başlangıç halindeki böbrek sorunlarını ağırlaştırabilmektedir. Yine benzer şekilde romatizmal ilaçlar (nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar ) bu tür sonuçlar doğurabilir. Günümüzde böbrek yetmezliğinin genç yaşlarda görülen nedenleri arasındaki nefritler ve taş, iltihap, ileri yaşta görülen prostat büyümesi gibi ürolojik nedenler erken tanınarak tedavi edildikleri için olmalı giderek azalmaktadır.

    Böbrek hastalığının belirtileri nelerdir? : Özellikle bir böbrek hastalığını düşündürür belirtilerin başında ödem gelir. Ödem hasta veya gözlemleyen yakınları tarafından göz altında şişme veya bacaklarda parmak basınca göçen şişlikler şeklinde veya yüzüğün veya eteğin sıkması bazen ani kilo artışının saptanması ile fark edilebilir. Burada önemli olan ödemin her zaman böbrek hastalığı nedeniyle olmamasıdır. Ayırıcı tanı yapılırken de kuşkusuz önce böbrek hastalığı düşünülecektir. İdrar renginde gözle görünür koyulaşma şeklinde fark edilecek idrarda kan görülmesi bazı taş tümör gibi ürolojik nedenler dışında bir nefrit belirtisi de olabilir. Hipertansiyon hele erken yaşlarda tansiyon yüksekliğinin varlığı durumunda bir böbrek hastalığı akla gelmelidir.Bazen erken yaşta bilinen bir tansiyon yüksekliğine hiçbir şekilde yaklaşımda bulunulmayıp sadece antihipertansif tedavi verildiği sonra da yıllar sonra hastada böbrek yetersizliği geliştiğini üzülerek görmekteyiz. Böyle nispeten daha gürültülü belirtiler dışında, aslında bir çok hastalıkta var olabilecek halsizlik, nedeni belirgin olmayan kansızlık, açıklanamayan kaşıntı nihayet iştahsızlık, bulantı kusma gibi belirtiler de böbrek yetersizliğinin ilk işareti olabilir. Kadın hastalarda gebeliğin erken dönemlerinde ödem ve tansiyon yüksekliği, son aylarda görülen eklampsi dediğimiz gebelik zehirlenmesi, tekrarlayan düşük ölü doğumlar, adet göremememe de dikkati çekmeli gebelikten sonra böbrek hastalığı yönünden değerlendirilmelidir. Çok kez halsizlik veya kansızlık gibi durumlar o kadar ılımlı seyreder ki böbrek yetmezliği çok ilerlediği halde hastalar hastalanmakta olduklarını fark edemezler. Rutin anlamda her türlü nedenle bir hekime başvuran hastaya bir idrar tetkiki ve böbrek fonksiyonlarını yansıtan testler yapılmalıdır. Yine herhangi bir nedenle bir ilaç kullanılacaksa(özellikle bazı antibiyotikler, nonsteroid anti romatizmal ilaçlar gibi), bir kontrast madde verilerek bir radyolojik görüntüleme ( anjio ve BT gibi) yapılacaksa veya herhangi bir operasyon yapılacaksa böbreklerle ilgili inceleme yapılmalıdır.

    Önemli belirti idrarda protein varlığıdır: İdrarla normalde kanda bulunan protein atılmaz. İdrarda proteinin varlığı böbrekteki hasarın en önemli göstergesidir. Bu bulgunun saptanması için yapılacak bir idrar tetkiki gayet basit ucuz bir yöntemdir. Ödemli bir hastada, idrarda kan bulunan bir hastada, hipertansiyon söz konusu olan hastada bu durumların böbrek hastalığı nedenli oldukları ancak hastanın idrarında proteinin varlığı ile anlaşılabilir. Konuya başlarken bu hastaların her zaman gürültülü tablolarla gelmediğini ifade etmiştim. Ama doğru yapılıp doğru yorumlanan basit bir idrar tetkiki hastalığı ele verebilir. Hemen bütün böbrek hastalarında mutlaka bir idrar bulgusu mevcuttur.

    Bu kuralın pek az istisnası vardır.

    Erken tanı önemli mi?: Hastalığın hızlı ve alevli gidişi esnasında genel olarak bazı tedavi yöntemleri ile hastalığı tedavi etmek veya tamamen tedavi olmasa bile durdurulması, en azından frenlenmesi söz konusu olabilir. Örneğin ‘’ hızlı ilerleyen glomerulonefrit” dediğimiz hastaya günler haftalar içerisinde böbrek fonksiyonlarını kaybettiren bir akut nefrit durumunda erken böbrek biyopsisi ile patolojik görünümün evresine bağlı olarak belirli oranda tedavi şansı olabilir. Ne yazık ki bu hastaların çoğu yanlış olarak son dönem böbrek hastalığı tanısı alabilmekte bulunduğu kentte hemen bir hemodiyaliz tedavisine yönlendirilebilmekte ve hasta bu hastalık için var olan tedavi şansını yitirebilmektedir. Bu tip hastalar mutlaka ve mutlaka bir böbrek biyopsisi olanağı olabilecek iç hastalıklarının böbrek hastalıkları ile ilgili dalı olan nefroloji kliniklerine yönlendirilmelidir.

    Diyabetik hastalarda erken dönemde iyi şeker kontrolu, hipertansif hastaların tedavisinin uygun yapılması aynı zamanda böbrek hastalığının korunması anlamına gelir. Bu hastaların erken olarak – hastalar diyaliz noktasına gelmeden- nefroloji kliniklerince takibi hastalığın akıbetini olumlu yönde etkilediğine dair önemli sayıda yayın mevcuttur.

    Ürolojik olayların sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, idrarın geri kaçışı (refluks), tıkayıcı taşlar, prostat büyümesi gibi durumlar ihmal edilir de, doğru olarak doğru zamanda müdahale edilmediği taktirde de kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir. Her şeye rağmen bir çok böbrek hastalığının tedavisi yok. Belki bu hastalıklardan gelişen böbrek yetersizliği bir kader olarak algılanabilir. Ama yukarıda belirtmeye çalıştığım önlenebilir durumlar asla kader değildir.

