Etiket: Yaş

  • DEPRESYON HAKKINDA DOĞRU BİLDİKLERİMİZ

    DEPRESYON HAKKINDA DOĞRU BİLDİKLERİMİZ

    Depresyonun farklı çeşitleri vardır..Klinik depresyon adı da verilen  majör depresyon türü  ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın gözlenen depresyon klinikleridir. Atipik depresyon, Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon , Mevsimsel Depresyon, Psikotik Depresyon , postpartum (doğum sonrası) depresyon  türleri sayılabilir..

    KLİNİK DEPRESYON
    Ortalama olarak  toplumda  4-5 kişiden biri  hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon geçirmiştir.Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler. Yemek yiyememe kilo kaybetme  depresif ruh hali olması ,önceleri keyif alınan şeylerden  zevk alamama  ,kişinin çalışamaz hale gelmesi, uykusuzluk çekilmesi  kişinin aile ve yakın çevresinde ki gelişmelere dahi ilgisizleşmesi adeta kendi dünyasına çekilmesinden bahsedilebilir.
    Majör depresyon da denilen klinik depresyon, normal günlük yaşamı sekteye uğratacak bir duruma neden olabilir… 
    Depresif semptomlar yoğun bir kederlilik haline  hatta fonksiyon bozukluğuna nedendir. Klinik depresyon da semptomlar kendiliğinden ortaya çıkar ancak tedavisiz düzelmez..bazı depresyon halleri gibi  ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı  neticesi ya da hipotiroidi gibi başka  tıbbi durumların sonucu olarak oluşmadığı bilinmelidir.
    Mutsuzluk hissi , bunaltı ve anksiyetenin  aşırı olması , kişinin  uyandığı andan itibaren kendini sürekli mutsuz ve umutsuz hissetmesi ile derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içinde olmak  ilk belirtilerini verirken diğer semptomlar da varsa  majör depresyon  olması olasıdır  ve yardım almak için derhal bir uzmana başvurmanız gerekmektedir..

    Eğer Majör depresyon geçiriyorsanız , çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve  yaşamdan arkadaşlarınızdan eskisi gibi zevk almanızı zorlaştıran semptomlarla karşı karşıya olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya kalabilir..bu aslında insanların çoğunun hayatlarında ki olumsuzluklar karşısında  kendilerini  bir yere kadar üzgün veya kötü hissetmeleri ile aynı şey değildir.
    Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olur. Majör depresyonun belirtilerinden çaresizlik, değersizlik, olaylara karşı ilgisizlik gibi durumlar yanısıra kişinin rüyalarında da duygusal çöküntüye paralel izler, yoğun kabuslar vardır.   
    DSM-IV’e göre (ruhsal sağlık durumlarına tanı koyma kılavuzu) majör depresyon halinde kişide görülebilecek diğer semptomlar ;

    • Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5′inden fazla bir değişiklik)
    • Hemen hemen her gün ve  hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması ,haz yitimi
    • Hemen hemen her gün enerji veya  kaybı yorgunluk
    • Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu
    • Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık
    • Hemen hemen her gün uykusuzluk veya aşırı uyuma
    • Psikomotor huzursuzluk veya yavaşlama
    • Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil) olması şeklinde sıralanabilir..

    Kişiye  majör depresyon tanısı konması için , saydığımız semptomlardan biri ve  depresif ruh hali görülüyor olması gerekir. Semptomlar hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.

    KLİNİK  DEPRESYONU  TETİKLEYEN ETKENLER

    • Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsüSosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi
    • Büyük yaşamsal değişiklikler-taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik
    • Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma
    • Kişinin ,fiziksel, seksüel veya duygusal istismar yaşamış olması

    Bazı ailelerde majör depresyon ailesel yatkınlık gösterir , depresyona meyil  bulunabilir… ancak ailesinde ve geçmişinde hiç depresyon olmayanlarda da majör depresyon geçirebilir…
    Kronik Depresyon veya Distimi ise  iki sene veya daha uzun süredir   devam eden depresif ruh halinin olmasıdır..Kronik depresyon klinik depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..
    Atipik Depresyon semptomları ise aşırı yeme, değer bulmamaya karşı aşırı hassasiyet,alınganlığın artışı , fazla uyuma, kronik yorgunluk hissetme ,olumsuz algılanan durumlar  karşısında aşırı tepki verilmesi ve durumlarla  orantısız kötüleşen veya iyileşen ruh hali  söz konusudur.genel depresyon tablolarında ise  kişide yaygın üzüntü hali dikkati çeker..
    Bipolar Depresyon veya Manik Depresıf Ataklar ise bazen manik depresif hastalık diye de  adlandırılır. klinik olarak gözlemlenen depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen iki ruh hali arasında dönemsel değişikliklerle giden  bir ruh sağlığı bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II.Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişinden söz edilebilmektedir…
    DEPRESYON NEDENLERİNDEN BİPOLAR BOZUKLUK
    Önceden bipolar bozukluğa manik depresyon denirdi. Dramatik ruh hali değişiklikleriyle karakterize edilen majör afektif bir bozukluk veya ruh hali bozukluğudur. Mani uykusuzluğa, bazen günlerce, halüsinasyonlara, psikoza kadar uzanabilecek gerçek dışı algılara , sanrılara ve/veya paranoid  durumlara sebep olduğunda, bipolar bozukluk ciddi bir klinik durumdur.tıbbi yardım ve kişinin hastanede tedavisi  ve yakınlarının hastanın güvenliğini temin etmesine ihtiyaç duyacağı bilinç düzeyinde normal dışı değişikliklerin yaşandığı riskli bir klinik tablodur…Bipolar bozukluk etyolojisinde  genetik zeminden söz edilen  ruh hali değişimleri majör veya klinik depresyondan mani veya aşırı coşkuya kadar değişen bir salınım arz eder. Ruh hali değişiklikleri çok hafiften çok fazlaya kadar yayılabileceği gibi klinik süreleri değişkenlik arz eder . Ruh hali değişiklikleri olumsuz bir yaşantı sonrası ani gerçekleşebilir yada aşamalı olabilir geçiş . Bipolar bozukluk genellikle 15-24 yaş arasında görülür ve yaşam boyunca sürer. Çocuklarda ve 65 yaş üstünde nadiren yeni teşhis edilmiş mani görülür.Dramatik ruh hali değişimleriyle birlikte, bipolar bozukluğu olan hastaların bipolar fazlar içinde düşünce bozukluğu ,algı çarpıklığı ve sosyal fonksiyonlarda anormallikler da gelişebilir..
    Nüksetmeler ve gerilemelerle, tedavi edilmediği takdirde bipolar bozukluğun nüksetme oranı yüksektir. Çok maniye sahip hastalar genellikle riskli davranışlardan, intihar düşüncesinden uzaklaştırılmak için hastaneye yatırılır.

    Bipolar bozuklukla görülen klinik depresyon belirtileri şunlardır;

    • Azalan iştah ve/veya kilo kaybı, veya aşırı yeme ve kilo alımı
    • Konsantre olma, hatırlama ve karar vermede zorluk çekme
    • Yorgunluk, azalan enerji, yavaşlama
    • Suçluluk, değersizlik, çaresizlik hissi
    • Ümitsizlik, pesimizm (karamsarlık)
    • Uykusuzluk, gündüz erken saatte kalkma veya aşırı uyuma
    • Seks dahil olmak üzere, önceden zevk alınan aktivitelere ve hobilere karşı azalan ilgi ve haz
    • Tedaviye cevap vermeyen, baş ağrısı, sindirim bozuklukları ve kronik ağrılar gibi inatçı fiziksel semptomlar.
    • Sürekli üzgün, kaygılı veya ”boş” ruh halleri
    • Tedirginlik, aşırı hassaslık
    • Ölüm veya intihar düşünceleri, intihar girişimleri

    MEVSİMSEL DEPRESYON ise  Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılır.kişide her sene  hemen aynı zamanda  bu klinik tablo oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. ”Kış bunaltısı” ile aynı şey değildir.. diğer nadir bir türüne  ise  ”yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.
    PSİKOTİK DEPRESYON psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer ağır bulgularına  depresyon semptomlarınında eşlik etdiği ciddi klinik tablodur.. . Psikotik depresyonla  psikozun gerçeklikten kopma hali yani   kişinin  yer- zaman- mekan oryantasyonunun yok olduğu  ağır  klinik  duruma   ilaveten birde depresyon tablosunun eklendiği ağır bir hal söz konusudur burada . Hastalar psikotik  zeminin halüsinasyon ve sanrılarla boğuşmaktadır..hastanın güvenliğinin ve tedavisinin sağlanması için klinikte yatırılarak  ilaç  ve  diğer tedavilerin uzman hekimlerce uygulanması  gerekebilir..

