Etiket: Yaş

  • Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda Öfke Problemleri

    Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız?

    Öfke Nedir?

    Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar.

    2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

      Çocuklarda öfke yaşandığı an anne babalar çaresiz kalabilir. Peki öfke nedir? Öfke nasıl ortaya çıkar? Öfke nöbetlerinde nasıl yaklaşmalıyız? Hangi durumlarda yardım almalıyız? 

    Öfke Nedir? 

      Öfke; doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkilerdir. Sevinme, üzüntü, şaşırma gibi doğal duygulardan olan öfke, belki de en anlaşılması en zor olanıdır. Bebekler, doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ağlarlar. Zaman içerisinde çevreyi tanımaya, isteklerinin olmaması durumda, acıktığında, yorulduğunda ve engellendiğinde öfkelenmeye başlar. Çocuklar bu durum karşısında ağlamaya, tepinmeye, ısırmaya, kendini yere atmaya ve bağırmaya başlarlar. 

       2 yaş sendromu (terrible two) bir çocuğun ben merkezci olduğu döneme karşılık geliyor. Bu dönemde  “hayır” larla ve engellenmeyle karşılaşan çocukla zıtlaşıldığında kriz ortaya çıkabilmektedir. Bu yaş, bu tarz durumlarla karşılaştıkları ilk anlardandır. Ebeveynlerin yaklaşımları bu yaştan itibaren çocuğun, öfkeyi içselleştimesi veya başa çıkması açısından önem kazanmaktadır. 

    Öfke Nöbetlerine Nasıl Yaklaşılmalı? Hangi Durumlarda Yardım Alınmalı?

    • İlk olarak yoğun bir duygu durumunda olan çocuğa aynı şiddetle bağırmak, azarlamak yerine ebeveynin sakin kalıp, çocuğun sakinleşmesine ve konuşarak problemi çözüleceğine ikna edilmelidir.

    • Çocuklar problemle başa çıkabilmeyi model aldıkları anne-babalarından öğrenirler. Bu sebeple kriz anında örneğin; vurmak yerine göz teması kurup,  onun önemsendiğini hissettirilmesi gerekmektedir. 

    • Doğru cümlelerle iletişim sağlanmalıdır. Örneğin; “Uyumak ister misin?” gibi açık uçlu sorular yerine “Uyku vakti geldi”  gibi cümleler krizi önlemeye yardımcı olacaktır.

    • Bir başka önemli önemli noktalardan biri de televizyon, tablet gibi şiddeti görebilecekleri alanlar kontrol edilmeli ve bunların yerine alternatif birlikte zaman geçirilecek zamanlar yaratılmalıdır.

    • Enerjilerini atacakları, iyi vakit geçirecekleri grup oyunlarına yönlendirilmedir.

    • Kriz anlarında kararlı olunmalı, çocuğun bu durumu fırsata (ikincil kazanç) çevirip istediğini yapmasına imkan verilmemelidir.

    • Son olarak öfke nöbetleri- kriz anları günde 3 kezden fazla 15 dakikadan uzun sürüyorsa, 4 yaşını geçmiş bu durum hala devam ediyorsa, duygularını kontrol edemiyor kendine ve çevresine zarar veriyorsa ve nasıl başa çıkılacağı bilinemiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.

  • Çocukluk Korkuları

    Çocukluk Korkuları

    Korku günlük hayatın parçası ve temel bir duygudur. Herkes birçok sebepten dolayı korku yaşar. Tehlike karşısında kendimizi koruyabilmek için gerekli bir duygudur, bizi harekete geçirir. Bu sebeple çocukların belirli dönemlerde korkularının artması normal görülmelidir. Birçok zaman belirsizlik korku ve kaygı yaratır. Hayatı yeni keşfeden çocuklar özellikle 4 yaş civarında anlamlandıramadığı pek çok şeyden korkmaya başlar. Korktuğu için uyuyamayan, tuvalete gidemeyen ya da yalnız kalamayan çocukları zorlamak işe yaramaz. Bunun yerine onları güvende hissettirip, sakinleştirmek, sevgi ve şefkat göstermek, rahatlayana kadar yanında kalmak çok daha etkili bir çözümlerdir. Çocuk, kendini ne kadar güvende hissederse korkuları o kadar azalır. 

