Etiket: Yaş

  • Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Hemen hemen herkesin dilinde olan bu hastalık hakkında pek çok kulaktan kulağa dolaşan bilgiler mevcut. Hadi gelin Alzheimer nedir? Alzheimer’ın görülme sıklığı nedir? Doğru bilinen yanlışları nelerdir? Hep birlikte bakalım.

    Gün içerisinde unutkanlık ile başlayan ilerleyen zamanlarda bu unutkanlığın sık oluşu bir hastalık habercisidir. Bu hastalıklardan biride Alzheimerdır. İlerleyen yaş ile birlikte beyindeki hücrelerin sayısında azalma meydana gelir ve devamında beyindeki sinir hücrelerinin ölmesi beyin sinyallerinin çalışmamasına neden olur. Buda zaman içerisinde hafıza, bellek, davranış, mantıklı düşünme ve iletişim gibi problemler ortaya çıkarır. Bunun yanında kişiliğin değişmesi ve bazı psikolojik sorunlara sebep olur. Bu hastalığın belirtileri siz farkına varmadan yavaş yavaş gelişir ve erken fark edilip tanı konmazsa zaman içerisinde daha kötüye gidebilecek ciddi bir hastalık haline gelir. Hastalığın nedenleri arasında; kafa sarsıntıları, ağır depresyon, şeker ve tansiyon, kolesterol yüksekliği gösterilmektedir. Tabi genetik yatkınlıkta bu nedenler arasında yer alıyor. Tekrarlayıcı kafa sarsıntısı beyindeki kılcal düzeyde ki damarlarda kanamaya neden olduğu için oldukça risk teşkil etmekte. Profesör boksörlerin ve futbolcuların Parkinson hastalığının yanında Alzheimer hastalığının görülme olasılığı artırıyor. Ağır depresyondaki kişinin de bu hastalığa yakalanma riski iki kat artıyor. Belirtilerine geçmeden önce Alzheimer 3 ana döneme ayrıldığını ve bu dönem içerisinde belirtilerinin katlanarak devam ettiğini vurgulamak isterim;

    Erken Evre;

    • Tanıştığı kişilerin adlarını hatırlamakta zorluk çekerler.

    • Sosyal yaşantılarında rutin olarak yapmış oldukları işleri yerine getiremezler.

    • Eşyalarını koyduğu yeri hatırlamama ve kaybetme gibi zorluklar ortaya çıkar.

    Orta Evre; En uzun evre ve yıllarca sürebilir.

    • Kafa karıştırıcı sözler, aşırı sinirlilik ve kızgınlık hali mevcuttur.

    • Ev adreslerini hatırlamada ciddi zorluk çekerler ve telefon numaralarını dahi hatırlayamazlar.

    • Hangi ay ve günde olduklarını hatırlamazlar.

    • Uykuları aşırı düzensizdir. Genellikle gün boyunca uyuyup geceleri uyumazlar.

    Geç Evre;

    • Kontrol etme yeteneği tamamen yok olur.

    • Günlük bakımlarını yapamaz hale gelirler. Bu evrede 24 saat bakıma ihtiyaçları vardır.

    • Konuşma, ağzındakini yutma gibi fonksiyonunu kaybederler. Konuşmak istemezler ve göz kontağı kuramazlar.

    • Ev içerisinde amaçsız gezintiler ortaya çıkar.

    • Halüsinasyon görmeye başlarlar. Yakınındaki kişilere zarar verme olasılığı maalesef ki artar.

    Tahmin ettiğiniz üzere Alzheimer ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Uzmanlar; yaşlılarda (65+) Alzheimer riskinin daha fazla olduğunu söylüyorlar. Yapılan araştırmalara göre de ülkemizde 600 bin dünya genelinde ise 47 milyon kişi bu hastalığın pençesinde… Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; Türkiye 2050 yılında dünya da en fazla Alzheimer hastası olacak 4 ülkeden biri olabileceğini ifade ediyor. Şöyle düşünelim 80 yaşında olduğumuzu hayal edelim ve karşınızda birisinin oturduğu düşünün. Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım ama ikinizde birisinin Alzheimer hastası olma olasılığı çok yüksek. Belki ben değilimdir diye düşünmüşsünüzdür. Fakat o zamanda siz hastaya bakan kişisiniz. Bu nedenle Alzheimer hastalığı geniş bir kitleyi kapsayan ciddiyeti oldukça fazla halk sağlığı sorunudur. 

    DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

    YANLIŞ: Alzheimer’ın kesin iyileştirici ilaç tedavisi vardır?

    DOĞRU: Alzheimer’ın ilaç tedavisi vardır fakat kesin iyileştirme söz konusu değildir. İlaçlar sadece evrelerin gecikmesine yardımcı olur. İlerlemeyi önleyen ilaçlar mevcuttur.

    YANLIŞ: Alzheimer ve bunama (demans) aynı şeydir?

    DOĞRU: Alzheimer bunama hastalığıdır. Alzheimer olan kişi bunama hastasıdır fakat her bunama hastası Alzheimer değildir.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastaları hastalığın farkında değildir?

    DOĞRU: İlk evrelerinin farkındadırlar. İlk evrelerinden sonra zaman geçtikçe farkına varmazlar.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastalığı önlenemez?

    DOĞRU: Önleminizi aldığınız sürece her hastalığını yenme oranınız mutlaka artacaktır. 

    Öncelikle diğer yazılarımda ifade ettiğim gibi hastalığınızı tanıyın. Eminim ki tedavi yolları olacaktır. Ama unutmayın ki en büyük tedavi kişinin kendisindedir. Kendinize değer verin her koşulda kendinizi sevin. Kendiniz için hobiler edinebilirsiniz bu her zaman için zihninizi canlı tutar. Alzheimer hastalığı için beyni her zaman aktif tutmak gerekir. Kolesterol şekerinizi kontrol ettirin özellikle belli bir yaştan sonra kilonuza dikkat edip düzenli beslenmeye özen gösterin. Beslenme demişken size tavsiyem GDO gıdalar, trans yağlar nerede nasıl yapıldığını bilmediğiniz yerlerde yemek yerine mutfağınızı keyifli hale getirip sağlıklı beslenebilirsiniz. Her şeyinizi kendiniz yapabilirsiniz örneğin bakkaldan yoğurt almak için çocuğunuzu boşuna göndermeyin evde kendinizin yapması hem meşguliyet açısından hem de sağlık açısından oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Aynı zamanda müziğin size eşlik etmesini sağlayın (müzik dinlemek beyninizin sağ lobunu faaliyete geçirir. Sağ lob ise duygularla alakalıdır.) Bunun yanında da eş ve dostlar ile sohbet sizi seven insanlarla birlikte olmak stresinizi azaltır ve sizi canlı tutar. Günlerinizi planlayın beyniniz için avantajdır. Çünkü beyni aktif tutar ve aynı zamanda heyecanlandırır! Ve son olarak günlük tutmaya tutamazsanız bile haftanın 3-4 günü yazmaya özen gösterin harika bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Hem motor hareketlerinizi hem de zihinsel olarak kelimelerden uzaklaşmamış olursunuz güzel bir yatırım!  Yaşınız ilerleyebilir ama içinizde hep çocuk kalın. Aman yaşım geçti demeyin ruhunuzu dinç tutmak için elinizden geleni yapın. Her yaşın ayrı güzelliği olduğunu unutmayın.

  • Takıntılı Mısın?

    Takıntılı Mısın?

    Yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile çıkan bir aile düşünün. Her şey iyi güzel giderken yolun belli bir mesafesini gitmişken aile bireylerinden birinin aklına “Acaba ben prizleri kontrol ettim mi? ” Düşüncesi beynini kemirmeye başlamıştır. Bir türlü bu düşüncenin üstesinden gelemiyor. Bu sefer etrafındakileri huzursuz etmeye ve şüphelendirmeye başlıyor. Diyor ki hadi geri dönelim. Benim için rahat etmeyecek kontrol etmem lazım. Oysa evden çıkarken her şeyi tek tek kontrol etmişti. Fakat bu düşünce istemsizce aklına geliyor evet belki kontrol etmiş olabilir ama bu sefer unutmuşta olabilirim diyerekten yolu geri dönüyorlar. Eve döndüklerin evde her şey normal prizler çekilmiş hiçbir sorun yok fakat aile bireyi ikna olmakta zorlanıyor…

    İşte bu örnekte olduğu gibi biz buna takıntılık tıbbi adı ile Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) diyoruz. Bu örnekleri istediğiniz gibi türetebilirsiniz. Markete çıkıp acaba kapıyı kapattım mı? Veya selamlaştığınız birisiyle tokalaştığınız elleri temiz miydi? Bazı kişiler; Her gün evini siler süpürür tek tek ocakların düğmelerine kadar siler, lavaboyu 10 dan fazla yıkar ertesi gün yine aynı şekilde temizliğe devam eder. Misafir geldiğini düşünürsek, misafirler gittikten sonra sabaha kadar koltukları siler durur…

    Evet, ne kadar zor ve yorucu görünüyor dimi günümüzde en yaygın olanı da temizlik takıntısıdır. Bunu yani davranış odaklı ise kompülsif olarak adlandırırken başka bir çeşidi ise düşünce takıntılığıdır. Bunun adı da obsesif takıntılıktır. Kişi düşüncelerine sahip çıkamaz her an herkese karşı rezil olma korkusu, kişinin zihninde uzaklaştıramadığı fikirler ve düşünceler. Bazen saçma olduğunu düşünseler bile bunu çok yoğun yaşarlar ve huzursuzluğa doğru giderler bunun sonucunda da anksiyete başlar. Örneğin; Evde ailesiyle birlikte oturan adamın anlık “kontrolümü kaybeder eşime karşı öfke kontrolümü sağlayamazsam zarar verir miyim? ” şeklinde düşünüp huzursuz olabilir. Ve ya çocuğu emzirirken kontrolü kaybedip onu boğabilirim düşüncesi… Bu örnekleri de arttırabilirsiniz. Takıntılık kişilere önemli ölçüde sıkıntı ve zarar verir bunun yanı sıra zamanının tümünü çalar. Günlük işlerini aksatır, kişiler ilişkilerinde sıkıntı yaşarlar. Temizlik, düşünce takıntılığın yanı sıra başka takıntılarda mevcuttur bunlardan bazılar;

    Dini içerikli Takıntılar; Dini inançları yoğun yaşayan kesimlerde sık görülen bir takıntılıktır. Daha önce gözlemleme şansı bulduğum bu takıntılık kişi inançlarının tam tersi bir düşünce içerisine giriyor olmasıdır. Örneğin; Dini ibadetlerinin yerine getiren kişinin namaz sırasında “Allah’ın varlığından şüphe duyma” şeklinde düşüncelerden kendini alıkoyamıyor.

