Etiket: Yaş

  • Depremin Olası Etkisi: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Depremin Olası Etkisi: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Son zamanlarda depremle ilgili olumsuz yaşantıların meydana gelmesi, birçok kişinin ruh sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Özellikle ülkemizde geçmişte depremle ilgili travmatik yaşantıların olması, travma ve ilişkili ruhsal rahatsızlıkların tetiklenmesine yol açmaktadır.

    Bireyin ruhsal ve bedensel sağlığını birçok biçimde sarsan, inciten, yaralayan her türlü olay ‘’travma’’ olarak adlandırılmaktadır. Ancak insan hayatında üzüntü ve sıkıntı yaratan her olay ruhsal travma yaratmamaktadır. Deprem gibi doğal afetler, savaş, işkence, tecavüz gibi travmatik yaşantılar, ciddi hastalıklara yakalanma, beklenmedik ölümler ve kazalar psikolojik sıkıntılara yol açtığı belirtilen travma türleri arasındadır.

    Travma Stres Bozukluğuna ilişkin belirtiler şu şekildedir: Kişinin ölüm, ağır yaralanma, cinsel saldırı gibi birçok olayla karşılaşması sonucu bu olaylara ilişkin, tekrarlayan, istemsiz gelen,

    • Sıkıntı veren anılar,

    • Rüyalar,

    • Kişinin çevreyi gerçek dışı bir şekilde algılaması,

    • Kişinin kendisini dışarından izliyormuş gibi hissetmesi (Bedeninden ayrılma hissi),

    • Yaşanılan olaya ilişkin uyaranlara karşı ruhsal sıkıntı, fizyolojik tepkiler (uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü,  baş ağrısı, taşikardi vb.),

    • Travmatik olaylara ilişkin uyaranlardan sürekli kaçınma (Mesela kişinin olayı yaşadığı yere gitmemesi gibi),

    • Olaylara ilişkin düşüncelerde ve duygudurumunda olumsuz değişiklikler (Kaygı, öfke, huzursuzluk gibi),

    • Uyarılma belirtileri (Diken üstünde hissetme, aşırı tedbir alma, ani ses ve hareketlere karşı irkilme gibi aşırı tepkiler gösterme vb.),

    • Tepki gösterme,

    • Bu belirtilerin 1 aydan uzun süredir devam ediyor olması. 

        17 ağustos depremi sonucunda yapılan Travma Sonrası Stres Bozukluğuna ilişkin toplum taramalarında yaygınlık oranları %20, çadırlarda %47, tedavi için başvuranlarda  %63 olarak saptanmıştır (Öztürk ve Uluşahin, 2016).

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu genel toplum araştırmasında ise yaşam boyu görülme sıklığının  %1-%14 arasında değiştiği görülmektedir. Bu oran erkeklerde %5-%6, kadınlarda %10-%14 arasında değişmektedir (Breslau ve ark., 1991; Kessler ve ark, 1995; Perkonigg ve ark., 2000; Şalcıoğlu, 2001). Kadınlarda daha sık görülmesinin sebebi, kadınların tecavüz gibi travmatik olaylara ve kişilerarası şiddet biçimlerine maruz kalma olasılığının daha yüksek olmasıdır. 

        Genç yetişkinlik dönemlerinde travmatik olaylara maruz kalma olasılığı yüksek olduğu için Travma Sonrası Stres Bozukluğu en sık bu yaş aralığında görülmektedir. Kişide çocukluk çağı travmalarının yüksek olması, intihar riskini arttırmaktadır. Travmatik olaylar gelişmeden önce sosyal desteğin olması ise kişi için koruyucu bir faktördür. 

    Risk Faktörleri

        Çocukluk çağında yaşanılan ruhsal rahatsızlıklar, kişide önceden varolan psikolojik rahatsızlıklar (Örn: Panik Bozukluk, Depresyon veya Obsesif Kompulsif Bozukluk gibi), sosyoekonomik seviyenin düşük olması, zihinsel gerilik, ırksal/etnik statü, aile geçmişinde varolan psikolojik rahatsızlıklar, düşük eğitim seviyesi, cinsiyet, genç yaşta olma risk faktörleridir.  

        Travmanın niteliği de risk faktörleri açısından önemlidir. Algılanan yaşamsal tehdit, bakımveren tarafından şiddet görme veya bakımverene uygulanan şiddete tanık olma, uygunsuz başa çıkma yöntemleri, tekrar eden üzücü anılara, sonraki yaşam olaylarına, kayıplara maruz kalma diğer risk faktörlerdir.

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Deprem

    Deprem gerçekleştiği bölgede coğrafi olarak büyük bir yıkıma yol açmanın yanı sıra insanların yaşamlarını fizyolojik ve psikolojik olarak derinden etkileyen bir doğal afettir. 

    Yapılan çalışmalar göstermektedir ki depremi yaşayan kişilerin %20’sinde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ortaya çıkmaktadır. Özellikle depremlerden sonra etkilenen kişi sayısının oldukça fazla olması, bu konunun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Travmanın şiddeti, psikolojik etkisinin de derecesinin etkilemektedir. Deprem esnasında enkaz altında kalma, yakınını kaybetme, evin hasar görmesi, deprem sırasında yaşanılan korkunun derecesi önemli risk faktörleridir. 

        Çoğu kişide travma ile ilişkili belirtiler saatler ve günler sonrasında ortaya çıkabilmektedir. Bazı bireylerde yıllar sonra dahi ortaya çıktığı görülmektedir. Deprem gibi travmatik bir olay yaşayan bireylerde ise Travma Sonrası Stres Bozukluğu belirtileri ilk günlerde ortaya çıkmakla birlikte, birçok kişide günler veya haftalar içerisinde bu belirtilerde iyileşme görülmektedir. Ancak bazı kişilerde belirtilerin düzelmesi daha uzun bir süreci kapsamaktadır. Böyle durumlarda belirtilerden kaçınmak, olay hiç olmamış gibi davranmak sorunların daha da şiddetlenmesine yol açmaktadır.  

    Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Tedavi Yöntemleri

        Deprem sonrasında yapılacak ilk psikolojik yardım, kişinin fizyolojik ve psikolojik olarak rahatlamasını sağlamak, sosyal destek alması yönünde cesaretlendirmek, Travma Sonrası Stres Bozukluğu hakkında bilgilendirme yapmaktır. Kişi istemediği takdirde yaşadığı deneyimler konusunda konuşmaya zorlanmamalıdır. Kendisini hazır hissedip yaşadığı deneyimi paylaştığında ise empatik bir tutumla dinlenmelidir. Yaşamını yeniden düzenleme konusunda motivasyon sağlanmalı, yaşadığı sürecin geçici bir süreç olduğu belirtilmeli, travmatik yaşantıların dikkat ve odaklanmayla ilgili problemler yaratabileceği göz önünde bulundurularak araç kullanma gibi dikkat gerektiren durumlarda dikkat edilmesi gerektiği belirtilmelidir. 

        Beslenme düzeni, uyku hijyeni, düzenli egzersiz yapmak, alkol ve madde kulanımından uzak durmak, günlük aktiviteleri aksatmamak, duygu ve düşüncelerini dışavuracak etkinlikler yapmak (bir günlük tutmak, resim yapmak gibi) kişinin TSSB belirtilerini azaltmada etkili olacaktır. Bu öneriler uygulandığı halde belirtilerde düzelme görülmüyorsa, belirtiler 1 aydan uzun süredir bulunuyorsa ve kişi iş, okul, sosyal yaşamı gibi alanlarda işlevsellikte bozulmalar yaşıyorsa bir uzmana başvurmak doğru bir tercih olacaktır.

        Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda ilaç tedavileri ve psikolojik tedaviler kullanılmaktadır. Travmatik belirtiler her kişide farklı tablolar şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Aynı şekilde deprem ve sonrasında verilen tepkiler, depremin şiddeti, kişilik yapısı, geçmiş yaşantılar gibi faktörlerden etkilenmektedir. Bu nedenle bireye özgü bir tedavi belirlemek doğru bir yaklaşım olmaktadır.

        TSSB’de ilaçlı tedavilerde antidepresanlar tavsiye edilebişir. Ancak bu tedaviler psikiyatrist kontrolünde sürdürülmelidir. 

        Psikoterapiler, bu konuda eğitimi ve deneyimi olan psikiyatr ve klinik psikologlar tarafından yürütülmelidir. Bilişsel Davranışçı Terapi ve EMDR Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nda önerilebilir.

  • Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Göçün Psikolojik Etkileri ve Sebepleri

    Bilindiği üzere son yıllarda göç oldukça artmış bulunmakta. Göç etme süreci farklı şekillerde gelişen bir süreçtir. Grup olarak göçmek, zorunlu göç, bireysel göç gibi durumlar söz konusu olabilir. Göç etmek sadece ekonomik olmak zorunda değildir. Siyasi sebepler, sosyal sebepler ve ya psikolojik sebepler de göç etmek için neden olabilir.

    2010 yılında, dünya genelinde göçmen sayısı 214 milyon iken, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre 2016’da 244 milyon insan ülkelerinin dışında yaşamaktadır (BMNF, 2016).Göç edilen ülkelerde göçmenler daha çok onlar için ayrılmış kamp alanlarına yerleştirilirler. Buradaki nüfusun fazlalığı kişilerde sağlık problemlerinin görülmesine sebep olabilir. Bunun yanı sıra sosyal ve ekonomik problemler de baş gösterir. Ancak sosyal, ekonomik ve sağlık problemlerinin dışında daha olası bir problem ortaya çıkabilir ki bu da ruhsal problemlerdir.