    Her yaş döneminde korku unsuru değişir. 2 yaşa kadar daha çok ebeveynden ayrılma korkuları hakim iken 2 yaştan sonra karanlıktan, hayvanlardan, canavarlardan ve ölümden korkmaya başlar. Çocuk bilişsel ve sosyal olarak bu unsurları anlamlandırdıkça eski korkuları kalmaz. Yeni yaş döneminde yeni korkular başlar. İlkokul çağı çocukları daha çok yabancılardan, ebeveynlerini kaybetmekten, başarısızlıktan, günlük tehlikelerden ve korku içeren karakterlerden korkmaya başlar. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar soyut kavramları anlamlandıramaz ve korku devam eder. Birçok kurgu karakteri gerçek sanabilir ya da kişilerin korkutmak için söylediği şeylere inanır. Bu sebeple soyut muhakemeleri onlar adına ebeveynlerinin yapıp çocuğa en somut ve anlaşılır şekilde açıklamaları gerekir.

    Çocuğun korku kaynağını bulmak önemlidir. Gerçek sebebi bulmadan korkuların tamamen bitmesi zordur. Günümüzde çocuklar çoğunlukla videolarda ya da oyunlarda gördükleri karakterlerden korkmakta. Bunları önlemenin en iyi yolu, çocuğun neler izlediğini, hangi oyunları oynadığını mutlaka kontrol etmek ve tablet kullanım süresini sınırlandırmaktır. Çocuk ebeveynlerden ayrılmakta zorlanıyorsa, girdiği yabancı ortamda onu güvende hissettirecek şeyler sağlamak gerekir. Ayrıca çocuğun korkularına anlayış gösterilmelidir. Korktuğu şeyleri küçümsemekten “Bunda korkacak ne var?”, “Sen bebek misin?” gibi ifadelerden kaçınmak ve “korkak” gibi etiketlerden uzak durmak gerekir. Çocuğun reddedilmeye değil, güvende hissetmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. 

  • Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Öfke nöbeti, engellenme ya da haksızlığa uğrama düşüncesi neticesinde ortaya çıkan güçlü ve olağanüstü kızgınlık tepkisidir. Genellikle tepinme, bağırma, ağlama ve zarar verme davranışlarıyla karakterize olur. Bu tür kızgınlık durumu her yaşta görülebilir. Ama gelişimsel tabloya bakıldığında 1,5 ila 3 yaş arası en şiddetli şekilde ortaya çıkar, 6 yaşa kadar görülmesi muhtemeldir. 6 yaştan sonra öfke nöbetlerinin giderek azalması beklenir.

    Öfke nöbetleri birçok sebepten dolayı oluşabilir. Çocuğun yaşı ve sosyal çevresi öfke nöbetlerinin ortaya çıkma sıklığı, süresi ve şiddetinde etkendir. Örneğin 2 yaşındaki her 5 çocuktan biri günde ortalama 2 kere öfke nöbeti geçirir. Öfke nöbetlere bu yaşlarda anne babalar tarafından doğru müdahalede bulunulursa çocuk büyüdükçe sıklığı ve şiddeti azalır. 4-5 yaşlarına geldiğinde çocukların duygularını kontrol etmeyi ve doğru duygu ifadelerini öğrenmesi beklenir. Bu sebeple öfkelense bile duygularını öfke nöbeti şeklinde ifade etmeye gerek duymayacaktır.

    1,5-3 yaş döneminde çocuklar dünyayı keşfetmeye başlar. Özgürlüklerini kazanıp, deneyimleri sayesinde dünyayı anlarlar. Her yeri kurcalamak ister, nesnelerin ne işe yaradığını kontrol eder, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi deneyimleriyle bulurlar. Bu dönemde ortaya çıkan engellenmeler çocuklarda öfke nöbetini artırır. Her şeyin kısıtlanması, engellenmesi, sürekli “yapma”, “hayır” denmesi çocuğun hem özgüvenini zedeler hem de öfke duygusunu artırır. Bu dönemi sağlıklı şekilde atlatamayan çocuk 3 yaş sonrasında da öfke krizleri yaşamaya devam eder. Yaş büyüdükçe hem anne babalar çocuklarını kontrol etmekte zorlanır hem de çocukta otokontrol mekanizmaları gelişmez. Bu sebeple bu yaşlarda ebeveyn tutumları çok önemlidir. 

    Çok fazla komut vermek, her şeye kural koymak, eleştirmek, etiketlemek, çocukla inatlaşmak, öfkeye öfkeyle karşılık vermek öfke nöbetlerini pekiştirir. Sakin ve mantıklı kalmak, çocuğun içinde bulunduğu durumu ve duygularını anlayabilmek, gelişim dönemlerinin getirdiği bir takım davranış örüntülerini iyi bilip çocuğun doğru yolu bulmasına destek olmak, her zaman anlayışlı ve şefkatli kalabilmek gerekir. Burada anlayıştan kasıt gerçekten çocuğu anlamaktır, tüm ipleri onun eline vermek değil. Çocuk olumsuz duygular içindeyken ebeveyninin güvenini ve desteğini hissetmesi, kendini nasıl kontrol edebildiğini gözlemlemesi sakinleşmesini kolaylaştırır. Ebeveynler bu konuda kendilerini yetersiz hissediyorsa, en kısa zamanda mutlaka bir uzmana başvurmalıdır. 