    Simetri, düzen Takıntısı; Kişinin tüm yaşantısı simetri ve düzen içerisinde olmalıdır. Buna örnek verecek olursam; evdeki tabloların aynı hizada olması ve bibloların aynı yöne bakıyor olması gerekir. Halının püskülleri ters değil birbirinden ayrılmış şekilde dümdüz olmalıdır.

    Dokunma Takıntısı; Bir eşyaya dokunma gereksinimi hissederler. Örneğin; Evden çıkmadan önce anahtarlığın üzerinde asılı duran aile tablosuna dokunmadan çıkarsa ailesinin başına olumsuz bir olay gelecekmiş gibi hisseder.

    Sayma Takıntısı; Günlük işlerini belli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Örneğin; Kızını okula yollayan anne dört kez “Allah zihin açıklığı versin” demezse başına bir şey geleceğinden endişelenir.

    Evet, bu takıntılıkların çeşidi oldukça fazla. Peki, sizde takıntılık var mı? Ve ya hangi takıntılık ile baş ediyorsunuz? Görülme sıklığı ve tedavi çeşitleri nelerdir? Buyurun hep birlikte bakalım…

    Yapılan araştırmalara göre takıntılık en sık görülen, dördüncü sırada yer alan ruhsal bir hastalıktır. Türkiye’de 2 milyon, dünyada 180 milyon kişide görülmektedir. Ve genellikle ergenlik döneminde 20 ile 30 yaş aralığında başlar. Erkeklerde kontrol kompülsiyonlar kadınlarda ise temizlik kompülsiyonlar sık görülmektedir. Genelinde ise kadınlarda daha sık rastlanır. Bu hastalık genelde yavaş yavaş ortaya çıkar. Nedenleri arasında birçok faktör vardır. Daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum gibi genetiklik söz konusudur. Aile de daha önce OKB tanısı konulmuş biri varsa kişide görülme olasılığı çok yüksektir. Doğum, lohusalık, kayıp, cinsel istismar, aile ve ya toplum baskısı bu hastalığı ortalığa çıkarır. Baskıların fazla olduğu yerler olabiliyor, “sakın onu yapma baban görür, sakın ha günahtır! ” gibi ergenlikte söylenen baskın sözler çocuğun bilincinde suçluluk psikolojisini ortaya çıkarıyor. Bu yüzdendir ki 20 li yaşların başında ortaya çıkması. 

    Pek çoğumuz batıl inançlara inanır ama bilmezler ki nelere sorun açar… Siyah kedi gördün üç kere saçını çek, kötü bir şeyden bahsedildiğin de üç kere tık tık tık tahtaya vurup aman şeytan kulağına kurşun denmesi, korktuğunuzda baş parmağınızı dişlerinizin arasına koyup üç kere kafanızı yukarı kaldırmak… Evet, bunlarda nedenleri arasında yer alıyor. 

     Peki, hastalığın tedavisi var mıdır? Diyenler için, her hastalığın olduğu bu hastalığında tedavi mümkündür. Yavaş yavaş ortaya çıkan bir hastalığın tedavi süreci uzun olur. Sabırla başlarsanız sonucunu alacağınız bir tedavi süreci ortaya çıkacaktır. Takıntılığı olan kişilerin kendi hastalıkları konusunda iç görüleri yoktur. Bu yüzden aile ve sosyal çevrelerine çok iş düşmektedir. Örneğin çöpün yanından geçtiğinizde üstüne kir bulaştığını düşünerek kıyafetlerini ve ellerini saatlerce yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmamıştır” demek yerine kirin bulaştığını elini ve kıyafetlerini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin düşüncesini aşılamak ve hastadan çok büyük beklenti içine girmeden bunu başarması istenir. Yine söylemek gerekir ki zor bir süreç fakat imkânsız değil. Önce kendinize sonra psikoloji bilimine güvenin.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli derecede sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik döneminde veya erişkinlik yıllarında ortaya çıkar. Kalıcı olabilir ve işlevsel olarak bozulmaya sebep olur. İnsanlarda çeşitli türlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için bunların uyum bozucu olması ve işlevsellikte bir bozulmaya veya kişisel sıkıntıya yol açması gerekmektedir. Değişiklik göstermeyen bu tutum ve davranış kalıpları, düşünce farklılıklarında, duygulanım farklılıklarında, insanlar arası ilişkilerde ve itkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda kendini gösterir. DSM-IV, kişilik bozukluklarını üç grupta sınıflandırmıştır. A kümesi, paranoid, şizoid ve şizotipal; B kümesi, antisosyal, borderline, histrionik ve narsistik; C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif- kompülsif kişilik bozukluklarını içerir (Barlow & Durand, 2005).

    Freud, obsesif ve kompülsif kişileri aşırı duyarlı olmakla özdeşleştirmiş ve bu kişilik bozukluğunun anal dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Freud yaptığı araştırmalar ile ilk önce, bu tip kişilik gösteren bireylerde, tipik olarak gözlemlediği özellikler arasında temizlik, inatçılık, tuvalet eğitimi yer alır. İkinci olarak, bu tip hastaların konuşmalarında, fantezilerinde, hatıralarında ve rüyalarında anal simgeler tespit etmiştir. Üçüncü ve son olarak Freud, tedavi ettiği kişilerin anne baba tarafından tuvalet kontrolüne zorlandıklarını rapor etmiştir (McWilliams, 2010).

    Obsesif kompülsif kişilerde görülen hınç ve korku temel duygulanımsal çatışmayı oluşturur. Bir diğer duygulanımsızlık hal ise utanç duygusudur. Kişi yüksek beklentilerinin olduğunu terapiste yansıtır ve terapist tarafından gözlemlenen düşünce ve eylem standartlarına uyamadıkları zaman utanç hissederler. Obsesif olan kişiler yalıtma savunmasını, kompülsif kişiler ise yapıp-bozma savunmasını kullanırlar. Obsesif ve kompülsif kişiler ise her iki savunmayı kullanırlar. Obsesif karaktere sahip olan kişiler sevgiye dayalı bağlanma ilişkilerini kurmakta zorluk çekseler de kaygı ve utanç yaşamadan kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Kompülsif kişilerin genel özellikleri arasında alkol alma, aşırı yemek yeme, kumar oynama, doymuşken tabağımızdaki yemekleri bitirmeye çalışmak gibi örnekler verebiliriz. Bu davranışları kompülsif kılan şey, tahripkar olması değil, kişinin bunlara yapılmaya zorlanmış ve itilmiş olmasıdır (McWilliams, 2010).

    Çocuk herhangi bir çatışma ile karşılaştığında bir savunma mekanizması olarak kullandığı obsesyonu, bir çeşit ritüele dönüştürerek, psikolojik yaşamında bir yere koymuş olur. Her çocuğun kendine ait bir törensel saplantısı vardır. Onlar, oluşturdukları bu ritüel saplantılarla korku ve tehdit içeren davranışları veya olayları yendikleri kanısına varıp, yanılgıya düşerler. En tipik örnek karanlıktır. Gece yatmadan önce karanlık korkusunu yenmek için yapılan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar süreklilik ve devamlılık gösterdiği için ritüel hale gelmiştir. Oda kapısının açık olduğundan emin olmak, oyuncak ayının üzerini örtmek ya da komodin üzerinde duran bardağa su koymak gibi tutumlar, çocuğun anneden ayrı kaldığını işaret ederek karanlığın sebep olduğu korkuyu yenmek amacıyla yapılan ve yinelenen hareketlerdir. Önemli olan nokta ise bütün çocuklar arasında yaygın bir şekilde gözlemlenebilecek bu rahatlatıcı hareketlerin saplantı haline gelmesiyle sorun oluşur. Örneğin ellerini on kez yıkamadan masaya oturan ya da yatmadan önce ısrarla bebeğine sarılmak isteyen bir çocukta bu ritüel davranışların saplantı halini aldığı söylenebilir (Medicana, 1993). 

    Bu tip kişilik bozukluğu genellikle yedi yaş civarında ilk belirtilerini verir ama genel olarak saplantıdan söz edilebilmesi için 12 yaşından küçük olunmamalıdır. İlk ayrılıklar kardeş doğumu gibi çocuğun yaşamındaki zor anlarda obsesif davranış başlangıcının belirtileri ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin gelmesi ile birlikte çocuk annesini kaybettiğini düşünerek saldırgan, korku, endişe gibi tepkileri harekete geçirir. Bu duygular içindeki çocuk yarattığı korkuyu yenmek için savunma mekanizmalarını kullanır. Çocuk isteklerini ve ihtiyaçlarını tatmin etmek için bilinçsiz bir şekilde ritüel hareketlere başvurur (Medicana, 1993).

