Etiket: Yaş

  • Adolesan

    YAŞ GRUBLARINA GÖRE İNSANLAR GRUBLARA AYRILIR.

    0_1 YAŞ ARASI, SÜT ÇOCUĞU

    0_14 YAŞ ARASI ,ÇOCUK

    15_19 YAŞ ARASI, ADOLESAN

    20_29 YAŞ ARASI ,GENÇ ERİŞKİN

    30 YAŞ VE ÜSTÜ ERGEN OLARAK SINIFLANDIRILIR.

    KAN BASINCI ,TANSİYON OLARAK ADLANDIRILIR.

    Tüm adolesanlar yıllık kanbasıncı ölçümü yaptırmalıdır. Kan basıncı ölçümleri bir grafik olarak değerlendiriir.. 90.tansiyon değerlendirme eğrisi ve üstü alarm değeri olrak kabul edilir. Bu değerlendirme doktorunuz tarafından yapılmalıdır. EĞER TANSİYONUNUZ 95.TANSİYON DEĞERİNİN ÜSTÜNDE İSE ADOLESANA TÜM TANSİYON YÜKSEKLİĞİNDE YAPLIMASI GEREKEN KLİNİK VE LABORATUVAR KONTROLLARI YAPILMALIDIR.EĞER TANSİYON 90_95. TANSİYON ÖLÇÜM DEĞERİ ARASINDA VE ŞİŞMANSANIZ TANSİYON KONTROLU 6AY ARA İLE YAPILMALIDIR.EĞER TANSİYONUNUZ 90. TANSİYON ÖLÇÜM DEĞERİNİN ÜSTÜNDE İSE AYLIK ÖLÇÜMLER YAPILMALIDIR.Ve gereken uygun tedaviler hekim tarafından yapılmalıdır.

    KAN TRIGLİSERİD OLARAK ADLANDIRILR.

    KOLESTEROL ÖLÇÜMÜ ,

    EĞER ANA BABANIN KOLESTEROLU 240 MG/DL NİN ÜSTÜNDE İSE ADOLESANSIN KOLESTEROLUNE BAKILMALIDIR.EĞER ADOLESANIN KOLESTEROLU 200MG/DL NİN ÜSTÜNDE VE ANA,BABASINDA KALB HASTALIĞI,TANSİYON YÜKSEKLİĞİ,BEYİN VE DAMAR SİSTEMİ HASTALIKLARI VARSA YA DA 55YAŞTA ANİ ÖLÜMLER VARSA BU ADOLESAN RİSK ALTINDADIR VE KOLESTEROL ,TRİGİLESİD ,TANSİYON ,KLİNİK KONTROLERİ DÜZENLİ YAPILMALIDIR.

    Her adolesanın yılda birkez boy ve ağırlık ölçümleri yapılmalıdır.

    Tartı kaybı %10 ve fazla ise mutlaka incelenmelidir.

    Beden kitle indexi ölçülmelidir.Beden kitle indexi 85_95 ise kiolu kabul edilmeli ve kalb damar hastalığı yönünden mutlaka incelenmelidir.

  • Beslenme 2

    YAŞ ALANLARDA BESLENME , Yaşlılık terimi yerine 'YAŞ ALMAK ' terimi kullanılmalıdır. Çünkü ierliyen tıb nedeniyle yaşlanma yaşı ötelenmiştir. 10 YIL ÖNCE 65 YAŞ YAŞLI KABUL EDİLİRKEN ŞİMDİ YAŞLILIK SINIRI 80 YAŞLARA ÇEKİLMİŞTİR. Sağlıklı yaş almak için hayatın her döneminde olduğu gibi UYGUN BESLENME gereklidir.

    Yaş almaya bağlı insan vucudunda bazı fiziksel değişiklikler ve organlarında bazı fonsiyonel değişiklikler olur.

    FİZİKSEL DEĞİŞİKLİKLER;

    Yaş aldıkça vucudun kas ve kemik kütlesi azlır , yağ kütlesi artar . DÜŞME VE KIRIK RİSKİ

    Kemiklerde kalsiyum miktarı azalır. DÜŞME VE KIRIK RİSKİ

    Eklem esnakliği ve hareketleri azalır.

    Vucuttaki su oranı azalır . KURULUK VE KABIZLIK RİSKİ

    ORGANİK DEĞİŞİKLİKLER ,

    Tat,koku duyusu , tükrük salgısı , sindirim sistemi fonsiyonları azalır. HAZIMSIZLIK,KABIZLIK

    Ağız , diş problemleri oluşur,Yutma güçleşir.

    Sinir sistemi fonksiyonları azalır. UNUTKANLIK

    Metabolizma hızı yavaşlar. DAHA AZ KALORİYE GEREKSİNİM VARDIR.

    YAŞLILARDA GÜNLÜK KALORİ GEREKSİNİM 1800 Kcal / gün (ortalama)

    Ancak hastalık, ameliyat , kırık gibi hallerde kalori ihtiyacı artar.

    Beslenmede PROTEİNLER, KARBON HİDRATLAR UYGUN ALINMALIDIR.

    Yaşlılarda beslenmede BALIK İÇERDİĞİ OMEGA 3 YÖNÜNDEN MUTLAKA ALINMALIDIR.

    OMEGA 3 ,KAN YAĞLARININ DAMARLARDA BİRİKİMİNİ ÖNLER, KANIN PIHTILAŞMASINI ÖNLER, ,EKLEM İLTİHABINI ÖNLER,BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİRİR. OMEGA 3 BALIK SEMİZOTU GİBİ YEŞİL SEBZELER, CEVİZ , KETEN TOHUMU YAĞINDA BOLDUR.

    VİTAMİN VE MİNERALLER BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ KUVVETLENDİRDİĞİ İÇİN HASTALIK HALLERİNDE KULLANILIR.

    KEMİK ERİMELERİ İÇİN KALSİYUM VE D VİTAMİNİ DOKTOR ÖNERİSİ İLE ALINMALIDIR.

    SU VE POSALI YİYECEKLER ,KABIZLIĞI ÖNLER, KAN ŞEKERİNİ DÜZENLER, KOLESTEROLU, KAN YAĞLARINI AZALTIR. BÖYLECE KALB BAMAR HASTALIĞINI, ŞEKER HASTALIĞINI, ŞİŞMANLIĞI ,KANSERİ ÖNLER.

    TANSİYON YÜKSEKLĞİ OLANLAR TUZU AZALTMALIDIR.

    SAĞLIKLI BİR YAŞLI OLMAK İÇİN ,DİĞER YAŞLAR GİBİ SAĞLIKLI BESLENMELİDİR.

    TAHILLAR, KANŞEKERİNİ ANİ YÜKSELTİP DÜŞÜRMEYEN ( G L İ S E M İ K İ N D E X İ DÜŞÜK GIDALAR PİRİNÇ YERİNE BULGUR GİBİ ; ŞEKER HASTALARI İÇİN ) YAĞLARDAN BİTKİSEL YAĞLARA VE ÖZELLİKLE ZEYTİN YAĞINA ÖNEM VERMEK ,HAZIR TATLI ,TUZLU YİYECEKLERDEN KAÇINMAK , MEVSİMİNDE OLGUNKEN KOYU YEŞİL , TURNCU ,KIRMIZI SEBZE VE MEYVELERİ YEMEK GEREKLİDİR. SİYAH EKMEK B VİTAMİNİ DEPOSUDUR BEYAZI YERİNE TERCİH EDİLMELİDİR.

    YAŞLILAR BEYİN FONKSİYONLARINI KAYBETMEMEK İÇİN BEYİN EGZESİZİ YAPMALIDIR. BİLMECE ÇÖZMEK , RAKAM EZBERLEMEK …

    HER YAŞIN YAPABİLECEĞİ FİZİKSEL EGZERSİZLER VARDIR. DOKTOR ÖNERİSİ İLE YAPILMALIDIR.

    .

  • Çocuğunuzun Gelişimi Yaşı ile Uyumlu mu?

    Çocuğunuzun Gelişimi Yaşı ile Uyumlu mu?

    Bebeğin varoluşunun gereği ruh sağlığının gelişimi yanında bir de fizyolojik gelişimi vardır;
    Fizyolojik Gelişim; belirli bir sırayı takip eder hiç bir şey zamanından önce ya da sonra olmaz. Hazır bulunuşluk ilkesi bunu gerektirir.
    Gelişim belli bir sırayla baştan ayağa ; içten dışa doğru uzanır.Önce iç organlar,sonra dış organlar gelişir.Başını tutamayan bebek oturamaz örneğin.
    Genel normlara göre bebeklerden beklediğimiz gelişime göre şunları izleyiniz:
    0-12 ay:
    -Yüz yüze bakışıp gülüşüyor mu?
    -Çıngırağı kavramak için uzanıyor mu?
    -Renkli nesneleri gözüyle takip ediyor ve arkanıza sakladığınızda yok olmadığının orada olduğunun farkında mı?
    -Kahkaha atabiliyor mu?
    -Tıkırtı gürültü gibi duyduğu seslere doğru dönüp bakar mı?
    -Yüz üstü yatırdığınızda göğsünü kollarından destek alarak kaldırabilir mi?
    -Yattığı yerde tam tur dönebilir mi?
    -Kendi başına bisküvi ekmek yiyebilir mi?
    -Heceleme biçiminde değil de bilinçli olarak anne-baba kelimelerini kullanabilir mi?
    -Hiçbir yere tutunmadan 5-6 sn ye kadar ayakta durabilir mi?
    Eğer bebeğiniz 1 yaşını doldurmuşsa bu becerilere sahip olmuş olması beklenir.
    24-36 ay:
    Bardaktan tek başına su içebiliyor mu?
    Evde işlere yardım edebilir mi? (Artık sofra kurarken ondan basit yardımlar alabilirsiniz)
    Kendisi hem çatal hem kaşığı kullanarak tamamen yemek yiyebilir mi?
    Kıyafetlerinin alt parçalarını (pijama vs) giyebilir mi?
    Adını soyadını söyleye bilir mi?
    Aile dışındaki bireyler tarafından konuşmaları net şekilde anlaşılabiliyor mu?
    Ayağını yerden keserek zıplayabilir mi?

    Ayaklarını yere sürümeden, pedal çevirerek bisiklete binebilir mi?
    Bebeğiniz 3 yaşını doldurmuşsa bu becerilere sahip olmuş olması beklenir.
    36-60 ay:
    -Kıyafetlerinin alt parçalarını kendisi giyinebilir
    -Ters de olsa kıyafetlerinin üst parçalarını kendisi giyinebilir.
    -Legolarla inşa ettiğiniz basit şekillerin bakarak aynısını yapabilir.
    -Kaba hatları ile uzuvları yerli yerinde insan resmi çizebilir.
    -Acıkınca , yorulunca ne yapman gerekir sorularına cevap verebilir.
    -Basit kelimelerin zıddını bilir(gece-gündüz, büyük küçük gibi)

    Bu yaş aralığı özellikle kritiktir, ebeveynin çocuğun yapamayacağını düşünerek ya da daha iyi anne olma kaygılarıyla çocuğun yerine yaptığı her türlü eylem onun girişimcilik duygusunu zedeleyecektir.Anneye bağımlı hale gelecektir.

    5 yaş itibariyle;
    Kendisi düğmelerini iliklemek dahil tamamen giyinebilir.
    İnsan resmi çizebilir (Baş gövde bacak olan resim yeterli kabul edilir)
    Tek ayağının üstünde (hem sağ hem sol) hiçbir yere tutunmadan 6-7 saniye kadar durabilir.
    Genelde 1 yaşına kadar normal gelişim göstermiş, gelişim görevlerini zamanında tamamlamış çocuklar da sonradan gelişim geriliği ortaya çıkmaz.

    Gelişimi sekteye uğratabilme ihtimali olan sıklıkla 6 aydan 5 yaşa kadar karşılaşılan ; febril/ afebril konvülsiyonun kalıcı etkisi harici durumlarda;
    Çocukların ebeveyn tarafından deneyimsiz bırakılması halinde gelişim gecikmiş gibi değerlendirilebilir. Bu yalancı bir gecikme durumudur. Ebeveynin kendi kaygılarından arınarak çocuğunun deneyimler yaşamasına fırsat vermesi normal gelişim düzeyine yaklaşması için çocuğun yerine yapması değil,yeteri kadar destekle kendisinin deneyim yaşamasına fırsat vermesi,çocuğun başarmışlık duygusunu tatmasını sağlaması yerinde bir tutum olacaktır.
    Eğer uygun tutumlarınıza rağmen çocuğunuzun gelişimi yukarıda belirtilen genel Dünya normlarından farklılık gösteriyor ise hiç vakit kaybetmeden çocuğunuzun gelişim değerlendirme ve takibini yaptırmanız erken teşhis ve erken müdahale açısından büyük önem arz eder.

  • EYVAH ÇOCUĞUM ERGENLİK ÇAĞINDA

    EYVAH ÇOCUĞUM ERGENLİK ÇAĞINDA

    Çocukluk ile erişkinlik arasında bir geçiş dönemi olarak adlandırılan ergenlik dönemi büyüme ve olgunlaşmaya erişme anlamına gelmektedir.Ergenlikte çocukluktan erişkinliğe geçerken çeşitli fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişiklikler meydana gelir.Ergenlik dönemi 11- 21 yaş arasında yoğun dalgalanmaların olduğu bir dönemdir.Ergenlik dönemi hem ergen hem de ailesi açısından oldukça zor bir dönemdir.Ergenin fizyolojik gelişimlerinin yanı sıra psikolojik ve sosyal gelişimleri aile bireylerini endişelendirir, onu anlamakta güçlük çekmeye başlarlar.

