Etiket: Yaş

  • Öğrencinin Dikkati Nasıl Ölçülür?

    Öğrencinin Dikkati Nasıl Ölçülür?

    İnsan beyni muhteşem bir kapasiteye sahiptir, öyle ki, günlük hayatımızda beynimizin kapasitesinin az bir kısmını kullanmamız yeterli olmaktadır.

    Beyin kapasitemizi daha fazla kullandığımızda:

    • Günlük hayat çok daha kolay akabilir,

    • zihinsel ve bedensel verimliliğimiz artabilir,

    • yaşamımız daha sağlıklı ve keyifli olabilir.

    Öğrencilerde dikkat yönetimi çok değerlidir. Okul bilgilerinin alınması, takibi, tekrarı, ödevler ve sınavlarda başarı için dikkat yönetimi sağlıklı ve yaş grubunda çalışıyor olmalıdır. Bununla birlikte, öğrencide dikkat yönetimindeki düzey, öğrencinin sosyal yaşamını, arkadaşlıklarını, özgüvenini, sorumluluklarını ve bulunduğu topluluktaki değerini belirlemektedir.

    Dersleri takip konusunda sıkıntı yaşamayan, ödev ve sınav performansı sınıf ortalamasında olan, arkadaş uyumu ve sosyal gelişimi sağlıklı olan öğrenci, kendisiyle barışık büyüyecektir.

    Dikkat testi nedir, öğrencide dikkat yönetimi nasıl ölçülür?

    Öğrencinin kendi yaş grubundaki akranlarına göre hangi düzeyde dikkat yönetiminde olduğunun belirlenmesi çok değerli ve önemlidir. Sadece muayene bulguları ve anne-babadan alınan bilgilere göre dikkat değerlendirmesi yapılması subjektiftir, kişiye göre değişir, gelişimi ölçümlemek adına anlamlı değildir.

    1- Dikkat Nöro Test – CPT, Continue Performance Test

    Dikkat Nöro test ile, evladınızın kendi yaş grubuna göre kaç dikkat hata puanında olduğu objektif bir bilgisayar destekli test ile ölçümlenir. Dikkat testi sonunda öğrencinin dikkat hata sapma puanı belirlenir: 3 dikkat hatası, 10 dikkat hatası, 18 dikkat hata puanı gibi…

    Bu Dikkat Nöro Test, öğrencinin ödev alışkanlığı, ders takibi ve sınav performansı konusunda hangi düzeyde sıkıntıda olduğunu tespit etmeye yardımcıdır.

    2- Beyin Dalga Analizi, Neuro Analiz

    Öğrencinin beyin ön bölgesinde dikkati kontrol eden beyin bölgelerinin nasıl faaliyet gösterdiği objektif bir beyin görüntüleme analizi ile ortaya çıkartılır. Bu analiz aynı kalbin çekilen EKG’si gibi, objektif şekilde öğrencinin beynindeki dikkat merkezinin nasıl çalıştığını beyin haritası ile ortaya koymaktadır.

  • Karakter ve Kimlik Oluşumu

    Karakter ve Kimlik Oluşumu

    0–6 yaş bireyin gelişiminde oldukça önem taşıyan bir dönemdir ve bu dönem bedensel, duygusal, zihinsel, dil ve kişilik gelişimi açısından en hızlı gelişim yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda bireyin edindiği kazanımlar, ileri yaşlardaki tutumlarını oluşur ve bu dönemde atılan temeller gelişerek devam eder. Bu nedenle ebeveynler ve sosyal ilişkide bulunulan diğer kişiler çocuğun yaşamında kalıcı etkiler bırakır.

    Çocuğa bu dönemde kazandırılması gereken bazı temel davranışlar vardır. Örneğin yatağını düzeltmek, dişlerini düzenli fırçalamak gibi kişisel hijyen açısından olumlu davranışlar bu dönemde kazandırılmalıdır. Kendine güvenen, bağımsız, uyumlu ve girişimci bireyler yetiştirmek için çocuğa karşılıksız sevgi gösterilmeli, başarıları ödüllendirilmeli, bedensel cezalardan kesinlikle uzak durulmalıdır.

    Etkin bir iletişim için çocuğu sakince dinlemeli her hangi bir problem yaşandığında onunla mantıklı ve açıklanabilir şekilde konuşulmalı, gerektiğinde disiplin yöntemi olarak ikna ve geçici mahrumiyet kullanılmalıdır. Tehdit etme, uyarma, rüşvet teklif etme gibi davranışlar çocukla ebeveyn arasındaki iletişimi engeller. Baskıcı ve kuralcı anneler çocukların öğrenme yetilerini azaltır ve çocukların her şeyden korkak, ürkek ve özgüveni eksik yetişmesine sebep olur.

    2 yaş civarı çocuklar kendi kimlikleriyle ilgili farkındalık geliştirmeye başlar. çocuktan bir şey yapmasını istediğimizde, ya hayır der ya da bizi görmezden gelir. Söyleneni yapması için kısa, açık ve net talimata, kararlı tutuma ihtiyacı vardır. Sözel talimat uygun davranması için yeterli olmadığında, yanına gidip göz teması kurularak ciddiyetin belirtilmesi daha uygundur.

    Genellikle hayal ile gerçeği ayırmada sorun yaşayıp, kurdukları hayalleri gerçek olarak algılarlar. Bu dönemde rüyalar da gerçek görünmektedir hatta onlar için canavarlar gerçekten yatağın altında yaşıyor gibidir. Çevreden yapılan korkutucu uyaranları gerçek olarak değerlendirirler. 

    3 yaşındaki çocuğun daha güçlü bir benlik duygusu vardır ve bağımsızlığı kaybetme endişesi olmaksızın itaat etme eğilimindedir. 3 yaş çocuğu kurallara uymaktan hoşlanır. Onun olumlu davranışlarının takdir edilmesi, zorlandığı durumlarda cesaretlendirilmesi ve pozitif yaklaşımla yönlendirilmesi, yetişkinle işbirliğine girmesine yardımcı olur.

    4 yaş ise karşı gelme yaşıdır. Çocuk isteklerine karşı gelindiğinde, yetişkinlerle kaba bir şekilde konuşabilir ve oyun arkadaşlarıyla kavga edebilir. Sınırları zorlar, yetişkin otoritesine meydan okur. Tahrik edildiğinde vurur, tekme atar, mutlu olmadığında bulunduğu ortamı terk etmek ister. Yüksek sesle ağlar, duygularında uç noktalarda dolaşan bir değişkenlik görülür. Kaba sözcükler kullanmaktan hoşlanır. 4 yaşındaki çocuk özellikle aynı cinsten olan aile bireyiyle çatışma yaşar. Bu dönemlerde yalan da çok fazla görülür. 