  • Antiaging (sağlıklı yaş alma)

    UZAYAN ORTALAMA YAŞAM ÖMRÜ İLE BİRLİKTE SAĞLIKLI YAŞ ALMA UYGULAMALARI OLDUKÇA YAYGIN HALE GELMEKTEDİR. ANTI-AGING UYGULAMALARI YAŞLANMAYI MÜMKÜN OLDUĞU KADAR YAVAŞLATMA VE BİREYİ BİR BÜTÜN OLARAK DEĞERLENDİREREK ORANTILI VE SAĞLIKLI YAŞLANMASINI SAĞLAMAK AMACI İLE YAPILAN UYGULAMALARDIR. İNSANIN YAŞLANMASIYLA BİRLİKTE ORTAYA ÇIKAN FONKSİYON BOZUKLUKLARNIN GİDERİLMESİ , TEDAVİSİ,İÇİN TÜM TIBBİ İMKANLAR KULLANILIR.

    SAĞLIKLI YAŞ ALMA UYGULAMALARINDAKİ İLK AMACIMIZ KİŞİLERİN HASTALANMAMASINI SAĞLAMAKTIR. KLİNİĞİMİZ ÖNCELİKLE KORUYUCU HEKİMLİK FELSEFESİNİ BENİMSEMİŞ OLUP TÜM DANIŞANLARIMIZ SAĞLIKLI BESLENME, GEREKLİ FİZİKSEL AKTİVİTE VE YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİNİN ÖNEMİ KONUSUNDA BİLGİLENDİRİLMEKTEDİR.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)  Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun toplumda görülme sıklığı nedir?

    Toplumda görülme sıklığı %5-7 gibi çok yüksek orandadır, çocuklukta başlayıp %60-70 oranında, yetişkinlikte de devam edebilen bir rahatsızlıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nedenleri nelerdir?

    DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz.
    DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır.

    İzlem çalışmaları ortaya koymuştur ki;

    • DEHB olanların olmayanlara göre okulu bırakma oranı (% 32-40),

    • Üniversiteyi tamamlama oranı (% 5-10),

    • Çok az ya da hiç arkadaşa sahip olmama oranı (% 50-70),

    • İş yaşamlarında düşük performans oranı (%70-80),

    • Antisosyal aktivitelerle ilgilenme oranı (%40-50),

    • Sigara ve madde kullanma oranı çok daha yüksektir,

    • Ayrıca, DEHB ile büyüyen çocukların, ergenlikte hamile kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranı (),

    • Yetişkinlik döneminde depresyon oranı (%20-30),

    • Kişilik bozukluğu gösterme oranı (yüzde 18-25),

    • Çeşitli şekillerde hayatlarını yanlış yönlendirme ve yaşamlarını tehlikeye atma durumları çok daha yüksek orandadır.

    Tüm bu yaşanan ciddi sonuçlara rağmen, çalışmalar gösteriyor ki; DEHB’i olan kişilerin yarısından azı, tedavi olmaktadır.

    DSM 5’e göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri nelerdir?

    *DSM–5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders): Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve zihinsel hastalıklara tanı koymak için ölçütleri belirleyen Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı.

    Dikkat eksikliği olan kişi:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur.

    Hiparaktivite-dürtüsellik sorunu yaşayan kişilerin davranış biçimleri nasıldır?

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı yaşar,

    • Çocukken koşar ya da tırmanır, yetişkinken yerinde duramaz,

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı yapıştırır,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser,

    DEHB teşhisi konulabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin çocuklarda 6 ya da fazlası, 17 yaş sonrası için en az 5 belirti olmalıdır. Ayrıca belirtilerin arada bir ortaya çıkması tanı için yeterli değildir.  Belirtiler birçok ortamda ve çok sayıda kendini göstermiş olmalıdır.

    Yaşa göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri değişir mi?

    Bireyin hayatının farklı dönemlerinde (çocukluk, ergenlik, yetişkinlik) DEHB’nin belirtileri değişebilir. Bu zaman zarfında yıllar içinde belirtiler birbiriyle yer değiştirebilir ve geçişler yaşanabilir. Dolayısıyla da aynı kişinin hayatının faklı zamanlarında DEHB’nin o anda ve o kesitte kendini gösterme şekli değişkenlik gösterebilir. Hayatının bir döneminde hiperaktivite-dürtüsellik baskınken diğer bir döneminde ise dikkat eksikliği daha ön planda olabilir. 

  • Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Çocuğun Gelişim Dönemleri

    Bireyin kişilik yapılanması büyük oranda 0-6 yaş arasındaki yaşantılar ve ailenin yaklaşımı ile belirlenmektedir. Bu dönemde tamamlanmakta olan yapı, ergenlik dönemindeki hormonal ve yapısal değişimlerle beraber tekrardan kalıcı değişimlere uğrayabilmektedir. 0-6 yaş arasında çocuğun psikoseksüel gelişimsel dönemleri oral, anal ve fallik dönem olmak üzere 3’e ayrılmaktadır:

    ORAL DÖNEM:

    • Ortalama 1.5 yaşa kadarki dönemdir.

    • Ağızla haz alınan dönemdir. Çocuk 3-4 dk memeyi emmekte geri kalan 10-15 dk. ise anneden duygu almaktadır. Burda ‘çocuk artık emmiyor, doydu’ diyip memeyi çekmek çocukta adeta bir duygusal travma oluşturmaktadır.

    • Anne ile temel güvenin sağlanmakta olduğu ve tatmin edici bir şekilde bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi gereken bir dönemdir.

    • Bu dönemde saplantı yaşamış kişiler genelde ağızla ilgili meselelerle çok 

    uğraşmakta; çok fazla sakız çiğnemekte, çok sık sigara ve alkol kullanmata ve tırnak yemektedir. 

    ANAL DÖNEM: 

    • Yaklaşık 1.5-3 yaş arasındaki dönemdir.

    • Dışkıyı bırakıp, tutabilme yetisinin kazanıldığı dönemdir. Bu kazanılan özellikle çocuk kendi iradesiyle bir davranışı harekete geçirebildiğini görmekte, anneden özerklik kazanıp, bireyselleşme adımları atmaya başlamaktadır. 

    • Çocuk kendi içinden çıkan dışkıyı çok değerli bir şey olarak görmektedir. Onu vermek istememektedir. Tuvalet eğitimi verilirken çok baskı yapılması; bu çocukta çatışma yaratmakta ve çocuk ilerde cimri , inatçı ya da koleksiyoner olabilmektedir. Nadiren de tersi olup çok savurgan olmaktadır. 

    FALLİK DÖNEM: 

    • 3-6 yaş arasında cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. 

    • Bu dönemde çocuk 3’lü ilişkiler kurabilmeye başlamaktadır. İlk 3 yaşta sadece kendisi ve annesi varken artık babanın da farkına varmaya başlamıştır.

    • Bu evrede cinsel dürtülerin hissedilmeye başlaması ile erkek çocuğunun anneye, kız çoçuğunun da babaya karşı cinsel bir yönelimi olmaktadır. Bununla birlikte çocuk anne ya da babasını kendisine rakip görmekte ve onunla çatışmaya girmektedir.

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda; cinsel ilgi/istek azlığı, cinsel organda- pelviste ağrı/içe girme bozukluğu (vajinusmus) sorunlarından; Erkeklerde ise; düşük cinsel istek bozukluğu, sertleşme bozukluğu, erken boşalma, geç boşalma ile ağrılı cinsel birleşme sorunlarından oluşmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları genellikle erken yetişkinlikte görülmeye başlayan ve çok sık rastlanan sorunlardır. Cinsel deneyimlerin artmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkabilir. Yapılan çalışmalar, kadın ve erkekte eşit oranda, en az her üç kişiden birinin yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir cinsel işlev bozukluğu yaşadığını belirtmiştir. Bunun sebebi psikolojik, biyolojik veya her ikisini de kapsayan faktörler olabilir. Doğuştan getirilen özellikler kadar yetişme koşulları, eğitim, yetiştiği kültürde cinselliğe bakış açısı, ailenin tutumu ve yaşanılan psikolojik travmalar, taciz, tecavüz gibi olaylarda cinsel işlev bozukluğuna sebep olabilir. Toplumun büyük kesimini ilgilendiren bu sorun toplum tarafından ne kadar paylaşıldığı ve tedavi edilmesi için bir hekime veya psikologa başvurduğu ve ne ölçüde sorun olarak gördükleri önemlidir.

     Cinsel işlev bozukluklarında hazırlayıcı, başlatıcı ve sürdürücü bir sürü etken bulunmaktadır. Bunlar; cinsel eğitimin yetersizliği, tutucu ortamda büyüme, yetersiz cinsel deneyim, kişilik özellikleri, travmatik cinsel deneyim, sağlıksız aile ilişkileri, bedensel hastalıklar, depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklar, alkol ve madde bağımlılığı, yaşlanma, sadakatsizlik, eş kaybı, partnerdeki işlev bozukluğu, ilişkide yaşanan sorunlar, partnerler arasındaki çekicilik kaybı olarak sıralanabilir.

