Etiket: Yaş

  • Sigara bel fıtığını tetikliyor

    BELİNİZDEKİ AĞRININ SEBEBİ FITIK OLMAYABİLİR

    Her organımıza büyük zararlar veren sigara, bel ağrısına da neden olabiliyor. Uzun saatler ayakta duran ve oturanların yanı sıra sigara kullananlar da risk altında bulunuyor. Sigaranın neden olduğu öksürük bile vücudu zorladığından fıtığa sebebiyet verebiliyor.

    Bel bölgesi, vücut ağırlığımızı taşıyarak yükü kalçadan bacaklara aktaran ve aynı zamanda günlük aktivitemiz içerisinde gövdemizin hareketli olmasını sağlayan bir yapıdır. Belimizde 5 adet omur ve bunların arasında kıkırdak yastıkçıklar (disk), eklem yapıları, bunlara destek olan kaslar ve diğer yumuşak dokular bulunur. Bel omurlarının yük taşıma, hareketlerimize katkı sağlama, omurilik ve sinir köklerine koruyuculuk gibi görevleri vardır. Bu bölgeden kaynaklanan sinirler, bacakların kas kontrolünü, duyusunu, idrar, gaita ve seksüel fonksiyonların kontrolünü sağlar. Bel ve sırt kasları zayıf olanların yanı sıra sigara içenlerin, uzun süre oturanların ve ayakta kalanların bel ağrısına yakalanma riski daha fazladır. Sigara belde kan dolaşımını azalttığından ağrıya neden olur. Öte yandan sigaranın sebep olduğu öksürük fıtığa da yol açabilir.

    KALP HASTALIKLARINDAN SONRA İKİNCİ SIRADA

    Bel fıtığı, insanoğlunun ayakta durmasının bir bedelidir. İki bel omurgası arasındaki süspansiyon görevi gören diskin daha sert olan dış katmanındaki bir çatlaktan iç kısımdaki kısmen daha yumuşak olan dokunun arkaya doğru yer değiştirmesi sonucu omurilik veya sinir köküne bası yapması ile oluşan bir hastalıktır. Bel fıtığının bulunduğu omurga seviyesi, bu segmentteki yerleşimi ve evresine göre çeşitleri vardır. En sık L5-S1 ve daha sonra L4-5 omurgaları arası görülür. Yerleşimine göre de en sık santral (orta hat) ve parasantral (orta hattın bir miktar yanında) da ortaya çıkar. Bel ağrısı, gelişmiş toplumlarda görülen kronik hastalıklar arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı almaktadır. Cerrahi tedavi yapılan hastalıklar arasında ise beşinci sırada bulunmaktadır. Bu derece yaygın olan bel ağrılarını “akut” ve “kronik” olmak üzere 2 gruba ayırabiliriz. Akut bel ağrılarında genellikle ağrı birkaç gün içerisinde azalır ve birkaç hafta sonra tamamen geçer. Ağrı 3 aydan daha fazla sürüyorsa bu ağrıya kronik bel ağrısı denir.

    30’LU 40’LI YAŞLAR RİSKLİ

    Bel fıtığı en sık 30’lu, 40’lı yaşlarda görülür. 20 yaş altı veya 60 yaş üstünde görülme sıklığı daha azdır. Bu hastalık, ciddi iş gücü ve maddi kayıplara neden olur. Sosyo-kültürel olarak insanların gündelik yaşamlarını ve hayat kalitelerini önemli ölçüde etkiler. Yapılan çalışmalar insanların yüzde 80’inin hayatlarının bir döneminde bel ağrısı yaşadığını gösteriyor. Ama bu bel ağrılarının hepsi bel fıtığı değil. Çünkü beli ağrıyan hastanın yaklaşık yüzde 2 ila 5’inde bel fıtığı saptanmaktadır. “Belim ağrıyor, fıtığımın olma ihtimali de az, o zaman doktora gitmeme gerek yok!” düşüncesi çok büyük yanlış. Her hasta ameliyat gerektirmez. Adeta merdivenin basamakları gibi bu hastalığın tedavisinde de basamak basamak tedavi uygulamak gerekir. Öncelikle ilaçlarla, kısa süreli istirahatler vererek, hastanın gündelik hayatını tekrar bir gözden geçirmesini sağlamak gerekiyor. Bunlar yetmezse gerektiğinde fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlarıyla el ele çalışılmalı. Tüm bu yapılanlardan sonra hastada anlamlı bir sonuç elde edilmezse ameliyat olması önerilir.

    OTURURKEN BELİNİZİ DESTEKLEYİN

    Bel fıtığının cerrahi tedavisinde mikrodiskektomi denilen yöntem kullanılıyor. Bunun yanı sıra hastaya özgü yapılan değerlendirme sonucu, fıtığının yerleşimine göre de uygun olgularda minimal invazif bir cerrahi yöntem olan endoskopik diskektomi de uygulanabilir. Bugün tıbbının geldiği nokta artık bu hastalığı korkulu bir rüya olmaktan çıkartıyor. Hastaların şikayetlerini doğru dinlenip iyice muayene edilerek irdelenmesi, doğru tetkiklerle tanının ortaya konması, hastaya özgü doğru tedavi stratejisinin belirlenmesi, cerrahi gereken hastalara da doğru cerrahi tekniğin uygulanmasıyla yüz güldürücü sonuçlar elde etmek mümkün. Günlük yaşamda fıtık ile karşılaşmamak için eğilerek iş yapmamaya özen göstermeliyiz. Yerden bir şey alırken dizleri kırmak, yükseğe uzanmaya çalışmamak ve ağırlık taşırken yükü iki kola eşit dağıtmak gerekiyor. Özellikle oturarak çalışanlar için dik durmak ve beli desteklemek de büyük önem taşıyor.

  • Her unutkanlık alzheimer  mı?

    Her unutkanlık alzheimer mı?

    Kişinin etkinliklerinde kısıtlılığa yol açan ve beynimizin en önemli işlevlerinden biri olan bellek bozukluğu sonucu ortaya çıkan bir sorun unutkanlık olarak adlandırılır. Yaşlılarda bunama hastalığının ilk bulgusu olabileceğinden dolayı özellikle ciddiye alınması gerekir. Yaşlanma ile kişilerde ılımlı bir unutkanlık olması normaldir, endişelenmeye gerek yok, “Yaşla-ilintili unutkanlık” ismi verilen bu durum ilerlemediği sürece herhangi bir hastalığa yol açmaz. Fakat bu tip hastaların periyodik olarak takip edilmesi gerekir, çünkü bu unutkanlık, eğer ilerleme gösteriyorsa, ciddi hastalıkların habercisi olabilir.

    Daha genç yaşlarda görülen unutkanlığın nedeni ise sıklıkla psikiyatrik sorunlardır. Günümüzde şehir ve çalışma hayatının getirdiği stres, depresyon beyin işlevlerinden dikkatin toplanması ve kontrol etmeyi bozarak unutkanlık yapar. Ayrıca bazı vitamin eksiklikleri, guatr hastalıkları, beyin tümörleri, beyin damarındaki tıkanmalar, beyin kanamaları, MS ve daha bir çok hastalık da kendisini unutkanlıkla gösterir. Unutmamamız gerekir ki devam eden bir unutkanlık tıbbi olarak araştırılmayı hak etmektedir.

    Yaşlılıktaki hangi unutkanlık durumlarında endişelenilmelidir?

    Yaşlılıktaki her türlü unutkanlık bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanı, nörolog, psikiyatrist ve geriatrist tarafından görülüp değerlendirilmelidir.

    Unutkanlığı giderek artan, unutkanlık dışında yol bulamama, aritmetik yapamama, içe kapanma, canlı hayaller görme gibi ilave bulguları olan, ailesinde Alzheimer hastası olan, felç geçiren, ciddi kaza geçiren kişilerde unutkanlık daha ciddiye alınmalıdır. Bilinen bir nörolojik hastalığı olan (örnek olarak beyin damar hastalığı, Multipl Skleroz, epilepsi gibi) veya diğer tıbbi hastalıkları olan ( şeker hastalığı, kalp krizi, herhangi bir kanser gibi ) kişilerdeki unutkanlığın altında mevcut hastalıklar yatabildiğinden daha özenli ve ayrıntılı bir inceleme gerekir.
    Unutkanlık nasıl değerlendirilir?