    5 yaş çocuğu daha sosyaldir,  kendinden emin ve uyumludur. Anne, onun için dünyanın merkezidir. Annesini memnun etmek, onun yanında olmak, ona yardımcı olmak ister. Sürekli konuşarak, bilgisini arttırmak için sorular sorar, her şeyin neden ve niçin ile ilgilenir. 

    6 yaşlarında ise çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini ortaya koyacak girişimlerde bulunur, tembel ve kararsız davranabilir. Fakat bir kere karar verdikten sonra onu fikrinden caydırmak her zaman kolay olmaz. Bu dönemde bireysel oyunun yerini grup oyunu almıştır. Yarışma ortamlarında başarısızlığa tahammülü yoktur. Birinci olmaya ihtiyacı vardır. Arkadaş ilişkilerinde zaman zaman emreden, tartışan, korkutan veya vuran bir kişi olarak dikkati çeker. Sürekli bir şekilde dikkate alınma arzusunu yaşar. Eleştiriler karşısında çok duyarlıdır. Kolayca ağlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinler suçlanmak ve eleştirilmek istemez. Kendisine verilen cezalara tepki gösterir. Bu yaşlardaki çocukların başarısızlıkları üzerinde durulmamalı, başarıları ise övülmelidir. 

    Artık biliyoruz ki çocuk, bize kör bir uyumla bağlanmadığı zaman başarılı olur. Onu özgürleştirmeye çalıştığımız zaman, ona farklı düşünme olanağı, kendi değer normlarını seçme olanağı verdiğimiz zaman yetişkinliğe hazırlanmış olur. Ana-babasından gelen itici tutumlar, çocuğun kendisini değersiz bulmasıyla sonuçlanır. İstenen davranışları gösterdiğinde desteklenen çocuk, onaylanan davranışlarının hangileri olduğunu öğrenir. Bu ortam özgüvenli çocuk yetiştirmenin temelidir. 

    Günümüz şartları dikkate alındığında, kendi kendini yönetebilen, atılgan, güvenli, kendi başına karar verip sorumluluğunu üstlenebilen çocuk yetiştirmek önemlidir ve tüm bunları yaparken de doğal olunması, dürüst bir iletişim kurulması şarttır.    

  • Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojik Cihazlar Çocukları Nasıl Etkiliyor?

    Son yıllarda ebeveynlerin en sık karşılaştığı sorunların başında 3T diye adlandırdığımız, telefon, tablet ve televizyon gelmektedir. Sizce içinde bulunduğumuz bu dijital çağda çocuklar tableti, telefonu bilmeden mi büyümeli? Belki şaşıracaksınız ama bu sorunun cevabı EVET.

    Teknoloji hayatımızın merkezinde olduğundan çocuğun gündelik yaşam alışkanlıkları ve eğitim hayatı boyunca telefon, tablet ve televizyon ile tanışmaması mümkün değil. Ailelerin endişe duyması gereken konu bu teknolojik aletlerin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri olmalıdır. 

    Telefon, tablet ve televizyonun çocukların karakteri ve kişilik gelişiminde etkileri nelerdir diye baktığımızda, en başta çocukların sosyal gelişimini olumsuz etkiler ve çocukların içe kapanmasına, yalnızlaşmasına neden olur. Hatta 0-3 yaş arasında yoğun televizyon izleyen, tablet ve telefon kullanan çocuklarda, otizm ve otizm benzeri yaygın gelişimsel bozukluklar da görülebilir. Ayrıca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğuna da neden olabilir. Çocuklar hayal kurma yeteneğini ve yaratıcılığını kaybedebilir, korku ve kaygı duyguları artabilir ve bu duygularla baş edebilmeyi öğrenmekte zorluk yaşayabilir. Dahası okul döneminde problem yaşayarak öğrenme güçlüğü, dikkatdağınıklığı ve odaklanmasorunları yaşayabilir. 

    Daha ağır,hareketsiz bir çocuk olarak büyür ve bedensel hareketlilik, yorgunluk gerektirecek oyunlara dâhil olmak istemeyebilir. Şiddetten etkilenebilir ve hatta hayatında uygulayabilir.  Bu teknolojik aletler, yoğun biçimde kullanımı nedeniyle, gelişme çağındaki çocukların omurgalarında da ciddi hasarlara yol açabilir.

         Maalesef ki teknoloji, bir yandan hayatımıza rahatlık ve keyif katarken diğer taraftan sağlımızı da ciddi oranda tehdit etmektedir. Tehlikenin henüz farkında değiliz ve bunun uzun süreçte ne gibi zararlar verdiği konusunda net bir bilgimiz olmasa da birçok hastalığı tetiklediği kuvvetle olasıdır. Akıllı cihazlar elbette doğru kullanımda verimli sonuçlar elde edilmesini sağlıyor ancak maalesef ki çoğu zaman yanlış bir şekilde kullanılıyor.

  • Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Biliyoruz ki çocuğun gelişiminde bebeklik ve ilk çocukluk dönemi çok önemlidir. Bu dönemi önemli yapan sebeplerden bir tanesi de özellikle 0-3 yaş döneminde anne, baba veya bakım veren ve çocuk arasında oluşan bağlanmadır. Bu bağlanma şekli, çocuğun ileri dönemdeki davranışlarını, doğrudan etkilemektedir. Bağlanma çeşitleri nelerdir ve bu bağlanmalar nasıl oluşur bir bakalım. 

    Eğer bebeğin ihtiyaçları zamanında ve yeterli bir biçimde karşılanırsa, ağlama ve gülme tepkilerine karşılık alabilirse, sakin ve sevecen bir yetişkinle iletişim içerisinde ilgi ve samimiyet görürse Güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Bebek böylece kendisi, çevresi ve dünya ile ilgili olarak olumlu düşünceler geliştirmeye başlar. İlerleyen yaşamında da başkalarıyla olan ilişkilerinde, güvenli, onay aramayan, yakınlık kurabilen, başkalarına destek olabilen bir birey haline gelir. Güvenli bağlanan bir birey, uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlanmaz, kendine ve karşısındakine saygı ve güveni yüksek olur. 

    Bakım veren kişinin, bebeği büyütmek ve yetiştirmekle ilgili çok endişeli olması, bebekten ayrılmakta güçlük yaşaması, kendini yetersiz hissetmesi sonucunda ise Kaygılı bağlanma gelişmeye başlar. Kaygılı bağlanan bebekler, annelerinin olmadığı ortamda kalmakta güçlük yaşar, çok ağlar, hatta sakinleşmekte anne geldiği zaman bile zorlanırlar. Sürekli terk edilme korkuları yaşadıkları için, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde, reddedilme kaygısı duyarlar, ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik görülür ve hatta kişilerarası ilişkilerde yoğun bir öfke yaşarlar. 