    Ergenlikte Psikolojik Açıdan Neler Değişir?

    –Eskiden sakin, uslu, söz dinleyen çocuğunuz artık ”Ben Kimim”? sorusuna yanıt aramaya çalışır ve sürekli farklı arayışlar içindedir.

    -Ergenlerin duygu durumunda sık sık dalgalanmalar görülür.Gün içinde herhangi bi saatte çok mutlu ve neşeliyken, günün başka bir saatinde oldukça mutsuz, bitkin olabilirler.Bu durumda ailenin çocuğu sorgulamaması ve baskıcı bir tutumla yaklaşmaması gerekir.

    -Bu dönemde ergenler çok coşkuludur, zaman zaman ses tonlarını mimiklerini özgürce kullanmak isteyebilirler.

    -Sık sık hayal kurmaktan hoşlanırlar.Kurulan hayaller genellikle karşı cinsle ilgilidir.

    -Ergenler yalnız kalmaktan çok hoşlanırlar.Gün içinde yaşamış oldukları olaylar üzerine uzun uzun düşünebilirler.Oda da yalnız düşünürken, bir yandanda müzik dinlemek onlara keyif verir.

    -Ergen için önceden ailesi ön plandayken ve onlarla paylaşım yaşarken, bu dönemde arkadaşlarla daha çok paylaşım yaşamaya başlar ve arkadaşlarının fikirlerine önem verirler.

    -Genellikle kendilerini yorgun hissederler ve çalışmaya karşı aşırı bir isteksizlik vardır.

    -Yaşadıkları bedensel değişimlerden dolayı rahatsızlık hissedebilir ve çevresinden utanabilirler.

    -Ergenler ailesi ve başkaları tarafından takdir edilmekten çok hoşlanırlar.Bu ihtiyacı ailesi tarafından karşılanmayan ergen farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını karşılamaya çalışır.

    -Ergenlerin öfkeleri anlıktır ve büyük patlamalar şeklinde meydana gelir.Böyle anlarda onlarla konuşmaya çalışmak anlamsızdır, sakinleşmesini beklemek gerekir.Özellikle okul ve aile içi çatışmalar bu dönemde giderek artar.

    -Yeni şeyler denemeye meraklıdırlar bu sebeple alkol, sigara, madde kullanımı bu dönemde ilgilerini çekmeye başlar.

    Ergene Ailenin Yaklaşımı Nasıl Olmalıdır?

    -Ergen anlaşıldığını ve yeterli olduğunu hissetmek ister.Bu nedenle onun duygularına önem verdiğinizi onu bir birey olarak kabul ettiğinizi ona hissettirin.

    -Duygusal anlamda, onun duygularını tanımasına ve ifade etmesine yardımcı olarak çocuğunuzun olgunlaşmasına destek olun.

    -Fazla baskıcı ve otoriter tutumla çocuğunuzu sıkmayın.Çocuğunuz kendi özgürlük alanı olduğunun farkında olmalıdır.

    -Arkadaş çevresini, onlarla olan ilişkilerini eleştirmeyin.Unutmayın ki bu dönemde arkadaşlar onun için ailesinden daha önemlidir.

    -Sizinle çeşitli sorun ve konuları paylaşmak isteyebilir.Bu durumda onu sabır ve saygıyla dinleyin.

    -Çocuğunuza sorumluluklar verin ve ona güvendiğinizi sık sık hissettirin.

    -Zaman zaman sizinle paylaşmak istemediği konular da olabilir, bu durumda da ona saygı duyun, ısrarcı davranmayın.

    -Sık sık nasihatlerde bulunmak yerine ona sevginizi gösterin ve evdeki ortamın huzurlu olmasını sağlayın.

    -Ergenlik dönemi gergin ve çatışmalarla geçiyorsa mutlaka bir uzmandan yardım isteyin.

    ;

  • Şişman çocuk, sağlıklı çocuk değildir !

    Geçen yüzyılın sonu itibarı ile bu “milenyumun” başından beri son 30-40 yıldır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde şişmanlık topumun her kademesinde hem sayısal hem de derece olarak artmaktadır. Çocukluk ve ergenlik döneminde de bu artışın daha hızlı bir şekilde olması çeşitli tedbirler alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Çocukluk dönemindeki şişmanlık sorunları erişkin hayata yansımakta, getirdiği birçok sağlık sorunları ile hayatın en verimli olabilecek döneminde karşılaşmak hayat kalitesini kötü etkilemektedir. Hem kendisine hem de topluma zararlı olmaktadır. Bu yüzden “Şişmanlık sigaradan daha tehlikeli olduğu ileri sürülmüş, aids'ten daha tehlikeli bulunmuş ve zaman zaman “çağın vebası” olarak nitelendirilmiştir. Maalesef bir tarafta yetersiz beslenme hatta açlıkla mücadele eden milyonlarca aç çocuk, diğer yanda modern hayat tarzının yansıması olarak bilinçsizce, dengesiz ve sağlıksız beslenme sonucu salgın bir hastalık halini alan şişmanlık sorunu giderek artmaktadır.

    Yapılan birçok çalışmanın sonuçlarına göre yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, biyolojik faktörler, beslenme alışkanlıkları ve özellikle fiziksel aktivite azlığı şişmanlıktan sorumlu gösterilmiştir. Günümüz çocuklarının enerji yoğunluğu yüksek (yağ, şeker içeriği yüksek, lif içeriği düşük) besinleri ve şekerli içecekleri daha fazla tükettikleri ve daha az hareket ettikleri, dolayısıyla şişmanladıkları ortadadır. Damar hastalıkları, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kas-iskelet sistemi hastalıkları, uyku ve solunum bozuklukları oluşturarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyen şişmanlık sadece kişiye özgü bir rahatsızlık olarak kalmayıp, ülke ekonomisine de olumsuz yönde etki eden bir problemdir.

    Biz ilkokul sıralarında iken koca okulda parmakla gösterilecek kadar az sayıda,bir iki “şişko” arkadaşımız bulunurdu ve okul idaresi, ya da ailelerimiz bize o arkadaşlarımızla “şişko” diyerek alay etmememizi tembihlerlerdi.Bundan 30-40 yıl önce şişmanlıkiyi beslenme, güç, refah, sağlık ve itibar göstergesi sayılırdı ve alay etmek bir tür zenginlikle alay etmek sayılırdı. Yıllar sonra bu tabiri kullanmak serbest ve teşvik edilir oldu. Çünkü Şişmanlık, yani şişkoluk artık itibarlı bir durum olmaktan çıktı ve tehlikeli bir sağlık sorunu olmaya başladı. Şişman çocukların sınıf arkadaşlarının eğlence konusu oldukları, oyun arkadaşı olarak tercih edilmedikleri, yarışmalara katılamadıkları bu nedenle sosyal yaşamlarının olumsuz etkilendiği, öz güvenlerinin az olduğu ve özellikle şişman kızlar arasında depresyonun yaygın olduğu bildirilmiştir.

    Hastanede pediatri polikliniklerinde boy-kilo standart çizelgelerine göre dikkat edilse % 30'a yakını ya aşırı kilo ya da “obez” olduğu tespit edilebilmektedir. Bu sorun özellikle ekonomik gelişme basamaklarında yukarı doğru tırmanan ülkelerde, eğitime yeteri kadar zaman ayırmayan toplumlarda bilinçsizce yeme ve içme alışkanlıklarının gelenekselden uzaklaşması ve abur cubur tabir edilen beslenme şekline kayması ile okul çocuklarında oran daha da artmaktadır. Ailelerde “biz zamanında bulup yiyemedik çocuklarımız yesin!” anlayışının üstesinden gelinmedikçe bu sorun artarak devam edecektir.Bunun üstesinden gelebilmek için “Dumansız Hava Sahası” kampanyalarında olduğu gibi toplu bir şekilde eğitim ve kanuni düzenlemelerle kampanyaları başlatıp sürdürmek gerekir. Bir zamanlar sigara içmek gençler arasında itibarlı, kendine güven göstergesi iken bu gün sigara içen toplum dışına itilmektedir. Bu da gösteriyor ki kampanyalar iyi yürütülürse sonuç almak mümkün olabilmektedir. Son yıllarda, geç kalmak pahasına da olsa, Dünya Sağlık Örgütü'nün öncülüğünde birçok ülkede sağlıklı beslenme ve fiziksel akitivite alışkanlığı ile aktif bir yaşam biçimini benimsemeyi ve bu yolla şişmanlıktan korunmayı amaçlayan önlemler başlatılmıştır.

    Dünya Sağlık Örgütü şişmanlığı “sağlığı bozacak şekilde yağ dokularında anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlamıştır. Erkeklerde yağ dokusu oranın %25, kadınlarda ise %30'un üzerine çıkması durumunda şişmanlık gelişmektedir. Vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan şişmanlık, çocuklarda fiziksel ve ruhsal sorunlara sebep olan bir enerji metabolizması bozukluğudur.

    Şişmanlığı belirlemek için birçok yöntem olmasına rağmen çocuklarda Beden Kitle İndeksi (BKİ) kullanılmaktadır. BKİ, bireyin vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m) karesine (BKI= kg/m2) bölünmesiyle elde edilen bir değerdir. Oluşturulan persentil çizelgelerinde BKİ'nin yaşa ve cinsiyete göre 95.persentilin üstünde olması Şişmanlık, 85.persentilin üstünde olması ise aşırı kilolu olarak değerlendirilmektedir.

    ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR?

    Çocukluk ve ergenlik dönemindeki şişmanlık nadiren bir hastalığa bağlı olarak gelişmektedir. Hemen akla gelenin aksine hormon bozukluğu ya da genetik hastalıklara bağlı şişmanlık vakaların %10'unu geçmemektedir. Tüm dünyada özellikle çocukluk çağı şişmanlığındaki artışın sadece genetik yapıdaki değişikliklerle açıklanamayacak derecede hızlı olması nedeniyle, şişmanlığın oluşumunda çevresel faktörlerin rolünün ön planda olduğu kabul edilmektedir. Aşırı kilolu olma bir enerji dengesizliğidir. Alınan enerji ile harcanan enerji arasında bir dengesizlik olduğunda şişmanlık görülüyor. Genellikle aşırı yemek yeme, sebze tüketmeme, fiziksel aktivite yapmama ve fastfood beslenmeyi bir alışkanlık haline getirme ile ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi dönemde çocukların beslenmelerinde başkasına bağımlı olması şişmanlığın sorumlusunun anne, baba, aile yakınları özellikle anneanne-babaanneler ya da bakıcılarıdır. Beslenmeleri incelendiğinde şişman çocukların şekerleme, çikolata, cips, bisküvi, hazır meyve suları gibi besleyici değeri düşük enerji değeri yüksek besinleri sık tükettiği saptanmıştır. Şişmanlık probleminin çocukların çok fazla televizyon izlemeleri(günde 3-5 saat) sonucunda hareketsiz kalmalarına ve televizyonda gördükleri besin değeri düşük ama yağ oranı fazla olan besinlere özenmeleri ve bunları sık sık tüketmelerine de bağlanıyor.

    HANGİ YAŞLAR RİSKLİ DÖNEMLERDİR?

    Çocuk doğduktan sonraki ilk yıl içerisinde yağ hücrelerinin büyüklükleri yaklaşık iki kat artmaktadır. Ancak bu dönemdeki yağlanmada artış ileriki dönemde oluşabilecek şişmanlık için iyi bir gösterge değildir. Çocukluk yaş grubunun şişmanlığın ileriki yıllarda görülmesi açısından en önemli dönemi 4–11 yaşlarıdır. Buna ek olarak ergenlik dönemi dediğimiz 13–18 yaş arası da erişkin döneme geçişte yağlanmanın hızlandığı dönemdir. Çocukluk dönemindeki şişmanlığın her zaman mutlak şekilde erişkin dönemde de şişmanlıkla sonuçlanacağı beklenmez.

    Şişmanlığın Tedavisi

    Şişmanlığın tedavisi, bireyin kararlılığı ve etkin olarak katılımını gerektiren, tedavisi zorunlu, uzun ve süreklilik arz eden bir süreçtir. Oluşumunda pek çok faktörün etkili olması, bu hastalığın önlenmesi ve tedavisini son derece güç ve karmaşık hale getirmektedir.

    Şişmanlık tedavisinde amaç, gerçekçi bir kilo kaybı hedeflenerek, şişmanlığın hastalık oluşturma ve hasta bırakma risklerini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Vücut ağırlığının 6 aylık dönemde %10 azalması, şişmanlığın yol açtığı sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli yarar sağlamaktadır.

    Şişmanlık tedavisinde anne-babaların da dahil edildiği daha çok kişisel ya da grup tedavileri ile tıbbi beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliğine yönelik ayrı ayrı ya da birlikte programlar uygulanmakta, psikolojik tedaviler yapılmakta, sayıları az da olsa kamplar düzenlenmektedir. Daha ötesi erişkinlere olduğu gibi, çocuklara da sıkı diyet ve egzersiz programları, hatta ilaç reçeteleri uygulanmakta, akupunktur yapılmakta, cerrahi yöntemlere bile başvurulmaktadır.

    Kronik bir hastalık olarak tanımlanan şişmanlığın tedavisi, diğer kronik hastalıklarda olduğu gibi zor ve zaman alıcıdır. Buna karşın büyüyen-gelişen çocukların tedavisi, erişkinlerden daha kolaydır. Tedavi, yaşa uygun beslenme, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği programlarını içeren multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Böyle bir yaklaşımla, sağlıklı ve kalıcı bir yaşam biçiminin benimsenmesi hedeflenir.

