Etiket: Yaş

  • Bel fıtığı nasıl oluşur ?

    Bel Fıtığı Nasıl Oluşur
    Ağır bir yükü kaldırmak veya ters bir hareket yapmak gibi pekçok dış faktörün yanında kişiye ait faktörler de bel fıtığının oluşmasında önemli rol oynarlar. Çünkü öyle insan vardır ki 120 kg. kaldırır, hiçbir şey olmaz; öylesi de vardır ki 5 kg. kaldırır, bel fıtığı olur.

    Kişiye ait faktörlerin başında omur kemikleri arasında bulunan ve disk adı verilen kıkırdaklardaki dejenerasyon gelir. Kâinatta hiçbir şeyin tesadüfe bırakılmamış olması gibi diskin beslenmesi de belirli bir plan ve program dahilinde gerçekleşmektedir. Belirli maddeler diskin belirli yerlerinden geçmektedir. Ancak yaş ilerledikçe diski besleyen damarlar da azalır ve yaklaşık sekiz yaşından sonra hiç görülmezler. Bu yaştan sonra diskin beslenmesi diffüzyonla olur. Disklerin ihtiva ettiği su oranı da çocuk yaştan itibaren yavaş yavaş azalmaya başlar. Bir ceninin diskinde su oranı % 90 iken, çocuklarda bu oran % 80’e, yetişkinlerde ise % 50-60’a düşer. Neticede disk de giderek küçülür ve yüksekliği azalır. Buna disklerdeki beslenme bozukluğu ve mikro seviyedeki değişiklikler ile kimyasal değişiklikler ve disk üzerine uygulanan mekanik kuvvetlerin yaptığı dejenerasyon eşlik eder. Diske giren oksijen ve besin miktarı giderek azalırken metabolizma artıklarının atılması zorlaşır. Disk zamanla elastikiyetini yitirir, artık kuvvet aktarma ve kuvveti çevre dokularda dengeli bir şekilde yayma görevini yapamaz olur. Diskin içinde bulunan ve tamir görevi üstlenen destek hücrelerinin sayısı da yaş ilerledikçe azalır. Tamir olayı zayıflar. Mikro düzeyde bulunan çatlaklar üzerine aşırı yük binince veya kişi yanlış bir hareket yaptığında diskin içindeki yumuşak kısım etrafındaki kapsülü kolayca yırtarak dışarıya doğru çıkar ve bel fıtığı oluşur. Yani zemin hazır hale geldikten sonra bardağı taşıran son bir damla gerekmektedir ki bu, hafif bir cismi kaldırmak veya sadece öksürmek de olabilir.

    Bazı ailelerin tüm fertlerinde kıkırdak yapıdaki dejenerasyon nisbeten daha erken yaşlarda olmakta, dolayısıyla daha sık ve kolay bel fıtığına yakalanmaktadırlar. Öyle aileler vardır ki, dede, baba ve çeşitli yakın akrabaları bel fıtığından ameliyat etmişizdir. Yani kıkırdak yapıdaki dejenerasyonun genetik yönünün olduğu da söylenebilir.

    Damarlardaki hastalıklar, şeker hastalığı ve sigara kullanımı, diske gelen kan akımının miktar ve kalitesini, dolayısıyla onun beslenmesini olumsuz yönde etkileyerek dejenerasyonu hızlandırırlar.

    Bel fıtığının oluşumunda rol oynayan dış faktörlerin başında günlük aktiviteler esnasında ortaya konan bilinçsiz hareketler gelmektedir. Eğilerek veya uzanarak bir yük kaldırdığımızda belde bulunan diskler üzerine binen yük simetrik değil, asimetrik olmaktadır. Böyle bir durumda bel fıtığının nasıl kolayca teşekkül edebileceğini aşağıdaki şekiller sade bir tarzda izah etmektedir. .

    1. Diskin dış kısmını oluşturan lifler 30 derecelik açı ile sıralanırlar ve içerideki nükleus denen kısmın çeşitli kuvvetlerin etkisiyle dışarıya doğru taşmasını engellerler. Yani bu lifler bel fıtığının gelişmesine ciddi bir engel teşkil ederler.

    2. Yük diskin üzerine simetrik uygulandığında diskin iç ve dış kısımlarını meydana getiren yapılar bariz şekilde deforme olur. Fakat bu deformasyon simetrik olduğundan bel fıtığı kolayca gelişemez.

    3. Yük diskin üzerine asimetrik binerse, yükün uygulandığı tarafta komşu iki omur kemiği birbirine yaklaşır, aradaki mesafe daralır ve diskin kapsül kısmı deforme olarak dışarıya doğru taşar.

    4. Diskin içindeki nükleus denen kısım ise maruz kaldığı basıncın etkisiyle karşı kenara doğru gitme eğilimindedir. Halbuki karşı kenarın dış kısmını oluşturan lifler bu pozisyonda gerilmiş ve zayıf düşmüşlerdir. Bu durumda asimetrik olarak uygulanan yük nükleusun karşı taraftan dışarıya taşmasını, yani bel fıtığı teşekkülünü kolayca gerçekleştirecektir.

    Omurgaya yandan baktığımızda (sagital plan) fıtıklaşan ve yer değiştiren disk materyalinin farklı yerleşimleri görülmektedir.

    Bel fıtığının yatay (horizontal) planda değişik yerleşimleri görülmektedir.
    Fıtıklaşan disk, omurilik kanalına doğru ilerleyebileceği gibi (B, C, D), omurilik kanalını terkeden sinirlerin içerisinden geçtiği yanlardaki foramen denilen delikler yönünde de
    gelişme gösterebilir (E). Hatta foramenlerin dışına kadar da uzanabilir (F).

  • Beyin tümörleri tanı ve tedavisi

    Beyin tümörleri tanı ve tedavisi

    Beyin ve omurilik koruyucu bir zarla çevrilmiştir. Burada, beyin omurilik sıvısı mevcuttur. Beyin kafatası, omurilik de omurga ile korunmaya alınmıştır. Yani beyin omurilik, çevresindeki zar ve kemik bir bütün yapı oluşturur. Beyin sapı ile beyin omuriliğe bağlantı sağlar. Beyin ile omurilik arasındaki iletişim kafatasının arkasındaki bir delikle gerçekleşmektedir. Çok genel olarak beyin ön (frontal), yan (parietal, temporal) ve arka (oksipital) olarak bölümlere ayrılmıştır. Arka da beyincik vücudumuzun denge ve uyumundan sorumludur.

