Etiket: Yaş

  • Filial terapi nedir

    FİLİAL TERAPİ NEDİR

    Filial terapi, oyun ve aile terapisinin birleştiği psiko-eğitimsel bir yaklaşımdır.

    Merkezimizde uygulanan Filial Terapide, aileler ile çocukların beraber oyun oynayarak iletişimlerini güçlendirmeleri amaçlanmaktadır.

    Filial terapi, 3-11 yaş arasındaki çocuklara ve ailelerine yardımcı olan gelişimsel bir oyun terapisi yaklaşımıdır.

    Duygusal, davranışsal ve gelişimsel güçlükleri olan çocuklar ile kullanılır.
    Çocuklar için anne babaları çok önemlidir. Anne babalar terapi sürecine katılım gösterdikleri zaman, değişimler genellikle daha etkili ve uzun dönemlidir. Aileler, Filial terapide çocuklarını anlamada oyunu nasıl kullanacaklarını anlarlar. Bu bilgi, onlara çocuklarına nasıl davranabilecekleri konusunda yol göstericidir.

    Filial terapi anne-baba ve çocuk ilişkisini doğrudan güçlendiren bir yaklaşımdır ve ailenin tüm üyeleri bu yaklaşımdan yararlanır.

    Çocukların duygularını ortaya koyma ve sorunlarını çözme sürecinde oyunu kullanmak aile içindeki her üye için rahatlatıcı ve değişimi sağlayan bir etkendir.

    Bu keyif verici süreç, evlilikleri de olumlu yönde etkileyebilir. Anne baba olarak, çocuklarla yaşanılan problemler ve bu problemleri çözmek için yoğun bir enerji harcayan ebeveynler yorulur ve bu durum eşler arasındaki iletişimi olumsuz etkileyebilir. Ailenin çocuğuyla yaşadığı problemlerin azalması hem birbirleriyle geçirecekleri kaliteli zamanı artıracak hem de iletişimi güçlendirecektir. Etkili iletişim becerilerinin inşa edilmesiyle daha önce yaşanılan iletişim engelleri belirlenir. Aile içi iletişim güçlenir. Tüm bu süreç içerisinde ve sonrasında aileler çocuklarını değiştirmede kendilerindeki potansiyeli görür ve bu potansiyeli tüm yaşamları boyunca kullanma imkanı bulurlar.

  • ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

    Çocukların sağlıklı gelişimi için özellikle cinsel konulan içeren sorularına en doğru şekilde ve yöntemle yanıtlamak, cinselliği konuşmanın hala tabii olduğu toplumda en zor alanların başında geliyor. Pedagog PınarKaya  Döşlü; çocukların yönelttiği sorulanı yaşlarına uygun şekilde doğru cevaplar verilmesi gerektiğim belirterek, “ Doğru bir cinsel eğitim vermek için çocuğa mahrem alanları öğretilmelidir. Doğru yöntemle yapılan eğitimle taciz olaylarının önüne geçilebilir” diyor.

    ÇOCUĞUNUZLA BÖYLE İLETİŞİM KURUN

    Pedagod Pınar Kaya Döşlü; çocuklara cinsel eğitim vermenin gelecekte sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek açısından önemli olduğunu vurgulayarak, özellikle cinsel istismar olaylarının önüne geçmek için çocuğa cinsel eğitim vermek gerektiğinin altını çiziyor.

    TACİZLERİN ÖNÜNE EĞİTİMLE GEÇİLEBİLİR

    PEDAGOG PINAR KAYA DÖŞLÜ NÜN EBEVEYNLERE ÖNERİLERİ

    Erişkinliğinde çeşitli sebeplerle psikolojik destek almak durumunda kalan hastalar incelendiğinde bu kişilerin önemli bir kısmının çocukluğunda çeşitli cinsel travmalar geçirdiği, tacize inanız kaldığı görülür. Bu tür tacizlerin önüne geçmek çocuğa cinsel eğitim vermekle mümkün olur.  Cinsellikle ilgili farkındalık kazandırılan çocuk, olası bir taciz durumunda ortada masum bir durumun olmadığını bilir ve durumdan büyüklerini haberdar edebilir. Cinsel eğitimle cinsel özgürlüğün ve rastgele cinselliğin kesinlikle birbirinden ayrı tutulması gerekiyor. Her hangi bir konuda çocuğa doğru şekilde eğitim verilmezse çocuk o konu hakkında kulaktan dolma, yalan yanlış bilgiler edinebilir.  Bunun daha büyük sakıncaları vardır. Çocuk kendisinden sadece birkaç yaş büyük bir çocukla cinsellik içeren bir oyun oynayabilir, oyun sırasında ne yaptığının farkında olmadan hoşlanma duygusu hissedebilir, sonrasında oyun cinsel tacize kadar varabilir. Bu yüzden çocuğa bulunduğu yaşa uygun şekilde belli bir cinsel eğitim verilmeli. Eğer cinsellik çocuk için hep tabu olarak kalmaya devam ederse ileriki yıllardı başka sorunlar da yaşanabilir; örneğin söz konusu olan bir kız çocuğuysa vajinusmus hastalığına yakalanabilir ve evliliğinde sorunlar çıkabilir.
    YAŞA GÖRE CİNSEL EĞİTİM
    Okul öncesi çocuğa öğretilecek cinsellikle ilgili kavramlarla, okul dönemindeki ya da ergenlik dönemindeki çocuğa öğretilecek kavramlar farklıdır. Okul öncesi çocuklarda genellikle gerçeklik duyusu gelişmemiştir. Bu yaşlarda birçok cinsellik içeren bir harekette bulunduğunda, anne babalar genellikle panikler. Oysa çocuk için bu hareketler cinsel bir eylem değil, yeni ve değişik bir şeydir. Anne babanın paniklediğini gören çocuk bu hareketi daha ilginç bulmaya başlar ve yapmaya devam eder. Eğer ebeveynlerin ilk tepkisi paniklemek olmazsa, anne-baba nötr kalmayı başarabilir ve çocuğun ilgisini başka alanlara çevirebilirse çocuk bir süre sonra bu hareketini bırakır.
    MAHREMİYET ÖĞRETİLMELİ
    Doğru bir cinsel eğitim vermek için çocuğa mahrem alanları öğretilmeli. Okul çağına yaklaşmış bir çocuk evde çıplak dolaşıyorsa bu çocuğa neyin mahrem olduğunu öğretmek mümkün olmaz. Küçük yaştan itibaren çocuğun giydiği kıyafete kadar dikkat edilmeli, mahremiyet duygusu aşılanmalı, sınırları öğretilmelidir.
    CİNSİYETİNE GÖRE DAVRANILMALI 
    Çocuğa cinsel eğitim verilirken doğru cinsel kimlik kazanmasına da yardımcı olunmalıdır. Ablalar, teyzeler arasında yetişen erkek çocuklarını bazen anneler farkında olmadan kız kıyafetleriyle büyütürler. Herkes çocuğun bu halini sever, onu oynatırlar, zenne yaparlar. Ancak çocuk büyüdüğünde efemine davranışlar sergilemeye başlar. Bu anne-babanın cinsel kimliği çocuğa yanlış öğretmesinden kaynaklanan bir durumdur. İleride bu konuda sorun yaşamak istemeyen ebeveynler çocuklarına cinsiyetlerine göre davranmaya özen göstermelidirler.
    SORULAR CEVAP BULMALI
    Çocukların en çok merak ettikleri konulardan biri dünyaya nasıl geldikleridir. Çocuk bunu sorduğu zaman ona büyük bir insana anlatırmış gibi “Çocukları leylek getiriyor derler ama bu doğru değil. Bu soruyu sorman, merak etmen, önem vermen güzel bir şey. Cinsellik kadınla erkek arasında çok özel bir durumdur. Ama detaylarını öğrenmen için biraz daha büyümen gerekiyor. Büyüdüğünde anlatacağım” şeklinde bir açıklama yapmak gerekir. Böylece çocuğa bu konu hakkında yalan söylenmemiş olur. Konu ergenlik döneminde açıklandığında ise cinselliğin insan hayatında önemli bir yerinin olduğunu ve bunun özel ve önemli bir kişiyle yaşanması gerektiğini, bu kişinin de insanın hayat arkadaşı, yani eşi olması gerektiğini aktarmak gerekir. Çocuğun merak ve hayret duygusu, öğrenmede kullandığı iki anahtar duygudur. Cinsel eğitim verirken bu konuda çocuğun merakını ve hayretini uyandırmamaya da özen gösterilmelidir. Eğer cinsellikle ilgili merak ve hayret uyandırıcı cevaplar veriliyorsa çocuk o alana ilgi duymaya başlar. Çocuğu cinsellik hakkında bilgilendirmemenin sakıncaları göz ardı edilmemelidir. Çocuk merak ettiği bu konuyu bir şekilde ya arkadaşlarından ya da internetten yalan yanlış, kulaktan dolma bilgilerle öğrenebilir. Ayrıca anne-babanın çocuğun bu konudaki sorularını cevapsız bırakması çocuğun soru sorma kapasitesini düşürür, bu kapıyı da kapatmamak gerekir. Soran çocuk, her zaman hayatı daha kolay öğrenir, sorunlara daha kolay çözüm getirir. Sorulan soru yanlış olabilir, ama çocuk nasıl yürümeyi düşe kalka öğrendiyse doğru soru sormayı da yanlış sorular sora sora öğrenecektir. Bu yüzden çocuğu azarlamadan, terslemeden, içindeki merak duygusunu yok etmeden sorularına cevap vermek, o an verilecek bir cevap bulunamıyorsa “Bu konuyu araştırıp cevaplayayım” demek ve gerçekten de araştırıp, düşünüp cevap vermek yerinde bir davranış olacaktır.