    ERKEKLERDE DÜŞÜK İSTEK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkekte cinsel aktivite ile ilgili düşünce ve isteğin olmadığı durumdur. Yaşam boyu veya edinsel olabilir. Yaşam boyu olduğunda kişide cinsel yönelimle ilgili utanç, geçmişte yaşanan cinsel travmalar veya partneriyle cinsellik yaşadıktan sonra mastürbasyon yapmayı tercih etmesi gibi cinsellikle ilgili bir sırla bağlantılı olabilir. Bu bireylerin cinsel istek azlığı yeni bir partner ile geçici bir süre (sadece birkaç ay) gölgelenebilir. Edinsel ise daha yaygın olanıdır. Genelde bu durum erken veya geç sertleşme ve boşalma problemleriyle ortaya çıkar. Bu sorun eşle yakın bir ilişkisinin olmaması, kaygı ve duygudurum bozuklukları, diyabet, hipertansiyon, madde kullanımı gibi pek çok nedenden kaynaklanabilir. 1994 yılında 1.400’den fazla erkekle yapılan araştırmada, erkeklerin %16’sı birkaç ay boyunca cinselliğe ilgi duymadıkları dönemler yaşadıklarını belirmişlerdir. (Kadınların ise %33’ü bunu belirtmiştir.) Bunu söyleyen erkekler ise genellikle daha yaşlı, hiç evlenmemiş, yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmayan, ekonomik olarak da güçsüz erkekler olduğu görüşmüştür.

    SERTLEŞME BOZUKLUĞU NEDİR?

    Erkeğin cinsel ilişkiyi devam ettirecek düzeyde sertleşme yaşayamaması veya ilişkiyi devam ettirmekte zorluk yaşamasıdır. Diğer adı iktidarsızlık olan sertleşme bozukluğu kısmi veya tamamen olabilir. Ancak her iki durumda da ilişki yaşayacak kadar yeterli düzeyde sertleşme olmaz. Genç erkeklerin %2’sini etkiler ve cinsel bozuklukların arasında en yaygın olanıdır. Her yaşta görülebilir ancak ilerleyen yaşlarda daha sık rastlanır. Buna bedensel sebepler, kalp damar hastalığı, şeker hastalığı gibi etkiler neden olabilir. Duygusal anlamda yaşanan öfke, kızgınlık, suçluluk ve cinsel partnere olan güvensizlikte diğer etkenler arasındadır. Diğer bozukluklarda olduğu gibi sertleşme bozukluğunun sebebi organik (bedensel) ve psikojenik olabilir. Hangi sebeplerin neden olduğunu bilmek için cinsel öykü alınmalıdır. Nedeni organik olsa dahi kişinin yaşadığı kaygı ve anksiyete sorunu psikojenik hale getirebilmektedir.

    ERKEN BOŞALMA

    Kişinin, neredeyse her zaman için vajinaya girdiği anda olmak üzere istediğinden daha önce boşalmasıdır. Farklı çalışmalar kaç dakikanın gerçekten erken olduğu ile ilgili farklı standartlar kullanır. Süre ne olursa olsun, her iki partnerde hayal kırıklığına uğradığında bu ilişkide strese neden olur ve daha fazla probleme neden olarak kontrol kaybına yol açar. İlişkide eşlerin birbirleriyle uyumu çok önemlidir. İstatistiksel verilere göre kadın ve erkeklerin boşalma süreleri vardır. Eğer kadın bu sürenin üstünde (geç) erkekte bu sürenin altında (erken) boşalıyorsa çift cinsel anlamda uyumsuzdur. Sonuç olarak aradaki bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak gerekmektedir. Erken boşalma cinsel yetersizlik değil, çözülmesi gerek bir uyum sorunudur ve tedavisi kolayca yapılabilmektedir. Erken boşalma yaygın görülen bir bozukluktur. Cinsel işlev bozukluğu tedavisi gören erkeklerin yarısı erken boşalma bozukluğu tedavisi için gelir. İstatistiklere göre eğitim seviyesi yüksek erkeklerde daha sık rastlanır. Nedeni sosyal çevrelerinin partnerini tatmin etme konusunda oldukça hassas olmasıdır. Kaygı etkileyici faktördür. Bunun yanı sıra fiziksel hastalıklar da bu bozukluğa yol açabilir.