    Bakım veren kişinin, bebeğin isteklerine duyarsız kalması, daha çok kendi odaklı olması, samimi, içten, sıcak ilişki kurmakta zorluk yaşaması sonucu ise Kaçınan bağlanma gelişir. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, annelerinin yokluğunu önemsemiyormuş gibi görünürler ama, anneyle bir araya geldiklerinde öfkeli davranabilir ya da annenin varlığına kayıtsız kalabilirler. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, ilerleyen yaşlarında duygusal ilişkilere yatırım yapmaktan uzak durmaya çalışırlar. Başkalarının ilgi ve samimiyetinden rahatsızlık duyabilirler. Desteğe ihtiyaçları olduğunda yalnız kalmayı, başkalarının yardıma ihtiyacı olduğunda da uzak durmayı tercih ederler. Aslında altında yatan duygu genellikle, yardım isteme halinde gerekli desteği alamayacak ya da reddedilecek olmaktan korkmalarıdır.

           Çocukta bağlanmanın oluşmaması mümkün değildir ve bağlanma türlerinden birisi mutlaka oluşur. Bu bağlanmayı oluşturan da kritik dönemlerde bizim çocuğun ihtiyaçlarına verdiğimiz tepkilerdir. 

           Anneyle bağlanma çocuk için önemlidir ve başka bir bağlanma biçimiyle kıyaslanamaz fakat babayla bağlanma da bir o kadar önemlidir çocuğun yaşamında. Çocuğun anne ile bağı çocuğun iç dünyasını sağlam bir temele oturturken, baba ile kurulan bağ çocuğu dış dünyaya hazırlar. Babayla güvenli bir bağlanma oluşması çocuğun duygusal gelişimini destekler. Baba ve bebek bağının sağlıklı kurulabilmesi için babanın ilk bir yıl içerisinde bebeğin bakımı ile ilgili faaliyetlere katılması gerekmektedir. Babaların çocuklarıyla etkileşimlerinde duyarlı ve ilgili olmaları önemlidir. Çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı olan ebeveynler, oyun ve bakım verme yoluyla, çocuklarıyla güvenli bağlanma ilişkileri kurabilmektedir. Çocuk için baba, anneden farklı bir bakış açısı kazandırır. Bu süreçte babanın etkisi bu kadar önemli ve etkiliyken babaların sürecin dışında kalması düşünülmemelidir.

  • Çocukta Ahlak Gelişimi

    Çocukta Ahlak Gelişimi

    Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları ahlakı tanımlar. Ahlak gelişimi ise, bireyin toplumun değer yargılarını göz önünde bulundurarak ve kendi değer yargılarıyla birleştirerek yaşama uyum sağlama sürecidir. Çocukta ahlak gelişimi doğumdan kendini güvende hissetmeyle başlar. Süreç içinde, öğretilmiş değerlerle çocuğun doğuştan getirdikleri birleşerek çocuğun kendine özgü ahlakının oluşması beklenir. Bu yazı özellikle 2-12 yaş arası çocuklarda ahlak gelişiminin Piaget ve Kohlberg açısından kuramsal olarak incelenmesini ve özetlenmesini içermektedir.

    Piaget ahlak gelişiminde bazı özel kavramlar üzerinde durmuştur. Bunlar; çocuğun bilinci, oyun kurallarını uygulaması, yalan ve hırsızlık hakkındaki düşünceleri, adalet, sorumluluk ve ceza karşısındaki tutumlarıdır.

    Piaget, çocuğa oyunun kurallarını öğretip, kendisiyle bu kurallar çerçevesinde oynamasını sorgulamıştır. Oyun sürecinde çocuğun kuralları nasıl benimsediğini, hatalarla nasıl başa çıktığını gözlemlemiştir. Çocuklar önce kuralları olduğu gibi kabul edip, onlara uyarlar (2-7 yaş aralığı). Sonra, bilişsel gelişim süreci ilerledikçe, bilinçli farkındalıkları artar ve kuralları ve özümsedikleri düşüncelerini sözel olarak ifade edebildikleri evreye geçerler (7-12 yaş aralığı). Bu ikisi arasındaki gelişim süreci zaman almaktadır. Piaget’nin ‘Bilişsel Gelişme Kuramından’ yola çıkarak 2 zıt ahlak anlayışı belirlenmiştir. İlki işlem öncesi dönemdeki çocuklarda görülen ‘ben merkezci’ ahlak anlayışı, diğeri; işlem dönemindeki çocuklarla görülen ‘işbirliği ve karşılıklı ilişki’ ahlakı anlayışıdır.

    İşlem Öncesi Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (2-7 Yaş Aralığı):

    Bu yaş grubu çocukları oyunlarındaki kuralları bilinçli farkındalıkla oynamazlar. Bireysel oyunlar oynarlar ve tamamen ben merkezcilerdir. Dönemin içinde yaş büyüdükçe, taklit etme davranışları başlar. Oyunlarını diğer çocukların oyunlarını taklit ederek kurarlar. Oyunlarında hala ‘ben merkezci’ olmalarına karşın, sosyal bir ortamda olmanın temel kurallarını öğrenirler. Örnekse; 4 yaşındaki A’nın, sınıfta Legolarla oynadıktan sonra onları yerine kaldıran B’yi görüp taklit etmesi. Bu kurallar, işlem öncesi dönem çocuklarına yetişkinler tarafından yüklenmiştir. Çocuklar kurallara uymanın nedenlerini özümsedikleri için değil, uymak zorunda olduklarına inandıkları için uyarlar. Aynı zamanda bu dönemdeki (2-7 yaş aralığı) çocukların, yalan ve hırsızlık hakkında tamamen somut sonuçlara göre yargıladıkları, suçlunun niyetine hiç önem vermedikleri görülmüştür. Bu yüzden, çocuklara yalan söylemekle yetişkinlere yalan söylemek onların gözünde eşit değildir çünkü yetişkinlere yalan söylemenin maddi sonuçları daha ağırdır ve bu yaş grubuna göre en adil ceza, en çok acı veren cezadır. Örnekse; ona vuran arkadaşını öğretmenine şikâyet eden A; öğretmeninin, vuran çocukla konuşup hareketinin yanlış olduğunu anlamasından ziyade, ona en ağır cezayı vermesini beklemektedir.