  • Down sendromu nedir

    DOWN SENDROMU NEDİR

    Down Sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down Sendromu tedavi edilebilen bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, 35 yaş üstü hamileliklerde risk artar. Ancak genel olarak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğundan Down sendromlu çocukların %75-80’i genç annelerin bebekleridir. Ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşamaktadır. Türkiye’de tam bir veri yok ama yaklaşık 100.000 Down Sendromlu kişi olduğu tahmin ediliyor.
    Hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur.

    47 Kromozom nasıl oluşur?

    İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır (bu sebepten dolayı Down Sendromu Trisomy 21 diye de bilinmektedir).Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 değil 47 olmaktadır.

    Down Sendromu Çeşitleri Nelerdir?

    1-Trisomy 21: DS nüfusunun %90-%95′ini oluşturan standart tiptir. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle (yani kromozomlar bölünürken birbirine yapışık kalması ve bu yapışıklığın bir taraftan 2 diğer taraftan da 1 kromozom gelmesine yol açması nedeniyle) yeni hücreler 3′er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon: DS nüfusunun %3-%5′ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma (örn. 14.kromozom gibi) yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33′dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon Down Sendromlu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik: Down Sendromu nüfusunun %2-%5′ini oluşturan tiptir: Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromunun sıklığı nedir?

    Doğan her 800 bebekten birinde Down Sendromu görülür.

    Her yıl Türkiye’de 1500 Down Sendromlu bebek doğar.

    Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler.

    Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında Down Sendromlunun olduğudur.

    Down sendromu ne zaman keşfedildi?

    Down sendromlu insanların her zaman olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, 1866 yılında İngiliz doktor John Langdon Down tarafından durumun bir açıklaması yayınlandı sonrasında onun adını aldı.

    1959’da profesör Jerome Lejeune down sendromunun kromozomal düzensizlik olduğunu kanıtladı.

    Down sendromu nasıl teşhis edilir?

    Down sendromunun tanısı gebeliğin 16. Haftasında yapılan amniyosentez ile belirlenebilir. Amniyosentez, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınması ile yapılan bir işlemdir. Test sonucu 21 gün içinde belli olur. Amniyosentez gebeliğin 19. Haftasından önce yapılmalıdır.

    Down sendromuna ait fiziksel bazı belirtiler gelişmiş cihazlar yardımıyla ultrason ile de belirlenebilir. Ense kalınlığı, burun basıklığı, beyin omurililk sıvısının miktarı gibi belirtiler de down sendromu ile ilgili fikir verebilir.

    Bazı özellikler şunlardır:

    Down Sendromlu çocuklarda görülen bazı fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır.Bu özelliklerin hepsi veya birkaçı görülebilir.

    Down Sendromlu bebekler istisnalar olmakla beraber yaşıtlarından daha yavaş büyürler. Zihinsel gelişimleri geriden gelmektedir. Bu gerilik yaş büyüdükçe daha belirgin olarak gözükmekte, ama uygun eğitim programları ile Down Sendromlu çocuklar da pek çok başarıya imza atmakta ve toplum hayatı içinde anlamlı hayatlar kurabilmektedirler. Burada düzenli ve disiplinli bir eğitim programı ve bol tekrar en önemli faktördür.

    Down Sendromlu bireyler genel olarak yaşıtlarından daha kısa boylu olurlar ve metabolizmalarının yavaş çalışması nedeni ile doğru beslenme alışkanlığı edinmezlerse ileri yaşlarda kilo problemi yaşayabilirler.

    Farklı derecelerde olmak üzere kas gevşekliği (Hipotoni) nedeni ile fizyoterapi desteğine ihtiyaç duyarlar. Bebeğiniz doğar doğmaz biz fizyoterapist ile görüşerek bilgi almanız ve ileriye dönük bir destek programı hazırlamız çok önemlidir. Hipotoni’nin az veya fazla olmasına göre bazı bebekler uzun süre başlarını bile tutmakta zorlanabilirler ama fizyoterapi desteği ile gelişim basamaklarını kendi hızlarında tamamlar.

    Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkın olabilmektedirler. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması, doğru sağlık danışmanlığının alınması hayati önem taşımaktadır. Lütfen Sağlık Kontrol Listesine bakınız.

    Down sendromlu insanlar tıbbi problemlere sahipler mi?

    Bazı tıbbi problemler down sendromlu insanlar arasında yaygındır.

    Bunlar;

    Down sendromlu doğan bebeklerin % 40-50’si kalp problemi ile doğar, bunların yarısı kalp ameliyatına ihtiyaç duyar.

    Ciddi bir sayıda down sendromlu insanlarda işitme ve görme sorunları görülür.

    Tiroid rahatsızlıkları

    Zayıf bağışıklık sistemi

    Solunum problemleri, öksürük ve soğuk algınlığı

    Mide ve bağırsak hastalıkları

    Ne var ki, ilerlemiş ve başarısı artan tıbbi hizmetler sayesinde bu hastalıkların büyük bir kısmı tedavi edilebilir. Sağlık problemleri erken şekilde saptanıp çok ciddi sorunlar haline gelmeden tedavi ediliyor.

    Bu problemler yalnızca Down Sendromlular için değildir diğer insanlarda görülür.

    Gelişmiş ve başarıları artan tıbbi hizmetlerle birlikte Down Sendromluların daha uzun yaşayabildiğinden bahsedebiliriz. Şuan beklenen ömür 60-65 iken birçok Down Sendromlu daha da uzun yıllar yaşamaktadır.

    Down sendromu gelişmeyi nasıl etkiler?

    Down sendromlu bütün insanlar aynı öğrenme engeline sahip olurlar. Down sendromlu çocuklar yürümeyi, konuşmayı ve tuvalet eğitimini öğrenirler fakat bu gelişmenin kilometretaşı sayılan davranışları yaşıtlarına göre daha geç öğrenirler.

    Öğrenme yetersizliği olan çocuklar için şuan yayılan erken müdahale programları çocuk gelişimine bütün alanlarda yardımcı olur. Bu programlar çocuklar ve aileler için konuşma ve fiziksel terapinin yanı sıra evde öğrenme programları içerir.

    Çocuk ve yetişkin olan olan Down Sendromlular tıpki diğer insanlar gibi öğrenmeye devam edebilirler.

    İyi bir tıbbi destek ve doğru seviyedeki bir destekle Down Sendromlu insanlar arkadaş edinebilir, okula gidebilir, iş edinebilir ve kendi hayatları ve gelecekleri için karar verebilirler.

    Down Sendromlu Çocuklar Neler Yapabilir?

    Eskiden okuyamaz bile denilen bu bireyler artık lise ,hatta üniversite bitirebilmekte, ikinci bir dil öğrenebilmekte, çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedirler. Bu yüzden hayallerimize sınır koymamalıyız ama hayallerimiz sınırsız da olsa çocuğumuzu doğru değerlendirerek ayakları yere basan , gerçekçi gelecek planlar yapmanın onun mutluluğunun anahtarı olduğunu da unutmamalıyız.

  • OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARINDA ÖFKE NÖBETİ

    Çocuklarda öfke nöbetleri genelikle 1.5 -2.5 yaş civarında sıklıkla görülür. Öfke nöbeti sırasında çocuklar ağlar, tutturur, kendilerini yere atarlar hatta zaman zaman başlarını yere yada duvara vurur, nefeslerini tutarlar. Çocukların mizaç yapıları değişkenlik gösterdiği gibi öfke nöbeti yaşama şekilleri ve sıklıkları da değişkendir.
    Öfke nöbetleri neden olur?
    Öfke nöbetleri çocukların gelişiminin doğal bir sürecidir. Fakat bu süreçten çocukların sağlıklı bir biçimde çıkabilmesi ve nöbetlerin sorun olmasını önlemek için bu davranışlar iyi tanınmalı ve kontrol edilmelidir.
    Öfke nöbetleri, çocukların bağlanma ve bağımsızlaşma arasında yaşadığı içsel çatışmanın dışa vurumu olarak yorumlanabilir. Bu dönemde çocukların otonomi kazanma arzusu çok yüksektir. Bağımsızlık ve çevre üstünde kontrol sahibi olmak isterler, (“kendim yapabilirim”, “bunu ben yapıcam” vs.). Nöbetler çocukların fiziksel olarak zorlandıkları yada bilişsel becerilerine kıyasla zor olan durumlarda ortaya cıkar. Ayrıca bu yaş döneminde çocukların dil becerilerinin kendi istek ve duygularını dile getirebilecek düzeyde henüz gelişmediğini düşünürsek, çocukların yaşadığı gerginlik ve hayal kırıklığı kaçınılmazdır.
    Bu yaş döneminde çocuklar kendi yapmak ister, kendi seçmek, kendi gitmek ister vs. Çocuklardaki bu beklentiler gün içinde çocuklar ve ebeveyinler arasında güç savaşlarına neden olup öfke nöbetlerine sebep olabilir (örn., bahçede oyun oynamak isteyen bir çocuğa eve girmesinin söylenmesi). Çocuklar istediklerini elde edemediklerini fark ettikleri anda ise öfke nöbetleri için zemin hazırlanmış olur.
    Öfke nöbetleri, çocukların öfke davranışları pekiştirildiğinde daha da sıklık kazanır. Pekiştirme, nöbet sırasında ailesinden fazla ilgi toplaması yada bu davranışından ötürü istediğinin yapılmasına bağlı olarak gerçekleşir. İsteklerini bu şekilde yapmayı öğrenen çocuk bu davranışı yapmayı sürdürür. Bazı çocuklar doğru şekilde davrandıklarında yeterince ilgi görmedikleri için de öfke nöbetleri geçirebilirler. Öfke nöbetleri sırasında ailesinin dikkatini toplamayı başaran çocuk istedigini elde etmiş olur.
    Bununla birlikte unutulmaması gereken yetişkinlerin bile fazla uyarıldıklarında, yorgun yada aç olduklarında duygularını kontrol etmelerinin güçleştiğidir. Çocuklar da aç ve yorgun olduklarında öfke nöbetleri daha cok ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda çocuklardan sabırlı olmasını beklemek yersiz bir beklenti olacaktır.
    Öfke nöbetlerini önlemek için neler yapılabilir?
    Öncelikle buna neden olan sebepler anlaşılmaya calışılmalıdır. Ne zaman ve nerde oluyor? Öfke nöbeti öncesinde, ve sonrasında neler oluyor? Sıklıkla kimin yanında ve nerede oluyor? Bunlara dikkat ederek, bugibi durumlardan uzak durmaya calışmak öfke nöbetlerini önleyecektir.
    Çocuğunuzu bir durumdan diğerine geçişlerde hazırlamak önemlidir. (örn. 5 dakika içinde parkta gezmeyi bırakıp eve gidiyoruz). Önceden hatırlatmalar çocuklarınızı başka bir duruma geçiş için hazırlayacaktır.
    Yaşantınızda belirli rutinlere sağdık kalmanız önemlidir, belirli bir yemek vakti, uyku vakti vs. 2 yaş gelişim döneminde çocukların günlük hayat içinde alıştığı rutinler çok önemlidir. Rutinler onların dış dünyayı anlamalarına, olayları tahmin etmelerine yardımcı olur.
    Güç savaslarından çocuklarınıza seçme sansı tanıyarak kacınabilirsiniz. (örn. Siyah ayakkabılarını mı yoksa mavi ayakkabılarını mı giymek istersin? vb.) Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar.
    Çocuklarımızın bireysel özelliklerinin, neyi yapıp neyi yapamayacaklarının farkında olmak ve onları zorlayacak beklentilerden ve aktivitelerden kaçınmak öfke nöbetlerinin olmasını engelleyecektir.
    Öfke nöbetleri sırasında hangi yollar izlenmelidir?
    Öfke nöbeti oluşur oluşmaz sakinliğinizi korumanız çok önemlidir. Bağırıp çağırmak doğru bir yöntem değildir.
    Öfke nöbeti sırasında izleyeceğiniz tutarlı davranışlar çok önemlidir. En iyi yol nöbet sırasında göz teması kurmamak ve aldırmıyor gibi görünmek, sakinleştiği andan itibaren de tekrar göz teması kurmak ve onunla ilgilenmektir. Çocuğunuzun güvenliğini sağlamak için çocugunuza yakın biryerde durabilirsiniz.
    Öfke nöbeti toplum içinde gerçekleşirse en iyi yol daha sakin bir yere çocuğunuzu götürmek ve orda birlikte sakinleşmesini beklemektir.
    Çocuğunuza öfke nöbeti sırasında ders vermeye calışmak uygun değildir. Bunun için sakinleşmesini beklemek daha uygun olacaktır.
    Öfke nöbetlerinin hemen akabinde çocuğunuzun istedigi şeyi vermemeli yada yapmamalısınız. Bu davranış çocuğunuzun öfke nöbetlerini pekiştirecektir.
    Öfke nöbetleri çocukların kendilerini de kimi zaman korkutabilir. Öfke nöbetinden sonra bu davranışını onaylamadığınızı ama onu hala seviyor olduğunuzu hatırlatmak ihtiyacı olan bir davranıştır.
    Hangi durumlarda bir uzmana danışılmalı?
    Çocuğunuz sık (günde yaklaşık 3 kereden fazla) ve uzun süreli (yaklaşık 15 dakikadan uzun) öfke nöbetleri yaşıyor ve kendi kendine yatışmakta güçlük çekiyor ise,
    Çocuğunuz 4 yaşını geçmiş olmasına rağmen öfke nöbetleri yaşamaya devam ediyor ise,
    Çocuğunuz öfke nöbetleri sırasında kendisine veya çevresine zarar veriyor, ve saldırgan davranışlar gösteriyor ise,
    Çocuğunuzun öfke nöbetleri sırasında duygularınızı kontrol edemiyor ve nasıl davranmanız gerektiğini bilemiyor iseniz bir uzmana danışmalısınız.

  • KENDİMİZİ TANIMAMIZA EN ÇOK HİZMET EDENLERDEN BİRİ BİR BAŞKASI ÇOĞU KEZ

    Sevmediğimizi dile getirdiğimiz, çok kızgın olduğumuz, çoğu kez görmeye bile tahammülümüzün olmadığı bir başkası…

    O başkası ki aslında kendimiz;
    O başkasında görüp sinirlenip, hatta bazen değiştirmeye çalıştığımız ki kendimizde yana yakıla saklayıp, görmemek için binbir takla attığımız…

    Düşünün ki partner ilişkilerinizde “narsist” diye tanımladığınız kişilere çekiliyorsunuz… Ve her seferinde “nereden buldum bu ukala, çok bilmişi?” diyor, ilişkilerde kalmakta zorlanıyorsunuz… Acaba siz kendi içinizde bir parçanız olan narsist tarafınızı ne kadar görüyor, benliğinizde yer almasına ne kadar izin veriyorsunuz? Sizi yaşamda tutan, okumanıza, meslek sahibi olmanıza ve yaşamda var olmanıza yardımcı olan bu tarafınızı ne kadar sahipleniyorsunuz?

    Başkasında görüp beğenmediğimiz, aslında kendimizde olan ve var gücümüzle bastırıp görmezden geldiğimizdir. 

    Danışanlarımla çalışırken, 27-40 yaş arası yaşamda işi, duruşu, mesleği olan birçok kişinin partner ilişkilerinde zorluklar yaşadığını görüyorum… Çoğunlukla onları hiç “görmeyen”, onlara hiç değer vermeyen, sevmeyen ve saygı duymayan kişilerin karşılarına çıktığından ve kendilerini ne kadar değersiz hissettiklerinden bahsediyorlar. Partnerlerini değiştirmeye çalışıp, kendilerini görünür hale getirmeye çalışırken de bir dolu incinmişlik yaşıyor ve aslında ilişkilere küsüyorlar. Kendilerinin kendilerini ne kadar “gördüklerini”, kendilerinin kendilerini “ne kadar sevdiklerini” sorduğumda ise malesef duyduğum, aslında kendilerini görüp sevmedikleri oluyor. 