    Öncelikle hekim, kişinin şikayetlerini dinler, tüm öyküsünü alır ve hastayı iyi bilen bir yakını ile konuştuktan sonra unutkanlığın günlük yaşamdaki etkisini anlar. Hastayı en iyi bilen yakını her zaman aileden birisi olmak zorunda değildir. Bazı durumlarda bu kişi, bir komşu, evdeki bakıcı kadın, mahalledeki bakkal gibi başka birisi de olabilir.

    Ardından “nöropsikolojik testler” adı verilen ve kişi ile yüz yüze ona sorular sorma, çizimler yaptırma ve bazıları bilgisayar başında tuşlara basma şeklinde yaptırılan bir takım testler ile unutkanlığın tipi ve şiddeti ölçülür. Bu testlerin ardından hekim gerekli görürse beyin tomografisi, EEG, lomber ponksiyon, SPECT,PET, kan-idrar tetkikleri gibi ek tetkikleri isteyebilir. Beyin MRG incelemesi özellikle nadir rastlanan ama unutkanlığa yol açabilecek diğer nedenleri dışlamada oldukça etkindir. Bazı durumlarda B12 ve folik asit gibi basit vitamin eksiklikleri, guatr gibi hastalıklarda unutkanlık yapabileceğinden bunlara yönelik kan testleri de yapılmalıdır. Bütün tetkikler ile birlikte hekim bir klinik tanıyı koyar.

    Normal Basınçlı Hidrosefalisi olan hastalarda da unutkanlığın ön planda olduğunu unutmamalıyız ve mutlaka ayırıcı tanı yönünden daha sonra pişmanlıklar yaşamamak adına bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanından da görüş almalıyız.

    Alzheimer Hastalığı ve Unutkanlık

    Alzheimer hastalığı bunama yapan hastalıklar içinde en sık izlenen bozukluk olup ilk bulgusu unutkanlıktır. Zaman içinde bu unutkanlığa yön bulamama, giyinememe, idrar tutamama ve çeşitli davranış bozuklukları eklenir.

    Alzheimer hastalığı henüz nedeni tam aydınlatılamayan şekilde beyin hücrelerinin programlanandan daha erken ölmesi nedeniyle olmaktadır ,yaşla beraber her kişide beyin hücre ölümü olmaktadır ama Alzheimer hastalığında bu süreç çok hızlı ve erken olmaktadır. Hücre ölümüyle birlikte beyin yavaş yavaş küçülür. Alzheimer hastalığı bulaşıcı bir hastalık veya kanser değildir.

    Bu hastalık için en önemli risk faktörü ileri yaşlı olmalarıdır. Günümüzde tüm dünyada hızla artmakta, 65 yaş ve üstü kişilerde sıklıkla görülmektedir. Alzheimer hastalığının görülme sıklığı yaş ile artmaktadır (65 yaş üstü 100 kişiden 8’inde Alzheimer hastalığı görülmektedir). Yaşlanma kaçınılmazdır. Günümüzde Türkiye’de 230 bin civarında Alzheimer hastası olduğu düşünülmektedir ve bu sayı ileride maalesef artacaktır. Genç nüfusun giderek yaşlanacağı bir ülke olarak Türkiye’de 30-40 yıl sonra bu hastalığın en önemli sağlık sorunu olacağını söyleyebiliriz. Mevcut tedavilerin erken dönemde etkili olmasından dolayı ve çeşitli koruyucu tedbirleri almak amacıyla hastalıkta ERKEN TANI çok önemlidir.
    Hastalık için en önemli risk faktörleri ise Yaş (değiştirilemez faktör), geçmişte depresyon (değiştirilebilir faktör), damar hastalıkları (Kalp krizi, tansiyon yüksekliği, kolestrol yüksekliği vb gibi) değiştirilebilir faktörler, geçmişte ciddi kafa travmaları, düşük eğitim düzeyi.
    Korunmak için ne yapmalıyız?

    Genel sağlımıza dikkat etmeliyiz.

    Sağlıklı yaşlanmalıyız.

    Tansiyon yüksekliği, kolestrol yüksekliği gibi kalp hastalığı riskleri bunama için de risk faktörü olduğundan kontrol altına aldırmalıyız.

    Zihinsel aktivite yapmalıyız. Bulmaca, su doku çözmeli, kitap okumalıyız.

    Düzenli yürüyüş yapmalıyız ve vücudumuzu zinde tutmalıyız.

    Düzenli beslenmeliyiz. Katı yağlar yerine sıvı yağlar tüketmeliyiz, daha çok yeşil sebzeli yiyecekler yemeliyiz.

    Özellikle depresyon gibi psikiyatrik hastalıklar varsa tedavi olmalıyız.

    Aşırı alkol tüketmemeliyiz.

    Sigara içmemeliyiz.

    Unutkanlık olduğunda “yaşlılıktandır” demeyip bir hekime başvurmalıyız.

    Normal Basınçlı Hidrosefalisi olan hastalarda da unutkanlığın ön planda olduğunu unutmamalıyız ve mutlaka ayırıcı tanı yönünden daha sonra pişmanlıklar yaşamamak adına bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanından da görüş almalıyız.

  • Skolyoz tipleri ve skolyoz tedavisi

    Doğuştan olan (konjenital) Skolyoz: Doğuştan (Konjenital) skolyoz un genelde kalıtsal olduğu düşünülmez. Fakat, kalıtsal olabilecek başka durumlarla konjenital skolyoz kalıtsal hastalığa eşlik edebilir. Bu nedenle, sadece konjenital skolyoz bulgusuna rastlanan ve başka bir genetik bozukluğu (Klippel-Feil sendromu,VACTERL, Goldenhar, vs.) olmayan bir çocuğun, anne ve babasının benzer konjenital skolyoz olan başka bir çocuklarının olma ihtimalinde artış söz konusu değildir. Bu durum genellikle anne karnındaki geçirilen enfeksiyonlar, şeker hastalığı, bazı vitamin eksiklikleri gibi etmenler nedeniyle omurgadaki bir kusura-deformiteye veya birbirine kaynamış kaburgalara bağlıdır. Konjenital skolyoz ilk yıllarda hızlı bir ilerleme gösterir. Bu sebeple erken dönemlerde ortaya çıkan konjenital skolyoz tedavisi süreci küçük yaşlarda cerrahi müdahaleyi gerektirebilir. Bu hastaların mutlaka bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir.

    Bazen konjenital anormalliklerin sebep olduğu eğriliklerin altında ve/veya üstünde vücut dengeyi sağlamak için ikinci bir omurga eğrilikği oluşturur. Bu eğrilik belli bir zaman sonra artış gösterebilir ve hatta bazen konjenital eğrilikten daha ciddi boyutlara ulaşabilir. Korse bu hastalarda ikincil eğrilik kontrolü veya ilerlemesinin geciktirilmesi için kullanılabilir. Ancak çok küçük çocuklarda (0-5 yaş) korse uygulamak zor olduğu için genel anestezi altında yapılan düzeltme gövde alçıları tercih edilebilmektedir. Küçük yaş skolyozunda korse tedavisi 60 dereceye kadar çıkabilmektedir. Burada amaç, omurga eğriliğinin ilerlemesini yavaşlatmaktır. Skolyoz un bu aşamasında, belirli zaman aralıklarıyla muayeneler ve röntgenlerle “kontrollü gözlem” ismi verilen bir döneme girilir ve deformitenin nasıl davrandığı izlenir. Altmış derece üzerindeki eğrilikler var ise skolyoz ameliyatı yöntemi tercih edilmektedir. Bu eğrilik büyüme sona erdikten sonra da artmaya devam eder. Bu sebeple ilerideki komplikasyonları önlemek, ve kozmetik sonuçlar açısından cerrahi uygulanmaktadır. Konjenital skolyoz hastasına erken cerrahi gerekliliğinde cerrahi her yaşta yapılabilir ancak genellikle hasta 1 yaşına gelinceye kadar cerrahi ertelenebilir.