    İşlem Dönemindeki Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (7-12 Yaş Aralığı):

    Bu dönem çocuklarında ahlak anlayışı karşılıklı iş birliğine dayanır. Artık çocuk oyunun kurallarının nedenlerini özümsediği için, yetişkin baskısından uzak bir tavırla kurallara uyar. Özümsemenin etkisiyle, artık kurallar sert, değişmez değil aksine; kurallar çocuklara ait olduğu için isterlerse değiştirilebilir kıvamdadır. Bu yaş grubu, ben merkezcilikten çıktığı için, başkasının gerçeğini görmeyi önemser. Kuralların ancak hitap eden gruptaki herkes tarafından kabul edilirse değişebileceğini bilir. İşlem öncesi dönemde (2-7 yaş aralığı) olduğunun aksine, bu grup artık niyeti önemsemektedir. Sadece maddi sonuçlara değil, hem suçlunun niyetine hem somut sonuçlara göre durumu değerlendirebilmektedir. Örnekse; artık yalan söyleme kavramı yetişkinlerin kurallarını çiğnediği için değil, karşılıklı güven ve sosyal ilişkileri yok edeceği için kötüdür. Yine küçük çocuklar cezayı acıyla bağdaştırırken, bu grup cezanın işlevselliğini değerlendirir. “Cezanın amacı, suçluya suçunun tabiatını hatırlatmak ve onu yola getirmektir”(Wright, D. Croxen, M.). Bu bağlamda, gruptan çıkarmaktan, çocuğu yoksun bırakmaya, çocuğun yaptığı kötü davranışın kendisine yapılmasından, eleştiriye birçok ceza yöntemi belirlenmiştir. Ancak ilk zamanlardan beri Piaget, anne babaların demokratik ilkeleri uygulayıp, gerektiği yerlerde otoriter kontrolü sağlamaları gerektiğini önerir. Aslında bu, her yaştaki çocuğa belli sınır çerçeveleri içinde seçimler vermeyle bağdaşmaktadır.

    Bir başka bağlamda; Kohlberg, Piaget’nin kuramını yeniden incelemiştir. Bilişsel yapıların, düşüncenin yanı sıra davranışları ve duyguları da belirlemek için kurulduklarını ve sadece zeka ile ilgili olmadığını savunur. Kohlberg’in çalışması gelişimsel bir yaklaşım olmakla beraber, çalışmayla 3 sonuç bulunmuştur:

    1)Bir durumda dürüst davranan kişinin, bir daha aynı durumda ya da başka durumlar karşısında dürüst davranıp davranmayacağını bilemeyiz.

    2)Çocukların, davranışsal olarak büyümesi ile daha dürüst veya fedakar olmalarını bekleyemeyiz.

    3)Ebeveyn disiplininin ve çocuğun sonraki davranışlarının arasında hiçbir ilişkinin olmadığı, önemli olanın çocuğun bu disiplini anlayıp yorumlaması olduğudur.

    Sonuç olarak; Kohlberg, bireyin ahlakının bireyin zekasıyla ve diğer bireylerle deneyimlerinin etkileşimiyle kendiliğinden geliştiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, birey ilk evrelerde ceza almamak için kurallara uymaya itaat ederken, geliştikçe kendi kendini suçlamaktan kaçınmaya doğru ilerlemektedir. İnsan yaşamının değeri evreler tamamlandıkça, evrensel bir değeri olan birey, kutsal olarak değerlendirilmeye başlanmaktadır.

    -Çocuklar gelişim özelliklerine göre eğitilmelidir: Her yaş döneminin farklı yaş özelliği olmasıyla birlikte, farklı ahlaki gelişim özelliği de vardır. Ebeveynler bu özellikleri bilmelidir ki çocuktan beklediği ahlaki özellik anlamlı olsun. Örnekse; 3 yaşındaki A’dan yemekten önce ellerini yıkaması beklenmemelidir. Yemekten önce ellerini yıkaması gerektiği öğretilmelidir. Bir diğer örnekse; 10 yaşındaki B’ye, artık iş birliği içinde davranması beklenilen öğretiler verilmelidir. ‘Çalmamalısın’ demek yerine, çalmaması gerektiğinin nedenleri, niyetin önemi öğretilmelidir.

    -Ahlaki gelişim doğumdan itibaren başlar: Bebeğin doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarının karşılanıyor olması, annesiyle güvenli bağ kuruyor olması ahlaki gelişimin başlangıcıdır. Bağ, zaman ve süreç karşısında, iki insanın arasındaki derin ve kalıcı ilişkidir (Ainsworth, 1973; Bowlby, 1969). Bu görüş Erik Erikson’un, psikososyal gelişim evreleri ile de bağdaşmaktadır. Çocuk, bu senelerde bakım verenin kalıcılığına ve tutarlılığına ihtiyaç duyar. İlk ahlaki gelişim evresi de budur. Bu nedenle, doğumdan başlayan güvenilirlik anlamlıdır.

    -Aileler öncelikle çocuğa iyi bir model olmalıdır: Çocuklar çok iyi gözlemcilerdir. Eğer ahlaki değerler hakkında yaşına ve gelişim özelliklerine göre ahlaki eğitim verme amacındaysanız, öncelikle sizin öğretmek istediğiniz değer hakkında bir model olduğunuzdan emin olun. Yukarıda da bahsettiğim gibi;

    çocuklar somut örneklerle özümsüyorlar. Söylenileni dinlemektense, ebeveyninin yaptığını görüyor olması onlar için iyi bir modellemedir.

  • Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık mı?!

    Bağımlılık dediğimizde çeşitli türlerinden bahsetmek mümkün.

    Bunlar arasında: İnternet bağımlılığı, kumar bağımlılığı, cinsel bağımlılık yer almaktadır. Bugün sizlere madde bağımlılığından bahsetmek istiyorum. Özellikle ebeveynler ya da bakım veren kişiler bu sorunla karşı karşıya kaldıklarında kaygı ve korku yaşayabiliyorlar. Bu kaygı ve korkunun sebeplerinden birisi de aileler tarafından bağımlılığın ne olduğunun bilinmemesidir. Bağımlılıkta ailelerin dikkat etmesi gereken önemli bir basamak tedavi olmayı bireyin isteyip istemediğidir. Bu durumda üçgenin bir köşesinde aile, bir köşesinde madde bağımlısı birey ve diğer köşede de bu konu hakkında bilgisi olan uzmanlar yer almalıdır. Yani tek taraflı bir mücadele yetersiz kalacaktır. Ailelerin bu konuda bilgilendirilmeleri, bağımlı bireylerde görülen psikolojik, davranışsal ve bedensel değişimlerin neler olabileceğinin anlatılması önemli bir başlangıç olabilmektedir. Aileler ve toplum bağımlı bireye nasıl yaklaşacakları ve bağımlılıkla nasıl mücadele edebilecekleri konusunda çevreden, bu konunun uzmanı olmayan kişilerden yanlış bilgiler alarak olayı kendileri açısından daha da çıkılmaz hale getirebilmektedirler. Öyleyse aile ve toplum olarak doğru bilgilenmek adına bağımlılığın ne olduğu ile başlayalım.