    Kişi kendini görmezse, başkası görsün ister…

    Kişi kendini sevmezse, başkası sevsin ister…

  • ÇOCUKLAR NEDEN TIRNAK YER?

    ÇOCUKLAR NEDEN TIRNAK YER?

    NASIL YAKLAŞMALIYIZ…Tırnak yeme çocuklarda ve yetişkinlerde sıkça görülen bir problemdir. Tırnak yeme alışkanlığı genellikle 3-4 yaşlarında başlar ve her üç çocuktan birinde tırnak yeme davranışı görülür. Bu durum genellikle ergenlik çağına kadar sürebilir ve ergenlik çağında ortalama her iki çocuktan birinde tırnak yeme davranışı görülebilir.

    Çocuklar sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kaldığında veya herhangi bir olumsuz durum yaşadığında genellikle ellerini ağızlarına götürürler ve yaşadıkları stresli durumu bu şekilde ifade etmeye çalışırlar. Çocuklar bu yolla huzursuzluklarını, sorunlarını bastırmaya, görmezden gelmeye ya da gidermeye çalışabilirler. Dikkat edildiği zaman huzursuzluğun ya da stresin olduğu durumlarda eller kendiliğinden ağıza gider ve tırnaklar yenmeye başlanır.

    Tırnak yeme davranışı genellikle 3-4 yaşlarında görülür. Daha küçük yaşlarda olan çocuklarda nadiren yaşanan bir durumdur. Tırnak yeme davranışı; aşırı baskı gören, sık sık çatışmanın yaşandığı aile ortamında yetişen, sürekli eleştiriye maruz kalan, yeterince ilgi göremeyen, sevgi ortamından yoksun büyüyen, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalan, kaygı ve korkuları yoğun şekilde yaşayan çocuklarda sıklıkla görülmektedir. Tırnak yeme konusunda yapılabilecek en etkili yöntem özellikle küçük yaşlarda bu davranışı görmezden gelmeye çalışmaktır.

    Okul öncesi dönemde tırnak yeme (0-6 yaş arası dönem): Bu dönem çocukların kişilik, karakter ve davranışlarının şekillenmeye başladığı dönemdir. O nedenle bu dönemde elde edilen davranışların veya alışkanlıkların kalıcı olma olasılığı yüksektir.  Bu dönemde çocuklar kendilerini baskı altında hissettiği, gergin olduğu, kaygı yaşadığı durumlarda ellerini hemen ağızlarına götürürler. Genellikle bunu gören anneler “elini ağzından çek!” uyarısını yaparlar. Sıkıntı, kaygı giderilmek yerine pekiştirilir ve tırnakların ya da tırnak etlerinin yenmesine neden olur. Ailede, yakın çevrede veya gittiği kreşte bu davranışı alışkanlık haline getirmiş bireyler var ise, çocukların her türlü olumlu, olumsuz davranışları taklit ettikleri düşünülürse de tırnak yeme davranışını taklit ederler ve bu şekilde de tırnak yemeye başlamış olurlar.
    Okul döneminde tırnak yeme: Bu dönem çocukları, okula ilk başladıklarında aşırı kaygı, stres, arkadaş bulmada zorluk, okuma- yazma öğrenmeye çalışma, okul sorumlulukları, okul kurallarını öğrenme ve bunlara uyma, öğretmenlerin çocuk üzerindeki baskısı ya da olumsuz tavırları, mükemmelliyetçi anne-baba tutumları gibi bir sürü problemle karşı karşıya kalırlar ve bu nedenlerle tırnak yemeye başlarlar.

    Tırnak yeme davranışını ortadan kaldırmak ve oluşmaması için neler yapmak gerekir?

    Anne-babalar çocuklarının hangi durumlarda ellerini ağzına soktuğunu, tırnaklarını yediğini gözlemlemeli, kaygı yaratan durumları tespit etmeli ve bu durumların oluşmamasını sağlamaya çalışmalıdır.
    Çocuğu azarlamak, tehdit etmek, korkutmak, ceza vermek gibi baskıcı tutumlar davranışın yok olmaması veya pekişmemesi için etkili yöntemler değildir. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin oluşmasına neden olabilir.
    Küçük çocuklar izledikleri korku ve şiddet içeren çizgi filmlerden çok çabuk etkilenmekte ve onları zihinlerinde yaşatmaktadırlar. Bu nedenle ebeveynler çocuklarının ne izlediğini bilmeli ve sıkıntı yaratacak durumlar varsa bu tip çizgi filmleri izletmemeye gayret göstermelidirler.
    Çocuk tırnak yemeye başladığında ve ebeveyni bu durumu fark ettiğinde onu uyarmak ya da elini ağzından çekmek yerine ilgisini başka bir yöne çekmeye gayret etmelidir. Örneğin; onunla sohbet etmeye başlamalı ya da ağzını oyalaması için sakız, kraker veya havuç gibi sert bir meyve vermeyi tercih etmelidir.
    Tırnaklar olabildiğince düzenli kesilmeli ve çocuğa tırnak bakımını nasıl yapacağı, neden yapması gerektiği öğretilmeli, bakımını kendisinin yapması teşvik edilmelidir.
    Anne- babalar bütün uğraşlarına rağmen problemi çözemiyorlarsa profesyonel bir destek almaktan çekinmemelidirler. Çünkü bir uzmandan destek almak hem kendilerini hem de çocuklarını rahatlatacak bir durumdur. Problemler çözülmedikçe aile ilişkileri de gerilir ve yaşanan sıkıntılar büyüyerek ilerler. Önemli olan yaşanan sorunun çok büyümeden ve ileri yaşlara taşınmadan çözümünü sağlamaktır.

  • İnatçılık ve inatçılığa karşı aile tutumları

    Çocuklar, büyüyünceye kadar bazı gelişim dönemlerinden
    geçerler.İnatçılık ta bu gelişim dönemlerinin bazılarında ortaya çıkan doğal bir özelliktir.
    İnat, bireyin kabul edilebilen, ya da belli bir neden olmadan herhangi bir olayda ve davranışta ısrarcı olmasıdır.

    18 aylıktan başlayıp 4 yaşına kadar geçen bir süreci kapsar.Bu dönemde çocuk ,kendinin farkına varmıştır. Bireyselleşme çabası içindedir. Bu dönem 2 YAŞ SENDROMU adı ile de anılır. Aynı şekilde ergenlik çağında da kendini kanıtlamak çabası içinde olan ergen inatçı davranışlar gösterebilir.

    Bu özel durumda aile dikkatli olmalı ve gelişim süreci içinde bazı hususlara dikkat etmelidir. Dikkat edilmediği durumda aile ve çocuk güçlükler yaşamakta ve aralarındaki ilişkiler bozulmaktadır.

