Etiket: Yaşam

  • Kadınlarda Kozmetik Jinekoloji

    Kadınlarda Kozmetik Jinekoloji


       Her 5 kadından 1’ini ‘utandıran’ sorun…

    • EVLİLİĞİ BİLE ENGELLEYEBİLİYOR!

    Gerek dünyada gerekse ülkemizde kadınların kimseyle paylaşamadığı problemlerinden birini oluşturuyor. Tüm yaşamı boyunca her 100 kadından 20’sinde görülen sorun, toplumumuzda ‘utandıran hastalıklar’ arasında yer alıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Arıcı “Çoğu kadının en yakınına bile anlatmaya çekindiği, çözüm arayıp doğru adresi bilmediği için kendini çaresiz hissettiği kozmetik jinekolojik sorunlar; sadece estetik problem değil. Bunun çok daha ötesinde tekrarlayan mantar ve enfeksiyonlardan depresyona hatta evlilikten kaçınma ve boşanmaya dek birçok soruna yol açabiliyor. Oysa küçük müdahalelerle bu sorunlardan tamamen kurtulmak, sağlıklı bir yapıya kavuşmak mümkün” diyor.

    “Utandıran Hastalık” olarak adlandırılmasının nedeni, toplumumuzda pek çok kadının bu sorununu kimseye açamaması, hekime gitmekten çekinip içine kapanması. Oysa günümüzde tüm yaşamı boyunca her 100 kadından 20’sinin sorununu oluşturan kozmetik jinekoloji, kadınlarda sadece estetik bir problem değil, birçok sağlık sorununa da yol açabiliyor.

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Bülent Arıcı “Kozmetik jinekoloji, kadınlarda dış genital organların doğuştan veya sonradan meydana gelen değişikliklerinin medikal veya cerrahi yöntemlerle yeniden restore edilmesi, cerrahi yöntemle düzeltilmesidir. Ancak sadece estetik sorun olmaktan öte, genel hijyen sorunları, tekrarlayan mantar ve enfeksiyonlar, dar kıyafetler ve bikini giyememe, ilişki sırasında ağrı, cinsel isteksizlik, idrar kaçırma, depresyon, hatta evlilikten kaçınmaya, boşanmaya bile neden olan bu sorunlar kadınların hem fiziksel ve cinsel sağlığını hem psikolojisini olumsuz etkiliyor. Oysa çoğu hasta, hayatlarını kabusa çevirebilen bu sorunlardan basit yöntemlerle kolayca kurtulabileceklerini ve aynı gün taburcu olabilecekleri basit operasyonla sağlıklı bir yapıya kavuşabileceklerini bile bilmiyor” diyor. Özellikle Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde her 100 kadından 5’inin genital estetik operasyonlara başvurduğunu, bu sayının son yıllarda daha da arttığını belirten Dr. Bülent Arıcı, genital estetiğin yapılabilirliğine yönelik bilinirliğin, farkındalığın artmasıyla tedavi görenlerin sayısının da arttığını söylüyor.

    • Çaresi olduğunu pek çok kişi bilmiyor!

    Günümüzde teknolojideki hızlı gelişmeler hekimlerin tecrübesi ile birleştiğinde kozmetik jinekolojik operasyonlar genellikle kolayca yapılıyor ve hasta aynı gün taburcu ediliyor. Dr. Bülent Arıcı, “Operasyonları çoğunlukla lokal anesteziyle yapıyoruz, genel anestezi gerektirmiyor. Hastayı aynı gün içinde taburcu edebiliyoruz ve hasta iki- üç gün içinde sosyal hayatına kavuşabiliyor. Bu hastalar için çok önemli. Tedavi yöntemleri arasında ise cerrahi ve medikal tedavi yöntemleri var. Son yıllarda ise lazer tekniği öne çıkıyor. Hastalar aynı gün içinde sosyal hayatına kavuşabiliyor” diyor. Kozmetik jinekolojik sorun yaşayan kadınların, bu sıkıntılarının sosyal yaşamlarını ve cinsel yaşamlarını etkileyebilecek düzeyde olması, yaşam kalitesini düşürmesi veya mantardan sık tekrarlayan enfeksiyonlara dek çeşitli sağlık problemlerine yol açması durumunda mutlaka hekime başvurmaları, hekimden utanmamaları gerektiğini vurgulayan Dr. Bülent Arıcı, “Kozmetik jinekolojide özellikle doğuştan veya sonradan olan küçük dudaklarda asimetri varsa cerrahi tekniklerle düzeltiyoruz. Doğum sonrası veya menopoz sonrası dönemde vajende sarkma, genişleme gibi problemler varsa cerrahi tekniklerle o bölgedeki fazla dokuları çıkartarak anatomisine uygun yeniden restore ediyoruz. Bazı hastalarımızda doğum sonrası hızlı kilo alıp vermeyle büyük dudaklarla çökme oluyor, cerrahi tekniklerle o bölgelerdeki fazla dokuları çıkarıyoruz veya kişinin kendi yağ dokusunu bel veya kalça çevresinden alarak o bölgelere enjekte ediyoruz, eski haline getiriyoruz. Bazen klitoris üzerindeki derinin de çok büyük olabilmesi, ilişki sırasında ağrıya, ilişkiye girememeye yol açabiliyor. Cerrahi tekniklerle fazla olan deriyi çıkarıyoruz, hasta aynı gün taburcu oluyor ve bir iki gün içerisinde de sosyal yaşantısına dönüyor” diyor. Ayrıca genital bölgedeki renk değişiklikleri de lazer tekniği ile kolayca tedavi edilebiliyor. Tüm yapılan bu müdahalelerle hastaların hem cinsel yaşam kalitesi hem de psikolojisini iyileştirmek mümkün oluyor.

  • Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Bugünün dünyasını anlamak için bundan yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış atalarımızı araştırmanın önemi, herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek. Peki insanlık olarak atamızı merak ettiğimiz kadar insan olarak atamız olan kendi çocukluğumuzu neden merak etmiyoruz?

    Biz yetişkinlerin dünyasında çocuk olmak maalesef hâlâ küçümseniyor. “Çocuk gibi olmak, çocuk işte, çocuk aklı, çocukça hareketler” gibi sözler kullanıyoruz. Acaba bu davranışın altında kendi çocukluğumuzu küçümsemek yatıyor olabilir mi?