    Bağımlılık; beyin hastalığıdır. İstemli madde kullanımının zorlantılı madde kullanımına dönüşmesidir.

    Peki, beynimizde neler oluyor da bağımlı hale gelebiliyoruz?

    Madde kullanan bireylerin beyinlerinde yapısal ve nörokimyasal değişimler oluşmaya başlar. Yani beyinde muhakeme, karar verme, dürtü denetimi gibi birçok fonksiyonlardan sorumlu olan frontal korteks, duyguların yönetiminden sorumlu olan amigdala ve beynin öğrenme ile ilişkili olan kısmı (striatum ve nucleus accumbens) madde kullanan bireylerde değişime uğramaktadır. Birey yeni bilgileri öğrenme, kaydetme ve hatırlama yetilerinde sorunlar yaşamaktadır. Beynimizde nörotransmitter dediğimiz ileticiler vardır. Beyin hücreleri arasında bilgi akışını sağlamakla görevlidirler. Bunlar: Dopamin, Gaba, Glutamat, Seratonin ve Asetilkolindir. Madde kullanımı olan bireylerde bu ileticiler zarar görürler. Örneğin alkol alan bireylerde Gaba ve Glutamat etkilenir. Bunlar arasında dopamin hareket, haz veren ödül, hafıza, davranış, dikkat, kavrama, öğrenme, duygu durumu gibi pek çok alanda etkili olan bir nörotransmitterdir. Dopaminin aşırı fazlalığı ya da eksikliği ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Kullanılan maddeler nedeni ile oluşan dopamin fazlalığını beyin haz olarak hisseder ve beyin bu hazzı tekrar tekrar yaşamak ister. Böylece bireyde bağımlılık hali görülmeye başlar. Öyleyse bağımlılık bir irade sorunu değildir ve genetik faktörler hasta yakınlarında bağımlılığın görülme olasılığını etkiler.

    Peki, hangi maddeler bağımlılık yapar?

    Alkol, ecstasy, esrar, eroin, kokain, bonzai, bali, eter, benzin, LSD, metamfetamin v.s. Günümüzde takip etmekte zorlandığımız ve sürekli kimyasal içeriği değiştirilen maddelerde mevcuttur. Bu maddeler kimi zaman merak, kimi zaman keyif vermesi amacı ile “ bana bir şey olmaz, istediğimde bırakabilirim, ben kimselere benzemem” düşünceleri taşıyan gençler tarafından maalesef denenmektedirler.

    Öyleyse şöyle bir soru ile devam edelim.

    Kimler madde bağımlısı olma riskini daha fazla taşıyor?

    Ailesinde madde kullanımı olan kişiler, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite) bozukluğuna sahip olanlar, travma geçmişi olanlar, stresli bir dönemden geçmiş olanlar ve bu stresli dönemle baş etmede sorun yaşayanlar (boşanma, sevilen kişinin kaybı, iş kaybı v.s.) , madde kullanmaya başlama yaşı (özellikle 15 yaş altı) risk altında olmaya sebebiyet vermektedir. Merak, heyecan arama isteği, arkadaş çevresi, psikolojik sorunlar, henüz madde ile tanışmadığı dönemlerdeki gibi hissetme arzusu v.s. şeklindeki pek çok sebep bu bireylerin madde kullanmalarında etkili olabilmektedir.

    Kişinin madde kullandığına dair ipuçları neler olabilir?

    Okul başarısında ani değişimler, ev içerisinde eşya veya para kayıpları, arkadaş ortamında değişimler, kişisel bakımda değişimler (giyim kuşamda değişim, beden temizliğinde değişimler v.s.), yorgunluk, depresif haller, banyo ya da tuvalette kalma süresinde artış, öfke patlamaları görülüyorsa bir uzmana danışmanızda fayda var. Ancak unutmayın ki bu maddeler sadece ipuçları ve karşınızdaki kişinin madde kullanıp kullanmadığına dair kesin bilgiler vermemektedir.

    Yapılacak yasal düzenlemeler, gençlerin dikkatinin ve boş zamanlarının daha üretici alanlara yönlendirilmesini sağlayacak gençlik merkezlerinin kurulması, okullarda öğretmenlerin bilinçlendirilmesi, ailelere yönelik eğitimlerin verilmesi, rehabilitasyon merkezlerinin kurulması ve sayılarının arttırılması madde kullanımının önüne geçilmesinde sadece birkaç adım olarak önem taşımaktadır.

  • Tıp gelişiyor insan ömrü uzuyor

    Çok değil yaklaşık 50 yıl önce Ülkemizde ortalama yaş 50 idi halbuki günümüzde ortalama ömür 78. Bunun için birçok sebep sayılabilir; çevre şartları, beslenme, enfeksiyondan korunma vs. gibi. Bence en önemlisi Tıp biliminde yaşanan gelişmeler. Tıp geliştikçe insan ömrü uzuyor. Dün gibi hatırlıyorum, Tıp Fakültesine girdiğim 1977 yılında hastaların tansiyon şeker ve kolesterol ortalama değerleri farklı idi.

    Hastaneye gelen bir hastaya önce yaşını sorardık; diyelim ki 70 dedi, önüne 1 koyup senin tansiyonun 170 yani halk arasında 17 normal derdik, keza kan şekeri içinde durum aynı idi yaşını sorardık diyelim 60, önüne 1 koyardık şekerin 160 normal derdik. Halbuki şimdi öyle mi? Kılavuzlar büyük tansiyonu 14’ ün üstüne çıkarma diyor.

    Son yapılan çalışmalarda 12’nin üstüne çıkınca dikkat, 13 ‘te duruma göre ilaç başla deniyor. Kan şekeri için de durum böyle, yaş ne olursa olsun 100’ün altı iyidir diyoruz ve bu değerlere getirmek için ilaçla veya ilaçsız çaba sarf ediyoruz. Yine eskiden kolesterol değeri 280 idi. Şimdi normalini 200 kabul ediyoruz hatta damarlarda problem var ise 150 ye kadar düşürüyoruz.