    1-Çocuğun inadına karşı, inatla karşılık verilmemelidir.
    2-18 ay-4 yaş arasındaki süredeki inatçılık, gelişimin doğal bir özelliği olarak benimsenmelidir.
    3-Yetişkin, inatçılığa karşı inatla bir tutum sergilerse, çocukta KİŞİLİK özelliği olarak yerleşmesine sebep olur.
    4-Çocuklardan beklenen davranışlar açıkça ve anlaşılır şekilde anlatılmalıdır.
    5-Çocuklara yapılacak açıklamalar, temel ihtiyaçları doyurulduktan sonra yapılmalıdır. Beslenme, uyku, temizlik gibi.
    6-İnat sırasında çocuğun dikkati başka yöne çekilmelidir.
    7-Çocuktan gelen istekler, inat davranışı süresince değil; normale döndükten sonra belki yerine getirilebilir.
    8-Çocuğun her davranışına kusur bulup müdahele etmemek gerekir.
    9-Bazı olumsuz davranışlar da görmezden gelerek unutturulabilir.
    10-Kardeşler arasında ayrım yapmamak gerekir ki inatçılık davranışının oluşmasına ortam hazırlanmasın.
    11-‘’Falanca gibi inatçı, filanca da böyle inatçıydı’’ gibi etiketlemelerden kaçınmak gerekir.
    12-Bazı çocuklarda, genellikle çalışan annelerin çocuklarında da dikkat çekmeye yönelik inatçılık görülebilir. Mümkün olduğu kadar böyle anneler, özellikle çocuklarıyla başbaşa kalabilecekleri, onunla konuşup, oynayabilecekleri süreler yaratmalıdır.
    13-Yetişkinler, özellikle anne; baba da dahil ten temasına önem vererek, çocuklarını sevdiklerini her fırsatta hissettirmelidirler.
    14-Genellikle alış-veriş esnasında bu tutumlara sık rastlanır. Çocuk, birşey alınması için tutturarak, yetişkini kullanmak ister. Çünkü, ‘’çocuk ağlamasın ne olacak, istediğini alıverin’’ diyen çok olacaktır.
    15-Yukarıdaki nedenden dolayı evden çıkmadan çocuğun temel ihtiyaçları karşılanmalı ve herhangi birşey alınmayacağı kararlı bir şekilde çocuğa söylenmelidir.
    16-Ya da ‘’sana şöyle bir şey almayı düşünüyoruz. Ancak, seçerek, bakarak alacağız, acele etmemelisin’’ gibi ön konuşma mutlaka, vurgulu ve kararlı şekilde yapılmalıdır.
    17-Eğer kararımız kararsa ağlasa da, tepinse de çocuğun dediği o anda yapılmamalıdır.
    18-Çünkü, çocuk, yetişkine karşı nasıl başarılı olacağını öğrenir.
    19-Çocukla konuşurken, isteğimizi belirtirken iyi bir göz kontağı kurulmalı; inat davranışı meydana geldiğinde bakışlarımızla hatırlatıcı olmalıyız.
    20-Tuvalet eğitimi verilirken hassas olunmalı, çocuk ruhen ve kas gelişimini tamamlamadan ısrarla bu eğitim verilmeye çalışılmamalıdır
    21- Çocuktaki gelişim sürecinin özellikleri her zaman için dikkate alınmalıdır.
    22- İnat davranışı karşısında 18 aylık çocuğa ve 4 yaşındaki çocuğun yaş özelliklerine göre davranışlar farklı olacaktır.
    23- Yetişkinler tutumlarında kararlı olmalıdır.
    24- Kararlı tutum beden dili ile mutlaka destekleyici olmalıdır.
    25- Ebeveyn, tutumuna önce kendi inanmalı ki uygulamada sorun yaşanmasın.
    26-Çocuğun makul istekleri yerine getirilmeli, ancak, tüm makul isteklerde bir sınır olmalıdır.
    27-Ergenlik çağında inat ortamı yaratacak pozisyonlardan kaçınılmalıdır.
    28- Anne ve babanın tutumları ortak olmalıdır ki ergen sorun yaşamasın. Ebeveynlerden biri diğerine olumsuz hisler taşıyor ve bunu ergene hissettiriyorsa inatlaşma pozisyonu yaratılmış olur. Çünkü, bir taraf her türlü isteği sınır tanımadan yerine getirmektedir. O kişi sevilir. Diğer taraf sınır koymaya çalıştığı için kötü taraf olur.
    29-Her yaşın kendine özgü özellikleri vardır ve geliştirilecek davranışların süresi, çeşidi, uygulanış biçimi, zamanı, ortamı vb. farklı olacaktır.
    30-Yukarıda hazırlamış olduğum maddeler dikkate alınsada ayrıntılar ve özelliklere uygun davranma becerileri için uzmandan yardım almakta yarar vardır.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG- AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI

  • Çocuklara hikaye anlatırken dikkat edilecek özellikler ve yazdığım bir hikaye örneği — minik böceğin ayakkabıları—-

    Çocuklar, sözcükleri birleştiripte anlam katmaya başladıklarından itibaren hikayelerle ilgilenirler. Yaş özelliklerine göre birkaç cümleden oluşan hikaye kitapları olduğu gibi birkaç karakterden oluşan uzunca hikaye kitapları da vardır. Bunun dışında nesneleri tanıtan 1-2 yaşlar için kitaplarda vardır. Önemli olan tek faktör değildir. Kitapların özellikleri; resimleri, zemini, yazıları, içeriği ve sunumuyla birlikte düşünülmelidir. Kitapların resim özellikleri yaşa uygun olmalı, küçük yaş guruplarında detaysız, karışık olmayan, kahraman sayısı az, renkler ayırdedici şekilde kullanılmalıdır. Yaş büyüdükçe kahraman sayıları artmalıdır, renkler sayı ve tonlama olarak geliştirilmiş şekilde kullanılmalıdır. Zemin olarak, banyoda küçük yaş gurupları için hazırlanan, ıslanmayan tarzda kitaplar olabilir, kumaştan hazırlanmış ve kağıttan hazırlanmış zeminler kullanılabilir. Yaş gurubu küçük oldukça, yırtılmaması için kalın bir kağıt zemin kullanılmalıdır. Sayfa sayısı yine yaşla birlikte çoğalır. Sayfada resimlerin ve yazının dengeli ve yaş dikkate alınarak düzenlenmesine dikkat edilmelidir. Kitabın çocuğa anlatılması, okunması da ayrıca önemlidir. Okulöncesi kurumlarında okurken dikkat edilecek özel durumlar vardır. Ama bir yetişkin tarafından evde okunacaksa okuma zamanı, ilgi çeken zamanı planlama, ses tonunun doğru kullanımı, merak uyandırma, resimleri çocuğa gösterme ya da yalnızca anlatım olarak düşünme gibi planlanmalıdır. Seçilen hikayenin eğlendiriciliği, bilgi verici olması önemlidir.

    MİNİK BÖCEĞİN AYAKKABILARI

    Evvel zaman içinde kalbur saman içinde mini minnacık, kırmızı renkli bir böcek varmış. Bu çok sevimli böceğin bir-iki-üç-dört-beş-altı tane bacağı varmış. Tam altı tane …
    Annesi ona ayakkabı almak istemiş. Gitmişler ayakkabı mağazasına… Bakmışlar ayakkabılar çeşit,çeşit… İçinde pembe, yeşil, mavi, sarı, siyah,mor ayakkabılar doluymuş. Ayrıca kimisi düğmeli, kimisi ilikli, kimisi de bağlıymış.
    Annesi ile bizim sevimli böceğimiz ayakkabıları iyice incelemişler. Önce hangi rengi alalım diye düşünmüşler.
    Sevimli böceğimiz:
    – Anneciğim, ben güneş renginde SARI ayakkabı almak istiyorum demiş. Ben bu rengi istiyorum diye ısrarcı olmuş. Ayaklarını birbirine vurmuş, olduğu yerde zıplamış.
    Annesi:
    – Yavrucuğum, bak hemen karar verme, diğerlerine de bakalım demiş. Yaprak rengi YEŞİL ayakkabıya ne dersin demiş.
    – Anneciğim, ben zaten yaprağın üzerinde dolaşıyorum. Onun için ayakkabılarımı farkedemem sonra demiş. Annesi bu sefer SİYAH düğmeli ayakkabıya ne dersin? demiş.
    -Anneciğim , ben bu ayakkabıları gözüm zannederim sonra demiş.
    Annesi:
    – Yavrucuğum, sen çok miniksin, ama benim her gösterdiğime de bir bahane buluyorsun demiş.
    Satış görevlisi:
    – Bakın burada gökyüzünün renginde MAVİ ayakkabılarım var. Ne dersiniz? Demiş.
    Anne ile minik böcek birbirlerine bakmışlar, kocaman SİYAH gözleri ile…Bu ayakkabılar mavi ve bağcıklıymış.
    – Anneciğim, biz uçamayan böcekleriz. Ben bu ayakkabıları giyince kendimi uçuyor gibi hissederim. Ooleeey demiş. Ne güzel bir renk, bu renk beni uçurur demiş.
    Sonra ayaklarına bakmış.Birden ümitsizliğe düşmüş,Benim bir tane ayağım yok ki;tam altı tane demiş. Ben ayakkabılarımı nasıl bağlarım? Demiş.
    Anne böcek:
    -Ben sana öğretirim. Biraz sabırlı olmalısın ve öğrenmek istemelisin demiş.
    Büyük bir sevinçle bu MAVİ ayakkabıyı almışlar. Ne dersiniz minik böceğimizin ayakkabısını birlikte bağlayalım mı?
    NOT: Hikayenin sonunda çocuklara ayakkabı bağlamayı öğretmeyi planlanladım. Hazırlanmış modeller üzerinde çocuğa öğretilebilir, çocukta öğrenmeye motive eder. Renkler hakkında bilgi vermeyi, bazı davranış kalıplarını öğretmeyi, sayı kavramına destek olmayı planladım. Çocuk edebiyatına uygun olmasada fark yaratmak ve ilgi çekilme amaçlı olarak, girişte masal formu kullandım.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG-İLETİŞİM VE AİLE DANIŞMANI

  • Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocuklarda Ölüm Kavramı ve Yas

    Çocukların Ölüm Kavramının Farkına Varışı:Çocuklarda kayıpla ilgili olarak uzmanlar iki konuda fikir birliği içindedirler.