    GEÇ BOŞALMA

    Erkek, dikkat çekecek ölçüde geç boşalma yaşar veya boşalamaz. Orgazm olmakla ilgili problem yaşamaktadırlar. Bazıları orgazm olmakta zorlanırken bazıları vajina içine boşalamayabilir. Uzun süreli sürtünmeyle partnerde ağrı şikayetine yol açabilir. Böyle bir problemin çözümü ön sevişmede erotizmi arttırmak olabilir. Böylece performansla ilgili duyulan kaygı azaltılmaya çalışılır. Geç boşalma çok yaygın olmayan bir bozukluktur. Erkeklerde genellikle hiperglisemi, prostatektomi, abdominal aort ameliyatı, Parkinson hastalığı ve omurilik tümörleri gibi tıbbi bir neden bulunmaktadır. Bazı erkekler ise, orgazmın ötesinde, spermlerin idrar kesesine doğru gitmesine neden olan fiziksel bir anormallik yaşar (geriye boşalma). Alkolde dahil olmak üzere Alfametildopa (kan basıncını düşüren ilaç) ve tiyoridazin (sakinleştirici) gibi ilaçlarda geç boşalma sebebi olabilir. Yaşam boyu süren geç boşalma hastalarının kişilik özellikleri katı ve tutucu olarak adlandırılabilir. Bazıları cinselliğin günah olduğuyla ilgili dini kökenli inançları olabilir. Partnerinin cinsel anlamda çekici bulmamak veya kişiler arası bozukluklar olarak birçok faktörden kaynaklanabilir.

    KADINDA CİNSEL UYARILMA/İLGİ BOZUKLUĞU

    Kadının cinsel ilgisinin düşük ve uyarılmasının olmamasıdır. Cinsel aktiviteye, erotik düşünceye, partneriyle ilişki esnasında partnerinin girişimlerine karşı verdiği tepkiye ve ilişki sırasında zevk almaya karşı çok az ilgi ile gösteririler. Bu kadınlar genelde cinsel ilişki başlatamaz ve erotik bir filmle ya da benzer olan şeylerle uyarılmaz.   Cinsel istek uzun bir perhizden sonra baskılanabilmektedir. Nadiren cinsellik yaşamak, eşini çekici bulmamak bu problemin yaşanmasına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra kişinin kişisel güdüleri, öz güveni, önceki cinsel hayatında yaşamış olduğu deneyimler gibi pek çok faktöre dayanmaktadır. Kişide bulunan psikiyatrik bir hastalık, ilaç kullanımı veya bazı hastalıklar en sık sebeplerindendir. Diyabet,  sigara kullanımı, cinsel yolla bulaşan hastalıklar da cinsel uyarılmayı olumsuz etkileyecek faktörler arasındadır. Düşük cinsel istek, menopoza girmiş kadınlarda daha fazla görülür. Ağrılı bir cinsel geçmişi, suçluluk duygusu veya çocukluk döneminde veya kişinin önceki cinsel deneyiminde tecavüz ya da başka bir cinsel travma yaşanmış olabilir. Tedaviye gelenler arasında en yaygın görülen şikayet cinsel ilgi düşüklüğüdür. Yaş aralığı 18-59 olan kadınların yaklaşık olarak %30’u, cinsel uyarılmalarının ve isteklerinin az olduğunu ve aylarca sürdüğünü belirtmektedir. Sonuç olarak birçoğu kendilerini ve ilişkilerini etkileyecek ölçüde sıkıntı yaşadığını belirtmiştir.

    CİNSEL ORGANLARDA-PELVİSTE AĞRI/İÇE GİRME BOZUKLUĞU (VAJİNUSMUS)

    Bu tanıyı alan kadınlar, cinsel ilişki esnasında ağrı, acı, sancı veya keskin bir ağrı olarak tanımlanabilecek vajinal kasların kasılması şeklinde kramplar yaşarlar ve her ilişkiye girmeye çalıştıklarında bu sıkıntıyla karşı karşıya kalırlar. Bu sıkıntıdan kaynaklanan kaygı da pelvik tabakanın gerilmesine yol açarak ilişkinin tamamlanmasını engeller ve ciddi boyutta ağrıyla sonuçlanır. Sürekli ağrıyla karşılaşan kadında artık cinsel zevkin yerini kaygı alır. Enfeksiyonlar, yaralar, pelvikteki iltihaplı hastalıklar ve jinekolojik bir ameliyat geçiren kadınların üçte birinde ilişki esnasında ağrı görülür. Toplumumuzda kadınların %50’si  vajinusmus nedeniyle cinsel tedavi birimlerine başvurmuştur. Geleneksel aile yapılarını korunması, kızlık zarının hala kadının namusu olarak görülmesi başvuru oranın batılı ülkelere göre çok yüksek olmasının sebeplerindendir. Yine kadının otoriter bir baba figürüyle yetişmesi ve kızgınlığını dışa vuramayan, sürekli kabul ihtiyacı bulunan pasif özellikler gösteren kızlarda görülme olasılığı daha fazla olduğu saptanmıştır. Vajinusmus kentte yaşayan kadınlara göre kırsal kesimde yaşayan kadınlar daha fazla görülür. Genel olarak ülkemizde görülme sıklığının çok yüksel olduğunu söyleyebiliriz.