    Küçük yaşlarda skolyoz ameliyatı ile yapılan füzyon işlemi omurganın büyümesini durdurmaya yöneliktir. Bu cerrahi müdahale çocuklarda 5 yaşın altında yapılırsa omurilik kanalının dar kalmasına, 8 yaşın altında yapılırsa akciğer gelişiminin bozulmasına, 10 yaşın altında yapılırsa göğüs kafesinin gelişimin bozulmasına neden olabilir. Göğüs kafesi yeterince büyüyemez ise akciğer-solunum ile ilgili sorunlar ortaya çıkabilir. Son olarak, özellikle 10 yaş altında uygulanacak füzyon işlemi gövdenin kısa kalmasına neden olabilir. Erken cerrahi müdahale çoğu zaman büyümenin devamına izin verecek yöntemlerin uygulanmasıdır.

    Söz konusu bu yöntemlere gelince, bazı durumlarda sadece anormal omurun çıkartılması (hemivertebrektomi) ile eğrilik ortadan kaldırılabilir. Ameliyat sonrası 3 ila 6 ay arası gövde alçısı uygulanır. Çok küçük çocuklarda eğrilik uygun ise füzyon yapmadan eğriliğin üst ve altına konan vidalarla birleştirilen manyetik çubuklar aracılığı ile alçı kullanılmaksızın düzeltme sağlanabilir. Daha sonra 6 ayda bir poliklinik şartlarında yapılan periyodik uzatmalarla eğriliğin kontrolü erişkin yaşa kadar sağlanmaya çalışılır ve erişkin yaşta füzyon işlemi uygulanır. Skolyoza eşlik eden kaburga anomalileri ve yetersiz göğüs gelişimi gözlenen çocuklarda göğüs kafesine yerleştirilen çubuklarla (VEPTR) hem göğüs kafesi anormalliği düzeltilebilir hem de füzyon yapmadan eğriliğin kontrolü sağlanabilir. Bu hastalarda da 6 ayda bir periyodik uzatmalar yapılması gerekebilir.

    Hastalarımızın %90’ında tek bir ameliyat ile sonuç alınmaktadır. Ameliyatın ertesi günü hastalar ayağa kaldırılarak yürütülür. Hastanede kalma süresi yaklaşık 5 gündür. Ameliyat sonrası üçüncü haftadan sonra genellikle günlük aktivitelere dönüş mümkün olur.

    Nöro-muskuler Skolyoz: Mesela beyin hasarına bağlı spastik çocuklarda ya da Polio (çocuk felci), veya kas erimesi gibi durumlara bağlı olarak kasların felci sonucunda oluşabilir. Nöromusküler skolyoz durumunda diğer tip skolyozların aksine solunum sıkıntısı ve duyu kusurlarına ve de metabolik hastalıklar, bağ dokusu hastalıklarına daha çok rastlanabilmektedir. Bu hastalarda solunum problemleri, iletişim ve duyu kusurları ile epiletik nöbetler gibi nedenlerden ötürü tedavi sürecinde korse kullanılamayıp cerrahi müdahale için küçük yaşlar tercih edilebilir. Bu hastaların mutlaka bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir. Nöromusküler skolyozun tedavisi yukarıda anlatılan doğuştan olan (konjenital) skolyozdaki gibidir.

    İdiyopatik Skolyoz: En sıklıkla karşılaşılan bu skolyozlar, daha çok 10’lu yaşlarda daha önce düzgün olan bir omurgada, bilinmeyen bir nedenle ortaya çıkmaktadır. Skolyoz ergenlik döneminde büyüme ile ilerleme göstermektedir. Yani, omurga eğriliği daha da artmaktadır. Nedeni hala tam olarak bilinmemektedir (idiyopatik), ancak son zamanlarda yapılan çalışmalarda bazı genetik faktörlerin rol oynadığı ortaya konulmuş. İdiyopatik skolyozda omurlar kendi etraflarında dönerken yana eğilme meydana gelir ve sırtta veya belde asimetrik bir çıkıntı olur. İdiyopatik) skolyoz infantil skolyoz (0-3 yaş) ve juvenil skolyoz(3-10 yaş) tipinde de olabilir. Hasta hala büyürken konulan erken teşhis (Kız çocuklarında adet görmeden önce tespit edilen eğrilikler) çok önemlidir.

    Bu çocuklarda korse kullanılmasının amacı eğimin artışının engellenmeye çalışılmasıdır. Egzersiz, dans eğitimi ve atletizmi içeren normal aktivitelere devam edilmesi ve doktor gözetiminde olmak şartıyla bu aktiviteler sırasında korseye ara verilmesi ama korsenin günde en az 20-23 saat kullanılması gerekir. Korse özellikle eğimin 20 derecenin üstünde olduğu ve büyümenin devam ettiği çocuklarda etkilidir. Korse etkisi 40 derece üstü eğriliklerde ve iskelet gelişimi tamamlanmasına uzun yıllar olan çocuklarda azalmaya başlar.

    Bu durumda “kısa ve düzgün bir omurgayı, kısa ve eğri bir omurgaya” tercih ederiz ve erken dönemde kaçınılmaz olarak füzyon işlemini uygulamak zorunda kalabiliriz. Çünkü skolyoz cerrahi tedavisi omurganın dondurulması, hareketin ortadan kaldırılması ve büyümesinin durdurulması yani “füzyon” işlemidir. Tedavisi en güç olan ihmal edilmiş 70-80 derece üzerindeki eğriliklerdir. Bu eğriliklerde deforme omurganın çıkartılarak veya çıkartılmadan düzeltilmesi ve omurların titanyum çubuk ve vidalarla tespiti günümüzde kullanılan modern teknikler ve kazanılan tecrübe ile mümkün olabilmektedir. Skolyoz eğriliğini kontrol edebilmek için hem önden, hem arkadan füzyon gerekebilir. Spinal füzyonu sağlayabilmek için ya otogreft (kişinin kendisinin) ya da allogreft (başka birisinin) kemik, kemik benzerleri veya bu kaynaklardan birçoğunun birlikte kullanılması gerekebilir.

    Bunun dışında bazı durumlarda çok kısa bir omurga bölgesine füzyon uygulanması ile tamamen düzeltilebilecek skolyozlarda, kısa füzyonu tercih edebiliriz. Bu durumda füzyon ancak kısıtlı bir alana yapılacağı için omurga ve göğüs kafesi büyümesini ciddi etkileyemeyebilir. Ergenlik çağında ise omurilik kanalı, akciğerler ve göğüs kafesi yeterince geliştiği için aynı zamanda boy uzaması da büyük ölçüde tamamlandığı için füzyon işlemi çocuklarda olabilecek potansiyel sorunlara neden olmaz.

    Taburcu edilirken bazı hastalarda kısa süreli (3 ay) korse uygulanabilir. Çocuklar yaklaşık 3 hafta içinde okullarına dönebilirler. Üç ay sonrası yürüyüş ve yüzme gibi eksersizlere izin verilir, ancak birinci yıl sonuna kadar kontakt sporlar (karate, futbol, basketbol vs.) yasaklanır. Birinci yıl sonunda tamamen normal yaşantılarına dönmelerine izin verilir.