    Bebek dünyaya geldikten sonra 3-4 yaşına kadar duygularını sözcüklerle ifade etmeyi tam olarak öğrenemez. Belirli sayıda sözcük öğrenir ancak bu sözcükleri duygularını temsil edecek kadar ifade etme yeteneği henüz gelişmemiştir. Bu süreçte beynin, duyguların olduğu bölümü daha çok gelişmiştir. Bu nedenle her bebek ya da çocuk, ifade edilememiş yoğun duygulara sahiptir. Bu duygular yetişkinlikteki kadar sabit değildir. Ebeveyn ve kardeşlere olan duyguları sevgi ve nefret arasında çok sık yer değiştirir. Çocuk büyüdükçe ebeveynler ve kardeşlerine karşı olumsuz duyguları bastırır. Zaman içerisinde hatırlamamaya başlar fakat asla tam olarak unutmaz; bunlar bilinçaltında (bilinçdışı) tutulur ve yaşam süresince farkında olmasak da aldığımız kararlara, kişiliğimize, ilişkilerimize etki eder.

    Bebek doğduğunda beyin gelişiminin yalnızca %25’i tamamlanmıştır. %75 gibi önemli bir oran, ebeveynleri ile olan ilişki sayesinde tamamlanır ve bu uzun yıllar devam eder. Bu nedenle ebeveynlerimizle ilişkimiz yaşamımızda oldukça büyük bir yer kapsar. Çocukluğumuzda onlardan hem olumlu hem olumsuz birçok şey öğreniriz. Tüm bunlar 6 yaşına kadar devam eder. Özellikle 6 yaşından sonra bu bilgiler bizim ilişki kalıplarımızı oluşturur ve yaşamımızın sonuna kadar etkisini sürdürür.

    Çocukluğumuzu düşündüğümüzde aklımıza pek fazla duygu, düşünce ya da anı gelmez. Tüm bunlar bilinçdışımızda yer alır ve onlara ulaşmak mümkündür. Psikoterapi ile gerekli olan anılara belirli bir zaman içerisinde ulaşılabilir. Bu sayede çocukluğumuzdaki duygulara ulaşarak bastırmaktan kurtarıp hayatımıza olumsuz etkilerini oldukça azaltabiliriz; ebeveynlerimizden öğrendiğimiz ilişki kalıplarını inceleyip ilişkilerde yaşadığımız sorunlara farklı bir bakış açısı kazanarak daha sağlıklı ilişkiler kurmayı öğrenebiliriz. Ancak burada amacımız bu konuları araştırırken doğrudan ebeveynlerimizi suçlamak değildir; amacımız herkesin hata yapabileceği düşüncesi ile başkalarını suçlamadan, bilerek ya da bilmeden sergilenmiş davranışların kişideki etkilerini incelemektir.

    Psikoterapi ile böyle bir çalışma yapmak için mutlaka psikolojik bir rahatsızlık yaşamak gerekmez. Bir hastalık yaşamadan kendisini daha iyi tanımak, yaşamına farklı bir pencereden bakmak, gelecekte daha doyurucu bir yaşama sahip olmak için psikoterapi desteği alan birçok kişi vardır.

  • İncelmenin yeni yöntemi ( life-detox )

    İncelmenin yeni yöntemi ( life-detox )

    Yaşam şeklinizi, alışkanlıklarını değiştiriyor ve size yeni bir yaşam tarzı sunuyoruz. Dermatolog ve diyetisyen kontrolünde, çağın hastalığı olan obezite tedavisi, bölgesel incelme – sıkılaşma tedavileri ve detox tedavilerimiz uygulanmaktadır.

    Life-detox ile zayıflayın, yaşamınız şekillensin!

    Life-detox sistemi Dr. Eylem ACAR, ve ekibinin uyguladığı özel bir sistemdir. Bu sistemde yaşam şeklini değiştirme ve düzenleme esas alınarak vücut ve alışkanlıklar baz alınmakta ve adeta yaşam koçluğu yapılmaktadır. Kişinin tüm fiziksel aktivitesi, yaşam şekli, sosyal yaşamı, genel beslenmesi, iş yaşantısı göz önüne alınarak yaşam düzenlemeleri yapılmaktadır. Life-detox sisteminde kilo verme ve incelme adına kullanılan cihazlar ve sistemler vardır. Doktor ve diyetisyen gözetiminde yapılan özel detox tedaviler, yaşam şeklinizi değiştirmeye yönelik ya da kısa dönemli olarak uygulanabilmektedir. Özel tedavi yöntemlerimizle 1 ayda 6 kilo verebilir ve 2 beden incelebilirsiniz. Bu özel programlar dahilin de kişinin tamimiyle programına uyumu söz konusudur.

    Ağrısız, bıçaksız, neştersiz bölgesel yağlanma tedavisi! Vücut kontur düzenleme!

    Tamamen bitkisel bir ilacın enjeksiyonu olan yağ hücresini parçalayan Lipoliz işlemi Dermatolog Dr. Eylem ACAR tarafından uygulanmaktadır. Cerrahi bir işlem olmayan bu yöntem, Türkiye’ de az sayıda hekim tarafından uygulanmaktadır, 1995 yılında Brezilyada başlayan bu yöntem Avrupa ve ABD ‘de büyük ilgi görmektedir.

    Bölgesel yağlanma kadın ve erkekte sıkça görülen ve genelde kilo verimi gerçekleşse bile hala bir sorun olarak kişiyle yaşayan bir problemdir. Bu sistemde amacımız kişiyi doğru beslenme düzeni ile zayıflatırken aynı zamanda lokal yağlanmaların söz konusu olduğu bölgelerde incelmeyi daha belirgin kılabilmektir. Bu yöntem kilo verme yöntemi değildir, incelme ve vücut düzenleme yöntemidir.

    Titreşimle göz alıcı sıkılıkta bir vücuda sahip olun!

    Tüm dünyada kullanılan, dünyaca ünlü mucizevî cihaz (power plate) yüksek titreşimle çalışan ve bu titreşime karşı direnç göstermenizle vücut şekil ve kas kitlesinde ciddi değişiklere neden olan aktivite ve spor cihazıdır. Fitness ya da diğer spor aktiviteleriyle sağlayamayacağınız bir zindelik, sıkılaşma ve esneklik sağlayan cihaz selülit tedavisinde de kullanılmaktadır. Kan dolaşımını hızlandırdığı için Amerika’ dan detox ödülü almış olan cihaz kliniğimizde özel tedavilerimiz içerisinde ya da tek başına uygulanmaktadır. Gebelik sonrası vücuttaki deformasyonlar, popo düşüklüğü, meme sarkıklığı, kollarda bacaklarda yumuşama gibi birçok vücut deformasyonunda kullanılmaktadır.

    İnfrared ve radyo frekansı ile incelin ve selülitlerinizden kurtulun!

    Vakum, mekanik masaj, infrared ve bi-polar radyo frenkansı gibi 4 etkili sistemi birlikte kullanan vellasmooth cihazı ile bölgesel incelme- sıkılaşma sağlanmaktadır. Dolaşım hızlandırılır, yağ hücrelerinin metabolik parçalanması sağlanır, lenf drenaj ve ciltte sıkılaşma görülür.