    Göç Ruh Sağlığını Nasıl Etkiler ?

    Dünyadaki tüm mültecilerin %47’si, sığınmacı ve yerlerinden edilmiş kişilerdir ve bunların %50’sini kadın mülteci ve sığınmacılar, %44’ünü ise 18 yaş altı çocuklar oluşturmaktadır (Gögen 2011).Yaşanan süreçler stres yaratıcıdır ve sığınmacılarda özellikle ruh sağlığı problemlerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006).

    Sığınmacılarda ruhsal problemler sadece göç etmeye bağlı olmayabilir. Göç öncesi dönem de bu kişilerin ruhsal hallerine bakmak için önemli bir yordayıcıdır. Göç öncesi risk etmenleri olarak, kendi ülkelerindeki ekonomik, eğitim ve meslek durumunun olumsuz olması, siyasi durumlar, sosyal destek, roller ve sosyal ağın bozulması sıralanabilir (Kirmayer ve ark 2011). Bunlara bağlı olarak, birçok mülteci/sığınmacı, ülkesini terk etmeden önce tecavüz, işkence, savaş, tutukluluk, cinayet, fiziksel yaralanma soykırım gibi travmatik olayları yaşamakta ya da tanıklık etmektedir (Nicholl ve Thompson 2004).Bunların yanı sıra çocukluk yaşantıları, ruhsal problemlere yatkınlık, kişisel problemler, kişilik özellikleri de belirleyici olabilir.

    Göç etme sırasında da yine benzer zorluklarla karşılaşabilirler. Göç süresi, mülteci kamplarındaki zorlu yaşam koşulları, şiddete maruz kalma, ailesinden uzaklaşma ve ya ailesini kaybetme, göç ettiklerindeki belirsizlik gibi durumlarda oldukça etkilidir. Göç edilen yaşın da ruhsal problem yaşama ihtimaliyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Genç yaşta yapılan göçlerde kişiler daha kolay adapte olabilmesine rağmen kültürel yapı tamamlanmadan yeni bir kültüre adım atmış olmak da riski arttırabiliyor.

    Göç sonrasında ise, göç veya mülteci statüsü hakkında belirsizlik, işsizlik ve istihdam edilememe, sosyal statü, aile ve sosyal destek kaybı, arkasında bıraktığı aile üyeleri ile ilgili endişenin yanı sıra yeniden bir araya gelmeye yönelik endişe, dil öğrenme, kültürel uyum ve uyum zorlukları (örneğin, cinsiyet rollerindeki değişim) ruh sağlığını olumsuz etkileyen diğer risk etmenleridir (Kirmayer ve ark 2011).Bunun yanı sıra yeni bir kültüre alışma çabası, dışlanma, algılanan ayrımcılık da ruhsal durumla ilişkilidir. Bu sebeple kendi etnik grubunun içinde yaşamak kişi için daha sağlıklı görünmektedir. Aynı kültüre sahip kişilerle yaşamak sosyal desteği, paylaşımı arttırıp yalnız kalma hissinden uzaklaştıracağı için kişi daha stabil bir ruh halinde olabilecek ve ya sahip olduğu ruh halini koruyabilecektir. Nitekim yapılan çalışmalarda, sığınmacı/ mültecilerde, göç öncesi travmalardan daha çok göç sonrası stres etmenlerinin ruh sağlığı üzerinde güçlü olumsuz etkisi olduğu aktarılmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Tüm bu sebeplerin arasında en çok etkilendikleri durum göç sonrası durumdur. Göç sonrasında yeni bir ülkeye yeni bir kültürü öğrenme dönemi oldukça zorludur. Bunun yanı sıra kendini kabul ettirme çabası, dışlanmışlık hissi, iki kültür arasında kalmak, yeterli desteği görememek ruh halini oldukça etkilemektedir. Sığınmacıların göç ettikleri ülkelerin kültürünü edinmeye çalışmaları, bu sebeple kendi kültürlerinden uzaklaşmaları, kendi kültürlerini yaşayamamaları en çok strese yol açan sebeplerden biridir. Kültürleşme dediğimiz bu durum da yaşa göre değişkenlik göstermektedir. Kaplan ve Marks (1990) yeni kültüre ayak uyduran genç göçmenlerde depresyonun yüksek olduğunu bulurken, yüksek kültürleşmenin yaşlı göçmenleri depresyondan koruduğunu saptamışlardır.

    Sığınmacı/mültecilerde ruhsal bozukluklar olarak bunaltı, depresyon, psikosomatik belirtiler, uyku düzensizliği, dikkat eksikliği, intihar, agorofobi ve travma sonrası stres bozukluğuna (TSSB) rastlanmaktadır (Buz 2008, Gündüz 2012, Warfa ve ark 2012, Lee ve ark 2012).Travma sonrası stres bozukluğunda uyku problemleri, olayla ilgili anıların sık sık hatırlanması, hatırlatıcı faktörlerden kaçınılması, agresyon, irkilme gibi belirtiler vardır. Bu belirtiler çoğunlukla travmanın yaşandığı günden sonra görülmeye başlanır ve genellikle birkaç hafta sürer. Ancak bu durum sığınmacılarda daha uzun, aylarca hatta yıllarca sürebilir.Özellikle göçten sonra hayallerindeki gibi bir kurtuluşla karşılaşmamaları,zor koşullarda yaşayıp yakınlarından ayrı kalmaları hayal kırıklığına hatta öfkeye yol açabilir.Böylece kişi depresyon ğyaşamaya açık hale gelir.İsteksizlik, durgunluk, düzensiz uykular,halsizlik,mutsuzluk,iştah kaybı gibi belirtiler görülebilir. Genellikle TSSB, depresyon ve kaygı bozuklukları ile bir arada bulunmaktadır (Ehntholt ve Yule 2006, Kirmayer ve ark 2011).

    Yetişkin sığınmacılarda yapılan gözden geçirme çalışmalarında (6743 kişi) % 3 ile % 86 arasında TSSB, % 3 ile % 80 arasında major depresyon, % 4 yaygın bunaltı bozukluğu, % 2 psikotik bozukluk dikkati çekmektedir (Fazel ve ark 2005).Travmatik olayların etkisi uyum sistemlerinde ana rol oynamakta ve bu durum gelecekte eşlik eden hastalıkların sayısının ve travmatik olaylara yatkınlığın artmasına yol açmaktadır (Teodorescu ve ark 2012).

    Göç için gelinen ülke ilk dönemler yabancı bir kesim olsa da yıllar geçtikçe daha tanıdık ve daha uyumlu sağlanmış bir hale gelinir.Bu sürede dil öğrenimi,yaşam koşulları artsa bile geri dönme isteği ile birlikte çaresizlik duygusu da artabilir. Yüksek stres puanları yeni gelinen yerde 3 yıl yaşadıktan sonra değişmektedir (Teodorescu ve ark 2012). Dolayısıyla mültecilerin uyum sağlaması için göç ettikleri ülkede 3 yıl geçirmesi önemli bir durum diyebiliriz.

    Göçün etkileri cinsiyet üzerinde de farklılık gösterebilir. Kadın ve erkekler göç etmeye ve göçün etkilerine farklı şekilde karşı koyabilir farklı baş etme yöntemleri geliştirebilirler. Kadınlar erkeklere oranla daha fazla psikolojik sıkıntı yaşamaktadır ve bunlar bedensel sıkıntılar olarak kendini göstermektedir. Sırt ağrısı, kalp çarpıntısı, titreme, boğulma hissi gibi belirtiler görülmektedir. Erkeklerde ise daha fazla ayrı kalmanın verdiği bunalımlar görülmektedir. Bunun yanı sıra erkeklerde isteksizlik, umutsuzluk, erkeklik algılarında bozulmalar görülmektedir. Yine kadınların erkekler ile karşılaştırıldığında daha fazla duygusal patlama, cinsel ilgi kaybı, ağlama, baygınlık ve kolayca ürkme gösterdiği belirtilmektedir (Renner ve Salem 2009). Cinsiyetler arası bu farklılıktan dolayı tedavi yöntemleri ve müdahaleler de değişiklik göstermektedir. Erkeklerin gelen yardımları kabul etmede daha isteksizler ve yaşadıkları ekonomik zorlukların altında daha fazla ezilmektedirler. Ayrıca destek veren kişilerden de şüphelenmekte ve güven problemi yaşamaktadırlar. Bu nedenle tedavi gören erkeklerin tedavi sürelerinin daha uzun olduğu belirtilmektedir (Lee ve ark 2012). Sonuç olarak kadınlar erkeklere oranla göç etmekten daha fazla etkilenmelerine rağmen adapte olmaları daha kolay ve psikolojik problemlerle baş etmeleri daha olasıdır. Ancak erkeklerde bu durum daha uzun sürmekte bu yüzden alacakları tedavi de daha uzun sürecektir.

  • Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve psikapatoloji adına; 0-3 yaş döneminde kurulan anne-çocuk ilişkisinin öncelikle çocukluk dönemine ve daha sonra kişilik örüntüleri üzerinde etkilerini çalıştığını söyleyebiliriz. Bağlanma kuramı üzerinden çoculuk döneminde araştırdığı patolojiler depresyon ve anksiyetedir. Bunlar:

    • Bebek Depresyonu

    • Analitik Depresyon

    • Psişik Hospitalizasyon

    • Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu

    • Bebeklik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

    Bunlarla birlikte, yetişkinlik dönemi adına kişilik bozukluklarına değinen Mahler, kişilik bozuklukları ile anne – çocuk ilişkisi üzerinden neden sonuç ilişkisi kurmuştur. Bu bozukluklar ise:

    • Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    • Borderline Kişilik Bozukluğu

    • Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Bebek Depresyonu

    Bebek depresyonuna neden olacak temel durum, anne ve bebeğin bağlanma sürecindeki kesintileridir. Bu kesinti kısa olursa; kısa süreli anne yoksunluğu, uzun olursa; uzun süreli anne yoksunluğu görülmektedir. 

