Etiket: Yaşa

  • Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik, ileride okyanusta yaşayabilmek için su dolu bir lavaboda dalmayı öğrenmektir:

    Tıkadığım, içi su dolu banyo lavabosuna ilk defa kafamı daldırdığımda 9 yaşındaydım. Çoğunuz nefes almanın hayat kurtardığını sanırsınız, bir başka durumda (örneğin suyun altında) nefes vermek sizi hayatta tutar. Ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Bende öyle yaptım.
    Tasmamın ipinin annem ve babamda olduğunu, ne kadar salınmamı isterlerse o kadar geniş alana hareket edebildiğimi ilk defa 9 yaşında anladım. Bu yaşa kadar nasıl böyle yaşamışım diye soracak olursanız; bir zamana kadar küçük bir köpek yavrusu ile insan yavrusu arasında pek bir fark yokmuş. Fakat benimle büyüyen yavru köpekler artık hırlıyor ve ben artık düşünebiliyorum. Düşünüyorum demişken, yazık ki annemle babam artık çocuk olmadığımı ve düşünebildiğimi fark etmediler.
    Beni sakındıkları bir çok şeyi onlar bu ihtimali düşünmezken deneyimliyorum. Aslında o kadar da kötü değil; bahane veya yalan hesap vermekten daha kolay.
    Aslında bu suyun altında nefes vermek gibi; ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı. Onun yerine kulaklarımda vurgun oldular. Hep dinlemeksizin, seçeneksiz ve açıklamadan bir şeylere ittiler, bir şeylerden çektiler. 
    Kulaklarım ağrıyor. Şu an 37 yaşındayım ve hala kulaklarım ağrıyor. Eşimin sesi babamın sesine karışmış, patronum annem gibi bakıyor ve ne zaman kendime dönsem kendimi su dolu bir lavaboda boğulur halde buluyorum.
    Sanırım suların derinliklerinde ben 9 yaşındaki halimi, 9 yaşındaki halim ise bizi arıyor.

                Çok dramatik ve karamsar bir öykü değil mi? Edebiyatın öncülüğünde gerçekler imgesel bir örtünün altına saklanıyor ve örtüye dokunduğumuzda bizlere ‘‘-ce e!’’ diyor.

                 Ergenlik dönemini çoğu kişi melankoli ve hüzün dönemi olarak gözlemler, tanımlar. Bu hüzün tam da yaşanması gereken bir hüzün olduğu için onurlu bir hüzündür. Çünkü insan ergenlikle beraber geçmiş yaşantısından, çocukluğundan, ailesinden uzaklaşır. Bu ergenliğin amentüsüdür. Tüm bu uzaklaşmalardan dolayı ergen melankoli ile hüzün yaşamaktadır ve bir taraftan tam da zorunlu olduğu için bu hüzün onurlu bir hüzündür. Ergenlik bu uzaklaşmaların ardından kendisini geçmiş ile gelecek arasındaki an, tamamiyle şimdi, kendini tarihlendirme süreci olarak karşımıza çıkar. 

                  Burda kendini tarihlendirme süreci önemli, bu süreçte ebevenlere büyük rol düşmektedir. Bu rolü anlamak için kendini tarihlendirme sürecine değinelim: Kendini tarihlendirme süreci evreleri ikiye ayrılır; unutkanlığa karşı koruma ve kişisel tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Bu yolda ergen için ‘tarihçi çırağı’ ifadesi kullanılır. Peki tarihçi çırağı ergen ise tarihçi kim? Tarihçi ebeveynler. Ergen ‘Ben kimim?’ sorusuna bulamadığı yanıtı ‘Ben nerden geldim?’ sorusunu sorarak yanıtlanır. İşte burda, ben nerden geldim noktasında, uzaklaştığı ailesine, unuttuğu çocukluğuna geri döner. Bu sorunun yanıtı ebeveynlerde gizlidir. Bu yüzden ön ergenlik denilen dönemde her ergen ebeveynlerine kan bağları, soy ağacı ve en önemlisi çocuklukları ile ilgili sorular sorarlar. Bu hem unutmak istemedikleri çocukluklarına dair bir nevi terapidir, hem de kendilerini tarihlendirmede bir referans oluşturur. Bu dönemde ebeveynler iyi bir tarihçi olurlarsa, aile bağları o denli kuvvetlenecektir. Anne – baba iletişimi sağlıklı bir şekilde devam edecektir. Bu dönemde çoğu aile yapılmaması gereken ilk şeyi yapıp onlarla arkadaş olmayı denerler. Oysa ki ergenin o dönemde bir başka arkadaşa değil, tam tersine tarihçi rolünü iyi şekilde yapan, aile bağlarını kuvvetlendiren ebeveynlere ihtiyacı vardır.

    Peki ebeveynler bu bağı ergenlikle beraber nasıl güçlendirecekler?

                 Çocukluk dönemiyle ergenlik dönemi arasındaki ihtiyaçlar çok farklıdır ve anne – baba iletişimi bu farklılıklar üzerinde değişim göstermelidir. Bu perspektifi oluşumunda, ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en büyük sorumluluk; karşıdakini (ergeni) dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak ve net yönergeler vermemek. Basamakların başında yer alan iki kavram çok önemlidir: Dinlenmek, Anlaşılmak.

    Aslında yalnızca ergenlik döneminde değil, ergenlik dönemiyle başlayarak hayatımızın her anında dinlenmek ve anlaşılmak isteriz, ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç ergenlik döneminde sağlıklı bir şekilde karşılanmışsa, yetişkinlik döneminde toplumla kurduğumuz diyalog da o ölçüde sağlıklı olur. Fakat bu ihtiyaç karşılanmamış ve hatta sürekli görmezden gelinmiş – bastırılmaya çalışılmışsa, o zaman yakın çevremizden tutun arabasına bindiğimiz taksiciyle dahi iletişimimiz bu eksikliğin nevrotik dışavurumundan nasibini alır. 

    Nevrotik dışavurumdan kastım; agresiflik, kendini savunmayı saldırı pozisyonu üzerinden sağlamak, çözüm odaklı olmayan, sorun taşırıcı üslup ve düşünce tarzı gibi çoğu zaman istemsiz, sonunda huzursuz eden veya pişmanlık yaşatan tutumlar.

               Çocukluk döneminin travmaları ergenlik döneminde kendini gösterebilir. Ergenlikle beraber ebeveynlerini değerlendirmeye başlayan kişi, çocukluk dönemine dair düşük not verdiği ebeveynlerini cezalandırmak adına istenmeyen davranışlar sergileyebilir, zor bir ergenlik geçirebilir. Aslında bu dahi ebeveynler için bir fırsattır. Çocukluk döneminde oluşan yaralarla yaşamak yerine ergenlikle beraber bu yaraların gösterilmesi, ebeveynlerin yaralanan yerlere pansuman yapabilmelerine olanak sağlar. 

    Bu pansuman aletlerini üstte sıralamıştım, tekrar etmekte fayda var: Dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak, net yönergeler vermemek. Yazıda da dendiği gibi –bir ebeveyn olarak- ‘‘şnorkel’’ olunmalı. Bkz. ‘‘Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı.’’

  • Cinsel Eğitimin Önemi

    Cinsel Eğitimin Önemi

    Hemen tüm bilim insanının üzerinde uzlaştığı bir noktadır ki cinsellik insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir. Hayatın temelinde yer almaktadır ancak özellikle tutucu toplumlarda cinselliğin konuşulması, tartışılması en zor konulardan biri olduğu da açıktır. Böyle toplumlarda yaşayanlar kimi zaman cinsellik hiç yokmuş gibi davranmayı tercih edebiliyorlar. Bu durum hem insanların gündelik yaşamında hem de eğitim içerisinde net bir şekilde gözlenebiliyor.

    Cinsel eğitim söz konusu olduğunda tutucu toplumlardaki zorluklar daha da belirgin hale gelmektedir. Cinsel eğitim günümüzde ABD, Avustralya ve AB ülkelerinde yaygın bir şekilde verilmektedir. Ancak halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerdeki okullarda cinsel eğitim ya da buna benzer bir eğitim uygulaması ya hiç yoktur ya da yeterli düzey ve içerikte değildir. 

    Birçok İslam ülkesinde olduğu gibi insanlarının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’de de okullarda bir cinsel eğitim dersi bulunmamaktadır. Türkiye’de de cinsel eğitim konusu tabu konular arasında yer almaktadır. Türkiye’deki cinsel eğitim çalışmaları hiç bir zaman örgün eğitim içerisinde bir ders olarak kendisine bir yer edinememiştir. Yapılan çalışmaların daha çok farklı kurumların gerçekleştirdiği proje çalışmaları şeklinde olduğu görülmektedir. 