    Kronik böbrek yetmezliği önlenemezse her şey bitmiş midir?: Bu tür düşünce bugünün nefrolojisi için geride kalmıştır. Son dönem böbrek hastalığı süreci içerisinde dikkatle izlenerek günün birinde diyaliz ve/veya böbrek nakliyle son bulacak süreç içerisinde tedavi edilecektir. Burada tedavinin amacı böbrek fonksiyon kaybının hızını yavaşlatmak olduğu kadar bundan daha önemlisi bu süreç içerisinde böbrek yetersizliğinin ortaya çıkarabileceği bazı olumsuzluklar nedeniyle ilerde böbrek nakli dahi yapılsa asla telafi edilemeyecek hasarlar bırakmamaktır. Şunu ifade etmek istiyorum: örneğin kontrolü iyi yapılmayan bir hipertansiyonun kalp büyümesi veya beyin kanamasına felçe yol açması sonradan telafi edilemeyeceği gibi. Keza kalsiyum metabolizmasını düzenleyen D vit yetmezliğinin ve paratiroid hormon salgı artışının iyi tedavi edilmemesi nedeniyle ortaya çıkabilecek metabolik kemik hastalıkları buna bağlı sakatlıklar ama daha da önemlisi damar kireçlenmeleri ve buna bağlı kalp damar hastalığı kesinlikle önlenmeye çalışılmalıdır. Herşeye rağmen son dönem böbrek yetmezliği ilerler hasta kendi böbrekleriyle yaşamını sürdüremez hale gelirse de o zaman bu fonksiyonu yerine koyabilecek başka bir şey yapılacak ki bu da diyaliz veya böbrek nakli olacaktır. Bu yöntemler belki ileride başlı başına makale konuları olacaktır ama burada şunun altını önemle çizmeliyim ki hiçbir organımızın son döneminde ( Kalp, karaciğer, beyin gibi) bu kadar yaşamı kurtarıcı tedavi yöntemi geliştirilememiştir. Evet bu tedavilerin de kendine göre sorunları vardır ama hastalara kabul edilebilir uzunlukta ve kalitede yaşam şansı tanırlar. Yeter ki bu yöntemler zamanlı bir şekilde, hastaya uygun yöntem seçilerek, uygulamaya konsun ve etkin bir biçimde de uygulansın. Bu hastalıkla yaşamını sürdüren hastalarımız da bardağın dolu kısmını görmelidirler. Unutmamalılar ki hekimlerin onlara yardımı ancak onların kendilerine yardımıyla mümkün olacaktır.

  • Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Çocukların gelişimi sırasında gelişim döneminin getirdiği zorluklar yanında çeşitli yaşam olaylarının da zorlayıcı etkileri olmaktadır. Bu zorlayıcı yaşam olaylarından bazıları; okula başlama, bakıcı değişikliği, anne baba tartışması, kardeş doğumu, taşınma, kayıplar ya da boşanmadır.

    Boşanma bir çok yönüyle gelişmekte olan çocukları etkileyen önemli bir süreçtir. Anne baba evlilik sürecinde aynı zamanda karı koca rolünü de yürütmektedir. Süregiden yaşamlarından yaklaşık 18-21 yıla bulabilecek bir ebeveynlik işini üstleneceklerdir. Zaman içinde karşılaşılan çeşitli güçlükler bu iki insanın birlikte mutlu olmasından çok mutsuzluğa neden olabilmektedir. Ekonomik sorunlar, aile büyüklerinin sürekli evliliğe müdahale etmeleri hatta geniş aile modellerinde büyükleri ile birlikte yaşama ve bundan kaynaklanan sosyal ya da kültürel farklılıkların etkileri, cinsel sorunlar, belirgin ruhsal ya da fiziksel sağlık sorunları, iletişim engelleyen farklı kişilik özellikleri, güven ilişkisini bozacak eşlerden birinin ihaneti, aile içi şiddet, eşlerin birinin statüsünde değişiklik ya da iş değişikliği nedeniyle şehir değiştirme gibi bir çok neden eşlerin birbiri ile geçimini etkilemekte, boşanmaya kadar süren ilişki sorunlarına neden olmaktadır.

    Başlangıçta bırbırını tanımayan ve yakınlaşma sürecinde yaşanan yoğun duyguların yerini öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı ve sürekli eleştirinin yer aldığı tartışma dönemleri yer alabilmektedir. Aslında bu dönemlerde bile farklı duygular yaşanabilmektedir. Özellikle anne baba ile ilgili duygular evliliğin sürdürülmesi konusunu tekrar gündeme getirmelerine neden olmaktadır. Ancak bu olumsuz duygular içinde eşlerin kendi dertlerine düştükleri ve anne baba olarak çocuklarıyla fazla ilgilenemediklerini görüyoruz.

    Çocukların olmadığı durumlarda, yani anne babalık işlevi olmadığı durumda, iki yetişkin insan, sonra ki yaşantılarını nasıl sürdürecekleri konusunda kararlarını verecek ve bu doğrultuda yaşantıları sürdüreceklerdir. Ancak ebeveynlik işlevi bu sürecin işlemesini güçleştirecektir.

    Çocuk ruh sağlığı açısından bakıldığında anne babanın aynı zamanda karı koca olması gerekmemektedir. Çocukların ruh sağlığı açısından birlikte yaşayan ebeveyninin mutlu olması, onların mutsuz ancak birlikte olmalarından çok daha önemlidir. Birlikte yaşayan ancak sürekli birbirini kıran aşağılayan ya da tartışan anne baba ile yaşamak çocuklar açısından çok daha güç olacaktır. Sevdiği iki insanın birbirini sürekli aşağılaması çocuğun kafasını karıştıracak, mutsuzluk çocuğa bulaşacaktır. Sevdiği bu insanlar sandığı gibi iyi değil de birbirini üzecek, dövecek ya da aşağılayacak kadar kötü müdür? Çocuk gelişimi sırasında büyümenin bir rehber eşliğinde gelişeceğini düşündüğümüzde birlikte yaşanan yetişkinlerin ‘değerleri’ ya da ‘davranışları’ özümsenerek, çocuğun içinde gelişecek olan kişiliğin yapı taşlarını oluşturacaktır. Model alınacak bu özelliklerin olumlu olması bu süreci kolaylaştırır. Gelişiminize baktığınızda, bir film, roman ya da masalda bile güçlü ve iyi olan karakter ile özdeşim kurduğunuzu hatırlarsınız.

    Karar eşlere aittir, bu süreç yenden birlikte yaşamayla ya da boşanma kararı ile sonuçlanabilir. Önemli olan alınan bu karar sonucunda çocuk ya da genc ile birlikte yaşanılan ailenin mutluluğudur.

  • Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve benzeri (Sel, yangın vb.) doğal afetlerin tahribatı sadece yıkım ve ölümlere sınırlı olmadığı gerçeğinin önemini, deprem sonrası insanda görülen psikolojik sorunlarla da değerlendirmek gerek.

    Depremi ciddi bir travmatik olay olarak düşününce deprem sonrası görünen en yaygın rahatsızlığı Posttravmatik stres bozukluğu olarak ele almak daha doğru olacaktır Posttravmatik stres bozukluğu, kişinin ruhsal ve bedensel bütünlüğüne ciddi bir tehdit olarak algıladığı ve kişide derin tahribatlara yol açabilecek her türlü olay olarak tanımlanabilir.

    Deprem gibi afetin neden olduğu posttravmatik stres bozukluğunun insanda yarattığı, huzursuzluk, güvensizlik, her an kötü olayların yaşanacağı kaygısı vb depresif belirtiler ile yaşam kalitesinin bozulması gibi etkilerde, kişinin üretkenliğinden sosyal yaşamındaki ilişkilerine kadar negatif etkilerin olacağı ve bu yönden de bakılarak önlemlerin alınmasını gerektiren sosyal bir sorundur.

    Depreme maruz kalmış bireyler uzun süre bunu zihninde tekrar tekrar canlandırır ve yaşar. Olayın ilk yaşandığı evrede akut stres tepkisi oluşur ve bu evre ilk dört hafta içinde ortaya çıkar 2 gün ile bir ay sürer. Şok durumu, şaşkınlık, donukluk, ne yaptığını bilememe hali, dehşet, korku, çaresizlik, panik hali görülebilir. Yaşanan artçı sarsıntılar, akut durumun yoğun yaşanmasına, kaygı ve korkunun tekrarına sebep olur.

    Daha önce deprem geçmişi olmayan bireyler yaşama ve dünyaya kendini güvenle bağlı hissederlerken deprem gibi ani bir olay sonucunda yaşama olan güvenini kaybetmiş hisseder ve bu durum yoğun kaygıya sebep olur, ölüm korkusu, yakınlarının güvenine dair oluşan korku hiç bir şey yapamama, olanı değiştirme gücüne sahip olamama duygusu bireye çaresizlik hissini en üst düzeylerde yaşatacaktır.

    Ani seslere karşı aşırı duyarlılık, her an kaygı hali, huzursuzluk gibi semptomlara akut dönemde çok sık rastlanır, yaşanan tüm bu olumsuzluklar düşlerde çok sık yinelendiğinden uyku bozulur  ve bazen kişi sırf bu olumsuzlukları tekrar yaşamamak için kaçınma davranışı olarak uykudan kaçabilir ki bu durum sonraki süreçte ciddi uyku problemlerine sebep olabilecektir. Kişi korku ve çaresizlik içindedir, umutlarını, geleceğini yitirmiştir, yaşadıklarına inanamamaktadır, aşırı sinirlilik ve ani öfkelenme olabilir. Bazen duygularını yitirmiş gibi hissedebilir, ağlayamaz, duygularını ifade edemez. Yaygın vücut ağrıları, taşikardi (çarpıntı), kendinden geçme, nefes darlığı gibi fiziksel       

    Depremin olduğu anda kişinin nerde olduğu ve ne şekilde konumlandığı da sonraki süreçte yaşayacağı psikolojik rahatsızlığın şiddetinde önem arz etmektedir, Örneğin, 1999 Körfez depreminin gece yarısı olması bir çok insanı yatağında yakalamış olması, sonraki süreçte yapılan izlenimlerde yatak odasına girememe, yatağa yatamama gibi fobik davranışların  oluştuğu gözlemlenmiştir. Deprem üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen yapılan bazı çalışmalarda Posttravmatik stres bozukluğu rahatsızlığının yaygınlığı %23-43 aralığında olduğu saptanmıştır.

    Depremin yarattığı Posttravmatik stres bozukluğunun  tahribatlarının onarılmasında neler yapılmalı?

    Deprem sonrası yapılacak ilk müdahalenin, gıda, barınma, fiziksel yaralanmaların tedavisi  gibi daha çok hayatta kalmaya dönük birincil ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmalı, yaşamın bir an önce normalleştirilmesi ileriki dönemde çıkacak psikolojik sorunların azalmasında yararlı olacaktır.

    Travma ve kayıp sonrası duyguların paylaşılması, sıkıntıyı azaltacağından, Depreme maruz kalmış kişilerin üzüntülerini, korkularını, kaygılarını, yakınları ile paylaşmasının zemini hazırlanarak, bu yolla duygusal boşalım ve rahatlama sağlanmalıdır.

    Deprem sonrası akut  dönem (ilk bir ay) atlatıldıktan sonra, kurulacak psikoterapist ekiplerince, yapılandırılmış görüşmelerin, bir takvim çerçevesinde başlanması ve minimum üç yıl izlenmesi sağlanmalıdır.

  • Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    İnsan doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. İşte bu toplumları oluşturan en küçük ve önemli öğe ailedir.Uzun yıllar sürecek mutluluk ve beraberlik beklentisi ile kurulan evlilikler bazen zaman içinde yaralar alabiliyor. Başta kurulan hayaller kumdan kaleler gibi yerle bir oluyor. Çiftler girdikleri döngüden kurtulamayıp, çözümsüz kalabiliyorlar. Süreç ne yazık ki boşanma ile sonuçlanırken hem bireyler hem de varsa çocuklar olumsuz etkileniyorlar.

    Ailenin yaşamsal döngüsünde karşılaştığı sorunlarla baş etme yöntemi her ailenin kendisine özgüdür ve o ailenin kültürel düzeyini gösterir. Güven, sevgi, saygı, bağlılık, sadakat gibi özelliklerden biri ya da bir kaçının ihmal edildiği durumlarda sorunlar yaşanır.

    Evlilik sürecinde yaşanan şiddetli tartışmalar büyük anlaşmazlıklara dönüşüyorsa, eşler arasındaki iletişim durma noktasına gelmişse, evlilik içinde sürekli bir gerginlik ve tedirginlik yaşanıyorsa, yaşanan sürekli öfke ve kırgınlık nedeniyle cinsel açıdan bir yakınlık duyulmuyorsa, güven sorunu yaşanıyorsa, ortak paylaşımlar azaldıysa aile ve evlilik danışmanından destek alınması kaçınılmaz hale gelmiş demektir.