    1) Tüm ayrılıklar koparılmak olarak değerlendirilir.

    2) Çocuğun ölen kişiyle geçirdiği süre ne kadar uzunsa, yas şekli yetişkinlerinkine o kadar benzer olur.

    Ölüm ve Dil Gelişimi: Yapılan araştırmalarda çocukların önemli bir kısmının ölüm sözcüğü hakkında düşünceleri olduğu gözlenmiştir. Çocukların hayat ile ilgili düşünceleri ise genelde hareketleri hayat işareti olarak gördükleri hareket etmeyen nesneleri cansız olarak nitelendirdikleri gözlemlenmiştir.

    Çocuğun Gözlemi ve Ölüm: Çocukların ilk yıllarından beri, hayvanlar, bitkiler ve çiçeklerin ölümü ile karşılaştıkları ve bu duruma reaksiyon gösterdikleri görülmüştür.

    ÖLÜME KARŞI TEPKİLER

    Ölüm olayına karşı tepkisini belirleyen şeyler, yaşı, içsel dayanıklılığı, ev ortamının güvenli olup olmadığı, ölen kişinin yakınlık derecesi, yetişkinlerin çocuğa verdikleri teselli şekli ve düzeyi, ve ölüm şeklidir.

    • 2 yaştan önce: çocuklarda nesne sürekliliği olmadığı için, bir şeyin eksikliğini hissederler. Ölüm uzun süreli bir yolculuk olarak algılanır. Çocuğun bu süreçten sonra eksik bir yaşantısı olacağı için çocuk ölen kişinin hayali imgesini yaşatmaya çalışır. Her ne kadar bilinçli bir süreç söz konusu olmasa da bakım veren kişiden ayrılık çocuklarda ayrılık anksiyetesini tetikler.
    • 3-5 yaş arasında: bu yaştaki çocuklar ölüm kavramını yaşamlarında fark ederler. Kuşların, böceklerin, bitkilerin öldüğü bilirler ancak bu ölümün bir geri dönüşü olduğunu zannederler. ^^Annem öldü biliyorum ama telefonda mı açmayacak^^ şeklinde beklentileri olabilir. Bu dönemdeki çocuk ölümü geçici bir durum olarak görür ve ölümle ilgili soyut düşünceleri anlamakta güçlük çeker. Diğer taraftan bu yaş fallik döneme tekabül ettiğinden oidepus ve elektra kompleksi sürecinde farklı sıkıntılar oluşabilir.
    5 ile 10 yaş arasında: Beş-dokuz yaş arasında çocuk, ölümün gerçek olduğunu kavrar ancak kendi başına gelebileceğini düşünmez. On yaşından sonra ölümün kendi başına da gelebileceğini ve evrensel bir olgu olduğunu kavramaya başlar. Tepkilerini daha çok oyunlarda ve arkadaş arasındaki davranışlarda sergilerler
    10-13 yaş arasında: ölümü anlarlar, kabul ederler ancak verdikleri yas tepkileri yetişkinlerinkinden farkıdır. Bitkilerin yada hayvanların ölümlerine tepki verirken, yakınlarının ölümüne tepki vermiyormuş gibi görünebilirler. Bunun nedeni bir hayvanın ölümüyle baş edebilirken, bir insanın ölümüyle yüzleşmek daha tehdit edicidir.
    Ergenler zamanlarının önemli bir bölümünü ölüm hakkında felsefe yaparak, düşünüp, hayal kurarak geçirebilirler. “Hayat nedir ? “ , “Ölüm nedir ? “, “Ben kimim ?” gibi sorulara yanıt ararlar. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilir ve kendi cenaze törenlerini hayal ederek, kimlerin geleceğini, kendilerini ne kadar kötü hissedeceklerini, sağken ölene karşı daha iyi davranmaları gerektiğine ilişkin pişmanlık duyacaklarını düşünebilirler. Ölümü büyüleyici bir durum olarak değerlendirebilirler.2 yaşında erkek bir çocuğun annesini kaybetmesi durumunda; hayali bir anne imgesi yaratır, annenin yerine geçebilecek etkili birinin olmaması durumunda, sürekli olarak kadın arayan ancak sadık olamayan ve bu yüzden sık partner değiştiren biri olabilir. Yada tam tersi karşı cins ile bağımlı ilişkiler kuran ve genelde kendinden daha büyük kadınlara yönelen biri olabilir.

    3 yaşından ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk sevilmediğini düşünebilir ve ilerleyen yaşamında kişiler arası ilişkilerde sürekli olarak sevgi arayışında bulunabilir. Yada sevilemezlik şeması oluşturarak düşük benlik saygısına sahip biri olabilir.

    3-5 yaşındaki bir kız çocuk babasını kaybederse ilerleyen yaşantısında sürekli olarak özdeşleşebileceği güçlü bir baba modeline benzeyen erkekler arayan biri olabilir. Yada saldırgan ve gergin davranışlar sergileyen, rekabetten kaçınan biri olabilir

    ÇOCUKLARDA SIK GÖRÜLEN YAS TEPKİLERİ

    Kaygı: Sevilen birinin kaybı ile çocuklarda temel güven duygusu sarsılır, kendilerinin ve diğer sevdiklerinin başına bir şey gelebileceği düşüncesi ile kaygılanabilirler. Korku ve kaygı düşünceleri; okula gitmek istememe, evde tek başına olmak istememe, karanlıktan korkmak, isteğini diretmek vb. şekilde ortaya çıkabilir.

    Uykuya dalmada güçlük: Eğer ölümle ilgili güçlü anılar varsa, bunlar düşünmeye daha müsait akşam saatlerinde çocuğun aklına gelir. Bu durum çocuğun uykuya dalmasını geciktirebilir.

    Üzüntü ve Özlem: Yaşadığı travmatik olaydan sonra çocuk daha çok içine kapanabilir, çevresindekileri üzmemek için üzüntüsünü dışarı göstermeyebilir.

    Öfke ve Dışa Vurma: Çocuklar üzüntülerinin sonucunda, tekme atarak ya da çevrelerine zarar vererek tepki gösterebilirler. Sevdiği kişiyi aldığı için Tanrı’ya ya da ölüme kızabilir, kendilerini terk ettiği için ölen kişiye kızabilirler

    Suçluluk, kendini kınama ve utanç: Suçluluk tepkileri genellikle ölüm olayından önce yaptıkları ve düşündükleri ile ilgilidir.ÇOCUKLARIN YAS KONUSUNDA EĞİTİMİGenelde aileler çocuklarının ölümle ilgili eğitimlerini derece derece yükseltmeye çalışırlar; inkar, cennet hikayeleri ya da ölünün geri gelişi ve çocukların ölmeyeceği hayatın erken dönemlerinde çocukların yaşamlarına yerleştirilir. Kübler Roos cennet, Tanrı ve meleklerle ilgili peri masallarının çocukların kafasına sokulmasını kesinlikle reddeder. Ancak ölüm konusunda endişelenen çocuklarla yaptığı çalışmalarda o da inkara dayalı çalışmalar yapmıştır. Çocuklara “insanın ölüm anında “bir kelebek gibi” dönüşüm geçirerek ya da özgür hale gelerek” rahatlatıcı ve insanı çağırmakta olan bir geleceğe doğru yola çıktığını söylemektedir. Sandor Ferenchzi; “gerçeğin gücünün azaltılmasının, gerçeğe aldırmamayla kabul etmek arasında geçiş aşaması olduğunu söylemiştir”. Jerome Bruner “her konu, herhangi bir gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir” görüşünü kabul etmekte ve çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde derece derece anlayışına yardımcı olmaya çalışmıştır.