    Beyin tümörü, hücrelerin anormalleşerek kontrolsüz çoğalması ve kitle halini alması ile gelişmektedir. Düzensiz büyüme ve gelişmesi sonucu, beyne baskı yapmaya, kafatası içinde basınç artışına ve bunun olumsuz bulgularına neden olmaktadır. Kalıtım, radyasyon, kimyasal faktörler ve çevre kirliliğinin önemli faktörler olduğu düşünülmesine rağmen, nedeni tam olarak ortaya konulamamıştır.

    Beyin tümörünün tanı ve tedavisinde zorluklar olsa da; son yıllardaki hızlı teknolojik gelişmelere paralel olarak bu durumda aşılmaya başlanılmıştır. En sık görülen kanser türlerindendir. Beynin kendisinden (glial tümörler) ve çevresindeki zarında (menengiomalar) gelişmiş olanlar birincil beyin tümörleri, başka organlardan yayılımla (metastazlar) gelişmiş olanlar ise ikincil beyin tümörü olarak değerlendirilmektedir. İkincil tümörler daha sık görülmektedir. Bunların dışında sinirlerden gelişenler (nörinom) ve beyin damarlarından gelişenlerde ( hemangiomlar) vardır.

    İyi huylu beyin tümörleri, yavaş büyüyen, tekrarlama olasılığı az olan, çoğunlukla çevrelerindeki dokulara yayılım gözlenmez. Çevre dokularla sınırları belirgindir. Bu durum tümörün cerrahisinde (çıkartılma işlemi) kolaylık sağlamaktadır. Total (tamamen) yada tama yakın çıkartılmaları büyük olasılık olduğu için operasyon sonrası, sonuçlarda yüz güldürücüdür. Ancak bazen iyi huylu tümörler beynin çok yaşamsal bölgelerine yerleşebilirler. Böyle bir durumda yerleşim özellikleri nedeni ile sonuçları iyi olmayabilir.

    Kötü huylu beyin tümörleri, hızlı büyüyen, çevresindeki dokulara yayılım gösteren ve zarar veren tümörlerdir. Sınırlarının net olarak ayırımı yapılamaz. Operasyonla çoğunlukla tamamen alınamazlar. Yinede tümörün kitle etkisi azaltılmış olur. Cerrahinin yaşam süresi ve kalitesi üzerine olumlu etkisi vardır. Tekrarlama olasılıkları yüksektir. Postoperatif 5-6 aydan 5-6 yıla kadar yaşam şansı veren tipleri vardır.

    Patolojik tanılarına göre bazı beyin tümörleri:

    Astrositomlar; Yavaş büyürler, çevre dokulara yayılım gösterirler. Nispeten iyi huylu olanları çoçuk ve genç yetişkinde görülme eğilimindedir. Kötü huylu tipleri ise 40-60 yaşlarında daha sık görülmektedir. Genel olarak orta yaşta görülmektedir. Erkeklerde daha sık görülmektedir. Glioblastoma Multiforme, kötü huylu astrositom olarak değerlendirilebilmektedir. En yaygın beyin tümörlerindendir. Hızlı ilerleme göstermektedir. En sık 55-60 yaşlarında görülür. Epandimomalar ise çocuk ve gençlerde sık görülmektedir. Genellikle iyi sınırlı ve iyi huyludurlar. Çevre dokulara yayılım gösterebilir. Radyoterapiye duyarlıdırlar.Çoğu zaman operasyon sonrası önerilir. Oligodendrogliomlar, genellikle yavaş büyür, 25-45 yaş arasında sıklıkla görülmektedir. En sık belirtileri sara nöbetleridir. İyi huylu değerlendirilebilirler, ancak büyüme hızları ve kötü huy gelişim potansiyelleri mevcuttur.

    Medullablastom en yaygın çocukluk çağı kötü huylu tümörlerindendir. En sık 5 yaş civarında görülür. Erkeklerde ve arka kafa bölgesinde yerleşim sık görülür. Radyoterapiye yüksek duyarlılık gösterir. Cerrahiyi takiben uygulanmalıdır. Menengioma, yavaş büyüyen, iyi huylu tümörlerdir. Tam olarak çıkartılmaları ile şifa sağlanabilir. İyi bir cerrahi girişim en etkin tedavi şeklidir. 40-50 yaşlarında kadınlarda daha sık görülmektedir. Metastatik Tümörler, diğer yapılardaki tümörlerin beyne yayılımı ile oluşur ve kötü huyludurlar. En sık akciğer kanseri, meme kanseri ve malign melanomadır (deri kanseri). Hastaların çoğunluğunda çoklu yayılım görülür. Böyle durumlarda cerrahi risklidir. Radyoterapi önerilmektedir. Cerrahi ve sonrasında uygulanan radyoterapiden en olumlu sonuçlar alınmaktadır.

    Baş ağrısı, bulantı ve kusma, kafa içi basıncının artmasına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Baş dönmesi ve sara nöbetleri de bu duruma eşlik edebilir. Bulantısız kusmalar, nabız yavaşlaması, görme bozuklukları, ruhsal değişmeler de bulunabilir.

    Tümörün tuttuğu alana göre kuvvet kayıpları hatta felçler görülebilir. Reflekslerde ki değişikler dikkat çekicidir.

    Beynin bölgelerine göre değişik bulgular ortaya çıkmaktadır. frontal bölgede oluşan tümörler kişilik değişikliklerine; parietal bölgedekiler konuşma bozukluklarına, oksipital bölgedekiler görme bozuklukları, temporal bölgedekiler koku, işitme bozukluklarına ve daha yoğun nöbetlere neden olurlar.