    Aile yaşamında değişiklikler ( iş değişikliği ya da taşınma ),kayıp, yas ve travmalar, ebeveynlik becerileri, alkol ve madde kullanımı, yeme bozuklukları, boşanma, iş stresi, ekonomik problemler, evlat edinme, üvey ebeveyn/ çocuk ilişkileri aile ve evlilik danışmanlığında destek verilen konular arasındadır.

    Evlilik danışmanlığında, çiftlere gereksindikleri doğru bakış açısı kazandırılarak iletişim becerileri ailenin yapısına uygun olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Üyeler hem bireysel hem de birlikte ele alınarak değerlendirilmektedir.

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır. Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

    MUTLU EVLİLİĞE GİDEN YOL

    Beraberce bir yaşam kurmayı planlamak, birbirini çok sevmek, gelecekle ilgili harika planlar yapmakla aynı evde yaşayıp gündelik hayatın rutin sorunlarıyla yüzleşmek  birbirinden çok farklı olgulardır. Yapılandırılmış ortamlarda beraber olan çiftler bazen evlilikte beklenmeyen sorunları yaşayabilmektedir.

    Evlilik öncesi danışmanlık, bireyleri evlilik, görev paylaşımı, ev bütçesinin idare edilmesi ve ebeveynlik konusunda doğru bilgilendirmeyi, evlilik öncesi ilişkilerine tarafsız bir gözle bakmayı, evlilik yaşantısına geçişi kolaylaştırmayı, ilişkide yakınlık, bağlılık ve güveni arttırmayı amaçlamaktadır.

    Evlilik, gerçek iletişimin, dostluğun, sevgi ve saygının sağlandığı durumlarda en güzel paylaşımların yaşandığı bir yaşam ortaklığıdır. Evlilik öncesi danışmanlıkta, çiftler beraberce seanslara gelerek bilmek istedikleri soruları sorarlar, korkularını dile getirirler. Her danışan ve her çift kendine özgü bir yapı olduğundan, o çiftin kişilik özelliklerine göre yapılandırmalar yapılmaktadır.

    AİLEDE İLETİŞİM SORUNLARI

    Çağımızın slogan sorusu: Evlenince sevgi biter mi? 

    Bu sorunun yanıtını bulmak için onlarca kitap yazılmış,yazılmakta, görsel yayın ve uzmanlarla söyleşiler halen yapılmaya devam etmektedir. Sevgiyi, saygıyı, ilgiyi canlı tutmak biraz çaba gerektiren ancak imkansız olmayan bir şeydir.

    Evlendikten sonra bazı çiftler, bir an gelir daha önce yaptıkları davranışları yapmamaya başlarlar. Aynı insanla uzun süre yaşamak  genelde, sıkıcı ve boğucu bir hava yaratabilir. Bazen aynı evin içinde sorun yok gibi gözükse de kişiler giderek duygusal anlamda birbirlerinden uzaklaşırlar.  Evliliği güçlü kılan, ruhsal, fiziksel, cinsel, kültürel uyumdur. Eşin kişisel özelliklerini olduğu gibi kabullenebilme ve saygı gösterebilme yeteneği, idealler, değerler, inaçlar ve amaçlar konusunda anlayış evliliğin temel unsurlarıdır.

    Evliliğin ilk yılları birbirini tanıma anlamında büyük önem taşır ve çatışmaların en yoğun olduğu dönemdir. Evlilik ve çift terapisinin amacı, güçlü ve her zaman canlı bir evlilik isteyen çiftlere kendilerine özel , uygun danışma programıyla destek olmaktır. 

    BEBEĞE HAZIRLIK

    Yaşamın bize sunduğu en keyifli durumlardan biri çocuk sahibi olmaktır. Ancak dünyada hiçbir canlının yavrusu, yeni doğan bir bebek kadar bakım ve korunmaya muhtaç değildir. Bu sürecin uzunluğu, yalnızlık duyguları, mesleki sorunlar, parasal sıkıntılar, aile içi geçimsizlikler, kendi aileleriyle yaşamış oldukları sorunlar doğacak çocuğa yansıyabilir. Çoğu ebeveyn , hamilelikle filizlenerek varolan bu karmaşık duyguların farkında olmayabilir. Görünürdeki tüm bu nedenlerden bağımsız olarak, anne-baba kişilik örüntülerinden  dolayı bir çocuğun doğumuna henüz kendilerini hazır hissetmeyebilirler . 

    Birçok hamile kadının yaşadığı, bedensel ve psikolojik değişiklikler, aynı zamanda yoğun bir kaygının oluşumuna da neden olur. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikolojik durum, bazı kadınlar için; mutluluk, olgunluk,  bazı kadınlar için; endişe, kaygılı bekleyiş, olarak yaşanabilir.

    – Bebeğin sağlığının nasıl olacağı ile ilgili kaygılar

    – Doğum korkusu         

    – Annenin hamilelikte ve sonrasında vücudunun bozulacağından korkması

    – İyi bir anne olma kaygısı- Eş ve diğer aile bireylerinden doğum öncesi ve sonrası  yeterli destek  görememe korkusu

    – Kadının eşi ile ilgili, anlaşamama veya eşinin nasıl bir baba olacağı konusunda kaygıları

    Hamilelikte en çok karşılaşılan sorunlardandır.  Bu kaygıların günlük yaşamı etkiler düzeye gelmesi durumunda bir uzmandan yardım alınması yarar sağlayacaktır.

    AİLE OLMAK

    Yaşamımızı sürdürürken rollerimiz de bize eşlik eder. Eş, yönetici, çalışan, anne – baba gibi. Çocuğun benlik kavramı, kendisi için önem taşıyan büyüklerin ona gösterdiği tutumların bir yansımasıdır. Dolayısıyla anne baba, çocuğun gelişimine rehber olabilmek için gerekli olan tüm denetimi elinde tutmalıdır. Ana- baba ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ana-babadır. Bazı aileler çocuğun gereksinimi olan sınırları gereğinden fazla gevşek bırakırlar, bazıları ise gereğinden fazla sıkı. Her ailenin kendine özgü yapısı ve biricikliği nedeniyle bunun tam olarak nasıl olması gerektiği o ailenin yapısına göre belirlenebilir.