    • Çocuğa ölüm haberi sakin bir ortamda ve sevdiği yetişkinler tarafından verilmelidir.
    Çocuğun sorduğu sorulara mümkün olduğunda yaşına uygun kısa ve açık cevaplar verilmelidir. Ölmüş bir hayvan yada bitkiden yola çıkarak ölüm olgusu anlatılabilir.
    Uyku, yolculuk tanrı, cennet, melekler gibi kavramlar kullanılmamalıdır.
    Çocuğun yas tepkilerine saygı duyulmalı, cenaze törene vb ritüellerde çocuk da bulundurulmalı, örneğin tabuna dokunmasına yada ölüye bir hediye verilmesine izin verilmelidir.
    Çocuğun yaşamına dair kaygıları giderilmeli, başka insanların ölmeyeceği, ilerleyen süreçte yemek, harçlık, okul, ev yaşantısı gibi konuların aynen devam edeceği, nerde yaşamaya devam edeceği anlatılmalıdır.
    Duygularının farkına vardırılarak aynalama yapılmalıdır. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.
    Çocukta görülebilecek olası regresif yada saldırgan davranışların geçici olduğu göz önünde bulundurularak, anlayışlı davranılmalıdır. Ortalama yas sürecinin 6 ay kadar süreceği unutulmamalıdır.
    Ölen kişi ile ilgili olan eşyalar fotoğraflar vb ortada kalmaya devam etmelidir. Ancak gerekirse sayısı azaltılmalıdır.
    Çocuğu yasını resim, oyun vb etkinliklerle ifade edilmesine olanak sağlanmalıdır.
    Mümkün olduğunca hem çocuk hem de geri kalan bireyler normal gündelik yaşama devam etmelidir. Okul sosyal aktiviteler vb ne bir an önce dönülmeli hayatın devam ettiği hissettirilmelidir.
    Evden çok uzun süreliğine uzaklaşılmamalı, evde yaşamaya devam edilmelidir.
    Özellikle okul öncesi dönemde ki çocuklarda ölen kişiye karşı yapılmış bir davranışın yada bu kişiye dair düşünülmüş bir şeyin ölüme yol açtığı düşüncesi oluşabileceğinden ölüm durumunun kendisiyle ilgili bir şey olmadığı vurgulanmalı.
    Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin.
    Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir. Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin.

    ÇOCUKLALA YAS SÜRECİNDE İLGİLENME

    Anne ve babalar için danışmanlık: Ebeveynlerin olayla yüzleşme aşamasını geçirebilmeleri ve çocukların gösterebileceği yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, onların sorunlarına hazırlıklı olabilmeleri ve çocuklarla en iyi şekilde nasıl iletişim kuracakları yönünde yardım almaları gerekir.

    • Çocuklara ölüm haberinin verilmesi: Çocuğa ölüm haberinin anne-babasının ya da duygusal olarak yakın olan birinin vermesi gerekebilir. Çocuğa bu tür bir haber uygun bir zaman da verilmelidir. Çocuğun düşünmesi için zaman verilmeli ve soru bonbardımanına tutulmamalıdır.
    Çocukların törene katılması: Aileler genelde bu gibi durumlarda çocukları kendi dünyalarından uzak tutma eğilimindedirler. Ancak çocuklarda yas duygularını, hayaller yerine somut temellere dayandırmak ve törene katılmak isteyebilirler, onların ölümü inkar etmelerinin pekiştirilmemesi için, cenaze törenlerine katılmalarına izin verilmelidir ancak kesinlikle zorlanmamalıdırlar.

    • Uygun bir biçimde hazırlama: Eğer çocuk ölüyü görmek isterse, çocuk içeri alınmadan önce bir yetişkinin önce içeri girerek ölen kişinin her zamankinden nasıl farklı göründüğünü çocuğa anlatmak gerekmektedir.

    • Güvenilir bir yetişkin arkadaşlığı: Tören sırasında çocuğa güvendiği bir yetişkin arkadaşı eşlik etmelidir.

    • Yasın somut ifadesi: Çocuklar yaslarını somut olarak ifade etmeye ihtiyaç duyar. Bu tür bir istekleri olduğu fark edildiğinde, tabutun üstüne bir şey (mektup, resim, çiçek vb.) bırakması konusunda teşvik onları rahatlatabilir.

    Gerek yetişkinlerin gerekse de çocuğun bu süreci en az örselenmeyle ve sağlıklı bir şekilde geçirmesi için psikologlardan destek alın.

  • Otizm

    Otizm

    Otizm, yaşamın ilk 3 yılında ortaya çıkan şiddetli ve yoğun farklılık gösteren bir gelişim bozukluğudur. Bu nörolojik bozukluğun etkilediği alanlar, normal gelişmekte olan sosyal etkileşim ve iletişim becerileridir. Otizmi olan çocuk ve yetişkinler, sözlü ve sözsüz iletişimde, sosyal etkileşimde ve oyun aktivitelerinde zorluk çekerler
    Otizm, Yaygın Gelişim Bozukluğu’ nun altındaki 5 bozukluktan biridir. Diğerlerini saymak gerekirse; Asperger Bozukluğu, Rett Bozukluğu, Çocukluk Dezintegratif Bozukluk (CDD), Belirlenmişin Dışındaki Yaygın Gelişm Bozuklukları (PDD-NOS) . Bu bozuklukların hepsi APA’nın DSM-IV-TR tanımlarıyla bulunmaktadır. 
    Otizmin Sebepleri
    Otizmin, tek bir sebebe bağlı olmasa da beyin yapısındaki anormal yapıdan ve işleyişten kaynaklandığı kabul edilmektedir. Beyin taramaları, normal ve otistik çocuk beyinleri arasındaki yapı farklılığını açıkça gözler önüne sermektedir. Birçok değişik teorinin araştırmacıları, bu farklılığın sebebinin kalıtımla, genetikle veya medikal problemlerle ilişkili olup olmadığını araştırmaktadır. Çoğu ailede, otizmin yarattığı birtakım yetersizliklerin değişik şekillerde görülmesi, bu bozukluğun genetik etkilerinin olması ihtimalini güçlendirmektedir. Tek bir genin otizme sebep olduğu belirlenememişse de, gen kodlama birleşenlerindeki düzensizliğin kalıtımsal olup olmadığı hala araştırılmaktadır. Bazı çocukların otizime yatkın olarak doğduğu ispatlanmış olsa da, araştırmacılar hala tek bir tetikleyici faktörün otizme sebep olabileceği konusunda hemfikir olamamışlardır. 
    Otizme sebep olan genetik faktörleri araştıranların yanısıra, diğer araştırmacılar da hamilelik problemleri, çevresel faktörleri örneğin virüsel enfeksiyonları, metobolik dengesizlikleri veya çevredeki zararlı kimyasalları da incelemektedir.
    Otizme, bazı medikal durumları olan insanlarda daha sık rastlanmaktadır. Örneğin, Fragil x (kırılgan x) sendromu, , tüberoz skleroz*, konjenital rubella-doğumsal kızamık ve PKU bunlardandır. Bazı zararlı maddeler, hamilelik esnasında alındığında otizm riskini arttırabilmektedir. 2002 yılında yapılan Toksik Atıklar ve Kayıtlı olan Hastalıklar (ATSDR) adlı konferansta zararlı kimyasal atıkların, otizmle tam anlamıyla bağlantısı olmadığına dair kanıtlar sunulmuştur. Ancak, bu konudaki araştırmalar oldukça kısıtlıdır ve daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Bir diğer soru olan MMR aşısı ve otizm arasındaki ilişki hala tartışılmaktadır. 2001 deki, İlaç Ensitüsü tarafından yapılan araştırmanın sonucunda, bu bağ reddedilse de, bu konuda da daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. 
    Sebebi her ne olursa olsun, açıkça görünen şu ki çocuklar otizm ve PDD ile veya bu hastalıkları geliştirme riski ile doğuyorlar. Bunların sebebi kötü annne-babalık ile bağlanamaz. Otizm bir ruhsal hastalık da değildir. Otizmli çocuklar , böyle davranmayı seçmemiş, ele avuca sığmaz çocuklardır. Bunun yanısıra, bugün hala otizme sebep olabilecek psikolojik faktörler bilinmemektedir.
    *İyi huylu urlar, gelişme geriliği, nöbetler, görme kusurları ve zeka geriliği ile tanımlanan otozomal baskın kalıtsal bir hastalık.
    Otizmin Görülme Sıklığı
    Otizm en sık görünen Yaygın Gelişim Bozukluğudur. Yaklaşık olarak 1,000 kişide 2 ile 6 kişiyi etkilemektedir (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi,2001). Bu rakamların giderek artış gösterdiği saptanmıştır.
    Bütün dünyada tutarlıklık gösteren sonuçlara göre otizm, erkeklerde kızlara göre 4 kat daha yaygın görülmektedir. Ayrıca, ırk, köken, sosyal sınırlar, ailenin geliri, yaşam tarzı ve eğitim derecesi otizmin oluşmasında etkili faktörler değildir.
    Otizm Öndeğerlendirme Ölçeği 1) Çocuğunuz gözünüze 1-2 saniyeden fazla süre bakar mı?
    Evet/Hayır