    Analitik Depresyon:

    Kısa süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin 3 ay içerisinde varlığını tekrar göstermesi ile belirtilerde olumlu geri dönüşler ve iyileşme yaşanır. Çocuk anneden ya da bakım verenden yaşadığı ilk ayrılık döneminde uzun sürebilen ve şiddeti yoğun ağlamalar yaşar, sonlanan ağlamalar yanına yabancı bir kişinin gelmesi ile tekrarlanır. Sustukları zaman kendilerinde yorgun ve küskün bir hal görünür. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan dönem, yemek yeme sürecinde azalma, kilo kaybı, fiziksel gelişimde yavaşlama, dışkılamada zorluk veya ishal gibi geribildirimler verir. Bakım veren eksikliğinin 2. veya 3. haftasında durgun bir hal alan çocuk, bu dönemde “depresif dönem” e geçmiş olur. İki aylık süre zarfında bakım veren sürece dahil olmazsa çocuğun duygusal tepkileri giderek kısıtlı ve donuk bir hal alacak şekilde kötüleşir. Etkilere karşı gösterilmeyen tepkiler, bu sürecin “içe kapanım dönemi” diye ifadelendirilen kısmıdır. Bakım verenin üç aylık sürede geri gelmesiyle çocukta semptomlar azalarak, sağlıklı yapıya yavaş yavaş dönüş sağlanacaktır. Çocuk anne veya bakım vereni arzulamaktadır, fakat bir yönüyle de yaşadığı terk edilişin siniri halindedir. Kişinin(bakım veren) gelmesiyle, içe kapanık dönemde olan çocuk, kişiye direnç gösterme eğilimindedir. Kişi hatırlanmasına rağmen terk edilişin sinirini ve bu terk edilişin tekrarlanma korkusunu hisseder. Böyle çocukların bir kısmının ergin dönemleri için, duygusal ilişkilerinde kısmi veya yok denecek kadar az bir duygulanma ve duygu yönüyle geri durma ile belirtilen duygusu olmayan kişilik tipolojileri görülebilir. 

    Psişik Hospitalizasyon: 

            Uzun süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin geri dönüşü 3 aydan uzun sürer. Yeni doğmuş veya bebeklik dönemlerinde ebeveynleriyle olmayan ve yetimhanelerde bulunan çocuklarda gözlemlenen bir durumdur. Öyle ki annenin olmayışı ve kurulamayan bağ üzerinden böyle bir süreç ortaya çıkar. Anneyle ve ya bakım veren konumunda bulunan bir kişiyle sağlanan ilişkiden mahrum kalan çocuklar bilişsel ve duygusal gelişim yönünden de eksik kalırlar. Bu tip çocuklar için sorulara veya tepki beklentisi içeren herhangi bir davranışa zor ve sonradan cevaplama, çevresel durumlara dikkatin yoksunluğu görülmektedir. Kendi kendilerine sallanışlar, ağzında birşeyler varmışcasına çiğneme ve bunun gibi rutin, sistematik davranışlar gösterirler. Bu tür davranışlar çocuk için aslında kendisi adına bir uyarıcı oluşturan eylemlerdir. Bununla birlikte parmak emme ve ritmik bazı bedensel hareketler gibi hedonistik davranışlarda bulunurlar. Süreç daha belirgin bir hal aldığında ise sahte zeka geriliği kronik bir durum oluşturabilir.

    Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te yer almamıştır. DSM-III’te reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) adı altında kategorize edilmiştir. 

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: 

           DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” kategorisi altında bulunmakla birlikte, çoğunlukla görülme oranı 1 ile 3 yaşları arasında bulunan çocuklarda fazla olan bir bozukluktur. Anne çocuk ilişkisindeki patolojik bağlanma nedeniyle çocuğun olası ebeveyn kaybı anksiyetesidir. Kreşe başlarken fark edilme olasılığı artan bu hastalıkta çocuk, sahiplendiği ebeveyn olmadan bir ortamda kalamama, yapılması gereken bir işi yapamama, oyuna yalnız katılamama gibi benzeri sosyal durumlarda kendi göstermektedir. Ayrıca ebeveyn yanındayken suskunluk ve karşıdaki yetişkinle iletişime girmeme, anne ortamdan ayrılmak istediğinde ise yoğun bir kaygıyla ağlama kendini göstermektedir.

    Bebelik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: 

          Dönem itibariyle 5 yaş öncesinde görülen bir bozukluk olup, gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda çevresiyle olağandışı bir iletişimi gözlemlemek mümkündür. Çevreyle(başka insanlarla) iletişimde sorunlar gözlemlenmektedir. Süreç gerçekleşirken sunulan yardım, çocuk tarafından kabul edilmeyebilir. Kendisini geri çeken bir durum ve nötr(duygusuz) bir ifade dikkat çeker. 

    Kişilik Bozuklukları

          Kuram dahilinde kişilik bozukluklarının yapısına ve işleyişine dikkat çeken Mahler için sağlıksız anne – çocuk ilişkisi yetişkinlikte Narsisistik, Borderline ve Şizoid Kişilik Bozuklukları’na neden olmaktadır. Bu patolojileri çalışırken, duygusal ilişkiler içerisinde yer alan bazı duygu, düşünce ve davranış süreçlerini yine üç kişilik patolojisi üzerinden iki bölümde incelemiştir. Bu bölümler; libidinal afekt ve terk depresyonu bölümleridir. Her üç kişilik bozukluğu da tariflenen bölümlerde kendi kişilik örüntüleri dahilinde benzer duygu, düşünce ve davranışlar gösterirler.

     

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu: 

            Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nin alt evresi olan Alıştırma Evresi’nde takılan narsisistik kişi, kendisini her daim olumlu görürken, olumsuz herhangi bir durumun suçlusu karşıdakidir. Bireysel anlamda bir sorunla karşılaştığında varolabilecek olumsuz durumu ortadan kaldırmak için çözüm üretmekten ziyade problemi dışlamaya, ötelemeye, paketleyip kaldırmaya meyillidir. Anneyle kurulan ilişkide anne tarafından gerçekdışı yüceltmeler ve iltifatlar, yaptığı bir davranış üzerinden eylemin derecesinden büyük ödüller ve özellikle olumsuz bir davranışta sorumluluk vermek yerine olayı geçiştirmek veya karşıdakini suçlu göstermek ileride narsisistik kişilik örüntüsünün çocukluk dönemleri nedenleri olabilir. Türkiye’de çocuk yetiştirme kültüründe sıklıkla görülen bir örnek vermek gerekirse; çocuğun istemeyerek çarptığı, çarpmanın etkisi ve huzursuzluğuyla ağlamaya başladığı sırada annenin gelip ‘‘Kim ağlattı seni?’’ sorusunu seçmek mümkün. Bu sorudaki alt metin, ‘‘Sen ki iyi olansın ve asla ağlamazsın. Eğer ağlıyorsan biri seni mutlaka ağlatmıştır. Seni ağlatan her ne olursa olsun(sehba, halı gibi cansız eşyalar dahil) kötüdür, suçludur ve cezalandırılmalıdır’’. Bu sorunun ardından da elbette cezalandırma naraları gelir, ‘‘Al sana halı, al sana sehba, alsana!’’. 

          Peki narsisistik kişilik yapısı libidinal afekt ve terk depresyonu göz önünde bulundurulduğunda duygusal ilişkilerde ne gibi duygu, düşünce ve davranış örüntüleri kurarlar?

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Tekrar birleşme hissi 

    • Biriciklik

    • Hayran olunan

    • Mükemmel

    • Hak eden

    Nesne ‘‘kaynaşılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yüce, biricik, özel.

     

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Panik

    • Ümitsizlik 

    • Çaresizlik

    Nesne ‘‘terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; fragmante, değersiz, hak etmeyen.

    Terk Depresyonunda Görülen Davranışlar:

    • Masturbasyon

    • Sadomazo ilişkiler

    • Hemcinse ilgi duymasa dahi o süreçte yakınlaşma

    • Uyuşturucu

    • Kumar

    • Adrenalin yükselten eylemler

    İntihara meyil yoktur.

    Borderline Kişilik Bozukluğu: 

           Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nde takılı kalan Borderline için; sürekli kendine değeri, sevgiyi ve yakınlığı sorgulama vardır. Yetersiz hissettiği anlar intihara meyil oluşturur. Egosunu karşısındakine teslim ederek, başkalarının kurallarına ve yaşam tarzına uymaya çalışır. Özellikle narsisistik örüntüler taşıyan annelerin çocuklarında görülme ihtimali yüksektir. Erken yaş dönemlerinde oluşmaya başlayan egosu narsisist anne tarafından sürekli işgale uğrayan çocuk için bir süre sonra teslim bayrağını çekmek mecburiyeti oluşur. Bir dönem direnilerek anne ile çatışan çocuk daha sonra pes ederek varolma çabası taşıyan egosunu tam olarak oluşturamadan karşıya(anne) teslim eder. Böylece bireysel düşünce süreçleri üzerinden işleyen karar mekanizmaları oluşamaz. Tabiri caizse bulunduğu kabın şeklini alan ve bir kap bulamazsa yaşamını sürdüremeyen bir kişilik tipolojisi oluşur. Bu onun olmayan kendilik değerini oluşturabilecek tek değer alanıyken, bir taraftan da egosunu teslim ettiği kişiye bu durumdan dolayı(egoyu teslim ettiği için) öfke duyar. 