    FDA onayı olan bu sistemde santim bazında incelmeler elde edilmektedir. Aynı zamanda bu sistemde kas ağrılarında da hafifleme görülebilmektedir.

  • Kanser Psikoloji

    Kanser Psikoloji

    Günümüzde kanser hastalığı, çok sık görülmekle birlikte, hastalığa bağlı ölüm oranlarının da azımsanamayacak kadar fazla olması sebebiyle önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

    Çapar, 2010 yılında yapmış olduğu çalışmasında kanseri, fiziksel ve ruhsal hastalığın bir arada olduğu, sağlığın kaybolduğu, fiziksel bütünlüğün bozulduğu, maddi ve manevi kayıpların yaşandığı bir hastalık olarak nitelemektedir.

    Türk Dil Kurumu (TDK), kanseri bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren bir hastalık olarak ifade etmiştir.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre kanser, hücrelerin kontrol edilemez bir biçimde büyümesi ve yayılması olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca DSÖ’ne göre kanser, vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilir ve çevresindeki dokulara zarar verebilir ya da farklı bölümlere sıçrayabilir. DSÖ’nün 2008 verilerine göre, dünya üzerinde 7,6 milyon insan kanserden hayatını kaybetmiştir. Ayrıca kadınlar arasında en sık rastlanılan kanser türü meme kanseri, erkeklerde ise akciğer ve mesane kanserleridir.

    Özkan ve Armay (2007), kanser için korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, ölüm duygusu gibi tepki ve düşünceleri çağrıştıran, tıbbi ve fiziksel bir hastalık olduğu kadar ruhsal ve psikososyal bileşenlere de sahip olan bir hastalık olduğu ifadelerini kullanmışlardır.

    HASTALIK ALGISI

    Armay(2006) hastalık algısını, kişilerin hastalıkları süresince yaşadıkları deneyimler, hastalık süreciyle baş etme mekanizmaları ve psikopatoloji üzerinde etkili olan bir kavram olarak tanımlamaktadır. Armay’a (2006) göre, hastaların yaşananları algılaması psikolojik, fizyolojik ve psikososyal iyilik halinin yanı sıra, hastalığın seyri ve yaşam kalitesi üzerinde de etkilidir.

    2013 yılında yayımlanmış, Husson ve arkadaşları tarafından yürütülmüş çalışmada, hastalık algısı ve hastalığı ile ilgili olarak yeterli bilgi sahibi olmayan hastaların, Hastalık Algısı Ölçeği’nden daha düşük puanlar aldıklarına değinilmiştir. Hastaya, hastalığına ilişkin özellikli bilgi verilmesinin hastalardaki kontrol mekanizması ve anlayışla ilişkili olduğu ve bu bilgilendirmenin olumlu hastalık algısı geliştirme üzerinde son derece etkili olduğu ifade edilmiştir.

    Petrie ve Weinman’ın(2006) çalışmasına göre, olumsuz hastalık algısı geliştirmenin gelecekte yaşanacak olan yetersizlikleri arttırması ve hastaların daha yavaş iyileşme göstermeleri ile ilişkili olduğuna yer verilmiştir. Diğer taraftan hastaların iyileşme süreçlerinin erken dönemlerinde olumlu algı geliştirmeleri sağlanabildiğinde, işlevselliği arttırabileceği noktasına da değinilmiştir.

    KANSERLİ HASTALARDA RUHSAL TEPKİLER

    Elisabeth Kübler Ross, hastanın tanısını nasıl karşıladığını ve izleyen tepki süreçlerini 5 aşamada tanımlamıştır:

    1. İnkâr : Sıklıkla tanı sırasında ortaya çıkan ilk tepkidir. “Hayır, olamaz, bu doğru değil!” şeklinde söylemler olur. Hastada inanmama, şaşkınlık durumu gözlenir. Tepkinin temelinde, kanser gibi ciddi kaygı ve korku veren, gelecek ve yaşam hakkında tehdit oluşturan yeni duruma karşı uyum sağlamak için zamana ihtiyaç vardır. İnkâr genellikle geçicidir; ancak bazı hastalarda uzun sürebilir.

     

    2. ÖFKE: İnkâr aşamasının ardından, hastalık durumunun anlaşılmasından sonra görülür. “Neden ben? Bunu hak etmek için ne suç işledim?” şeklinde söylemler olur. Bu evre; aile, tedavi ekibi ve hekim için güçlükler taşır. Bazen ilişkilere de zarar verebilir. Bu aşamada uygun hekim tutumu önemlidir. Hastanın öfkesini kişisel şekilde algılamamak ve öfkesini açığa vurmasına olanak vermek gereklidir. “Mücadeleye odaklan, korkuya değil!” mesajı da verilmelidir.

    3. PAZARLIK: Bu evrede hasta tedavi olmaktadır ve yan etkilerle baş etme çabası içindedir. Tedavinin zorluklarını azaltma umudu ile tedavinin çeşitli yönleri üzerine pazarlık eder. “Kemoterapi görmeden bu tedaviyi sonlandırsam daha iyi olacak.” şeklinde söylemler olur. Bu aşamada uygun hekim tutumu ile tedavi ve yan etkiler hakkında hastayı bilgilendirmek önem taşır.

    4. DEPRESYON: Kanser ve tedavisine ilişkin gerçekler, hastada depresif duygudurumuna neden olabilir. Bu aşamada, yoğun bir kayıp duygusu, ayrılık ve ölüm düşüncesi belirebilir. Eğer hasta öfkesini ifade edemezse, depresyonu daha yoğun yaşar. Bu aşamada hastanın; gerçek dışı suçluluk ve utanç duygusunu yok etmek, yası yaşamasına izin vermek ve paylaşmak önemlidir.

    5. KABULLENME: Hastanın gerçeği kabul edip, enerjisini ve ruhsal gücünü yeni yaşamına yönelttiği uyum dönemidir. Hastalığı ile birlikte yaşamayı öğrenir. Bu aşama ile birlikte kişi; yaşamını, geçmişini, geleceğini, varoluşunu yeniden yorumlamaya başlar. Kimliğini, yaşamın amacını ve kendi tercihlerini sorgular. Güven ve denge arayışı içindedir.

    Tanımlanan ruhsal tepki aşamaları, her hasta için geçerli olmayabilir. Bazı hastalar; bu aşamalardan birine takılıp kalırken, bazılarında bu sıra aynı şekilde izlenmeyebilir.