    İki yaşın altındaki çocuklara, büyüme ve gelişmenin erken yaşlarda olumsuz etkilenmemesi için, hiçbir şekilde zayıflatıcı tedavi (diyet) önerilmez. Zaman içinde, yeterli ve dengeli bir beslenme alışkanlığına sahip olması sağlanır. Bebeklik döneminde;0-6 ay tek başına anne sütü ile beslenmeye özen gösterilmelidir. Anne sütü alan bir bebeğin aşırı kilo alıyor olması ilerde şişman olacağını göstermez. Anne sütünün yokluğunda, uygun bir hazır mama seçilmeli ve normal konsantrasyonda hazırlanmalıdır. Uygun hazırlamak için su ve mama ölçeğine dikkat edilmelidir. Susuzluğu gidermek için meyve suyu, süt, vb. içecekler yerine su tercih edilmeli, Süt, yoğurt, meyve suyu gibi besinlere şeker, reçel, pekmez, bal ve/veya bisküvi ilave edilmemeli, Ek besinlere 6. aydan sonra başlanmalı, Uzun süreli biberon kullanımından kaçınılmalı, biberon yerine 6-8. aydan itibaren kaşık, bardak benzeri gereçler kullanılmalıdır.

    İki-yedi yaş arası çocuklarda, yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite esas alınarak, ağırlık artışı durdurulur. Yedi yaşın üstündeki tüm şişman çocuklara (Beden Kitle İndeksi 95. persentilin üstü), dikkatli bir izlemle zayıflama diyetleri/programları da önerilmektedir. Ancak, DSÖ, zayıflama diyetlerinin ciddi/ağır şişmanlara ya da hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperinsülinemi gibi komplikasyonları olanlara uygulanmasını önermektedir. Ağırlık kaybı şişmanlığın derecesine göre 1-3 kg/ay şeklinde belirtilmektedir.

    Şişmanlığın önlenmesi açısından okullar çok önemlidir. Çünkü çocuklar, özellikle de özel okullarda okuyan çocuklar, günün önemli bir kısmını okulda geçirirler. Bu nedenle okullar, sağlıklı bir yaşam için yalnızca eğitimin geliştirilmesi değil, beslenme ve fiziksel aktivite konularında da olumlu değişikliklerin yapılabileceği, geliştirilebileceği ortamlardır.

    Günümüz koşullarında, özellikle büyük şehirlerde, yeşil alanların azalması, yeterli oyun alanlarının bulunmaması, sokakların güvenli olmaması, annelerin çalışıyor olması gibi nedenlerle çocuklar kapalı alanlara hapsedilmekte, televizyon ya da bilgisayara mecbur edilmektedir. Bir sokak ötede bile olsa okullara servis araçları ile gidilmesi, anadolu liseleri-kolejler ve üniversite giriş sınavları için dersanelerde ya da özel derslerde oturarak hızla zaman geçirilmesi, beden eğitimi derslerinin test çözümlerine ayrılması, ailenin egzersiz yapma alışkanlığının olmaması, merdiven yerine asansör kullanılması, çocuklarda hareketsizliğe, dolayısıyla şişmanlığa neden olmaktadır. Bunların önlenmesi ile aşırı kilo alımı tedavi aşamasına gelmeden önlenecektir.

    Bütün bu çabalara karşın, çocuklarda şişmanlığın tedavisi yüz güldürücü değildir. Kısa vadeli çalışmalarda, iyimser sonuçlar alınıyor gibi gözükse de genellikle başarısızdır. Tedavinin uzun süreli yararlarına ilişkin çalışmalar çok azdır. Bu nedenle şişman çocuklar yaşamlarına, çoğunlukla şişman ergenler ve erişkinler olarak devam etmektedirler. Bu durum ise, bir yandan ekonomik giderlere yansırken, diğer yandan çocuğun ve ailenin ümitsizliğe düşmesine ve psikolojik yükünün artmasına neden olmaktadır.

    Beslenmede değişiklikler yaparak çocuklarda şişmanlığı tedavi etmek, kolay gibi gözükmektedir. Oysa pratikte oldukça güç bir iştir. Çocuklar arkadaşlarından ya da ailenin diğer üyelerinden kendilerini ayrı tutan bir beslenme/diyet programına uymayı zor ve itici bulurlar. Uysalar hile aile çevresinden güçlü desteğe gereksinim duyarlar. Daha ötesi anne ve babası yemek alışkanlıklarını değiştirmekte isteksiz olan çocuğun kendisinin, yemek alışkanlıklarını değiştirmesini beklemek anlamsızdır.

    Çocukların pek çoğu beslenme konusunda kendi tercihlerini yapabilir. Anne-babalar bu durumu negatif etkiledikleri, özellikle de zayıflama programları boyunca aşırı kontrollü davrandıkları bildirilmektedir. Örneğin, beslenme konusunda, çocuklarına sağlıklı besinler yerine tatsız-tuzsuz seçenekler sunmak, hatta biraz daha ileri giderek yasakçı davranmak, mutfak kapısını kilitlemek, bazen de sebze yemeğini bitirmeleri halinde, çocuklarını sevdikleri bir başka besinle ödüllendirmek gibi hatalı davranış sergiledikleri belirtilmektedir.

    Sonuç olarak, tüm dünyada bulaşıcı hastalık şeklinde artan çocuklarda şişmanlığın önlenebilmesi için bebeklikten itibaren yaşa uygun sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin benimsendiği bir yaşam biçimine sahip olunmalıdır. Ne yazık ki, çocuklar ve anne-babaların ortaklığıyla aile içinde alınan tedbirlerle ya da yalnızca okulda alınan önlemlerle, bu hedefe ulaşmak mümkün değildir. Hedefe ulaşmak, ancak çocuklar, anne-babalar, aile çevresi, okullar, yerel yönetimler. hükümetler, sivil toplum örgütleri, özel sektör, medya, uluslararası kuruluşlar arasında bir ortaklıktan oluşan, kapsamlı bir ortaklık ya da eylem planı ile olasıdır.

  • Ergenlik

    Ergenlik

    Ergenlik(Puberte); çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir.Bireyin çocuksu tutum ve davranışlardan çıkıp erişkin rolüne,erişkin kimliğine hazırlandığı,cinsiyet yetilerinin kazanıldığı vücut değişikliklerinin yoğun olduğu dönemdir.Cinsiyet ile ilgili hormonların üretimi bu dönemde çok fazlalaştığından ergenlerin ruh durumu sebepsiz değişimler gösterir.

    Genel olarak 12-21 yaş arası ergenlik dönemi olarak adlandırılır.Ancak son zamanlarda ergenlikten çıkış yaşı 30 yaşa kadar uzamaktadır.Ergenliğe giriş yaşı, genetik(ailesel),sosyo-ekonomik şartlar,iklim gibi faktörlerden etkilenir.Genel olarak kızlar erkeklerden daha erken ergenliğe girerler.,bu nedenle bu dönemde fiziksel olarak erkeklerden daha önce gelişirler.Pek çok genç kız değişen vücutları ve bırakmaya çalıştıkları çocukluk dönemleri sebebiyle karışık duygular yaşar.Kadın olmaya başlama fikri korkutucu gelebilir..Kızlar vücutları hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıkları için ve ergenlik çağı kadın cinselliği ile bağdaştırıldığı için bu dönemi erkeklerden daha zor geçirirler.

    Ergenlerin genel olarak duygularında istikrarsızlık görülür.Duygular anlık değişimler bile geçirebilir,duygularını çok coşkulu yaşarlar,yoğun hayaller kurarlar,yalnız kalma isteği duyarlar.Ergenler yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir,utanabilir ve kendini saklama eğilimi içinde olabilirler.Yeni şeyler deneme merakları artar.Fark edilme,önemsenme ve takdir edilme ihtiyacı duyarlar, bu yüzden arkadaşlar çok önemli bir yerdedir.Dürtü taşkınlığı yaşarlar,motor etkinlikleri hızlanır,büyüklenme düşünceleri fazlalaşır,kendini bir tane görürler.

    Yine bu dönemde özgüven problemi, karşı cinsle ilişkiler,akran ilişkileri önemli yer tutar.Bazı ergenler depresif belirtiler gösterebilir ancak günlük hayatına devam edebilir.Gerçek depresyonlarda ise intihara varan düşünceler geliştirebilirler.Değersiz hissetme ,yalnızlık ,çocukluktan gelen duygular depresyona neden olabilirler.Ergenler zaman zaman öfke patlamaları yaşarlar,bunun nedeni öfkeyle ailesinden uzaklaşmaya çalışıp yeni(ailesinden farklı)bir kimlik oluşturma çabasıdır.

    Ergenler için çok yemek yeme veya yemeği reddetme(kilolu olduğunu düşünme,kilo almamaya çalışma)önemli konular arasındadır.Dış görünüşleriyle çok fazla ilgilidirler ve beğenilmeyecek taraflarını mutlaka bulurlar.

    Ergenlik dönemi hem ergen için hem de ergenin ailesi için zor bir dönemdir.Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken ergen de anlaşılamadığını düşünür.Ergenler ailelerinden anlaşılma ve değer görmeyi ,önemsenmeyi beklerler.Öğütler ve nasihatler genellikle işe yaramaz.

    Anne-baba çocukların girdiği bu yeni dönemin hakkı olan ergen statüsünü çocuklarına vermekte zorlanabilirler.Çocuk değil artık ergendir ve bir adım sonra yetişkin olacaktır.

    Ergenlik dönemi anne-babadan ayrışmanın başladığı dönemdir.Anne babayı eleştiri,alay,beğenmeme ve kavgalar bunun işaretleridir.Bu ayrışma ergenlere ‘yas duygusu’ da yaşatır,fakat bu duygu geçicidir.Ebeveynin isteyip olamadığı özellikleri çocuklarından beklemeleri ergenin kendisi olmasını engeller.

    Ergenlik dönemi ayrıca bireyin en yaratıcı olduğu dönemdir.Bu yaratıcılığı kendini bulmak, kendini yapılandırmak,toplumda onaylandığı bir yer bulmak için kullanır.İnsanın kendi kendini oluşturması en zor ve en güzel yaratıcılıktır.Kendine uygun bir konuşma biçimi,yazı biçimi,yürüme biçimi,özgün bir ‘ben’ yaratması bu süreçtedir.

    Ergenlik dönemi kimliğin yapılandığı dönemdir. Kimliğini yapılandırırken çevresinde beğendiği kişilerin (amca,öğretmen,arkadaş,anne-baba gibi)beğendiği özelliklerini ve değerlerini içselleştirirler.Toplumda isim yapmış kişilerin davranışlarına da dikkat eder fakat maalesef olumsuz olanların da etkisinde kalır.Yalan söyleyen,rüşvet alan kişiler de çevresinde veya toplumda ağırlıktaysa bu özellikler de içselleştirilir.

    Ergen çevresinden edindiği tüm olumlu ve olumsuz özellikleri sentezler,topladığı özelliklerin ötesinde yeni bir kimlik yaratır.Sentez ettiği özelliklerden daha üstün değerde bir bütün oluşturur,bu özellikler olumlu yöndeyse bu toplumu ilerletici,olumsuz yönde ise toplumu geriletici yönde etkisi olur.

  • Çocuklarda hava yollarına yabancı cisim aspirasyonu

    Yabancı cisim Aspirasyonu nedir?

    Çocuğun oynarken ya da yemek yer iken nefes borusuna yabancı bir cisimin kaçmasıdır

    Hangi yaş grubundaki çocuklar hava yollarına yabancı cisim kaçması açısından daha fazla risk grubundadır? Neden?

    ·Yabancı cisim aspirasyonunun en sık olduğu yaş grubu 1 ila 3 yaş arası çocuklardır

    ·Yiyeceklerin çocukların ağızlarına büyük parçalar halinde verilmesi,

    ·Yiyeceklerin uygun olmayan şekilde hazırlanması ( Örneğin tavuk çorbası içen 9 aylık bir çocuğun hava yollarından tavuk kemiği çıkabiliyor)

    ·Hava yollarına kaçmaya uyguncisimlerin çocukların etrafında bulunması.

    ·Bu yaş grubu çocuklar çevrelerindeki objeleri sıklıkla ağızlarına alırlar, ağızlarında yiyecek ya da başka bir cisim varken konuşurlar, koşarlar, gülerler veya ağlarlar.

    ·Hava yollarına yabancı bir cisim m kaçması erkek çocuklarındakız çocuklarına oranla daha fazla görülmektedir. Bu durumu erkek çocukların kızlara göre daha aktif olmalarına bağlanmaktadır.

    En sık hangi maddeler hava yollarına kaçar?

    ·Hava yollarına en sık kaçan maddeler yiyeceklerdir. Fındık, çekirdek, fıstık, küçük şekerler, ceviz, elma, havuç, sosis, üzüm gibi

    ·Cismin küçük, kaygan yüzeyli, yuvarlak ya da silendirik şekilli olması hava yollarına kaçma riskini arttırır.

    Hava yollarına Yabancı cisim kaçan çocuklarda nasıl şikayetler ortaya çıkar?

    Bazı hastalar direkt hava yollarına yabancı bir cisim kaçması hikayesi ile gelirler.

    Ama hastaların önemli bir kısmında böyle bir hikaye olmaz ve çocuklar tekrarlayan ya da düzelmeyen öksürük, hırıltı, nefes darlığı , tekrarlayan bronşit ya da zatüre şikayetleri ile gelebilirler.