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • İyi hissetme

    • İlgilenilme

    • Sevilme

    • Beslenme

    Nesne ‘‘yapışılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; iyi, itaatkar, pasif, sevgili, çocuk(su).

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Cinai Öfke

    • Ağır Depresyon

    Nesne ‘‘uzaklaşan, terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yetersiz, kötü, çirkin, terk edilen.

    Terk depresyonunda görülen davranışlar içerisinde intihar girişimleri vardır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu:

          Mahler’in kuramına göre çocukluk döneminde annesiyle hiç bağlantı kuramamış, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte duygusal destek vermemiş, bir benzetmeyle robotik bir tavır takınmış annelerin çocuklarında görülmektedir. Belki de çocuğun temel ihtiyaçlarını bir çok anneye nazaran çok daha zamanında ve ölçüsünde karşılamasına rağmen, göstermediği sevgi ve değerden dolayı anne – çocuk bağlanması gerçekleşemez. Duygusal güven bağı eksiktir. Böyle bir anne – çocuk ilişkisi yaşamış birey için şunları söylemek mümkün: Duygusal ilişkiyi sürdürmek adına ne tam olarak kopmak ne de tam olarak içiçe geçmek ister. Kendi sınırını belirlemekle birlikte karşıdakinin hududu geçmesini istemez. Aynı zamanda tam olarak geri çekilmesini veya diğer çizdiği uzaklaşma sınırını ihlal etmesi de istenmeyen bir harekettir.

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Bağlantıda

    • Varlığı onaylanmış

    • Yabancılaşmamış

    Nesne ‘‘bağlantı’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; bağlantıda, köle.

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Boşluk/hiçlik

    • Suçluluk

    Nesne ‘‘kopan, sadist’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; alien(uzaylı), izole, özgür.

  • Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlik büyümektir, değişimdir, dönüşümdür, başkalaşımdır diyen Talat Parman, Ergenlik ya da Merhaba Hüzün kitabında ergenliğin melankoli ve hüzün dönemi olduğunu, çünkü çocuğun ergenlikle beraber geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesinden uzaklaştığını söyler ve ekler; ergenlik bundan dolayı onurlu bir hüzündür.

    Ergenlikle beraber uzaklaşılan kişi, yaşantı ve çevrenin yerini başka kişiler, yaşantılar ve çevreler alır. Elbette bu durum bir anda gerçekleş(e)mez. Çocuğun yaşadığı bu kayıp artık ergen birey için hayatı boyunca cevap arayacağı soruyu doğurur: Ben Kimim? Talat Parman’a göre bu soru çocukluktan (dün) ergenliğe geçmiş bir ergen için kolay yanıtlanabilir bir soru değildir. Ergen ‘‘Ben Kimim?’’ sorusuna ‘‘Ben nerden geldim?’’ sorusuyla yanıt aramaya başlar. Bu yüzdendir ki çocuk 9 yaş(soyut işlem dönemi başlangıcı) itibariyle ebeveynlerine ‘‘Ben küçükken nasıl bir bebektim? Ben anasınıfında ne yapıyordum? Küçükken nasıl davranıyordum?’’ gibi sorular sorar. Burada çocuğun amacı uzaklaştığı geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesiyle bağ kurmak, bu bağ üzerinden ‘‘Ben kimim?’’ sorusunu yanıtlamaktır. Bu arayışa Parman, ‘‘Kendini Tarihlendirme Süreci’’ diyecektir ve bu süreç içerisinde iki evreden bahsedecektir: Unutkanlığa karşı koruma / Kişisel Tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Kendini tarihlendirme sürecine giren ergen artık tarihçi çırağıdır. Çıraklığını yaptığı tarihçiler ise elbette ebeveynlerdir. Ebeveynlerinden aldıkları tarihle kendilerini tanımaya, tanımlamaya ve anlamaya çalışırlar. Bununla ilgili bir Afrika atasözü der ki; Nereye gideceğini bilmiyorsan, nereden geldiğini hatırla. Çocukluktan ergenliğe geçen bir birey için yaşanan durum tam da budur. 

    Parman, D.W. Winnicott’ın ‘‘Ergenlik bireysel bir keşiftir’’ sözünden hareketle ergenliği Amerika Kıtası’nın keşfi olarak tanımlar. Bu tanımlamadan hareketle 12-15 yaş arası kaotik ergenliğe Cristof Colomb, süregelen 15-18 yaş arası ergenliğe ise Amerigo Vespucci metaforu yapılabilir. Bu metafor içerisinde Colomb dönemi; ergenin ilk defa ana karadan ayrıldığı, bilmediği sularda fırtınalar yaşadığı, ayrıldığı yerdeki yakınlarını özlediği ve nereye gideceğini tam olarak bilmediği bir dönem olarak tariflenebilir. Vespucci dönemi ise; yeni bir ben’in varlığını fark ettiği, tanımladığı ve bu benlik ile ilgili fikirlerinin ve gelecek planlarının oluştuğu dönemdir. 

    Ergenlikle başlayan üstte değindiğim olgulardan uzaklaşma davranışı akran ilişkilerinde bir başka davranış olan yakınlaşma davranışını beraberinde getirir. Akran ilişkilerinde “yakınlık” kavramı önemlidir. Ergenlerin akranlarıyla ilgili görüş ve ilişkilerin temelini bu kavram oluşturmaktadır. Yakınlık kavramının cinsel ya da fiziksel bir temas içermesi gerekmez. Yakınlık iki kişi arasındaki duygusal bağı ifade etmektedir. Bu konudaki en önemli yaklaşım Harry Stack Sullivan’ın (1953) ve Erik Erikson’ın (1968) çalışmalarıdır (Akt; Steinberg, 2005). 

            Ergenlerdeki yakınlık kavramı ergenler için söylenen, ‘‘Sosyalleşme ihtiyacının karşılanmasında sanal ortamın kullanılması anormal bir tutumdur.’’ hipotezini yanlışlamış olur. Yetişkinler için ifade edilen yakınlık fiziksel bir temasa ihtiyaç duyarken, ergenler için bu söz konusu olmayabilir. O halde ergenler için gerçeklik, ‘‘Sanal iletişim ergenler için bir sosyalleşme araçlarından bir tanesidir’’. Elbette yetişkinlerin ergenler için bu hipotezi kurmalarının da bir nedeni vardır. Bu neden; insan beyninin bir özelliği olarak ifade edilen ‘‘plastisite’’dir. Oxford Üniversitesi’nden nöropsikolog Susan Greenfield, beynin önemli bir özelliğinin çevresel değişikliklere uyum göstermesi olduğunu, bu özellik sebebiyle beynin bu dijital değişime de uyum sağlayacağını vurgulamaktadır. İnsan beyni ile çevre arasındaki etkileşim tek yönlü değildir. Beyin teknolojiyi yaratırken aynı zamanda belirli insan tutumlarını da şekillendirmektedir. Plastisite adı verilen bu özellik 23 yaş itibariyle etkisini kaybetmektedir. Bu yüzden jenerasyonlar arasında teknolojinin kullanımının pratik ölçüde sağlanması ve kullanım sıklığı yeni kuşakların lehine değişkenlik göstermektedir. 

            O halde yeni nesil çevrimiçi olmayı sosyalleşmenin bir türü, bileşeni olarak algılamaktadır. Sosyal ağları kullanmanın psikolojik zemininde ne olabilir diye bakıldığında ait olma ve kendini sunma etkisinden bahsetmek mümkün. Ait olma ihtiyacı sosyal ilişkiler kurma ve sürdürmenin, dolayısıyla da sosyal medya kullanmanın bir gerekçesi olarak görülmektedir. Peki ergenlerde anormal durum olarak ifadelendirilen ‘‘Sosyal Medya Bağımlılığı’’ hangi koşullarda aranmalıdır? Anormal durum değerlendirilirken birbiriyle ilişkili bir kaç alan öne çıkmaktadır. Bu alanlar: Özgüven, Mahremiyet ve Empati’dir. 

            Özgüven ile narsizm arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin aşımı ergene sunulan değerin miktarına göre değişkenlik gösterir. Çocuk ve ergenlere verilen aşırı değer narsizme yol açabilir. Çocuk ve/veya ergen sunulan aşırı değer üzerinden kendisini ve yeterliliklerini tanıdıkça hak etmediği bir değere maruz kaldığını düşünecek ve bu suçluluktan kurtulmak adına saldırgan, eleştiriye kapalı, nevrotik bir kişilik yapısına bürünecektir. 21.yy itibariyle ergenlerin sosyalleşme ihtiyaçlarını karşıladıkları sosyal medya bu tip bir bozukluğa alan açmaktadır. 

        Sosyal medyanın narsist ve nevrotik bir kişilik yapısına alan açtığı hipotezini bir metaforla açıklamak gerekirse; sosyal medya hesapları derebeyliklere benzetilebilir. Kullanıcı (yani ergen) ise bu derebeyliğin kralıdır. Kullanıcılar sosyal medya hesapları içerisinde gelişen olaylara karşı yargılarını, tıpkı beyliğin kralları gibi tek bir cümle veya davranışla uygulayabilirler. 