    Türkiye’de ilk cinsel eğitim uygulamasına 1974 yılında rastlamaktayız. Bu uygulama Türkiye Aile Planlaması Derneği tarafından yerel eğitim etkinlikleri şeklinde gerçekleştirilmiştir. 1993 – 1998 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı ve SANİPAK adındaki özel bir firma işbirliği ile “Değişim: Genç Kızlığa İlk Adım” başlıklı ve kapsamlı bir proje gerçekleştirilmiştir. Bu proje kapsamında sadece 13 – 15 arasındaki 2.140.000 kız öğrenciye ulaşılmış ve cinsel sağlıkla ilgili kısa süreli bir eğitim verilmiştir. 1999 – 2003 yılları arasında PROCTER & GAMBLE ve TOPRAK HOLDİNG firmalarının da katılımıyla proje tekrarlanmış ve erkek öğrencileri de kapsayacak şekilde genişletilerek Ergenlik Dönemi Değişim Projesi adını almıştır. Bu çalışmada da daha çok cinsel sağlık bilgisi ve ergenlik döneminde yaşanan fiziksel değişimler üzerinde durulmuştur.

    Türkiye’de bu çalışmaların dışında küçük çaplı kimi çalışmalar da çeşitli dernek ve kurumlar tarafından zaman zaman yürütülmektedir. Ancak yapılan çalışmaların sadece ergenlikteki fiziksel değişimler ve CYBH ile sınırlı kaldığı görülmekte ve AB ülkelerinde uygulanan kapsamlı cinsel eğitim uygulamalarından da oldukça uzak  bir konumda olmaktadır. 

    Genel olarak ailelerin tutumuna bakıldığında tutuculuğun ağır bastığını söyleyebiliriz. Türkiye’deki ailelerin cinsel eğitimle ilgili temel kaygılarının çocuklarının cinsel eğitim almaları durumunda cinsel deneyimleri daha erken yaşlarda yaşamaları olduğu görülmektedir. Ancak aileler çocuklarının cinsel eğitim almalarına karşı değiller. Bu eğitimin okullarda verilmesini uygun buluyorlar ama içerik konusunda kendilerine danışılmasını, eğitimin içeriğinin toplumsal değerlere uygun bir şekilde verilmesinin gerekliliğini vurguluyorlar. Eğitimin içerisinde yer almasını istedikleri konularsa daha çok aile ve ailenin görevleri ile ebeveyn sorumluluklarından oluşuyor. 

    Aileler bu endişelerinde haklılar mı? Yani gerçekten de cinsel eğitim dersi verilmesi bireylerin cinsel deneyim ya da cinsel ilişki yaşama yaşını daha öne çekiyor mu? Araştırmalar net bir şekilde bunun aksinin geçerli olduğunu gösteriyor. Cinsel eğitim dersi almış olanlar almamış olanlara oranla cinsel deneyimlerini daha ileriki yaşlarda yaşıyorlar. Hatta cinsel eğitimin erken yaşlarda verilmesinin bile olumsuz bir etkide bulunmadığını görüyoruz.

    Cinsel eğitimle ilgili çalışmalara bakıldığında cinsel eğitimin Türkiye gibi ülkelerde kesinlikle bir gereksinim olduğu görülmektedir. Ergenler ve gençler de cinsel eğitime gereksinim duyduklarını belirtmekteler  Cinsel eğitimin verilmesi bireylerin cinsel konularla ilgili bilgilerini artırmakta (özellikle kendi bedenleri ile ilgili farkındalıkları artmaktadır), korunma ve doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasını artırmakta, bireylerin cinsel yaşamlarının daha doyurucu hale gelmesini sağlamakta ve bireylerin özgüvenlerini artırmakta, kadınlara yönelik tutumları olumlu yönde değiştirmekte, baskın ataerkil anlayışı azaltmaktadır.

    Cinsel eğitimin ilk basamağının ailede başladığı da önemli bir gerçekliktir. Bu bağlamda ailelerin de kendilerini geliştirmeleri oldukça önemli bir gerekliliktir. Hiç merak etmeyin; çocuğunuz belli bir yaşa geldiğinde (ortalama olarak 3 – 4 yaş civarı) sizden cinsel eğitim talep edecek. En basitinden o malum soruları soracak: Ben nasıl oldum? Düğün fotoğraflarınızda ben niye yokum? Balayına giderken beni kime bırakmıştınız? Kardeşim annemin karnına nasıl girdi? 

    Bu gibi sorulara hazır mısınız? Böyle sorularla karşılaştığınızda ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz? Bu sorulara yanıtınız hayır ise işe koyulmanın vakti gelmiş demektir. Üstelik bunun için bir çocuk sahibi olmayı beklemeniz de gerekmez. Hem kendiniz için, hem de çocuğunuza vereceğiniz cinsel eğitimin sağlıklı olması için kendinizi bu yönden donatmanızda yarar var. Bunun için hazırlanmış kitapları okuyabilir ya da bir cinsel terapistten ya da danışmandan yardım alabilirsiniz. 

  • Yalnızca yiyecekler değil kozmetikler de hasta edebilir

    Karın ağrısı, şişkinlik ve kilo alamamak gibi masum şikayetlerle kendini belli eden çölyak hastalığı genellikle farklı hastalıklarla karıştırılıyor. Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunan glüten proteininden uzak durarak beslenmek, çölyak hastalığının tek tedavisi olarak biliniyor.

    Alerji ömür boyu devam eder

    Glüten enteropatisi yani çölyak hastalığı ince bağırsağın glüten proteinine karşı ömür boyu gösterdiği bir alerjidir. Çölyak hastalığı, yaşam boyu devam eden bir gıda alerjisi olarak bilinmektedir. Vücudun verdiği tepki neticesinde 12 parmak bağırsak yapısı bozulmakta ve ince bağırsağın özellikle başlangıç kısmı normal yeteneğini kaybetmektedir. Dolayısıyla kişiler bu noktada gelişmesi gereken emilim faaliyetlerinden yoksun kalmaktadır.

    Bu belirtiler varsa siz de çölyak olabilirsiniz

    Çölyak hastalığı farklı yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Çocukluk yaşlarında ortaya çıkabileceği gibi ilerleyen dönemlerde de kendini gösterebilmektedir. Hastalığın çok hafif ilerlemesi ve belirtilerin farklı rahatsızlıklarla karıştırılması teşhisin ileri yaşlarda konulmasına neden olabilmektedir. Çocukluk döneminde en bilinen belirtisi büyüme geriliği olan çölyak hastalığı;

    · Karın bölgesinde öne doğru şişkinlik

    · Yaşa göre kilo azlığı

    · Kas zayıflığı ve kansızlık

    · Gaz şikayetleri ve dışkıda anormallik

    · Kusma, halsizlik ve iştahsızlık

    · Ağız içinde oluşan aftlar

    · Eklem ve kemik ağrıları

    · Sinirlilik

    · Ciltte kaşıntılı ve döküntüler gibi belirtilerle kendisini göstermektedir.

    Çölyak hastalığının belirtileri farklı hastalıkları da akla getirebilir. Doğru tanının konulabilmesi için bazı özel kan testleri, endoskopi ve alınan doku örneklerinin patoloji tarafından incelenmesi gerekmektedir.

    Yiyeceklerinizi ayırın

    Çölyak hastalığının tek tedavisi glütensiz diyet olarak bilinmektedir. Glütensiz bir yaşama geçildiğinde hastalıkla ilgili bir sorun görülmemektedir. Burada önemli olan glütenli ve glütensiz gıdaların iyi ayrılmasıdır. Glüten daha çok buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahıllarda bulunmaktadır. Ancak günümüzde hazır gıda sektöründe glüten sıklıkla kullanılmaktadır. Bisküviler, hazır çorba ve köfteler, malt içecekler, glüten içeren sakız ile çikolatalar çölyak hastaları için tehlikeli olabilmektedir. Hatta kadınların kullandığı bazı kozmetik ürünlerinin içinde bile gluten bulunabilmektedir. Bunların yanı sıra ilaç, şampuan, krem gibi ürünler glüten içerikleri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır. Çok iyi bir etiket okuyucusu olunmalı, gıdaların etiketleri mutlaka okunmalıdır. Özellikle evde glütenli ve glütensiz gıdaların birbirinden ayrı ve uzak saklanması önemlidir. Yemek hazırlığı sırasında glütenli gıdalara değmiş veya bulaşmış çatal, kaşık, süzgeç, tabak gibi gereçler kesinlikle çölyaklı kişilerin gıdalarına dokundurulmamalıdır. Bir ton gıdada 2 kaşık glütenin bile tehlikeli olabileceği unutulmamalıdır.

    Bu gıdaları tercih edin

    Çölyak hastaları tükettikleri her gıdayı sorgulamak zorunda kalmaktadır. Glütensiz ama sağlıklı beslenme alışkanlığı yaşam şekli haline getirilmelidir. Mısır, pirinç, patates, nohut, mercimek, kestane, soya, fasulye, fındık gibi besinleri ve bu besinlerden elde edilen un ve nişastaları tercih etmek gerekmektedir. Ceviz, fındık gibi kuruyemişler ile incir ve kuru üzümü beslenme zincirinden eksik etmemek önemlidir. Bunların yanı sıra kümes hayvanları ve kırmızı et, tüm sebze ve meyveler, bakliyatların tüm çeşitleri, yumurta, bal gibi gıdalar rahatlıkla tüketilebilmektedir. Buğday ekmeği yerine mısır ekmeği yenilebilir. Hazır alınan mısır ekmeklerinin içine farklı unların karışabileceği ihtimaline karşı mısır ekmeğini evde yapmak daha sağlıklıdır.