    Obsesif ve kompülsif kişilik bozukluğunda genetik geçiş önemli olmakla birlikte tek belirleyici etken değildir. Obsesif ve kompülsif bozuklukta genetik araştırmalar; aile çalışmalarına, ikiz çalışmaları ve epidemiyolojik çalışmalarına göre farklı alanlardaki incelemelere dayanır. Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu ile ilgili birçok aile çalışması bulunmaktadır ama 90lı yıllardan önce yapılan aile çalışmaları tanı ölçütlerinin yetersizliği, aile üyeleri ile dolaylı olarak görüşülmesi, kontrol gruplarının oluşturulmaması, obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun birince derece yakınlarda görüldüğünü bildirmektedir ve güvenirliliği zayıftır. Aile çalışmaları ile birlikte 1987-1995 yılları arasında yapılan 10 çalışmada bu tip hastaların birinci derece yakınlarında bu tür bozukluğun semptomlarının bulunma oranı %0.7 ile %10.3, anne ve babalarında ise %3.4 ile %30 arasında oranlanmıştır. İkiz çalışmalara bakacak olursak, sınırlı sayıda bir araştırmaya sahiptir. Tek yumurta ikizleri genetik yapılarından dolayı özdeştirler. Çift yumurta ikizleri ise kardeşlerde olduğu gibi genetik yapıları birbirlerine benzerdir. İkiz çalışmaların önemli noktası, tek ve çift yumurta ikizlerinin eş hastalanma oranlarının farklılık göstermesidir. Tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı %67 iken bu oran çift yumurta ikizlerinde %31 olarak gözlemlenmiştir. Farklı toplum ve kültürlerde yapılan epidemiyolojik çalışmalarda obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun sıklığının ergenlik öncesinde erkek çocuklarda daha yüksek oranda iken ergenlikte erkek ve kızlarda sıklığın eşitlendiği, ergenlik sonrasında ise kızlarda daha fazla olduğu saptanmıştır (Nicolini, Cruz, Camerena, Paez & Fuente, 1999).

    Obsesif ve kompülsif kişilerde terapiyi ilk kurallardan biri olan nezaket çerçevesi içinde sürdürmektir. Bu tip kişilerde utanç duygusunun eğilimlerini fark edip yorumlamak önemli ölçüde değer taşır. Terapistin, danışanla talepkar ve kontrol edici olmaktan uzaklaşıp, sıcak bir ilişki kurması gerekir. İyi bir terapi süreci geçirilmesinin ikinci önemli özelliği ise düşünselleştirme savunmasının önlenmesidir. Bu tanı grubundaki kişilerle yapılması beklenen en iyi üçüncü tedavi türü ise terapistin, bu kişilerin terapi veya kendisiyle ilgili öfkelerini veya eleştirilerini açığa çıkarmakta yardımcı olmalıdır (McWilliams, 2010).  

  • Kayıp ve Yas Süreci

    Kayıp ve Yas Süreci

    Hepimiz hayatımızın bir noktasında yas sürecinden geçmişizdir. Yaşamımız boyunca neredeyse her gün bir şeylerle vedalaşmamız gerekir. Anne sütü emen bir bebeğin sütten kesilmesi, iş veya şehir değişimleri, yaşanılan ayrılıklar, emeklilik, okulun bitmesi, erişkin çocukların evden ayrılması ve ölüm gibi. Her kayıp bizi derinden etkileyen, kaçınılmaz bir keder yaşatır. Duygularımızda ani değişikliklerle birlikte davranışsal ve bedensel bazı değişimler de yaşayabiliriz. Yaşadığımız acı uzun bir süre devam edebilir; ancak yaşanılan bu zor süreç, olayların sindirilmesi ve kabullenilmesi için önemlidir. Yaşadığımız kayıp, eğer tam olarak yasını tutabilirsek, büyümemizi ve yenilenmemizi sağlayabilir.

    Yas mutlaka yaşanarak tamamlanması gereken normal bir süreçtir. Buna rağmen sık sık bu süreçle ilgili yargılara veya kısıtlamalara maruz kalabiliyoruz. Dışa vurmayla ilgili kısıtlamalar, dikteler, acımızı ifade etme şeklimizle ilgili beklentiler… Hemen hemen hepimiz bu tarz durumlara maruz kalmışızdır. Birini kaybetmenin acısıyla baş ederken ağlamamamız gerektiğine, güçlü olmamız gerektiğine dair dikte ve kısıtlamalar gibi. Ancak yolumuza, hayatımıza daha sağlıklı bir şekilde devam edebilmemiz için yasımızı yaşayıp durumu sindirerek kabullenmemiz gerekir. Bununla birlikte, kaybımızın bizim için ne ifade ettiğini anlamaya çalışmak bu süreçte oldukça önemli bir adım olacaktır. Yaşadığımız her kayıp, geçmişin tüm kayıplarını yeniden ortaya çıkarabilir. Bu durumda hangi eski yaralarımızı, anılarımızı canlandırdığını anlamaya çalışabiliriz. 

    Aynı zamanda, yaptıklarımız/yapmadıklarımız veya söylediklerimiz/söylemediklerimiz ile ilgili suçluluk, öfke gibi duygular hissedebilir, sakin ve sabırlı kalamayabiliriz. Böyle bir durumda da duygularımızı başkalarıyla paylaşabilir, başkalarından yardım ve destek isteyebiliriz.

            Bütün bunlarla birlikte kaybı olan herkes ve iki ayı aşan sürede yoğun olumsuz duyguları, depresif belirtileri şiddetli bir biçimde devam eden herkes psikolojik destek alabilir. Terapiler yas sürecini daha sağlıklı bir biçimde tamamlayarak yeni yaşamınıza adapte olmanıza yardımcı olacaktır.

           Unutmamalıyız ki yasın normal bir süreç olması gibi psikolojik destek almak da son derece normal bir durumdur.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travmanın Tanımı

    Travma, bireyin bedensel ve ruhsal anlamda var oluşunu sarsan ve yaralayan her türlü olay olarak tanımlanabilir. Doğal afetler, insan eliyle oluşan kazalar, savaşlar, fiziksel veya cinsel saldırıya maruz kalma, işkence-eziyet görme, trafik kazaları, ölümcül hastalık teşhisinin konması, bir ceset ya da vücut parçası görme gibi zorlayıcı ve kişini başa çıkma yeteneğini aşan yoğun duygu yüklü olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır (Palabıyıkoğlu, 2000; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay tanımına giren her olayın kişide olumsuz duygu yaratması ve ruhsal travma olarak yaşanması söz konusu değildir. Pek çok olay kişide olumsuz duygu yükü yaratabilir ancak herhangi bir olayın ruhsal travma oluşturabilmesi için bazı özelliklerinin bulunuyor olması gerekir.

    Bu özeliklerden ilki, kişinin ölüm tehdidi, yaralanma tehdidi ya da yaralanmaya maruz kalması, kişinin kendisinden başka birinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına tanık olması ya da başkasının yaralanmasına veya böyle bir tehdide maruz kalmasına tanıklık etmesi, yakınların ani ölümü, şiddete maruz kalarak öldürülmesi, yaralanması veya bunlara ilişkin tehdide maruz kalması gibi travmatik potansiyeli bulunan olaylara tanık olması ya da maruz kalması gerekmektedir (Herman, 2007; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    İkincisi ise, travmatik olaya maruz kalan kişinin olay karşısında verdiği tepkidir. İnsanlar travmatik olaylar karşısında çaresizlik, dehşete düşme, aşırı korku ve dona kalma tepkileri verebilirler (Öztürk ve Uluşahin, 2008). Bu koşullar sağlandığında kişinin travmatik bir olaydan etkilendiğini söylemek mümkün olabilmektedir. Diğer yandan kişinin yaşadığı travmatik yükü bulunan olaydan nasıl etkileneceği kişinin olayı nasıl algıladığına ve nasıl anlamlandırdığına bağlıdır (Beaton ve ark. 1999; APA, 2014).

    Travmatizasyon alanında yapılan çalışmalar, travmatik olayın, kişinin dünyaya ilişkin temel varsayımlarını ve inançlarını olumsuz etkilediğine işaret etmektedir (Foa ve ark., 1999; Aker ve Önder, 2003; Matthews ve Marwit, 2004; APA, 2014).

    Travmatik bir olay sonrasında olayın istemsiz şekilde hatırlanması, kaçınma davranışları, uyarılmışlık düzeyinin artması ve tetikte olma gibi travma sonrasında ortaya çıkan tepkilerle ilgili olarak yapılmış sayısız araştırma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan ilki İkinci Dünya Savışı sonrası savaşlarda bulunmuş ve çatışmalara maruz kalmış askerlerde ortaya çıkan psikolojik tepkiler anlaşılmaya çalışılmış ve bu tepkilere “bombardıman şoku” denmiştir. Fairbank ve arkadaşlarının (1993) bildirdiğine göre savaşın bitimi ile cepheden dönen askerlerde de aynı tepkilerin sık ve yoğun biçimde gözlenmesi sonucunda bu psikolojik tepkiler “savaş nevrozu” olarak adlandırılmaya başlamıştır.

    Matthews ve Marwit (2004) insanların dünyayla ilişkili varsayımlarının genellikle, dünyanın iyi ve adil bir yer olduğu, var olan kötülüklerin ise kendilerinin ya da yakınlarının başına gelmeyeceği şeklinde olduğunu bildirmişlerdir. Travmatik bir olay kişinin dünyaya, kendisine ve geleceğe ilişkin inancının sarsılmasına neden olabilir. Travma ve temel varsayımlar konusunda yapılan araştırmalar, travmanın, bireyin temel varsayımlarını olumsuz etkilediğini göstermektedir. (Foa ve ark., 1999; Matthews ve Marwit, 2004). Aker (2000) insanların hem kendilerinin yaşayacakları olaylara zihinsel olarak hazır hissetmek istediklerini hem de yaşadıkları olayların sonuçlarını kontrol etmek istediklerini ve bunların kendileri üzerinde veya başkaları üzerinde yaratabileceği etkileri kontrol edebilmek istediklerini ama travmatik olayın özelliğinin önceden kestirilemeyecek ve kontrol edilemeyecek olması olduğunu bildirmiştir.