    Kralların güç ve şehvetlerinin sınırı yoktur. Bu güç ve şehveti korumak adına sayısız insan öldürebilirler. Sosyal medya kullanıcıları ise yargıladıkları herhangi bir kişiyi yakınlık derecesi ne olursa olsun tek bir tuşla hesaplarından çıkarabilir, yani onları (sanal) yaşamlarından afaroz veya infaz edebilirler. Narsizmi dış dünyadan soyutlanan benlik olarak tanımlarsak, dış dünya ‘ben’ olmadığı için narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Kral gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur. Kişi narsizmin bir tezahürü olarak ne kadar saygıdeğer olduğu inancında ise bir o kadar anti-sosyal davranışlar sergileyecek, hak ettiğinden daha fazla sosyal destek arayışına girerek durum güncellemesi yaptığında “like” almazsa veya yorum yapılmazsa sinirlenir, olumsuz yorum yapanlardan ise intikam alma peşinde olurlar. Bu bir paradoks halinde başka davranışları beraberinde getirerek; yabancıların arkadaşlık tekliflerini kolayca kabul etmeyi, ilgi için sürekli profil güncellemeyi, her fırsatta kendiçekim fotoğraflarını paylaşmayı doğurur. 

           Paradoksun yıkıcı etkilerini gösterdiği alan mahremiyettir. Mahremiyetin ergenlik içerisinde önemi büyüktür. Ruhsal yapının oluşumu ve bireyselleşme mahremiyetin gelişimiyle oluşacaktır. Birbiriyle ilişkili iki tür mahremiyetten söz etmek mümkün: Bedensel Mahremiyet – Ruhsal Mahremiyet.

           Beden ve beden mahremiyeti çocukluktan ergenliğe geçişte hızlı ve algılanamaz şekilde değişime uğrar. Artık ergen olan birey için bu değişimi kabullenmek oldukça zordur. Çocukluk dönemi itibariyle birey bir kendilik imgesine sahiptir. Ancak kendilik imgesi ergenlikle gelen bedensel değişimi algılayamaz, sahiplenemez. Böylece kendilik ile beden arasında bireyin psikolojisini negatif yönde etkileyen bir fark oluşur. Talat Parman ergenin bu değişimi aynadan takip ettiğini ifade eder. Parman’a göre bu süre zarfında kişi bedeniyle kavgaya tutuşur ve ayna karşısında sürekli kendi bedenini gözlemleyerek zorunlu değişimlere karşı kendi eliyle değişiklikler yapmaya çalışır. Bunun nedeni çocuksu bedeninden vazgeçmek istememesinden kaynaklanır. Çocuksu beden; ailevi imgeler ve zorunluluklarla kurulan bağımlılık ilişkisi ve koşulsuz kabulün yıllar boyu garantisidir. Teknolojinin içinde bulunduğu dönem insanına sunduğu imkan ile bu takip aynadan özçekime(selfie) aktarılır. Teknoloji kullanımı bununla da sınırlı kalmaz. Hali hazırda bedeniyle kavgaya tutuşan ergen, artık ayna karşısında geçireceği vakti daha sınırsız ve hızlı olan photoshop programlarında geçirmeye başlar. 

    Ayna yerine kullanılmaya başlayan özçekim ve photoshop programları ergene bedeniyle tutuştuğu kavgada üstünlük sağlayarak beden imgesini tekrar kazanmasını zorlaştırır. 

           Ruhsal mahremiyeti oluşturan temel faktör, sır edinimi ve sırların saklanmasıdır. Ergen gün içerisinde yaşadığı olayları ve anları anılaştırarak sır edinimi sağlar. Bu olayların sır pozisyonunda değerlendirilmesinde bir başka insan için önem arz etmesi gerekmez. Anılaştırmanın sır niteliği kazanmasında ergenin olayı yaşarken hissettiği duygu durumu etkendir. Bu duygu durum ergenin ilgi ve tercihine göre bir sırdaşa veya kağıda aktarılır. Kişilerarası tercihler ve sınırlar bunun üzerinden oluşacaktır. Bununla birlikte ruhsal mahremiyetin en önemli kazanımı kendi kendine olmanın değeridir. Sosyal medya kullanımında paylaşım içeriği ve sıklığı ters orantılı olarak kendi kendine olmanın değerini etkileyecektir. Özgüven ve mahremiyet parametreleri birbirleriyle korelasyon halindedir. Sağlıklı gelişen mahremiyet ergenin özgüveni ve bağımsız birey olma süreci adına pozitif yönlü etkiye sahiptir.

           Sosyal medya kullanımında dikkat edilmesi gereken bir diğer alan empatidir. İlkel insanlardan bu yana iletişim ve bu iletişime bağlı sosyalliğin temel ihtiyaçlarından biri olan empati, sözlük anlamıyla duygu sezgisi, duygudaşlık (TDK) olarak tanımlanmakla birlikte Rogers empatiyi, ‘‘bireyin kendisini karşısındaki insanın yerine koyup, onun duygu, düşünce, algı ve hissettiklerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona iletmesi süreci’’ olarak ifadelendirmiştir. 

           Yüzyüze sağlanan sosyal iletişimde tarafların duygu ifadesi belirten mimik ve davranışları sergilemesi, karşılıklı hisleri, dile getirdiklerini, dile getirileni anlamayı etkilemektedir. Bu noktada sanal ortamda kişilerin saldırgan ve tahammülsüz davranışlarının nedenleri arasında kişilerin yüzlerini görememek, dolayısıyla duygu sürecini anlamada referans oluşturan mimik ve davranışların fark edilememesinden kaynaklanan empati düşüklüğü gelmektedir. 

    İletişimdeki empati durumunun önemli parametrelerinden biri olan yüzyüzelik, sosyal medyanın insan hayatına girmesinden çok daha önce insan ilişkilerinde önem kazanmaya başlamıştır. Cep telefonlarının çıkışıyla beraber iletişim araçlarına katılan mesajlaşma bu değişimin ilk gözlendikleri yerdir. Bu gözleme karşılık insanlar empati ihtiyaçlarını karşılamak adına bir yöntem geliştirmişlerdir. Klavyede bulunan noktalama işaretlerini belirli bir mimik oluşturmak adına bilinçli olarak bir araya getirerek mesajlaşma içerisinde ilkel bir empati süreci başlatmışlardır ( örn. ^.^ : ) : / 😮 *.* ). Mesaj içerisinde agresif bir tutum olarak algılanabilecek bir cümlenin sonuna konan iki nokta ve bir sağ parantez, cümlenin aslında agresif veya ciddi bir tutum olmadığını ilkel bir şekilde belli etme olanağı sağlamıştır. 

    Daha teknolojik (akıllı)telefonların çıkmasıyla bu ilkel metod telefon yazılımcıları tarafından ihtiyacı karşılamak adına profesyonel olarak ele alınarak ‘‘Emoji’’ adı verilen semboller oluşturulmuştur. Emoji kelimesinin de oluşturulmasında bu ihtiyaca cevap niteliğinde bir kelime türetimi söz konusudur. Kelime kökeni ‘‘emotion’’, türkçe karşılığıyla duygudur. Bu değişimi internet kullanımının yaygınlaşması takip ederek 21.yy’ın iletişim araçlarına facebook gibi arkadaşlık siteleri eklenmiştir. Kişilerarası iletişimde yeni bir akım oluşturan bu siteler zamanla kendi kullanım normlarını oluşturmuşlardır. Giderek benzer araçların sayısı artmış ve etki alanları genişlemiştir. Günümüzde yalnızca kişisel iletişim aracı rolünden ekstra roller üstlenen bu siteler, 21.yy’ın kitlesel iletişim araçlarıdır. Artık hayata dair önemli olaylar, dünya gündemi, haberler buradan takip edilmektedir. Haberlerin ve önemli olayların sosyal medya platformlarından takip edilmesi, içerik adına bir çok etik ve ahlaki istismarı da beraberinde getirmektedir. Bu istismarlardan bir tanesi de topluma karşı duyduğumuz empatinin istismarıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım: Birey sosyal medya hesabının ana sayfasında gezinirken(gezinmek gibi dış dünya ile bağı hedefleyen bir eylemin internet sitesi içerisinde yapılan tıklamalar için kullanılması da tesadüf değildir) gördüğü bir terör haberini ele alalım. Bu haberin başlığı ve başlığı tarifleyen tek bir fotoğraf dahi kişinin olay karşısında topluma ve olayı yaşayan insanlara duyduğu empati sürecini başlatır. Fakat başlatılan bu empati süreci tam olarak gerçekleşmeden sönümlenecektir. Bu sönümlenme; kişi bir tık aşağı indiğinde maruz kalacağı bir başka kullanıcının komik, rahat, mutlu, seksi ve benzeri paylaşım içeriklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum bir nevi bireyin sosyal medya üzerinden kendi kendine yaptığı sistematik duyarsızlaştırmadır. Bireyin bir çok kişinin yaşamını olumsuz etkileyen olaylar karşısındaki kanıksama eyleminin altında yatan nedenlerden biri de sosyal medyanın bu yönde etkisidir. Narsistik K.B. ve Anti-Sosyal K.B. gibi psikopatolojileri değerlendirirken, DSM Tanı Ölçütleri kitabında empati sürecinin yoksunluğuna dair maddeler bulunmaktadır. Empati düşüklüğü veya yoksunluğu başta narsistik ve anti-sosyal olmak üzere çeşitli psikopatolojilerin sebeplerindendir. 

  • Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yası Sağlıklı Bir Şekilde Tutmak Mümkün Müdür?