    KANSER HASTALARININ PSİKOLOJİK TEDAVİSİ

    Kanserle mücadele bedenin ve beynin ortak mücadelesidir. Bu nedenle hastalara uygulanan psikoterapi de, hastalığın fiziksel tedavisini tamamlayıcıdır. Tedavinin bütünleyici ve ayrılmaz bir bölümüdür.Bireysel psikoterapi, psikolojik eğitim veya psikoterapötik yollarla kanserle baş etme davranışı geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik tedavinin genel amacı; morali, kendine güveni ve baş etme yetisini arttırırken, sıkıntıyı ve ruhsal sorunları azaltmaktır.

    Psikoterapötik ilişkide duyguların, tutumların ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi birincil önem taşır. Hastanın bir birey olarak anlaşıldığını deneyimlemesi gerekir.Kanserde ortaya çıkan psikopatolojideki en önemli unsur ise, yaşamın tehdit edilmesidir. Bu süreçte uygulanan psikoterapinin temel amaçları arasında; kızgınlık, öfke, suçluluk gibi duygu ve tepkiler ile hastalıkla ilgili düşüncelerin anlatılmasında hastayı cesaretlendirmek, psikolojik ve sosyal uyumu sağlayarak yaşam kalitesini arttırmak, hasta, aile, sosyal etkileşim alanları arasındaki etkileşimi güçlendirmek yer alır.

    KANSER ALANINDAKİ ÖNEMLİ ÇALIŞMA

    Prof. Dr. Aziz Sancar, “DNA Onarımı” hakkındaki bilimsel çalışmasıyla 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. 2014 Temmuz ayındaki röportajında; “Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA’yı tahrip ediyor. Biz DNA onarım mekanizmasını anlamak ve aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu inhibe edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlayacağız.” dedi. “ Kanser mekanizması 10 yıl içinde çözülecek.” diye de ekledi.

    Her yeni günün, yeni umutları, güzellikleri ve daha iyi bir iç huzuru getirebileceği bu hayatta; “Sevgili kanser, güle güle. Sevgili hayat, merhaba..” diyebilme dileğiyle.. Sevgiyle kalın..

  • Yaşam Koçluğu

    Yaşam Koçluğu

    Birçoğumuz için modern büyük şehir yaşamı, avantajlarına rağmen, yoğun ve otomatik bir süreçte hapsolmuş hissetmemize neden oluyor. Neredeyse her günümüz bir koşu bandında yürümek ve koşmak arasında gidip gelen bir maraton gibi geçiyor. Zamanla, kim olduğumuz, aslında ne istediğimiz ve bizi nelerin mutlu ettiği konusunda duyarsızlaşmaya başlıyoruz. Peki koşu bandından inmek için neye ihtiyacımız var? Yaşam koçluğu size kim olduğunuz, değerleriniz, yaşamınızda nelere ihtiyaç duyduğunuz ve sahip olduğunuz eşsiz potansiyeli ortaya çıkarmanız için uygun bir yöntemdir.

    Kendimizi ve dünyanın geri kalanını nasıl görüyoruz? Koçluk seansları dünyayı nasıl gördüğümüze ilişkin filtreleri değerlendirmekle başlar. Olumsuz filtreleri belirlemek ve yeniden çerçeve yaparak blokajları kaldırmakla devam eder. Sonraki süreç hedeflerin netleşmesi ve uygulamaya geçirilmesidir.

    Yaşam koçluğu bir amaç ya da amaçlar belirleyerek, buna ulaşmanız konusunda motivasyon ve rehberlik sağlar. Potansiyelinizi keşfetmenize yardım eder. Kısa ve uzun vadeli olarak hayalini kurduğunuz geleceği kurmanız için size ışık tutar.

    Hangi konularda yaşam koçluğu alabilirsiniz?

    -Sağlıklı bir iş-yaşam dengesi kurmak

    -Amaç ve hedefler belirlemek ve bunlara ulaşmak

    -Yaşam geçişleriyle başa çıkabilmek

    -Yeni bir kariyer planlamak

    -Yaşam değerlerini ve tutkularını ortaya çıkarmak

    -Kişiler arası ilişkileri geliştirmek ve güçlendirmek

    -Stresi daha iyi yönetmek

    -Öz farkındalığı arttırmak

    Yaşam koçluğu ve psikoterapi arasındaki fark nedir?

    Çoğu zaman duygusal felç yaşadığımızda bir şeylerin yanlış gittiğini bilir ve psikolojik yardım almamız gerektiğini düşünürüz. İş, aile sorunu, ilişki sorunu gibi bir çok yaşamsal kriz psikolojik sağlığımızı bozabilir ve bunun yarattığı üzüntü, kaygı vb. olumsuz duygularla başa çıkabilmek için psikoterapiye ya da psikolojik danışmanlığa başvururuz. Yaşam koçluğu bundan farklı bir süreçtir. Sağlıklı bir duygusal duruma sahip olabilirsiniz ancak, yaşamınızda değişiklik yapmak isterseniz ve potansiyelinizi gerçekleştirmek isterseniz, sizin için uygundur. Yaşam koçluğu alarak, güçlü yönleriniz ve motivasyon kaynaklarınız üzerinde çalışır, mevcut durumunuzdan daha tatmin edici bir yaşama geçiş yaparsınız. Kendisini tekrar eden düşünme kalıplarınızı ve verimsiz inanç sistemlerinizi keşfederek yeni sistemler oluşturur ve donanımınızı yenilersiniz. İstekleriniz, hedefleriniz ve yaşam amaçlarınız netleştir, ilham ve motivasyon kazanırsınız. Böylece tüm potansiyelinizi bugün ve gelecek yaşamınızı tasarlamak için kullanmaya başlarsınız.

    Yaşam koçluğu kaç seans sürer?

    İhtiyaç ve beklentilerinize göre bu süre ortalama 6 ay olabilir.

  • Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Bir atasözü “Herkes bilge olur, bazıları daha önce bazıları daha sonra, fark budur” der. Psikoterapi de içinizdeki bilgeye ulaşmanız için bir yolculuktur. Bu yolculuk sizi, derinlerde sizi bekleyen bilgeyle karşılaşmaya, yaşamınızın anlamını keşfetmeye, size acı veren duygularla vedalaşmaya ve mutluluk tanımınızı yeniden yapmaya davet ediyor. Yolculuk tamamlandığında, içinizdeki bilge yaşamınız boyunca size rehberlik edecek. İçinizdeki bilgeye ulaşmak, duygusal ve fiziksel sağlığınızı geliştirmek ve korumak için yaşamsal öneme sahiptir.

    Hepimizin yaşamında kişisel krizler, değişimler, geçiş sorunları, kayıplar ve travmalar olur. Bu durumlarla başa çıkmakta bazen zorlanırız, “duygusal felç” dediğimiz bir hal yaşamaya başlarız. Psikoterapi ve danışmanlık almak, bu durumların yarattığı “duygusal felç”lerin üstesinden gelmemize yardım eder.