    Diyeti aksatmanın sonuçları ağır olabilir

    En sık görülen sıkıntı bağırsaklardaki emilimle ilgili sorunlardır. Kötü beslenme ve besin emilimi bozukluğu en sık görülen rahatsızlıklardır. Bunlarla birlikte halsizlik, kemik erimesi, osteoporoz, kısırlık, düşük ve depresyona neden olabilir. Tedavi edilmemiş çölyak hastalığı uzun dönemde ince bağırsak kanseri ve lenfoma gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma riskini de artırır. Çocuklarda ise boy kısalığı, davranışsal sorunlar ve gelişme geriliğine neden olabilir. Kişi eğer diyetine gerekli dikkati gösteriyorsa ömrünün sonuna kadar rahatça yakınmasız yaşamını sürdürebilir. Ancak yine de belirli aralıklarla gerekli tetkikleri yaptırmak önemlidir.

  • Söyleşi tadında alerjik hastalıklar!

    – Alerji denilen hastalığı kısaca anlatır mısınız?

    – Alerji, genetik olarak yatkın kişilerde alerjen denilen protein yapısındaki bazı yabancı maddelere karşı bağışıklık sisteminin aşırı cevap vermesi ve bunun sonucunda da vücuda zararlı olan bir takım maddelerin ortaya çıktığı hastalıklar grubudur. Alerjen denilen protein yapıdaki yabancı maddeler aslında normalde vücudumuzun bağışıklık sistemi tarafından büyük reaksiyonlar olmadan bertaraf edilirler. Ancak alerjik kişilerde bu tür proteinlere karşı immünglobülin E tipinde antikor yanıtı olur. Bu antikorların alerjenle daha sonra karşılaşma sonucu girdiği reaksiyon sonucu bazı hücrelerden özellikle histamin gibi bazı maddeler açığa çıkar. Yine alerjenle karşılaşılan alana başta eozinofil dediğimiz hücreler gelirler. Bu hücreler ve ortaya çıkan maddeler, kişinin kendi dokularına zarar vermeye başlar. Sonuç olarak hapşurma, burun akıntısı gibi bulgularla karakterize saman nezlesi; nefes darlığı, solunum güçlüğü gibi bulgularla karakterize astım ve benzeri diğer hastalıklar ortaya çıkar.

    – Alerji için neden çağımızın hastalığı deniyor? Günümüzde alerjilerde artış yaşanmasının sebepleri nelerdir? Dünyada en sık ratlanan hastalıklar arasında ilk sıralarda olduğu ve türlerinin de arttığı söyleniyor. Doğru mu?

    – Gerçekten son dönemde alerjik hastalıklarda artış görülmektedir. Çağımız modern yaşamın getirisi olarak özellikle hijyen kurallarının sıkıca uygulamaktayız. Bunun yanında antibiyotik tedavileri gibi tedavilerle enfeksiyonların çok iyi kontrol etmekteyiz. Bu sebeplerle vücudun bağışıklık sistemi tabir yerindeyse güçlenemez. Bu hastalıklar için “hijyen hipotezi” denilen bir düşünce yıllar önce ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre özellikle sosyo-ekonomik olarak yüksek düzeyde yaşayan ve hijyen kurallarına çok sıkı dikkat edilen ülkelerin vatandaşlarında alerjik hastalıklar sıkça görülmektedir. Tersine maalesef daha kötü koşullarda yaşayan toplumlarda alerjik hastalıklar daha az görülmektedir. Bu hipotez bir çok toplumsal çalışma ile de kanıtlanmıştır. Bu durumun sebebi kısaca şöyle açıklanabilir: Bağışıklık sistemimizin yönlendiricisi olan özellikli iki yardımcı T lenfosit tipi hücre vardır. Bunlardan 1. tip yardımcı T lenfosit enfeksiyonlarla savaşır, 2. tip olan ise antikor üretimi ve de alerjik hastalıkların oluşumunda önemli roller oynar. İki hücre esasen birbirini baskılar. Yani yaşamın erken dönemlerinde enfeksiyon geçiren kişilerde 1. tip yardımcı T lenfositler güçlenmekte ve 2. tiptekileri baskılamaktadırlar. Böylece alerjik hastalık gelişme riski düşmektedir.

    Tüm bunlara ek olarak, sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan hava kirliliği; yine modern yaşamın getirdiği hazır gıda sektörü ve bu sektörde kullanılan katkı ve koruyucu maddelerle temasımızın artması; ayrıca aktif ve pasif sigara içiciliği alerjik hastalıklara olan meyilimizi arttırmaktadır. Başkaca benzer sebeplerin de katkısı ile alerjik hastalık görülme sıklığı gerçekten giderek artmaktadır.

    Dünyada en sık rastlanan ilk sıralardaki hastalık demekten ziyade belki de alerjik hastalıklar şu an için toplumda en sık rastlanan ilk sıradaki hastalıklardır. Çünkü topluca bakıldığında sıklığının % 30’ u aştığı söylenebilir. Yani toplumdaki üç kişiden biri hayatının bir döneminde alerjik bir hastalık göstermektedir.

    – Günümüzde alerjilerde artış yaşanmasının sebepleri nelerdir? Enfeksiyon hastalıklarında azalma oldukça alerjiler de artış olduğu doğru mu?

    – Daha önce de bahsettiğim gibi bu gerçekten doğrudur. Alerjik hastalık mekanizması ile enfeksiyonlara karşı koyan bağışıklık sistemi mekanizması birbirine ters olarak çalışmaktadır. Bu da enfeksiyon hastalıklarının azalması ile bağışıklık sisteminde 2. tip yardımcı T lenfositlere kayma ile sonuçlanır. Bu sebeple maalesef alerjik hastalıklarda artış ortaya çıkmaktadır.

    – Alerji türleri nelerdir? Bunlar arasında en yaygın olanları hangileridir? Hangi alerjiler, daha çok kimlerde görülüyor Cinsiyete göre, kadın-erkek-çocuk, ya da yaşa göre gruplama yapılabilir mi?

    – Alerjik hastalıklar kabaca, solunum yolunun alerjik hastalıkları, gıda alerjileri, böcek alerjileri ve ilaç alerjileri olarak sınıflanabilir. Bu alerjilerin bir kısmında cilde ve mide barsak sistemine ait bulgular da görülebilir. Bunun dışında özellikle arı sokması alerjisi gibi olayalarda maalesef tüm vücut ve özellikle solunum ve dolaşım sistemi etkilenerek ölümler ortaya çıkabilir. Solunum yolunun alerjik hastalıklarını saman nezlesi (alerjik rinokonjunktivit) ve alerjik astım olarak inceliyoruz. Bu hastalıklar toplumda gerçekten sıkça görülmektedir. Ülkemizde saman nezlesi bazı bölelerimizde neredeyse % 20 oranında görülmektedir. Bu da gerçekten son derece sık görüldüğünü göstermektedir. Alerjik astım ise yaşa göre değişmekle birlikte yaklaşık % 2-8 civıranda görülmektedir.

    Bebekilk döneminde daha çok derinin alerjik hastalıkları karşımıza çıkmaktadır. Bunların bir çoğu da gıdalara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Yaş biraz ilerledikçe saman nezlesi ve alerjik astım sıklık açısından atak yapmakta ve öne geçmektedir. Ergenlikte ve genç erişkinlikte de en sık saman nezlesi ve astımı görmekteyiz. Bunun dışındaki alerjiler genel olarak her çağda görülebilmektedir. Kadın erkek ayrımı tam olarak yapılmasa da kadınlarda alerjik hastalıkların erkeklerden daha sık görüldüğü aşikar bir durumdur.

    – Teşhis ve tanı nasıl konuluyor? Belirtiler neler, kişiye göre değişir mi? Alerji testleri ne zaman ve nasıl yapılır?

    – Doğru teşhis mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanı hekim tarafından konulabilir. Bunun yolu da iyi bir hastalık hikayesi, muayene bulguları ve doğru ve yerinde uygulanan alerji testleri ile konulabilir. Bu vesile ile üzerine basa basa belirtmeliyim ki alerji testleri mutlaka bir alerji ve immünoloji ihtisası yapmış uzman tarafından yapılmalı ve değerlendirilmelidir. Belitiler, saman nezlesinde hapşurma, burun akıntısı, sulu burun akıntısı, burunda kaşıntı, gözlerde yanma, sulanma, kaşıntı gibi karşımıza çıkmaktadır. Alerjik astımda da öksürük, nefes darlığı, hırıltılı ya da hışıltılı solunum şeklinde bulgular olabilir. Gıda alerjileri daha çok mide barsak bulguları ve deride kaşıntı, kızarıklık, kabarıklık gibi bulgular vermektedir. İlaç ve böcek alerjileri ise ölüme kadar giden ağır bulgularla karşımıza çıkmaktadır. Bulgular tabiidir ki kişiden kişiye fark göstermektedir.