    Kendilerine ve çevrelerine uyum yapmış ana babaların çocukları kendilerine sağlanan destek ve önderlik sayesinde giderek benliklerini geliştirir, bütünleşir ve özerk varlıklar olarak yetişkin yaşama ulaşırlar.

    Anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi çok önemli bir iş yaparken zaman zaman  kararsızlığa kapılabilir, çözüm yolu bulamayabilir, bir soruna karşı nasıl tepki vereceğini bilemeyebilir. Sorunların daha fazla kalıcı hale gelmesini önlemek amacıyla uzman desteği almak yerinde olacaktır.

    SAĞLIKLI  BOŞANMA SÜRECİ

    Hangi nedenle olursa olsun boşanma, eşler  ve varsa çocuk için sorun olmaktadır. Karşılıklı anlaşma ile olamayan boşanmalarda, boşanmayı istemeyen taraf bir boşluk hissetmekte, çoğu zaman derin depresyon durumları ortaya çıkmaktadır.

    Boşanmanın nedenleri çok çeşitlidir: eşlerin kıskançlığı, akrabalarla ilişkiler, geçim sıkıntısı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, cinsel sorunlar, şiddet uygulanması, eşlerin evlilik dışı ilişkileri, madde bağımlılıkları, ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar, göç, ilgisizlik gibi nedenleri sayabiliriz. Hatta boşanmaların bazıları diğer eşe ceza vermek anlamını bile taşıyabilmektedir.

    Boşanma sürecindeki kararsızlıklar, çevrenin boşanmaya vereceği tepki, çocukların etkilenme düzeyleri, kaygılar, boşandıktan sonraki yalnızlık endişesi, süregelen yaşam biçiminden çok farklı bir boyuta geçmek bireyleri karmaşık duygularla karşı karşıya bırakmaktadır. Aslında çiftlerin boşanmaya ne kadar hazır oldukları da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

    Boşanma sürecinde yalnızca öncesi değil, boşanma sonrası da olumsuz duyguları onarma ve yaşadıklarıyla baş etme açısından önem taşımaktadır. Danışmanlık hizmeti, bu süreci anne –baba ve çocuk açısından en az zararla atlatmada destek sağlamaktadır.

    Bu nedenle bireyler  sağlıklı bir boşanma sürecini nasıl gerçekleştirebilecekleri, boşanma öncesi ve sonrasında etkili ve verimli ebeveynlik rollerini nasıl sürdürebilecekleri  konusunda  psikolojik destek almalıdır.  

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda çiftlerin birbirini duyması, anlaması sağlanır.Anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır.  Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

  • Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Takıntı – Zorlantı Bozukluğu (TZB) kişilerin önemli ölçüde zamanını alan, onlara sıkıntı veren ve bunaltan, olağan günlük işlevselliklerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini bozan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın tıptaki adı obsesif-kompulsif bozukluktur.
    Takıntılar, kişinin kendisini düşünmekten alıkoyamadığı sürekli düşünceler, dürtüler, düşlemler ya da imgelerdir ve kişide kaygı ve bunaltı uyandırırlar. Zorlantılar, takıntıları ortadan kaldırmak ya da bunların doğurduğu kaygı ve bunaltıyı gidermek için yapılan zihinsel eylemler ya da yineleyici davranışlardır. Çoğunlukla bunlar hastalık, ölüm, istenmedik bir durum gibi korkulan bir olaydan “büyüsel” olarak korunma ya da kaçınma amacını taşırlar. 
     
    TZB’ nun çok çeşitli görünümleri varsa da, böyle bir rahatsızlığı olan kişilerin gösterdikleri düşünce ve davranışlar büyük ölçüde birbirine benzer. TZB’nun başlıca türleri şunlardır; 
     
    Yıkanan ve yıkayanlar, kir, pislik, mikrop ya da yabancı maddelerin bulaşabileceği düşüncelerini sürekli düşünmekten uzak duramayan kişilerdir. Bu kişiler, sürekli olarak, söz konusu etkenlerden ötürü zarar görecekleri ya da başkalarına bir biçimde zarar verecekleri korkusu içinde yaşarlar.
     
    Denetleyiciler, gereği gibi yapamadıkları, davranışlarından ötürü, başkalarının başına gelebilecek olası tehlikeli durumlardan kendilerini aşırı derecede ve anlamsız bir biçimde sorumlu tutma eğiliminde olan kişilerdir. Bu kişiler kapıları, pencereleri, elektrikle ya da gazla çalışan ev gereçlerini kapatıp kapatmadıklarını denetleyip durmaktan kendilerini alıkoyamayan, yoksa başlarına kötü bir şey geleceği düşüncesini taşıyan kişilerdir. 
     
    Düzenleyiciler, belirli nesneleri, özel bir biçimde, “tam olarak yerine” koyarak bir düzen tutturmaya zorlandığını duyumsayan kişilerdir. Bu nesnelerin yeri değiştirilirse, bunlara dokunulursa ya da bunlar başka bir düzene sokulursa, bundan ileri derecede rahatsızlık duyarlar.
     
    Salt takıntılı düşünceliler, başkalarına zarar vereceğini düşündükleri istenmedik düşüncelerini, düşlemlerini ve imgelerini savuşturamayan kişilerdir. Bu kişiler, törensel yineleyici davranışları yapmak yerine yineleyici düşüncelere kapılabilirler. Kendilerinde kaygı uyandıran düşüncelere karşı koymak için sayı sayma, Tanrı’ya yakarma, belirli birtakım sözcükleri yineleyip durma gibi zihinsel eylemlere başvurabilirler. 

     Biriktirip saklayanlar, önemsiz birtakım nesneleri toplayan ve bunları atmakta zorluk yaşayan kişilerdir. 
     
    Birçok kişide, yukarıda sayılanlara benzer takıntı belirli bir ölçüde bulunabilir. Kapıyı kitlemiş olup olmadığına ikinci bir kez bakmayan kaç kişi vardır? Bir kişinin okunmuş gazeteleri toplayıp atmaması bir başkasına çok saçma gelebilir. Söz konusu durumun bir rahatsızlık olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin önemli bir ölçü, kişinin düşünce ya da davranışlarının günlük işlevselliğini ne ölçüde bozduğuyla sınırlıdır. Yoksa herkesin kabul edilebilir ölçülerde, kendisini düşünmekten alıkoyamadığı takıntıları ve kendisini yapmaktan alıkoyamadığı davranışları olabilir ve bunlar kişinin günlük işlevselliğini bozmadıkça bir hastalık olarak kabul edilemez. 
     