    Baş ağrısı, sara nöbetleri, sık sık bayılmalar, kişilik değişiklikleri, şuur durumunda değişiklikler, kusma, adet düzensizliği, memeden süt gelmesi, görme bozukluğu(çift görme, bulanık görme, görmenin azalması vs), kollarda veya ayaklarda uyuşukluk, kuvvetsizlik hatta felç, denge bozukluluğu, yüz felci, işitme kaybı, koku duyusunda azalma, konuşma bozukluğu (Konuşama güçlüğü, yanlış kelime telafuzu), bazı yeteneklerde (matematiksel işlemler ve el yazısı vs.) bozulma gibi bulgular ortaya çıkar. Değişik şekillerde oluşan, ilaçla geçmeyen baş ağrıların da ve sara nöbeti geçirenler de dikkatli olmak ve doktora başvurmak gerekmektedir.

    Beyin tümörleri tanısı, kan ve beyin-omurilik sıvısının incelenmesi, göz dibi muayenesi ve görüntüleme metotları ile konulur. EEG ve Direkt Grafiler de bazı durumlarda tanıda yardımcı olabilir. İleri görüntüleme yöntemleri olarak; Serabral angiografi, Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT), Magnetik Rezonans (MR), Positron Emission Tomography (PET) ve Single Photon Emission Computerized Tomography (SPECT) kullanılmaktadır. Rutin uygulamada en sık olarak BBT ve MR kullanılmaktadır.

    Tümörün büyüme hızına bağlı olarak, bazen belirtilerin ortaya çıkması ve tanı konması ile tümörün büyümeye başlaması arasında uzunca bir süre geçmiş olabilir. Erken tanı, hastanın tedavisinin planlanması ve olumlu sonuçlara ulaşılması bakımından çok önemlidir. Gecikmiş ve büyük boyutlara ulaşmış bir tümörde tedavi zorlaşmaktadır. Hayati tehlike riski artmaktadır.

    Tedavisinde, zorluklar olmasına rağmen, cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin tek başına ya da kombine kullanımı ile başarılı sonuçlara ulaşılabilmektedir. Cerrahi girişimin başarısını, tümörün histopatolojik tipi, yerleşim yeri ve büyüklüğü etkilemektedir. Beyin tümörlerinin tedavisinde mikro cerrahi uygulanmaktadır.

  • Eklem kireçlenmesi tedavisinde proloterapi

    Eklemleri oluşturan her bir kemiğin ucunda kemiğin üzerini örten kıkırdak doku mevcuttur. Kıkırdak eklemin hareketini rahat yapması için yumuşak, kaygan bir yüzey oluşturur ve kemikler arası yastık gibi hareket eder. Kemiklerin birbirine sürtmesine engel olur.

    Kireçlenme (osteoartrit); eklemlerde, kıkırdak kaybının ve hasarının bir sonucudur ve dejenerasyonla ilerleyici ve işlev bozukluğuna yol açan bir hastalıktır. Eklemlerde ağrıya neden olur.

    Kıkırdak yapısı yaş ilerledikçe değişmeye başlar. Yaşla birlikte kıkırdak ta yaşlanır. Fazla ve kötü kullanılan ya da hastalıklı eklemde kıkırdak daha kolay zarar görür. Bu kıkırdak hasarının oluşma süresi kişiden kişiye değişiklik gösterir.

    Kıkırdak hasarının yanında, eklemdeki eklem zarlarının salgıladığı sıvı normal özelliğini yitirir ve bunun sonucunda eklem hasarı ilerler. Kireçlenmede eklem sıvısı yeteri miktarda bulunmayabilir ve özelliği bozulmuş olabilir. Bu değişiklikler eklemdeki kıkırdak yıkımının ve belirtilerinin sebeplerinden biri olabilir.

    Kireçlenmenin en sık görüldüğü eklemler, diz ve kalça eklemleridir.

    Diz eklemi kireçlenmesi (Gonartroz)

    Genetik faktörler kireçlenme üzerinde rol oynar, ancak ileri yaş, kilo, ağır iş, menisküs yırtıkları, eklemlerde tekrarlayan zorlanmalar ve travmalar gibi etkenler kireçlenmeyi hızlandırıp ortaya çıkmasına neden olabilir. Kireçlenme yaş ilerledikçe daha sık görülür ve hem kadınları hem de erkekleri etkiler.

    Bulgular ve belirtiler Hareket ettiğinizde eklemlerinizde sürtünme veya çekme hissini duyabilirsiniz. Ayrıca diz eklemi bölgesinde hassasiyet ve ağrı hissedebilirsiniz. Herhangi bir merdivenden inip çıkmak, bir sandalyeden kalkmak veya bir yere oturup kalkmak ağrı verici olabilir. Ağrı başlangıçta daha hafifken yürüdükçe artış gösterip yürümenizi engelleyecek şekilde olabilir. Ağrı ve hareketsizlik nedeniyle diz çevresindeki kaslarda zayıflama ve erime olabilir.

    Kalça eklemi kireçlenmesi (Koksartroz)

    Kalça kireçlenmesi en sık rastlanan kalça ağrısı sebebidir. Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan ek bir hastalık (doğumsal kalça hastalıkları, geçirilmiş kalça eklemi enfeksiyonu, kalça ekleminde büyüme kıkırdağının kayması, romatizmal hastalıklar), geçirilmiş bir travma ya da steroid kullanımı olabileceği gibi hiçbir ek hastalık olmaksızın kendiliğinden de ortaya çıkabilmektedir. Ailede eğer artroz varsa, ortaya çıkma olasılığı artmaktadır. Kalça eklemindeki artroz daha çok orta ve ileri yaşlarda ve erkeklerde görülmektedir.

    Bulgular ve belirtiler Kalça artrozunun ilk belirtisi kalça ekleminde bir rahatsızlık ve tutukluk olmasıdır. Bu rahatsızlık başlangıçta sabahları uyanma ve yataktan kalkma ile ortaya çıkar. Ağrı hareket ve eklem üzerine yük bindirilmesi ile artar, istirahatte biraz rahatlar. Hastalık ilerledikçe ağrı ve diğer şikayetler dinlenmekle de geçmez. Hasta ağrıdan dolayı aktivitelerini azaltır. Eklem aralığı iyice daralır. Kalça hareketleri kısıtlanır ve topallama olur. Ağrı bazen dize de vurabilir. Bu nedenle diz ağrısı ile gelen hastalar mutlaka kalça eklemi yönünden de değerlendirilmelidir.

    Eklem kireçlenmesi nasıl tedavi edilir ?