    Oynar iken ya da yemek yer iken ANİDEN başlayanöksürük, öğürme, boğulma, nefes alamama, hırıltı hava yoluna yabancı bir cisim kaçması için tipik hikayedir.

    Yabancı cisim Aspirasyonları Çoğu zaman geç tanı alır Neden?

    Ne yazık ki Yabancı cisim aspirasyonu olan çocukların %20-45'inin üç günden sonra tanı aldığı almaktadır.

    Geç tanı almalarının nedenleri

    Yabancı cisim aspirasyonuna ilişkin hikaye olmaması, çocuk cisimi aspire ettiğinde yanında kimse yoktur ve olay görülmemiştir

    Anne –babaların çocuğun şikayetlerini önemsememesi,

    Akciğer filminde belirgin bulgular olmayabilir hatta film normal olabilir

    Hasta farklı tanılar almış olabilir. Hastaların şikayetlerinin çok tipik olmaması nedeni ile özellikle net bir yabancı cisim aspirasyonu hikayesi olmayan çocuklar yanlış tanı alabilirler.Bronşit, tüberküloz, boğmaca, astım, krup en sıklıkla rastlanılan yanlış tanılardır

    Yabancı bir cismin hava yolarına kaçması tehlikeli midir?

    Yabancı bir cisimin hava yollarına kaçmasıçocuğun hayatını kaybetmesi ile sonuçlanabilir Ne yazık ki hava yollarına yabancı cisim kaçanların % 0 ila 1.5'nda ölüm olabilmektedir.

    Yabancı cisim hava yolunda nereye yerleşir?

    ·Yabancı cisimler solunum yollarında burundan hava yollarının en uç noktasına kadar her yere yerleşebilir. Bununla birlikte çoğu kez en büyük hava yollarında bulunur

    Bir Yabancı cisim aspirasyonuna tanık olduğumuzda ne yapmalıyız?

    Eğer yabancı bir cismin çocuğunuzun akciğerlerine kaçtığından şüpheleniyor iseniz en kısa zamanda en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekir.

    Eğer yabancı cismin hava yollarına kaçmasını takiben nefes kesilmesi, morarma gibi hava yollarının tamamen tıkandığını düşündüren bulgular var ise hemen bazı manevraların yapılması gerekir.

    Heimlich manevrası uygulanmalıdır (Şekil1a-b). Bu manevra bir yaşından büyük çocuklar için tavsiye edilir. Bir yaşından küçük çocuklar için ise göğüs ve sırta arka arkaya yapılan vuruşlar uygulanmalıdır.

    Yabancı bir cismin hava yoluna kaçtığında şüpheleniyor iseniz yapılmaması gerekenler nelerdir?

    Yabancı cisimigörmeden körlemesine parmak ile çıkarmaya çalışmak uygun değildir.

    Hatta çok tehlikelidir. Bu sırada hava yolu tamamen tıkanarak daha da köt, bir durum oluşabilir.

    Yabancı cisim Hava yollarından nasıl çıkarılır?

    Hava yollarına yabancı bir cisim kaçtığı düşünülen çocuklara mümkün olan en kısa zamanda rijid bronkoskopi işlemi uygulanarak hava yoları incelenmeli ve yabancı bir cisim var ise çıkarılmalıdır. Rijid Bronkoskopi basitçe içi boş bir borudur. Hava yollarının incelenmesine ve yabancı bir cisim var ise bu boru içinden geçirilerek kullanılan bazı cihazlar ile çıkarılmasına olanak sağlar.

    Yabancı cisim hava yollarından çıkarıldığında çocuğum hemen ve tamamen iyileşir mi?

    Yabancı cisim hemen fark edildi ve kısa sürede çıkarıldı ise cisiminçıkarılmasını takiben bir çok çocuktatüm şikayetler ortadankalkar.

    Fakat yabancı cisimin uzun süre tanı almadan kaldığı ( özelikle 3 günden sonra) gecikilmiş vakalarda cisim çıkarıldıktan sonra da bazı çocuklarda öksürük, hırıltı gibi astım benzerişikayetler görülebilir

    Yabancı cisim Aspirasyonundan Korunmak için Neler Yapabiliriz?

    En etkin Tedavi Korunmadır!

    Altı ay- üç yaş arası çocuklar objeleri sıklıkla ağızlarına koyarlar ve bu durum YCA riskini arttırır.

    Üç yaşından küçük çocuklarda dişler tamamlanmamıştırbuneden ile özellikle aspire edilmesi kolay olan üzüm, sosis, havuç gibi besinler uygun şekilde hazırlanmadan verilmemelidir.

    Çocuğun uygun şekilde çiğnemesi, yutabilmesi ve konsantre olabilmesi için yemek sırasında rahatsız edilmemelidir.

    Çocuklar oyun süresince gözlenmeli, ağızlarında çeşitli objeler ya da yemek varken koşmalarına izin verilmemelidir

    İlk 3 yaştaki çocukların ulaşabileceği yerlerde ağızlarına atıp hava yollarına kaçabilecek cisimlerin olmaması, küçük parçalar içeren oyuncakların bu yaş grubu çocuklardan uzak tutulmaları alınabilecek diğer önlemlerdir.

    YCA'larının önlenebilmesi amacı ile özellikle ebeveynlerin eğitimi içinprogramlar düzenlenmeli, aspire edilme olasılığı bulunan oyuncaklar üzerine mutlaka uyarı etiketleri yerleştirilmelidir.

  • Konuşma Bozuklukları ve Konuşma Gecikmesi

    Konuşma Bozuklukları ve Konuşma Gecikmesi

    Konuşma, sözel dilin seslerle ifade biçimidir. İnsanlar arası iletişimde konuşma son derece önemlidir.

    Çocuklarda yaş ile doğru orantılı bir konuşma düzeyinin var olması, konuşmayı iletişim amaçlı kullanabiliyor olması, söylediklerinin ebeveyn dışındaki kişilerce de anlaşılıyor olması, yaşına uygun kelime dağarcığı ve tümce yapısı ile konuşuyor olması, takılmadan akıcı bir şekilde konuşması gelişimsel anlamda yaşından beklenen olgunluk düzeyinde olup olmadığını gösteren temel özelliklerdir.

    Pek çok etmenden dolayı konuşmada gecikme veya bozulma görülebilir. Bunlardan başlıcaları nörolojik, genetik veya motor problemler, işitme engeli, zihinsel gerilik, otizm benzeri iletişim problemine sahip olmak, duygusal stres içerisinde olmak, sosyo-ekonomik düzeyde kısıtlılık, ebeveynin çocuğa konuşmayı destekleyici uyaranları vermemesi veya yetersiz bakım, ebeveynden yoksunluk, ailenin eğitim düzeyinin düşük olması, evde çift anadil konuşulması, ailede konuşma gecikmesine sahip bireyler olması olarak sıralanabilir.
    Artikülasyon bozukluğu dediğimiz, konuşma seslerinin telaffuzundaki bozukluk (k sesi yerine t sesi kullanmak: köpek yerine töpet), veya fonolojik bozukluk dediğimiz (kelime içindeki seslerin yer değiştirmesi veya yutulması), çocuğun kendini ifade etmesini güçleştirebilir, sosyal çevresinde yadırganmasına, tepki almasına sebep olabilir. Okul öncesi dönemde yaşla beraber seslerin pek çoğu doğru telaffuz edilmeye başlar, ancak 5-6 yaşından sonra sesleri hala hatalı çıkarıyor olmak okuma yazma öğrenmeye başlayan çocuğunuzda hatalı öğrenmelere sebep olabilir ve okul başarısını etkileyebilir.

    Konuşmanın yaşla doğru orantılı olarak gelişmemesi, ileride ciddi iletişim problemlerine sebep olabilir. Konuşmanın olmaması veya geç gelişmesi yukarıda sıraladığımız pek çok problemden birinin belirtisi olabilir. Erken yaşta problemlerin belirlenmesi ve çözüm yoluna gidilmesi çocuğunuzun akranları ve sosyal çevresi ile uyum içesinde büyümesine, başarılı, sağlıklı ve mutlu bir birey olarak yetişmesine yardımcı olacaktır.
    Çocuğunuzda yukarıda sıralanan problemden biri olduğundan şüpheleniyorsanız ya da konuşma gelişiminin yaşına uygun olup olmadığını öğrenmek istiyorsanız kurumumuza başvurabilir, dil ve iletişim becerilerini güçlendirecek programlardan yararlanabilirsiniz.

    .

  • Prematüre ( erken doğan ) bebekler

    Normal hamilelik süreci olan 40 hafta tamamlanmadan, 37 haftadan önce doğan bebekler prematüre bebek olarak adlandırılırlar.

    Prematüre bebekler gebelik yaşına göre 3’e ayrılır:

    -ileri derecede (24-31 hafta)

    -orta derecede (32-35 hafta)

    -sınırda (36-37 hafta)

    Doğum ağırlıklarına göre de 3’e ayrılır:

    -Düşük doğum ağırlığı : Bebeğin 2500 gr.dan az olması
    -Çok düşük doğum ağırlığı : Bebeğin 1500 gr.dan az olması.
    -Aşırı düşük doğum ağırlığı: Bebeğin 1000 gr.dan az olması

    PREMATÜRE BEBEĞİN ÖZELLİKLERİ

    • Prematüre bebeğin cildi şeffaf görünümdedir.

    • Damarları cildinin üzerinden rahatlıkla görülebilir.

    • Yağ dokusu yeterince gelişmediği için cilt gevşek ve üstünde yumuşak tüyler vardır.

    • Vücut sıvıları daha fazla, glikojen ve yağ dokuları daha azdır. Kahverengi yağ dokusu gelişmediğinden kendi ısısını koruma yeteneği de yoktur. İşte bu nedenle kuvözde bakılmaları gerekir.

    • Cinsiyet organları da normal doğan diğer bebeklere göre farklılık ortaya çıkıyor. Erkeklerde testislerin torbaya inmeme ihtimali de yüksektir.

    • Kas ve sinir gelişimini de tamamlayamadığından çeşitli refleksler (emme, yakalama, irkilme)zayıftır.

    Prematüre doğuma neden olabilen etmenler ;

    Anneye ait nedenler :

    • Önceki doğumda preterm doğum öyküsü

    • Malnütrisyon

    • Uterus anomalileri

    • Anne yaşının 16’dan küçük, 35’den yüksek olması

    • Annenin kalp hastalığı

    • Sık doğum

    • Enfeksiyon

    • Travma

    • Hipertansiyon

    • Sigara, alkol

    • Fazla aktivite

    • Düşük sosyoekonomik düzey

    • Stres

    Bebeğe ait nedenler :

    • Çoğul gebelikler

    • Kromozom anomlileri

    • Amnion sıvısının fazla oluşu

    • Konjenital kızamıkçık

    SADECE ANNE SÜTÜ İLE BESLENME PRETERM BEBEKLERDE NEDEN BAZEN ZORDUR ?

    • Memeyi güçlü ememezler

    • Anne sütünün sağladığı besinlerden daha fazla besine ihtiyaçları vardır

    • Annelerin yeterli süt sağmaları güç olabilir….??!!

    • Aylarca haftalarca sağılmış anne sütü alması gerekebilir

    • Düşük doğum ağırlıklı bebeklerin doğrudan memeden emme başarısı çalışmalarda düşük bulunmuş (%15-20)

    • 34 haftaya kadar emme-yutma-nefes alma senkronizasyonunu sağlayamayabilirler

    • Apne ve gastroösafagial reflu sorun yaratabilir

    İşte bu yüzden;..Prematüre bebekler etkin emmeye başladığında bile sık sık va uzun süreli duraksayabilir. ..4-5 kez emip 4-5 dakikaya kadar ara verebilir. Memeden bebeği hemen çekmemek gerekir. Tekrar emmeye başlaması için memede tutmak gerekir. Bu süre bazen bir saati bulabilir.

    Prematüre Bebeğin Annesine Emzirme Desteği Sağlanmalıdır

    .Hastanede, olabildiğince erken kanguru bakımı, anne-bebek tensel teması teşvik edilmeli

    . Hasta ve preterm bir bebeği olan annenin endişeleri ve psikolojik durumu da göz önüne

    alınmalıdır.

    . Prematüre bebeğin pozisyon ve memeyi kavraması deneyimli bir emzirme danışmanı tarafından aralıklı olarak değerlendirilmelidir.

    . Meme başı sorunları yönünden anne izlenmelidir.

    Doğum sonrası anne sütünü 3 saatte bir sağmalı (24 saatte en az 8 sağma seansı)

    Anneye etkin süt sağma yöntemleri ve aletleri anlatılıp gösterilmelidir

    Tensel Temas (Kanguru Yöntemi):Anne bebegi çıplak olararak göğsüne yaslar

    Annenin sıcaklığı bebeği sıcak tutar

    Bebek ısınmak için fazladan enerji kullanmaz

    Bebeğin dolaşım ve solunum sistemleri daha iyi çalışır

    Bebek daha huzurludur ve daha iyi uyur

    Emzirme işi daha kolay başarılır

    Prematüre bir bebeği izleyen ekipte kimler olmalıdır?

    Neonatolog(yenidoğan uzmanı)

    Pediatrik nörolog

    Pediatrik klinik psikolog

    Pediatrik odyolog(işitme uzmanı)

    Pediatrik fizyoterapist

    Pediyatrik konuşma terapisti

    Yüksek riskli bebeklerde deneyimli beslenme uzmanı

    Sosyal hizmet uzmanı

    Çocuk gelişimi eğitimcisi

    Değerlendirme Dönemleri

    • Prematüre bebekler yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu edildikten sonra ilk olarak 7-10 gün sonra kontrol edilmelidir. Değerlendirme dönemleri düzeltilmiş yaşa (postkonsepsiyonel 40 haftaya) göre belirlenmelidir.