    Alerji testleri kanda yapılabildiği gibi daha değerli olan deride yapılan alerjen uygulamaları ile yapılır. Bizler pratikde en çok “alerji prick testi” dediğimiz testleri kullanıyoruz. Bu testler uygulaması kolay, can yakmayan ve son derece güvenilir sonuçları olan testlerdir. Testin sonucunun hastanın kliniği ile örtüştürülmesinde alerji ve immünoloji uzmanlarının sanatı işin içine girmektedir. Test sonuçları çok küçük nüanslar gösterebilir. Bunların klinik anlamları ve hangisinin kıymetli olduğu da bir alerji ve immünoloji uzmanı tarafından yorumlanır. Hasta ona göre yönlendirilir. Maalesef halen tıbbi pratik uygulamalarda testin kolay uygulanabilmesi nedeni ile profesyonel olmayan kişilerce uygulandığına ve hastaların son derece yanlış yönlendirildiğine şahit olmaktayız. Bu vesile ile hastalarımızı tekrar uyarmak istiyorum; alerji deri testlerinizi mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanına yaptırınız ve yorumlatınız. Önemli olan testin, alerjenleri damlatarak kolların bir iğne ya da aplikatörle delinmesi sonucu elde edilen sonuçlar değil; ortaya çıkan bu deri testi pozitifliklerinin kinikle örtüştürülmesi ve sorumlu alerjen ya da alerjenlerin saptanmasıdır. Bunun için çok ciddi bir alerji ve immünoloji tecrübesi gereklidir. Çünkü; buradan elde edilecek sonuçlar hastanın radikal (köklü) tedavisi için hem hastaya hem de hekime fikir verecektir. Bu sonuçların yorumlanması ile hastanın köklü bir şekilde hastalığından kurtulması ve bekli de ölümcül sonuçlar doğuracak durumların (astım ve anafilaksi gibi) önüne geçmek mümkün olacaktır.

    – Alerjiye yol açan etkenler neler?

    – Alerjiye yol açan etkenlere daha önce belirttiğim gibi “alerjen” diyoruz. Ev tozu içinde bulunan akar dediğimiz küçük böcekçiklerin çıkartıları, polenler, küf mantarları, hayvan tüyleri ve havyasal bir takım çıkartılarda bulunan protein yapıdaki maddeler, gıdalarda bulunan protein özellikli maddeler ve bazı ilaç molekülleri alerjik etkili olabilirler.

    – Alerjilerin tedavisi mümkün mü?

    – Alerjilerin tedavisi tabii ki mümkündür. Ancak bu tedaviyi bir alerji ve immünoloji uzmanı üstlenmelidir. Bazı hastalıklarda bir takım ilaçlar kullanılabildiği gibi, özellikle arı sokması alerjilerinde ve solunum yolunun alerjik hastalıklarında alerji ve immünoloji hekimi tarafından karar verilmesi gerekli olan aşı tedavisi uygulanabilir. Aşı tedavisi doğru, zamanında ve yerinde uygulandığından son derece başarılı sonuçlar elde edilmektedir.

    – Alerjenlerden nasıl korunulur?

    – Alerjik rinit, alerjik astım hakkında da biraz bilgi verebilir misiniz? Bunlar geçici midir? Alerjik hastalıklar genetik midir?

    – Bu sorunun da cevabı sitemizde yer almakta. Lütfen okuyunuz ve durumunuzu belirleyiniz…

    – Ülkemizde alerjik hastalıklar konusunda ne aşamadayız?

    – Ülkemiz alerjik hastalıkların hiç de azımsanmayacak sıklıkta görüldüğü bir coğrafyadır. Bu konu ile ilgili olarak az sayıda uzman olmasına rağmen verilen hizmet dünya standartlarındadır. Alerji ve immünoloji uzmanlarımız her yıl ulusal ve uluslar arası toplantılara katılmakta ve tıbbi literatür ve uygulamaları yakından takip etmekte ve hatta uluslar arası bu uygulamalara yön veren kuruluşlarda görev almaktadırlar. Bu nedenle ülkemiz alerji ve immünoloji uzmanları son derece yetkin durumdadırlar.

    Ben de kliniğimde çok yoğun bir şekilde alerji pratiği ile uğraşmaktayım. Bunun dışında üniversite ortamında yaptığımız çalışma ve araştırmalar ile hem ulusal hem de uluslar arası saygın tıp dergilerinde yayın yapmaktayız. Hastalığın hem klinik bulguları, hem oluşum mekanizmaları hem tedavi modelleri çalışma alanlarımızın odak noktalarını oluşturmaktadır. Hastalığın sadece vücut fonksiyonları değil kişinin yaşam kalitesini de bozduğu bir gerçektir. Bu konuda da çalışmalarımız vardır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Sosyal Beceri

    Sosyal Beceri

    Kişilerin ilişkilerinde, başkalarının davranışlarını anlamlandırabilmesi, yaşananlara uygun tepkiler verebilmesi yetisi “Sosyal beceri” olarak adlandırılmaktadır. Sosyal beceri kavramı içerisinde iletişim ve etkileşimin önemi yadsınamaz.

    Sosyal gelişim dönemlere ayrılmaktadır. Yaşa ve döneme göre çocuğun duygusal ve akademik ihtiyaçları değişebilmektedir.Okul öncesi evrede çocukların kendi cinslerinden arkadaşları, karşı cinsten olanlara tercih etmesi vb. Arkadaş ilişkileri çocukların gelişiminde büyük rol oynamaktadır. Gelişim sürecinde akranlarıyla yaşadığı yoğun ilişkiler çocuğa, yeterli sosyal uyumu gösterebilmesi ve gerekli sosyal becerileri kazanması için birçok ortam sağlamaktadır. Burada akran ilişkilerinin gelişimini ve işlevlerini göz önünde bulundurmak oldukça önemlidir.

    AKRAN İLİŞKİLERİ

    Akran ilişkileri yaşamın ilk yıllarından bu yana süregelen bir olgudur.Bebekler ilk altı ay çevre algısına sahip değilken ,6 Ay ve sonrasında bakarak,dokunarak karşıdaki bireyle ilişkiyi başlatır.Çocuk etkileşimleri 2-4 yaş arasında artış göstermektedir.Bu dönemde çocuk yakın müdahalesi olmadan akranlarıyla vakit geçirebilmeye başlar.Çocuklar sosyal alanlarını geliştirdikçe akranlarıyla daha çok etkileşime geçmeye başlamaktadırlar.

    SOSYAL BECERİ NASIL GELİŞTİRİLİR?

    Çocuklarının duygularını tam anlamıyla okuyamayan ebeveynler, çocuklarının problem çözme becerilerinin gelişimine engel olmaktadırlar.Kendi kendine oyun oynama ve kurma yetisinin kazanılmasıyla birlikte artık çocuk kendi sosyal insiyatiflerini almaya hazır hale gelmeye başlamaktadır.Destekleyici düşündürücü tüm aktiviteler çocuğun sosyal gelişimine destek olan unsurlardır. Okul yıllarındaki eğitimde ise öğrenci ve öğretmen arasındaki iletişim ve etkileşimin az oluşu, öğretimin etkinliğine de yansımaktadır. Eğitim sürecinde; öğrenmenin gerçek amaçları arasında ‘düşünmeyi öğrenmek’ olduğunun çocuklara aktarılması gerekmektedir. Çocuklar ‘öğretimi’ ‘başkalarının vereceği bir vazife’ olarak görmeye başladıkları an itibariyle, sadece öğrenme konusunda değil, bireysel sorumlulukları almakta da isteksiz ve sorumluluk alma konusunda geri planda kalabilmektedirler. Ve bu döngü çocuğun ödev performansı ve akademik başarısında ciddi bir isteksizlik yaratmaktadır. Düşünme sistemi; öğrenme, öğrenme süreçleri ve davranışlar ile şekil almaktadır.

    ÇOCUĞUN SOSYAL BECERİLERİNİN GELİŞİMİNDE EBEVEYNLERE ÖNERİLER;

    Sosyal gelişim, çocuğun yaşamında en az diğer gelişim basamakları kadar öneme sahiptir. Bireyin yaşamında giderek önem kazanacak  olan “uyum sağlama” becerisi çocukluk çağında ve sosyal gelişim süreci içerisinde kazanılan bir beceridir. Çocuğun sosyal davranışları  etkileşim içinde olduğu ailesi ve arkadaşlarının gösterdiği geri bildirimlerle anlaşılıp şekillendirilmelidir.

    Çocukların akranları ile kurdukları ilişki içerisinde rekabet etmeyi, kaygı yaratan ve olumsuz olan  hertürlü durumla karşılaşmaları baş etme becerilerini arttırmaktadır. Sosyal becerilerinin gelişebilmesi için bu tür ilişkiler olumsuzluktan ziyade bir  ihtiyaçtır. Kendi yaşıtı olmayan kendisinden daha büyük ya da küçük kişileri tercih eden çocukların sosyal ilişki kurma ve sürdürme ile ilgili sıkıntıları olduğunu düşünüp çözüm yoluna gidilmesi gerekmektedir. Yaşından daha büyük kişilerle ilişki kurmak, ilişkiyi kolaylaştırır.Kendi yaşından küçüklerle ilişki kuran çocuklar ise genelde oyun ve kurallara hükmetme ihtiyacından dolayı bu seçimi yapmaktadırlar.