  • Serabral palsi (beyin felci)

    Serabral palsi (beyin felci)

    Serebral palsi (SP); gelişmekte olan beyinde doğum öncesinde, doğum sırasında ya da doğum sonrasında herhangi bir nedenle lezyon ya da zedelenme sonucu gelişen ilerleyici olmayan ancak yaşla değişebilen hareketi kısıtlayıcı kalıcı motor fonksiyon kaybı, postur ve hareket bozukluğu ile tanımlayabiliriz. Motor bozukluk yanında duyusal, bilişsel, iletişim, algılama , epilepsi davranış bozuklukları, öğrenme güçlükleri, dil-konuşma bozuklukları ve ağız-diş problemleri, ikincil kas –iskelet sorunları eşlik edebilir.
    Gebelik döneminin başlangıcından kol ve bacakların tam kullanımı, yürüme, yemek yeme, merdiven çıkma gibi günlük yaşamı sürdürmeye yarayan hareket yeteneğini sağlayan beyin bölgesinin 7-8 yaşlarında tamamlanmasına kadar beyinde olaşabilecek herhangi bir problem bu bölgenin işlev bozukluğu olarak karşımıza çıkar ve ortaya çıkan tablo SP olarak adlandırılır. SP de beyin hasarı ilerleyici değildir, fakat ortaya çıkan sorun ömür boyu devam eder.
    Sıklığı ülkeden ülkeye değişmekle birlikte 1 – 5 / 1000’ olup ülkemizde ise 4/1000’dir. Türkiye’de akraba evlilikleri, hamilelik döneminde geçirilen hastalıkların fazla olması ve bakım şartlarının yetersizliği, doğum şartlarının olumsuzluğu, bebek bakım hizmetlerinin yetersizliği, bebeklerde bulaşıcı ve ateşli hastalıkların fazlalığı ve beslenme yetersizliği gibi nedenlerle SP sıklığının daha fazla olduğu düşünülmektedir.
    Nörolojik sorunu olup, oksijensiz kaldığı belirtilen her bebek SP değildir. Anne-baba akrabalığı ve kardeş öyküsü varsa, öyküde belirgin bir SP nedeni bulunmamışsa ayırıcı tanı için tetkikler planlanmalıdır.
    SP’nin bazı tipleri daha çok kas ve tendonları tutar, bunlarda değişik felçler gelişir. Bazıları ise beyni tutarak çeşitli istemsiz hareketlere neden olur. Serebral palsili çocukların zeka dereceleri çok farklıdır. Bu çocukların toplumdaki yerlerini de fiziksel kusurları ve zeka dereceleri belirler. Bu çocukların yaklaşık %30-40’ı hayatlarını kendi başlarına idame ettirebilir. Geri kalanları ise ailelerine bağımlı olarak yaşamaktadırlar.

    Süt çocukluğu döneminde erken el tercihi (1 yaş ), yakalama refleksinin, tek taraflı devam etmesi spastik hemipareziden kuşkulandırabilir. Elde objeleri kavrama ve ince motor becerilerde gerilik , objeye uzanmak istediğinde, parmaklarda istemsiz hiperekstansiyon(spastik yaklaşım) görülür. Tutulan ekstremitede (özellikle elde) kore, atetoz – tremo şeklinde istemsiz hareketler gelişebilir.

    SP nasıl erken teşhis edilir?

    SP erken tanısında; özgün bir tanı yöntemi yoktur. Tanı birden fazla bulgu ile konmalıdır. Aileler bebeğin gelişiminde en ufak bir gecikme ya da normalden sapma gördüklerinde doktora başvurmalıdırlar.

    Riskli bebekler nörolojik muayene ,gelişim basamakları, tonüs anormal hareketler ve postür yönünden düzenli izlenmeli saptanan bulguya göre erken uyarılma programına alınmalı rutin beyin MRG’si yapılmalıdır .

    İlkel refleksler; beyin sapından kaynaklanan, doğumda var olan, 6-9 ayda kaybolan vücudun motor refleksleridir. Emme, arama, Moro, yakalama, tonik boyun refleksi ilkel reflekslerdir.Yenidoğanın yaşamını sürdürebilmesi için gereklidir.İlkel refleksler kaybolmadıkça motor beceriler gelişemez.İlkel reflekslerin zamanında kaybolmaması anormal olması reflekslerin alınmaması motor becerilerin gelişmediğini gösteren bir bulgudur.SP’de ilkel refleks anormallikleri görülür. SP’de nöromotor gelişim doğumdan itibaren geridir.İlerleyici olmayan statik bir gerilik vardır.
    Tedavi
    Serebral palsinin destek tedavisi vardır.
    Bu tedavinin bölümleri şu şekildedir:
    – Fizik tedavi
    – Eğitim
    – İlaç tedavisi: Kas gevşetici ilaçların bazen yararı olabilir. Ayrıca Baklofen pompası, botulismus toksini gibi bazı özel işlem gerektiren ilaçlar da kullanılmaktadır.
    Botulismus toksini spastik olan kasın içine enjeksiyon ile uygun dozda verildiğinde o kasın 2-3 ay süre ile felç olmasına neden olmaktadır. Bu şekilde istemsiz olarak kasılan adalenin kasılması engellenmekte, kol veya bacağın gevşemesi sağlanmaktadır.
    – Cerrahi tedavi: Beyin cerrahisi tarafından yapılan kas gevşetici veya istemsiz hareketleri kontrol altına almaya yarayan bazı girişimlerdir. Baklofen pompası bu yöntemlerden biridir.
    – Gelişen sorunların tedavisi: Örneğin eklem kısıtlılıklarının ortopedi uzmanı tarafından cerrahi girişimle açılması. Havale (konvülsiyon) varsa ilaçla tedavisi.
    SP li hastalar için doğrudan etkili bir ilaç yoktur. Ancak havaleler (konvülziyon) ve kaslardaki aşırı sertlik için bazı ilaçlar kullanılmaktadır. SP li çocuğun belirtileri, SP nedenine, lezyonun şiddetine ve komplikasyonların olup olmadığına bağlı olarak çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu nedenlerle her çocuğun tedavisi ve rehabilitasyon programı farklılık gösterir. SP li çocukta birçok sorun bir araya gelerek aile ve çocuk için yaşamı güçleştirir. Bu nedenle problemlerin iyi bir şekilde tanımlanması çok önemlidir. Ancak bilimsel ve bilinçli yaklaşım SPli çocuğun daha bağımsız bir yaşama kavuşmasını sağlayabilir.

    Birçok meslek grubunun bir arada çalışması gerekir.
    Fizik Tedavi Rehabilitasyon; en büyük rolü üstlenir. Fizyoterapide amaç doğru hareketin öğretilmesidir. Çocuğun gün içinde düzgün duruşu sağlanabilirse normal hareket gelişiminin olabilmesi için gerekli duysal uyarı sağlanmış olur.Fizyoterapiye riskli bebeklerde, yani anne karnında, doğum sırasında veya sonrasında sorunu olan bebeklerde, yenidoğan döneminde başlanmalıdır.Tedaviye erken başlamanın istenmeyen kasılmaları önlemede, bebeğin doğru duruş şekillerini öğrenmesinde, kendi vücudunu hissetmesinde, ileride gelişebilecek eklem sertliklerini (kontraktürleri) önlemede ve normale yakın hareket sağlanabilir. Denge alıştırmaları, yüzükoyun yatarak başı sağa-sola çevirme, küreye basma, yüz ifadeleri gibi eğitimler vermek gerekir.
    Konuşma tedavisi; dinleme eğitimi, dil hareketleri, parmaklarını diş ve dudaklarında dolaştırmak ve emerken dil düz kalıyorsa dil ortasına baskı uygulamak (anne kaşıkla yapabilir) . Konuşma eğitiminde kullanılan araçlarda, görsel ve işitsel uyarıcılara daha fazla yer vermek uygun olur. Eğitim yaşantılarının canlandırarak verilmesi çocuğun daha çok ilgisini çekebilir. Canlandırma için kuklalar, küçük ev eşyaları, giysiler, küçük hayvan modelleri kullanılabilir.Her bir yüzüne resim yapıştırılmış küpler, ses çıkaran oyuncaklar, oyuncak müzik aletleri, sopaya dizilen renkli halkalar, renkli bloklar, vs. olabilir.
    Ortopedi; çocukta var olan şekil bozukluğunu düzeltmek, şekil bozukluğu oluşumunu engellemek, görünümü düzeltmek ve bağımsızlığını arttırmak amacı ile uygulanır. Yapılacak girişim kasın kemiğe bağlanma bölümüne, kemiğe ve sinire yönelik olarak planlanır. Çocuklar eşyalara tutunarak gezinmeye ya da yardımla da olsa yürümeye başlayıncaya kadar cerrahi girişimden kaçınılmalı, fizyoterapiye ağırlık verilmelidir. Gerekli görülürse botoks ve germeler yapılarak tedaviye devam edilmelidir. Uygun yaşlar 5 ila 8 yaş arasıdır. Çocuğun temizliği, bakımı ve kalça çıkığına yönelik yapılması gereken operasyonlar bunun dışındadır.
    Eklem kısıtlılığını ve kasların aşırı gerginliğini önlemek için başvurduğumuz yöntemler; sinir-kas ilişkisini düzenleyen bazı ilaçlar, düzeltici alçılar, ortozlar ve germe egzersizleridir.Kalça çıkığı için en önemli risk faktörü kalça çevresindeki kaslarda spastisite ve kas dengesizliğidir. Bu durum ilerleyicidir. Kalça çevresindeki kaslara germe, gece pozisyonlama (yardımcı araçlar ile belirli şekilde tutma), botoks ve gerekirse cerrahi girişim uygulanır.
    İlaçlar; Salya akması ve spastik kasılmayı azaltmak için (ağızdan ilaçlar, botoks iğnesi ya da baklofen pompası) verilebilir. Botulismus toksini spastik olan kasın içine enjeksiyon ile uygun dozda verildiğinde o kasın 2-3 ay süre ile felç olmasına neden olmaktadır. Bu şekilde istemsiz olarak kasılan adelenin kasılması engellenmekte, kol veya bacağın gevşemesi sağlanmaktadır
    Eğitim: Vücudu tanıma, kesilmiş kağıt bebek resimleri, ya da oyuncak bebeklerle çalışma yapılabilir.
    Beslenme: Spastik çocuğun beslenme sorunları dudak, ağız, baş ve gövde kontrolünde, oturma dengesinde ve kalçasını yeterince bükmede yetersizlik, ellerini ağzına götürme yetersizliği ve el göz uyumunun eksikliği olarak ortaya çıkar. Beslenme sırasında çocuğu tutuş şekli çok önemlidir. Yanlış durum çocuğun emmesini ve dudaklarını kullanmasını güçleştirir. Yutma ve çiğnemenin öğretilmesi gelişme ve bağırsak düzeni için de önemlidir.

  • Çocuklarda konuşma becerisi ve ilişkili sorunlar

    Çocuklarda konuşma becerisi ve ilişkili sorunlar

    Konuşma beyinde başlar ve ses aracılığı ile ifade edilir. Ses, iletişimin duyulabilir hale gelmesinde önemli bir araçtır. Bebekler konuşmaz ancak çeşitli sesler çıkarır. Bunu iletişim amacıyla kullanır. Bebeğin çevreyle ilk zamanlardaki iletişim şekli ağlamadır. İsteklerini, ihtiyaçlarını ağlayarak belirtir.