    Erişkin dejeneratif skolyoz: Genellikle 50 yaş üstünde omurga yapısının eskimesi ve yıpranma ve kemik erimesi (osteoporoz) sonucu omurganın boyun, sırt ve bel bölgelerinin herhangi birisinde oluşan skolyoz türüdür. Bu kişilerde omurganın sağlamlığı ve dengesi bozulup, ön-arka planda omurga ve gövdenin yana doğru yatmasına ve bel bölgesi anatomik açısının azalmasıyla gövdenin öne doğu yatmasına neden olabilir. Erişkin dejeneratif skolyoza ek olarak omurga yapısında ortaya çıkabilecek ek deformite olarak omurga kemiğinin öne kaymasına spondilolistezis, arkaya doğru kaymasına retrolistezis ve yana doğru kaymasına ise lateral listezis denir. Omurga yapısındaki omur kayması ağrıya neden olabileceği gibi, sinir ve/veya omurilik sıkışması bacak ağrısına ve kas güçsüzlüğüne neden olabilir veya faset eklemlerde dejenerasyon nedeniyle de şiddetli ağrı olabilir. Sonuçta yavaş bir ilerleme ile hastanın omurilik ve sinirleri bası altında kaldığından hareket kabiliyetleri etkilenir. Bu hastaların mutlaka bir beyin ve sinir cerrahisi uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir.

    Erişkin skolyozu hastalarında egzersiz ile birlikte korse tedavisi de uygulanabilir. Ancak korse tedavisi, bir fizyoterapist eşliğinde fizik-kondisyonu arttıracak egzersizler ve fizik tedaviye yardımcı bir yöntem olarak; kısa vadeli bir süre için düşünülmelidir. Fizik tedavi ve egzersiz ile birlikte ağrıları olan hastalar için ağrı kesiciler de verilebilir. Ayrıca özellikle faset eklemlerdeki ya da sinir basısı sonucu olan tahrişi (inflamasyon) gidermek için non-steroidal anti-inflamatuar ilaçlar da tedaviye eklenebilir. Hastalarda ağrı kaynağı yıpranmış faset eklemler veya sinir basısı sonucu oluşan radiküler ağrı ise bu hastalar için spinal enjeksiyonlar iyi bir alternatif tedavi yöntemi olabilir.

    Erişkin skolyoz için eğriliğin derecesi ve yarattığı şekilsel bozukluk sorunlardan çok ağrı, fonksiyon ve denge kaybı daha ön plandadır. Ancak ağrısız olsa da ilerlediği net olarak tespit edilmiş skolyozların daha fazla ilerlemesini durdurmak için ameliyat gerekli olabilir. Tüm cerrahi olmayan yöntemlere rağmen tedaviye yanıt vermeyen ve bu süre içinde (6 hafta-6 ay) ağrıları artan ve yeti kaybı oluşan hastalar için skolyoz ameliyatı önemli bir alternatif yol olabilir.

    Hastalarda omurga eğriliği yanı sıra ciddi dar kanal veya sinir basısına bağlı idrar kaçırma, büyük abdest kontrolü kaybı veya kaslarda güç kaybı var ise yine skolyoz ameliyatı ile tedavi yöntemi seçilebilir. Erişkin skolyoz ameliyatı, çocuk ve genç yaştaki skolyoz ameliyatlarına göre daha zorludur. Kişiye yapılan cerrahi müdahale süresi ve skolyoz ameliyatı sayısı da daha çok olabilir. Öte yandan kalp, akciğer, diyabet ve osteoporoz hastalıkları da skolyoz ameliyatı için doktora bildirilmesi gereken önemli bilgiler arasındadır.

    Skolyoz ameliyatı için amaçlanan eğriliğin dengeyi sağlayacak kadar düzeltilerek omurların kaynaştırılması (füzyon) ve sinir basılarının ortadan kaldırılmasıdır (dekompresyon). Bunların ne ölçüde ve genişlikte yapılması gerektiğine doktorunuz karar verecektir. Erişkin skolyoz ameliyatı sonrası hasta genellikle bir gece yoğun bakımda kalabilir. Skolyoz ameliyatı sonrası ilk gün hasta yatak kenarında oturtulur ve bacak egzersizleri yaptırılabilir. Aynı gün veya ertesi gün hasta ayağa kaldırılıp, bir iki adım yürütülür. Hastanın iyileştirme ve rehabilitasyon süreci için 1 hafta ila 10 gün arası hastanede tutulur. Taburcu olduktan sonra kendisine bir egzersiz programı verilir. Doktorun düzenli aralıklarla yaptığı kontrollerle tedavinin sonuçları değerlendirilir. Tüm bu süreçte kişinin bir an evvel normal yaşantısına dönmesi amaçlanmaktadır.

    Skolyoz söz konusu olduğunda romatizmal hastalıklar, omurga kırıkları, omurga enfeksiyonları gibi diğer bazı hastalıklar da neden olabilir.

  • Beyin tümörleri !

    Beyin Tümörleri
    Beyin Cerrahinin önemli bir hastalık grubunu beyin tümörleri oluşturmaktadır. En basit anlatımıyla beyin tümörü, beyindeki anormal hücrelerin çoğalımı ve kitle oluşturmalarıdır. Beyin tümörü, kafatası içerisinde karakterine göre düzensiz ya da düzenli bir biçimde büyüyerek beyin üzerine baskı yapar; ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde bulunduğu bölgeye ve baskı altında tuttuğu beyin alanına göre belirtiler verir; fakat öncelikli olarak beyin-omurilik sıvısı akışkanlığını bozup veya akımı tamamen durdurup kafa içi basıncının artmasına bağlı bulgular gösterir. Genel olarak beyin tümörlerini kötü huylu ve iyi huylu olarak sınıflandırabiliriz.

    Kötü Huylu Beyin Tümörü:

    Glial Tümörler: En sık görülen beyin tümörü yani beyin kanserlerinin çoğunu bunlar yapar. Kontrolsüz çoğalma özelliği olan hücreleri içerirler. Hızla büyüyüp çevrelerindeki sağlıklı dokunun içine uzanır, çok nadir de olsa omuriliğe, hatta vücudun diğer organlarına da yayılabilirler. Bunların klinikte nasıl seyredeceğini anlamak üzere evrelendirilmesi dört grupta yapılır: Evre I ve Evre II “düşük evreli” olarak adlandırılırken, Evre III (anaplastik astrositom) ve Evre IV (glioblastoma multiforme) ise “yüksek evreli” kabul edilir. Bu gruptaki bazı diğer tümörler; ependimom, medulloblastom, oligodendrogliomdur. Sağkalım süreleri ise patolojik evreleme (yani normal olmayan dokunun bazı özel boyama ve üretme teknikleri ile mikroskop altında incelenmesi), radyoterapi, kemoterapi alıp almama durumu, tedaviye yanıt ve yaş ile ilişkilidir. Düşük evreli glial tümör sağkalım süresi uzunken, yüksek evreli glial tümör için çok daha kısadır. Ayrıca düşük evreli tümörler yüksek evreli tümörlere dönüşebilir.

    Metastatik beyin tümörü :Vücudun başka yerindeki bir tümörün beyne yayılması sonucu gelişen tümörlerdir. Metastatik beyin tümörleri kan yoluyla yayılım gösterir ve en fazla akciğer, meme, kalın bağırsak, mide, cilt ya da prostat kanserlerinden kaynaklanırlar. Bazı hastalarda beyinde birden fazla alanda metastatik odak ta saptanabilir. Onkoloji kliniklerinde tanı konup, tedavi amacıyla yatırılmış hastaların %20-40’ında beyin metastazı görülmektedir. Bu oran tüm beyin tümörlerinin %10’unu oluşturur. Metastatik beyin tümörleri, diğer beyin tümörlerinden 4 kat daha fazla görülürler. Metastatik beyin tümörü riski 45-65 yaş aralığında artar, 65 yaş sonrası ise en yüksek orana ulaşır. Önce lokal anestezi ile yapılabilen stereotaksik cerrahi ile biyopsi alınarak kesin tanı konması tedavi seçimini kolaylaştırır. Bazı kanser türleri, başka organda yerleşik birincil kanserin saptanmasından yıllar sonra beyne metastaz yaparlar. Ancak çoğu beyin metastazı, birincil tümörün saptanmasından önce beyin dokusuna yerleşir. Bazı hastalarda da, beyinde metastaz saptandığı halde başka organda yerleşik birincil tümör bulunamaz. Kötü huylu beyin tümörü tedavi seçenekleri; cerrahi girişim, ışın tedavisi, ilaç tedavisi yani kemoterapi ve radyo-cerrahidir. Tedaviye yanıt ise tümörün köken aldığı odak, yayıldığı organ sayısı, metastatik lezyon sayısı, hastanın yaşı, ek hastalık bulunup bulunmaması gibi faktörlerle ilişkilidir.