    İyi bir tedavi programı eklem ağrısını ve tutulmasını azaltıp, eklem hareketlerini arttırmaya ve yaşamınızı kolaylaştırmaya yardımcı olur. Fizik tedavi, kilo kontrolü, hasta eğitimi ve proloterapi hep birlikte planlanmalıdır. Bunlar faydalı olmadığında ancak ameliyat düşünülebilir. Tedavi programı, hastalığın ciddiyetine, şikayetlerinizin şiddetine, yaşınıza ve diğer sağlık problemlerinize bağlı düzenlenmektedir.

    Eklem Kireçlenmelerinde ‘Proloterapi’ nasıl iş görür?

    Proloterapi uygulaması kronik hasarlı dokular üzerinde en etkin iş gören uygulamadır. Eklem dejenerasyonu ile birlikte görülen eklem aralığında daralma eklem instabilitesinden kaynaklanır. Kireçlenme nedeniyle ağrı ve fonksiyon kaybı ile başvuran bir kişide eklemin muayenesi yapılarak instabiliteye neden olan bağ dokusu elemanları tespit edilir. Proloterapinin hedefi tam da zayıflamış olan bu bağlardır. Proloterapi uygulaması bu süreçte eklemi destekleme görevini yapamaz hale gelmiş ligamentleri ve tendonları güçlendirerek ekleminizdeki laksiteyi (gevşekliği) düzeltir. Böylece eklem zarı yeniden eklem sıvısı üretmeye başlar ve sanılanın aksine eklem kıkırdağı kendini yenileyebilir.

  • Bel fıtığı tedavisinde kalıcı yöntem; yenileyici enjeksiyon tedavisi

    Bel fıtığı sorununun altında genellikle; yanlış yapılan hareketler, sağlıksız beslenme ve stresli bir yaşam yatar. Yaş ile doğrudan bir alakası olmasa da, orta yaşlarda daha sık görülür, bel ve kalça bölgelerinden, topuğa kadar yayılan ağrı şeklinde kendini gösterir.

    Omurganın bel bölgesinde oluşan sinir sıkışması sonucunda; ağrı ve ortopedik sorunlar yaşanmasına sebep olan bel fıtığı rahatsızlığı ‘yenileyici enjeksiyon tedavisi’ ile kalıcı olarak tedavi edilebilmektedir.

    Omurların arasında, omurganın dayanıklı olmasını sağlayan ve darbelere karşı koruyucu görev yapan disk şeklinde özel bir bağ dokusu bulunur. Ağır kaldırma ve zorlayıcı hareketler sonucunda; yapısı bozulan diskin dışarıya doğru taşması, omurilik kanalındaki sinirlere baskı yapması ve sıkıştırması sonucu bel fıtığı oluşur. Bel fıtığının tedavisinde amacımız her zaman hastanın ağrısını gidermek ve günlük, normal yaşantısına geri dönmesini sağlamaktır. Klasik tedavi yöntemlerinden biri olan fizik tedavi uygulamalarıyla, omurgayı destekleyen kasların ve karın kaslarının güçlendirilmesiyle sinirler üzerindeki baskı azaltılmaya çalışılır. Epidural enjeksiyonlar veya bloklarla, sinir köklerinin etrafındaki boşluklara, steroid enjeksiyonları uygulanarak geçici rahatlama sağlanır. Yenileyici Enjeksiyon Yöntemi ile omurganın yapısındaki bağlar ve eklemler tedavi edilerek omurga kalıcı olarak güçlendirilmiş olur. Eğer hastalık kişide ilerlemiş, hareket kaybı ve idrar kaçırma durumları gelişmiş ise cerrahi yöntemlere başvurulur.

    Bel Fıtığını Doğal ve Kalıcı Olarak Tedavi Eden Yöntem:

    Yenileyici Enjeksiyon Tedavisi

    Bel fıtığı rahatsızlığının kalıcı olarak tedavisi için, ilk olarak omurga postürünün ve yük taşıma kapasitesinin düzenlenmesi gerekir. Enjeksiyon tedavisi ile zayıf ve hasarlı olan omurgayı bir arada tutan bağların ve de eklemlerin güçlendirilmesi hedeflenir. Seanslar halinde omurgaya enjeksiyonlar uygulayarak doğal ve kalıcı olarak tedavi edilmesi sağlanmaktadır. Bu sayede hastalarda bel fıtığına bağlı olarak ortaya çıkan ağrı, uyuşukluk ve his kaybı gibi şikâyetler zamanla azalarak kaybolabilmektedir. Tedaviye ne kadar erken evrede başlanırsa o kadar kısa sürede sonuç almak mümkündür. Daha önce fıtık ameliyatı geçirmiş olup rahatsızlıkları devam eden hastalara da yenileyici enjeksiyon tedavisi uygulanabilir.

  • İnterstisyel sistit tedavisinde sakral sinir stimülasyonu

    İnterstisyel sistit tedavisinde sakral sinir stimülasyonu

    İnterstisyel sistit, mesanenin sebebi bilinmeyen kronik bir hastalığıdır. Çoğunlukla kadınlarda görülen ağrılı idrar yapma ve şiddetli alt karın ağrısı ile karakterize olan bu hastalık ortalama 40 yaş civarında başlamakla beraber, hastaların %25’i 30 yaşının altındadır. Hastalığın belirtileri bazen oldukça şiddetli olabilmekte ve hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda interstisyel sistitli hastaların yaşam kalitesinin kronik böbrek yetmezliği olan hastalardan bile daha kötü olduğu saptanmıştır.

    Günümüzde ABD’de interstisyel sistit tanısı konmuş olan 700.000 hasta olduğu bildirilmektedir. İnterstisyel sistit, nadir görülen bir hastalık olarak bilinmesine karşın gerçekte Kistik Fibrozis veya Hemofili gibi hastalıklardan çok daha yüksek oranlarda görülmektedir. Yapılan istatistiklerde interstisyel sistitli hastaların doğru tanıyı almaları için geçen sürenin ortalama 2-4.5 yıl arasında olduğu saptanmıştır. Bir çok hasta teşhis konmadan 10-30 yıl süre ile bu hastalıkla birlikte yaşamaktadır.