    İnsanların konuşabilmesi birçok organın işbirliğini gerektirir. Ses telleri başta olmak üzere larenks (gırtlak), farenks (yutak), solunum yolları ve akciğer, dil ,damak ve dudak gibi organlarımızın konuşabilmemiz için anatomik (yapısal) ve fonksiyonel (işlevsel) olarak sağlıklı olması gerekir.

    Konuşma için gerekli olan çeşitli organların hareketleriyle ilgili komutlar beyinde yüksek işlevi olan merkezlerde hazırlanır ve buradan çıkan uyarılar sinirler aracılığı ile bu organlara iletilerek hareket sağlanır. Beyindeki konuşma işlevi ile ilgili merkezlerin, kasların ve sinirlerin hastalığına ya da bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan konuşma bozuklukları nedeni NÖROLOJİK MUAYENE ve GEREKLİ LABORATUVAR TESTLERİ ile saptanmaya çalışılır.

    Konuşmanın çocuklarda kronolojik gelişimi nasıldır?

    Çocukların gelişimsel özellikleri içinde en karmaşık olan ve normallik yaş aralığı en geniş olan dil ve konuşma becerisidir.Gecikmeden söz edebilmek için çocuğun bulunduğu yaş aralığının üst sınırında olmasına rağmen bu beceriyi halen gösteremediğini belirlemek gerekir

    Dil ve Konuşma becerisinin sağlıklı gelişebilmesi bazı şartlara bağlıdır.

    Bu şartlarda yaşanan sorunlar ve belirtiler aile ve doktor tarafından saptanmalıdır.

    1- İşitme normal olmalıdır. Çevresiyle yeterli iletişim kurmayan ve ses ya da kişilere tepki vermeyen bir bebekte öncelikle işitme doğru değerlendirilmelidir.

    2- Konuşmayı sağlayan organların gerek yapısal gerekse işlevsel normalliği gereklidir. Bebeklerde emme, yutma yeterliliği ve salya kontrolü bu anlamda başlangıçta sorun olmadığını gösteren belirtilerdir. Çiğneme becerisindeki yeterlilikte diğer bir önemli göstergedir.

    3- Konuşmanın doğru ve anlaşılabilir gelişmesi için oral-motor yeterliliğinin tam olması gerekir. Örneğin çocuğun yaşına uygun beklentiler sınırında bardaktan suyunu içebilmesi, çiğneme sırasında dil hareketlerinin yeterli haraketliliğini görabilmek önemli ip uçlarıdır.

    4- Zeka veya zihinsel işlev sorunu olan çocukların dil ve konuşma gelişimi gecikir.

    5- Motor gelişim geriliği veya gecikmesi olan çocuklarda , prematüre doğan ve uzun süreli yoğun bakım tedavisi gerektiren bebeklerde, bebeklik erken dönemlerinde beyin iltihabı veya önemli enfeksiyon hastalığı yaşamış çocuklarda, kafa içine kanama olmuş bebeklerde, işitme sinirini olumsuz etkileyecek ilaçları uzun süre kullanan çocuklarda konuşma ve dil sorunu yaşanabileceği unutulmamalıdır

    Dil gelişiminin yaş sınırları nedir?

    0-3 ay arasındaki bebeğin ifade edici dili ağlama, gülümseme, gıgıldamadır

    3-6 ay arasında ; p, b ve m seslerini içeren babaıldamalar başlar

    6 ay-1yaş arasında; İlgi çekmek için çıkarılan sesler, bir ya da 2 sözcük (baba, mama …gibi)

    1-2 yaş:Kullandığı sözcüklerde artış vardır

    2-3 yaş: İsteklerini 2-3 sözcüklü cümleler kurulmaya başlar ,nesneleri isimlendirir

    Sorun olabileceğini düşündüren gecikmeler?

    Normal koşullarda bir çocuk 1 yaş civarı ilk sözcüklerini söyler

    2 yaşına geldiği halde birkaç anlamlı sözcüğü yoksa, 3 yaşına geldiği halde cümle kuramıyorsa mutlaka değerlendirilmelidir

    Konuşmada gecikmesi olan çocuklarda ciddi bir sorun olasılığını düşündüren bulgular nelerdir?

    1-Çocuğun işaret ve diğer iletişim biçimleri normal değilse

    2-Çocukta ek bir fiziksel, gelişimsel sorun varsa

    3-Anlaşılmaz sesler çıkarıyorsa

    4-Çevresine karşı isteksiz ve ilgisiz ise

    5-Yeni ortam ve durumlara uyum sağlamakta güçlük varsa

    6-Yalnız kalmayı tercih ediyorsa

    7-İsteklerini öfkeli davranışlarla anlatmaya çalışıyorsa.

  • İnfantil spazm veya west sendromu

    İnfantil spazm hangi yaşta görülür?

    Yaşamın ilk yılı içinde görüle epileptik nöbetlerin % 52’si infantil spazmlardır.

    Yaş ve cinsiyet ayırımı nedir?

    Erkek çocuklarda 2 kat daha fazladır.

    Başlangıç yaşı sıklıkla 4-6. Aylar arasındadır. Nadir olarak 9.aydan sonra ortaya çıkar.

    Nöbetler nasıl fark edilir?

    Nöbetler boyun, gövde , kol ve bacak kaslarının genellikle simetrik ani kasılmaları şeklinde olup çok tipiktir. Bu kasılmalar genellikle ani ve kısa sürelidir. Kasılmalar öne, arkaya veya karışık şekilde olabilir. Bazen spazmlar yani kasılmalar sadece başın öne doğru kasılması şeklinde de olabilir ve gözden kaçabilir.

    Spazmlar sırasında solunum düzensizlikleri ve kasılma sonunda bebekte şiddetli ağlamalar görülebilir.

    İnfantil spazm veya West sendromunun nedenleri nelerdir?

    İnfantil spazmın nedeni bazı hastalarda yapılan araştırmalar sonucu gösterilebilir. Ancak bazı hastalardaki nedenini elimizdeki mevcut radyolojik, biyokimyasal ve metabolik testler ile göstermek mümkün değildir. Doğum öncesi nedenler içinde en sık görülenler annenin gebelik sırasında yaşadığı ve bebeği etkileyen hastalıkları, ilaç kullanımları, kanamalar, enfeksiyonlar, genetik kromozomal bozukluklardır.

    Gebelik sonrası sorunlar için sıklıkla görülen nedenler içinde prematüreliğe bağlı yaşanabilen solunum sistemi yetmezliği ve beyin kanaması gibi problemler, zor doğum gibi doğum travmaları, beynin oksijenlenmesi ve kan dolaşımındaki yetersizlik sonucu hasar görmesi sayılabilir.

    Ayrıca doğumsal metabolik hastalıkların erken bulgusu infantil spazmdır. Mutlaka her hasta bu yönüyle tetkik edilmelidir.

    Hastalık nasıl teşhis edilir?

    Klinik ve elektroensefalografik (EEG) bulguları hastalığın teşhis edilmesinde çok önemlidir. Nedenleri araştırırken hastalarda mutlaka beyin görüntülemesi mümkünse beyin manyetik rezonans (MRG) ile yapılmalıdır. Hastalık başlangıç döneminde infantil kolik denilen bebeklerin gaz sancısı ile karıştırılabilir.

    Teşhis ne kadar erken konulursa hastalığın beyin üzerine olası tahribayları mümkün olduğunca azaltılabilir.

    Tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. ACTH (kortizon) tedavisi, Vigabatrin, uygun vakalarda Valproik asit, ek olarak B6 (piridoksin) tedavisi hastanın klinik, EEG bulguları ve altta yatan nedenin özelliğine göre çocuk nöroloğu tarafından önerilir.

    Tedavi başlangıcında sık aralıklarla izlenmesi gereken bebekte EEG bulguları hastalığın seyri konusunda en önemli rehberdir.

    Hastalığın seyri nasıl olabilir?

    Hastalığın nedeni , tedaviye cevabı etkiler. Herhangi bir nedenin bulunamadığı ve nörolojik gelişimin yeterli olduğu bebeklerde iyimser olabilmek mümkündür.

    West sendromlu bir bebeğin tamamen normal olma ihtimali çok yüksek oranda olmasa da onları bir çaresizlikte beklememektedir. Gerçekçi değerlendirmeler ile ailelerin eğitilmesi son derece önemlidir. Ailenin bilgilenmesi ve bilinçli davranması uzun süre alabilir. Ayrıca yıllarca sürebilecek rehabilitasyon, hem fiziksel hem zihinsel gelişimin desteklenmesi için çok önemlidir ve aksatılmaması gereken tedavidir.

  • Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Merhaba sevgili anne ve babalar,

    Okullardan evlere, siz velilere, imzalanıp geri gönderilecek “Uygun buluyorum, çocuğuma aşı yapılsın / Uygun bulmuyorum, çocuğuma aşı yapılmasın” yazılı kağıtlar geldi ve halk deyişiyle zurnanın zırt dediği yere geldik. Acaba ne yapmalı, nasıl karar vermeli?

    Dilerseniz 15 gündür sizlerden aldığım telefonlardaki sorularla bir oto-röportaj şeklinde yazayım bu konudaki görüşlerimi de.

    – Bir gazete “Aşı doktorları da ikiye böldü” diye manşet atmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    O gazeteyi özellikle satın aldım ve orta sayfadaki haberi dikkatle okudum: Dokuz kişiye sormuşlar, altısı profesör ikisi uzman olan sekiz doktor aşının yapılmasının doğru olduğunu bilimsel gerekçelerle belirtmişler. Bir, evet bir tek kişi (ne tesadüf ki hasta tedavi eden bir doktor değil, bir farmakoloji profesörü) ise kendisinin de aşılanmayacağını (zaten risk grubunda değil çünkü hasta muayene etmiyor) çocuklarını da aşılatmayacağını söylüyor. Gerekçesi ise bilimsel olmadığı gibi trajikomik bence: “Başbakan aşılanmıyorsa bir bildiği vardır herhalde”. Düşünebiliyor musunuz, bir bilim insanının referansı, dayanağı – başbakan da olsa – konuyla ilgili bilimsel farkındalığı olması gerekmeyen bir politikacı!..