    Yılmaz (2007) travmatik olayın, en şiddetli stres kaynaklarını içeriyor olması, insanın gündelik yaşamında karşılaştığı diğer stres kaynakları gibi sıradan, beklendik olmaması ve kontrol edilemez olması nedeniyle sarsıcı etkisi bulunduğunu bildirmiştir. Travmatik olayın neden olduğu sarsılmaya bağlı olarak aşırı uyarılmışlık, olaya ilişkin istemsiz hatırlamalar ve rahatsız edici düşünceler, kaçınma gibi travma sonrası tepkiler geliştirebilir. Yaşanan travmatik olayın ardından ortaya çıkabilen bu tepkilerin şiddeti giderek artabilir de zaman içinde kendiliğinden hafifleyebilir de. Bu da zaman içinde işlevselliği bozucu etki yaratabilir (Foa ve ark., 1999; Öztürk ve Uluşahin, 2008).

    Yaşanılan tehlikenin büyüklüğü olumsuz duygusal sonuçlara yol açmaktadır. Bir kimsenin aniden olan ağır travmatik bir olaydan etkilenmesi olayın şiddetine (Öztürk ve Uluşahin, 2008); ne kadar etkilenileceği ise kişinin olayı algılama ve anlamlandırma biçimine (Carlson ve Ruzek, 2003); olay karşısındaki dayanma gücü ise kişinin kalıtımsal yapısı, kişilik özellikleri, öğrenme ile gelişen benlik gücü, böyle bir olaya hazırlıklı olup olmadığı gibi etkenlere bağlıdır (Öztürk ve Uluşan, 2008). Dolayısıyla, travmatik olay hemen her insanda korku, dehşete düşme ve çaresizlik yaratabilir ancak, ağır travmatik stres altında kalan insanların hepsi aynı bozulma, yıkılma belirtilerini göstermeyebilirler.

    Her insanın incinebilirlik düzeyi ya da eşiği birbirinden farklıdır. İncinebilirlik düzeyi yüksek olan bir kişi için zaman zaman en küçük stres kaynakları veya günlük problemler stres belirtilerini tetikleyebilirken; incinebilirlik düzeyi daha düşük olan bir kişi için sadece büyük felaketler benzer tepkilere yol açabilir. Bunun yanı sıra kronik stres kaynaklarının ortak olarak yaratabileceği etki az incinebilir kişilerde travmatik olay deneyimlemişcesine benzer tepkilere neden olabilir (Yılmaz, 2007).

     Travmatik Yaşantılar Sonucunda Ortaya Çıkan Tepkiler

    Travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan stres üst düzeyde bir strestir ve gündelik stres kaynakları gibi beklendik, sıradan, olasılıkları kontrol edilebilir değildir (Yılmaz, 2007). Travmatik yaşantının etkileme düzeyi kişiden kişiye değişse de stes karşısında bedenin gösterdiği kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması, terleme, solunumun hızlanması gibi fizyolojik tepkiler herkeste görülebilir. Bu tepkiler stres hormonunun salgılanması sonucunda ortaya çıkmaktadır ve organizma tehdit atında kaldığından karşı karşıya kaldığı tehdit kaynağı ile savaşma, kaçma ya da dona kalma tepkisi verebilir. Kişinin yaşadığı stres çok yoğun olduğunda aşırı salgılanan stres hormonu, stres ortadan kalktıktan sonra dahi bir süre bedende kalır ve küçük bir uyaranla karşılaşsa dahi bedenin daha önceki tehdit durumunda verdiği stres tepkilerinin benzerlerini üretmesine neden olur. Bu tepkiler anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir (Aker ve Önder, 2003; Jones ve Wessley, 2006; Herman, 2007).

    Travmatik olaylar karşısında insanlar, kaygı, kabuslar görme, uyku problemleri, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma, hissizlik, aşırı uyarılmışlık gibi psikolojik ve fizyolojik bazı tepkiler verebilmektedir (McHugh ve Treisman, 2007). Anormal olaylar karşısında verilen normal tepkiler olarak adlandırılan bu tepkilerin kısa süreli olması ve kendiliğinden düzelmesi beklenmektedir (Jones ve Wessely, 2006). Ancak, yaşanılan travmatik olay sona erdikten sonra da olayın psikolojik ve fizyolojik etkilerinin devam etmesi söz konusu olabilmektedir. Travmatik olaylardan hemen sonra ortaya çıkan ruhsal tepkiler doğaldır. Kişi ortaya çıkan yeni koşullara uyum sağlamaya başlar. Uyum sağlayabilen kimselerde yakınmalar kısa bir sürede kaybolur. İlk anlarda şaşkınlık, panik içinde uzaklaşma, bilinçsizce yakınlarını arama gibi durumlar belirginken zaman içinde durumlarının farkına varıp duygularını dışa vurmaya başlarlar. İleriki dönemlerde ise travmatik olayın anlamı tam olarak fark edilir. Ancak travmatik stresten sonra travmatik strese maruz kalan herkeste görülmese de çok farklı belirtilerle karşılaşılabilir. En sık olarak travma sonrası stres bozukluğu, akut stres tepkisi, travmatik yas, depresyon, uyum bozukluğu, panik bozukluk, agorafobi, özgül fobi, sosyal fobi, obsesif-kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu, şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, alkol ve madde kullanım bozuklukları, somataform bozukluklar, disosyatif bozukluklar görülebilir (Aker, 2000; Önder ve Tural, 2004; Öztürk, Uluşahin, 2008).

    Travmatik olay sonrasında, tehdit kaynağı ortadan kalksa da olayın yarattığı psikolojik ve fizyolojik olumsuz etkiler devam edebilir (Flannery, 1999). Bu etkilerin devam etmesi sonucunda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ortaya çıkabilir. Genel anlamıyla yoğun strese yol açan travmatik olaylardan sonra verilen uzun süreli bazen de gecikerek ortaya çıkan tepkiler TSSB olarak tanımlanabilir (APA, 2014). Hem doğal yollarla, hem de insan eliyle oluşan travmatik olaylar sonrasında TSSB ortaya çıkabilir (Öztürk, 2009).

    Travmatik yaşantılar sonrasında kişi benzer olayları tekrar tekrar hatırlayabilir, travmatik olaylar tekrar tetiklenebilir ve bu olaylar da travma yaşanan olaylar kadar kişiyi sarsabilir ve zorlayabilir (Kocabaşoğlu ve Özdemir, 2005; Woods, 2000). DSM V’te Travma sonrası stres bozukluğu dört tanı kriterinde toplanmıştır (APA, 2014). Bunlardan birincisi, kişinin istem dışı olarak travmatik olayları yeniden deneyimlemesidir. Buna göre, yaşadığı travmatik olaya ilişkin tekrarlanan anılar, kabuslar eşlik edebilir ve kişi olayı hatırlatacak uyaranlardan fazlasıyla rahatsız olabilir. İkincisi olayla ilişkili uyaranlardan kaçınmadır. Buna göre kişi travmatik yaşantıyı hatırlatabilecek her türlü uyarandan kaçınır ve bunlardan yoğun rahatsızlık duyar. Üçüncüsü, travmatik olay sonrası duygudurumsal ve bilişsel değişiklikler ortaya çıkar. Buna göre, kişi travmatik yaşantısına ilişkin bazı anıları hatırlayamayabilir, yaşantısı ile ilgili olarak kendisini, ikinci ya da üçüncü şahısları suçlayabilir. Dördüncüsü artmış uyarılmışlık ve tepkisellik belirtileridir. Buna göre kişi travmatik olay deneyiminden sonra bazı dönemlerde sinirli ve saldırgan olabilir ve hem kendisine hem de çevresine zarar verici davranışlar sergileyebilir.  

     Travmatik Olaydan Etkilenme Düzeyi

    Sungur (1999) travmatik olaydan etkilenme düzeylerinin kişiden kişiye göre değiştiğini bildirmiştir. Travmatik olaylar sonrasında bazı kişilerde TSSB gözlenirken bazılarında görülmemektedir. Kişinin yaşadığı bir olayın travmatik bir etki yaratması, kişinin bu olayı algılayış biçimine ve bu yaşadığı olayın hayatını, duygularını, düşüncelerini ne kadar olumsuz etkilediğine bağlıdır. Travma kişisel bir deneyimdir, her kişi olayı farklı değerlendirmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003).

    Dekkel ve arkadaşları (2014) yaptıkları çalışmada maruz kalınan travmanın şiddeti ile travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin şiddetinin doğru orantılı olduğunu ve travmanın şiddetinin yüksek olmasının başka psikopatolojilerin de ortaya çıkmasına neden olduğunu ayrıca travmaya bağlı olarak ortaya çıkan TSSB belirtilerinin zamanla kötüleşmekte olduğunu ve depresyonun eşlik ettiği durumlarda ise TSSB belirtilerinin daha şiddetli olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Çalışmalar TSSB geliştirme ve travmatik olaydan etkilenmede bazı faktörlerin önemli olduğunu göstermektedir. Travmatik olay sonrası TSSB gelişimi için bazı risk faktörleri olduğunu bildirmişlerdir. TSSB üzerine yapılan çalışmalarda çeşitli değişkenlere göre travmatik yaşantıdan etkilenme düzeyleri karşılaştırılmıştır bir takım risk faktörlerinin bulunduğu gözlenmiştir. Kadın olmak, çocuk veya yaşlı olmak, daha önce bir travmatik yaşantı deneyimi olmak, yardım-kurtarma çalışmalarına katılmak, yalnız yaşamak, aile desteğinin olmaması, psikiyatrik ya da fiziksel hastalık öyküsüne sahip olmak yer almaktadır (Aker, 2006; Palm ve arkadaşları, 2004; Karakaya ve ark., 2004; Suomalainen ve ark., 2011). Bunların dışında çocukluk döneminde yaşanan istismar ya da travmatik olay yaşantısı TSSB geliştirmede bir risk faktörü olarak görülmektedir (Brewin ve ark. 2000). Cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, önceki travmatik yaşantılar, kendisinde veya ailesinde psikolojik rahatsızlık hikayesi, çocuklukta istismara uğramış olmak başlıca etkenler olarak sayılabilir (Woods, 2000).