    • Üç yaşından sonra düzeltilmiş yaşın kullanılmasına gerek yoktur. İdeal bir izlem şeması şu şekilde olmalıdır:

    • Taburcu olduktan 7-10 gün sonra

    • Düzeltilmiş 40 hafta- 3 ay- 6 ay- 12 ay- 18ay, 24 ay

    • Kronolojik 3 yaş, 4 yaş, 5 yaş, 8 yaş, 12 yaş, 14 yaş, 16 yaş

    İZLEM

    Fiziksel ve nörogelişimsel izlem diye iki başlık altında toplanır

    Fiziksel İzlem: İşitme, görme ve büyümeyi içerir.

    Nörogelişimsel izlem :Kaba motor hareketler, ince motor hareketler, dil gelişimi ve sosyal gelişmenin değerlendirildiği, dört ana alanda yapılır.

    Prematüre bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu edilme zamanı önemli bir konudur.

    Hastaneden erken çıkma bebek ile anne arasındaki bağı kuvvetlendireceği gibi bebeğin gelişeceği çevrenin düzenlenmesi, hastane enfeksiyonlarının önlenmesi ve hastane masraflarının azaltılması yönünden de faydalıdır.

    Buna karşılık hastaneden erken çıkma; bebeğin genel durumunun bozulmasına ve tekrar hastaneye yatırılması gereksinimine yol açabilir ve bu durum bebeğe olduğu kadar aileye de ilave bir stres kaynağı olur.

    Prematüre doğan bebeklerin ebeveynleri, bebek taburcu olup eve geldikten sonra 3 değişik dönemden geçerler.

    İlk döneme “öfori dönemi” denir ve evdeki ilk 6 haftalık süreyi kapsar. Bu dönemde ebeveynler anne-baba olmanın mutluluğunu yaşar ve çocuğun eve gelmiş olmasından dolayı sevinç içerisindedirler.

    İkinci dönem bir mutsuzluk dönemidir ve 6 ay kadar sürebilir. Bu dönemde aile çocuklarının düşündüklerinden daha küçük olduğunun, gelişmesinin daha geri olduğunun farkına varır ve bu sorunlarla baş edemeyeceğini düşünerek endişelenir

    Son dönem kabullenme dönemi olarak adlandırılır. Bu dönemde anne ve baba, çocuklarını olduğu gibi ve hayatlarının doğal bir parçası olarak kabul etmeyi öğrenir ve normal hayatlarına döner. Çocuğun büyümesi ve gelişmesi normal veya çok hafif bir gelişme geriliği varsa, aile içindeki stres daha azdır ve normal hayata dönüş çok daha hızlı meydana gelir.

    Prematüre bebeğin büyümesinin izleminde düzeltilmiş yaş kullanılır

    (36 hft doğan bebek 1 ay,32 hft doğan ise 2 ay geriden hesaplanır)

    Prematüre bebeklerin

    • önce baş çevresi (ilk 6 ayda)

    • sonra ağırlığı (2-3 yaşta)

    • sonra da boyu (3-7 yaş)büyümeyi yakalar

    EVDE ENFEKSİYON KONTROLÜ

    Prematüre bebeklerin bağışıklık sistemleri tam olarak gelişmediği için her türlü enfeksiyona açıktırlar. Bu nedenle ziyaretçilere, özellikle okul çağı çocuklara kısıtlamalarda hassas davranılmalıdır. Odasında oyuncak bulundurulacak ise; oyuncakların yıkanabilen, toz tutmayan ve tüysüz olmasına dikkat

  • Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Çocuğumun anaokuluna hazır olduğunu nasıl anlarım?

    Okul öncesi eğitime, anaokuluna veya daha yaygın kullanıldığı şekliyle yuvaya başlama dönemi hem çocuk hem de ebeveynler açısından çok önemli ve zaman zaman da zor bir süreçtir.
    Çocuk ilk kez ailesinden ayrılmakta, yapılandırılmış kuralları olan bir ortamda bulunmakta ve sosyal anlamda ilk önemli sınavını vermektedir.
    Yuvaya başlama için en doğru zamanın hangisi olduğunu bulabilmek için; her çocuk ve aile ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ancak genel olarak çocukların yaşıtlarıyla birlikte olabildiği, oyun kurabildiği, kurallara uymayı öğrenebileceği bir dönem olarak 3 yaş civarında bu deneyime hazır olduklarını söyleyebiliriz.
    Tabii ki aileler bazı zorunlu sebeplerden (annenin işe geri dönmesi zorunluluğu gibi) çocuklarını daha erken yaşlarda okula başlatmak durumunda kalabilirler. Okula başlama kararı verilirken çocuğun genel gelişim değerlendirmesi (dil, motor, sosyal-duygusal gelişim düzeyi) ve çocuğun okul için yeterli olgunluk ve beceri düzeyine erişip erişmediği dikkate alınmalıdır. Ayrıca aile içi ilişkiler (özellikle anne çocuk ilişkisi ), ailenin çocuğun bu ilk sosyal deneyimini algılayışı, yuvadaki ortam, öğretmen ve öğrencilerin tavır ve tutumları da çocuğun uyumunu etkileyen faktörler arasındadır.
    Bu küçük birey, yeni okulunda eğitim- öğretim alacak, yeni sosyal ilişkiler kuracak, pek çok farklı alanda gelişmeler gösterecek, dünyayı bir miktar daha tanıyacaktır. En önemlisi karakter gelişiminin büyük bir çoğunluğu okulöncesi dönemde tamamlanacaktır.
    Çocuğun takvim yaşı kaç olursa olsun onun bu yeni ortamdaki ilk günlerini en az gerginlik ve en yüksek uyumla atlatmasını sağlamaya çalışmak ebeveynlere ve okula düşen en büyük görevdir.

    Okula uyum sürecinde ilk günlerde yapılması gerekenler

    Aslında okulun ilk günü gelmeden önceki sürece de değinmek gerekir. Okul seçimi bu süreç içindeki en önemli ve en zor kısımdır. Doğru kurumu seçmiş olmak okula uyum sürecindeki birinci madde olan “ebeveynin kendine ve okula güvenmesi” maddesinin aşılmasında oldukça büyük önem arz eder.
    İkinci önemli madde ise çocuğunuza güvenmeniz ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu ona telkin etmenizdir. Okula uyumda en zorlayıcı konu çocukların “ayrılık anksiyetesi” ile başa çıkabilmeleridir. Doğum ile başlayan anne- bebek ayrılığı aylar ve yıllar içerisinde gittikçe gelişecek, fiziksel ve duygusal gelişiminin ilerlemesiyle beraber öz güveni gelişen bebek “bireyselleşecek” her geçen gün anneden bir adım daha ayrılmaya hazır olacaktır. Ancak anneye olan ihitiyacı bitmediğinden onu kaybetme korkusu, terk edilme kaygısı bir süre daha devam edecektir. Okula başlamak bu kaygının artmasını tetikleyici bir faktördür. Anksiyeteyle başa çıkabilmenin püf noktası “karşılıklı güven” oluşturmaktır. Annesi tarafından yuvaya “bırakılan” çocuk günün sonunda anneye yine kavuşmaktadır. Tekrarlayan bu rutin içindeki doğru tepkiler çocuğun anneye güven duymasına, onu tekrar gelip alacağına emin olmasına olanak verir. Kısa veya uzun vadede çocuklar bu rutini öğrenecektir.
    Çocuk yuvada eğitime başlamadan önce bir veya iki kez kurumu ziyaret etmek, öğretmeni ile tanıştırmak, birlikte etrafı gezmek ön hazırlık için uygun olacaktır. Okulla ilgili alışverişe birlikte gitmek, bazı eşyaları alırken ona seçtirmek okul fikrini sevdirmeye yardımcı olabilir.

    Çocuğun okula başladığı dönem duygusal olarak rahat olduğu bir dönem olmalıdır. Hastalık, taşınma, boşanma, yeni bir kardeşe sahip olma durumlarının hemen ardından okula başlama hem çocuk hem de aile için ekstra stes kaynağı olacaktır. Böyle bir dönemde okula başlama çocuğun anneye daha sıkı yapışmasına ve öğretmenle ilişki kurmasında güçlüklere sebep olabilir.
    Çocuğu yuvaya bırakırken kısa süreli vedalaşmak, ilk günlerde gerekirse bir saatle başlayıp, sonraki günlerde süreyi uzatmak, yanında sevdiği bir eşyayı veya oyuncağı götürmesine izin vermek uyum sürecini kolaylaştırıcı adımlardır. İlk günlerde anne de oyun odasındaki oyunlara katılabilir, çocuğunu tuvalete götürebilir. Günler ilerledikçe çocuk, bu yardımları öğretmeninden de alabileceğini fark eder ve onun yapmasına izin verir. Bu aşamada anne artık geri çekilmeye başlamalıdır. Aynı odada oynanan oyunlar esnasında anne bir adım geri çekilir ve çocuğun öğretmenle oyuna devam etmesi sağlanır. Zaman içerisinde kademeli olarak anne odadan ayrılır ve çocuk ile öğretmen başbaşa kalır.
    İlk günlerde yemek, uyku ve servis düzeniyle ilgili beklentiler minimumda tutulabilir. Bunlarla ilgili düzenlemeler 2. veya 3. haftaya sarkıtılabilir. İlk günler için ana hedef, belirlenen süreyi keyifli bir şekilde tamamlamaktır. Arkadaşlara alışmak da öğretmene alışmaktan sonra gelmelidir. Öğretmenine alışan çocuğun arkadaşlarına alışmasına öğretmen zaten süreç içinde yardımcı olacaktır.
    Çocuğun özel bir durumu varsa öğretmeni ile en başta paylaşılmalıdır. Örneğin; tuvalet eğitimine yeni başlamış bir çocuğun iki saatte bir tuvalete götürülmesi gibi.
    Öğretmenin ismini öğrenmek, evde öğretmenden adı ile bahsetmek (Ayşegül öğretmenin), öğretmeni ile yaşadığı eğlenceli şeylerden bahsetmek öğretmenle kurulacak ilişkide güveni ve samimiyeti artıracaktır.
    Anne çocuğun yanından “ortadan kaybolarak ayrılmamalıdır”. Uygun şekilde “hoşça kal” diyerek, abartılı bir vedalaşma olmadan ayrılmalıdır. Anne –veya ilgili ebeveyn- çocukla birlikte yuvadayken abartılı sevgi, öpücük veya gözyaşı göstermemelidir. Güven vermede sözler kadar beden dili de etkilidir. Anne de çocuğundan ayrılmaya hazır ve istekli olmalıdır. Duygusal çatışmalar çocuğa yansıtılmamalıdır. Çocuğu alma zamanı geldiğinde okula geç kalınmamalıdır. Eve gidildiğinde olumlu anılar üzerinde durulmalı bir sonraki günün daha keyifli olacağı anlatılmalıdır.
    Çocuk gösterdiği tepkiler konusunda akranlarıyla ya da kardeşleriyle kıyaslanmamalıdır. Günün sonunda onu yüreklendirmek adına övgülü sözler söyleyebilirsiniz.
    Ayrılık anksiyetesi dediğimiz zaman sadece fiziksel ayrılık akla gelmemelidir. Çocuklar bu yeni mekanda başlarına gelmesi muhtemel pek çok şeyden de korkarlar: Acaba bu koca yerde kaybolur muyum, tuvaletim gelince ne yapacağım, diğer çocuklar bana zarar verir mi, öğretmen beni sever mi, acıkınca beni kim yedirecek, annem olmadan uyuyabilir miyim? Tüm bu soruların aşılmasında kolaylaştırma sağlanabilmesi için öğretmen- ebeveyn iş birliğinin en üst düzeyde olması, çocuğun öğretmenle sağlıklı bir iletişim kurabilmesi için bahsi geçen konulara mümkün olduğunca özen gösterilmesi önemlidir.

    Çocuğunuz okula gitmeyi reddediyorsa

    Çocuklar arasında bireysel farklılaşmalar olabilmekle beraber çocuğunuzun öğretmenine, akranlarına, yeni okul ortamına ve ayrılma rutinlerine alışması 2 ila 4 hafta kadar sürecektir. Bu süre içerisinde uyku ve yeme düzeninde farklılaşmalar ya da ağlama, bağımlılaşma gibi duygusal tepkiler gözlemlemeniz doğaldır. Ne de olsa çocuğunuz ilk ciddi sosyal deneyimi ile karşı karşıyadır ve pek çoğu ailesinden ilk kez ayrılmaktadır. Bu dönemde çocuğunuza karşı sabırlı ve anlayışlı olmalı, rutinlerinizi bozmamalı, onun özgüvenini destekleyici diyaloglarda bulunmaya devam etmelisiniz.
    Gerektiğinde okulla iletişim halinde olmalı ve birlikte hareket edebilmelisiniz.
    He türlü çabanıza rağmen çocuğunuz, okula uyum problemlerini aşamıyor ve sorunlar gittikçe büyüyorsa bir uzmandan destek alarak sorunu çözümleyebilirsiniz.
     