    Peki geriye dönüp baktığımızda yanlış mı yapıyormuşuz diye soruyorum evet tam olarak yanlış değil ama eksik yapıyormuşuz, ileride insan ömür ortalaması 100’ü geçtiğinde bugünkü yaptıklarımız için de eksik diyeceğiz. Ama günün şartlarına göre bilgilerimiz o kadardı, o günkü şartlara göre onları doğru kabul ediyorduk. Bugünkü şartlara göre de yanlış ya da yetersiz, yeter ki eski bilgilerde kalmayalım.

    Demem odur ki, tıp devamlı gelişmekte ve biz Doktorlar bu gelişime ayak uydurmalıyız. 30 yıl önce ki bilgilerle Doktorluk yapılmaz çünkü en nankör meslek Doktorluktur.

    30 yıl önceki bilgilerin birçoğu bugün yanlış ya da yetersiz bu yüzden eski bilgilerle Doktorluk yapıyorsanız diplomanızı çekmeceye koyun ve kesin emekliye ayrılın.

  • Depresyon

    Depresyon

    Yaşam içerisinde bu kelimeyle ister istemez karşılaşanlarımız vardır. Bazen bir iş arkadaşımız, bazen ailemizden biri , bazen de kendimiz ve diğer insanlardan duyduğumuz bize yabancı olmayan bir kelime .

    _Nasılsın? Sorusuna genelde verdiğimiz cevap:

    _ İyiyim . Kısa ve net bir cevap aslında.

    Bazen de:

    _ Kendimi iyi hissetmiyorum . Sanırım depresyondayım cevabını verebiliyoruz.

    Depresyondayım…

    Depresyon veya çökkünlük.

    Dilimize yerleşmiş ve kolayca ifade edebildiğimiz bu rahatsızlık hakkında neler biliyoruz?

    Günlük dildeki karşılığına baktığımızda; insanın kendisi için önem taşıyan bir şeyini yitirdiği zaman yaşadığı hüzün durumudur. Kişi güçsüz olduğu için depresyona girmez. Depresyon tedavi edilmesi gereken tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Bir bireyin depresyonda olup olmadığına karar verebilmek için ilgili uzmanlar tarafından tanının konması gerekir.

    Hastanın/Danışanın depresif özellikleri olup olmadığına bakılırken :

    Duygu durum belirtileri( kendini nasıl hissettiği) , zevk alıp almadığı (yaptığı şeylerden eskisi kadar zevk alıp almadığı) , enerji durumu (kolay yorulup yorulmadığı), kendine bakış açısı (kendine güveni, suçluluk duyguları olup olmadığı), intihar-ölüm düşünceleri (yaşamın anlamı), psikomotor alanda yavaşlama olup olmadığı (konuşma, hareket ve öfke durumları) ve bilişsel belirtileri (dikkat, karar verme, unutkanlık) klinisyen tarafından araştırılır.

    DSM-IV tanı kriterlerine göre, en az birisi depresif duygudurum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

    1-Depresif duygudurum

    2-İlgi kaybı

    3- Uyku bozukluğu

    4-İştah kilo değişikliği

    5-Halsizlik enerji kaybı

    6-Değersizlik-kararsızlık suçluluk hisleri

    7- Dikkat toplamada güçlük ve unutkanlık

    8- Ölüm ve intihar düşünceleri

    9- Psikomotor yavaşlama – artma

    Neden depresyona giriyoruz?

    Depresyon tek bir nedene bağlı olmayabilir. Kişilik özelliklerimiz, yaşamda karşılaştığımız olaylar, beynimizde meydana gelen kimyasal değişimler, kullandığımız ilaçlar, düşünce biçimlerimiz, mevsim değişikliği, yaşın ilerlemesi, bedensel hastalıklar… Öyleyse depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde biyolojik, çevresel, bilişsel, davranışsal faktörler rol alabiliyor. Biyolojik olarak yapılan incelemelerde; özellikle seratonin adı verilen kimyasalda azalma olmasının depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğu belirtilmektedir.

    Yaşam boyu türlü sıkıntılarla karşılaşırız. İş yerindeki sorunlar, ailevi problemler, sevdiğimiz birinin kaybı ya da ayrılıklar, yaşın ilerlemesi ve hissedilen yalnızlık duyguları… Bazen de olumlu olarak gördüğümüz olaylar bizde strese ve kaygıya sebep olabilir.

    Örneğin; evlilik…

    Yeni bir düzene adım atarken bu olayın kişiyi ne derece zorladığı, olaya yüklediği anlam ve kişilik özellikleri bireyin depresif belirtiler gösterip göstermemesinde etkili olabiliyor.

    Bilişsel kurama göre depresyon

    Bilişsel kurama göre ruhsal rahatsızlıkların altında bireyin olumsuz veya işlev bozucu düşünce, inanç ve yorumları yatar. Bunların gerçeğe uygun hale dönüştürülmesi ile ruhsal rahatsızlıklar tedavi edilebilir. Aaron T.Beck Bilişsel Davranışçı Terapinin kurucusu olarak kabul edilir.

    Aaron T.Beck’e göre depresyon; kişinin kendisine yönelttiği acı çekme arzusudur. Beck depresyonun bilişsel olarak kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilgili olumsuz yargılara sahip olmasından kaynaklandığını ileri sürer.

    Kendisi ile ilgili olumsuz yargılar: Yetersizim, suçluyum, ben kötüyüm…

    Çevre ve dünya ile ilgili olumsuz yargılar: Her şey çok kötü, kimse bana yardımcı olamaz, insanlar kötü…

    Gelecek ile ilgili olumsuz yargılar: Hiçbir şey düzelmeyecek.

    Depresyonun sürmesinde olumsuz düşünceler önemli rol oynar.

    Tedavi

    Bilişsel Davranışçı terapiye göre tedavi 5 aşamadan oluşur.

    1-Hasta/ danışan depresyon hakkında eğitilir.

    2- Davranışçı müdahaleler ile hastanın/danışanın etkinlik düzeyi arttırılır.( Haz ve başarı yaşantılarının arttırılması amaçlanır.)

    3-Düşünce ve duygu bağlantısı çalışılır.

    4- Depresif şemalar çalışılır.

    5-Yinelemeyi önleme.( Danışanın yeni beceriler öğrenmesi amaçlanır.)

    Depresyon tedavisinde ayrıca; trisiklik antidepresanlar, TMS (Transkraniyal manyetik uyarım, EKT (Elektrokonvulsif terapi), Fototerapi, Uyku mahremiyeti, Vagus sinir uyarımı (onuncu kafa siniri), derin beyin uyarımı gibi yöntemlerle de tedavi yapılabilmektedir.