    Bireysel psikoterapideki yaklaşımım, kişisel farklılıklara saygı ve empati çerçevesindedir. İlk değerlendirme seanslarından sonra, Pozitif Psikoterapi, Hipnoterapi, NLP ve Duygusal Zeka yöntemlerinin kişiye özel bir birleşimine sizinle birlikte karar verilir. Her birimiz farklı yaşam deneyimleri ve bunları algılama biçimlerine sahibiz. Bu nedenle, ihtiyaçlarınıza en uygun terapötik yaklaşımlara birlikte karar vererek psikoterapi yolculuğunuza başlarız.

    Psikoterapi sürecinde neler kazanırsınız?

    Mutluluğunuzu ve başarınızı sabote eden olumsuz inançlarınız ortaya çıkar.
    Önemli düşünceleri, duyguları ve motivasyonları belirlemeyi öğrenirsiniz.
    Kendiniz ve başkalarına ilişkin öz farkındalık ve empati geliştirirsiniz.
    Sağlıksız ilişkilerinizi sonlandırmak konusunda farkındalık geliştirirsiniz.
    İlişkilerdeki bozucu kalıpların farkına varırsınız.
    Öfke, duygusal karışıklık ve ilişkilerdeki işlev bozukluğuna neden olan tetikleyicileri tanımlarsınız.
    Kişisel ve mesleki ilişkilerde daha özgüvenli ve etkili olursunuz.
    Zorluklar ve engeller karşısında başa çıkma becerileri geliştirirsiniz.
    Başarma, başarı ve kişisel mutluluğa engel olan mükemmeliyetçilik kalıplarınız ortaya çıkar.
    Yalnızlık, hayal kırıklığı, üzüntü, kayıp, keder, suçluluk, utanç, öfke, kıskançlık ve korkudan oluşan acı duygularını tanır ve iyileştirmek için adımlar atarsınız.
    Yaşam kaliteniz artar ve kişiler arası ilişkileriniz gelişir.

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Depresyon

    Depresyon

    Kendinizi son zamanlarda üzüntülü bir duygu içinde mi hissediyorsunuz?

    Normalde ilginizi çeken şeylere ilginiz azaldı mı? Hiçbir şeyden keyif alamıyor musunuz?

    Yorgunluk, odaklanma güçlükleri, uyku ve iştah problemleri mi yaşıyorsunuz?

    Değersizlik ve suçluluk duygularının etkisinden kurtulmakta güçlük çekiyor musunuz?

    Günlük işlevinizde (Ev işleri, okul ya da işte) düşüş var mı?

    Tüm bunları iki haftadan uzun süredir, neredeyse her gün ve gün boyu yaşıyor musunuz?

    Bu sorulara cevabınız ‘evet’ ise Depresyonda olabilirsiniz.

    Depresyonu tanımlarken Depresif hissetmek ile ayrımını yapmak gerekir. Hepimiz zaman zaman yukarıdaki belirtileri kendimizde görebiliriz. Bu yaşamın getirdiği güçlüklere verdiğimiz doğal bir tepkidir ve genellikle gün içinde geçer ya da birkaç gün sürüp biter. Buna ‘Depresif Duygulanım’ deriz. Bu depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Ancak bazen bu belirtilerin çoğunun haftalarca, ya da aylarca sürdüğü olur. Bu durumda Depresyonda olduğumuzu düşünebiliriz ve bir uzmandan destek almamız gerekebilir.

    Major Depresyonun DSM-5 tanı kriterleri şunlardır:

    İki haftadan uzun süren üzüntülü ruh hali, ilgi ve zevk kaybına ek olarak aşağıdaki belirtilerin en az beş tanesinin eşlik ettiği psikolojik hastalıktır.

    1. Çok fazla ya da çok az uyuma

    2. Hareketlerde yavaşlama, ya da aşırı hızlanma

    3. Kilo kaybı ya da kilo alma, iştahta değişim

    4. Enerji kaybı

    5. Değersizliklik ya da aşırı suçluluk hissi

    6. Odaklanma, düşünme ya da karar alma güçlüğü

    7. Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    Not: Belirtiler, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde içinde bulunduğumuz yas tepkilerinden bağımsızdır.

    Depresyonun Nedenleri: Yapılan araştırmalar depresyonda genetik etkilerin önemine vurgu yapıyor. İkiz çalışmalarında, ikizlerden birinde depresyon tanısı konduğunda, diğer ikizde de depresyonun görülme oranının %37 olduğu görülmüş. Buna ek olarak nöro-biyolojik bazı değişikliklerin depresyon ile ilişkili olduğu bulunmuş ve bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. 

    Ancak biyolojik olarak yatkınlık olsun ya da olmasın, bir kişide depresyon görülebilir. Stresli yaşam olayları depresyonun en büyük nedenlerindendir. Yapılan araştırmalarda, iş kaybı, önemli bir ilişkinin ya da romantik ilişkinin kaybedilmesi depresyonun en sık nedenlerinden olarak görülmektedir. Uzun süreli stres yaratan durumlar (yoksulluk, ilişki problemleri, mobbing vs) depresyonu başlatan yaşam olaylarındandır. Peki stresli yaşam olayları bazı kişilerde depresyona neden olurken diğerlerinde niye olmaz? Burada da kişilerin strese verdikleri tepki farklılıkları yatar. Bazı kişiler (biyolojik yatkınlık, sosyal destek eksikliği ya da psikolojik olarak) strese tepki vermede diğerlerine göre daha zayıf olabilirler. Aynı zamanda gelişimsel faktörler de önemlidir. Aile içerisinde duygusal çatışmalara maruz kalmış, düşmanca tavırlar görmüş, duyguları engellenmiş kişilerin depresyona girme oranlarının %70 oranında yüksek olduğu görülmüştür. Depresyona neden olan bir neden ise, kişilik özelliklerimiz ve olumsuz düşünme eğilimlerimizdir.

    Depresyonun tedavisi: Antidepresan tedavilerine ek olarak psikoterapi depresyonda oldukça etkilidir. Psikoterapi ile depresyona neden olan faktörler incelenir ve onları değiştirme yolunda çalışmalar yapılır. Eğer ağır düzeyde depresyon varsa ve kişinin davranışları kısıtlandıysa davranışsal aktivasyon tekniği ile işlevsel davranış becerileri kazandırılır. Olumsuz çarpıtılmış düşünceler incelenerek sağlıklı bakış açıları geliştirilir. Depresyona neden olan travmatik anılar anı çalışmaları veya EMDR teknikleri ile yeniden sağlıklı bir forma dönüştürülür. Bunlara ek olarak, danışanın hem yaşamını hem de tedavi motivasyonunu olumsuz etkileyen karamsarlığa karşı umutlu hissetmesi için motivasyonel teknikler uygulanır.