    Yas sevilen birinin kaybından sonra hissedilen ve oluşan doğal ve evrensel bir tepkidir. Yas her dilde, her kültürde aynı yoğunlukta ve aynı derinlikte hissedilir. Yas süreci çoğunlukla sevilen bir kişinin ölümünden sonra oluşur fakat sevilen her türlü nesne ya da kişinin hayatımızdan ölüm olmayan sebeplerle bile çıkması yas sürecini doğurabilir.
    Sevdiğimiz insanın kaybı, özellikle ebeveyn ya da evlat kaybı ciddi boyutlarda yas yaşamımıza sebep olur. Patolojik yas dediğimiz süreç de bu tür kayıpların akabinde yaşanır. Normal yas ve patolojik yas arasındaki farkı bilmek, sağlıklı bir yas süreci atlatıp, yasın başka psikolojik problemlere gebe olmasının önüne geçmemize yardımcı olur.

    Normal Yas İle Patolojik Yas Nasıl Ayrılır?
    Patolojik yası anlamak için normal yası da anlamak gerekir. Genel olarak normal yas tepkisi şu şekilde gözlenir;
    1) Şok ve inkar: Kaybın hemen arkasından yaşanan şok ve hissizlik dönemidir. Bu dönemde inkar ve inanmama gözlenir.
    2) Kızgınlık ve isyan: Bu dönemde kaybeden kişiye özlem kızgınlıkla kendini gösterir, kişi her yerde kaybettiğini arar.
    3) Pazarlık: Bu dönemde kişi inançları doğrultusunda pazarlık etme girişimlerinde bulunur. Bu aşamada temel düşünce “başıma gelenleri kabul edeceğim fakat bazı şartlarım var” şeklindedir. Artık kayıp kabul edilmeye, kayıp sonrası hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlanmıştır.
    4) Depresyon: Kişi kendini büyük bir boşlukta gibi hissedebilir. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu, sosyal çevreden uzaklaşma görülebilir. Bununla birlikte ağlama, iştah bozuklukları, kayıptan önceki gibi iş yapamama görülebilir.
    5) Kabullenme: Kişi yaşanılan kaybı kabullenir ve eski yaşamına geri döner.

    Yas Tutma Süreci Tamamlanması Gereken Normal Bir Süreçtir

    Normal yas sürecini yaşayamayan kişilerde ikincil ruhsal ve bedensel sorunlar gelişebilir. Kaybın sosyal olarak inkarı, ölen kişinin son hastalığına ait bedensel şikayetlerin ortaya çıkması ve bu nedenlerle psikiyatri dışı hekimlere başvuru, sosyal çevre ilişkilerinde bozukluk, duygusal olarak donuk tepkiler verme, iş yaşamı ve sosyal hayatıyla ilgili kararsızlık veya yanlış kararlar, ölenin eşyalarının saklanması, sık sık mezara gitme, ölenle ilgili konular konuşulurken ağlama ve 6 ay süre ile bu sıkıntıların devam etmesi “patolojik (normal olmayan /hastalıklı) yas”ı düşündürür.
    Genel olarak bakıldığında, normal yastan patolojik yası ayıran durum, kişinin beklenenden uzun süre yas yaşaması ve bu yas tepkilerinin, içinde yaşanılan kültürde normal karşılanmayacak derecede olmasıdır. Patolojik yas; aşırı suçluluk hissi ve kendini suçlama, değersizlik hissi, yaşamın gereklerini uzun süre sürdürememe, ve hatta intihar düşüncelerinin de varlığıdır. Bunlar normal bir yas sürecinin bulguları değildir ve genellikle tedavi gerektirirler.

    Yas Sürecini Nasıl Sağlıklı Atlatabiliriz?

    –    Yalnızlık, kızgınlık ve üzüntü gibi duyguları açıkça ve dürüstçe arkadaşlarınızla, ailenizle ve yakınlarınızla tartışın.
    –    Umudunuzu koruyun.
    –    Eğer dinsel inançlarınız sizin için önemliyse, bir din insanıyla inançlarınız ve duygularınızla ilgili konuşun.
    –     Kaybınızla ilgili yaşantılarınızı paylaşabileceğiniz bir destek grubuna katılın.
    –     Kendinize iyi bakın, bedeninize özen gösterin, dengeli beslenin ve iyi dinlenin.
    –    Kendinize sabırlı davranın, iyileşmek zaman alır, bazı günler kötü, bazıları ise iyi olacaktır.

  • Sevimli ve Yararlı Dostlarımız

    Sevimli ve Yararlı Dostlarımız

    Biz hayvan severler bir hayvan sahiplenmenin yaşamımıza verdiği mutluluğun ne demek olduğunu çok iyi biliriz. Bizi eğlendirirler, güldürürler, yalnızlığımızı giderirler. Fakat birçoğumuz bu sevimli varlıkların ruhsal ve fiziksel sağlığımıza olan olumlu etkilerinden bihaber yaşarız.
    Evcil hayvanlar insanların duygularını, düşüncelerini ve ihtiyaçlarını anlama konusunda evrim geçirmişlerdir. Örneğin köpekler insanların kullandığı birçok kelimeyi anlayabilmekte, ses tonumuzdan, vücut dilimizden ve mimiklerimizden duygu durumumuzu tespit edebilmektedirler. Tıpkı yakın bir arkadaşınızın yapacağı gibi mutsuz olduğunuz zaman gözlerinizin içine bakıp duyarlılıkla sizi anlamaya çalışmakta ve hatta sarılma ve öpme benzeri davranışlar sergilemektedirler. Evcil hayvanlar, özellikle kedi ve köpekler, stres, anksiyete ve depresyonu azaltır, yalnızlığımızı giderir, bizi egzersiz yapmaya ve oynamaya teşvik eder, kalp sağlığımızı olumlu yönde desteklerler. Evcil hayvan besleyen çocuklar daha özgüvenli ve aktif bireyler olurlar. Bu sevimli dostlar yaşlılar için de mükemmel bir yoldaştırlar. Çünkü bize koşulsuz sevginin ne demek olduğunu en güzel onlar öğretirler.

    Yapılan Araştırmalar Gösteriyor Ki
    -Evcil hayvan besleyen kişilerin stresli durumlar karşısında kan basınçlarının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Hatta bir araştırma hipertansiyon hastası bireylerin bir hayvan beslemeye başladıktan 5 ay sonra tansiyonlarının normal seviyelere döndüğünü tespit etmiştir
    -Kedi veya köpekle oynamanın vücudumuzda mutluluk sağlayan serotonin ve dopamin seviyelerini yükselterek bizi sakinleştirip rahatlattığı tespit edilmiştir. Evcil hayvan besleyenler depresyona daha seyrek yakalanırlar
    -Hayvan besleyenlerin trigliserid ve kolesterol seviyelerinin düşük olduğu ve kalp krizi risklerinin ciddi anlamda azaldığı gözlemlenmiştir
    -Evcil hayvan besleyen 65 yaş üstü bireylerin beslemeyen bireylere göre daha az doktor ziyaretine gereksinim duydukları tespit edilmiştir

    Hayat Kalitemizi Nasıl Arttırırlar?
    -Egzersiz yapma süremizi arttırlar. Nasıl mı? Köpeğinizi yürüyüşe çıkarmak, kedinizle evin içinde oynamak, bakımlarını yapmak sizi daha aktif bir insana dönüştürür.
    -Bize arkadaş olurlar. Yalnızlık, depresyon ve benzeri rahatsızlıklara davetiye çıkarır. Tüylü arkadaşlarımız bize hayatta ihtiyaç duyulduğumuz, istendiğimiz ve değerli olduğumuz hislerini yaşatırlar. Hayattaki en güzel şeylerden biri akşam işten eve geldiğinizde kuyruğunu sallayan ya da taklalar atan bir kedi ya da köpek tarafından karşılanmaktır. 
    -Yeni insanlarla tanışır daha sosyal olursunuz. İnternette ya da çevrenizde kedi ya da köpek besleyen kurumlar, forumlar, bloglar yeni insanlarla tanışmanıza, arkadaş çevrenizin genişlemesine yardımcı olur. 
    -Gününüz daha sistemli ve düzenli bir hale gelir. Köpekler düzenli bir egzersize ihtiyaç duyalar. Kedilerin de her gün onları beslemenize, kumlarını temizlemenize ihtiyaçları vardır. Bu rutin hayatınızı daha düzenli bir hale getirirken, özelliklerle çocuklarda sorumluluk alma becerilerini destekler.
    -Dokunmanın mucizevi etkisi. İnsanların doğası gereği dokunmaya ve sarılmaya ihtiyacı vardır. Evcil hayvanınıza dokunmak, onu sevmek stresi yatıştırır. Dolayısıyla stresin neden olabileceği zararların bir nebze önüne geçilmiş olunur.