    İnterstisyel sistit, 100 yıldan daha uzun bir süredir bilinmesine ve bu konuda oldukça yoğun araştırmalar yapılmasına rağmen Hanash ve Pool’un 1969 yılında, “Hastalığın sebebi bilinmemektedir, teşhisi oldukça zordur, tedavisi geçici ve palyatiftir” şeklinde yaptıkları tespitler günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır.

    Sakral sinir stimülasyonu, lokal anestezi altında küçük bir cerrahi müdahale ile uygulanabilmesi ve hastanın şikayetlerinde çok ciddi rahatlama sağlaması sebebiyle son yıllarda sıklıkla uygulanmaya başlanmıştır. Sakral sinir stimülasyonu, mesane bölgesinin uyarılmasından sorumlu olan sinirlerin bulunduğu bölgeye bir elektrot (kablo) yerleştirilmesi ve bu sinirlere düşük elektrik akımı verilmesi sonucu mesane fonksiyonlarının düzenlenmesi ve ağrı duyusunun ortadan kaldırılması esasına dayanmaktadır.

    Uygulama radyolojik görüntüleme eşliğinde ve lokal anestezi altında (narkoz verilmeden) yapılmakta, cilt altına yerleştirilen uzun ömürlü bataryalar (ortalama 12 yıl) sayesinde hasta yakınmalarında kurtulmaktadır.

  • Ağrı nedir ve ağrı uzmanı ne yapar

    Ağrıyı gidermek tanrısal bir sanattır. Hipokrat

    Ağrı, hekime başvurunun en sık nedenlerinden biridir. Ağrı, yalnızca tıbbi bir semptom değil, kişinin sosyal ve güncel yaşamını da etkileyerek yaşam kalitesini bozan, kimi zaman alt-üst eden bir yaşantıdır. Bu nedenle ağrının sağaltılmasının etik zorunluluk olması sorgulanamaz kuşkusuz. Alarm görevi olan ani başlayan ağrı, bizleri hasardan yani hastalıktan haberdar eder, medikal tıbbi yardım almaya zorlayarak iyileşme sürecine katkıda bulunur, hatta deneyimlerimizle olası tehlikelerden korur. Buna karşın kronik ağrı yani uzun süreli inatçı ağrı, organik bir lezyon olsun veya olmasın, fiziksel ve emosyonel disfonksiyona neden olarak yaşam kalitesini düşürmekte, iş yapabilirliği engelleyerek fonksiyonu bozmaktadır. Organizmada hiçbir görevi olmayan kronik ağrı kişiyi normal yaşamdan alıkoymakta, tedavisi de hekimi zorlamaktadır. Özellikle organize olmayan tedavi çabaları hastane kullanımını artırarak sosyo- ekonomik yük getirmektedir. Ağrı kliniğinde;

    Kansere bağlı tüm ağrılar

    Boyun omurlarındaki kireçlenmeye bağlı ağrılar

    Trigeminal nevralji denilen yüz bölgemizde hissedilen tek taraflı ağrılar

    Atipik yüz ağrısı

    Boyun ve kola yayılan boyun fıtıklarına bağlı ağrılar

    El bileğinde karpal tünel sendromu denilen bilekten avuç içine yayılan ağrı ve uyuşukluk

    Omuzdaki kireçlenmeye bağlı ağrılar

    Bel fıtığına ve beldeki kireçlenmeye bağlı ağrı

    Zona geçirmiş fakat ağrısı geçmemiş ağrı

    Diyabetle gelişen ayaklardaki yaraya bağlı ağrı

    Diyabete bağlı sinir hasarı (nöropatik ağrı)

    Damar hastalığına bağlı el ve ayaklardaki iskemik ağrıları

    Nedeni bilinmeyen karın ağrısı

    Protez önerilmiş; yaş ve sıra bekleme nedeniyle diz cerrahisi uygulanamayan hastaların dizin ön kısmındaki ağrı tedavisi konularında hizmet verilmektedir.

    Doç Dr Kader Keskinbora

  • Ağrı ve tedavisi!

    Ağrıyı gidermek tanrısal bir sanattır. – Hipokrat

    Ağrı, hekime başvurunun en sık nedenlerinden biridir. Ağrı, yalnızca tıbbi bir semptom değil, kişinin sosyal ve güncel yaşamını da etkileyerek yaşam kalitesini bozan, kimi zaman alt-üst eden bir yaşantıdır. Bu nedenle ağrının sağaltılmasının etik zorunluluk olması sorgulanamaz kuşkusuz. Alarm görevi olan ani başlayan ağrı, bizleri hasardan yani hastalıktan haberdar eder, medikal tıbbi yardım almaya zorlayarak iyileşme sürecine katkıda bulunur, hatta deneyimlerimizle olası tehlikelerden korur. Buna karşın kronik ağrı yani uzun süreli inatçı ağrı, organik bir lezyon olsun veya olmasın, fiziksel ve emosyonel disfonksiyona neden olarak yaşam kalitesini düşürmekte, iş yapabilirliği engelleyerek fonksiyonu bozmaktadır. Organizmada hiçbir görevi olmayan kronik ağrı kişiyi normal yaşamdan alıkoymakta, tedavisi de hekimi zorlamaktadır. Özellikle organize olmayan tedavi çabaları hastane kullanımını artırarak sosyo- ekonomik yük getirmektedir. Ağrı kliniğinde;

    Kansere bağlı tüm ağrılar

    Boyun omurlarındaki kireçlenmeye bağlı ağrılar

    Trigeminal nevralji denilen yüz bölgemizde hissedilen tek taraflı ağrılar

    Atipik yüz ağrısı

    Boyun ve kola yayılan boyun fıtıklarına bağlı ağrılar

    El bileğinde karpal tünel sendromu denilen bilekten avuç içine yayılan ağrı ve uyuşukluk

    Omuzdaki kireçlenmeye bağlı ağrılar

    Bel fıtığına ve beldeki kireçlenmeye bağlı ağrı

    Zona geçirmiş fakat ağrısı geçmemiş ağrı

    Diyabetle gelişen ayaklardaki yaraya bağlı ağrı

    Diyabete bağlı sinir hasarı (nöropatik ağrı)

    Damar hastalığına bağlı el ve ayaklardaki iskemik ağrıları

    Nedeni bilinmeyen karın ağrısı

    Protez önerilmiş; yaş ve sıra bekleme nedeniyle diz cerrahisi uygulanamayan hastaların dizin ön kısmındaki ağrı tedavisi konularında hizmet verilmaktedir.