    Sosyal gelişimin temelinde çocuğun ilk bebeklik döneminde annesinin yardımı ile dış dünyayı tanıması, ihtiyaçlarının anlaşıldığını ve karşılandığını fark etmesi güvenli bir bağlanmanın sağlanmış olduğu bir ilişki çocuğun bilişsel gelişimi  kadar duygusal ve sosyal gelişimini de etkiler. Çocukla duygusal ilişki ve temas kurabilmek sosyal ilişkinin en temel yapıtaşıdır. Sosyal ilişki kurabilme becerileri aile içinde bireylerin temsillerinden örnek alınarak oluşturulur. İlk çocukluk döneminin en güçlü öğrenme stili olan “taklit “sosyalleşme üzerinde önemli bir unsurdur.

    SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NEDİR?

    Sosyal beceri yetersizliği, bireyin çeşitli sosyal becerilere sahip olmaması ve ya sahip oldukları halde becerileri uygun ortam ya da durumlarda kullanamaması şeklidir. Sosyal beceri eksikliği, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlüğü, sosyal kaygı, karşıt gelme bozukluğu, öfke kontrol problemi, yaygın gelişimsel bozukluk, uyum ve davranış sorunları ve gelişimsel gerilik yaşayan çocuklarda daha belirgin şekilde görülmektedir. Ancak  çocuk bu sorunları olmasa bile sosyal beceri eksikliği yaşayabilmektedir. Sosyal beceri eksikliği olan çocuklar kendilerini mutsuz hissedebilir, girdikleri sosyal ortamlarda kaygılı, heyecanlı ve ya öfkeli davranabilmektedirler.

    ÇOCUKTA SOSYAL BECERİ EKSİKLİĞİ NASIL ANLAŞILIR?

    • Kendine güven duymama

    • Bir konuşmayı başlatmada ve sürdürmekte sorun yaşama

    • Arkadaş ilişkilerinde problem

    • Sosyal ortamlara girmekte sıkıntı ve stres

    • Söylenenleri dinlememe

    • Evde ve ya okulda kurallara uymama

    • İsteklerini, düşüncelerini ifade etmeme

    • Topluluk önünde konuşmakta kendini ifade etmekte zorluk

    • Hakkını koruyup savunamama.

    • Kızgınlığını kontrol edememe.

    • Sorunlarını çözme konusunda sıkıntı yaşama.

    • Göz kontağını az kurma

    • Duyguları anlayıp ifade edememe,

    • Empati kuramama

    • Alay edilme ile başa çıkamama

    • Zamanı planlama, organize olma konusunda sıkıntı yaşama

    • Akran gruplarına girememe.

    • Kıskançlık duygusuyla baş edememe.

    • Ödevlerini yapamama.

    • Başkalarının haklarına saygılı olmama.

    • Yardımlaşma ve paylaşımda bulunmama

    • Çevresindekilere karşı saldırgan davranma vb.

    SOSYAL BECERİ EĞİTİMİNDE KULLANILABİLECEK YÖNTEMLER:

    Sosyal becerilerde sözel olduğu kadar sözsüz iletişimde oldukça önemlidir.Ses tonu,konuşma,tepkiler,kendini ifade etme,akıcı ve etkin iletişim ,selamlaşma,tepki verme vb kişisel ve sosyal problem çözme becerileri arasındadır.Davranışçı tekniklerle bu alanda yaşanan beceri eksikliğinin telafisi ve düzenlenmesi mümkün olabilmektedir.

    Temel sosyal beceri desteği: Sosyal ilişkiler, beden duruşu,yüz ifadesi vb davranış dizilimlerinin düzenlenmesini amaçlar.

    Modelden öğrenme: Bireyin başkalarını gözlem ve taklit yoluyla ve jest mimiklerle çocuklar yetişkinlerden gözlem ve öğrenme süreçlerini tamamlamaktadırlar.

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

  • Boşanma ve Çocuk

    Boşanma ve Çocuk

    “ İki ayrı insan” tarafından oluşturulan aile, bunun doğal sonucu olarak, çatışma ve uyumsuzluk potansiyelini de taşır. Bazen aile sorunları çözme mekanizması olarak çalışırken, bazen sorun üreten bir mekanizma haline gelebilir. Bunun sonucunda aile boşanma kararı alarak evlilik birliğini sonlandırmaktadır.

    • Geçimsizlik
    • Alkol- Uyuşturucu- Kumar bağımlılığı
    • Aldatılma
    • Aile dışı kişiler ile olan sorunlar

    Günümüzde her 5 çiftin 1 tanesi boşanmaktadır. Boşanma oranı %20. Çocukların iyiliği için bir arada kalmak çok nadir işe yaramaktadır. Bazen bir arada kalmak çocuklara anlaşamayan eşlerin birlikteliğinden daha fazla zarar vermektedir. Özellikle

    • Kasıtsız sessiz kalmalar
    • Sürekli bağırış çağırış
    • Fiziksel şiddet
    • Psikolojik şiddet
    • Cinsel şiddet gibi travmatik olaylara maruz kalmış çocuklar, boşanmış ailelerin çocuklarından daha uyumsuz ve sağlıksız tepkiler ortaya koyabilir.

    Bu nedenle ………… tek yolu evliliği sona erdirmektir. Bu karar alındıktan sonra da anne-babaya düşen çocuğun uyumunu kolaylaştıracak uygulamalarda bulunmaktır.

    Boşanmanın çocuk üzerinde yaratacağı etki çocuğun yaşına, boşanmadan önceki ve boşanmadan sonraki şartlara ve çocuğun kimde kaldığına bağlıdır. Yaşa göre etkilenme ve bu etkilenmenin yaratacağı sorunlar ve bu sorunların ileriki yaşama etkileri farklılık gösterir.

    Örneğin 0-6 aylık bir dönemde boşanma gerçekleşirse çocuğun etkilenmesi anneyle kalıp kalmadığına göre farklılık gösterir. Çocuğun 6 aylıktan sonra anneden ayrılması çok ciddi ve etkileri ömür boyu sürecek sorunlara neden olur.

    3-6 yaşta aynı şekilde çocuğun anne/babasından ayrılması çok ciddi ruhsal duygusal ve sosyal sorunlara yol açar.

    Boşanma sürecinde çocuğun ruhsal dünyası

    1-3 yaşındaki çocukta; anne babadan birinin evden ayrıldığını anlar ancak sebebini kavrayamaz

    • Eskisine göre daha sık ve çok ağlama
    • yapışma/ ayrışamama
    • uyku sorunları
    • altına kaçırma, parmak emme
    • Ebeveynden ayrıldığında endişe ve kaygı
    • öfke patlamaları
    • ısırma
    • rahatsız edici davranma
    • boşanma öncesi dönemdeki gibi, günlük yaşam rutinini bozmadan olduğu gibi korumak
    • endişeli görünmekten kaçınmak
    • güvenli bir ortam yaratmak
    • çocukla birebir zaman geçirmek

    3-6 yaş arası; boşanmanın anlamını tam olarak anlayamaz ama anne/ babasının hayatında eskisi gibi yer olmadığını fark eder.

    • yaşananlardan dolayı kendini suçlama
    • yoğun öfke duygusu
    • birlikte yaşadığı ebeveynine karşı hırçın, öfkeli ve huysuz
    • uyku sorunları
    • korkulu rüyalar
    • ayrı kaldığı ebeveynini istediği zaman ziyaret edebileceğine dair güven hissi vermek ve bunu düzenli olarak gerçekleştirmek.
    • ayrı kaldığı ebeveyni ile telefonda görüştürmek
    • çocukla anne baba olarak farklı zamanlarda farklı etkinliklerde bulunmak
    • birlikte geçirilen zamanları fırsata çevirip => çocuğu konuşmaya ve iletişim kurmaya cesaretlendirmek
    • duygularını ifade edebileceği faaliyetler yapmak
    • boşanmadan onun sorumlu olmadığını; bakımının sürekli ve düzenli olarak yerine getirileceğini; onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını anlatmak

    6-11 yaş (okul dönemi); boşanma olgusunun ne olduğunu anlamaya başlar. Anne babasının artık birlikte yaşamayacağını ve birbirlerini eskisi gibi sevmeyeceklerini anlar.

    • kendisini aldatılmış hisseder
    • evden gidenin geri döneceğini ümit eder
    • evden gidenin artık kendisini istemeyeceğini düşünür
    • arkadaşlarını görmezden gelebilir
    • kimsenin onu okuldan almaya gelmeyeceğini düşünerek kaygılanır
    • uyku düzeni bozulur
    • uyuma güçlüğü çeker
    • öfke patlamaları görülebilir. Hırçınlaşabilir
    • birlikte özel zaman planlamak
    • ev dışında anne babayla ayrı ayrı programlar gerçekleştirmek
    • çocukla yüz yüze iletişim için fırsatlar yaratmak
    • ev dışında aktif olabileceği olanaklar sağlamak
    • olan bitenle ilgili tüm sorularını cevaplandırmak, iletişim kanallarını açık tutmak
    • depresyon ve korku tepkilerine duyarlı olup, bunlar görüldüğünde hemen ve uzun süreli yardım almak
    • günlük yaşam alışkanlıklarını aynen devam ettirmek
    • duygusal boşalımı için cesaretlendirmek

    Boşanmayı takiben kısa vadede çocukta ne gibi etkiler görülür?