    Çocuktan ergenlik dönemine geçerken yaş arttıkça TSSB riski artarken, ergenlerin orta yaş grubuna kıyasla travmadan etkilenme düzeylerinin daha fazla olduğu görülmektedir (Suomalainen ve ark., 2011). Bu da ergenlik döneminde bulunuyor olmanın da TSSB gelişimi açısından risk faktörü olabileceğini göstermektedir.

    Travmaya bağlı kayıplar, travmatik olayın algılanan şiddeti, travmatik olay öncesindeki ruhsal hastalıklar ve yeterli sosyal desteğin bulunmuyor oluşu da TSSB görülmesini arttıran risk etkenleri arasında sayılmaktadır (Green ve ark., 2000). Kişinin sosyal desteklerinin yeterli olmaması da TSSB’nin gelişmesinde önemli bir faktör olduğu görülmektedir (Carlson ve Ruzek, 2003; Sungur, 1999).

    TSSB geliştirmede risk faktörlerinden bahsedilirken aynı zamanda TSSB geliştirmede koruyucu faktörlerin de varlığından bahsedilmektedir. Cozzarelli (1993) tarafından travma mağdurlarıyla yürütülen bir çalışmada, optimist, kişisel kontrol hissinin ve benlik saygısının yüksek olması gibi kişisel özelliklerin travmanın olumsuz etkilerinden koruduğu belirtilmektedir.

    Sosyal destek travmatik yaşam olayları ve kriz durumlarında da oldukça önemlidir ve azlığı risk faktörüyken yeterince bulunuşu koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır (Erol, 2008). Sosyal desteği fazla olan kişiler stresli durumlara daha çabuk uyum sağlamakta ve psikolojik sorunlarla daha kolay baş edebilmektedir. Sosyal desteğin kişileri yoğun kaygı yaşantısından koruduğu ve hastalıkların iyileşmesi üzerinde olumlu bir etki yarattığı pek çok çalışmada ortaya konmuştur. Örneğin; Güven (2010) 1999 Marmara depremi sonrasında depremzedelerle yapılan çalışmada, depremzedelerin algıladıkları sosyal destek düzeyi arttıkça, travma sonrası büyüme düzeylerinin arttığını ve depresyon düzeylerinin azaldığını bulmuştur.

  • Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    “Halkalardan biri gevşerse, zincirin tümü kopar.”

    Pek çok ebeveyn çocuklarının öz güvenli hareket edebilen, kendi kararlarını verebilen ve karşılaştığı problemlerin üstünden kolayca gelebilen çocuklar olmalarını arzu ederler. Erken yaşlardan itibaren aile içindeki tutumlara uygun olarak kazanılan değerler, bir trenin vagonları gibi birbirinden bağımsız düşünülemez. Bu değerlerden biri olan sorumluluk duygusunun eksikliği, günümüzde en sık görülen problemlerden birisidir.

    Sorumluluk; bireyin yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevleri yüklenebilme ve yerine getirebilme durumudur. Biz yetişkinlerin bile zaman zaman sorumluluklarımızı yerine getirirken yaşadığımız zorlukları düşünecek olursak, çocuklarımıza yönelik beklentilerimizde de gerekli hassasiyete ve bilince sahip olmak gereklidir.

    Sorumluluk ve sabır… Birbirinden ayrı tutulamayan iki değer. Aileler şöyle düşünür: “Evet çocuğumda sorumluluk duygusu gelişmemiş olabilir ve buna bağlı olarak kendine olan inancı da çok düşük. Bir şey yapın hemen düzelsin…” Ben bu durumu, zayıflama isteğiyle diyetisyene giderek: “bir sihirli çubuğunuzu dokundurun da odadan zayıflamış olarak çıkayım” diyen birisinin ifadesi kadar gerçek dışı bulurum. Çocuğun doğumundan itibaren deneyimlerle öğrendiği ve kazanmaya başladığı bir durumdan bahsedilmektedir. Dolayısıyla gerekli değişimler ve değer kazanımları belirli bir sürece ihtiyaç duyar.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA AİLE ROLÜ

    Okulöncesi eğitim kurumlarında saygı, dürüstlük, sabır, sorumluluk… gibi değerlerin etkin bir şekilde çocuklara kazandırılması amaçlanmaktadır. Ancak bu değerlerin tohumlarının atıldığı en önemli eğitim kurumunun ev ve ilk eğiticinin çocuğun ailesinin olduğu çok da önemsenmemektedir. Belirli bir yaşa gelmiş (6-7 yaş) çocuğun, yemek yemeyi, kıyafetlerini değiştirebilmeyi, ayakkabılarını giyme-çıkarmayı okul hayatı ile öğrenmesi gereken bir tutum olarak karşımıza çıkması azımsanmayacak kadar çok çoktur.

    Bilinçli ebeveynler çocuklarının gelişim düzeylerine uygun olarak hangi yaşta neleri yapabileceklerini takip eder ve bu konuda destekleyici davranırlarsa, çocuk okul hayatına kazanmış olması gereken sosyal-kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilme becerisini edinmiş olarak başlar ve enerjisini gerçekten öğrenmesi gereken durumlara geçirmiş olur.

    Burada ebeveynin dışındaki geniş ailenin de üzerinde durmak yerinde olacaktır. Yeni nesil ebeveynler, teknolojik olanakları daha etkin kullanarak çocukları hakkında daha fazla bilgi edinmektedirler. Dolayısıyla hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini daha iyi bilebilmektedirler. Bir de kendilerini, biz dedeyiz, babaanneyiz, anneanneyiz diye adlandıran değerli aile büyüklerimiz var. Onlara göre; çocuğa hayır denmez, çocuk ağlamaz, çocuk yedirilmek istiyorsa yedirilir, çocuk ne istenirse alınır, çocuk uyumak istemiyorsa uyumaz… Kısa süreli aile ziyaretlerinde bu ibareler bir nevi telafi edilebilirken, özellikle annenin çalıştığı ve aile büyüğünün bakıcı konumda olduğu durumlarda bu durum daha zorlaşabilmektedir. Aile büyükleri, torunlarına göstermiş oldukları hassasiyetin derecesini, çocukların gelişim düzeylerine uygun olarak ayarlayabilseler, çocukların davranışları olumlu şekilde gelişme gösterecektir. Burada önemli olan nokta, çocuğun çevresindeki bireylerin (ebeveyn, aile büyükleri…)çocuğa davranışlarında benzer tutumlara sahip olmasıdır.

    Sorumluluk duygusunu geliştirmede aile içi uygulamalar:

    • Olumlu davranışını sergileyebileceği ortamlar hazırlanır ve pekiştirilir.

    • Kuralların düzenlenme ve uygulanmasında etkin rol verilir. “Odana koyduğumuz saat sayesinde kendin uyanabilirsin.”

    • Görsel hatırlatmalar, notlar görevleri hatırlatır ve sorumluluk yükler.

    • Hata yapabilme olanağını kendisine tanıyın.

    • İstek ve kuralların açık bir şekilde çocuğunuz tarafından anlaşıldığından emin olun. “Oyuncaklarını sepete koyman gerekiyor.”

    • Mümkünse sonuçları ona fark ettirin. “ Dışarıda hava sıcaklığı nasıl?”

    • Her daim çocuğunuza iyi bir model olun.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA OKULÖNCESİ KURUMLARININ ROLÜ

    Artık ilköğretim sürecine geçmeden önce her çocuğun muhakkak en az bir sene almış olduğu okulöncesi eğitimin önemi, gün geçtikçe daha da fazla anlaşılmaktadır. Son zamanlarda özellikle ebeveynlerin birlikte çalışma sürecinde olmaları, çocukların bu eğitimle daha erken tanışmalarına yol açmaktadır.

                Okulöncesi eğitim kurumlarının ilk birkaç ayını gözlemleme fırsatı bulursanız genellikle şu manzaralar karşımıza çıkmaktadır:

    • Yemek yedirilmek için öğretmenini bekleyen,

    • Ayakkabısını giydirmesi için öğretmenini bekleyen,

    • Oyuncaklarla oynadıktan sonra toplamak istemeyen,

    • İstediği yemek olmadığı için yemek yemeyen,

    • Sınıf içi kurallara uymada zorluk gösteren,

    • Kıyafetlerini değiştirme noktasında yardım bekleyen…

    Öncelikle bunun sebebini sorguladığımızda, aile içi tutumların çocuğun davranışlarını ve beklentilerini belirli bir ölçüde şekillendirdiğini görüyoruz. Eğitim sürecinin en önemli değerlerinden biri olarak atfettiğimiz sorumluluk bilincinin eksik olduğu durumlarda; çocuklarda başarısızlık, yavaşlık, konuşamama, ağlama, okula gitmek istememe, çekingenlik gibi olumsuz davranışlar görülmektedir. Ve aile bu konuda öğretmenlerden bir sihirli çubuk kullanmasını ve tüm bu olumsuz davranışları yok etmesini beklemektedir. Çocuğun mizacı ve aile ile yapılan iş birliğine bağlı olarak bu süreç, bazen kısa sürebilirken bazen de bir dönem boyunca sürebilmektedir.

    Çocuğunuzun her zaman küçük kalmayacağını ve ilerde bir yetişkin olacağının bilinciyle, bugününden itibaren onun görevlerini ve ihtiyaçlarını karşılamada dengeli hareket etmelisiniz. En sık duyduğumuz ibarelerden olan: “daha çocuktur ne olacak yada o ne anlar, nasıl yapacak onu…” gibi tamamen çocuğun gücünden ve yeteneklerinden bihaber olan ebeveynlerin daha da bilinçlenmesi en büyük arzumuzdur.