    KADINDA ORGAZM BOZUKLUĞU

    Kadınlarda orgazm bozukluğu cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın çok yavaş, çok nadir veya çok zayıf olması ile ilgili yaşanan zorluktur. Orgazm olmak pek çok kadın için bir problemdir. Kadınların yaklaşık %30’u bu orgazm bozukluğundan etkilendiğini söylemiştir. Orgazm pek çok faktörden etkilenebilen kompleks bir süreçtir. Hipotiroid, diyabet ve vajinadaki yapısal hasarlar gibi birkaç fiziksel hastalık da bu soruna yol açabilmektedir. Orgazmı, aynı zamanda antihipertansif (kan basıncını düşüren ilaçlar), merkezi sinir sistemi uyaranları, trisiklik antidepresanlar ve monoamin oksidaz inhibitörleri (antidepresan ilaç grubu) gibi ilaçlarda baskılayabilmektedir. Olası psikolojik birçok faktör bulunmaktadır. Bunlar kadının geçmişinde yaşadığı sorunlu aile ilişkileri, duygusal yakınlık kuramamak, otoriter babaya sahip olmak, hamile kalma korkusu, hastanın partnerine karşı sert tavırları ve cinsellikle ilgili genel olarak yaşanan suçluluk olarak sayılabilir. Cinselliğe dair açık bir iletişimin olması, kadının haz aldığı uyarılma biçimini açıkça ifade edebilmesi cinsel uyarılma evresinden sonra yaşanan orgazm evresi için önemlidir. Bu faktörler göz ardı edilirse kadında suçluluk duygularına yol açarak orgazm bozukluğuna sebep olur.

    CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ

    Cinsel işlev bozuklukları tedavi edilen bozukluklardır. Tedavi yöntemleri olarak ilaç tedavileri, cinsel terapi, aile danışmanlığı, bireysel psikoretapi gibi psikolojik tedaviler ve ameliyatlar kullanılabilir. Ancak tedavi sürecinde ilk değerlendirme de sorunun psikolojik mi fiziksel mi olduğu araştırılmalıdır. İlgililer tarafından tanı yöntemleri belirlenerek tedaviye başlanır.

  • Yaşlı   bireylerde  kolesterol  ilaçları faydalı mı? Zararlı mı?

    Yaşlı bireylerde kolesterol ilaçları faydalı mı? Zararlı mı?