  • Sağlıklı yaşamın kuralları

    SAĞLIKLI YAŞAMIN KURALLARI

    Akraba olmayan, doğuştan özrü bulunmayan (kongenital) sağlıklı ana ve babanın bebekleri genel olarak sağlıklı olarak dünyaya gelmektedir. Fakat modern eğitimden, dengeli beslenmeden yoksun beslenen ve spor yapmayan bireyler, yaşlandıkça sağlıklı özelliklerini zamanla kaybetmektedirler. İşte bu yüzdendir ki çok değerli insanlarımızı genç yaşta kaybetmenin üzüntüsüne sık sık katlanmak zorunda kalmaktayız. Oysa gelişmiş ülkelerde yaş ortalaması artık 90 lı yaşlara tırmanmaktadır. Oysa ülkemizde maalesef her 3 dakikada bir insanımız kalp krizinden hayatını kaybetmektedir.

    Bizi Sağlıklı Yaşama götüren iki yol vardır:
    1- Dengeli beslenmek , sigara ve alkollü içecelerden uzak durmak ,
    2- Açık havada düzenli spor yapmak ,

    Bu yazımda sizlere her zaman ve her yerde kolaylıkla uygulayabileceğiniz bir spor olan yürüme‘ den ve sağlıklı beslenmenin temel kuralları ile Huzurlu ve Mutlu bir Yaşam için Pratik değeri olan konuları anlatmaya çalışacağım.

    Yürüme: Gelişmiş ülkelerde bu sporu halkın yarıdan fazlası yaptığı halde ülkemizde maalesef yürümeyi tercih eden çok az kişi vardır.

    Yürümek çok yararlı bir spor dalıdır. Çünkü yürürken tepeden tırnağa bütün vücudumuz antrenman yapmış olur. Sağlıklı yaşama sayılamayacak kadar çok katkısı bulunan bu sporun yalnız bedensel değil, ruhsal yararları da vardır. Spora ve özellikle yürümeye önem veren toplumlarda kalp, kardiyovasküler, akciğer, eklem, spor ve çocuk hastalıkları ile ilgili dernekler halkı aralıksız uyarmakta, yürümenin, dengeli beslenmenin, önemini sürekli vurgulamaktadırlar.

    Yürüyen bir insanın akciğerlerinden bacaklarına, sırtından beynine kadar tüm vücudu hareket etmektedir. Vücutta toplanan fazla statik elektrik enerjisi de yürüme ile topraklama yoluyla vücuttan uzaklaştırılmaktadır. Vücutta toplanan zararlı yağları eritmek için de en geçerli yöntem yürümek ve spor yapmaktır. Belin alt bölgelerinde ağrılarından yakınan kişiler de yürüme sporu yapmaları öğütlenmektedir.

    Sırt ağrılarından sürekli olarak sorunu bulunan 192 kişiden yürümeye başlayanların % 94 ünün ağrılarının azaldığı tespit edilmiş bilimsel bir gerçektir. Bu hastaların büyük bir çoğunluğun bel kaslarının kuvvetlendiği, daha rahat hareket edebildikleri ve vücutlarının daha esnek bir duruma geldikleri saptanmıştır .

    Haftada 4 kez günde 3 km yürüyen insanların sırt ağrıları ve snirsel gerginliklerinin büyük bir ölçüde azaldığı da saptanan bir gerçektir.

    Düzenli bir yürüyüş kalbin kaslarını kuvvetlendirmekte, çalışma yükünü azaltmakta ve dinlenme süresini uzatmaktadır. Bu bakımdan yürümek özellikle kalp ve damar hastalıklarından yakınanlar için çok yararlıdır. Çünkü yürüyenlerin tüm vücut hücreleri havanın oksijeninden daha çok yararlanır.

    Bu sporu yapanların kanlarındaki trombositler (kanın pıhtılaşmasında rol oynayan kan hücreleri) birbirine yapışarak kümeler oluşturamamakta ve böylece damarlar tıkanmamaktadır. Yürüme sporunu alışkanlık haline getiren kişilerde; Kalp krizlerinin azaldığı, Kanın akış hızı kolaylaştığı, Kanlarındaki Kolesterol ve Trigliserid düzeylerinin de (sağlıklı bir diyet ile birlikte) azaldığı bilimsel olarak saptanmış bir gerçektir. Yaşları 30-49 arasında olan kişiler üzerinde araştırmalar yapılmış , haftada beş kez günde 45- 60 dakika yürüyenlerde kalp hastalıklarının çok daha seyrek görüldüğü de saptanmıştır.
    Yürümek, Hipertansiyonu (yüksek tansiyon) aşağı çekerek onu kontrol altında bulundurur. Hafif yada orta derecede hipertansiyonu olanların kan basınçları , yürümeye başladıktan birkaç hafta sonra normale düşmektedir. Yürüme sporunu yapan hipertansiyonlu hastalarda % 20 – 25 oranında bir iyileşme olmakta, bu iyileştirme yönteminin tansiyonu düşüren, dinlendirici, antihipertansif ilaçlarla (ACE İnhibitörleri ve Kalsiyum Kanal Blokerleri ) daha yararlı olduğu saptanmıştır. Aslında alınan tüm sentetik ilaçların yan etkileri ve vücutta uyuşmazlıklara yol açtığını da göz önünde bulundurmak gerekir.

    Yürüme sporuna başlayanların kemikleri ve iskelet sistemi, omurgaları ve eklemleri kuvvetlenmeye başlar. Bu özellikle Menapoz sonrasındaki bayanlar ve Andropozdaki erkekler için de çok yararlıdır. Bu dönemde görülen Osteoporozun (kemiğin süngerimsi biçim alması) tedavisinde ilaçlarla birlikte yürüme sporu iyileştirmeyi hızlandırmaktadır.