    GELİŞİM DÜZEYLERİNE UYGUN SORUMLULUKLAR

    2 ve 4 yaş arası çocuklar:

    • Yemeğini yemek,

    • Tek başına uyumak,

    • Kirli kıyafetleri sepete atmak,

    • Oyuncaklarını korumak ve toplamak,

    • Basit yönergelerle getir-götür işleri yapmak,

    • Yemek masasına ufak eşyaları koymak,

    • Ev ayakkabılarını kendisi giymek.

    5 yaş çocuklar:

    • Temiz kıyafetleri dolaba koymak,

    • Saçlarını taramak,

    • Mutfakta yiyecek hazırlamak,

    • Yemekten sonra tabağını kaldırmak,

    • Kıyafetlerini katlamak ve yerine koymak.

    6 yaş çocuklar:

    • Tek başına giyinme-çıkarma,

    • Mutfakta daha aktif hareket etmek,

    • Çiçekleri sulamak,

    • Odasının çöpünü atmak,

    • Ev işlerinde yardımcı olmak,

    • Kontrollü şekilde marketten alışveriş yapmak,

    7 yaş çocuklar:

    • Okul çantasına sahip olmak ve hazırlamak,

    • Ödevlerinin farkında olmak ve sorumluluk bilinciyle yapmak,

    • Ev hayvanını beslemek,

    • Çalar saat ile kendi başına uyanmak,

    • Alışverişleri uygun yerlere yerleştirmek.

  • İç Disiplini Arayan Çocuk

    İç Disiplini Arayan Çocuk

    “Çocuk, bir şeyler üreterek kabul görür. Azmini geliştirir ve kendisini ayarlar.” Erik Erikson

    “Okulun merdivenlerinden elindeki telefona bakarak çıkan bir anne, kapıdaki görevli öğretmenin kendisini tanımış olması sebebiyle çocuğunun ismini belirtmesine gerek duymadan çocuğunu bekliyordu. Öğretmenle karşılıklı bir şekilde beklerken başını telefonundan bir saniye bile kaldırmıyordu. Çocuk gelip ayakkabılarını giydikten sonra, anne telefon ile göz temasını hiç kesmeden, iyi akşamlar diyerek çocuğuyla birlikte merdivenlerden iniyordu. Bu durumun sadece o güne özel bir şey olmasını umut ediyordum ki sonrasında gördüğüm manzara hiç değişmiyordu.”

    Zaman zaman şunu soruyordum kendime: Nerede hata yapıyorum? Çalışmalarımız, etkinliklerimiz, seminerlerimiz hiç mi etkili olmuyor? Özellikle okulöncesi dönemdeki iletişim sürecinin önemi üzerinde çok çalışan biri olarak, bu gibi durumları kendi başarısızlığım olarak görüp kendime yüklüyordum. Ancak bir yandan da çok başarılı değişimler de görebiliyordum. Sonrasında şöyle bir şeyin farkına vardım: İnsanlar, gerçekten inanan ve uygulayanlar ile inanmış gibi yapanlar olarak ayrılıyordu. Uzun zaman önce kendime yaptığım tüm olumsuz yüklemelerden kurtularak değişim heyecanını yeniden yakaladım ve şimdi değişime açık tüm insanlar için çalışmaya devam ediyorum.

    Peki, neden böyle bir anımı ifade etme gereği duydum? Çünkü biz toplum olarak çoğunlukla çocuklarımızın fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgileniyoruz. Ancak çocuklarımızın bir de duygusal ihtiyaçları var. Daha az farkında olunan bu duygusal ihtiyaçların öneminden bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    Çocuğunuza gece yatmadan önce kitap okuyun. Çocuğunuz hem kitap dinleyerek çok şey kazanacak hem de işitsel dikkati gelişmiş olacaktır.

    Özellikle 0-6 yaş döneminde kendisiyle ilgilenilmeyen çocukların; dinleme, yönerge alma, uygun davranma, karar verme, problem çözme gibi zihinsel süreçleri gelişemeyebilir. Dikkat becerisi de bir zihinsel süreç olup duygusal anlamda ihtiyaçların karşılanmaması durumunda, çocuklarda dikkat eksikliğinin belirtileri görülebilmektedir. Tabi ki dikkat eksikliğini değerlendirebilecek ve bunun tanısını koyabilecek olan çocuk psikiyatristleridir.

    Bebekliğinden itibaren çocuklarını her açıdan doyuramayan ebeveynlerin, ilerleyen yıllarda daha fazla sorunla karşılaştığı görülür. Bu sorunlar; iletişim problemleri, davranış bozuklukları, zihinsel süreçlerin zayıflığı ya da öfke kontrolsüzlüğü gibi ortaya çıkabilir. Yetiştirilme şekline bağlı olarak, yeterince dinlenmeyen, ciddiye alınmayan çocuklar akabinde dinlemeyi öğrenememiş olur. Dolayısıyla okul yaşantısında da öğretmenlerini dinlemekte zorluk yaşayabilirler.(Tıbbi bir sebep olmaması önemli bir detaydır) Ve bu durum çocuğun tüm eğitim hayatını etkilemeye başlar. Bu nokta da ilk olarak bir çocuk psikiyatrisine başvurulması ve çocuğun ne seviyede dikkat problemi yaşadığının değerlendirilmesi gerekir. Ardından iyileşmenin daha kalıcı hale gelebilmesi için özellikle çocukla ve ailesiyle davranışsal ve duygusal anlamda var olan sıkıntılar çalışılır.

    Almanya’da dikkat eksikliği görülme sıklığı %3,8 iken Türkiye’de %20 civarındadır. Aradaki farkın nedeni sorgulandığında, özellikle 0-6 yaş dönemindeki aile içi eğitimin önemli bir faktör olduğu ortaya çıkıyor.

    Okul yaşantısında dikkat problemleri yaşadığımız çocukların uzman görüşmelerinin ardından, aile ilişkilerinin incelenmesi gereklidir. Anne ve babanın çocuğuyla nasıl ve ne kadar vakit geçirdiği ve bu vaktin içeriği bizim için başlama noktasıdır. Çokça duyduğum ifade: Sanki bizim ailemiz bizimle oynuyordu, çocuk bu oyuncaklarıyla oynasın… Ancak karşılaştırılan dönemin imkânlarıyla şimdiki çocukların imkânları arasında uçurumdan öte fark vardır.

    Günümüzde o kadar uyarıcı var ki içinde çocuk ne yapacağını şaşırıyor. Önce oyuncaklarını gelip salonun ortasına boşaltıyor, aynı zamanda izlemediği halde istediği program televizyondan arka fon görevi görüyor. Bir süre geçiyor ve gidip odasında resim yapmaya karar veriyor ki bu sulu boya, pastel boya, parmak boyası… gibi hangisini kullansam acaba diye seçeneklerinin zengin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. O sırada siz yemeğe çağırıyorsunuz, yemeğe başladıktan beş dakika sonra ben oyuncaklarımla oynayacağım diyerek salona gidiyor ve ardından yemek masası kaldırıldığında ben acıktım diyerek karşınıza çıkıyor. Burada anlattığım süreç, karşılaştığım yüzlerce ailenin klasik bir akşamıdır.

    Peki dikkat ile ne alakası var diyeceksiniz? Dikkat dediğimizde ilk olarak ne diyoruz? Odaklanamıyor, çok çabuk dağılıyor, sesleniyorum ama beni duymuyor… Peki, beş- on dakikada bir etkinlik değiştiren, sıkıldım yapmayacağım işte diyen bir çocuğun, bir boyama sayfasını dahi tamamlayamayacağını düşünürsek, bir de ödevlerini düşünelim. İç disiplin dediğimiz, çocuğun kendi davranışlarının sorumluluğunda olma ve kendini kontrol etme becerisi aile içerisinde öğreneceği bir beceridir. Babasıyla legolarla oynayan bir çocuk, çizgi film izlemek istediğinde, babasının oyuncakları topladıktan sonra bunu yapabileceğine örnek olması ve uygulamasıdır bu beceriyi kazandıracak. Ya da uyku öncesinde hikâye okurken, hadi bir tane daha, bir tane daha diyen bir çocuğa, en başından sadece bir tane okunacağının anlaşmasını yapıyor olmak.

    Çok fazla televizyon programları, özellikle şiddet içeren programları izleyen çocuklarda ileri yaşlarda dikkat eksikliği ortaya çıkmaktadır…Anatolian Journal of Psychiatry

    Klasik ve farkında olunmayan bir süreçtir bu. Ancak davranışlarımız ve çocuğun bu davranış uygulamaları sonucundan edindiği iç disiplin, onun hayatı boyunca bir şeyleri başarabilmesinin temeli olacaktır. Ve bu temel, çocuk doğduğu andan itibaren yetiştiği aile içerisinde oluşmaya başlar. Okul hayatına girişi ile birlikte bu temele kat atma zamanı gelir. Önemli olan oluşturduğunuz temelin ne kadar sağlam olduğudur.

    Yeter ki isteyelim, hiçbir şey için geç değil:

    • Çocuğunuzun, çalıştıkça dikkat problemini aşacağına öncelikle siz inanın.

    • Çocuğunuzun dikkat problemi, “dikkatini ver…” gibi telkinlerle geçmez. Dikkatini toplaması için çalışmalar yapmak gereklidir.

    • Çocuğunuz başarılı olana kadar başarısı ile ilgili beklentilerinizi düşük tutmaya çalışın. Özellikle okul notları ve denemeler hakkında karşılaştırmalardan kaçınmalı.

    • Marifet, iltifata tabidir! Diyerek gördüğünüz olumlu durumları pekiştirmeniz sürece büyük bir katkı sağlar.

    • Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözüne atıfta bulunursak “senden hiçbir şey olmaz” düşüncesiyle hareket edersek çocuğun özgüveni yerle bir olur ve tekrar ayağa kalması çok güçtür.

    • Günlük tutmak bilhassa dikkat dağınıklığı olan çocuklarda gününün detaylarını gözden geçireceği için hem dikkati hem de hafızası için güçlü bir uygulamadır.