    İyi Huylu Beyin Tümörü:

    Bunlar genellikle kafatası içinde ama beyin dokusu dışında gelişen tümörlerdir. Meningioma (bu grubun önemli bir kısmını oluşturmak üzere), hipofiz adenomu, kraniofaringioma, dermoid ve epidermoid tümörler, hemanjioblastom, kolloid kist, subependimal dev hücreli astrositom, nörinom bu grubun en sık karşılaşılan lezyonlarıdır. Yavaş büyürler, çoğunlukla belirgin sınırları vardır, nadiren yayılım gösterirler, ancak diğer organlardaki iyi huylu tümörlerin aksine; iyi huylu beyin tümörü beyin gibi bir organda yerleşmiş oldukları için bazen hayatı tehdit edecek durumlara neden olabilirler. Bazıları nadir de olsa kötü huylu tümöre dönüşebilirler.

    İyi huylu tümör genellikle çevrelerindeki beyin dokusuna yayılım göstermedikleri için ameliyatla tam çıkarılabilme şansları yüksektir. Ancak az oranda da olsa yeniden ortaya çıkabilirler.

    Çocukluk Çağı Beyin Tümörü:

    Çocuklarda beyin tümörü farklı hücre gruplarından ve erişkine göre beynin daha farklı bölgelerinde gelişirler. Çocukluk beyin tümörü erişkinlere göre daha erken tanınabilirler. Çocuklarda düşük evreli kötü huylu tümör, yüksek evreli hale dönüşebilir ama bu daha seyrektir. Beyin tümörü tüm çocuk kanserlerinin %21’ini oluştururlar. Her yaş çocuk beyin tümörü görülebiliyor olmasına rağmen, 7 yaş altı daha riskli bir dönemdir. En sık görülen çocuk beyin tümörü “gliom” dur. Bu tümörler beyincikte yer aldıklarında medulloblastom olarak adlandırılırlar ve hızla büyüyerek beyin omurilik sıvısı akışını engelleyerek kafa içinde basınç artışına neden olurlar. Medulloblastom beynin diğer kısımlarına ve omuriliğe de yayılabilir.

  • Kanal darlığı nedir?

    Tıpta lomber spinal stenoz denilen kanal darlığı omuriliği çevreleyen kemik ve bağ dokusu kireçlenmesiyle omuriliğe bası oluşması olayıdır. Genellikle 55 yaş üstünde görülür. Bayanlarda erkeklere göre daha fazladır. Eğer doğuştan omuriliğin geçtiği kanal dar ise daha erken yaşlarda da görülür. Omuriliğin ve her seviyede ondan çıkan sağ ve sol bacaklara giden sinirlerin üstünü örten ve onları dış etkilerden koruyan ligamentum flavum denilen bir bağ dokusu vardır. Bu doku yaşlanmayla veya kemik erimesine bağlı kireçlenmelerin artması ile kemikleşir ve omuriliği sıkıştırır ve bası oluşturur.

    Bu bası sonucu her iki bacakta ağrı yanma karıncalanma ve yürüme güçlüğü gibi belirtiler gözükür. Kişi kısa bir mesafe yürümeye çalışsa bile sık sık durup dinlenme ihtiyacı hisseder. Otururken vücudunu öne doğru eğer, anacak böyle rahatlar. Hastalık ilerlerse bacaklarındaki uyuşukluk ve yanmalar gece hastayı uyandırır, uyandığında bacaklarını bir kütük gibi hisseder, bacaklarını nereye koyacağını bilemez. Hastalığın ilerlediğini gösteren diğer bir belirti de bacaklara sık sık kramp girmesidir. En ileri safhada ise cinsel güç kaybolur, hasta idrar kaçırmaya başlar. Sadece uyuşmanın veya yanmaların olduğu dönemde hastaya fizik tedavi, yüzme ve eksersizler önerilir.

    Eğer bu darlık ileri derecedeyse yani hasta yürürken sık sık dinlenmek ihtiyacını duyuyor veya geceleri uyuşukluk nedeniyle uyanıyorsa mutlaka ameliyat gerekir. Daha önceleri kanal darlığı ameliyatlarında omurga kanalı iki taraflı açılır veya omurganın arka kemiği olduğu gibi alınırdı. Bu hastalarda zamanla omurga statiğinde bozulma olduğu gözlendi ve vidalar ve platinle omurga tespit edilmeye başlandı, hala da Türkiye’nin büyük bölümünde kanal darlığı ameliyatları bu şekilde yapılmaktadır. Fakat bu tip ameliyatlar büyük ameliyatlar olduğu için hastanın toparlanması ve normal yaşama dönmesi oldukça geç olmaktadır.

    ABD’de yaklaşır iki yıldır, ülkemizde benim ve birkaç seçkin beyin cerrahı tarafından uygulana yeni bir metot ile hastanın toparlaması, normal yaşama dönmesi çok daha kolay olmaktadır. Bu yöntemde hastanın omurgasının ağrının daha fazla olan bölümünden ufak bir kesi ile girilerek omuriliğin etrafındaki çıkıntı yapan kemikler ve kemikleşmiş bağ dokuları TUR adı verilen ve çok hızlı dönerek kemik dokuları yiyen bir aletle temizlenmektedir. Hastaya uygun pozisyonlar verilerek sadece girilen bölgedeki değil karşı bölgedeki basılar da temizlenebilmektedir.Bu ameliyat ancak çok hızlı devirli TUR aletleri ve modern mikroskoplar altında yapılabilir. Hasta bel fıtığı ameliyatlarında olduğu gibi bu ameliyattan birkaç saat sonra ayağa kalkabilir, aynı gün hastanede gecelemeden evine gidebilir ve birkaç gün içinde de normal yaşamına dönebilir. Bizim yaptığımız dar kanal ameliyatlarında hastanın sakat kalma, felç olma riski yoktur. Yeter ki hasta felç olmadan gelsin.

    Bu ameliyatlarda yapılan omuriliğin ve sinirlerin üzerindeki basıların kaldırılmasıdır. Omuriliğin ve sinirlerin içindeki hasarlara biz bir şey yapamayız. Ancak basılar kalktıktan sonra vücut yavaş yavaş onarıma başlar. Bu nedenle kanal darlığı olan hastaların tahribat başlamadan evvel başvurmalarında büyük yarar vardır.

  • Otizmin farkında mısınız?

    Nedir?

    Otistik Spektrum Bozukluğu, çocukluk çağında ortaya çıkan ve bireyin tüm yaşamını etkileyen, beynin gelişimsel bir bozukluğudur.

    Otistik Spektrum Bozukluğu, bireyin dış dünyadaki uyaranları algılaması ve bunları düzenleyip kullanması ile ilgili nörolojik bozuklukları kapsar. Bu terim, otizmin, ağır seyreden ilerleyici formlarının yanında hafif ve atipik şekilleri de içeren bir grup bozukluğu ifade eder.

    Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, beyin yapısı ve fonksiyonlarıyla ilgili giderek artan veriler, bu bozuklukların birçok sorundan etkilendiklerini göstermektedir.

    Erkeklerde kızlara oranla 3-4 kez daha sık görülmektedir. Genetik bir hastalık olduğu bilinmekte, birden fazla genin çok yönlü etkilendiği; yapısal, çevresel etkenlerin, anne ve doğum öncesine bağlı faktörlerin de, gelişiminde rol oynadıkları düşünülmektedir.