    2) Çocuğunuz istediği bir şeyi göstermek için işaret parmağını kullanır mı? 
    Evet/Hayır

    3) Çocuğunuz size göstermek, paylaşmak üzere nesneleri size getirir mi?
    Evet/Hayır

    4) Çocuğunuz isteklerini sözlü olarak anlatabilir mi?
    Evet/Hayır

    5) Çocuğunuz çevresindeki kişilerin ona ne demek istediğini anlayabiliyor mu?
    Evet/Hayır

    6) Çocuğunuzun konuşması (eğer varsa) yaşıtlarınınki gibi midir?
    Evet/Hayır

    7) Çocuğunuz gördüğü ya da sizin istediğiniz hareketleri taklit edebilir mi?
    Evet/Hayır

    8) Çocuğunuz evcilik türü oyunlar oynar mı?
    Evet/Hayır

    9) Çocuğunuz diğer çocuklarla ilgilenir, onlarla birlikte olmak ister mi?
    Evet/Hayır

    10) Çocuğunuzun “tanıdığı kişi”, “yabancı kişi” ayırımı yapar mı? 
    Evet/Hayır

    11) Çocuğunuz yeni durumlarla ilgilenir, merak eder mi?
    Evet/Hayır 

    12) Çocuğunuzun davranışlarının anlamını çözmek çoğunlukla mümkün müdür?
    Evet/Hayır

    * Soruların çoğuna “hayır” yanıtını verdiyseniz bir uzmanla görüşmenizde yarar olabilir. 

    Otizm Tanısı
    Otizmin tıbbi bir testi bulunmamaktadır. Tam olarak teşhisi kişilerin iletişimlerinin gözlemlenmesine dayanmalıdır. Bunun yanısıra, otizmin birçok belirtisinin diğer hastalıklarla da benzeşmesinden dolayı, kesin bir tanı için bazı tıbbi testlere de gereksinim duyulmaktadır.Tek ve kısa bir gözlem de kişinin kabiliyetleri ve davranışları hakkında doğru bir resim çizmeyecektir. Ailesel veya kişi ile ilgilenen kişilerin vereceği bilgiler ve gelişimsel geçmişi, kesin bir tanımlamayı oluşturmadaki önemli parçalardır. İlk bakışta, bazı otizmli kişiler zeka geriliğine, davranış bozukluklarına, duyma problemlerine ve alışılmadık davranışlara sahipmiş gibi görünebilirler. Bu tip durumlar otizmle birlikte görülse de diğer durumlardan ayırımı yapmak ve erken teşhiste bulunup gerekli eğitim ve tedavi yöntemlerinin uygulanması gerekir. Erken Tanı
    Araştırmalar, erken tanının otizmi olan kişilerde belirgin iyiye gidişlere neden olduğunu göstermiştir. Erken teşhis edilmiş çocuk, özel hazırlanmış programlardan daha erken yararlanmaya başlayacağından daha etkili sonuçlar alacaktır.
    Tanı Yöntemleri
    Otizmin karekteristik özellikleri bebeklikte (18-24 aylık) bazen belli olsa da, genellikle erken çocuklukta (24 aydan 6 yaşına kadar) kendini gösterir. Doktora kontrole gittiğinizde, bebeğinizin gelişimini anlamak için, ‘gelişim taraması’ yapabilir. Amerika’daki Milli Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Ensitüsü (NICHD) tarafından yapılan listeye göre, çocuğun 5 ana davranışında otizm araştırması yapılmaktaktadır:
    – 12 aylıkken heceleme yoktur
    – 12 aylıkken hiç mimik yoktur
    – 16 aylıkken tekli kelimeler söylememiştir
    – 24 aylıkken kendi başına ikili kelime grubu oluşturmamıştır
    – Herhangi bir yaşta dilsel veya sosyal becerilerde kayıp yaşanmıştır
    Bu beş maddeden herhangi birine sahip olması çocuğunuzun otistik olması demek değildir. Bu bozukluk çok çeşitli özelliklere sahip olabilir; bu sebeple değerlendirmenin çeşitli alanlardan, örneğin nörolog, psikolog, gelişim pediyatristi, konuşma/dil terapisti ve ile uzmanlık alanı otizm olan ilgili profesyoneller tarafından ele alınması gerekmektedir.
    Otizm tanısını koyabilmek için tek bir davranış veya iletişim testi yoktur. Tanı koymada birçok değişik tarama yöntemlerinden yararlanılır.
    1. CARS DERECELENDİRME SİSTEMİ (Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği): 1970’de geliştirilen sistem, davranışların gözlemlenmesine dayanır. Çocukların, diğer insanlarla ilişkileri, vücütlarını kullanmaları, değişikliğe adaptasyonları, cevapları dinlemeleri, sözlü iletişimleri profesyoneller tarafından 15- puanlı ölçek ile değerlendirilir. 
    2. CHAT ( Küçük Çocuklar için Otizm Tarama Listesi): Simon Baron- Cohen tarafından geliştirilen bu soru listesi, 18 aylık kadar küçük çocukları incelemede kullanılır. İki kısımdan oluşan soru formu içerir. Bir tanesi anne-baba, diğeri de çocuğun doktoru içindir.
    3. OTİZM TARAMA TESTİ: 40 maddeden oluşan testte, 4 yaş ve daha üzeri çocukların iletişim becerileri ve sosyal yapıları değerlendirilir.
    4. İKİ YAŞ İÇİN TARAMA TESTİ: Üç ana alana, oyun, motor hareketleri, taklit etme ve dikkat toplama alanlarına bakılarak, iki yaş altındaki çocuklarda otizm verileri olup olmadığı anlaşılır. 
    Uzmanlarla Konsültasyon
    Siz veya çocuğununuzun doktoru otizimden şüphelenirseniz, çocuğu bu konuda uzmanlaşmış birinin görmesi gerekir. Bu gelişim uzmanı, psikolog veya psikiyatrist olabilir. Bu profesyoneller, çocuğunuzu belirlenmiş alanlarda teste ve gözleme tabi tutacaklardır. Değişik alanlarda uzmanlaşmış olan bu kişiler, bir değerlendirme takımı halinde tedavi programı hazırlayacaktır.
    Bu konuda aile ve uzmanların iş birliği içinde çalışması çok önemlidir. Çünkü, uzmanlar, çocuğun eğitim seçenekleri için tavsiyeler vermede kendi deneyim ve bilgilerinden yararlanırken, siz de çocuğun yapabilecekleri ve ihtiyaçlarını hakkındaki bilginizden yararlanacaksınız. Tedavi programlarında aile ile uzmanlar arasındaki iletişim, çocuğun gelişimini izlemede çok önemli bir yer tutar. Uzmanlarla çalışmada birkaç önemli noktayı vurgulayacak olursak:
    Bilgilenin: Bakımında aktif rol oynayacağınız için, çocuğunuzun yetersizlileri hakkında öğrenebildiğiniz kadar çok şey öğrenmeye çalışın. Uzmanlar anlamadığınız terimler kullandığında, onlardan bunları açıklamalarını isteyin.
    Hazırlıklı olun: Doktorla, terapistle ve okul personeliyle görüşmeye giderken hazırlıklı olun. Merak ettiklerinizi ve sorularınızı yazın, cevapları not alın.
    Organize olun: Birçok aile, çocuklarının tanı ve tedavisi hakkındaki detayları düzenli bir şekilde not eder.
    İletişim: İyi veya kötü, ama uzmanlarla mutlaka açık iletişimi sağlayın. Eğer uzmanla, onun verdiği tavsiye hakkında hemfikir değilseniz, özellikle nedenini sorun.
    Tanı Konulduktan Sonra
    Genellikle, tanının konulmasının hemen sonrasında , aile için karmaşıklık, kızgınlık ve hayalkırıklığı gibi hisler zorluklara sebep olabilir. Bunlar normal duygulardır. Fakat yaşam otizm tanısından sonra da devam ediyor. Hayat otistik bir çocuk için ve onu tanıma ayrıcalığına sahip olan kişiler için denemeye değer olabilir. Bunu kabul etmek her zaman çok kolay olmasa da, çocuğunuza yaşadığı dünyayı ilginç bulmayı ve oranın sevilebilir bir yer olduğunu öğretebilirsiniz.