    • Neye ilgisi varsa o konuda desteklemeye çalışın. Arabalar, spor, teknolojik bilgiler…

    • Çocuğunuzla aranızdaki ilişkinizin sağlıklı olması hem dikkat çalışmalarınızın hem de ödevlerin daha kolay uygulanabilmesini mümkün kılar.

  • DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.” Goethe

    Teknolojinin hayatımızdaki yeri azımsanmayacak kadar önemlidir. Televizyon ise geniş kitlelere ulaşma noktasında ilk sıralarda yer alan bir iletişim aracı olup özellikle son yıllarda televizyon kullanımı önemli ölçüde artış göstermiştir. Bir kumanda düğmesi kadar yakın olan bu aracın ulaşım kolaylığı bu durumu desteklemektedir. Bu artışla birlikte televizyonun olumlu özelliklerinin yanı sıra olumsuz özelliklerinin de kişiler üzerindeki etkileri de yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle çocuklarının televizyon izleme süreleri noktasında çok önemli bulgular sunmaktadır. Nielsen araştırma şirketine göre; 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarhaftada 32 saatten fazla,6 ile 11 yaş arasındaki çocuklarise yaklaşık 28 saat televizyon izlemektedir. İfade edilen bu rakamlar çocukların gelişimi noktasında çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Ekran başında çok fazla zaman geçiren çocuklar;

    • İletişim problemleri yaşıyor,

    • Özellikle küçük yaşlarda konuşma gecikmesi görülüyor,

    • Algılama ve dikkat süreçleri zayıflıyor,

    • Sabırsız ve saldırgan tutumlar sergiliyor,

    • Uyku düzensizlikleri görülüyor,

    • Şiddet ve alkol gibi uyaranlara maruz kalıyor.

    Televizyon kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri tartışıladursun, Fransa’da Medya Yüksek Konseyi0-3 yaş arası çocukların televizyon izlemesine yasak getirmiştir. Bu yasak, sadece yetişkinlerin kanallarını kapsamamakta aynı zamanda çocuk ve bebek kanalları için de geçerlidir. Bu yaş aralığı, beyinde yer alan nöronların deneyimler sonucunda birbirine bağlandığı, köprü kurduğu en zengin dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, çocuğun pek çok uyarıcıya maruz kalarak deneyim yaşamasının gerektiği bu dönemde, pasif bir alıcı olarak şekillendiği televizyon karşısında geçirmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Bebeklikten itibaren beş duyu organını da kullanma becerisiyle donatılmış olan çocuk, televizyon karşısında sadece görme ve işitme duyularını kullanabilmektedir. Buna bağlı olarak diğer üç duyu organı en verimli dönemlerinde körelmektedir.

    Teknolojik tüm ürünlerde olduğu gibi televizyon için de bilinçli kullanım çok önemlidir. Her geçen gün çocuklar için hazırlanan programların kalitesi arttırılmakta ve oldukça faydalı içerikler hazırlanmaktadır. Bu noktada devreye ebeveynler girmektedir. Çocuklar kendileri için hangi programın doğru veya faydalı olacağını bilememektedirler. Onlar sadece eğlence kısmıyla ilgilenmekte ve karşılarına çıkan her türlü yayını izleyebilmektedirler. Maalesef o sırada işi olan ya da oyalansın diye düşünen ebeveyn kumandayı çocuğunun eline teslim ederek çocuğu başıboş bırakabilmektedir. İşte televizyonun asıl tehlikeli olma süreci bu ilk adımla başlamakta ve izlenilen süre boyunca devam etmektedir. Ebeveynler muhakkak içeriğine güvendiği ve bildiği yayınları belirlemeli ve ancak o şekilde çocuğuna izin vermelidir. Ayrıca birlikte televizyon izleyerek gelişen durumlara uygun olarak açıklayıcı ve eğitici bir dil kullanılmalıdır.

    Ebeveynlerinin telefonlarından, tabletlerinden (hatta azımsanmayacak kadar çoğunluğun kendi tableti olduğunu düşünürsek…) istedikleri çizgi filmleri izleme ve istedikleri oyunları yükleme gibi olanaklara sahip olmak, son zamanların en sık rastlanan ancak en vahim olaylarından birisidir.

    Bu noktada gerçek anlamda bilinçli olan ebeveynler süreci çok güzel yönetebilmektedir. İzlenecek yayınlar hem anne hem de babanın fikir birliğiyle belirlenir. Ardından çocuk izleyecekleri bittikten sonra kitap okuyabilir, oyuncakları ile oynayabilir ya da resim yapabilir… Lakin şunu bilir: Benim televizyon izleme sürem bitmiştir. Çocuğa bu bilinçliliği, durumu kabullenebilme olgunluğunu ne kadar erken kazandırırsak, hayatını düzenleme noktasında o kadar az zorluk yaşayacaktır.

    Diğer tarafta ise bilinçli davranmakta biraz zorlanan ebeveyn tutumları vardır. Onların söylemlerine göre; “çocuktur istediğini izlesin, inatlaşmak istemiyorum ya da misafirler geldiğinde ancak o şekilde bizi rahat bırakıyor”. Ve en sık duyulan ifadelerden biri de şudur ki: “Kumanda sadece onun elinde durabilir, yemek yerken ya da akşam yatana kadar sürekli televizyon izler”. Bu ve bunlar gibi binlerce söylem duymak mümkündür. Ancak hep söylediğim gibi bu gibi durumlarda çocuğa kızmak ya da inatçı bir yapısı olduğunu söylemek çocuğa çok büyük haksızlık yapmak demektir. Çünkü yaşanan bu tarz durumlarda asıl sorumluluk ebeveynlere aittir. Ebeveyn evdeki rolünü bilinçli bir şekilde hissettirmeli ve çocuk da kendi rolüne uygun davranma şeklini öğrenmelidir. Öğrendiğini içselleştirebilir ve uygulayabilirse yaşanılan bu gibi durumların çok kısa bir süre içinde azalacağı görülebilir.

    Çocuklarımız bizim geleceğimiz en değerlilerimiz. Dünya üzerinde hangi ebeveyne sorarsanız sorun, dünyadaki en değerli varlıklarının çocukları olduğunu söylerler. Özellikle onların sağlığının her şeyden önce geleceğini ifade ederler. Ancak burada dikkat edilmeyen çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Çocukların sağlığı söz konusu olduğunda; iyi beslensinler, soğuk almasınlar, ateşlenmesinler… diye düşünülür. Evet, fiziksel sağlık herkes için önemlidir ancak asıl farkında olunmayan zihinsel sağlıktır. Bilinçsiz teknoloji kullanımının çocuğunuza vereceği zararı dünya üzerinde başka hiçbir şey veremez. Ve zihinsel sağlığın ne kadar yerinde olup olmadığı da çocuk bir okulöncesi kurumuna gittiğinde daha net anlaşılabilmektedir. Gruba uyma süreci, algılayabilme, odaklanabilme, başladığı işi sonuna kadar götürebilme… gibi pek çok zihinsel sürecin kullanımını gerektiren durumla karşılaşan çocuğun zihinsel sağlığının ne durumda olduğu rahatça gözlenebilmektedir.

    Sonuç olarak, çocuklarımızın zihinsel olarak iyi ve sağlıklı olabilmeleri için ebeveynlerin bilinçli hareket etmesi çok önemlidir. Aslında pek çoğumuzun bildiği ancak uygulama noktasında sıkıntı çekilen bir durumdan bahsediyoruz. O zaman öncelikle kendi zihinsel sağlığımızı koruma adına önlemler alalım. Göreceksiniz ki bu önlemleriniz çocuklarınızın dikkatini kısa süre içinde çekecek ve hem sizin hem de çocuğunuzun zihinsel sağlığı korunmuş olacak.

  • Kanserde risk faktörleri

    ABD 2016 verilerine göre erkeklerde en sık görülen kanser prostat kanseri, kadınlarda ise meme kanseridir. En sık ölüme sebep olan kanser ise hem erkeklerde hem kadınlarda akciğer kanseridir. Türkiye istatistiklerine göre tek fark, erkeklerde en sık akciğer kanseri görülmektedir.

    Peki en sık görülen bu kanserlerin ve hatta diğer kanser alt tiplerinin risk faktörleri nelerdir? Hangi durumda hangi kanser riski artmaktadır? Bu yazımda size bu soruların cevaplarını aktaracağım.

    AACR (American Association for Cancer Research)’nin 2015’de yayınladığı rapora göre kanser riskini artıran faktörler içerisinde sıklık sırasına göre

    Sigara

    Obezite

    Bakteri ve virüsler yer almaktadır.

    AACR raporuna göre kanser riskini artıran diğer sebepler; fiziksel inaktivite (hareketsizlik), diyetsel faktörler, alkol tüketimi, endüstriyel maruziyetler, hormonal faktörler, UV ışın (güneş ışığı), radyasyon maruziyeti, çevresel kirliliktir.

    SİGARA

    Gelişmiş ülkelerde tüm kanserlerden ölümlerin %21’inin, ABD’de ise %33’ünün sebebi sigara kullanımıdır.

    Sigara kullanımı sonucu görülme riski artan kanserler: Akciğer kanseri, larinks (gırtlak) kanseri, özefagus (yemek borusu) kanseri, ağız içi kanserler, mesane kanseri, böbrek kanseri, karaciğer kanseri, mide kanseri, kolon ve rektum (kalın barsak) kanseri, pankreas kanseri, akut lösemi, serviks (rahim ağzı) kanseri

    YAŞ

    Birçok kanser için önemli bir risk faktörüdür. Tüm kanserler için ortalama tanı yaşı 66’dır. Meme kanseri, kolorektal kanserler, akciğer kanserini ileri yaşta görürken, lösemi – lenfoma gibi bazı maligniteleri daha genç yaşta görmekteyiz.