    EKT: EKT sırasında hastaya anestezi verilerek uyutulur, ağrı duyması engellenir, kas gevşetici verilerek vücudunda herhangi bir kasılma olmaması sağlanır. Uyutulmuş hastaya şakak bölgesinden az miktarda elektrik akımı uygulanır. Bu işlem sırasında hasta uyuduğu, ağrı duyması engellendiği ve kasılmalar olmaması için gevşetici verildiğinden acı ve ağrı hissetmez. İşlem 10-15 dakika sürer. Hasta uyandıktan sonra odasına alınır ve yaklaşık yarım saat sonra günlük hayatına dönebilir.

    TMS: Anestezi uygulanmaz ve hastanın uyutulmasına gerek kalmaz. İlaçlı tedavinin etkili olmadığı, ilaç yan etkilerinin görülebildiği ya da ilaç kullanmaya dirençli olan hastalarda kullanılan yöntemdir. İşlem 30 dakika sürebilir.

    FOTOTERAPİ: (Parlak Işık Tedavisi). İlaç tedavisi ile birlikte uygulanır. Ayrıca ilaç tedavisi uygulanamayan gebelerde, mevsimsel olan ve mevsimsel olmayan depresyonda, süreğen yorgunluk ve uyku bozukluğu olan hastalarda etkilidir. Uygulama süresi 1 haftadır.

    VAGUS SİNİR UYARIMI: Vagus Sinir Uyarımından alınan sonuçlar kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) vagus siniri uyarımını aşağıdaki gruplar için onaylamıştır:

    Yetişkinler (18 yaş ve yukarısı),

    Kronik ve tedavi edilmesi zor depresyonu olanlar (tedaviye dirençli depresyon),

    Dört veya daha fazla ilaç veya Elektrokonvülsif tedavi (EKT) veya her ikisini de denedikten sonra bile iyileşmeyen insanlar, Vagus siniri uyarımı yanında standart depresyon tedavilerine devam edenler.

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Montaigne

  • Alt Islatma (Enüresiz)

    Alt Islatma (Enüresiz)

    Enürezis, çocukluk çağının en önemli ve en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında idrar kesesinin fonksiyonel kapasitesi dolduğunda ortaya çıkan kendini boşaltma ihtiyacı nedeniyle çocuk uyanamaz ve yatağına işerse “enürezis” olarak adlandırılır.

    Enürezis, çocukluk çağının en sık karşılaşılan sorunlarından biridir. Çocuğu, ailesini ve çevresini etkileyen önemli bir problemdir. Çocuğun kendine güvenini azaltmakta, utanç duymasına ve psikolojik sorunlara neden olabilmektedir.

    ALT ISLATMA TANISI

    Enürezis idrar kontrolünün beklendiği yaştan sonra (5 yaş) gece ya da gündüz, yatağına ya da giysilerine istemli ya da iradedışı olarak yenileyen (haftada en az 2 kez) idrar kaçırması olarak tanımlanır. Enürezis başlangıcı ve seyrine göre primer veya sekonder olabilir. Uykuda işeme bazı çocuklarda doğuştan beri arada hiç kuru kalma dönemi olmadan sürer gider buna birincil tip (primer enürezis) denir; bazılarında ise bir süre (en az 6 ay) tuvalet eğitimi sağlanmış sonra herhangi bir yaşta birdenbire uykuda işeme başlamıştır. Buna da ikincil tip (sekonder enürezis) adı verilir.

    ÇEŞİTLERİ

    Enürezis nokturnal ve diurnal olabilir. Gece uykuda işeme durumuna nokturnal enurezis, gündüz uyanıkken işeme ise diurnal enürezis olarak isimlendirilmektedir. Gece veya gündüz yalnızca uykuda işeyen çocuklarda bundan başka bir yakınma yoksa buna tek semptomlu uykuda işeme (monosemptomatik enürezis nokturna) denilmektedir. Nokturnal enürezis için yatak ıslatma veya uykuda altını ıslatma şeklindeki ifadeler suçlayıcı bir tanımlamlar olduğu için kullanılmamalı, bunların yerine “uykuda işeme” terimi tercih edilmelidir.

    ALT ISLATMA NEDENLERİ

    Öncelikle bir doktora baş vurarak organik sebepler doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunamazsa, şunlar çocuğun altını ıslatma nedeni olabilir:

    • Zamanından önce veya çok baskılı tuvalet eğitimi verilmesi, enüresis oluşumunun en sık rastlanan nedenidir.
    • Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir.
    • Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de enüresise yol açabilir. Annenin aşırı koruyuculuğu, çocuğu uzun süre kendisine bağımlı tutumu, bilinçaltı isteği de çocuğu bebeksi kılar.
    • Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir.
    • Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına enüresis şeklinde yansıyabilir.

    İSTATİSTİKLER

    Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15’inde Enürezis noktürna görülmektedir. Çeşitli ülkelerden %5-%15 gibi oranlar bildirilmektedir. Erkek çocuklarda daha sıktır. Kendi kendine de düzelebilen Enürezis noktürnanın sıklığı yaş ilerledikçe azalmakta, erişkin yaşlarda %1 oranında devam etmektedir. Ayrıca enüreziste komorbid durumların oranı oldukça yüksek oranda saptanmaktadır.

    AİLE TUTUMU

    Çocuğun altını ıslatması ve dışkısını kaçırmasında anne ve babaların tutumu çok önemlidir. Aile öfke ve utanç duyabilir, çocuğu cezalandırır, kardeşleri ile kıyaslayabilir. Bazı aileler ise tam aksine çocuğa bez bağlamak, bezini değiştirirken onu öpüp sevmek gibi enüresisi bilmeden destekler tutumdadır. Her iki tutumun da zararlı olduğu, yani cezanın da, sevecen davranışla ödüllendirmenin de doğru olmayacağı bilinmelidir.

    Öncelikle çocuğa destek gerekir. Azarlama, utandırma ya da cezalandırma doğru değildir.

    Gece tuvalete kalkmak sorunu çözebilir. Özellikle çocuk uykudan 1,5 saat sonra uyandırılmalıdır. Çünkü altını ıslatmalar en çok uykunun bu döneminde olmaktadır. Çocuk uyandırılarak idrarı yaptırılır. Yarı uyur durumda idrar yapması ile yatağında uyurken yapması arasında eğitim bakımından pek fark yoktur.

    ALT ISLATMA TEDAVİSİ

    Farklı tedavi yöntemleri vardır. Bunlar davranış modifikasyonu (motivasyon tedavisi, kondüsyon-alarm tedavisi, mesane retansiyonu eğitimi), hipnoterapi ve ilaç tedavisi (antikolinerjikler, trisiklik antidepresanlar, vasopressin) yöntemleridir.