    Son yıllarda elde ettiğimiz kanıtlar, daha önce nadir görüldüğü sanılan bu hastalık grubunun çok daha sık, yaklaşık 100 veya 150’de 1 oranında olduğunu ortaya koymuştur. Bu, her gün hastane polikliniklerinde görülen birçok çocuğun aslında bu bozukluğa sahip olduğunu, ancak hiçbirine tanı konmadığını gösteren çok düşündürücü bir durumdur. Gerçekten de olguların ancak %10’una tanı konulduğu düşünülmektedir.

    Halen nedenleri ve kesin tedavisi tam olarak ortaya konamamış olan bu hastalık grubuyla mücadelede en önemli olan, onu tanımaktır.

    Belirtiler

    Otistik Spektrum Bozukluğu’nu tanımlamak için kullanılan birçok davranış özelliğinin tümü bir hastada bulunmaz ve aynı kişide belirtiler zamanla değişkenlik gösterebilir. Küçük çocuklarda ve hafif belirtilerle seyreden tiplerde ise Otistik Spektrum Bozukluğu’nu ayırt etmek daha da zordur.

    Erken belirtileri, çoğunlukla taklit yeteneğinin olmaması ve iletişime yönelik jestlerin gelişmemesi şeklindedir. Otistik belirtiler, hastaların yaklaşık üçte birinde genel olarak bir yaşından sonra, görece sağlıklı bir dönem sonrasında kendini belli eder.

    Göz temasının kurulamaması şeklinde farkına varılan, karşılıklı dikkatin gelişmemesi özellikle bebeklik döneminde saptanabilecek, önemli bir belirtidir.

    Konuşma gecikmesi, ve sesli uyaranlara cevapsızlık genellikle doktora başvuru sebepleridir. Bu çocuklarda, konuşma başladıktan sonra da dil gelişimi yeterli seviyeye ulaşmaz. Tekrarlayıcı davranışlar, ilgi ve aktivitelerinde sınırlılık, takıntılı davranışlar, dış uyaranlara karşı anormal tepkiler veya kayıtsızlık görülür

    Duygusal tepkilerin, gülümsemenin olmaması, ağrıya ve fiziksel yaralanmaya tepkisizlik, kendine zarar verme de sayılabilir.

    %10’u ise bazı konularda üstün özellikler gösterirler. Matematik, müzik gibi alanlarda ve belleğe dayalı uğraşlarda çok gelişmiş becerilere sahip olabilirler. Bir kısmı, çok küçük yaşta okumayı öğrenebilir.

    Tanı Otistik Spektrum Bozukluğu’nda laboratuar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri açısından tanı koydurucu olan belli bir bulgu mevcut değildir ve doğru tanıyı koymanın en önemli yolu klinik belirtilerdir.

    Ancak, manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG) gri ve beyaz madde hacimlerindeki anormallikler ve elektroensefalografi (EEG) deki paroksismal bozukluklar önemlidir.

    Görme ve işitme kusurları, epilepsi, zeka geriliği, hipotiroidi, fenilketonüri, ağır dikkat kusuru ve diğer organik beyin sendromları gibi Otistik Spektrum Bozukluğu ile karışabilen veya eşlik eden diğer tıbbi sorunları tespit etmek için metabolik tetkikler (kan ve idrar tahlilleri), odyometri, kromozom analizleri ve nöropsikolojik testler uygulanabilir.

    Güvenilir tanı konulması için, çocuğun belli aralıklarla farklı ortamlarda değerlendirilmesi uygundur. Kesin tanı koydurucu bir ölçüt bulunmamakla birlikte, yaşamın ilk yıllarında taramanın yapılması için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Ülkemizde, bu amaçla Bayley Bebekler için Gelişim Ölçeği I ve II Formları, Bayley Çocuklar için Nörolojik Tarama Skalası, Ankara Gelişim Envanteri ve Denver Gelişim Tarama Testi kullanılmaktadır.

    Yine de, tanının ancak Otistik Spektrum Bozukluğu’nun akla getirilmesiyle konulabileceği, bu hastalık grubunun özeklikleri hakkında anne-babaların, hekimlerin, öğretmenlerin bilinçli olmalarının çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Tedavi Seçenekleri: Otistik Spektrum Bozukluğu, erken tanı ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıdığı bir hastalık grubudur. En önemli tedavi, çocuğa uygulanacak olan yoğun eğitimdir.

    Konuşma ve dil terapisi, uğraşı terapisi, duyu entegrasyonu, egzersiz, fizik tedavi, ve davranışsal terapiler, hastalığın ağırlığına ve her çocuğun özel durumuna göre belirlenmelidir.

    Beyin gelişiminin daha hızlı olduğu ilk 5 yaş içinde yapılması sağlanan bu tedaviler, çocuğun ilerleyen yaşlarda yaşıtlarına yaklaşmasını sağlayacaktır. Hafif otistikler zamanla konuşabilir, göz teması kurup normal eğitim alabilirler. İletişim kurmayı öğrendikçe başkalarıyla iletişim geliştirmeyi öğrenebilirler.

    Maalesef, Otistik Spektrum Bozukluğu’nun kökenine yönelik bir ilaç tedavisi halen mevcut değildir. Fakat, belirtileri hafifletmek, depresyon veya nöbet gibi sorunları gidermek için çeşitli ajanlar kullanılabilmektedir.

    Sakinleştiriciler, antidepresanlar, antiepileptikler, opioid antagonistleri, metilfenidat, B6 vitamini bunlardan bazılarıdır.

    Beyin yapısı ve fonksiyonları daha iyi anlaşıldıkça Otistik Spektrum Bozukluğu’nu temelden ortadan kaldırmaya yarayacak tedaviler gündeme gelecektir. Ancak önümüzdeki uzun vadede, erken tanı ve eğitim, tedavinin en önemli kısmını oluşturacaktır.

    Prof. Dr. Erol Taşdemiroğlu

  • Kadınlarda yaşa göre omurga ağrıları ve dikkat edilmesi gerekenler

    Çocuklarda Omurga Gelişimi: Omurga sistemi, vücudumuzu birbiriyle devamlı iletişim halindeki kaslar sayesinde ayakta duran bir sistemdir. Ana yapısını kemik iskelet, bunlara hareket kabiliyeti veren eklemler ve güç üreten kaslardan oluşur. İlk 10 yaş bu yapının sağlıklı ve dayanıklı olması için temellerin atıldığı dönemdir. Eğer kalıtsal bir hastalık yoksa beslenme şekli önemlidir ve bu dönem tüm çocuklarda ortak şekilde seyreder. Yetersiz kalsiyum ve D vitamin alımı sonucu raşitizm en sık karşılaşılan problemdir.

    Kız çocuklarında erkek çocuklarından farklı olarak 9. ve 10. yaşlardan sonra hormonların etkisiyle kemikler uzamaya, kemik kitlesi artmaya ve kaslar kalınlaşmaya başlar. Bu hızlı büyüme dönemi ortalama 14-15 yaşına kadar devam eder ve bu dönemde oldukça şiddetli eklem ve kemik ağrıları olarak görülebilir. Kimi zaman özellikle geceleri ortaya çıkan sırt ve uzun kemik ağrıları nedeni ile ilaç kullanılması gerekebilir. Ancak bunlarda korkulacak bir durum yoktur. Bu dönemdeki hızlı boy uzaması duruş ve oturuş bozukluklarına ve bazen kalıcı şekil bozukluklarına neden olabilir. Bu durumun önlenmesinde düzenli yapılan spor koruyucu rol oynar ve omurga sistemini düzenler. Kimi zaman göğüslerin büyümesi ve utanma duyusu ile beraber öne eğik oturup saklama eğilimi de görülebilir. Psikiyatrik yardım alınması bu durumlarda faydalı olacaktır. Diğer yandan bu tür şikayetlerin altından omurga da skolyoz (eğrilik) çıkabileceğini göz önünde bulundurarak uzun süreli ve inatçı omurga ağrıların varlığında omurga sisteminin radyolojik olarak görüntülenmesi faydalı olacaktır. Çekilen direk röntgenler kemik yapısı, kalitesi, olası doğumsal veya sonradan kazanılmış anormallikler konusunda yeterli bilgi verir. Yirmili yaşlara kadar kemik uzaması devam etse de kızlarda daha erken sonlanacaktır.