    Boşanma çocukta bir dağılmayı, sosyal değişimi, düzenin alt üst olmasını temsil eder. Dolayısıyla ruhsal ve sosyal çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle ilk iki yıl kritik bir dönemdir. Bu kritik dönemde ilk 6-12 ay da çocuklarda sorunsuz bir süreç yaşanır, ikinci 12-24 ay da bu olumsuz etkiler azdır ve çocuk boşanmaya uyum sağlayabilir. Olumsuzluklar: depresif duygulanım ve içe kapanma. Uyum geliştiremeyen çocuklarda ise 2 yılı takiben en çok sinirlilik, sorunlarla başa çıkamama ve dürtüsellik görülebilir.

    Uzun süreli etkiler

    • yetişkin olduklarında daha çok sorun yaşayabilirler
    • kendi evliliklerinde boşanma daha yüksek görülür
    • bağlanma sorunları görülebilir
    • yaşam kalitesinde bozulma
    • ebeveyn- çocuk ilişkilerinde bozulma
    • duygusal desteğin yetersizliği

    Boşanma sürecinde çocukta

    1. suçluluk duyguları; boşanmadan kendisini sorumlu tutma. Bunda çocuğa ebeveynin yeterince açıklama yapmamış olması etkendir. Anne- baba çocukla ilgili kavgalar etmesi, çocuğun kimde kalacağı anlaşmazlık konusu ise, yaşının küçük olması, düşünce biçiminin somut olması ile kendini suçlayabilir. Bu durum çocukta ciddi uyumsuzluklar görülebilir.
    2. Korku
    3. Üzüntü
    4. Gerileme
    5. Okul başarısında düşme
    6. Ebeveyni barıştırma arzusu
    7. Yalnızlık
    8. Reddetme- reddedilme duygusu
    9. Uyku sorunları görülebilir
    10. Somut düşüncede oldukları için şöyle düşünebilirler. Ayrıldığı ebeveyni ziyarete gelmesi gereken günde gelmemişse başka işleri olabileceğini düşünmek yerine; artık sevilmediğini, bu nedenle anne/babasının gelmediğini düşünebilir.
    11. Bağımlı ve yakın oldukları kişileri örnek aldıkları için onların hissettikleri veya düşündüklerini kendi hisleri ve kendi düşünceleri gibi anlatırlar. Bir ebeveyn diğeri hakkında söylediklerini kendi düşüncesi gibi söyleyebilir. Bir ebeveynin diğerine olan duyguları, kızgınlık öfke gibi kendisinin hissi gibi gösterebilir.
    12. çiftlerin birbirlerine olan olumsuz duyguları kızgınlık, kırgınlık, kin, öfke gibi çocuğa aktarıldığında çocuğun kafasında karışık duyguların doğmasına, davranış sorunlarının gelişmesine, kalıcı bağlılıklar geliştirmesine neden olur.
    13. Anne- baba arasındaki çatışmalar: Özellikle boşanma kararı almadan önce artan çatışmalar sıktır. Gerek bu çatışmalardan gerekse çocukların velayeti, ziyaret günleri, ebeveyn sorumlulukları, yeni düzenin oluşturulması, maddi meseleler vs. gibi çatışmalar boşanmanın çocuk üzerindeki en trajik kanıtıdır. Çocukta sosyal uyum sorunlarının ve güvensiz hissetmesinin temellerini oluşturur.

    Boşanma sürecinde çocuk hangi aşamalardan geçer?

    Şok ve Kaos: Çocuk bir anda hiç ummadığı bir haberle karşılaşır. Birçok yoğun duyguyu iç içe yaşar ve kafasını karışır. “Eyvah, annemle babam boşanıyor !”, “Şimdi ne olacak ?”

    İsyan ve Sorgulama: Çocuk, üzüntü ve kızgınlığı bir arada hisseder. “Neden benim başıma böyle bir şey geliyor” diye düşünür.

    Kaygı ve Korku: Belirsizlik çocuğun kafasında birçok soru işareti yaratır; “Ben ne olacağım ?” , “Okulum değişecek mi?”, “Arkadaşlarımı görebilecek miyim?”, Buna paralel olarak da çocuğun kaybetme ve ayrılık korkuları tetiklenir; “Annem evden ayrılıyormuş, ya onu bir daha göremezsem?”, “Babam evden gidecekmiş, ya bir gün annem de giderse?”, “Ya yalnız kalırsam?”…

    Baş etme ve Uyum: Belirsizlikler ortadan kalktıkça, düzenli ve rutin bir yapı oluştukça çocuğun kaygı ve korkuları dinmeye başlar. Sorularını cevaplamak, ihtiyacı olan duygusal ve sosyal desteği sağlamak uyumunu kolaylaştırır. Ve bir süre sonra çocuk durumu anlamlandırır ve kabullenir; yeni koşullara uyum sağlar. Tabii ki bu uyum ebeveynlerin çabasını gerektirir.

    Boşanma kararını çocuklara kim açıklamalıdır?

    Eğer mümkünse ebeveynler birlikte açıklamalıdır. Bu şekilde çocuk durumu daha rahat kabullenecektir ve çocuğun iki ebeveynden de farklı hikayeler duyma olasılığı azalacaktır. Birden fazla çocuk varsa, tüm çocuklara aynı anda açıklama yapılmalıdır. Kardeşlerin varlığı şoku ve üzüntüyü hafifletebilir, güven, destek ve ailenin devamlılığı hissini verir.

    Boşanma kararı ne zaman söylenmeli?

    Boşanma kararı kesinleştiği anda söylenmeli, henüz karar alınmadan boşanmayla ilgili tehditler, ültimatomlar sürekli çocuğa aktarılmamalı ve kafa karışıklığı yaratılmamalıdır. Çocuğun uyum sağlamasına vakit vermek için çok da geç olmadan bu açıklama yapılmalıdır. Açıklamanın ardından çocuğun ağlamasına, üzülmesine, sorular sorup rahatlamasına izin verilmelidir.

    Boşanma kararı aktarılırken içerik ve üslup nasıl olmalıdır?

    Kısa ve öz, samimi ve dürüst, çocuğun yaşına uygun, örnek, benzetme veya resimlerden yararlanılabilir… Konuşma sırasında yakınlık ve temas da önemlidir. Bu kararın ortaklaşa verildiği vurgulanmalı ve bu karara varmadan önce de alternatif tüm yolların denendiği çocuğun anlayacağı dilde ifade edilmelidir…

    Ebeveynlik rolleri ev eş rollerinin birbirinden bağımsız olduğu belirtilmeli; boşanma kararının hayata geçirilmesi ile birlikte eşlerin birbiriyle ilişkilerinin sonlanacağı ancak ebeveyn olarak daima çocukların yanında olacakları tekrar tekrar vurgulanmalıdır…

    Boşanma ile birlikte, çocukların hayatında nelerin değişeceği nelerin aynı kalacağı açıklanmalı; çocuğun kiminle kalacağı, diğer ebeveynle ne zaman, ne sıklıkla ve hangi koşullarda görüşeceği net bir biçimde açıklanmalı; belirsizlikler olabildiğince azaltılarak netlik sağlanmaya çalışılmalıdır…

    Çocuğun boşanmaya uyum sağlaması sürecinde ebeveynlerin neler yapması gerekir?

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamasında en önemli etmenlerden birisi, ebeveynlerin boşanma stresiyle başa çıkabilmesi ve çocuğunun bakımını aksatmamasıdır. Ancak, boşanma sonrasında çocuğun bakımı için eski eşinden çok az destek alabilen ya da hiç destek alamayan ebeveynlerin (genellikle anneler) hayatlarını dengede tutmakta zorlandığı ve bu nedenle çocukların uyum problemleri yaşayabildiği görülmektedir
    Çocukların boşanma süreci hakkında açıklamalara ve desteğe çok fazla ihtiyaçları vardır. Boşanma öncesinde ve sonrasında çocuğun soruları asla yanıtsız bırakılmamalıdır ve dürüst bir şekilde cevaplandırılmalıdır.