    Yürüyenlerin beyninde ağrıları ve acıları yok eden ENDORFİN adını verdiğimiz (Morfinden 10 kat daha kuvvetli ağrı kesici özelliği olan ve beynimizin üretip salgıladığı bir molekül) molekül artmakta ve bu sayede insanların yaratıcı yeteneklerinde gelişme olmaktadır. Vücut antranmanları ve yürüyüş ayrıca endişe ve korkuları da gidermektedir

    Sağlıklı bir Yaşam için ,
    1- Gürültüden, gerilimli yerlerden uzak durun ,
    2- Bol bol yürüyüş yapın ,
    3- Mümkünse Deniz kenarında yürüyün, Yüzün Yüzme sporunun Sağlık üzerine çok büyük yararı olduğu saptanmış bir gerçektir.
    4- Sakin, Temiz, Su Kenarlarında Gezi ve Yürüyüş, Piknik yapın ,
    5- Alkol , Sigara ve Uyuşturucudan uzak yaşayın ,
    6- Yaşamı ve İnsanları sevin ,
    7- Olumsuz, Negatif , Karamsar insanları yaşamınızdan çıkartın ,
    8- Mutlaka her gün müzik dinleyin ,
    9- Sürekli Pozitif düşünün, Sakin olun, Acele etmeyin (Unutmayın ki EN KRİTİK AN EN SAKİN OLUNMASI GEREKEN ANDIR )
    10- Yapamam , Başaramam , Mümkün değil , Olmaz bu kelimeleri yaşamınızdan atın.
    11- Asla Umutsuzluğa kapılmayın, çaresizliğe düştüğünüzde bir hekimden mutlaka profesyonel yardım alın .
    12- TV’lerde konuşan ve hekim olmayan insanların söylediklerine inanmayın, kendi kendinize hastalık teşhisi koymayın ve kesinlikle hekim kontrolü dışında İlaç kullanmayın ,
    13- Bol ve Temiz, Kireci az su için ,
    14- Uykunuzu aksatmayın mümkünse günde en az 8 saat uyuyun,( Unutmayın ki en iyi dinlenme şekli uykudur.)
    15- Günlük yaşamınızda ve TV de sizi geren, sıkıntı veren olay ve kişilerden hemen uzaklaşın ,
    16- Her zaman sakin olun, sıkıldığınız zaman derin derin nefes alın rahatladığınızı göreceksiniz.
    17- Olumlu, Yaşam Sevinci veren , Dizleri seyredin – Kitapları okuyun , Karamsar , Kötü , Tehlikeli yerlerden hemen uzaklaşın,
    18- Yapıcı olun, Gülümseyin ve hayatınızı Mutlu, Huzurlu bir biçimde yaşayın. (Unutmayınız ki Mutluluk ve Huzuru Para ile satın alamazsınız. )

    Şimdide biraz da beslenme ile gerçeklerden bahsedeceğim. Bol bol sebze ve meyve yiyin, yumurta iyi bir besin kaynağıdır. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar ve gençlerde çok iyi ve ucuz bir besindir. Fakat özellikle 40 lı yaşlardan sonra yumurtayı haftada 1 yada 2 ye düşürün. (Unutmayın ki yumurtanın sarısında yaklaşık 200 mg kolesterol vardır ). Tavuk yiyin, bol bol balık tüketin. Balığı mümkünse ızgara olarak yiyin. Kırmızı eti mümkün olduğunca az tüketin ve özellikle et yağının olduğu kısımları kesinlikle yemeyin. Tereyağını, margarini ve diğer katı yağlar ile (ki bunlar doymuş yağlardır ve kalp için çok çok tehlikelidir ) mümkünse kullanmayın. Kızartmalardan uzak durun. Haşlama ve ızgarayı tercih edin. Fritöz kullanımında kullandığınız bitkisel sıvı yağı mümkünse 3 defadan fazla kullanmayın. Zeytinyağı tüketin (zeytinyağının kandaki HDL : High Density Lipoprotein adını verdiğimiz iyi huylu kolesterolü yükseltip damarlarımızı koruduğu bilimsel olarak tesbit edilmiş bir gerçektir.) Antioksidan özelliği olan Turunçgillerden portakal, mandalina, greyfurt ve limonu bol tüketin. Yeşil bitkileri mutlaka sofranızda bulundurun. Hayvansal yağı kesinlikle kullanmayın mümkünse evinize bile sokmayın.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Kilo fazlalığı sağlığımızı nasıl etkiler?

    Obezite nin görsel açıdan hastayı kendini kötü hissetmesinden çok daha önemlisi sağlığa ciddi zararlar verebilmesi ve bu sayede hayat kalitesinin gittikce düşmesidir.

    Obeziteyle oluşma riski artan hastalıklar

    Diabet ( type ll) in obez kişilerde görülme şansı normal kişilere göre 2 kat artar.

    Safra kesesi hastalıkları

    Osteoarthrit ( kıkırdak ve kemiklere dejenerasyon).

    Uyku apnesi

    Astım

    Kanser ( bayanlarda rahim, kolon,böbrek,safre kesesi, ve menopoz sonrası meme kanseri) erkeklerde ise (kolon, rektum, ve prostat kanseri)

    Gebelik Komplikasyonları,

    Period düzensizlikleri,

    Hirsutizm ( vücut ve yüz bölgesinde aşırı kıllanma)

    İdara kaçırma ( stres incontinence)

    Cerrahi riskinin artması,

    Psikolojik problemler( pnsycosocial)

    Kardiovaskular hastalıklar ve erken ölüm.

    Kime kilolu diyoruz?