    Hipnoterapi ve/veya psikoterapi enürezisli çocuklarda uygulanabilmektedir. Ana nedeninin saptanması ve ortadan kaldırılması, ayrıca egonun güçlendirilmesi sebebiyle ikincil kazanç olarak olası başka semptomların ortaya çıkmaması ve olası başka psikosomatik durumlarla başa çıkabilme yeteneğinin geliştirilmesi önemlidir.

  • Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Günlerimizi öyle hızlı yaşıyoruz ki sanki her an bir yere yetişecekmiş gibi. Bu durum konuşmamıza dahi yansımadı mı? Sanki biri kovalarcasına hızlı hızlı konuşmak, kendimizi ifade edememek, konuşmak yerine acele ederek el mimiklerini kullanmak, iletişimimiz de git gide hızlıca yok oluyor… Her gün başlı başına ayrı koşturma. Hafta sonları, tatil günleri, bir bayram tatili izni nefes almak için bile hızlı hareket ediyoruz hemen gidip gelelim de aradan çıksın diyoruz. Değerlerimizde hızlıca bizden uzaklaşıyor… Kısacası her şeyi koşarak yapmaya o kadar alışmışız ki değerlerimizden tutunda iletişimize kadar bu durum dört bir yanımızı sarmış. Gündüz işe yetişme temposu, evrakları yetiştirme, çocuğu okula bıraktın koştur koştur eve gelince de çocuk telaşı, yemek yetiştirme, yapılacak işler, uyku saati diyorsunuz oh derken kendinize vakit ayırırken sizde yorgunluktan uyuyup kalmışsınız… Yavaşlayın! Hayatı vitese takmış bir şekilde ilerliyoruz, devamlı aynı şeyler, vücudunuz yoruluyor, hem fiziksel yorgunluk yaşıyorsunuz hem de beyin yorgunluğu! Çoğu kez duyduğum şeylerden biri fiziksel yorgunluk bir şekilde geçiyor da beyin yorgunluğu nasıl geçecek.

    Evet, sevgili okurlarım nasıl geçecek? Büyük bir şehirde yaşadığımız için hayatın zorluklarına rağmen devamlı mücadele etmek zorundayız. Hayat bazısına doğuştan fırsat vermemiştir. İnsanlar fırsatları kendi oluşturmak için çalışır. Kendilerini çok fazla çalışmak zorunda hissederler. Durup soluklanmaya vakit yoktur sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Hatta hayatın güzelliklerini kaçırdıklarının farkında olurlar. Dünyaya bir kez geldiklerinin de bilincindedirler. Ama zorunlulukları hayallerinin önüne geçer ve koşmaya kaldıkları yerden devam ederler. Ve zamanla ruhumuz yaşlanır… Durup dinlenemiyoruz. Hayal olarak kalıyor. Ödenmesi gereken faturalar, banka işleri, evin düzeni, ev alışverişi, okul, sosyal hayat… Yapılması gereken şeyler evet ama bunu koşturarak değil kendinizi dinleyerek yapmalısınız. Elbette bunlar yapılacak şeyler biz koşsak da koşmasak da illa ki yapılması gerekenler bir şekilde yapılıyor. 

    Önemli olan sindirerek koşturmak… Bir de üstüne bu kadar şeyi yapıp vicdan azabı çekenler yok mu? Her şeyi yapmalarına rağmen çocuğumun şuyu eksik ona yetişemedim, onu haftanın 5 günü aradım şimdi 3 günü arıyorum vicdan azabı çekiyor üstüne koşmaya devam ediyor. Yahu en son ne zaman sinemaya gittin? Hayatın neresinde kalmıştın? Yaş geldi geçiyor eskisi gibi olabilir mi her şey? Ya da istediğin halde olmuyor mu? Eski sağlığın yok mu? En önemlisi ruh sağlığı yaşamış olduğun bu koşturma seni psikolojik olarak yıpratır ve hastalıklar ortaya çıkar; depresyon, panik atak, kaygı, memnuniyetsizlik… Çaresi var mı elbette var ama iş işten geçmesin. Eskisi gibi olabilir mi kırılan bir vazoyu tamir etseniz ne kadar birbirine bağlanır ki…  Her birimizin hikâyesi, yaşam deneyimi ayrı ama hemen hemen dikkat edin herkesin yaşadığı şeyler benzer. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu anlayıncaya kadar… Belki fırsat yaratıyorsunuz ama alışık olmadığınız için anı nasıl değerlendireceğinizi bilmiyorsunuz içinde bulunduğunuz anı unutup sanki maratondaymışsınız gibi koşmaya devam ediyorsunuz. E bu hız fazla olunca etrafınızdakileri göremiyor sağlığınızda ihmal ediyorsunuz. Sevgiden geçmeyen her gün bana kalırsa kayıp gündür. İş bu illa ki yapılır önemli olan severek sindirerek yapmak. 

    Hayatta kendiniz için bir iyilik yapın; 

    Doğanın kusursuz huzurundan faydalanın, işlerinizin koşuşturmasına bir ara verin yavaşlayın! 1 günde olsa kendinizi doğanın yeşiline bırakın. Kafanıza gereğinden fazla bir şey takmayın. Söylemesinin kolay olduğunu biliyorum fakat zaman sihirli bir ilaçtır. Zamanla kafanıza bir şey takmamayı öğreniyorsunuz. Kişilere veya eşyalara bağımlı olmayın! Yeniliklere açık olun, dışarıdan izlemek yerine içerisine girin o tadı alın ve kendiniz alışkanlıklar yaratın. Üşendiğiniz ve ya yorulduğunuzda hep aynı hep aynı şeyler diye isyan ettiğinizde durun ve derin bir nefes alın. Belki sizin isyan ettiğinize başkaları sahip olmak istiyordur. Kıymetini bilmediğiniz şeyleri elinizden çıkıp gittikten sonra kıymete binmesi hiçbir şey ifade etmez. Bir gün ölecekmiş gibi yaşadığınıza inandığınız gibi uygulamasında yaparsanız hem yoğun temponuz sırasında acı çekmemiş olursunuzHerkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakiler . Demem o ki siz yavaşlayın etrafınızdakilerde yavaşlasın siz sevin etrafınızdakilerde sevsin… En önemlisi siz kendinize değer verin etrafınızdakilerde size değer versin. Şimdi derin bir nefes alın! Hayatınıza geri baktığınız kendiniz için bir şeyler yapmış olun. Gücünüz ruhunuzda gizli…