    Takıntı Zorlantı Bozukluğu en sık görülen dördüncü ruhsal rahatsızlıktır. Bir kişinin yaşamında böyle bir rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı %2.5’ tur. Bu veri, her 40 kişiden birinde böyle bir rahatsızlığın görüldüğü anlamına gelir. Böyle bir rahatsızlık geliştirenlerin % 65’ inde bu rahatsızlık 25 yaşından önce başlar, ancak % 15’ inde 35 yaşından sonra başlar. Kadınlarda biraz daha sık görülür. Ancak erkek çocuklarda, kız çocuklarına göre iki kat daha fazla görülür. 
     
    TZB başlangıcı genellikle yavaş yavaş olur. Bu kişilerin az bir kesiminde birden başladığı görülür. Kişinin iş yaşamında ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde belirtilerde alevlenmeler görülebilir. İlk kez evden ayrılma, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları, TZB belirtilerinin başlamasına ya da artmasına yol açabilir. 
     
    TZB çok değişik biçimlerde kendini gösterebilirse de en sık görülen belirtileri denetleme zorlantıları ve yıkama ya da temizleme zorlantılarıdır. Diğer belirtileri arasında bakışım (simetri) gereksinmesi, istenmedik cinsel ve / ya da saldırganlık düşünceleri, zorlayıcı sayma, sürekli bir güvence arayışında olma gereksinmesi, törensel davranışlarda bulunma ve biriktiriğ saklama vardır. 
     
    Birtakım kişiler yalnızca takıntı düşüncelidirler. Bu kişilerin takıntıları vardır, ancak zorlantıları yoktur. Bu kişilerin, daha çok, kendi kendilerini kınamalarına yol açan, saldırganlık ya da cinsel eylemlerde bulunmaya yönelik yineleyici düşünceleri olur. Diğer birtakım kişilerde “birincil takıntısal yavaşlık” görülür. Yavaşlık, bu kişilerde görülen başlıca belirtidir. Bu kişilerin yıkanmaları, giyinmeleri ve yemek yemeleri her gün saatler alır. 
     
     TZB’ nda belirtilerin ortaya çıkış örüntüsü çok değişkendir. TZB olan birçok kişinin, yaşamları boyunca tek bir belirtisi olabilirken, başkalarının çoğu kez birden çok takıntı düşüncesi ve zorlantısı olur. Söz gelimi denetleme zorlantıları olan birinin eş zamanlı yıkanma zorlantıları da olabilir. Bunların yanı sıra belirtiler zamanla yer değiştirebilir ve değişkenlik gösterebilir. Söz gelimi, kendini birtakım düşünceleri düşünmekten alıkoyamayan ve daha sonra bunun üstesinden gelen bir gencin, erişkinlik döneminde yıkanma zorlantıları ortaya çıkabilir, daha sonraki yaşlarda da denetleme zorlantıları görülebilir. 
     
    İnsanların % 80’ inden çoğunda istenmedik düşünceler doğar. Ancak bu kişilerin çok önemli bir çoğunluğu, büyük bir rahatsızlık duymadan bu düşünceleriyle yaşayabilir ya da bütün bu düşünceleri kolaylıkla başlarından kovar. Düşünceleri daha kısa sürelidir, daha düşük yoğunluktadır ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Diğer yandan TZB’ nda takıntıların genellikle daha özgül bir başlangıcı vardır. Bunlar daha çok rahatsızlık verir ve bu kişiler, söz konusu düşüncelerini azaltmaya ya da yüksüzleştirmede ileri derecede zorlanırlar. 
     
    Bu kişilerin takıntıları ve zorlantıları yaşamlarının doğal akışını bozar. TZB olan kişiler, çoğu zaman düşüncelerinin ve zorlantılarının aşırı ve anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak bu kişiler genelde takıntıları ve zorlantılarından utanç duyarlar, dolayısıyla bunları gizli tutarlar. Bunları yıllarca saklayabilenler bile vardır. Bu belirtilerin tedavi edilebilir olan klinik bir durum olduğunu bilmeyebilirler. TZB olanlarda sıklıkla depresyon da görülür. Tedaviye başvurduklarında yaklaşık üçte birinde depresyon saptanır. TZB olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi yaşamının bir döneminde majör depresyon rahatsızlığı geçirir. 
     
    TZB ‘ nun tedavisinde en etkili olduğu düşünülen tedavi yöntemlerinden birisi Bilişsel-Davranışçı tedavi yöntemidir. Bilişsel-Davranışçı Terapinin “bilişsel” öğesi, TZB’ nda sıklıkla karşılaşılan düşünsel çarpıtmaları değiştirmeye yardımcı olan özgül yöntemlere karşılık gelmektedir. Bilişsel-Davranışçı terapinin “davranışçı” öğesi, TZB’ nda, yapmaya zorlanılan törensel davranışlar gibi eylemleri ortadan kaldırmak için kullanılabilecek özgül yöntemlere karşılık gelmektedir.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve tedavisi neden önemlidir?

    1. DEHB’nin tedavisi ders başarısı açısından önemlidir:

    DEHB olan çocuklar dikkatini sürdürmekte güçlük çektiklerinden öğretmenlerinin anlattığı konuları takip etmekte güçlük çekerler. Dersi derste öğrenmeleri güçleşir. Ev ödevlerini çoğu zaman eksik yazarlar ya da unuturlar. Dikkatsizlik hemen her yerde olduğundan ödevlerini tamamlarken çabuk sıkılırlar ve ödev yapmayı genellikle sevmezler. Sınavda, aceleci ve dikkatsiz tarzları soruları eksik okumalarına neden olur; sıkça işlem hataları yaparlar. Problemin gidiş yolunu bildikleri halde işlem hataları nedeniyle yanlış sonuçlara ulaşırlar. Bütün bunların sonucunda, ders başarısı düşer; üstelik çocuk dikkat sizlikle okuma hataları, acelecilik ve dürtüsellik nedeniyle var olan performansını da göstermekte güçlük çeker. Bir süre sonra, çocuk derslerini takip etmeye ve çalışmaya motivasyonunu yitirir. Çoğu zaman motivasyonsuzluk ve DEHB bir aradadır. Motivasyonsuzluk ders başarısını daha da düşürür. Ders başarısı düşen çocuk zamanla okuldan iyice soğur ve okuyarak meslek edinme şansı azalır.