    Bu belirtiler bende var, peki ne yapmalıyım?

    Eğer kendinizde depresyon belirtilerinin olduğunu düşünüyorsanız, öncelikle bir dahiliye uzmanına görünüp gerekli tıbbi tetkikleri yaptırmanız faydalı olacaktır. Bazen metabolik değişiklikler depresif belirtiler yaşamamıza neden olabilir. Tıbbi herhangi bir neden yoksa ile bu belirtilerin giderilmesi, tekrar umutlu, keyifli ve sağlıklı hissedebilmeniz için psikiyatrik bir muayeneden geçmeli ve psikoterapi desteğine başvurmanız gerekmektedir. Depresyon tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır ve kendi kendine geçmeyebilir. Kendinizi desteksiz bırakmamanız, yardım istemeniz oldukça önemlidir.

    Umudunuzun yoldaşınız olması dileğiyle…

  • Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şeyler Var

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR…

    Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var,

    Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

    Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

    Sen bitkin düşmelisin, koklamaktan bir çiçeği

    İnsan saatlerce bakabilmeli gökyüzüne,

    Denize saatlerce  bakabilir, bir  kuşa, bir çocuğa

    Yaşamak  yeryüzünde, onunla  karışmaktır,

    Kopmaz  kökler  salmaktır  oraya…

    Kucakladın mı, sımsıkı  kucaklayacaksın  arkadaşını

    Kavgaya  tüm  kaslarınla, gövdenle, tutkunla  gireceksin

    Ve  uzandın mı  bir  kez  sımsıcak  kumlara,

    Bir  kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

    İnsan  bütün  müzikleri  dinleyebilmeli  alabildiğine,

    Hem de  tüm  benliği  seslerle, ezgilerle  dolarcasına

    İnsan  balıklama  dalmalı  içine  hayatın,

    Bir kayadan zümrüt  bir denize dalarcasına.

    Uzak  ülkeler  çekmeli  seni, tanımadığın  insanlar

    Bütün  kitapları  okumak, bütün  hayatları

    Tanımak  arzusuyla  yanmalısın

    Değişmemelisin  hiçbir  şeye  

    Bir  bardak  su  içmenin  mutluluğunu

    Fakat  ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

    Ve  kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

    Çünkü acılarda, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

    Kanın  karışmalı  hayatın  bütün  dolaşımına

    Dolaşmalı  damarlarında  hayatın  sonsuz  taze  kanı..

    Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…

                                ATAOL   BEHRAMOĞLU

     “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyen,
    cevizin hepsini kabuk zanneder.”

    İmam-ı Gazali

    YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEYLER VAR

    Ataol Behramoğlu’nun “YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR” Adlı Şiirinin İnsani Gelişim Açısından Hatırlattıkları

    Ataol Behramoğlu’nun  bu şiiri beni her zaman çok etkilemiştir. Kendi kendime de sormuşumdur: “Sen bu şiirde aktarılanlara ne kadar yakınsın?”  “Hah, işte!” diyerek kendimi çok özel hissederdim. İşte ben böyleyim, çevremdeki insanlar da keşke böyle olsa, diye de yakınırdım. Daha sonra fark ettim ki şiiri okuyan/dinleyen herkes kendini öyle sanıyor. “Ben de, Ben de, Ben de!…” sesleri yükseliyor. 

    İlkokul üçüncü sınıftayken hocamız oran-orantı konusunu anlatıyordu, farkında olmadan sormuştum: “Hocam, bunu ben buldum, siz nerden biliyorsunuz?” 

    Çok fakirdik, babam elime kısıtlı bir miktarda para verirdi ve zeytin, peynir, şeker, yumurta… almamı isterdi. Matematiği kıt bir Bakkal Amca’mız vardı. Yarım saat hesap yapardı ve ben de sıkılırdım. Sonra da 5 liraya 1 kilo olursa 2 liraya kaç gram olur diye kendi kendime oran orantı kurar ve bakkala varıncaya kadar hesabımı yapardım.  Bakkal Amca’ya şu kadar vereceksin derdim, Bakkal Amca o kadar verirdi ama bu sefer de parayı aldıktan sonra hesaplamaya başlardı uzun uzadıya, sıkılırdım. Gerçi zaman içinde benim hesabıma güvenmeye başladı ve bu bakkala gidip gelme işi daha kısa ve sıkıntısız oldu. 

    İşte böyle bir dönemde hocamız, oran-orantıyı anlatması şaşırtmıştı beni ve ağzımdan böyle bir soru çıkıvermişti: “Hocam siz, bunu nerden biliyorsunuz?”  Hocamız gülümsedi: “Oğlum, bu milattan önce bilmem ne kadar zamandan beri bilinen bir şey.” dedi. Tabi ben bozuldum. (Hocamızın yaklaşımı, çocuk gelişimi açısından başka bir zamanda ve yerde değerlendirilebilir ama şu anda anlatmak istediklerimle pek ilgisi olmadığı için bu konuya hiç değinmeyeceğim.)

    İşte bu şiirde de işte tam beni anlatan bir şiir, derken bir de fark ettim ki bu şiir aslında herkesin olmak istediği, yapmak istediği şeyi anlatıyor. Soruyorum, şiirdeki yaşam tarzını istemeyecek, bu yaşam tarzından rahatsız olacak bir kişi gösterebilir misiniz? 

    Evet, hepimiz kendimizi çok özel sanırız. Aslına baktığımızda ise hiç de özel olmadığımızı, birbirimizden ayrılan yönlerimizin öyle fazla da olmadığını görürüz. Bu açıdan bakıldığında bile kendimize özgü yönlerimizi bilmenin bizim için ne kadar önemli olduğunun farkına varırız. 

    İnsan dolu dolu yaşamak ister, bu nasıl olacak? Aslında dört kelimeyi eyleme geçirmemiz işimizi çok kolaylaştıracaktır.

    • Odaklanma,

    • Gözlem,

    • İletişim,

    • Kontrol.

    Odaklanma: Dikkati belli bir noktada toplayabilmek

    Gözlem: Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve 

    planlı olarak ele alınıp incelenmesi

    İletişim:  Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bir anlamda aldığımız iletiler ve bunun sonucu ortaya koyduğumuz tepkiler

    Kontrol:  Amaçladığımız değişikliğin gerçekleşip gerçekleşmediğini görmek

    Yapmak istediğimiz şeye odaklandığımızda, iyi bir gözlemci olduğumuzda, kurmamız gereken iletişimleri sağlıklı kurup kontrol konusunda gereken özeni gösterdiğimizde şiirdeki gibi yaşamak,  ya da şiir gibi yaşamak işten bile değildir.