    Bence bu habere ancak “Aşı hakkında farklı düşünen profesör de var” başlığı yakışırdı. Çünkü gazetenin kullandığı “…ikiye böldü” başlığı, bu konuda derin bilgi sahibi, ya da uzman olan doktorların yarısı değilse de önemli bir kısmının (örneğin hiç değilse % 20’sinin) aşıya karşı olduğu izlenimini uyandırmıyor mu sizce de?

    – Peki, sade vatandaş, milyonlarca anne baba ne yapsın, kime inansın?

    Konunun uzmanlarına elbette. Yani tüm meslek yaşamları boyunca aşılar yapmış, aşıların kimi yan etkilerini (dolayısı ile sıklıklarını veya enderliklerini de) birebir gözlemiş, bu konuda birçok kongre ve sempozyuma katılmış olan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları ile konunun bilimini yapan Enfeksiyon Hastalıkları, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları, Halk Sağlığı, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve Viroloji Profesörlerine kulak vermek gerekir (söylediklerini mantık süzgecimizden geçirerek elbette). Bu uzmanlardan bir tek öğretim üyesi aşının aleyhinde bir görüş belirtmemiştir medyada veya benim izleyebildiğim kadarı ile internette.

    Peki, kimlerdir aşı karşıtı kıvılcımı çakanlar? İki kişi, bir Göğüs Hastalıkları (A.R.K.), bir de Kadın Hastalıkları ve Doğum (E.O.) Profesörü. Kimlerdir önemli destekçileri? İki kişi, bir Farmakoloji Profesörü (C.T.), bir de Üroloji Uzmanı Sağlık Eski Bakanı (O.D.). Sorarım size prostat sorunu olan bir kişi, bir ürologa mı danışır bir çocuk hastalıkları uzmanına mı? Adet düzensizliği olan bir hanım, bir kadın hastalıkları ve doğum profesörünün fikrini mi alır bir immünoloji ve viroloji profesörünün mü?

    Bu konuda gerçek anlamda otorite olan, hemen hemen hepsi Pandemi Bilim Kurulu üyesi kişilerin isimleri aşağıdadır. Onur ve gurur duyarak belirtmeliyim ki 2-8. sıradakiler, birebir bilgi ve görüşlerine ulaşabildiğim Hacettepe Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşlarımdır:

    1- Prof. Dr. Selim Badur: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    2- Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    3- Prof. Dr. Serhat Ünal: Hacettepe Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    4- Prof. Dr. Levent Akın: Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bilim Dalı
    5- Prof. Dr. Gaye Usluer: Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği Başkanı, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı http://www.gazetevan.com/haber_detayi.asp?id=3081
    6- Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    7- Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu: Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı http://bianet.org/bianet/saglik/117919-domuz-gribi-asisi-guvenli-mi
    8- Doç. Dr. Ümit Kartoğlu: Halk Sağlığı Uzmanı,Bilimsel Danışman – Dünya Sağlık Örgütü Aşı ve Biyolojik Ürünler Departmanı, AşıGϋvenliği ve Standartları Birimi, Cenevre. http://www.taraf.com.tr/haber/43087.htm Kalitesi,
    9- Prof. Dr. Mustafa Bakır: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    Bu bilim insanlarının isimlerini belirtmekteki amacım okuyucuların internet aracılığıyla onların görüşlerine de ulaşabilmelerini kolaylaştırmaktır (örneğin Google’a “Selim Badur, domuz gribi aşısı” yazıp aramak yeterli olur).

    – Aşı hakkında kamuoyunda çok çeşitli spekülasyonlar var. Aşıların çok hızlı hazırlandığı, dördüncü faz çalışmaları yapılmadan piyasaya sürülüp uygulamaya geçildiği söyleniyor. Ne dersiniz bu konuda?

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) grip aşısı üreticilerine dedi ki, “Siz mevsimsel grip aşısı üretiminizi 15 temmuza kadar bitirin, bütün tesislerinizi domuz gribi aşısı için hazırlayın.” 15 temmuzda başlayan bu süreç ağustos sonunda bitti ve hazırlanan aşılara süratle onay verildi. Şu anda hızla yayılan bir salgın var, “Niye hızlı onay verildi?” diyemez kimse. “Bekleyelim bakalım hastalık yükü ve ölümler çok artarsa aşılamaya başlarız” deme lüksü olamaz kimsenin. Çünkü o zaman iş işten geçmiş olabilir.

    Yeni ilaç ve aşı gibi ürünlerin kullanımı ile ilgili yapılan klinik çalışmalar dört evrede yapılır, bu doğru. Ama dördüncü yani son evre, aşı ya da ilacın piyasaya çıktıktan sonra, yani kullanıma girmesiyle başlayan bir izleme araştırmasıdır. Bu evrede ürünün güvenirliği (kısa ve uzun dönemde oluşabilecek istenmeyen etkiler) ile ilgili bilgi toplanır. Dördüncü evrede ürün zaten aktif olarak toplumda yaygın olarak kullanıldığından, I-III. evre klinik çalışmalarda karşılaşılan zaman ve denek sayısı gibi kısıntılar olmaksızın yapılır. Bu nedenle toplumun tüm kesimleri hakkında önemli bilgiler toplanabilir. Sonuçlara göre ürün ya güvenli bir kimliğe bürünür, ya da kimi durumlarda yasal düzenleyici kurum tarafından yasaklanır. Bu nedenlerle, “Pandemik İnfluenza A aşısının 4. faz çalışması yapılmadı, onun için aşı güvensiz, yapılmasında sakıncalar var” tartışması klinik çalışmalar hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan kişilerin yapacağı tartışmalardır. Aşının piyasaya çıkıp, yaygın olarak uygulanmaya başlanması 4. evre klinik çalışmanın ta kendisidir başka bir deyişle.

    – Bizim aşılarımızdaki adjuvan maddesi ile ilgili şeyler de söylendi. ABD’de adjuvansız aşı kullanılıyormuş. Nedir adjuvan? Bir zararı var mı?

    ABD’deki ilaçlar, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onayından geçtikten sonra kullanılabiliyor. Avrupa’da ise ilaçları Avrupa İlaç Ajansı (EMEA) onaylıyor. Bunların dışında her ülke, kendi ilaç ruhsatını kendisi veriyor. FDA, insanlar aşı yaptırmaktan çekinmesin, psikolojik etkisi olmasın diye yıllardır adjuvan, yani Türkiye’de de yan etkileri tartışılan alüminyum veya skualen içeren aşıları onaylamıyor. EMEA ise onaylıyor. Aynı durum, domuz gribi aşısında da geçerli; adjuvan içeren aşıları FDA onaylamazken, EMEA onayladı.

    Antijen dediğimiz şey virüsün insanda bağışıklık uyandıran bir parçası. Virüs ilk görüldüğünde ABD mevsimsel grip aşısı gibi 15 mikrogram antijen içeren aşılar istedi. Ancak virüs hızla yayılınca DSÖ, aşı firmalarından bağışıklık arttırıcı adjuvanlı aşı üretmelerini istedi. Çünkü antijen ihtiyacı da arttı. Oysa tüm dünya için 4 milyar doz aşı üretmeye yetecek virüs antijeni yoktu. Bunun üzerine 7 ve 3.5 mikrogramlık antijen içeren, adjuvanla güçlendirilmiş aşılar üretildi. Halen dünyadaki virüs antijeninin % 40’ına sahip olan ABD ve Avustralya dışında dünyanın bütün ülkeleri adjuvanlı aşı kullanıyor.

    Adjuvan maddesi, aşılara koruyuculuğun artırılması için katılıyor. Bu maddenin olmadığı bir aşının koruyuculuğu daha az. Ayrıca koruma süresi de az. Oysa bir salgında aşının etkisinin daha yüksek olması istenir. ABD’deki aşılar tüm yaş gruplarına 3 hafta ara ile 2 doz yapıldığı halde yüzde 70-80 koruyor. Halbuki bizim kullandığımız adjuvanlı aşı tek dozla (10 yaş altına iki doz yapılacak) yüzde 95 ile 98 arasında etkinliği olan bir aşıdır. Virüs mutasyona uğrayabilir deniyor ya, bizim kullandığımız aşı bunların bir kısmında da etkili. Virüs mutasyona uğrarsa ABD’deki aşının etkisi daha az olacak. Dünya Sağlık Örgütü de Avrupa’nın şu an kullandığı, bizde de uygulanmakta ulan skualen adjuvanlı aşının içeriğini onayladı. Öte yandan Avrupa’da Novartis firmasının ürettiği bir mevsimsel grip aşısı içinde aynı adjuvan var. Bu aşı(Chiron, FLUAD) 12 yıldır Avrupa ülkelerinde 40 milyon doz kullanıldı. Bununla ilgili hiç bir ciddi bir yan etki olmadı. Yalnızca adjuvansız aşıya oranla biraz daha sıkça hafif yerel yan etkilere yol açabiliyor. Yani kolda hafif ağrı,kızarıklık, şişlik yapabiliyor. ABD’nin kullandığı aşı ise hem pahalı, hem her yaşa iki doz uygulanıyor, hem de biraz daha az koruyor.

    Özetle günümüzde, bilimsel veriler, adjuvanli ve adjuvansız aşılar arasında “güvenlik” açışından bir fark olmadığını ortaya koymaktadır, her iki tip aşının da çok iyi güvenlik kaydı vardır.

    – ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) neden skualen adjuvanlı aşıya onay vermiyor?

    Skualen bitkiler, hayvanlar ve insanlarda bulanan ve doğal yolla oluşan bir maddedir. Her insanın karaciğerinde üretilir ve kan dolaşımında bulunur.