    Teknoloji Toplumu: Teknolojinin gelişimi ile daha az hareket eden toplumlar haline gelmek bir çok sorunu da berberinde getirmektedir. Yirmili yaşlarla birlikte bir kısım hanımlar çalışma hayatına atılarak bedenen çalışan, oğunu masa başında geçirmeye başlarlar. Günün yaklaşık 8 saatini bu şekilde geçiren hanımlarda bir süre sonra hareketsizliğe bağlı boyun ve sırt ağrıları ortaya çıkar. Bunun çözümü, sık sık kısa molalar, masa başı egzersizleri ve haftada üç gün 45 dakika, 1 saat civarında yürüyüşler, düşük aktiviteli sportif hareketler yada mümkünse tek başına yüzmedir. Burada önemli olan, bu tür aktiviteleri uzun süreli ve istikrarlı olarak devam edilmesi ve hayatımızın bir parçası haline getirilmesidir. Bir başka basit çözüm ise kısa mesafelerde asansör ve araba kullanmamak, mümkün olduğu kadar hareketli kalmak olabilir.

    Hanımlar 20 li yaşlardaki risk: % 80-90 ilk hamileliklerinin gerçekleşmesidir. Özellikle ağırlık artışının en fazla olduğu son 3 ayda, annelerde bel ve sırt ağrıları ön plana çıkar. Bu dönem annenin tüm vücut sınırlarının sonuna kadar zorlandığı metabolizmasının, hormonal ve ruhsal dengesinin tamamen değiştiği, ihtiyaçlarının çok artığı ve ruhsal fiziksel her türlü desteğe ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde annenin iç huzuru, çok ağır olmayan ancak tamamen hareketsiz kalmadan yapacağı düzenli fiziksel aktiviteler, doğum sırasında anneyi ve sonrasında çocuğunun sağlığını olumlu etkileyecektir. Bu egzersizler günlük bir saat sakin bir çevrede yürüyüşler, mümkün olursa yüzme veya spor salonunda uygun egzersiz programları şeklinde olabilir. Yirmili yaşlar aynı zamnada büyük oranda anne olunduğu yaşlar olup, özellikle hem çalışıp hemde emziren annelerin genel yorgunluk, uykusuzluk ve omurga ağrılarını yoğun yaşadıkları dönemleridir. Bu dönemde annenin, hem bebeğinin bakımı hem de kendi sağlığı açısndan 3-6 ay süre aktif çalışmaması veya düşük yoğunlukta çalışması önerilebilir.

    Otuzlu yaşlarla birlikte nispeten durağan hayat, gebelikler ve beslenme alışkanlıkları ile beraber kilo artışı belirginleşmeye başlar. Bu artışla birlikte eklemler, omurga ve kaslarda zorlanmalar, çabuk yorulmalar kimi zaman belli kas gruplarını içeren kronik ağrılar ortaya çıkar. Kilo artışı ve hareketsiz yaşantı, kimi zaman tam tersi hem iş hemde evde çalışan, çocuklara ve eşine bakan kadın artık çok yorulmakta ve vücut sınırları zorlanmaktadır. Aşırı zorlanmış, yorgun bir vücut, sttres, bel ve boyun fıtıklarının ortaya çıkışını tetikler veya sebep olur. Altı aydan uzun süren, aralıklı gelen, bacaklara veya kollara vuran ağrılar, omurgada fıtığın habercisi olabilir. Bunun tespiti muayene ve gereğinde ileri tetkiklerle mümkündür. Ancak daha önemli olan vücudumuza nazik davranıp, onu hırpalamadan dinlenmesi için gereken zamanı verip, gereken kontrollerini zamanında yaptırmaktır.

    Kırklı yaşlarla birlikte vicuttaki hormonal değişimler, geçirdiği hastalıklar, kilo vicudun genetik yapısı gibi pek çok faktörün etkisi ile omurgada ve başka eklemlerde dejanaratif süreçler ön plana çıkmaya başlar. Kilo ile sıkıntılar artık bu dönemde sistemik hastalıklar olarak, örneğin omurgada daralma, fıtıklar, dizlerde dejeneratif hastalıklar gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları olarak ilk bulgularını verir. Bunların takibi düzenli muayene ve tetiklerle mümkündür. Hormonal değişimin başlangıcından itibaren normal şartlarda yıllık kemik yoğunluğu ölçüme ve gereğinde ilaç tedavisi uygulanması ilerki yıllar için koruyucu rol oynayacaktır.

    Elli yaşlar ve sonrası bu zamana kadar vicudumuza ne kadar iyi, bilinçli davramamız ile ilgili, bir tür ürünlerin toplandığı yaşlardır. Kadının daha önceki yaşantısındaki hayat tarzı, beslenme alışkanlıkları, gebelik sayısı, kilo, varsa sistemik hastalıkları bu dönemde sağlığımzı etkiler ve belirleyici olur. Kemik erimesi ve dejeneratif hastalıkları bu dönemde daha da belirginleşir ve kimi zaman cerrahi tedavi gerektirebilir.

    Hem bedensel hemde zihinsel olarak kendine dinlenecek zaman ayıran, dengeli ve doğal beslenmeye özen gösteren ve ideal kilosunu koruyan, mümkün olduğu kadar bedenen ve zihnen hareketli ve aktif bir hayat sürdüren sigaradan uzak geçirilen bir hayat tarzı, size uzun yıllarda daha hizmet edecek sağlıklı vucudun habercisi olacaktır.

  • Okul öncesi çocukluk çağı düşmeleri ve kafa travmaları

    Beyin travmaları, önemli bir halk sağlığı problemidir. Genellikle trafik kazaları, düşmeler, darplar ve spor yaralanmaları sonucu gelişir. 45 yaş altı yetişkinlerde ve çocuklarda en sık hastaneye başvuru nedenleri arasındadır. Kafa travmaları, her zaman ağır travmalar tarzında olmamakta, bazen önemsiz gibi görülen veya çok kısa süreli bilinç kaybına neden olup düzelen, yapılan tetkiklerde ciddi bir birincil hasarın görülmediği hafif kafa travması olarak da sınıflandırılmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda; Tekrarlayan travmaların beyinin yüksek fonksiyonlarında hasar oluşturabileceği ve zeka fonksiyonlarını etkileyebileceği iddia edilmektedir. Burada dikkate edilmesi gereken tek tek ufak travmalar değil sürekli ve yenileyen travmalardır. Ayrıca hepimizin tecrübesi hiç bir çocuktan düşemeden büyümez. Burada ayrımı iyi yapmak gerekir. Okul öncesi dönem çocuklarında düşmeler ve kafa travmaları anne ve babaların sık karşılaştı sorunlardır. Bu dönemi 2 yaş öncesi ve 2-7 yaş arası olarak ikiye ayırarak incelemek doğru olur.

    İki yaş öncesi dönemde bebeğimiz daha yeni yürümeye başlamış, beyinin ve kasların fonksiyonları henüz oluşmuş ve olgunlaşma devam etmektedir. Yatarken, otururken ve yürürken kendini koruma, tehlikelerden uzak durma yetisine ve reflekslerine sahip değildirler. Yaşına uygun olarak, yattığı yerde dönebilir, emekleyebilir, oturabilir, destek alarak veya almadan yürüyebilir. Bunları yaparken yattığı, oturduğu yerden düşebilir, yürürken dengesini kaybedip yada ayağı takılıp düşebilir. Bu yaş grubunda baş yetişkinlere oranla çok büyük, kafatası kemikleri daha yeterince olgun ve sert değildir, travma direk olarak beyin dokusunda hasar oluşturabilir. Buna karşılık doğa bu zayıflığı, beyinin elastikiyet ve esnekliğini ileri derecede artırarak azaltmaya çalışmıştır. Bu yaş grubunda başa gelen darbelerde, kafatası sanki bir pinpon topu gibi davranıp çöker ve sonra hemen eski halini alır, alttaki beyin dokusuda son derece elastik olduğu için bunu en az hasarla atlatmaya çalışır. Ancak tüm bunlar belli snırlar içinde gerçekleşir. Eğer tavma yeterince şiddetli ise, savunma mekanizmaları yeterli gelmez, kemik ve beyin dokusunda çeşitli düzeylerde hasar ve kanamalar ortaya çıkabilir.