    İnsanların yaşamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, dört temel eylemde bulunduklarını görürüz. Önce yaşadığı ortamdan bazı verileri alırlar. Buna algılama diyoruz. Sonrada kendilerine ait birikimler ışığında değerlendirirler. Yeni veri üzerinde duygularını ortaya koyarlar ve bu veri ile ilgili harekete geçerler.

    Yani: 

    • Algılama – duyular düzeyinde

    • Bilişsel – düşünme düzeyinde

    • Duygusal – duygular düzeyinde 

    • Fiziksel – eylem düzeyinde

    Bütün bu davranışlar kişinin birikimine göre değişir. Çevre ve nesne herkes için vardır, bunlar algılama, bilişsel, duygusal ve eylem düzeyinde anlam kazanır. Bu anlam ise tabi ki aynı olmayacaktır. Bir şair için sehl-i mümteni (söylenmesi kolay gibi görünen ama hiç de öyle olmayan sözler) olarak ortaya çıkacak.  Bir heykeltıraşta fazlalıkları alınmış bir taş olarak ortaya çıkacak. Bir müzisyende kulağımızdan başka her duyumuzla duyabileceğimiz bir ezgi olacak ya da bir bilim insanı için çaresiz gibi görünen bir hastalığa deva olacaktır. Peki ot gibi yaşayanlar için ne olacak? (Özür dilerim ot, çevrenin ve nesnenin senin için de çok özel bir anlamı olduğunu biliyorum ama insanoğluna özgü bir alışkanlık işte, idare et.)

    İlkokuldayken bir metin okumuştuk. Bu metinde bir şairle bir çobanın diyaloğuna yer veriliyordu. 

    Büyük bir şairin koca bir heykeli dikilmiş şehrin ortasına daha yaşarken ve bir çoban da bunu görmüş şehri dolaşırken. Garibine gitmiş, içine dert olmuş… Bir gün şairimiz dağlarda dolaşırken bu çobanla karşılaşır. Muhabbet başlar, şehrin ortasına heykeli dikilen şairle çoban arasında. Çoban bilmemektedir, o şairin şu anda konuştuğu şair olduğunu. Çoban der ki:

    Benimle onun arasında ne fark var ki benim heykelim dikilmiyor da onun heykeli dikiliyor şehrin ortasına?

    Şair:

    • (Gökyüzünü göstererek) Şimdi Ay’a bak diyor. Çoban baktığını söylediğinde:

    Şimdi gözünü kapat ve Ay’ı öyle görmeye çalış diyor.

    Çoban:

    • Gözüm kapalı nasıl görürüm ki, diyor.

    Şair:

    • İşte, o sözünü ettiğin şair, gözü kapalı Ay’ı daha net ve daha güzel görebiliyor, diyor.

    İşte, Ataol Behramoğlu’nu Ataol Behramoğlu yapan, onu okutan bu özelliktir. İnsanları etkileyebilmesi, bizim söylemek istediklerimizi bir çırpıda dile getirişi yukarıda sözünü ettiğimiz algılama, düşünme, duygularını ortaya koyma ve eylem düzeyinde göstermiş olduğu yaklaşımlarla doğru orantılıdır.

    Şimdi şiiri okurken, son bölüme kadar geldik. 

    “Yaşadıklarımdan  öğrendiğim  bir  şey  var…

    Yaşadın mı  büyük  yaşayacaksın…

    Irmaklara, göğe, bütün evrene  karışacaksın.

    Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır

    Ve  hayat  sunulmuş  bir armağandır  insana…”

    Son bölümde, “büyük yaşamak” , “ırmaklara,  göğe, bütün evrene karışırcasına yaşamak üzerinde duralım. Ömür, hayata sunulmuş bir armağan, hayat ise insana sunulmuş bir armağan…

    Son zamanlarda tekrar herkesin dilinde olan “Quantum Fiziği”,  “Evrenin yasası” “Çekim Yasası”, “Sır” gibi sözcükleri hatırlayarak tekrar bakalım bu dizelere. Evrende her şeyin bir bütün olduğunu, her parçanın bu bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu, düşünce gücüyle yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını, evrendeki boşluğun her zaman için maddeden çok daha fazla olduğunu, bir atomun nötronunu bir basket topu olarak düşündüğümüzde ona en yakın elektronunun yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olabileceğini hayal ettiğimizde ne demek istediğimiz daha net ortaya çıkacaktır.

    Peki böyle yaşamak nasıl mümkün olur? Kendimizi ve bize ait olan her şeyi (ya da bizim ait olduğumuz her şeyi)  doğru algılamakla mümkündür.

    İnsanların genel özelliklerini kısmen aşağıda sıralamaya çalıştım. Bunlar kuşbakışı bakıldığında genel olarak görülen özellikler. Şimdi bu özelliklere sahip bir insanın şiirdeki gibi yaşaması ya da şiir gibi yaşaması ne kadar mümkündür?

    • İnsanlar genellikle soru sormayı bilmez.

    • Deneyimlerini, davranışlarının yönlendirdiğinin farkında değildir.

    • Hayal etme konusunda yardıma ihtiyacı olduklarını kestiremezler.

    • Ne istediğinden çok ne istemediklerinin farkındadırlar.

    • Zamanın ne kadar önemli olduğunu anladıklarında iş işten geçer.

    • Nedenlerden çok sonuç üzerinde yoğunlaşırlar.

    • Olayları yeterince sorgulamazlar.

    • İnsanların içsel göstergelerini fazla dikkate almazlar.

    • Birbirlerine bir eşya gibi davranırlar

    • Zamanlarını boşa harcarlar

    • Her şeyi sadece kendilerinin hak ettiğini düşünürler

    • Gerçekliğin sadece algılardan ibaret olduğunu bilmezler.

    • Tembel olduklarını anladıklarında ihtiyarlık gelmiştir.

    • Zevk almak için değil acıdan kaçmak için yaşarlar.

    • Görev-süre ilişkisini bir türlü dengeleyemezler.

    • Dinlemeyi bilmezler sadece konuşma sıralarını beklerler.

    • Gülmeyi de ağlamayı da pek bilmezler, ikisinden de utanırlar

    • Olumsuzluklarını çevrelerine de bulaştırırlar.

    • Kısıtlı kelime hazineleriyle yaşamlarını da kısıtlarlar

    • Daha fazlasını yapmaya söz verirler ellerinden gelenin her zaman daha azını yaparlar

    • Çevresinin baskısından ölünceye kadar kurtulamazlar

    • Yeterince tutkulu değildirler ama kendilerine bu konuda toz kondurmazlar

    • Varsayımlarda bulunmak yerine hemen tepki gösterirler

    • Öncelikle olumsuzlukları görürler.

    • Okumazlar.