    Yeme problemleri
    Pek çok ebeveyn, özellikle anneler “çocuğum yemek yemiyor, yemek seçiyor, yemek saatinde tam bir mücadele yaşanıyor” gibi ifadeleri sıkılıkla kullanıyorlar bu sorunla karşılaştıklarında.
    Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki uyumak, oynamak, tuvalete gitmek gibi yemek yemek de temel bir ihtiyaçtır. Çocuk gerçekten acıktığında besin alabilmek için bu ihtiyacını ifade edecektir. Yeni doğan bebekte doyurulma ihtiyacı ağlama yoluyla ifade edilir. Zamanla bebek büyür, beslenme sıklığı azalır, saat başı değil öğün zamanları geldiğinde yemeye alışır, açlığını ağlayarak değil davranışlarıyla ifade etmeye başlar. Bebeklikten çocukluk dönemine geçmekte olan 2 yaş çocuğunun büyüme hızı azaldığı için gün içinde alması gereken kalori miktarı ve buna bağlı olarak da besin miktarı azalmış dolayısı ile de beslenme alışkanlıkları değişmeye öğünlerde daha az yemeye başlamıştır. İşte bu aşamada, çocuğun elinde olan yeme özgürlüğü, annenin “kilo kaybı, beslenememe, gelişiminin engellenmesi, hasta olması” gibi yersiz bahanelerle çocuğun elinden alınmak istenir.
    Anneler çocuklarının daha çok yiyerek daha güçlü, daha sağlıklı hatta daha akıllı olacaklarını zannedebilirler. Ancak gereksiz ve yersiz beslenen çocukta fazladan kilo alımı oluşabilir ve fazla kiloya bağlı hastalıklar, kilolu olduğu için arkadaşları arasında alay konusu olma gibi sorunlar doğabilir. Zorla beslenmek çocuğun ruh sağlığını bozarak yemeği tamamen reddetmesine hatta aile sofrasına oturmayı dahi reddetmesine sebep olabilir. Şu unutulmamalıdır ki yemek yedirmek bir sevgi verme biçimi değildir. Çocuğuna sevgisini göstermek isteyen ebeveyn bunu sadece yemek saatlerinde değil günün tamamı içerisinde göstermelidir. Bir maç, bir savaş edasında geçen yemek saatleri çocukla ebeveyn arasındaki ilişkinin de bozulmasına sebep olur. Yemek yedirmek için türlü cambazlıklar yapmak, ödül ya da ceza kullanmak, doğal olan yeme sürecini yapaylaştırır, çocuğun doğru alışkanlıklar kazanmasını güçleştirir. Hatta yemeyi tamamen reddetmesine sebep olabilir.
    Çok iştahlı olmak, yaşından beklenen düzeyin üzerinde yemek yemek de çocuğun psikolojisi ile ilgili önemli ipuçları verebilir. Bazen çocuklar stres sebebiyle, kendilerini ifade etmekte güçlük yaşadıklarında ya da ebeveynlerinden ilgi bekledikleri durumlarda yemeye aşırı ilgi gösterebilirler. Bu durumda da davranışa sebep olan etken araştırılmalıdır.

    Yemeyi reddeden çocuklar için öğünleri düzenlerken unutulmaması gereken noktalar şunlar olmalıdır:
    Öncelikle ebeveyn çocuğa model olmalı, yemek zamanı aile masada bir arada olmalıdır.
    Yemek zamanı aile bireylerinin sofrada tartışma yaşadığı, sıkıntıların anlatıldığı bir zaman değil, hoş sohbetlerin yapıldığı bir zaman dilimi olmalıdır.
    Çocuğun gün içinde öfkelenmesine sebep olan şey yemek zamanına kadar çözüme ulaştırılmaya çalışılmalı, ebeveynine olan öfkesini yemek sırasında yemeğini reddederek değil, başka yöntemlerle çözümlemesi öğretilmelidir.
    Sofrada yemek istemediğini ifade ettiğinde bir sonraki öğüne kadar başka yemek yeme fırsatına sahip olamayacağı kendisine anlatılmalı, öğün aralarında abur cubur yemesine engel olunmalıdır.
    Televizyon karşısında, parkta, oyuncaklar kullanarak ya da arkasından dolaşarak yedirmek yerine, öğün saatlerinde birlikte sofraya oturarak yemek gerektiği öğretilmelidir.
    Yeni yiyecekleri reddedenler için sadece bir yudum ile tadına bakmak yeterli bir başarı olarak görülmelidir.
    Çocuğun tabağına devamlı olarak yiyebileceğinden fazlasını koymak, her serfinde bitirememesine ve başarısızlık olarak yorumlamasına sebep olacağından porsiyonlar küçük olmalıdır.
    Çocuk yemek esnasında deneyimlemek isteği şeylerde özgür bırakılmalı, zaman zaman yemeğini tabağına kendisinin almasına, kaşık ve çatalı (etrafı kirletse dahi ) kendisinin kullanmasına hatta yiyeceklere eliyle dokunmasına imkân verilmelidir.
    “Doydum” diyen çocuğa gerçekten güvenmek gerekir. “henüz doymuş olamazsın, biraz daha ye” diye zorlanan çocuk, özgüveni ile ilgili şüpheye düşebilir.
    Yemek zamanı aşırı kurallarla yapılandırılmış bir süreç olmamalıdır.
    Yemeyen çocuk korkutma ya da cezalandırmayla yemesi için motive edilemez.
    Akranları ile karşılaştırmak da bir motivasyon unsuru değildir.
    Yemeye özendirmek bir metot olarak kullanılacaksa sunumda kullanılan tabak ve peçeteler çocuğun sevdiği desenlerde seçilebilir ya da farklı şekiller uygulanarak yiyecekler dekore edilebilir.
    Masada saatlerce yemek yemesi için beklenmemelidir. Öğünler yarım saatten fazla sürdürülmemelidir.
    Yemekte ilgi çocuğun tabağında değil, çocuğun kendisinde olmalıdır. (Bütün gün neler yaptığı ile ilgili sohbet edilebilir.)
    Gerçekten de çocuğun iştahını azaltacak hastalık, ağrı, ateş gibi durumların da var olduğu, ancak bunların geçici olduğu unutulmamalı, hemen “yeme problemi var” şeklinde değerlendirmeye gidilmemelidir.
    Yoğun heyecan yaşayan çocuklarda da zaman zaman iştahta azalma görülebilmektedir. Sınav dönemlerinde, okula başlamada, önemli bir yere gitmek ya da eve özlediği birinin geleceği haberini almak gibi çocuk için heyecan verici durumlarda kısa dönemli olarak yemeğin reddedilmesi davranışı görülebilir. Bu da geçicidir ve sorun edilmemelidir.
    Unutmamalıdır ki birkaç öğün atlamakla çocuk hemen zayıflamaz, hastalanmaz. Doğru yeme davranışının kazandırılması için ilgi ve sevgiyle beraber yukarıda sıraladığımız doğru tutumların da sabırla uygulanması gerekir.

    “Çocuğumun yeme problemi var ve kendi başıma bunun üstesinden gelemiyorum” diyorsanız çözümü birlikte üretmek için size yardıma hazırız.

    Uyku problemleri
    Bebeklikten yetişkinliğe doğru giderek azalan uyku ihtiyacı 2-5 yaş çocukları için günde ortalama 13-15 saattir.
    Bebeklikte uykuyu bozan faktörler açlık, ıslak bez, gaz sancısı gibi fiziksel etmenler iken çocukluk döneminde genellikle korkular ve kaygılar uyku engelleyici sebepler arasında yer alır.
    Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da stresli, yorucu veya heyecanlı bir günün ardından uykuya dalmak bir hayli zor olabilir. Çocukların kolayca uykuya geçebilmeleri için bu faktörlerin etkilerini azaltmaya çalışmak gereklidir.
    Bir “yatma rutini” oluşturmak en kolay yöntemdir. Bunun için uygulanacak işlemler şunlar olabilir:
    Yatmadan önce stres yaratacak işlerden kaçınmak: korku dolu ya da savaş içerikli bir film izlememek, çocuğun yanında ona kaygı verecek olaylardan konuşmamak (ör. Amcasının ameliyatı gibi), akşam yemeği esnasında -özellikle yemek yedirmek konusunda- bir inatlaşma yaşamamak
    Yatmadan önce uyarıcı etki yaratacak yakalamaca gibi oyunlardan kaçınmak
    Uyku saati geldiğinde televizyonu kapatmak
    Yatmadan önce ılık bir banyo yaptırmak, süt içirmek
    Eğer seviyorsa odasında hafif bir müzik çalmak
    Korkuları varsa odasında veya koridorda loş bir ışık yakmak, kapısını açık bırakmak
    Uyuyana kadar başucunda kalmak (ancak çocuk, kendisi uyuduğunda anne babanın da kendi odalarına gideceğini bilmelidir)
    Yatma rutini oluşturmak: dişler fırçalanır, pijamalar giyilir, masal okunur ve çocuk uyur
    Çocuğu mutlaka odasında uyutmak, ebeveynin yatağına gelmesine engel olmak, gece uyanıp gelse bile uygun bir yaklaşımla tekrar yatağına göndermek
    Aynı şekilde ebeveynin de çocuğun yatağını paylaşmaması, bir minder veya bir koltuk üzerine oturarak yatağın yanında durması gerekir
    Çocuğun uyku saatine saygı göstererek büyüklerin evde çok gürültülü davranmaması gerekir
    Bebeklikten itibaren anne yanında yatmaya alıştırmamak (tensel ihtiyaçları uyku dışındaki zamanda, oyun ve emzirme gibi etkinlikler içerisinde karşılamak)
    Çocuğun biyolojik saatine uygun rutinler hazırlamak, gereğinden fazla uyuması için zorlamamak
    Gündüz uyku ihtiyacı olmayan çocuğu zorla uyutmaya çalışmamak
    Zorlayıcı olmamak, ceza ve korkutma yolunu kullanmamak
    Rüya görerek uyandığını ifade ederse sakinleştirerek, fazla zaman kaybetmeden yatağına göndermek uygun davranım şekilleri olabilir.