    • Onları boşanmanın sorumluları olmadıklarına ikna edin.
    • Onları sevdiğinizi ve onlarla her zaman ilgileneceğinizi söyleyin.
    • Diğer ebeveyni okul ve diğer aktivitelere dahil edin.
    • Onların diğer ebeveynleriyle sevgi dolu ve tatminkar bir ilişki içinde olmalarına izin verin.
    • Onların ebeveynler arasında taraf tutmak zorunda kalacakları durumlar yaratmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında bilgi almak için onları sıkıştırmayın.
    • Çocuk yetiştirme masrafları konusundaki tartışmalarınızı onların önünde yapmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında kötü konuşmaktan ve onu diğer ebeveyni incitmek için piyon olarak kullanmaktan kaçının.
    • Tekrar evlenme ya da ilişki kurma sürecinde çocukla iletişim nasıl olmalıdır?
    • İlişkiniz uzunca ve düzenli olana dek yeni partnerinizi çocuğunuzla tanıştırmayın. Sık sık partner değişimine şahit olması çocuğun güvenini sarsabilir, ayrılma ve terk edilme korkularını tetikleyebilir. İlişkiniz sağlamlaşıp çocuğunuzla tanıştırmaya hazır hissettiğiniz zaman, bu konuda çocuğunuzla konuşun ve onu bu tanışmaya hazırlayın.
    • Evlenme kararını açıklarken çocuğa karşı dürüst, açık ve net olun, yaşını gözeterek açıklamalar yapın ancak evlenmek için izin istemeyin.
    • Evlilik hazırlıklarınıza çocukları da dahil edin ve mutlaka evlilik töreninizde bulunmalarını sağlayın.

    Ne zaman yardım almalısınız?

    • Kronolojik yaşından daha küçük gibi davrandığında
    • Uyumsuz ve huysuz olduğunda
    • Üzüntü ve depresyon yaşadığında
    • Suçluluk duyduğunda
    • Uyku ve yeme sorunları olduğunda
    • Kişilik değişimi yaşadığında
    • Okulla ve arkadaşlarıyla problemleri olduğunda
    • Mantık dışı korkular ve dürtüsel davranışlar gösterdiğinde yardım alınmalıdır. Bunun dışında daha farklı sorunlar da karşımıza çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğun ruhsal sıkıntılarını geleceğe de aktarmaması ve bütünlüğünün korunması açısından uzmanlardan destek almanız önem taşımaktadır.
  • Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigaraya Başlama Nedenleri

    Sigara bağımlılığı nedenleri bakımından son derece önemli ruhsal-toplumsal sorunlar arasında yer almaktadır. Her deneyen dört kişiden üçü sigara tiryakisi olmaktadır. Sigara içenlerin; duygusal açıdan yetersizlik, kısa yoldan hazza ulaşma, gerçeklerden kaçma, otoriteye karşı çıkma, tehlike arama, aşırı tutku, başkalarına benzeme gibi özellikleri olduğu görülmektedir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sigaraya başlama 14 yaşa kadar gerilemiştir. Düzenli günlük içicilik ise 15-16 yaşlar arasında en üst düzeye çıkmaktadır. Bu durum sigara bağımlılığının ne oranda hayatımızı ele geçirdiğinin göstergesidir.

    Sigaranın Sağlık Üzerindeki Etkileri

    Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın dünyada en hızlı yayılan ve en uzun süreli salgını olduğunu ifade etmektedir. Dünya genelindeki bağımlılık yapıcı maddeler arasında sigara ilk sırada yer almaktadır.

    Sigara kullanımı dünya genelinde son derece ciddi sağlık sorunlarına yol açmakta olup pek çok organ ve sistem üzerinde etkisini göstermektedir. Sigara; akciğerler hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, deri ve zührevi hastalıkları, diş hastalıkları, mide-bağırsak hastalıkları, üreme ile ilgili hastalıklar ve çeşitli kanser tiplerine davetiye çıkarması bakımından ciddi bir sağlık tehdidi yaratmaktadır.

    Akciğer Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • KOAH – Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı

    • Amfizem

    • Akciğer kanseri

    • Astım

    • Pnömoni

    Kalp-Damar Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kalp krizi

    • KAH – Koroner Arter Hastalığına

    • Ateroskleroz

    • Koroner spazm

    • Total kolesterol düzeyinde artış

    • HDL kolesterol düzeyinde azalma

    • Hipertansiyon

    • İnme/felç riskinde artış

    • Efor kapasitesinde azalma

    Deri ve Zührevi Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Etkileri

    • Kırışıklıkların artması

    • Yaraların iyileşme süresinin uzaması

    • Erken yaşlanma

    • Beyaz saçlarda sararma

    • Sedefin daha sık alevlenmesine

    • Akne sıklığının artmasına

    • Siyah nokta artmasına

    Diş Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Periodontitis

    • Çürük

    • Diş taşı

    Mide-Bağırsak Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Ülser

    • Mide asidinde artış

    • Mide kanseri

    • Kalın Bağırsak Kanseri

    • Kolit

    Üreme Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kısırlık,

    • Dış gebelik riski

    • Erken doğum

    • Düşük doğum ağırlığı

    • Gebelikte suyunun erken gelmesi

    • Ölü bebek doğumu

    • Gebelik zehirlenmesi riski

    Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Araştırmalar, dünya genelinde her 10 saniyede bir kişinin tütün ve tütün ürünleri dolayısıyla yaşamını kaybettiği sergilemiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ise her 10 erişkinden birisi tütün ürünleri kullanımına bağlı sağlık sorunlarından dolayı yaşama veda etmektedir. Çeşitli sağlık sorunlarına yol açan sigaraya bağlı olarak dünya genelinde her yıl 5 milyonun üzerinde insan hayatını kaybetmektedir. Bu derece büyük sağlık sorunlarına yol açan sigara ayrıca sosyal hayatımızı da ele geçirmektedir. Sosyal amaçlı bir yere gidileceği zaman sigara kullanılan mekânlar ile sınırlı kalmak özgürlüğü kısıtlamakta ve hayatı yönlendirmektedir. Ayrıca, insanlar arası ilişkileri de yönetmektedir. Stresli yaşam olayları olduğunda sigara kullanımına sığınmak ise o problemin çözümü için yapılması gerekenleri görünmez kılabilmektedir. Sağlıklı yaşam ve sağlıklı nesiller için sigara bağımlılığı hayatınızı ele geçirmesi!

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği Nedir?

    Dikkat eksikliği kişinin özellikle sevmediği işlere odaklanamama, sevdiği işlere ise aşırı odaklanma kusurudur. Dikkat eksikliği olan çocuklar zaman planlamasında zorluk çekerler ve anne babaları tarafından sürekli işini yapması konusunda uyarılırlar. Hastalığın ortaya çıkış öyküsü genellikle çocuğun beyninin yanlış eğitilmesi, dolayısıyla hatalı davranışsal alışkanlıklar edinmesiyle alakalıdır. Dikkat eksikliği mutlaka çocuklukta başlar ve genellikle 7 yaşından önce ilk dikkat eksikliği belirtileri görülür. Dikkat eksikliği problemi yaşayanların %30-50 si erişkinlikte de rahatsızlığın etkilerini göstermeye devam eder.

    Dikkat Eksikliği Nasıl Giderilir?

    Örneğin yemek yedirmeye çalışılan çocuğa aynı anda televizyon seyrettirilmesi, dikkatinin yaptığı iş üzerine odaklanmamasını sağlar ve çocuğa hatalı bir mesaj verilmiş olur. Oyun oynayan çocuğun önüne bütün oyuncakların birden yığılması benzer bir etkiye sahipken, doğru olan yaklaşım oynamak istediği oyuncağı seçmesi istenerek tek bir oyuncakla vakit geçirmesidir. Benzer şekilde son yıllarda yaygınlaşan tabletler üzerinden bir yazı okumaya çalışmak ekranda yazıyla birlikte beliren pek çok hareketli semboller sebebiyle dikkatin yazıya verilmesini güçleştirmekte, yazıyı bu şekilde okumaya alışan çocukların, durağan yazıları ya da kitabı okurken zorlanıp sıkıldıkları gözlemlenmektedir. Televizyon izlerken sürekli kanal değiştirmek, çocuğun sıkıldığı anda uğraşını sürdürmekten vazgeçmesini ve dikkatinin başka yere kaymasını pekiştireceğinden tek bir kanal seçilerek seyretmesine dikkat edilmelidir. Çocuğun ders çalışmaya alıştığı atmosferin de dikkat üzerinde önemli etkisi bulunmaktadır. Evde tamamıyla sessiz bir ortamda ders çalışmaya alışan bir çocuk ise maksimum sessizliğin sağlanamadığı ortamlarda çalışmaya odaklanmada güçlük yaşar. Yaşı ilerledikçe dış ortamlarda çalışmak zorunda kaldığında bunu daha da fazla hissetmektedir.

    Dikkat Eksikliği Tedavisi

    Sol frontal lob aktivitelerindeki bozukluğun odaklanma ve yoğunlaşmada zorluklara neden olabildiğinin düşünülmesi nedeniyle dikkat eksikliği, biyolojik yönü olan, genetik olarak aktarılabilen bir rahatsızlık olarak tanımlansa da, ilaç tedavisinin belli bir yaşa gelindiğinde tek başına işe yarayacağını söylemek yetersizdir. Dikkatini toplayamadığı için öğrenmede güçlük yaşayan bir çocuk, ilaç tedavisiyle dikkatini arttırmak için destek alsa dahi, geçmişte yaşadığı dikkat eksikliğine dayalı öğrenme zorluğu nedeniyle, yıllarca uğraşmasına rağmen öğrenme sorunu yaşamış ve bu nedenle zihninde ders çalışmayı yorucu, sıkıcı, karşılığını alamadığı bir uğraş olarak kodlamıştır. Geçmiş deneyimine dayalı olarak çalışmaktan hiç bir zaman zevk almamış, öğrenmenin, okuyup anlamanın keyfini hissetmemiş bir birey, dikkat eksikliği problemini ilaçla giderip dikkatini belli bir çalışmaya odaklayabilse dahi, geçmişteki davranışsal öğrenmesi nedeniyle bu koşullanması üzerine psikoterapi desteği almadan alışkanlığından vazgeçmede zorlanacaktır.