    Skualen ayrıca çeşitli besinlerde, kozmetik ürünlerde, reçetesiz satılan çeşitli ilaçlarda, ve sağlık ürünlerinde bulunur.
    Skualen ticari amaçla balık yağından (özellikle de köpekbalığı karaciğeri yağından) üretilir. Ecza ürünlerinde ve aşılarda bulunan skualen bu kaynaktan saflaştırılarak edilir.

    Birkaç kişi, 1. Körfez Savaşına katılan askerlerin yaşadığı bazı sağlık sorunları ile bu askerlere uygulanmış olan aşılarda skualen bulunma ihtimali arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır.

    Yayınlanan bir bildiride şarbon aşısı uygulanan bazı eski askerlerde anti-skualen antikorları geliştiği ve bu antikorların özürlülüklere neden olduğu ileri sürülmüştür.

    Bu gün, bu askerlere uygulanmış olan aşılara skualen eklenmediği bilinmektedir ve söz konusu bağlantıyı ileri süren raporun teknik yetersizlikleri çeşitli yayınlarda açıklanmıştır. Askerlerin sağlık sorunlarının ise kum böceği öldürücü haşere ilaçları ve benzeri kimyasallara maruz kalmaktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu tür yanlış iddiaların toplumdaki olumsuz etkisini çok iyi bilen FDA kurumu da aşılanan insan sayısı olabildiğince fazla olsun diye adjuvanlı aşıya onay vermemiştir.

    – Bir de aşılardaki cıva içeriğinden söz ediliyor. Neden cıva var ve zararlı mı?

    Yine zamanla yarış nedeniyle 4 milyar tek dozluk enjektörde hazır aşı üretilemeyeceği için 10’ar dozluk şişecikler içinde üretim yapıldı. Bu nedenle aşıyı bakteri ve mantar bulaşmasından korumak için cıva ekleniyor (yıllardır çoklu doz tüm aşılara eklendiği gibi). Birileri kalkıp “Bu aşıyı çocuklarınıza yaptırırsanız cıva zehirlenmesi olur” diyor. İki tür cıva var, biri etil biri metil. Zehirlenme yapan metil cıva. Aşıda kullanılan etil cıva. Kimyasal formülleri ayrı. Oysa Boğaz’dan veya İzmir Körfezinden tutup yediğiniz balıkta daha çok vardır etil cıva ve en geç 1 haftada vücuttan tamamen atılır.

    Aşıların içerisinde bulunan etil cıva miktarı Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği sınır içerisinde. Etil cıva 1930’lu yıllardan bu yana aşılarda güvenle kullanılıyor. Komplo teoricilerini üzecek bir bilgi de vereyim ABD’de hem cıvasız tek dozluk enjektör içinde aşı var ve kullanılıyor, hem de çok dozluk cıva içeren aşı. Çünkü ABD bile tüm nüfusuna yetecek tek dozluk üretimi bu kısa sürede sağlayamadı.

    – Aşının neden olabileceği söylenilen Guillain-Barré Sendromu nedir? Bu söylem gerçek mi?

    Bu sendrom, el ve ayak parmak uçlarından başlayan kuvvet, his kaybı ile gelişen, gittikçe ilerleyen bir tablo. Hastaların bir kısmı geri dönebiliyor, tamamen iyileşebiliyor ama az bir kısmı ölebiliyor da. Eğer aşı olmaz da grip geçirirseniz Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz var. Sendromun tek nedeni grip değil, pekçok farklı enfeksiyon bunu tetikleyebiliyor. Aşıda böyle bir riskten bahsediliyor ama aşınınki teorik olarak bahsedilen bir risk. Bunun var olduğunu gösteren hiçbir bilimsel çalışma yok. Kaldı ki tüm çalışmalar da olmadığını söylüyor. Ama şunu biliyoruz; tersi doğru olsaydı bile, grip geçirirseniz ister mevsimsel ister domuz gribi, Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz çok daha yüksek. Sırf bunu önlemek için bile aşının olunması gerek.

    – Bir Sağlık Eski Bakanı “Aşının prospektüsünde gebelere yapmayın yazıyor” diyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

    Yanlış bilgi. Doğrusu ise şu:

    “4.6 Pregnancy and lactation
    There are currently no data available on the use of Focetria in pregnancy. Data from pregnant women vaccinated with different inactivated non-adjuvanted seasonal vaccines do not suggest malformations or fetal or neonatal toxicity.
    An animal study with H5N1 mock-up vaccine did not indicate reproductive toxicity (see section 5.3).
    The use of Focetria may be considered during pregnancy if this is thought to be necessary, taking into account official recommendations.
    Focetria may be used in lactating women”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    Doğru özet tercümesini ise şöyle yapabiliriz:

    “ Yeni aşının gebelerde kullanımı ile ilgili henüz yeterli veri yoktur (Nasıl olsun ki? Gebelerde hiçbir aşı ve ilaç için klinik çalışma yapılamamaktadır – SP).

    Çeşitli adjuvansız mevsimsel grip aşıları gebelerde güvenle kullanılmaktadır.
    Bir H5N1 (kuş gribi virüsü) aşısıyla yapılan hayvan çalışmasında üreme toksisitesi (cenine verilen bir zarar) saptanmamıştır.
    Gerekli olduğu düşünülürse, resmi öneriler göz önünde bulundurularak adjuvanlı yeni aşının gebelerde kullanımı düşünülebilir.”
    DSÖ Stratejik Bağışıklama Uzmanları Grubu (SAGE – Strategic Advisory Group of Experts on Immunization) gebelerle ilgili şöyle diyor:
    “Pregnant women (2% of the world’s population).

    This group appears to be at increased risk for severe disease, potentially resulting in spontaneous abortion and/or death, especially during the second and third trimesters of pregnancy. Inactivated nonadjuvanted vaccines similar to most seasonal influenza vaccines are considered the preferred option given the extensive safety data on their use in pregnant women. However, if such a product is not available, pregnant women should be vaccinated with another pandemic infl uenza vaccine available at that time, for example, an adjuvanted inactivated infl uenza vaccine or a live attenuated infl uenza vaccine.”
    24 JULY 2009, 84th YEAR / 24 JUILLET 2009, 84e ANNÉE
    No. 30, 2009, 84, 301–308
    http://www.who.int/wer

    Yine özetlersek:
    “ Gebelerin hastalığı ağır geçirme düşük yapma ve ölüm riski yüksektir.
    Tercihen adjuvansız aşı ile aşılanmalıdırlar.
    Ancak, adjuvansız aşı bulunamıyorsa var olan başka bir aşı ile, örneğin adjuvanlı inaktive aşı veya – hatta – zayıflatılmış canlı grip virüsü aşısı ile aşılanmalıdırlar.

    Allah aşkına bir insan tüm bunları okuyup da nasıl “Ben demiyorum, aşıyı üreten firma diyor bu aşıyı gebelere yapmayın diye” sonucuna varabilir ben anlayamıyorum doğrusu (özellikle en çok ölenler çocuklar ve gebelerken).
    Aslında üzülerek anlıyorum, insan yaşamı hiçe sayılarak politika yapılıyor. Sonra da hiç sıkılmadan “Aşı olmasınlar. Salgından korunmak için düzgün beslensinler, zeytinyağlı yesinler. Haa kırmızı et de yesinler. Islak saçla sokağa çıkmasınlar, banyolarını akşamdan yapsınlar” deniliyor. TV muhabiri el yıkamayı anımsatınca da “Çok hasta, gripli biriyle tokalaşılırsa eller de yıkanır tabii” diye bitiriliyor.

    – Sağlık bakanlığımız gebelere şu an için ne öneriyor?

    Sağlık Bakanlığımız şunu söylüyor:

    Dünya Sağlık Örgütü’nün aşı uzmanlar komitesi (SAGE) tarafından halen dünyadaki ruhsatlı pandemik H1N1 aşılarının gebelerde uygulanabileceğine ilişkin bir karar alınmıştır. Adjuvanlı aşının gebelerde kullanılması mümkündür. 20 haftalık gebelik süresini tamamlamış gebeler, adjuvanlı aşı ile aşılanabilirler. Ülkemizde adjuvansız aşı uygulamasına Aralık 2009 başında başlanacaktır.
    Bebeği 20 haftalıktan küçük gebelere de istekli olmaları ve onam formu imzalamaları durumunda adjuvanlı aşının yapılabileceğini de belirtiyor.

    – Aynı politikacı “Aşının prospektüsünde 4 yaşın altına yapılmaz yazıyor” diyor…

    İşte Focetria (şu anda uygulanmakta olan aşı) prospektüsünün ilgili bölümü ve kaynağımız (yoruma gerek var mı?):
    “Children and adolescents 6 months to 8 years of age: (6 aydan 8 yaşa çocuklarda: …)
    One dose of 0.5 ml at an elected date.
    A second dose of vaccine should be given after an interval of at least three weeks.”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    – Aşı konusunda görüş bildiren dernek veya kuruluşlar var mı?

    Elbette var.

    Aşı risk gruplarına mutlaka yapılmalı diyenler:
    – Dünya sağlık Örgütü (WHO)
    – Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)
    – Amerika Aşı Uygulamaları Danışma Kurulu (ACIP)
    – Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği
    – Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanları Derneği (EKMUD)
    – Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)
    – Halk Sağlığı Uzmanları Derneği
    – Türk Toraks derneği

    Aşı yapılmamalı diyenler:
    Ben olumsuz bir tek dernek veya kuruluş görüşü duymadım, okumadım.

    – Risk gurupları kimlerden oluşuyor?