    Vücut Kilo Endeksi
    (Body Mass İndex): ni hesaplayarak ve normal sınırlarla karşılaştırarak,kilolu(overweight) veya obez(obese) olup olmadığımızı anlayabiliriz.
    Bu rakamlara bir göz atalım ;
    Zayıf <18
    Normal =18-24(arası)
    Kilolu =24-30(arası)
    І .derece Obez 30-40
    II .derece Obez >40

    Bel çevresi ölçümü

    Normalın ustunde olan kişilerde kalp ve damar hastalıkları riski artmaktadır ;

    Kadınlarda

    Normal <80 cm

    Riskli = 80-88 cm arası

    Yüksek Riskli >88

    Erkeklerde

    Normal < 94 cm
    Riskli = 90 -102 cm arası
    Yüksek Riskli > 102 cm

    Çocuklarda Obezite

    Her geçen sene şişman çocukların sayısı artmaktadır.Hayat tarzının değişmesi yani yedikleri diyet ve fiziki aktivitenin azalması en önemli iki etkendir. Bir obez çocuk 44 kez kardiovaskular risk faktörleri daha fazla taşımaktadır.( yani obezite çocuklukta bile masum değildir). Aslında bu obezite epidemsinin nedeni değişik faktörlerden kaynaklanır. Onlardan bazılar; yiyecek sanayisinin çok kalorili yiyecekler üretmesi( fast foood lar), çalışan annelerin oranında artma ,ev yemeklerinin yapılmasında azalma ve çocuklara daha az göz kulak olabilmek , teknolojinin ilermesi ve apartman hayatı , bilgisayar, cep telefonu bipod vs)önemli ölçüde fiziki aktivitenin azalmasına neden olmuştur.

    Neden çocuklarda obezite önemlidir

    · Çocuğun kendine güveni azalır, kendi vücudunun imajı onu hafif de olsa depresyona sokabilir. Bu da davranış biçimini etkiler ve değişik sorunlar ortaya çıkabilir. Okul performansları gitgide düşebilir. · Kilolu çocukların (8/15 yaş) % 75 i şişman erişkinler olurlar. · Kilolu çocuklarda Diabet, kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları riski yaş ilerledikce yükselir. · Uyku apnesi kilolu çocuklarda daha fazla görülür.

    Hangi Çocuğa Obez diyoruz

    (V.K.E) Vücut Kitle Endeksi , vücudun yağ oranını göstergesidir. Kilo (kg) rakamını boyun karesine(mxm) bölünmesiyle değişik yaş aralıklarında ,normal standartlara göre değerlendirilir.

    1-2 yaş grubunda VKE = 19

    2-6 yaş grubunda VKE = 18

    6-10 yaş grubunda VKE = 18-21

    10-18 yaş grubunda VKE 21-26’ arası normal 26 üstü obezite olarak kabul edilir.

    Laser Needle çocuk obezitesinde de kullanılabilir mi?

    Erişkin obezite tedavisinde olduğu gibi,Lazer Akupunkturun tüm faydalarından yararlanmak (açlık hissinin kontrol altına alınması,midenin toparlanması ve özellikle tatlı ve çikolata düşkünlüğünün kontrolü ) kilolu çocukların tedavisinde de mümkün ,sadece çocuklarda büyüme hızını etkilememek adına , çocuğun yaşına ve hedef boy ve kilıosuna uygun ,günlük alınacak Kalorisi belirlenip,diyet listesi hazırlanması gerekir .Çocuklar, gelişme döneminde oldukları için kalori dengesini çok iyi belirlemek lazım,çünkü çok düşük kalorili diyetler uygulanırsa kilo vermek hızlanır ama büyüme hızı (boy uzaması)da negatif yönde etkilenebilir. Esas olarak bu diyette, ağırlık proteinli gidalara verilir ve aşırı karbohidrat tüketiminden kaçınılır.

    Akupunktur ile zayıflama hedeflenirse ,çocuğun yaşı 11- 12 yaş ve üzeri olması başarı ranını yükseltir .Daha küçük çocuklar genelde fazla kiloları olsa bile yeterince durumu ciddiye alamazlar ve önerilen tavsiyelere uymaları söz konusu olamaz .11 yaş ve üzeri çocukların bir çoğunda artık dış gorünüş ve model almalar onem taşımaya başlar ve çocuk psikolojik olarak ,tedavi sürecinde kendisine düşen görevleri yapmakta daha az zorlanır .

    12-18 yaş arası çocuklarda pozitif hasta –doktor ilişkisi bu yaştaki gençlerin motivasiyonunda ,diyete uymasında ve uzun vadeli devam etmesinde çok önemli rol oynayabilir.

  • Gıda takviyesi nedir?

    Diyet veya beslenme takviyeleri ismi de verilen gıda takviyelerinin ardında yatan fikir, yeterli miktarlarda tüketilmeyen besinlerin tedarik edilmesidir. Gıda takviyeleri, hap, tablet, kapsül, sıvı, vb. formunda sağlanan vitaminler, mineraller, aminoasitler, yağ asitleri ve diğer maddeler olabilir. Kısmen modern yaşam tarzının sonucu olarak, herkes sağlıklı bir şekilde beslenemeyebilir. Avrupa’da yapılan beslenmeyle ilgili araştırmalar, çeşitli mikro besinlerin alınması gerekenin altında alındığını ortaya koymaktadır. Ulusal araştırmalar arasında yakın zamanda yapılan bir karşılaştırma, D vitamini alımının yaygın bir sorun olduğunu, düşük mineral alımının ise belirli yaş grupları arasında daha muhtemel olduğunu ortaya koymuştur.

    Genç kadınlardaki yetersiz demir alımı, bebeklerde düşük doğum ağırlığı, demir yetersizliği ve gecikmiş beyin gelişimi riskini de artırıyor. Folik asit değerleri de gebe kalabilecek kadınlar için çok önemlidir. Gebe kalmadan önce folik asit almaya başlamaları ve hamileliğin ilk 12 haftası boyunca buna devam etmeleri önerilir. Yeterli folik asit değerleri, spina bifida gibi siniryolu kusuruna sahip bebek doğurma riskini düşürebilir. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, Avrupalıların %50-70’inde D vitamini eksikliği olduğunu göstermektedir.

    Nüfus grubu

    Besinler

    50 yaş üstü kişiler

    D Vitamini, B12 Vitamini, folik asit

    Narin yaşlılar, düşük dozlu bir multivitamin takviyesinden faydalanabilir.

    Doğurganlık yaşındaki kadınlar

    Folik asit ve D Vitamini, muhtemelen demir

    5 yaş altı çocuklar

    A vitamini, C vitamini, D vitamini; fakat çok çeşitli yiyecekler yiyen iyi iştahlı çocukların bunlara ihtiyacı olmayabilir.

    Emziren kadınlar

    D Vitamini

    Cildini örtenler, esmer tenli olanlar veya evden çıkmayanlar

    D Vitamini

    Veganlar

    B12 Vitamini, D2 Vitamini