    Çocuk uykuya gitmekte yavaş davranıyorsa ya da yattıktan kısa bir süre sonra yanınıza geliyorsa sizinle birlikte olduğu anlarda bazı kazanımları var demektir. Belki gündüz ebeveynine olan ihtiyacını tatmin edememiş olabilir, aklı küçük kardeşinde kalmış, onu kıskanmış olabilir ya da gerçekten onu uyumaktan alıkoyacak düzeyde korku ve kaygıları olabilir. Uyku saatinden ödün vermemek ön planda tutulmakla birlikte çocuğun ihtiyaçları da anlaşılmaya çalışılmalı ve uygun şekilde giderilmelidir.
    Okulda ya da yabancı bir evde/ortamda uyuyamamak çocuğun güvensizlik duygusuyla doğrudan ilintilidir. Daha çok küçük çocuklarda görülen bu durum çocuğun terk edilme, unutulma ve benzeri kaygı ve korkularından ileri gelmektedir. Güvensizlik duygusunun aşılmasıyla okuldaki uyku sorunu da hallolacaktır. Bazen sadece zamana bırakmak dahi çözüme ulaşmada bir yöntem olabilir. Yabancı bir yerde uyurken kendisine ait bir eşya ile uyuması da yardımcı olabilir.
    Sık sık kâbus görüyorsa, uyandığında bunları ifade edemiyor ancak çok korkuyorsa, uykusunda geziniyorsa veya gece korkuları varsa bu durum bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. Aynı şekilde gündüz olmadık vakitlerde sık sık uykusu geliyorsa bir sağlık sorunu olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Elbette ki boşanma, ölüm gibi çocuğun ebeveynine daha yoğun ihtiyaç duyduğu olağan üstü durumlar da olacaktır. Bu süreçleri birbirine sarılarak ve birlikte uyuyarak geçirmek çocuk için travmayı atlatmasında kolaylaştırıcı olabilir. Ancak uzun vadede istenmeyen sonuçlara meydan vermemek adına birlikte uyuma seremonilerinin mümkün olduğu kadar kısa tutulup hızlı bir şekilde çocuğun eski uyuma rutinine kavuşmasını sağlamak gerekir.
    Tuvalet eğitimi
    Tuvalet eğitimine başlarken izlenecek yol üç ana bölümden oluşmaktadır.
    Hazır oluşu sağlayıcı unsurlar üzerinde çalışmak
    Tuvaleti kullanma fikri üzerinde çalışmak
    Tuvalet eğitimi alabilecek olgunluğa gelen çocuğu tuvalete alıştırmak
    Hazırlık: Tuvalet eğitimi için en uygun olan zaman aralığı yaklaşık olarak 2-3 yaş aralığındaki dönemdir. Tabii ki çocuklar arasındaki bireysel gelişim farkları bu yaş aralığını daha aşağı ya da daha yukarı çekebilir. Önerilen yaş aralığı başarı sağlanması en muhtemel yaş aralığını ifade etmektedir. Bu yaş grubundaki çocuğunuz artık sözel olarak birkaç kelime kullanmakta, değilse bile objeleri işaret edebilmekte, verdiğiniz basit işleri yerine getirebilmekte, sizi taklit edebilmekte, kirli bezinden rahatsız olmakta, muhtemelen çiş ve kaka kontrolünü fiziksel anlamda başarabilecek kas olgunluğuna erişmiş bulunmaktadır (18-24 ay civarı). Kıyafetlerini kendisi giyip çıkarmak için çaba göstermekte, ellerini lavaboda yıkamaktan keyif almaktadır. Bu aşamaya geldiğinizde ufak bir yardımla ona tuvaleti kullanmasını öğretebilirsiniz. Bazı çocuklar önce geceleri tuvaletini tutmayı öğrenirler ve temiz bez ile uyanırlar; diğerleri ise gündüz eğitimi aldıktan bir süre sonra gece tuvalete gitmeyi kazanabilirler. Her iki durumda da çocuğunuzu gözlemleyin; yukarıdaki becerileri göstermeye başladıysa, tuvalet ihtiyacının olduğunu hareketlerle ya da sözel ifadelerle belirtiyorsa artık ikinci aşamaya geçebilirsiniz demektir. Eğer belirtiler henüz ortaya çıkmadıysa ona çişinin/kakasının olup olmadığını sorarak farkındalık kazanmasını sağlayabilirsiniz. Sözel ifade veya işaret kullanımını, el yıkama, pantolon ve külot çıkarma gibi becerileri kazanması için de onu desteklemelisiniz.
    Tuvalet ziyaretleri: İkinci aşamada tuvaleti kullanması için klozete veya oturağına oturarak alıştırma yapmasını, sifonu çekmesini, tuvalet ihtiyacı için anne, baba ve diğer büyükler gibi tuvaleti kullanması gerektiğini ona öğretmelisiniz. Bu aşamada okul arkadaşlarının tuvaleti kullanıyor olması da büyük bir motivasyon unsuru olacaktır. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum, çocuk akranları ile bu konuda da asla kıyaslanmamalıdır.
    Çocuk her tuvalete oturduğunda çişini yapmasa bile sözel olarak takdir etmek ya da küçük ödüller vermek hoş olabilir. Bazı çocuklar tuvalete oturmaktan çok korkarlar. Tuvaletin içine düşmekten, soğuk bir yere çıplak temas etmekten, sifon sesinden ya da çiş ve kakanın bedenlerinden ayrılıp bilinmeyen bir yere gitmesinden endişe duyabilirler. İşte ikinci aşamanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile tuvaleti gelsin gelmesin arasıra tuvaleti ziyaret etmek ona bu ortamın korkulacak bir yer olmadığını göstermekte faydalı olabilir. Sevdiği oyuncak ayısı oturağa oturtulabilir. Tuvaleti sempatik hale getirmek için duvara çıkartmalar yapıştırılabilir. Tuvalet ihtiyacını henüz ifade etmiyorsa bile kendi bedenine kulak vererek tuvaletinin geldiği sinyalini algılaması için fırsat verilmiş olunur.
    Gündüz Tuvalet eğitimi: Eğitime başlama aşamasında iki hafta kadar çocuğunuzun bezini ıslattığı saatleri bir çizelgeye işaretleyin. Böylece biyoritmi ile ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. (Ortalama olarak 3 saat kadar kuru kaldığını görebilirsiniz.) Bezine çiş/kaka yaptığı saatlerde onu tuvalete oturtun, yaparsa ödüllendirin. Yapmazsa en fazla 10 dakika bekleyip bir sonraki sefere başarabileceği yönünde telkinler verin, onu motive edin. İlk zamanlarda onu tuvalette yalnız bırakmayın, varlığınızla destekleyin. Tuvaleti kullanma becerisi pekiştikçe siz de tuvaletin dışında bekleyin. İlk günlerde soyunması, alt temizliği, sifonu çekmesi, el yıkaması ve giyinmesi konularında ona yardımcı olun ve daha sonraki günlerde yardımı azaltarak onun bu becerilerde bağımsızlaşmasını sağlayın. İlerleyen günlerde çocuğu tuvalete götürüp başında beklemenin yerini, sadece sözel yönlendirmeler ve otokontrol almalıdır. Bu konuda aceleci olmayın ama destekleyici ve kararlı olun.
    Gece tuvalet eğitimi: Bazı çocuklarda gece tuvalet eğitiminin kazanılması, gündüz tuvalet eğitimi verildikten aylar sonrasına tekabül edebilir. Bu konuda anne babanın tuvalet kontrolünü kazanma yaşı, uykunun derin oluşu ya da bazı fizyolojik faktörler belirleyici rol alabilir. Gece eğitimi vermek istediğinizde yatma saatinden hemen önce tuvalete gitmesini sağlamak, daha önce hazırladığınız biyoritm çizelgesini kullanarak zamanı geldiğinde onu uyandırıp tuvalete götürmek de uygun yardımlar olacaktır. Gece alt ıslatmaları devam ediyorsa yatmadan 3 saat önce sıvı gıda alımını kesmek de bir öneri olarak uygulanabilir. Psikolojik kökenli alt ıslatmalarda bir uzman yardımı almak süreci çok daha hızlandıracaktır.
    Kazalara hazırlıklı olmak: Tuvalet eğitimine karar verdiğinizde en riskli durum çocuğun istenmeyen yerlere kaçırmasıdır. Unutmayın ki o yürümeye başlamadan önce pek çok kez düşmüştü, elinizi tutarak yardım istemişti. Bu eğitimde de ufak kazalar son derece normaldir. Çocuk, büyüklerin dünyasının kurallarını yeni yeni öğrenmektedir. Anlayış ve sabırla o bölgeyi temizleyin ve “üzülme, bir dahaki sefere başaracaksın” deyin. Kesinlikle çiş ve kaka için dokunulmaması, bulaştırılmaması gereken iğrenç şeyler olarak nitelendirmelerde bulunmayın. Temizlemede aşırı şekilde takıntılı davranmak, çocuğunuzun tuvalet eğitimi almasını güçleştirebilir. Geldiği halde çişini/kakasını tutabilir; yabancı yerlerde tuvalete gitmeyi reddebilir. Ağlama, öfke gibi tepkiler geliştirebilir.
    Akılda tutulması gerekenler: Çocuk tuvalet eğitimini kazanmaya başladıktan sonra sırf kendi konforunuz için onu tekrar bezlemeyin. Dışarıda kazadan korkuyorsanız yeterince miktarda kıyafet taşıyın. Gerekiyorsa çok titiz arkadaşlarınıza misafirliğe gitmeyi erteleyin.
    Hastalık, okula başlama, kardeş doğumu, anne baba arasında geçimsizlik, aileden birinin vefatı gibi bazı nedenlerle tuvalet eğitimi almış olan çocuklarda geriye dönüş olabilir. Kısa süreli tepkisel durumlarda çocuğa empati ile yaklaşmak sorunu çözebilir. Ancak bir uzmandan yardım almayı gerektirecek boyutta uzun bir alt ıslatma süreci de olabilir. Soruna sebep olan psikolojik etmenin çözümlenmesi ve çocuğun bu durumdan bir an önce kurtulabilmesi için uzman yardımı almaktan kaçınmamak gerekir.
    Okula giden çocuklarda tuvalet eğitimi öğretmen ve gerekli yardımcı personelin bilgilendirilmesi ile evde ve okulda paralel şekilde gitmelidir. Çocuk bakıcı ya da anneanne gibi birinden bakım alıyorsa bu kişi de ebeveyn tutumu ile aynı yönde tavır almalıdır. Anne ve baba arasında da tutumlar açısından fark olmamalıdır.

    Alt ıslatma
    Tuvalet eğitimi, mesane kontrolünün başladığı 18-24 ay arasında verilmeye başlanabilir. Ancak bazı çocuklarda değişken faktörlerden dolayı gece ve gündüz tuvalet eğitiminin tam olarak kazanılması 3,5 – 4 yaşa kadar devam edebilmektedir, hatta bazı kaynaklar üst sınırı 4,5- 5 yaş olarak vermektedir.
    Okul öncesi dönemde en sık rastlanan davranış problemleri arasında alt ıslatmaya rastlanmaktadır. Ancak yukarıdaki yaş aralıkları göz önünde tutulduğunda alt ıslatma davranışını her zaman için bir davranım bozukluğu olarak yorumlamak mümkün olmamaktadır. Tuvalet eğitiminin verilmeye başladığı yaş ile ilgili kasların tam olarak olgunlaştığı yaş aralığı bazı çocuklarda iki yıla kadar uzayabilmektedir.
    Alt ıslatma problemi 3 ana grupta incelenebilir:
    Yalnızca geceleri
    Yalnızca gündüzleri
    Hem gece hem gündüz

    Sadece geceleri alt ıslatma problemi, çocuğun kas olgunluğuna henüz erişememiş olmasına ya da gece uykusunun ağır olmasına yorumlanabilir. Ancak duygusal sorunları olup olmadığı da araştırılmalıdır.
    Sadece gündüzleri alt ıslatma şikâyeti varsa, tuvalet eğitimi uzun zaman önce tamamlamış ve aradan geçen zamanda alt ıslatma olmamasına rağmen sorun başladıysa, fiziksel ve psikolojik kaynakların araştırılması gereklidir.
    Hem gece hem gündüz alt ıslatmanın varlığında ise ağırlıklı olarak fiziksel sebepler söz konusu olmakla beraber psikolojik kaynaklı sorunlar da söz konusu olabileceğinden zaman kaybetmeden bir uzmana danışmakta fayda vardır.
    Özellikle 4 yaşından sonra, halen bebeklere ait bir davranışı sergiliyor olmak çocuklar için oldukça gurur kırıcıdır. Suçu genlere ya da atalara atmak “babası da böyleydi” demek sorunu çözmez, aksine çözümü geciktirerek çocuğun daha da çok örselenmesine sebep olabilir.
    Alt ıslatmaya sebep olan etmenler
    Fizyolojik etmenler:
    İdrar yolu, böbrek ve mesanenin fizyolojik bozukluğu, kas ve sinir yapısı ile ilgili problemler, enfeksiyonlar
    Kalıtsal nedenler
    Yatmadan önce çok fazla sıvı alımı
    Psikolojik etmenler
    Özgüvenin yeterli olmayışı
    İlgi çekme ihtiyacı
    Kardeş kıskançlığı (özellikle aileye yeni bebek geldiğinde)
    Stres ve kaygı doğuran durumlarla karşılaşma
    Taşınma- okul değiştirme
    Boşanma- ayrılık
    Anne- babanın anlaşmazlıkları, kavgaları
    Ailede ölüm ya da önemli hastalık
    Bir yakının veya kendisinin ameliyat olması
    Ciddi yaralanma veya kaza geçirme
    Baskıya veya tacize maruz kalma
    Ebeveynin çocuğun tuvalet ihtiyacını gidermede ihmalci tutumu
    Ebeveynin baskıcı tuvalet eğitimi vermesi
    Gelişimsel veya zihinsel gerilik
    Eve hırsız girmesi gibi çocuğu doğrudan etkilemeyen ama korku verebilecek bazı yaşantılar
    Alt ıslatma sorununu çözmek için yapılması gerekenler
    Doktor muayenesi ile fiziksel faktörlerin tanılanması ve tedavi edilmesi
    Yatmadan önce ve uyku aralarında sulu gıda alımının azaltılması veya hiç verilmemesi
    İdrar yolu enfeksiyonuna karşı genital hijyene dikkat edilmesi
    Tuvalet eğitimi esnasında aşırı titiz, zorlayıcı, baskıcı bir tavır sergilenmemesi
    Geceleri uyanıp tuvalete gitme alışkanlığı kazanabilmesi için ebeveynin çocuğu rutin bir şekilde kaldırıp tuvale götürmesi
    Aşırı yorgun olmak gece uyanmayı güçleştireceğinden yatmadan önce çok hareketli oyunlar oynamamak
    Altını ıslattığı günlerde çocuğa tepkili yaklaşmamak, cezalandırmamak, yargılamamak, alay etmemek; yakın çevreyi de uyararak çocuğun istemeden yaptığı bu davranışa uygun tepkilerle yaklaşmalarını sağlamak
    Çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak, kendini ifade etme becerisini desteklemek
    Öğretmeni ile sorunu paylaşmak ve işbirliği yapmak.
    Parmak emme
    Pek çok psikolojik kurama göre 0-1 yaş dönemindeki bebeklerde beslenme ihtiyacının giderilmesi sırasında anne tarafından emzirme, kucaklanma, dokunulma gibi temasların sağlanması bebekte güven duygusunun gelişimini destekler. Beslenme yani emme davranışı ile paralel giden bu ihtiyaç yeterince karşılanamadığında ileriki dönemde küçük çocukların güven ihtiyacı hissettiklerinde emme (parmak emme) davranışına yöneldikleri görülür.
    Bazı çocuklar gün içerisinde çeşitli zamanlarda parmak emerken bazıları da sadece uyurken bu davranışı seçebilirler. Her ikisinde de ortak nokta “güven arayışıdır”. Çocuk gün içerisinde stres hissettiği anlarda parmağına veya emebileceği bir objeye yönelerek güven ihtiyacını doyurmaya çalışmaktadır. Uykuya geçiş süreci de ortama güvenmeye, yalnız olmaya dayanabilmeye hatta belki korkunç rüyalarla karşılaşabilme olasılığına hazır oluşu gerektirir. Bu hazır oluşluk düzeyini yakalayamayan çocuklarda parmak emme, yastık köşesi emme veya pijamanın kolunu emme gibi davranışlar gözlenebilir.
    Çevresel bazı faktörler de çocuğu parmak emme davranışına itebilir. Örneğin yeni kardeş sahibi olan bir çocuk bebeğin alt ıslatma ve biberon emme davranışını taklit edebilir ya da bunların yerine parmak emmeyi koyabilir. Bazen hazır olmadığı halde anne memesinden kesilen veya emzik bıraktırılan çocuklarda da tamamlanamamış emme ihtiyacından dolayı parmak emme görülebilir. Bir kısım çocuklarda ise parmak emen bir arkadaşını taklit şeklinde kısa süreli bir davranım ortaya çıkabilir.
    Burada önemli olan davranışın sıklığı ve hangi durum ve ortamlarda ortaya çıktığıdır. 3 yaşına kadar olan parmak emme davranışı çoğunlukla normal olarak kabul edilebilmekle beraber, bu alışkanlık 6-7 yaşına kadar uzayabilir ve süre arttıkça parmak yapısında diş, damak ve çene yapısında bozulmalara sebep olma olasılığı da artar. Davranışı ortadan kaldırabilmek için bağırmak, cezalandırmak, parmağına biber sürmek, “elini ağzından çek” demek çözüm oluşturmamaktadır. Gerçekten bir sonuç almak istiyorsanız parmak emme davranışına değil, olumlu davranışlarına odaklanın ve bu davranışları överek farkında olduğunuzu ona gösterin. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun ilgi ve sevgi ihtiyacını doyurmak için elinizden geleni yapmayı da unutmayın. Her şeye rağmen sonuç alamıyorsanız probleminizi mutlaka bir uzmanla paylaşın.
    Tırnak yeme
    Çocukluk döneminde sıklıkla görülen davranış problemlerinden biridir. Özellikle estetik kaygılar ve mikrop kapma olasılığı yüzünden ebeveynler tarafından bir an önce kurtulmaya çalışılan bir durumdur.
    Tabii ki çocuklar da çoğunlukla bu durumdan rahatsız olmakta, hoş olmayan eleştiri ve tavırlarla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Ne var ki altta yatan asıl sebep keşfedilip sorunun çözüme ulaştırılması sağlanmadığı sürece davranışın devam etmesi kaçınılmazdır.
    Çocuğu tırnak yeme davranışına iten sebepler genelde ilgi ve sevgi ihtiyacı, güvensizlik, kendini ifade etmede güçlük gibi psikolojik kaynaklıdır. Dolayısı ile asıl sorunu çözmeden sadece davranışsal yaklaşımlarla olayın üzerine eğilmek davranışın azalmasına yardımcı olmadığı gibi çocuk üzerinde çok baskı kurulursa artmasına da sebep olabilir.
    Görmezlikten gelmek
    Uyarmak
    Ceza vermek
    Acı oje sürmek