    SAGE listesi şöyle:
    1. Sağlık personeli (temel sağlık altyapısının korunması için; onlara bir şey olursa hastalara kim bakacak?)
    2. Gebe kadınlar
    3. 6 ay üzeri süregen (kronik) hastalığı olanlar (astım, şeker, böbrek, kalp hastalıkları – hipertansiyon hariç – ve aşırı obezite gibi diğer süregen durumlar
    4. Sağlıklı genç yetişkinler (15-49 yaş arası)
    5. Sağlıklı çocuklar
    6. 49 yaş üzeri ve 65 yaş altı sağlıklı nüfus
    7. 65 yaş üzeri sağlıklı yetişkinler

    Türkiye’de önce sağlık çalışanları aşılandı. Aşısı eksik olanlar sağlık ocaklarına giderek hala aşılanabilirler.
    Halen 6 ay – 5 yaş grubu sağlıklı çocuklar ile 6 ay üzeri her yaşta kronik (süregen) hastalığı olanlar aşılanıyorlar. Herhangi bir belgeye, rapora gerek yok. Aile veya toplum sağlığı merkezine, ya da sağlık ocağına gidip ne hastalığı olduğunu söylemek yeterli.
    Sırada ilköğretim öğrencileri var. Umarım olabildiğince erken başlanır aşılanmalarına, çünkü salgının hızı giderek artıyor.
    Sonra da sıra diğer gruplara gelecek.

    – Aşının kontrendikasyonları (yapılmaması gereken durumlar) nelerdir?

    Anaflaktik reaksiyon şiddetlinde yumurta alerjisi olanlar, lateks (kauçuk) veya aşı bileşenlerine alerjisi olanlar, daha önce mevsimsel grip aşısı ile şiddetli alerjik reaksiyon geçirenler ve önceden Guillain-Barré Sendromu geçirmiş kimselere pandemi aşısı yapılmamalıdır.

    – Bu virüsün özelliği nedir?
    Çok hızlı yayılan, hafif hastalık yapan bir virüs söz konusu. Ama influenza virüslerinde yapı değiştirme özelliği olduğu için, çok süratle bu virüs ölümcül ve ağır hastalık yapan bir virüse dönüşebilir. Kuş gribi ağır hastalık yapıyordu ama insanlara kolay kolay bulaşmıyordu. Bu virüs ağır hastalık yapmıyor ama çabuk bulaşıyor. Bu virüsün çabuk bulaşma, kuş gribinin ağır hastalık yapma özelliği biraraya gelirse, bu tehlikeli olur. Influenza virüsleri bu tarz evlilikleri aralarında çok kolay yapıyorlar. Korkulan senaryo da o aslında. Bakanın “Üç bin kişi ölecek” gibi açıklamaları, kafadan uydurma, sayısal değerler değil. Matematik modeller var. Bu virüsün yayılma hızı bilinip öyle hesaplanıyor.

    – Son sözünüz nedir topluma?
    Pandemi aşısı güvenlidir ve koruyuculuğu çok yüksektir. Ailelerin çocuklarını bir an önce aşılatarak korumalarını öneriyorum. Sağlık Bakanlığının velilere ilettiği onam formundaki yan etkilerden çok nadir görülenler gözlerini korkutmasın çünkü gerçekten çok nadir (1/10.000-1.000.00 dozda) görülme sıklıkları.

    Şöyle bir örnekle bitireyim sözlerimi: Diyelim gece ıssız bir sokakta bir cani elinde koca bir bıçakla sizi kovalıyor. Yakalarsa büyük olasılıkla öldürecek. Köşe başına geldiğinizde bir taksiyi müşteri bekler buldunuz. Hemen binip oradan uzaklaşır mısınız, yoksa “Ya şoför çok beceriksizse, bir trafik kazası geçirip ölürsem” diye düşünüp yaya mı devam edersiniz yolunuza? Durum bundan ibarettir bence…

    Az önce NTV’de Prof. Dr. Volkan Korten (canım arkadaşım) aynen şöyle söyledi: “Bu salgın iki durumda kırılır. Ülke nüfusumuzun yarısı aşılanınca ya da yarısı hastalığı geçirince (35 milyon hastanın kaç kayba yol açabileceğini düşünmek içimi üşütüyor – SP). Aşı konusunda doktorlar arasında görüş ayrılığı filan yok. Konudan anlayan herkes net bir biçimde aşının yanında, bir tek istisna bile yok. Konudan anlamayanlar aşıya karşı, bunun da bir önemi yok.

    Sevgi ve sağlıkla kalın…

  • DEPRESYON HAKKINDA DOĞRU BİLDİKLERİMİZ …

    DEPRESYON HAKKINDA DOĞRU BİLDİKLERİMİZ …

    Depresyonun farklı çeşitleri vardır..Klinik depresyon adı da verilen majör depresyon türü ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın gözlenen depresyon klinikleridir. Atipik depresyon, Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon , Mevsimsel Depresyon, Psikotik Depresyon , postpartum (doğum sonrası) depresyon türleri sayılabilir..

    KLİNİK DEPRESYON
    Ortalama olarak toplumda 4-5 kişiden biri hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon geçirmiştir.Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler. Yemek yiyememe kilo kaybetme depresif ruh hali olması ,önceleri keyif alınan şeylerden zevk alamama ,kişinin çalışamaz hale gelmesi, uykusuzluk çekilmesi kişinin aile ve yakın çevresinde ki gelişmelere dahi ilgisizleşmesi adeta kendi dünyasına çekilmesinden bahsedilebilir.
    Majör depresyon da denilen klinik depresyon, normal günlük yaşamı sekteye uğratacak bir duruma neden olabilir… 
    Depresif semptomlar yoğun bir kederlilik haline hatta fonksiyon bozukluğuna nedendir. Klinik depresyon da semptomlar kendiliğinden ortaya çıkar ancak tedavisiz düzelmez..bazı depresyon halleri gibi ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı neticesi ya da hipotiroidi gibi başka tıbbi durumların sonucu olarak oluşmadığı bilinmelidir.
    Mutsuzluk hissi , bunaltı ve anksiyetenin aşırı olması , kişinin uyandığı andan itibaren kendini sürekli mutsuz ve umutsuz hissetmesi ile derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içinde olmak ilk belirtilerini verirken diğer semptomlar da varsa majör depresyon olması olasıdır ve yardım almak için derhal bir uzmana başvurmanız gerekmektedir..

    Eğer Majör depresyon geçiriyorsanız , çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve yaşamdan arkadaşlarınızdan eskisi gibi zevk almanızı zorlaştıran semptomlarla karşı karşıya olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya kalabilir..bu aslında insanların çoğunun hayatlarında ki olumsuzluklar karşısında kendilerini bir yere kadar üzgün veya kötü hissetmeleri ile aynı şey değildir.
    Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olur. Majör depresyonun belirtilerinden çaresizlik, değersizlik, olaylara karşı ilgisizlik gibi durumlar yanısıra kişinin rüyalarında da duygusal çöküntüye paralel izler, yoğun kabuslar vardır. 
    DSM-IV’e göre (ruhsal sağlık durumlarına tanı koyma kılavuzu) majör depresyon halinde kişide görülebilecek diğer semptomlar ;
    • Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5′inden fazla bir değişiklik)
    • Hemen hemen her gün ve hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması ,haz yitimi
    • Hemen hemen her gün enerji veya kaybı yorgunluk
    • Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu
    • Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık
    • Hemen hemen her gün uykusuzluk veya aşırı uyuma
    • Psikomotor huzursuzluk veya yavaşlama
    • Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil) olması şeklinde sıralanabilir..
    Kişiye majör depresyon tanısı konması için , saydığımız semptomlardan biri ve depresif ruh hali görülüyor olması gerekir. Semptomlar hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.

    KLİNİK DEPRESYONU TETİKLEYEN ETKENLER
    • Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsüSosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi
    • Büyük yaşamsal değişiklikler-taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik
    • Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma
    • Kişinin ,fiziksel, seksüel veya duygusal istismar yaşamış olması
    Bazı ailelerde majör depresyon ailesel yatkınlık gösterir , depresyona meyil bulunabilir… ancak ailesinde ve geçmişinde hiç depresyon olmayanlarda da majör depresyon geçirebilir…
    Kronik Depresyon veya Distimi ise iki sene veya daha uzun süredir devam eden depresif ruh halinin olmasıdır..Kronik depresyon klinik depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..
    Atipik Depresyon semptomları ise aşırı yeme, değer bulmamaya karşı aşırı hassasiyet,alınganlığın artışı , fazla uyuma, kronik yorgunluk hissetme ,olumsuz algılanan durumlar karşısında aşırı tepki verilmesi ve durumlarla orantısız kötüleşen veya iyileşen ruh hali söz konusudur.genel depresyon tablolarında ise kişide yaygın üzüntü hali dikkati çeker..
    Bipolar Depresyon veya Manik Depresıf Ataklar ise bazen manik depresif hastalık diye de adlandırılır. klinik olarak gözlemlenen depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen iki ruh hali arasında dönemsel değişikliklerle giden bir ruh sağlığı bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II.Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişinden söz edilebilmektedir…
    DEPRESYON NEDENLERİNDEN BİPOLAR BOZUKLUK
    Önceden bipolar bozukluğa manik depresyon denirdi. Dramatik ruh hali değişiklikleriyle karakterize edilen majör afektif bir bozukluk veya ruh hali bozukluğudur. Mani uykusuzluğa, bazen günlerce, halüsinasyonlara, psikoza kadar uzanabilecek gerçek dışı algılara , sanrılara ve/veya paranoid durumlara sebep olduğunda, bipolar bozukluk ciddi bir klinik durumdur.tıbbi yardım ve kişinin hastanede tedavisi ve yakınlarının hastanın güvenliğini temin etmesine ihtiyaç duyacağı bilinç düzeyinde normal dışı değişikliklerin yaşandığı riskli bir klinik tablodur…Bipolar bozukluk etyolojisinde genetik zeminden söz edilen ruh hali değişimleri majör veya klinik depresyondan mani veya aşırı coşkuya kadar değişen bir salınım arz eder. Ruh hali değişiklikleri çok hafiften çok fazlaya kadar yayılabileceği gibi klinik süreleri değişkenlik arz eder . Ruh hali değişiklikleri olumsuz bir yaşantı sonrası ani gerçekleşebilir yada aşamalı olabilir geçiş . Bipolar bozukluk genellikle 15-24 yaş arasında görülür ve yaşam boyunca sürer. Çocuklarda ve 65 yaş üstünde nadiren yeni teşhis edilmiş mani görülür.Dramatik ruh hali değişimleriyle birlikte, bipolar bozukluğu olan hastaların bipolar fazlar içinde düşünce bozukluğu ,algı çarpıklığı ve sosyal fonksiyonlarda anormallikler da gelişebilir..
    Nüksetmeler ve gerilemelerle, tedavi edilmediği takdirde bipolar bozukluğun nüksetme oranı yüksektir. Çok maniye sahip hastalar genellikle riskli davranışlardan, intihar düşüncesinden uzaklaştırılmak için hastaneye yatırılır.