    Travma geçirmiş veya geçirdiğinden şüphe edilen bebekte, biz hekimler olarak bir takım işaretleri ararız. Çocuğun yaşı, düştüğü yükseklik, zemin, düşme hızı ilk planda travmanın ciddiyeti konusunda bir fikir oluşturur. İkinci aşamada bu olaydan sonra çocukta oluşan değişimler, bilinç kaybı, uyku hali, kusma veya normal olmayan her şey bizim dikkatimiz çeker. Üçüncü aşamada muayene ve gerekirse radyolojik bulgular bizi sonuca götürür. Her zaman ilk 24 ve 48 saat önemlidir ve başlangıçta çocuk tamamen normal olsa da sonradan yeni bulgular ortaya çıkabilir. Bu nedenle travma sonrası 24-48 saat çocuğun ya ailesi tarafından yada gereğinde hastanede hekim tarafından takibini ve bu süre sonunda tekrar kontrolü öneririz.

    Pratik olarak böyle bir olayla karşılaşıldığında, eğer çocukta normal dışı kusma, uyku hali veya bilinç kaybı varsa, gözle görülür bir şişlik, morarma mevcuttsa ve kasılma nöbeti olmuşsa, travmanı şiddetine bakılmaksızın hızla hekime götürülemesi gerekir. Bilinci kapanmış çocuklarda başın arkaya yatırılıp, dilin bir kaşık arkası ile bastırılması çok önemli olan hava yolunu açık tutacak son derece faydalı bir işlemdir. Şiş olan yere soğuk tatbiki hem kanamayı hemde şişliği azaltır. Bu sırada zaman en büyük düşmandır ve hızlı ama panik yapmadan davranmak gerekir.

    Bu tür travmalardan korunmak için :

    1- Evde çocoğun başına kadar olan mesafedeki sert, keskin, sivri ve kenarları olan eşyaların uzaklaştırlması veya çevrelerinin yumuşak lastik veya sünger ile kaplanması,

    2- Zeminin yukşak ve kalın halı benzer malzemelerle örtülmesi,

    3- Çocuğun tırmanıp üzeriden düşebileceği eşayaların örneğin sandalyalerin kapatılması,

    4- Yatağının yanlarında koruma bariyerlerinin olması veya yatağın yere yakın yapılması

    5- Mümkün olduğu kadar çocukların gözetim altında kalması,

    6- Yürürken bilek dahil elinde tutulması

    gibi önlemler faydalı olacaktır. İki ve 7 yaş arası düşmeler çocukların daha hareketli, kas yapılarının daha güçlü olması nedeni ile bebeklik çağı düşmelerinden daha farklıdır. Bu dönemler de balkon, pencere, ağaç gibi yerlerden düşmeler daha sıktır ve iç organ hasarları ile eklem kırık ve çıkıklarıda olabileceği daha ciddi sonuçlanırlar. Kafatası kemikleri bu yaş grubunda artık sertleştiği ve esnekliğini kaybettiği için kırık, çatlak, çökme ve beyin dokusunda hasar riski artmıştır. Bebeklerden farklı olarak kendilerini daha iyi ifade ettikleri için takipleri daha rahattır. Travmanın şiddeti, travma sonrası dönem, klinik bulgular ve takip bebeklerde olduğu gibidir. Bu yaş grubunda yukarıda önlemlere ek olarak;

    1- Kapı ve pencelerin açık tutulmaması, önlerinde üzerine çıkabileceği eşya ve diğer malzemelerin uzaklaştırlması,

    2- Bisiklet ve benzeri araçları kullanırken kask, dizlik ve disrseklik kullanması, uygun olacaktır.

  • Boyun fıtığında modern tedavi

    Boyun fıtığı nedir ?

    Boyun kemikleri arasındaki kıkırdak yapının, zorlanma, kaza, ağır kaldırma, ofis yaşamındaki hareketsizlikler gibi nedenlerle zamanla bütünlüğünün bozularak dışarı çıkması ve omiriliğe baskı yapmasıdır.

    Belirtiler
    Boyun ağrısı sonrasında kürek kemiğine vuran ağrı, kollarda ağrı, güçsüzlük ve uyuşma, ilerleyen zamanlarda yürüme zorluğu hatta felç durumu da olabilir.

    Hangi hastalara ameliyat gerekir?
    Kola vuran ağrıyla birlikte güçsüzlük, uyuşma, cisimleri kaldıramama, yanmalar, parmaklarda tutmama, idrar zorluğu, yürüme zorluğu olan durumlarda ameliyat gerekir.

    Ameliyat şekli nedir?
    Tüm boyun fıtıkları artık sadece mikrocerrahi ve endoskopik cerrahi ile yapılmaktadır.

    Ameliyatta platin kullanımı
    Tüm dünyada boyun fıtığı ameliyatlarında bütün tetkikler tamamlandıktan sonra bir daha fıtık oluşmaması için 20-65 yaş arası hastalarda bölgeye boyun hareketlerinin kısıtlanmaması için silikon yastık yada disk protezleri konur.Ülkemizde bu yaş sınır 20-45’dir.45 yaş üzeri fıtık oluşumunda bölgeye kemik füzyon yapılmaktadır.

    Ameliyat sonrası
    Ehil ellerde yapılan operasyonlarda başarı oranı %100’dür.Ameliyattan bir saat sonra ayağa kalkar; ameliyattan sonraki gün taburcu olabilir.Ömür boyu tekrar etmez. Son derece başarılı bir ameliyattır.
    Boyun fıtığı ameliyatları mikrocerrahi yöntemi ile başarıyla yapılmaktadır.Hasta rahatlıkla işine dönmekte ve hareket kısıtlaması olmadan normal insanlar gibi yaşayabilmektedir.

  • Bel fıtığı kimlerde görülür?

    Toplumun çeşitli kesimlerinde bel rahatsızlığı o kadar yaygındır ki, birçok ülkede yapılan istatistiklere göre doktora müracaat nedeni olarak bel ağrısı soğuk algınlığından sonra ikinci sırayı almaktadır. İnsanların yaklaşık % 80’i hayatları boyunca en az bir defa bel ağrısı ile karşılaşmaktadırlar.

    Bel rahatsızlığına her yaş grubunda rastlamak mümkündür, fakat bel fıtığı orta yaşlarda daha sık görülür. Hareketsiz bir iş ve hayat tarzı, daha çok oturarak çalışmak, şişmanlık, ağır şeyler kaldırmak, mücadele sporları, bilinçsiz spor yapmak, yanlış oturuş ve duruş alışkanlığı, mesleğini sevmeme, huzursuz bir ortamda ve stres içinde yaşama, sigara ve alkol kullanma, uzun süre otomobil sürme, bedensel faaliyetlere ısınmadan başlamak birer risk faktörüdür. Bu risk faktörleri bir insanın günlük yaşantısında ne kadar çoksa o kişinin bel fıtığına yakalanma ihtimali de o kadar yüksektir. Hele bir de genetik olarak yatkınlık varsa bel fıtığıyla tanışmak sürpriz sayılmamalıdır.

    Uygun olmayan sandalyelerin üzerinde her gün saatlerce süren bir ofis hayatına mahkûm insanlar bel fıtığının müstakbel adaylarıdırlar.

    Bel fıtığı orta yaşlı insanlarda daha sık görülür.