  • Okullar Açıldı Kaygılar Başladı

    Okullar Açıldı Kaygılar Başladı

    Çocukların büyük bir yüzdeliği için yazın sonu mutsuzlukla ilintilidir. Çünkü yazın sonu tatilin bittiğini ve okulların açılacağını simgeler. Uzun yaz tatilinden sonra özlenen arkadaşlarla bir araya gelmek ve okulun yeni yılda sunacağı yeniliklerin düşüncesi çocuğa heyecan ve mutluluk verse de, okulların açılması kaygı ve korku gibi duyguları da beraberinde getirir. Özellikle 9-13 yaşları arasındaki çocuklar bu durumu yoğun bir şekilde yaşarlar. Bu yaş grubundaki çocuklar fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimin doruğundadırlar. Bu durum onlarda belirsizlik ve huzursuzluk yaratır. Kendi farkındalığına varmaya başlayan bu hassas bireyler çevrelerindeki insanları ve olup bitenleri fazlasıyla analiz ederler. Bu sebeple özellikle yakın olduğu kişilere karşı çoğu kez fazla alıngan ve yargılayıcıdırlar. Dünya sanki onları ezmek ve üzmek için seferber olmuştur. Onların gözünde herkes ve her şey benliklerine düşmandır. Bütün bu olumsuz düşünceler göz önünde bulundurulduğunda okulların açılması bu yaş grubundaki çocuklar için tedirginlik yaratır.
    Okula dönüş kaygısı kendisini okulların açılmasına yakın tarihlerde çocuklarda endişe, asabiyet, aşırı duygusallık, umutsuzluk, isteksizlik, depresif ruh hali, iştah ve uyku bozuklukları gibi belirtilerle gösterir. Çocuk sık sık yeni okul yılı ile ilgili kaygılarını dile getirmektedir. Okul için yapılan alışverişlerde kararsız, gönülsüz ve agresiftir. Genellikle yeni ortamlara uyum göstermekte zorlanan, okula ilk başlarken zorluk yaşamış çocuklar ve ilkokuldan ortaokula geçen çocuklarda bu durum daha sık görülmektedir.

    Ebeveynler Ne Yapmalı?

    -Okula dönüş kaygısı yaşayan çocuklara yapabileceğiniz en güzel şey onlarla kaygıları hakkında konuşmaktır. Ebeveynler çocuklarını dinlerken sadece sözcüklere değil vücut dillerine de dikkat etmelidirler. Bu yaş grubundaki çocuklar çekingendirler ve duygularını tam olarak anlatabilecek donanıma sahip değildirler. Dolayısıyla duygularını ve kaygılarını açıkça dile getirmelerini beklemek hata olur. Fakat korkuların en büyük düşmanı onları sözcüklere dökmektir. Ne kadar zaman alırsa alsın çocuğunuzun okula dönüş ile ilgili kaygılarını sizinle konuşması için sabırla bekleyin. Kendi hayatınızdan örnekler vermek, sizin de onun yaşındayken benzer kaygılar yaşadığınızdan bahsetmek çocuğunuzun hoşuna gidip onu rahatlatacak ve size açılmasını kolaylaştıracaktır.
    -Çocuğunuzun kaygılarının altında yatan nedenleri bulup ona yönelik çözümler geliştirmesine yardımcı olun. Örneğin çocuk matematik dersinde zorlandığı için okullar açılıyor diye kaygı yaşıyor olabilir. Çocuğun zorlandığı dersler tespit edilip bu derslerdeki konu eksiklerinin giderilmesi daha özgüvenli bir şekilde okula dönmesine yardımcı olup kaygılarını azaltacaktır. Bir başka neden ise çocuğun okulda arkadaşlık problemlerinin olması olabilir. Çocuğun hiç arkadaşı yoksa ya da arkadaşları tarafından zorbalığa uğruyorsa bu sorunlar okul ile işbirliği yapılarak çözülmeli.
    – Okulun ilk günlerinde yakın bir arkadaştan ya da kardeşlerden kaygı yaşayan çocuğa yardımcı olmalarını istemek de iyi bir yöntemdir. Okulun ilk günlerinde arkadaşların veya kardeşlerin birbirlerine destek olup ihtiyaçları konusunda yardımcı olmaları okulun ilk haftalarında yaşanan kaygıları ciddi anlamda azaltır.
    -Çocuğun kaygılı ve çaresiz hissettiği durumlarda okulda kendisini yakın hissettiği bir öğretmene ya da okulun rehberlik birimlerine gitmesi için onu yönlendirin. Okulların rehberlik birimleri okul kaygısı ve arkadaşlık problemleri yaşayan çocukların sorunlarını çözmelerine destek olma konusunda donanımlıdırlar. Dolayısıyla çocuğunuzun okulundaki rehberlik servisinde görev yapan öğretmenlerle iletişimde olmanız faydalı olacaktır.
    -Tüm çabalara rağmen çocuğunuzun kaygılarında herhangi bir hafifleme olmazsa problem kronik bir hale gelmeden ya da başka psikolojik problemlere sebep olmadan mutlaka bir psikolog ya da çocuk psikiyatristinden destek alınız.

  • Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum sırası çocuğun duygusal, davranışsal ve kişilik gelişiminde çok güçlü bir etkiye sahiptir. Aile içerisinde sahip olduğumuz yer bizi ömrümüz boyunca etkiler. Kardeşler arasındaki sıranın kendine has avantajları ve dezavantajları vardır.

    İlk Çocuk/ En Büyük Çocuk
    İlk çocuk, ebeveynlerinin tüm ilgi ve sevgisini bir süre de olsa sadece kendi üzerinde hisseder. Bu durum çocukta sevildiğini ve ailede önemli bir noktada olduğunu hissettirir. Bu sebeple yüksek özgüven geliştirir. İlk doğan çocuklar genellikle sorumluluk sahibi liderler olurlar. Dünya üzerindeki çoğu devlet başkanı ya da CEO genellikle ilk çocukturlar. Fakat bu durumun eksileri de vardır. İlk defa anne ve baba olan ebeveynlerinin tecrübesiz ellerinde yüksek başarı beklentileri ile yetiştirilirler. Dolayısıyla genellikle ilk doğanların üzerindeki bu başarı baskısı onları mükemmeliyetçi bir kişilik geliştirmeye yöneltir. Ayrıca yeni kardeşin gelmesi ile birlikte yoğun bir kayıp duygusu yaşarlar; artık ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini paylaşmak zorundadır. Kardeşlerini kıskanırlar, ebeveynlerine gücenirler, kişisel alanlarının ihlal edildiği hissine kapılırlar. Ama yine de bakımından sorumlu olduğu kardeşinin varlığı ilk çocukta sorumluluk ve empati yeteneğinin gelişmesine yardımcı olur ve ömrü boyunca bu artıları sosyal ve duygusal yaşamında bir avantaj olarak kullanır.

    Ortanca Çocuk
    Ortanca çocuk hem küçük hem de büyük kardeş olmanın avantajlarını yaşar. Hem örnek alabileceği, kanatları altında olabileceği ve kendisine rehberlik edebilecek büyük bir ablası/abisi hem de kendisinin rol model olacağı, kendisine göz kulak olabileceği küçük bir kardeşi olur. Fakat ailenin bebeği olma rolünün elinden alınması ortanca çocukta dışlanmışlık ve kıskançlık duygularının belirmesine sebep olur çünkü büyük ve küçük kardeş ebeveynlerinin çoğu zamanını almaktadır. Ortanca çocuk ilgi için mücadele etmek zorundadır. Bu sebeple hayatı boyunca kardeşleri ile rekabet halindedir. Bir yandan büyük kardeşine yetişmek için çabalarken diğer yandan da küçük kardeşini geçmek için emek harcar.

    En Küçük Çocuk
    En küçük çocuk tecrübeli ve sabırlı ebeveynlere sahiptir ve bu artılarla büyür. Rol model olabilecek, kendisinden dersler alabileceği, desteğini üzerinde hissettiği büyük bir kardeşinin olması da en büyük avantajlarından biridir. Bunun sonucunda çok erken yaşlarda daha bilgili ve zeki olurlar. Fakat kendisinden bedence ve akılca daha gelişmiş olan büyük kardeşin gölgesi altındadır. Aradaki yaş farkını anlamadan sürekli ona yetişmek için çabalar ve bu da kendisinde zamanla yetersizlik duygularına neden olur. Ayrıca büyük kardeşinin her zaman ilkleri yaşaması (iki tekerlekli bisikleti sürmesi, liseye hazırlanması, mezuniyet balosuna katılması gibi) onu yoğun kıskançlığa sevk eder. Büyük kardeşin hayatındaki gelişmeler ebeveynlerinin zamanı ve ilgisini aldığı için çoğu kez kendini dışlanmış ya da görünmez hisseder. Bütün bunlara ek olarak büyük kardeşi tarafından sürekli kontrol ve eleştiri altında olması zamanla özgüvenine zarar verir.

    Ebeveynlere Öneriler
    İlk çocuk için: Çocuğunuzu mükemmel olması için zorlamayın ve ona kaybettiğinde bile sevgi ve ilgi gösterin; onu en az eve yeni gelen kardeşi kadar sevilmiş hissettirin; ona kendi bebekliğinden ve ona nasıl baktığınızdan bahsedin; özel alanına müdahale etmeyin, kendi arkadaşlarının olmasına izin verin; kıskançlık ya da kırgınlık duyguları varsa bunları sizinle paylaşmasını isteyin.
    Ortanca çocuk için: Onunla yeterince ilgilenin ki kendini dışlanmış hissetmesin, çocuklar için zaman=ilgi=sevgi denklemini unutmayın; ailecek konuşurken onu mutlaka dinleyin ve konuşmasına izin verin; ilgi alanlarını geliştirmesine fırsat tanıyın ki kendine özgü karakterini oluşturabilsin. 
    En küçük çocuk için: Ona büyük kardeşinin yaptığı şeyleri kendisinin yaşından dolayı henüz yapamadığını, onun yaşındayken büyük kardeşinin de aynı durumda olduğunu, onun da ablası/abisi yaşına geldiğinde tüm bunları yapabileceğini anlatın; başarılar elde ettiğinde onu kutlayın ve yüceltin; büyük çocuğun sorumlulukları ile meşgul olduğunuzda küçük çocuk için de özel zaman ayırmaya gayret edin; büyük çocuğun etkinliklerinde ya da kutlamalarında mutlaka ona da bir görev verin (örneğin kutlamanın sonunda ablasına/abisine çiçek vermesi gibi); büyük kardeşinin onun üzerinde zorbalık uygulamasına izin vermeyin, böyle bir durum sezerseniz mutlaka müdahale edip bu durumu engelleyin. 