    Dikkat eksikliğinin erişkinlikte devam etmesi halinde tedavinin düzelmesi zorlaşır. Kişi yıllarca dikkat dağınıklığının sıkıntısını çektiğinden dolayı, hem kendisi hem de çevresi tarafından durum yıllarca bir kişilik bozukluğu olarak değerlendirilmiş olabilir.

    Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği

    Dikkat eksikliği yalnızca çocuklarda değil yetişkinlerde de görülmektedir. Dikkat dağınıklığı olan kişiler yapılması gereken işin başına oturduklarında başlayıncaya kadar son derece zorluk çeker, vakit kaybederler. Direk bir işe girişmek yerine pek çok alakasız işi araya sıkıştırarak çevresel işlerle uğraşırlar. Dikkat eksikliği olan kişi sürekli yenilik arama ve ödül arama davranışı sergiler. Strese toleransı azdır ve çabuk öfkelenir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Halk arasında yaygın bilinen bir yanlış, dikkat eksikliği ile hiperaktivite bozukluğunun her zaman bir arada görüldüğünün düşünülmesidir. Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğunun birlikte görülme sıklığı yüksek olmasına rağmen, dikkat eksikliği olan bazı insanların hipoaktif olmaları da söz konusudur. Hipoaktif olan kişiler Hiperaktiflerin tersine sessiz, sakin, içine kapalı kişiler olabilirler. İçe kapanık bir haldeyken aynı zamanda dikkat dağınıklığı yaşayabilirler.

    Hiperaktif kişilerde yerinde duramama, dikkat gerektiren durumlarda sabırsızlık, karşı tarafı dinleyememe, çabuk dağılma, aktivitelere başlamakta zorluk çekme gibi sorunlar gözükürken bu yapılacak olan işleri ertelemelerine sebep olur. Hiperaktivitenin nörolojik bir yanı bulunmakla birlikte limbik sistemden kaynaklanan frenleme güçlüğüyle ilişki bir dürtüsellik problemi bulunduğundan söz edilebilir. Odaklanma gerektiren işleri yapmakta güçlük yaşarlar. Hiperaktif kişiler işini kaybetme, ilişkilerinin ve evliliklerinin bozulması gibi psikososyal sorunlar yaşayabilirler. Bazı durumlarda sanki diğer insanların varlığını ve onlarla birlikte hareket ettiklerini kodlamakta zorluk yaşayabilir, fark etmeden diğerleri yokmuşçasına hareket edebilirler.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu erkeklerde kadınlara göre 4 kat daha fazla görülmektedir.

  • Çocuklarımıza tehlikelerden korunmayı nasıl öğretebiliriz?

    Çocuklarımız en değerli varlıklarımız. Onları yetiştirirken tehlikelerden koruyarak, en iyi imkânları sunarak en iyi şekilde yetiştirmek istiyoruz. Bebeklik döneminde ev kazalarından korunmaları için eşyalarımızı yeri geldiğinde onlara göre düzenliyoruz. Ama yaşları büyüyüp sosyal yaşantıları geliştikçe kontrolümüzün azaldığını ve onları korumakta yetersiz kaldığımızı hissetmeye başlıyoruz. Öğretmenlerini sıklıkla uyarıyor, çocuklarımızın kendilerini sürekli uyarılarda bulunarak kazalardan korumaya çalışıyoruz.

    Peki, yaşları daha çok ilerledikçe bu uyarılar ve hatırlatmalar bize ne şekilde geri dönecek?

    Bugün sizlerle -çocuklarımızı korumak için sergilediğimiz davranışların sonuçları neler oluyor- bunlar üzerinde bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

    Başlangıçta şunu söylemeliyim ki tabi ki çocukları korumak bizim önemli görevlerimizden biri. Ama şu soruyu bir düşünelim. Acaba çocuklarımıza karşı sergilediğimiz koruma davranışlarımız yaşa göre değişmeli mi?

    Kesinlikle evet.

    3 yaşına kadar ev içinde ya da dışarıda çocuklarımızı sürekli gözlem altında tutmalıyız. Evde kesici aletler, tehlikeli ev eşyalarımız, ilaçlar, temizlik maddeleri ve diğer kimyasallarla ilgili düzenlemelerde yapabiliriz. Ama yaşı ilerleyen çocuğumuzu bir yandan da kendini koruması için eğitmeliyiz. Ki 2 yaşından itibaren çocukların tehlikeli durumlara karşı kendilerini koruma becerileri yavaş yavaş gelişmeye başlar. Daha ileriki yaşlarda kreş ya da okullarda kendilerini yetersiz hissetmemeleri için basit tehlikeleri düşünmelerini beklerken, büyük tehlikeleri kontrol etmeye çalışırız.

    Kreşe başladıklarında (ev içinde kendini koruyabilen) çocuk kendine güveni olduğu ve kendini yaşına uygun şekilde tehlikelerden koruyabilir. Böylece okulda/ kreşte daha uyumlu ve huzurlu bir yaşantı sürdürebilir. Bunun yanı sıra unutulmamalıdır ki okul öncesi dönem yarı korunaklı bir dönemdir ve çocuklarımızı okul dönemindeki yeni toplumsal ortama hazırlamanın en iyi imkânlarındandır.

    Okul yaşantısına geçildiğinde artık çocuğumuz sosyal iletişimlerde yaşına uygun becerileri sergileyebilen, tehlikeli bir ortamdan kaçınan bir çocuk olacaktır.

    Bunu sağlarken sergileyeceğimiz davranış sistemi çocuğu kendine güvenen, ihtiyacı olduğunda öğretmenlerine ulaşmayı düşünecek kadar olgunlaşmış olmasını sağlayabilir ya da korkak, güvensiz, tek başına yaşantısı ile başa çıkmayı başaramayacak kadar bebeksi de kalabilir.

    Koruma çabalarımızın olumsuz sonuçları olabilir mi? Hangi davranışlarımız olumsuz etkiler?

    Eğer çocuğumuzu;

    * Tehlikelere karşı korkutuyorsak,

    * Aşırı uyarılarda bulunuyorsak,

    * Kaygılarımızı gereğinden fazla yansıtıyorsak,

    * Bilgi vermeksizin tehdit ederek durduruyorsak,

    * Yaşına uygun olmayan gereksiz bilgiler veriyorsak çocuğumuzu olumsuz etkileyebiliriz.

    Çocuğumuz kendini dünyaya karşı savunmasız ve güvensiz hissedecektir. Zamanla kaygılı bir kişilik geliştirecek ve bunun sonucunda yetişkinlikte sorun yaşayacaktır. Genetik yatkınlığı olan bireylerde ise psikiyatrik rahatsızlıkların ortaya çıkma olasılığı artacaktır. Okul fobisi, kaygı bozuklukları, obsesif – kompülsif bozukluk gibi rahatsızlıklara karşı yatkınlıkları oluşacaktır.

    Eğer çocuğumuza;

    * Sürekli uyarılarda bulunmak yerine neden tehlikeli bir işle uğraştığını kısaca açıklarsak,

    * Bazı küçük deneyimleri (büyük tehlike içermeyen) yaşamasına izin verirsek,

    * Aşırı kaygılarımız yerine onun sağlığı ve iyiliği ile ilgili endişelerimizden (yaşına uygun şekilde) bahsedersek

    * “Okulda sakın koşma” gibi genel uyarılarda bulunmak ya da çocuk olmanın getirdiği doğal davranışları engellemek yerine kendini gerçekten koruması gereken şeyi açık ve net şekilde söylersek çocuğumuzu olumlu şekilde destekleyebiliriz.

    Kendine güvenen, nerde, neyi, niçin yapması ya da yapmaması gerektiğini bilen çocuklar yetiştirebiliriz. Böylece gereksiz birçok şeyden kaygılanan bir çocuk yerine nelerden korunması gerektiğini bilen ve sizin aklınıza bile gelmeyecek tehlikelerden kendini koruyan çocuklar yetiştirmemiz mümkün olur. Yetişkinliklerinde de göze alacağı risklere daha gerçekçi bakan, ne istediğini bilen, hayata karşı güçlü ve kendine güvenen bireyler yetiştirmenin temellerini atmış oluruz.

    Evet, çocuk yetiştirmek çok zor ve karmaşık gözükebilir. Ancak unutulmamalıdır ki küçük düzenlemeler en önemli varlıklarımızın, çocuklarımızın hayatları ile ilgili büyük önem taşımaktadır.