    Yukarıdaki özellikleri gözden geçirin. Siz yukarıdakilerden biri ya da birkaçını kendinizde görüyorsanız bir revizyona ihtiyacınız var demektir. Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak istiyorsanız bir isteğimiz daha olacak. Mevlananın aşağıdak sözlerini kalbin en kıymetli yerine kazıyınız lütfen.

     “Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz.
    Suyu başına döksen, başı kırılmaz.
    Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan,
    toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.” der, Mevlana.

    Şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamak için suyla topraktan kerpiç, bu kerpiçleri bir araya getirerek de bir ev yaparız ve su evi başını yarmayı düşündüğümüz insanların sığınağı haline getirebiliriz. 

    Yukarıda sözünü ettiğimiz konularda eyleme geçmeyi düşünüyorsanız Bektaşi ile Mevlana arasında geçen şu diyaloğu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Çünkü “İnsan, insanın acısını alır.”

    Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

    Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmışolmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu HacıBektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli

    Helal değildir,diye bu kurbanı geri çevirir.

    Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır.Mevlana ise; bu hediyeyi kabul eder.

    Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabuletmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

    Mevlana şöyle der:

    Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

    Adam üşenmez, kalkar, Hacı Bektaş dergâhı’na gider ve Hacı Bektaş Veli’ye,

    Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

    Hacı Bektaş da şöyle der:

    Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

    Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi becerebilen insanlar olmamız ve şiirdeki gibi, şiir gibi yaşamamız dileğiyle.

  • Kadının Kendi Koyduğu Sınırları Aşabilmesi: ”Öğrenilmiş Çaresizlik” Karşısında ”Öğrenilmiş Güçlülük”

    Kadının Kendi Koyduğu Sınırları Aşabilmesi: ”Öğrenilmiş Çaresizlik” Karşısında ”Öğrenilmiş Güçlülük”

    Öğrenilmiş çaresizlik kavramı kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir. Öğrenilmiş çaresizlik, mevcut toplumsal yapıdaki sosyalleşme süreciyle, kadına neleri yapması neleri yapmaması gerektiğini o kadar güçlü bir şekilde öğretir/verir ki, kadın toplumsal yaşam alanında o kalıp yargı ve kuralların dışına çıkamayıp, yeni/farklı bir eylemde/denemede bulunmayı aklından bile geçirmeyerek, olması gerektiği gibi tutum ve davranış göstererek, bir anlamda kaybetmeyi öğrenir.

    Toplumdaki mevcut kültürel kalıplar içinde yaşamını sürdüren kadın, o kültürel kalıpların dışına çıkamamakta, o kalıplar ne derse, kendini ona göre ayarlamakta, ona göre tutum ve davranışlar sergilemektedir. Örneğin “bana ne kadar kadın gibi davranılırsa, o kadar kadın oluyordum. İster istemez adapte oldum. Eğer arabaları ters çevirme ya da şişe açmaya gücüm olmadığı düşünülüyorsa, tuhaf biçimde gücüm olmadığını görüyordum. Eğer bir kasanın benim için ağır olduğu düşünülüyorsa, açıklanamaz biçimde ben de ağır buluyordum” ifadelerinde olduğu gibi.

    Kadınların, öğrenilmiş çaresizliği yaşadığına dair en önemli örneklerden biri de uğramış oldukları/maruz kaldıkları şiddettir. Kadının, şiddeti yaşadığı ortamdan yeterince uzaklaşamaması ya da şiddete dur diyememesi, sessiz kalmasıdır. Şöyle ki, “Gerçekte kadının dayak yemesi; benlik saygısının, kendine olan güveninin ve kendiyle ilgili değerlilik duygularının incinmesine neden olur. Bu olay kadının, duygusal alanında fırtınalar koparan, ‘bütün dünyasını yıkan’ çatışmalara neden olur. Şiddetin yoğunluk derecesi arttıkça, benlik saygısının örselenme derecesi de artar. Kadın, kendini aptal, çirkin, değersiz, yetersiz hisseder. Kadın bütün bu başına gelenlerin sadece ‘’kaderi’’ olduğunu düşünerek, aynı kısır döngü içinde yaşamaya devam eder. Kadının, şiddet ortamında uzun yıllar kalmak, kadının umutsuzluk ve çaresizlik duygularının da kronikleşmesine ve kökleşmesine neden olabilir. Baş edememe, kontrol edememe ve bu durumdan uzaklaşamama, şiddete maruz kalan kadının çaresizliğine de işaret etmektedir.

    Diğer yandan kadının, çaresizliği öğrenmesinde toplumdaki birçok söylemde etkilidir. Kadın, her ne kadar şiddet ortamından kurtulmaya çalışsa da, bunun için adımlar atmaya çalışsa da onu engelleyen, gitmemesi için önüne set çekilen, direncini kıran; “ ‘evlilik gül bahçesi değildir, kötüleri iyi yapacak sensin’, ‘ne olursa olsun her zaman kocanın yanında yer alacaksın’, ‘eşin baskı altında olabilir’, ‘analık ve eşlik birinci görevindir’, ‘sen kadınsın alttan al’, ‘anasın, çocukların için idare edeceksin’, ‘kan kussan da kızılcık şerbeti içtim diyeceksin’, ‘senin yerin evindir’, ‘kocan hata yapsa da çocuklarının babasıdır’, ‘erkek evin direğidir’ ” gibi söylemler kadında, böyle gelmiş böyle gider, bu işe yaramaz ki, yapsam ne değişecek ki, bunu yapmamın hiçbir faydası olmaz ki düşüncelerine dönüşecek ve çaresizlik, kronik bir hal alacaktır.

    Kadının olayları yönetebilmesi, kendi yaşamına hakim olabilmesi ve olumsuzlukların üstesinden gelebilmesi ya da “dışsal bir desteğe ihtiyaç duymaksızın zorluklarla baş edebilme gücü” olan öğrenilmiş güçlülük, kadınlardaki öğrenilmiş çaresizliğin yerine geçmelidir. Diğer bir deyişle kadınların insan hakları bakımından en önemli engeli, toplumsal yapıdaki kalıplaşmış/benimsenmiş kültürel önyargılardır. Bu önyargılar ise ancak kadının öğrenilmiş çaresizliği bir tarafa bırakarak, öğrenilmiş güçlülüğü seçmesiyle ortadan kalkacaktır.

    Kadının, toplumsal yapının tüm yaşam alanlarında (evde, sokakta, okulda, işyerinde vb. alanlarda) sosyokültürel kalıp yargıları, duvarları yıkarak erkeklerle eşit bir biçimde yer alması, birey/özne olarak var olmaya çalışması, kadını daha da güçlendirerek, kendi hayatının kontrolünü eline almasına, kurban rolünden çıkarak, kendini yeniden inşa etmesine neden olacaktır. Tüm dünya kadınlarına; kendi kaderini yönlendirmekte özgür olduğu bir dünya diliyorum…