    ~~Yaşlı bireylerde kalp damar hastalıklarının daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Dolayısıyla kolesterol ilaçlarının kullanılması bu yaş grubunda daha çok tartışmalara konu olmaktadır. Bazı kişilerde bu ilaçların yan etkilerinin fazla olduğu ve bu yaş grubunda fayda yerine zarar getireceği düşüncesi vardır. Öncelikle her yaşlıyı aynı organ fonksiyonlarına sahip gibi görmemek gerekir. Kronolojik yaş aynı olabilir ama biyolojik yaş daha iyi olabilir yani organ sistemleri beklenilenden daha iyi çalışıyor olabilir. Kronolojik olarak 65 yaşın üzeri yaşlı olarak isimlendirilir . Ancak 80 yaşında öyle insanlar vardır ki 60 yaşındaki bir insanın biyolojik özelliklerine sahiptir. Asıl kırılgan yaşlı ile 80 yaşın üzerindeki yaşlılarımız kastedilmektedir. Kolesterol ilaçlarının ne için kullanıldığının da bilinmesi gerekir. Daha önce hiç kalp krizi , beyin felci geçirmemiş bir insanda kullanılıyorsa buna primer korunma denir yani hastalık olmadan önce riski yüksek hastalarda korunma amaçlı kullanılmasıdır. Kalp krizi veya damar tıkanmasına bağlı felç geçirmiş kişilerde kullanılmasına da sekonder korunma denir yani hastalık olmuş , tekrarlamaması için ve daha kötüye gitmemesi için kullanılmasıdır.
    Kolesterol ilaçlarını yaşlı bireylerde kullanırken kar zarar değerlendirilmesi yapılır. Faydası daha çok olan durumlarda kullanılır. Kolesterol ilaçları için potansiyel risk oluşturan durumlar şunlardır: 80 yaşın üzerinde olmak , kadın cinsiyet, vücut kitle indeksinin düşük olması, tiroid tembelliği olması, karaciğer böbrek yetmezliği olması, yakın zamanda ameliyat geçirmiş olmak , D vitamini eksikliği olanlar ve çok sayıda ilaç kullananlardır. Beş ilaçtan fazla ilaç kullanıyor olmak çok ilaç ( polifarmasi ) kullanmak olarak kabül edilmektedir. Özellikle bazı ilaçların ( amiodaron, mantar ilaçları, virüs ilaçları, verapamil, diltiazem, azitromisin, klaritromisin ) kullanılması kolesterol ilaçlarının yan etki oluşturma riskini arttırmaktadır. Kas ağrıları ve kas yıkımına ( rabdomyolize) neden olmaktadır. Kolesterol ilaçlarının yan etkilerinin de geriye dönüşümlü olduğunu bilmek gerekir. İlaca ara verildiğinde, doz azaltıldığına oluşan yan etki de ortadan kalkar.
    Primer korunmada yani kalp krizi geçirmemiş hastalarda 75 yaş üzerinde kolesterol ilaçlarının kullanılmasının olumlu katkı sağladığını gösteren çalışma yoktur. Ancak sekonder korunmada yani kalp krizi geçirmiş, bypass olmuş, stent konmuş hastalarda 75 yaşın üzerinde da orta doz kolesterol ilacı kullanılmasının yararlı sonuçları olduğu bilinmektedir. Fakat bu hastaların iyi eğitilmesi ve yan etkiler bakımından yakından takip edilmesi gerekir.
    PROSPER çalışmasında 65 yaşın üzerindeki insanlara 3 yıl süre , i le statin kullanılmış ve plasebo ile karşılaştırılmıştır. Miyokard infarktüsü riskinde %40 azalma, felç riskinde %23 azalma olmuştur. Ancak tüm nedenlere bağlı ölüm oranı ve kalp nedenli ölüm oranı değişmemiştir.
    80 yaşın üzerinde kolesterol ilaçlarının kullanımı için yeterli kanıt yoktur.
    Kolesterol ilaçları ve demans Alzheimer ilişkisi literatürde çok tartışılmıştır. Faydalı olduğunu söyleyen görüş daha ağırlıklıdır. Çünkü kolesterol ilaçları ile beyin kan dolaşımının daha iyi olduğu, yeni damar tıkanmalarının önüne geçildiği , inflamasyonun azaldığı, beyinde beta amiloid birikiminin azaldığı , bunun da beyin hücrelerinin fonksiyonunu arttırdığı ileri sürülmektedir. Aksi olan görüş beyin hücrelerinin iyi çalışması için kolesterol hammaddesine ihtiyaç olduğu , kolesterol ilaçlarının ise beyin kolesterol miktarını azalttığı görüşüdür. Literatürde bunu destekleyen çok az kanıt vardır.
    Sonuç olarak yaşlı bireyleri genel olarak kategorik değerlendirmemek gerekir. Her birey ayrıdır ayrı biyolojik özellikleri vardır. Hastalık bakımından farklı riskler söz konusu olabilir. Kolesterol ilacı kullanma kararını kar zarar hesabı yaparak her birey için ayrı olarak vermek gerekir.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Kolon kanseri (kalın bağırsak kanseri)

    Kolon kanseri erkek ve bayanlarda kanserden ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır.

    Kolon kanseri bağırsak boşluğuna doğru çıkıntı yapan polip olarak adlandırılan yapılardan kaynaklanmaktadır.

    Kolon kanseri riski beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı ve genetik faktörlerle ilişkilidir.

    Yaşın ilerlemesi ve aile hikayesi kolon kanseri riskini artırmaktadır. 50 yaş ve üzerinde kolon kanseri sıklığı belirgin olarak artmaktadır.

    Elde edilen son verilerde kolon kanseri görülme sıklığının 50 yaş altı kişilerde de arttığını göstermiştir.

    Crohn ve ülseratif kolit gibi iltihabi bağırsak hastalıklarında kolon kanseri riski artmıştır. Bu hastalarında düzenli kolonoskopi takiplerinin yapılması gerekmektedir.

    Erken kolon kanseri olan birçok hastada herhangi bir belirti görülmemektedir. Hastaların birçoğunda aile hikayesi yoktur. Birçok hasta ileri evrelerde başvurmakta ve hastalıktan ölüm oranları artmaktadır.

    Kolon kanseri öncülleri adenom içeren polipler olarak kabul edilmektedir. Saptanan adenomatöz poliplerin çıkarılmasından sonra ve tedavi edilen kolon kanseri hastalarının düzenli aralıklarla kolonoskopi kontrolleri yapılmalıdır.

    50 yaşında ve sonraki her 10 yılda bir ek bir risk faktörü olmayan sağlıklı kişilerde kolon kanseri taraması için kolonoskopi yapılmalıdır. Ailesinde kolon kanseri veya adenomatöz polip olan bireylerin kolon kanseri taraması için kolonoskopi incelemesi daha erken yaşlarda başlatılmalı ve daha sık aralıklarla tekrarlanmalıdır.

    Kolon kanseri için taramanızı yaptırın. Gastroenteroloji doktorunuzla görüşün.