    “Sen bebek misin?” şeklinde alaycı sözlerle yaklaşmak
    Fiziksel olarak cezalandırmak;
    işe yaramayan yöntemlerin başlıcalarıdır.
    Bunun yerine sakin bir zamanda çocuğa tırnak yemenin hem ağız hijyeni için uygun olmayan bir davranış olduğunu, hem de ellerin estetik görünümünü bozduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Ayrıca mutlak surette, çocuğa kaygı veren durumu da tespit etmek gerekir. Bunun için bir davranış çizelgesi hazırlamak ve hangi durum ve ortamlarda çocuğun tırnak yediğini not almak çözüme ulaşmada yardımcı olacaktır. Son dönemde yakın çevrede oluşan bir kaygı etmeni olup olmadığı da gözden geçirilmelidir. Anne babanın çocuğun yanındaki kavgası, yakın birinin ölümü veya hastalığı, yeni bir kardeşe sahip olma, ebeveynin çocuğa aşırı baskıcı- cezalandırıcı yaklaşım şekli gibi unsurların varlığı da davranışı tetikleyebilmektedir. Kaynak sorun bulunup çözümlendiğinde tırnak yeme davranışı da azalacak ve ortadan kalkacaktır. Aile sorunu tespit edip çözüme ulaştırmakta güçlük yaşıyorsa davranışın yerleşmemesi için bir uzmandan yardım almak uygun olacaktır.

    Cinsel Gelişim ve Eğitim (2-6 yaş)
    Küçük çocuklar kendi bedenleriyle yakından ilgilidir. Çevreyi tanımadaki ilk girişim, önce kendi bedenini tanımayla başlar. Kendini tanıma yolu da hayatın ilk yıllarında dokunma ve bakma ile olur. Benmerkezci bir yapıyla doğan bebekler için kendi bedenleri başlıca ilgi ve keyif kaynağıdır. Hayatın ilk günlerinde bebek için en büyük haz kaynağı annesi tarafından kucaklanmak, emzirilmek ve temizlenmek gibi ihtiyaçlarının giderilmesi ve bu sırada duyduğu rahatlama ve güven duygusudur. Temel ihtiyaçlarının giderilmesi sırasında emerken annesinin göğsüne dokunmak, banyo yaparken ılık suya dokunmak tensel keyif almanın ilk basamaklarıdır.
    0-2 yaş döneminde bebekler çeşitli devinimsel hareketlerle bedenlerine dokunarak keyif almayı öğrenirler. Bebek bezinin temasından ya da altlarının silinmesi esnasındaki dokunuştan da hoşlanabilirler.
    2-3 yaş döneminde ise tuvalet eğitiminin başlaması ile birlikte bezsiz olan genital bölgenin farklı nesnelere dokunması ile yeni deneyimler edinirler. Tuvalet eğitiminin verildiği bu dönemde cinsel merak büyük oranda cinsel organların olduğu bölgeye odaklanır.
    3 -6 yaş aralığında ise bedeni ile ilgili öğrenme sürecine çevresel merakı da katarak bedenini akranları ile veya kardeşi ile kıyaslar, karşılaştırmalar yapar. Bakma ve dokunmaya dayalı sınırlı öğrenme araçlarına dil yeteneğini de ekleyerek cinsellik üzerine pek çok soru sorduğu döneme girer. Akranlar arasında dokunsal oyunlarda artış ya da mastürbasyon eğilimi görülebilir.
    İşte bu evrede ailenin yaklaşımı çok büyük önem taşır. Çocuğun ilgi ve merakına ebeveynin vereceği cevaplar ve takınacağı tavırlar ne kadar doğru ve yerinde olursa çocuğun ilk cinsel eğitim başarısı da o ölçüde doğru olacak; ergenlik ve yetişkinlikteki sorunları ile başa çıkma olasılığı da aynı ölçüde kolay olacaktır. Olumsuz yaklaşmak, çocukların sonraki yaşlarında cinsellikten utanmalarına neden olabilir ve aileleri ile sağlıklı iletişim kurmalarını, kendi cinsinin özellikleriyle barışık yaşamalarını engelleyebilir.
    Kendini keşfetmek için bedenine (genital bölgesine) dokunmakta olan çocuğa yasaklar koymak, ayıplamak, cezalandırmak, ellerine vurmak yapıcı bir çözüm değildir. Yasaklamak ve cezalandırmak bu merakı engellemeyecek, çocuk bulduğu ilk fırsatta tekrar merakını tatmin etmeyi deneyecek, ancak bu kez suçluluk duygusuna kapılacaktır.
    Cinsel eğitim için en uygun zaman çocuğun bedeni ile ilgili sorular sormaya başladığı zamandır. Durup dururken çocuğu karşımıza alıp ders anlatır gibi cümlelerle ona bir şeyler öğretmeye çalışmak çok doğal olan öğrenme sürecini yapaylaştırır. Burada önemli olan çocuğun neyi ne kadar merak ettiğini tespit edip ona uygun yanıtlar vermektir.
    Çocuğun ilgisinin dışında ya da gereğinden fazla ayrıntı içeren yanıtlar vermek çocuğun kafasını karıştırabilir. Aynı şekilde soruyu yanıtlarken takındığımız tavır da çocuğun olayı yorumlamasını etkiler. Soruları yanıtlarken unutulmaması gereken; ne çok ayrıntılı, ne de çok sade yanıtların verilmesidir. Yaşına uygun ve merakını tatmin edecek düzeyde ayrıntıya sahip yanıtlar tercih edilmelidir.
    3–6 yaş döneminde sıklıkla görülen kız çocuğun annesi gibi makyaj yapmaya çalışması, kıyafet ve ayakkabılarını giymesi, erkek çocuğun da babası gibi tıraş olmaya çalışması, onun tarzında gömlek ve ayakkabılar seçmesi doğal gelişimsel özelliklerdir ve cinsel kimlik gelişiminin ilk göstergeleridir. Ancak bazen tam tersine, erkek çocukların kızlar gibi külotlu çoraplara, tokalara merak sardığı, bebeklerle oynadığı; kızların ise saçlarını kısa kestirmeye ve erkek tarzı oyunlar oynamaya ilgi duyduğu durumlar ortaya çıkabilir.
    Karşıt cinsin davranışlarını model alan çocuklar için ilk önce gözlemci olup davranışın sebebi araştırılmalıdır. Dikkat çekme ya da sadece meraktan kaynaklanıyorsa zaten kısa bir süre sonra kendiliğinden sona erecektir; müdahaleye, paniklemeye gerek yoktur. Ancak bu davranışlar uzun süre devam eden bir hal aldıysa ve kendi cinsiyetine özgü davranışlar azaldıysa, bu aşamada mutlaka bir uzmandan yardımı almak gereklidir.
    Boşanma, ebeveynden birinin kaybı veya iş nedeniyle çok uzun süre evden ayrı kalması gibi durumlarda rol modeli eksikliği özdeşimi geciktirebilir ya da engelleyebilir. Bazen de belirli cinsiyetteki çocuğa sahip olma özlemi, aileyi çocuğu zıt cinsiyette yetiştirmeye yönlendirebilir. Bu durumda da ailenin sorunu çözmek için danışmanlık alması önerilir.
    Cinsel merak dönemine giren çocukların, sorularına yanıt getirebilecek en uygun kaynak ebeveyndir; ancak çoğu kez çocuk, ebeveynden aldığı bu ilk bilgileri çevrede gözlemleyerek doğruluğunu test etmek isteyecektir. Eğer okula gidiyorsa sınıf arkadaşlarını tuvaletteyken gözlemlemeye çalışacak ya da oyunlar sırasında öpmek ve dokunmak için fırsat kollayacaktır.
    Ebeveyninden doyurucu cevap alamazsa başka yetişkinlere ya da kendinden daha büyük çocuklara sorularını yöneltecektir. Uygun olmayan kaynaklara yönelen çocuğun bilgiyi kontrolsüzce elde etme ihtimali yüksektir. Bu kişiler çocuğunuza gelişim seviyesine uygun olmayan, kafa karıştıran, eksik ya da tamamen yanlış bilgiler verebilirler. Çocuğun uygun olmayan kaynaklara yönelmesini engellemek ve onu doğru eğitebilmek için her sorusunu uygun şekilde yanıtlamaya gayret edin. Yanıtını bilmediğiniz sorular olduğunda “bilmiyorum” demekten çekinmeyin. Sorunun cevabını araştırarak ona geri dönün. Her zaman size açılması ve güvenmesi için destek olun. Böylelikle ileriki yıllarda yaşanması muhtemel sıkıntılarla başa çıkmada çok daha başarılı olabilirsiniz.
    Çocuğunuzun gelişimine uygun cinsel eğitimi nasıl vereceğiniz konusunda sorularınız varsa uzmanımızdan yardım alabilirsiniz.

    Çocukluk Çağı Korkuları
    Korku, her insanda bulunan doğal ve olağan bir duygudur. Genellikle bilinmeyen, belirsiz şeylere karşı hissedilir ya da kontrol altına alınamayan durumlara karşı geliştirilir.
    Çocukluk çağı korkuları 3- 6 yaş aralığında sıklıkla görülür. Kişinin günlük hayatını engelleyecek düzeyde yaşanan korkulara ise “fobi” adı verilir.
    Çocukluk çağında yaşanan korkular genellikle şu konularla ilişkilidir: yalnız kalmak, bazı hayvanlardan, karanlıktan, canavarlardan, şimşek- yağmur gibi yüksek doğa seslerinden korkmak, ailesinden bir kişinin hastalanmasından veya ölmesinden korkmak.
    Ayrıca yaşantıya bağlı olarak doktordan, polisten, hırsızdan, karanlıktan, köpekten korkmak gibi tepkiler de bu yaş grubunda sıklıkla görülmektedir.
    Çocuklar korkularını kimi zaman sözlü olarak ifade etmekte, kimi zaman ise beden dili ile belli etmektedirler. Korkan çocuklar ebeveynlerini daha fazla yanlarında ve yakınlarında görmek isteyebilirler. Terleme, alt ıslatma, parmak emme, tırnak yeme, karın ağrısı, korkulu rüya görme gibi belirtiler verebilirler.
    Sizler de çocuğunuzda buna benzer davranışlar gözlemliyorsanız aşağıda sıralanan önlemleri alarak korkularını yenmesinde ona yardımcı olabilirsiniz.
    Korktuğu şeyler konusunda onu alaya almayın, “bundan da korkulur mu” demeyin.
    Ona istediğiniz davranışları yaptırabilmek için polis, iğne, köpek, böcek gibi korku verebilecek unsurları kullanmayın.
    Korkması muhtemel tv programlarını, filmleri izletmeyin; korkulu hikâyeler okumayın.
    Çevrenizde gerçekleşen olumsuz bir olay varsa (ör: komşunun evine hırsız girmesi) olayla ilgili yorumların çocuğunuzun yanında yapılmasına izin vermeyin.
    Kendi başınızdan geçen korkutucu durumlara nasıl tepki verdiğinizi gözden geçirin, çocuğunuza olumlu model olabilmek için davranışlarınızı düzenleyin.
    Korkabileceği ancak zorunlu olarak yapılması gereken etkinliklerde (ör: diş doktoru muayenesi) onu bilgilendirin ve duruma hazırlayın.
    Korkularını yenmesi için empati kurun ve onu yüreklendirin, gerekirse bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin.
    Çocuğunuz, bakıcısı ya da 3. bir şahısla ilgili olarak korkular yaşadığını söylüyorsa ya da bedensel olarak ifade ediyorsa konuyu mutlaka araştırın.