    2. DEHB’nin tedavisi akran, öğretmen ve aile ilişkileri bakımından önemlidir:

    Her ne kadar DEHB olan çocuklar çoğu zaman girişken ve kolay ilişki kurabilen çocuklar olsalar da, sabırsız ve dürtüsel davranışları akran ilişkilerinde sorunlara neden olabilir. Dürtüselliklerinden dolayı sırasını beklemekteki güçlük, diğer çocukların oyunlarını ve konuşmalarını kesme ve kolayca sözel ya da fiziksel kavga etme gözlenir. Dikkatleri kısa süreli olduğundan, DEHB olan çocuklar sosyal ipuçlarını diğer çocuklar kadar iyi değerlendiremezler. Bu durum, sosyal ortamın ve iletişimin gerektirdiği şekilde davranamamaya neden olur. Çoğu zaman kurallara ve sosyal hiyerarşiye uymada güçlük çekerler. Sosyal ortamlarda daha “patronca” bir tutum sergileyebilirler. Her şeyin kendi istekleri doğrultusunda olması konusunda ısrarcı olabilirler. Sosyal olaylara aşırı tepki gösterebilirler. Reddedilmeleri veya diğer çocukların alaycı tarzları DEHB olan çocuklarda kolayca sözel veya fiziksel saldırıya neden olur. Bütün bunların sonucunda arkadaş, öğretmen ve aile ilişkilerinde bozulmalar gözlenir. Yapılan çalışmalarda DEHB olan çocukların daha az yakın arkadaşı olduğunu göstermiştir.

    3. DEHB özgüveni azaltması ve diğer psikiyatrik sorunlarına yatkınlığı arttırması bakımından önemlidir:

    Bu çocuklara hemen her yerde her zaman olumsuz uyarılarda bulunulur. DEHB olan bir çocukta ders başarısının düşmesi bir süre sonra sorgulamaya ve çeşitli yargılara neden olur: “Ben neden başarılı olamıyorum? Diğer çocuklar kadar çalışkan değilim. Diğer çocuklar kadar iyi değilim.”Olumsuz uyarılar kendine özgüvende azalmaya ve benlik algısında düşmeye neden olur ve zaman içinde depresyonun gelişmesi için zemin hazırlar. Depresyon olan bir çocukta madde kullanımı ve intihar girişimi daha yüksek oranlarda görülür. Olumsuz uyaranlar bir süre sonra çocukta karşı gelmelere yol açar. Karşı gelmeler iyi bir şekilde ele alınmazsa, basamak basamak okuldan kaçmaya, sokakta bir çete ile tanışmaya, sigara, alkol ya da diğer maddelerin kullanımına, suç işlemeye ve davranış bozukluklarına dönüşebilir (Şekil 1). Yapılan çalışmalarda DEHB olan kişilerin ileriki yaşantılarında suç işleme ve madde kullanmasının arttığını göstermiştir. Bazı araştırmalarda DEHB ile intihar girişimi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Büyük ihtimalle bu ilişki DEHB’nin depresyon ve davranım bozukluğu gibi eş bozukluklara (komorbit bozukluklara) olan yatkınlığı arttırmasından ve bozukluğun doğasında bulunan dürtüsellikten kaynaklanmaktadır. DEHB tedavisinde kullanılan methylphenidate (Ritalin; Concerta; Medikinet) ile intihar arasında bir ilişki bulunmamıştır.

    4. DEHB yaşam kalitesini ve anne babanın duygusal durumunu/mutluluğunu etkilemesi bakımından önemlidir.

    Yapılan araştırmalarda DEHB’nin psikososyal alanı, özgüveni, özsaygıyı, duygusal tepkileri ve genel davranışları etkileyerek yaşam kalitesini azalttığı gösterilmiştir. DEHB olan çocuklar birçok aktiviteye ve hobiye heves etseler de, başladıkları bu etkinlikleri istikrarlı bir şekilde sürdürmeleri güç olabilir. Bu durum soysal, duygusal, özgüven gelişimlerini olumsuz etkiler. Üstelik DEHB sadece çocuğu değil anne babanın yaşantısını üzerine olumsuz etkileri vardır. Yapılan çalışmalarda anne babanın duygusal durumunu, mutluluğunu, kendi ihtiyaç ve zevklerine zaman ayırma fırsatlarını, anne babanın sosyal yaşantısını, yaşam kalitesini, aile aktivitelerini ve bütünlüğünü olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Annelerin DEHB olan çocuklara karşı daha sınırlayıcı ve olumsuz tutumları olduğu, ancak sınırlayıcı tutumlarına karşın daha yetersiz kontrol becerilerinin olduğu tespit edilmiştir.

    5. DEHB günlük yaşamı etkilemesi bakımından önemlidir:

    DEHB olan bireylerin riskli aktivitelerde bulunması, dikkatsiz araba kullanımı ve kazalara maruz kalması daha sıktır. Örneğin araştırmalar DEHB olan genç sürücülerin 2 ile 4 kat daha fazla motorlu araç kazası yaptıklarını, 3 kat daha fazla yaralanma olduğunu ve 4 kat daha fazla bu kazalarda hata sahibi olduklarını göstermiştir. Ayrıca, ilerideki romantik ilişkilerinde ve evlilik yaşantılarında daha fazla sorun ve ayrılık yaşamaktadırlar. İş değiştirme, belli bir işte uzun süreli sebat gösterememe DEHB olan bireylerde daha fazla orandadır.

    Sonuç olarak DEHB olan bir birey doğasında iyi niyetli, akıllı ve zeki olmasına karşın, sosyal, duygusal mesleki alanlarda, okul becerilerinde ya da günlük yaşamın bazı alanlarında sorunlar yaşamaktadır ve kendini olumlu yönde gerçekleştirmede güçlükleri olmaktadır.

  • Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Insan yaşamının bazen zor dönemleri vardır. Yaşamınızdaki kayıplar ve kayıp sonrasi yeniden hayata tutunmak en önemli yaşam krizlerden biridir. Kayıp denilince genelde akla gelen, ölüm olgusu olmakla birlikte aslında yaşamimizdaki kayıplarimiz sadece ölüm olgusuyla sınırlı değildir. Ornegin boşanmak, sevgiliden ayrılmak, iş değişimi ya da işten ayrılma, şehir da ülke  değiştirme hatta bir semtten başka bir semte taşınmak bile insan ruhunda kayıp olarak hissedilir.
    Elbette bu kayıplar arasında en ağır olani ölümün yarattığı kaybın bıraktığı izlerdir.
    Kayıp sonrası süreç kriz ve yas dönemlerinden oluşmaktadır.
    Bu süreç;   özellikle günümüz batı toplumlarında “güçlü olmak” seklinde tanimlandigi gibi, kayip sonrasindaki bir iki haftada tamamlanıp, calisma ve günlük hayata kisa surede dönmeyi öngören kısa bir süreç değildir.  Kayipdan sonraki süreç , çeşitli evreleri olan ve her bir evresi yaşanılan kayibin  insan ruhunda bıraktığı izleri ifade ettigi bir dönemdir. Uzmanlara gore; sağlıklı geçirilen kayıp sonrasi süreç  en az 4 ile 6 ay süresinde tamamlanmakta olup, kişinin kayip karşındaki ruhsal savunmalarına göre iki yila kadar da uzayabilmektedir.  Bu sürecinin ilk evresi “keder” duygusunun hakim olduğu “kriz dönemi” olup, bu dönem  birbirini takip eden süreçlerden oluşmaktadır. Bunlardan ilki kayip karşısında bedenimizin   fiziksel tepkiler vermesidir. Donup kalmak, olanlari anlamakta güçlük çekmek , dış  gerçeklikten  kopmak, şok olmak, bağırmak ve ağlamak gibi tepkiler bu evreye girmektedir. Ikıncı evre ise inkar dönemidir. Yaşanılan kaybın aslında gerçek olmadığını düşünmek ve kaybettigimize  inanmama dönemidir. Bu dönem özellikle ani ölüm ya da ani kayıplar  gibi beklenmedik olaylar sonrasında daha sık görülür. Üçüncü dönem pazarlık aşamasıdır. Kişi kaybının karşısında zamanı geri almak ve kaybin hemen öncesindeki olayları değiştirmek ister.. Daha sonra  terk eden sevgiliye ya da ölen kisiye bizi birakip gittigi icin, kaybimiza dair ofkelendigimiz dönemdir.  Ve sonrasında kriz donemi yerini, kaybın kabul etmeye dönüştüğü ” yas donemine” bırakır. Sağlıklı bir şekilde bu süreçlerin atlatmasının ardından ölüm gibi telafisi olmayan kayıplarımız için yil donemlerinde anma törenleri yaparak anımsarız. Bu süreçlerin atlatılmasında herhangi bir dönemde takılmak ve bu dönemi atlatamamak  yas sürecinin tamamlanmasını engeller. Kişiyi,  bitmeyen bir keder duygusunun içine, adeta hapseder. Kaybınızin, sizin iç dünyanızdaki anlamı ne kadar büyükse ve kayıp durumunda herhangi bir psikoljik destek almadıysanız; yas sürecinizin bitmemesi ve kendinizi sıklıkla keder duygusu içinde  bulmanız muhtemeldir.  
    Özellikle ani ve beklenmedik ölüm, terk edilme, iş ve itibar kaybi durumlarında sağlıklı bir yas sürecinden geçmek kişi için kolay olmayabilir. Bu tür yaşam krizlerinde profesyonel olarak psikolojik destek almanız kederinizi yaşayıp tukettikten sonra, kaybınızı kabullenip, yaşama kaldığınız yerden devam etmenizi kolaylaştırır.

  • Akut ve Kronik Ağrı Arasındaki Farklar

    Akut ve Kronik Ağrı Arasındaki Farklar

    • Akut ağrı, vücudun doku hasarından dolayı hemen dikkat gerektiren bir sinyaldir. Tedavi edildiğinde genellikle ağrı gider. Akut ağrı kısa süreli olup süresi üç aydan azdır ve kronik ağrıdan farklıdır.

    • Kronik ağrı, genellikle ilk yaralanma veya hastalanma sonrası uzun süre devam eden ağrılardır. Bu tür ağrılar 3 ila 6 ay sonra bile devam edebilir. Kronik ağrılar insan hayatında çok yönlü problem oluşturur ve etkilenen kişinin yaşam kalitesini ciddi anlamda düşürerek hayatlarının tüm alanlarını etkileyebilir.

    KRONİK AĞRI VE KİŞİNİN YAŞAMINA ETKİSİ

    • Kronik ağrılı bireyler, yaşam tarzlarının bozulmasıyla baş etmede birçok zorluk yaşarlar. Ağrı bireyin uyku düzenini ve kalitesini bozabilir ve gün içinde uykuya bağlı güçsüzlük yaşayabilirler. Aktiviteleri ağrı nedeniyle sınırlı olabilir, ayrıca dinlenmenin ve enerji toplamanın kalitesini de azaltabilir.

    • Acı çekmekten korkmak, acıyı daha da kötüleştirmek veya kendini tekrar yaralamak, kişilerin hareketini daha da engelleyebilir. Bazı kişilerse, kapasitelerinin üzerinde faaliyetlerle devam edebilir. Bu faaliyetler kötüleşen ve daha sık görülen ağrı alevlenmelerine katkıda bulunabilir.

    • Ağrı, bireyin işini ya da çalışma gücünü engelleyebilir ve sonuç olarak da bu kişiler de daha fazla strese neden olabilir. Maddi açıdan olumsuz değişiklikler meydana gelebilir ve bu yaşam tarzı üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir. Rol değişikliklerini meydana gelebilir ve bu da ilişkileri değiştirebilir. Cinsel zorluklar ortaya çıkabilir ve eşler arasında gerginliğe ve öfkeye yol açabilir.

    • Bu zorluklarla yüzleşmek durumunda kalan bir kişi, yaşamı üzerindeki kontrolü kaybettiğini hissedebilir. Duygu-durum kontrolünde azalma yaşayabilir ve gelecekle ilgili endişe, kaygı ve çökkünlük hissedebilir.

    • Sıklıkla başkalarının kendi acılarını anlamadıklarını ve acıyı başkalarına ispatlamak zorunda olduklarını düşünürler. Sosyal aktiviteden çekilebilir ve dışlanmış hissetme ruh halinin kötüleşmesine katkıda bulunabilirler. Bu bireylerin aile ve arkadaşları, genellikle kişiye nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda karmaşıklık hissederler.