    Bipolar bozuklukla görülen klinik depresyon belirtileri şunlardır;
    • Azalan iştah ve/veya kilo kaybı, veya aşırı yeme ve kilo alımı
    • Konsantre olma, hatırlama ve karar vermede zorluk çekme
    • Yorgunluk, azalan enerji, yavaşlama
    • Suçluluk, değersizlik, çaresizlik hissi
    • Ümitsizlik, pesimizm (karamsarlık)
    • Uykusuzluk, gündüz erken saatte kalkma veya aşırı uyuma
    • Seks dahil olmak üzere, önceden zevk alınan aktivitelere ve hobilere karşı azalan ilgi ve haz
    • Tedaviye cevap vermeyen, baş ağrısı, sindirim bozuklukları ve kronik ağrılar gibi inatçı fiziksel semptomlar.
    • Sürekli üzgün, kaygılı veya ”boş” ruh halleri
    • Tedirginlik, aşırı hassaslık
    • Ölüm veya intihar düşünceleri, intihar girişimleri
    MEVSİMSEL DEPRESYON ise Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılır.kişide her sene hemen aynı zamanda bu klinik tablo oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. ”Kış bunaltısı” ile aynı şey değildir.. diğer nadir bir türüne ise ”yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.
    PSİKOTİK DEPRESYON psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer ağır bulgularına depresyon semptomlarınında eşlik etdiği ciddi klinik tablodur.. . Psikotik depresyonla psikozun gerçeklikten kopma hali yani kişinin yer- zaman- mekan oryantasyonunun yok olduğu ağır klinik duruma ilaveten birde depresyon tablosunun eklendiği ağır bir hal söz konusudur burada . Hastalar psikotik zeminin getirdiği halüsinasyon ve sanrılarla boğuşmaktadır..hastanın güvenliğinin ve tedavisinin sağlanması için klinikte yatırılarak ilaç ve diğer tedavilerin uzman hekimlerce uygulanması gerekebilir..

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya Müftüoğlu

  • Ya siyah ya da beyaz. Başka renk yok mu? Var; hayatın gerçek rengi…

    Ya siyah ya da beyaz. Başka renk yok mu? Var; hayatın gerçek rengi…

    0-6 yaş dönemi kişiliğimizin, gelecekte nasıl bir yetişkin olacağımızın artık neredeyse kesin olarak şekillendiği dönemdir. Bu dönemde ki ebeveyn özellikle bakıcı anne durumunda olan kişinin çocuğa davranışları ile kişilik şekillenir. Bu dönemde ki yanlış tutumlar çocuğun şansı varsa ergenlik döneminde telafi edilir. Eğer şansı yoksa ve ergenlik döneminde bunları aşamadıysa kişilik bozuklukları olarak tabir edilen (hastalık değildir) problemli geçen bir yaşam sürmeye mahkum olurlar. Kişilik bozuklukları kendi içinde farklılıklar göstermektedir. Borderline, narsisistik, şizoid, şizotipal gibi türleri bulunmaktadır. Bu tip bozuklukların daha hafifi nevrotik (ödipal) olarak tanımlanan obsesif kompulsif, anksiyete, panik atak, fobiler gibi bozukluklardır. Bu bozuklukların karakterleri ve belirtileri birbirinde farklıdır ve düzeltilmesi psikoterapi ile mümkün olmaktadır. Psikiyatrik tedavi bu tür problemlerin çözümünde kısmen etkili olamakta verilen ilaçlar semptomları bir süre yok ederek sadece geçici rahatlama sağlamaktadır. 

    Hayatı ve insanları bazen çok iyi, bazen çok kötü görmek, aynı kişiyi bazen çok yüceltmek, bazende yerin dibine batırmak, diğer insanları değersiz varlıklar gibi görmek, bütün dünyanın ve insanların kendisi için yaratıldığını düşünmek, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlayamamak ya da hiç önemsememek-değer vermemek, empati kuramamak, empati kavramını saçma bulmak, insanlarla sürekli mesafeli bir ilişki içerisinde olmak, çok az ya da hiç dostunun olmaması, kolay kırılmak, aşırı alıngan olmak, başarısız olmaktan içten içe çok korkmak, yapması gereken işleri bildiği halde bir türlü yapamamak, otorite kaygısı, içinden sürekli reddedilme kaygısı yaşamak, her an bir şey olacakmış gibi tedirgin ve gergin olmak, başkalarının kolaylıkla yapabildiği bazı şeyleri yapamamak, fobilerin ve yersiz korkuların olması, hayatını hep başakalarına göre yönlendirme gibi bazı belirtiler bu bozuklukların bazı işaretlerindendir. Bu bozukluklar farklı şekillerde de belirti vermektedir; alkol bağımlılığı, kumar alışkanlığı, aşırı cinsellik, aşırı masturbasyon, cinsel işlev bozukluğu, eş veya partnerle cinsel ilişkide problemler, bilinçsizce para harcama-israf, bir iş yerinde düzenli çalışamama sık iş değiştirme, tahammülsüzlük, aşırı sinirlilik, karşıdakine gereğinden fazla öfkelenmek, eşi aşırı kızdıracak davranışlarda bulunup sonrasında yaşanılanı çok basit, gereksiz yere büyütülen bir olay gibi hissetme, karşıdakinin duygularını anlayamama-hissedememe gibi. Yaşam kalitesini düşüren ve gerçek yaşamdan kişiyi uzaklaştırarak hem kendisinin hem de çevresinin mutluluğunu bozan bu bozukluklardan kurtulmak ve gerçek mutluluğu yaşamak ancak bu konuda eğitim almış psikoterapistler tarafından yapılan terapi ile mümkün olmaktadır. 1-3 yıl arasında sürebilen bu terapiler bazen zorluklar içeren ama sonu mutlulukla biten hayatı yeniden keşfetme yolculuğudur…

  • Çocuğunuz ve televizyon

    Çocuğunuz ve televizyon

    Televizyon kuşkusuz çağımızın vazgeçilmez bir iletişim aracı.Pek çok insanın hayatında da önemli yer kaplıyor.Çocuk söz konusu olduğunda televizyon konusunda çok dikkatli olmak gerekiyor.Büyüyen çocuk beyni için büyük bir tehlike oluşturabiliyor televizyon.

    0-2 yaş arası çocukların kesinlikle televizyon seyretmelerini istemiyoruz.televizyonun arka planda açık olması bile son derece zararlı.bunun sebeplerine şöyle bir bakalım.

    Çocuklarda beyin gelişiminin büyük bir bölümü 0-2 yaş arasında olur. Çocukların zihinsel gelişimi Piaget’e göre de dört aşamadan geçer. Birinci aşama duyusal ya da sensorinöral dönem dediğimiz 0-2 yaş arasıdır.Bu dönemde çocuk kendisinin çevreden farklı bir şey olduğunu kavrar. Öğrenmesi duyuları ve hareket yoluyla olur. Bir yüz hareketi ya da ses tonundaki değişiklik bile öğrenmeyi çok etkiler.Bu dönemde ise televizyonun çocuğun hayatında olması büyük problemdir.Çünki televizyon çocuğa pasif olarak öğrenmeyi öğretir.Beyninde iletişimle ,etki tepkiyle gelişecek açılımların önünü keser. Ne yazık ki televizyon kolay ve bağımlılık yapıcıdır çocuklar için bu yaşta bile. Televizyon çok seyreden çocuğun seyretmeyen çocuğa göre daha az sosyal ilişki kurduğunu,konuşmayı daha yavaş öğrendiğini görürüz.Bu yaşta,hatta mümkünse 3 yaşına kadar televizyonla hiç tanışmaması zihinsel gelişimi için son derece faydalıdır. Genellikle annelerden “ya bebek televizyonu?”gibi sorular alırız. Aslında bebekler için yapılmış programlarda da olay değişmiyor. Yine öğrenme pasif oluyor ve öğretilen materyal çocuğun yaşına uygun olsa bile öğretme şekli bu yaşta daha önemli olduğu için çocuğa zarar veriyor.

    Televizyon çocukları başka nasıl etkiliyor.Çocukların dikkat ve konsantrasyonlarını başka şeylere yoğulaştırmalarını engelliyor.Son yıllarda yapılan çalışmalar gösteriyor ki dikkat dağınıklığı hiperaktivite sendromu(ADHD) çok televizyon seyreden çocuklarda daha çok görülüyor.Burada sebep sonuç bağlantısının ters olabileceği de geliyor insanın aklına ama yine çok televizyon seyreden çocuklarda otizm spektrumundan hastalıkların görülme oranı da daha fazla.Ayrıca televizyon seyretme fazlalığı ile obesite ve dolayısıyla yüksek tansiyon,kap hastalığı gibi hastalılar arasında da bağlantı var.Yine biliyoruz ki çocukların odalarında televizyon varsa uyku problemleri yaşıyorlar ve bu da sağlıklarını etkiliyor.

    Televizyondaki şiddetin dozu da çocuklar için olması gerekenden ne yazık ki çok fazla ve bu da çok dikkatle üzerinde durulması gereken bir konu. Çocuklar şiddet içeren programlar izlediklerinde davranış problemleri ve agresyon artıyor.