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Sevgili Anne ve Babalar,

    Sorumluluk duygusu hayatın ilk yıllarından itibaren öğrenilen ve geliştirilebilinen bir beceridir. Çocuklar kendilerine fırsat verildiğinde ve sorumluluk sahibi rol modellerle birlikte büyüdüğünde bu beceriyi kolaylıkla edinebilirler. Sorumluluk anne-babaların zihinlerinde genellikle çocuğun oyuncaklarını toplaması, odasını düzenli tutması ve eşyalarına sahip çıkması ile sınırlandırılmış bir beceri olsa da; aslında sorumluluk bahsedilenlerle birlikte çok daha fazlasını kapsamaktadır. Kaşık tutma becerisi kazanmış bir çocuğun yemeğini kendi kendine yemesi çocuğun aldığı bir sorumluluktur. Yine fırça tutma becerisi gelişmiş bir çocuğun akşam yatmadan önce dişlerini fırçalaması bir sorumluluktur. Karnı doyan bir çocuğun yemek yemek istememesi çocuğun kendi hayatına dair aldığı bir karar, tercih ve sorumluluktur. Kıyafetlerini giyme gayreti içinde olan bir çocuğun çorabını giymek için çabalaması onun aldığı bir sorumluluktur. Bu liste farklı örneklerle uzatılabilir. Görüldüğü gibi çocuğun çabaladığı, öğrenmeye çalıştığı, denediği birçok şey aslında sorumluluk becerilerinin ve dolayısıyla da özgüven becerilerinin birer yapı taşıdır.

    Peki, biz büyükler çocuklarımızın sorumluluk sahibi olmasını ne için istiyoruz? Sorumluluk becerisini bu kadar değerli kılan şey nedir? Sorumluluk duygusu; bazı görevleri yerine getirmekten çok kişinin kendi becerilerini geliştirmesi ve davranışlarının sonuçlarının farkında olması ile ilgilidir. Gelişen becerilerinin kullanılmasına müsaade edilen ve başarılı denemeleri sonucunda tebrik edilen (ödüllendirilen), başarısız denemeleri sonucunda ise azarlanmayan tam tersine cesaretlendirilen çocuklar sorumluluk alma konusunda istekli olurlar. Sorumluluk alabilen çocuklar ise özgüveni daha yüksek, kaygı seviyesi ise daha az olan birey olma yolunda ilerler.

    Peki, biz yetişkinler çocuğun zaten doğuştan getirdiği sorumluluk alma güdüsünü nasıl desteklemeliyiz?

        Öncelikle yapacağımız ilk ve en basit şey çocuğunuzun kendi başına yapabileceği her şeyi ama her şeyi yapması için ona fırsat vermektir. Örneğin, bardaktan su mu içmek istiyor ve siz de bardağı düşürüp kırmasından mı korkuyorsunuz? Plastik bardakla su verin. Döke saça içsin ve bunu deneyerek yaşayarak öğrensin. Ya da daha büyük yaş bir çocuk evi paspaslamak mı istiyor? İzin verin yapsın, sizin gibi yapmasını beklemeyin. Bırakın sadece kendini yeterli hissettin, sizin gözünüzde ona ne kadar inandığınızın, güvendiğinizin ışığını görsün. Ya da 2 çeşit yemekten birini mi tercih ediyor, sebzeyi değil de pilavı mı yiyor? Bırakın tercih edebilme sorumluluğu gelişsin. “Demek bu daha çok seviyor ve bunu tercih ediyorsun, peki bu senin kararın. Aferin” deyin o gün sadece pilav yesin ama kendisinin seçme gücünü hissetsin. İlla sebze yesin diyorsanız bazen pilav seçeneğini çıkarın. Doyduğunda ağzına zorla sokmayın lokmaları. Bu davranış ‘sen doyup doymadığına karar veremezsin, ben senin adına daha iyisini bilirim. Doyduğunu sen değil ben anlarım’ mesajını verir çocuğa. Bırakın aç kalsa bile aldığı sorumluluğun sonuçlarına katlanmayı öğrensin. 5 yaşındaki bir çocuk kendi başına giyinmek mi istiyor? Evet, henüz çok hızlı olmayabilir ancak hızlı giyinmeyi öğrenebilmesi için yeterince deneme yapması gerekmektedir. Eğer anne baba sabredemeyip bu seferde “ben giydireyim” derse o zaman bu becerinin gelişmesi gecikecektir. Ayrıca eğer bir yere geç kalınması söz konusu ise çocuğun hazırlaması için yeterli zaman verildikten sonra geç kalmanın sonucunu çocuğun yaşaması da sorumluluk duygusunun gelişmesi için önemlidir.

        Bu örnekler çoğaltılabilir. Son olarak dikkat edilmesi gereken çocuğa sorumluluk bilinci aşılarken çocuğunuzun gelişim özelliklerini mutlaka inceleyin. 3 yaşındaki bir çocuktan 5 yaşındaki bir çocuğun yapabileceği bir şeyi beklemek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bu gibi bir durumda çocuğumuz gelişimsel olarak hazır olmadığı için aldığı görevi yerine getiremeyecek ve bunun sonucunda kendini başarısız, yetersiz hissedecek ve denemekten korkar hale gelecektir. Önce kendine karşı, sonra ailesine ve yakın çevresine karşı, en sonunda da topluma karşı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek ümidiyle…

  • Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Bir aile, çocuğu ile ilgili danışmanlık hizmeti almak istediğinde çoğunlukla spesifik olarak bir konu hakkında yaşadıkları zorluklar üzerine başvururlar. Kimi aileler ise belirgin bir problem yaşamayıp sadece takip amaçlı çocuğu ve kendileri için destek alarak ilerlemek isterler.

    Bizler Psikolog olarak öncelikle ailelerin ihtiyaçlarını önemser ardından süreç dahilinde etik çizginin izin verdiği ölçüde hareket etmeye çalışırız. En öncelikli prensibimiz “zarar vermemektir” olarak öğrendiğimiz için aileleri ve kendimizi hem maddi hem manevi olarak korumaya çalışırız.

    Peki, yaşanılan zorluklar üzerine danışmanlık talebinde bulunan aileler ve çocukları ile çalışma şeklimden biraz bahsedecek olursak! Özellikle sene başı olması sebebiyle sıklıkla gördüğümüz “ayrılma kaygısı”, “okula alışamama”, “okula gitmek istememe” konularından yola çıkabiliriz. 3-6 yaş grubunda Eylül, Ekim aylarında en fazla karşılaştığımız ve destek alınmak istenen konu okula uyum süreci olur. Ailenin ifade ettiği şey: “Hiçbir şekilde okul fobisi oluşsun istemiyorum, okula uyumunu nasıl sağlayabiliriz?” şeklindedir.

    Aile ile ilk görüşmeyi gerçekleştirirken mümkün seviyede detaylı anamnez (yaşam öyküsü) almaya çalışırım. Yaklaşık altmış dakikalık bir süre zarfında bir ailenin öyküsünü, yaşam stillerini, sosyal yapılarını, tutumlarını, aile bağlarını öğrenmeye çalışırım. Yaşanılan zorluklar da tüm bu etmenlerin bir şekilde etkisi olduğunu düşünürüm. 

    Eğer okulöncesi döneminde yer alan bir çocuğunuz varsa bu süreci bir trenin vagonları olarak düşünebilirsiniz derim. Bu trenin lokomotifi ise çocuğunuz. Eğer siz okul ile ilgili bir problem yaşıyorsanız bu tren vagonlarından sadece birini temsil eder. Ve bu noktada diğer vagonlarla var olan ilişkiye geçmek gerekir. Çocuğun uyku, yemek, tuvalet düzeninden tutun aile bireylerinin davranışlarına kadar uzanan ilişkilere bakılır. Yani bir problem salt bir şekilde problem değildir. Muhakkak ilişkili olduğu sebepler olur. İşte tam da bu noktada ailenin süreci bir bütün olarak nasıl ele alacağı devreye girer. 

    Çünkü psikologlar, çocuğun hayatında gelişim düzeyine uygun olmayan yaşantıları düzenlemeyi ve bununla ilişkili olarak gelişen problemi aile ile işbirliği yaparak çözmeyi amaçlar. Okul fobisi oluşmasından korkulan bir sürece bütüncül bir çerçevede destek sağlamak isterken, ailelerin bunun gerekliliğine gerçek anlamda inanması gerekir. Bu süreçte işbirliği ve sabır ile hareket edilir. 

    Özetle; her bir problemin dokunduğu bir diğer etkene dikkat etmek çok değerlidir. Bir problemi sadece bir problem olarak düşünemezsiniz. Çok değerli bir hocam kaygının tedavisi için şöyle ifade etmişti: “Bir insan asansör korkusuyla size danışmaya geldiğinde, tamam sizin asansör korkunuzu tedavi edelim diyemezsiniz. Çünkü kaygı virüs gibidir. Bir yerden tedavi ettiğinizi sanarken diğer noktadan başka bir kaygı olarak ortaya çıkar. O nedenle öncelikle kaygı mantığını kişiye kavratmanız gerekir ve bir nevi problemin köküne inmektir bu.”