    45 yaşından sonra kanser görülme riski önemli ölçüde artmaktadır. Özellikle meme kanseri ülkemizde diğer ülkelere göre daha genç yaşta görülmektedir.

    ÇEVRESEL (Endüstriyel) MARUZİYET

    Bazı kimyasal maddelere uzun süre maruziyet kansere sebep olmaktadır. Kansere sebep olan kimyasal maddeler ve sebep oldukları kanserler aşağıdaki tabloda verilmiştir.

    Karsinojen Kanser Tipi
    Arsenik Akciğer kanseri
    Asbest Akciğer kanseri ve mezotelyoma
    Aromatik aminler Mesane kanseri
    Benzen Lösemi
    Dizel egzoz gazı Akciğer kanseri
    İyonize radyasyon Lösemi
    Nikel Akciğer ve nazal sinüs kanserleri
    Pestisid Akciğer kanseri
    Radon Akciğer kanseri
    UV radyasyon Cilt kanseri
    Vinyl choloride Karaciğer kanseri

    Güneş ışığına maruziyet, cilt kanserine özellikle melanom adı verilen cilt kanseri gelişme riskini artırmaktadır.

    KRONİK İNFLAMASYON

    Kronik inflamasyon (uzun süreli iltihap, yangı), DNA hasarına yol açarak kansere neden olabilmektedir. Bu sebeple kronik inflamasyon durumlarına dikkat edilmelidir.

    Bu durumlara örnek olarak;

    Güneş yanığı üzerinde cilt kanseri gelişebilir.

    Reflü özefajit dediğimiz reflünün özefagusta inflamasyona sebep olması sonucu Barret’s özefagus adı verilen bir tablo ortaya çıkar. Bu durum özefagus kanser gelişme riskini artırır.

    Karaciğer sirozu, karaciğer kanseri gelişme riskini artırır.

    İnflamatuvar barsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron hastalığı) durumlarında kolon kanseri görülme riski artar.

    Uzun süren sistit ( idrar torbası iltihaplanması) mesane kanseri gelişme riskini artırır.

    Yukarda bahsettiğim durumlarda panik yaşamaya veye tedirgin olmaya gerek yoktur, doktorunuz tarafınca bu durumlar takip edilmektedir.

    DİYETSEL FAKTÖRLER

    Alkol tüketimi, meyve – sebze tüketiminin az olması, kırmızı et tüketimi, işlenmiş et tüketimi (sucuk, salam, sosis) kanser riskini artıran faktörlerdendir.

    Alkol tüketimi; karaciğer, özefagus, farenks, oral kavite (ağız), larinks, meme ve kolorektal kansergelişme riskini artırmaktadır.

    Düzenli kırmızı et ve işlenmiş et tüketimi kolorektal kanser gelişme riskini artırmaktadır.

    Alkol tüketimi ile birlikte sigara kullanılması ağız, larinks (gırtlak) ve özefagus (yemek borusu) kanseri riskini sadece sigara içenlere göre riski daha da fazla artırmaktadır

    ENFEKSİYÖZ ETKENLER (BAKTERİ ve VİRÜSLER)

    Enfeksiyonlara sebep olan bazı bakteri ve virüsler kansere de sebep olabilmektedir. Örnek olarak önemli bazı virüs ve bakterilerin ilişkili oldukları kanserler aşağıda verilmiştir.

    Human Papilloma Virüs (HPV): Serviks (rahim ağzı) kanseri, anal kanser, orofarengeal, vulvar, vajinal ve penil kanser

    Hepatit B ve C virüsü: Hepatosellüler kanser (karaciğer kanseri)

    Human Immunodeficiency Virus (HIV): Kaposi sarkomu, lenfoma (lenf kanseri) ve serviks, karaciğer, akciğer ve anal kanser

    Epstein-Barr virüsü (EBV): Lenfoma, mide, nazofarenks

    Helikobakter pylori (H. pylori): Mide kanseri

    OBEZİTE (KİLO ALIMI)

    Kilo artışı, obezite kanser riskini artıran en önemli faktörlerdendir. Obezite, aşağıda sıralanmış kanserlerin gelişme riskini artırmaktadır.

    Kolon

    Rektum

    Endometrium

    Özefagus

    Böbrek

    Karaciğer

    Pankreas

    Safra kesesi

    Meme kanseri (postmenapozal)

    GENETİK MUTASYONLAR

    Genetik mutasyonlar, ailesel geçiş kanser nedenleri içerisinde %10’luk bir kısmı oluşturmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece yakınlarında meme ve kolon kanseri olanların mutlaka bu kanserler için tarama yaptırması gerekmektedir.

    Bu yazımda bahsettiğim önemli risk faktörlerinden uzak durmak ve erken tanı için önerilen tarama testlerinin yapılması kanseri sorun olmaktan çıkartacaktır. Kanser gelişimini önlemek için mutlaka sigara bırakılmalı, kilo alımından kaçınılmalı ve sağlıklı beslenme mümkün olduğunca yaşam içerisinde uygulanmalıdır.

  • Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn-ergen arasındaki ilişki, ergenlik döneminin nasıl geçeceğini belirleyen en önemli dinamiklerden birisidir. Bu dönemde yaşanılan sıkıntılardan çoğunluğu bu ilişkiden kaynaklanmaktadır.

    Yapılan bir çalışma; ebeveyn-ergen çatışmalarının en çok erken ergenlik döneminde yaşandığını ve ilerleyen süreçte azaldığını gösterir. Ebeveynin, çocuğundaki değişimlere ani tepki vermesi, onu anlamaya çalışmadan önce otorite mücadelesine girmesi çocuğu ailesinden daha da uzaklaştırır. Ve kendisini tek anlayan kişilerin arkadaşları olduğu görüşüne daha da inanarak ailesiyle arasına koyduğu mesafeyi arttırabilir.

    Yaşanan çatışmaların doğuşunda ve çözümünde ebeveynlerin tutumlarının önemi:

    • Otoriter-Baskıcı( Dediğim Dedik) Tutum:

    “Ben ne dersem o olur tavrı”, sen ne dersen de benim için hiçbir önemi yok düşüncesini çocuğa aşılar ve kendisinin ailesi tarafından değersiz bir insan olarak görüldüğünü düşünür.

    Bu tip ebeveynler, temelde kendilerince çocuklarını zararlı çevreden korumak amacıyla sıkı bir kural düzeneği oluştururlar ve çocuğunda bu duruma karşılıksız itaatini beklerler. Ancak bu tavır çocuğa hem sosyal hem de psikolojik anlamda zarar verir.

    • Aşırı Müsamahakâr Tutum:

    Bu tür ailelerde egemen çocuktur. Hiçbir kural-kısıtlama yoktur. Çocuğun her istediği yerine gelir. Çocuğun nereye gittiğini, kiminle görüştüğünü bilmezler. Tüm odakları kendi işlerine yönelmiş olup “biz çocuğumuzu özgüvenli, bağımsız yetiştiriyoruz ve tüm kararları kendisi verir.” ifadelerini kullanırlar.

    Ancak burada beklenen etki görülmez çünkü bu tarz davranış çocukta tam ters etki yapar ve “ben ailemin hayatında yok gibiyim, eve hiç gelmesem neredesin diyen yok” düşüncelerine sahip olmasına neden olur. Ergenin her daim hissetmek istediği (pek belli etmek istemese de) bir içten ilgiye ihtiyacı vardır.

    • Sevgiye Dayalı, Hoşgörülü Tutum:

    Ne ihmalkâr ne de otoriter dediğimiz doğru tutum şeklidir. Çocuğunun omzuna elini atarak konuşabildiği gibi sınırları ihlal ettiğinde de çocuğunu uyarabilen, aşağılamadan, saygılı bir şekilde “ burada yanlış yapıyor gibisin. Bence bunu yapmanın daha doğru yolu var ve istersen gel birlikte biraz daha düşünelim.” diyebilen aileler en az sorun yaşayan ailelerdir. Birlikte çözüm üretmek, ergenle anne babanın yapabileceği en doğru şeydir.

    Ergenin ailesiyle girdiği tartışmalarda kullandığı dil, genelde sivri ve saygısız olsa da, bunun olgun davranışa doğru adım atma çabası olduğu bilinmelidir.

    Değerli Tavsiyeler:

    • Her zaman örnek anne-baba olamazsınız, zaman zaman gerçekleşen dramatik olaylardan çok, süreklilik arz eden durumlar daha önemlidir.

    • Çocuğunuza dokunun. Dokunma fiziksel büyümeyi uyarır, stresi azaltır, bağışıklık sisteminin daha iyi çalışmasını sağlar.

    • Çocuğunuzu takdir ederken, elde ettiği başarıyı değil, böyle bir başarıya ulaşmış olmasının ve çabasının önemini vurgulayın.

    • Çocuğunuzun akıl sağlığın, uyum ve mutluluğunun en güçlü ve tutarlı belirleyicisi, sizin onun hayatına katılım derecesinizdir.

    • Gelişimsel geçiş dönemlerinde sabırlı olun. Çocuklar için birçok yaş dönemi, “ iki adım ileri, bir adım geri” dönemleridir. Tutarsız olduğunu düşünmeyin ve geçici dönemler olduğunu unutmayın.

    • Çocuğunuzun planları hakkında ön bilginiz olsun. Gece veya gündüz nerede ve kiminle olduğunu, ne yaptığını bilin. O da bu soruları şüphecilikten ötürü değil, onun için endişelendiğinizden ötürü sorduğunuzu bilsin.

    • Çocuğunuz olgunlaştıkça kuralları esnetin.

    • Her zaman onun adına karar vermek yerine, seçenekleri sunarak kendi kararlarını almasını sağlayın ve hatalarından öğrenmesine izin verin.

    • “Odanı temiz tut” yeterince net bir ifade değildir. “Elbiselerini katla, yatağını topla, çöpünü boşalt…” gibi açık ve net cümleler kullanmalıyız.

    • Size göstereceği saygı sizden gördüğü saygıyla sınırlı olacaktır.