    Özetle Çocuklar 0-2 yaş arası hiç televizyon seyretmemeli. Sonra da televizyon günde bir saatle sınırlanmalı. Anne baba çocukların izlediği şeyleri denetlemeli hatta mümkünse onlarla birlikte interaktif bir şekilde, konuşarak tartışarak izlemeliler. Televizyon çocuk bakıcısı olarak kullanılmamalı.Ayrıca anne babalar kendi hayatlarında da televizyonu kısıtlayıp, fiziksel aktivite ve iletişime engel olmamasını sağlamalı ve çocuklara örnek olmalılar.

  • Çocuklarda osteoporoz

    Çocuklarda osteoporoz

    Kemikte mineral yoğunluğunun azalması olarak tanımlanabilen osteoporoz , çocukluk ve adölasan yaş grubunun en önemli sorunlarından biridir.

    Osteoporoz kemiğin belli bir bölgesinde kemik mineral yoğunluğunun (KMY) – 2.5 standart sapmanın altında olmasıdır. Çocuklarda bu değer yaş ve cinse göre z-skoru olarak belirtilir. Osteopeni ; yani kemik mineral yoğunluğunun daha az oranlarda bozulması ise z- skorunun – 1.1 ile -2.4 standart sapma arasında olduğu durumu ifade eder.

    Aslında ileri yaşların bir sağlık sorunu olarak osteoporoz ; çocukluk döneminde kazanılan riskin bir yansımasıdır. Çünkü , kemik kütlesinin önemli bir kesimi çocuklukta ve özellikle adölesan döneminde kazanılmaktadır. Bu dönemdeki çocukların günlük hayatlarında tükettikleri yüksek karbonhidrat içeren içecekler ve meyve suları, nornalde günlük almaları gereken 1300 mg lik kalsiyum ihtiyaçlarını, emilimi % 55-70 azaltarak bozmaktadır. Aşırı kola tüketimi ve yüksek fosfat içerikli gıdalar kemik mineralizasyonunu bozarak özellikle kızlarda osteoporoza yol açarlar. İyi bir kemik metrik sentezi için aynı zamanda yeterli protein , Vitamin-C ve Vitamin-K alımı da gereklidir. Son yıllarda çocukların sedenter yaşam şekli yani televizyon ve video karşısında geçirilen saatler , bilgisayar başında hareketsiz geçen zamanlar çocukların daha obez olmasına yol açtığı gibi kemik mineralizasyonu da etkilemekte ve bu çocukların kemikleri osteopenik hatta osteoporotik hale gelmektedir.

    Osteoporoz patogenezinde genetik yatkınlığa; beslenme , hormonlar ve çevresel faktörler ile yaşam tarzının katkısı son derece önemlidir.

    Osteoporozun önlenmesi için çocukluk yaş grubunda başlamak üzere kalsiyum ve D– vitamini alımı belli düzeylerde olmalıdır. Optimal bir beslenme ile kalsiyum alımı :

    İlk 6 ay : : 250 – 330 mg / gün

    6 ay – 1 yaş arası : 400 – 700 mg / gün

    1 – 10 yaş arası : 800 mg / gün

    Adölesan : 1200 – 1500 mg / gün

    Erişkin : 1000 – 1200 mg / gün ; olmalıdır.

    Kalsiyum yanısıra günlük 400 ünite D–vitamini ve yeterli güneş ışığı almak çok önemlidir.

    Besinlerden ; 1 su bardağı süt veya yoğurtta 270 – 300 mg kalsiyum varken 1, 5 kibrit kutusu büyüklüğünde kaşar peyniri veya 5 kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynirde de aynı miktarda kalsiyum bulunur.

    Hormonlardan ; Büyüme hormonu , leptin , IGFI-I , IGF-II , PTH , Tiroid hormonları , E2 ve kortizon kemik formasyonunu veya rezorbsiyonunu etkileyerek kemik mineral yapısının oluşmasında önemli rol alırlar.

    Çocuklarda Osteoporoz Nedenleri :

    1 ) Prımer

    a) osteogenesis imperfekta

    b) İdyopatik osteoporoz

    2 ) Sekonder

    a) Endokrin nedenler

    – Hipogonadism

    – Hipertiroidism

    – Cushing Hast

    – Hiperkalsiüri

    – Hiperparatiroidi

    – D-vit eksikliği

    – Büyüme Hormonu Eksikliği

    b) Hematolojik nedenler

    : Multipl myeloma

    : Lösemi – lenfoma

    : Hemolitik anemi

    : Polistemi

    c) Bağ dokusu hastalıkları

    : Ehler – Danlos

    : Marfan send.

    : Homosistinüri

    : Romatoid Artrit

    d) Gastrointestinal Sistem Hastalıkları

    : Malahsorbsiyon

    : Anoreksi

    : Hepatobilier Hast.

    : Akalazya

    e) İlaçlar
    :Kortizon , Heparin , Antikonvülsan ilaçlar , MTX , Siklosparin , LT4

    f ) Immobilizasyon

    OSTEOPOROZUN ÖNLENMESİ

    1. Tüm yaş gruplarında kemik kütle kazanımına destek olacak uygun beslenme , yeterli kalsiyum ve D- vit alımı

    2. Süt yerine kolalı içeceklerin alımına izin vermemek

    3. Fiziki aktiviteyi yaşam boyunca sürdürmek

    4. Ergenlik gecikmesinde neden yapısal bile olsa ergenliğin indiklenmesinde geç kalmamak

    5. Adölesan dönemde ve tüm yaşam boyunca sigara , alkol ve aşırı kahve tüketiminden uzak durmak

    6. Tv – video – bilgisayar ile geçirilen saatleri kısıtlamak gereklidir.

  • Çocuklarda havale-konvülziyon

    Çocuklarda havale-konvülziyon

    Duygu, düşünce ve hareketlerimizin merkezi olan beyin milyarlarca sinir hücresinden oluşur. Bunlar elektrik ağı gibi birbirleriyle ilişkili yapılardır. Bir düzen içinde çalışırlar. Eğer bu çalışma düzeni içinde bir sorun yaşanırsa çocukta istem dışı (kol,bacak, yüz veya tüm vucutta) engellenemeyen hareketler ortaya çıkar. Bilinç genellikle kapalı olabileceği gibi bazı havale tiplerinde de bilinç değişikliği nadiren olmayabilir.

    2. HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR ?
    Her yaşta ortaya çıkabilir. Doğumdan itibaren tüm çocukluk yaş grubunda değişik nedenlerden kaynaklanan havaleler görülebilir.

    3.GENEL NEDENLERİ NELERDİR ?

    Çok farklı nedenler konvülziyona yol açabilir.

    Yaşlara göre bu nedenler farklılık gösterir.

    Örneğin çok küçük doğmuş bebeklerde (prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebekler) görülebilen kalsiyum düşüklüğü ve kan şekeri düşüklüğü , hipoksik yani oksijensiz kalarak doğan bebekler , menenjit gibi beyni ilgilendiren iltahaplar en sık görülen nedenlerdendir. Uygun sütlerle beslenmeyen bebeklerde, akrabalık evliliği ile görülme ihtimali daha fazla olan doğuştan metabolik hastalıklar da (fenilketonüri gibi) konvülziyona neden olabilir. Kafa travmaları sonrasında havale (konvülziyon) ortaya çıkabilir.

    4.SÜT ÇOCUKLUĞU DÖNEMİNDE KONVÜLZİYON NEDENLER NELERDİR ?

    Sıklıkla ateşle seyreden enfeksiyon hastalıkları sırasında çok sık gözleniyor.Bunlar genellikle iyi huylu havalelerdir (Basit febril konvülziyon). Ancak nadir de olsa bazen başka tip havalelerin öncüsü olabilir (bazı çocukluk çağı epilepsileri gibi ). Böyle bir durumda mutlaka ilgili uzmanına danışmak gerekir. Sara olarak bilinen bazı eplepsilerin başlangıcı bu dönemde olabilir.

    Özellikle West sendromu veya diğer ismiyle infantil spazmı unutmamak gerekir.

    5.WEST SENDROMU NEDİR ?

    İnfantil spazm olarakta bilinir. Çok erken teşhis edilmesi gerekir. Nedenine yönelik araştırmalar hızla yapılmalı ve hemen tedaviye başlanmalıdır. Hastaların beyin elektroensefalografileri yani EEG çekimleri ve kasılmaların görünümlerinin video kaydının yapılması yani kasılma şeklinin doktor tarafından da görülmesinin sağlanması tanıyı kolaylaştırır.

    6. WEST SENDROMU ( İNFANTİL SPAZM) HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR?

    Sıklıkla ortaya çıkış yaşı 4-9 ay arasıdır.

    7.CİNSİYET FARKI VAR MI ? Yoktur.

    8.ERKEN TEŞHİSTE HANGİ BULGULAR YARDIMCIDIR ?

    Bebekler genellikle çok huzursuz,ağlayan, çok irkilen ve öne doğru veya arkaya doğru kasılmaları olan bebeklerdir.Bazen aileler “çok fazla gaz sancısı olan bebeğim var” dediğinde şüphelenmek gerekir.

    9.TEDAVİYE CEVAP NASIL ?

    Bu duruma neden olan altta yatan nedene göre tedavi şekli ve cevabı değişir.

    10. TEDAVİNİN YAN ETKİSİ VAR MI ?

    Bütün ilaçlar için geçerli olan yan etkiler bu tedavide de söz konusudur. Ancak mutlaka tedavi edilmeli çünkü tedavi yapılmazsa veya gecikme olursa bu kasılmaların beyne vereceği zarar çok daha fazladır.

    11.WEST SENDROMUNDA TEDAVİYE CEVAP HEMEN OLUR MU ?

    Her zaman değil. Bazen tedaviye cevap, yani kasılmaların durması zaman alabilir.Dikkatli takip etmek gerekir ve doktor –aile işbirliği son derece önemlidir. Çünkü tedaviye yanıt hemen alınamayabilir. Tedavide kullanılan ilaçların dozunu ayarlamak , EEG çekimleri ve alınan cevaba göre yeni tedavi eklemk gerekebilir. Ayrıca tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri açısındanda yakın izlemek gerekir.