Etiket: Yaş

  • Cilt sıkılaştırma için ilk ışık esaslı çözüm : titan

    Yaş, genetik özellikler, hızlı kilo değişiklikleri, gebelik gibi birçok etkene bağlı olarak, ciltte gevşeme ve sarkmaların oluşması doğal yaşamın bir parçasıdır. Kadın ya da erkek birçok insan için önem taşıyan bu sorunla ilgili olarak, cildi sıkılaştırıcı yöntemler üzerinde sürekli olarak araştırmalar yapılmaktadır.

    Cilt sıkılaştırmada kullanılan yöntemler nelerdir?

    Cerrahi müdahale, mezolifting, myolifting, oksijenterapi, LPG (derin doku masajı) gibi yöntemler uzun zamandan beri kullanılmaktadır.

    Ancak son dönemlerde, etki mekanizması yönüyle tüm bu uygulamalardan farklılık gösteren, TİTAN yöntemi denen ve oldukça etkin başka bir seçenek daha uygulanmaktadır.

    TİTAN uygulaması nedir? Estetik dünyasına getirdiği yenilikler nelerdir?

    TİTAN uygulaması, cerrahi olmayan, güvenli ve bir kızıl ötesi ışık kaynağı kullanımı ile cildi sıkıştırarak, yaşlılık izlerini geri çevirebilen bir yöntemdir.

    Estetik dünyasına getirdiği en önemli yenilik, sarkmış olan cildi sıkılaştırma yolu ile germe işlemini, cerrahi uygulanmaksızın, bir ışık kaynağı kullanarak yapan ilk sistem olmasıdır.

    Ayrıca, TİTAN uygulanan kişi, yüz bölgesi tedavi edilmiş olsa bile, uygulamadan hemen sonra rahatlıkla işine ve sosyal yaşamına dönebilmektedir.

    Etki mekanizması nedir? Yaşlılık izlerini nasıl geçiriyor?

    TİTAN, dermis’i (derinin alt tabakası) ısıtarak kolajenin çekmesini sağlar; ancak bu sırada epidermis’i (derinin üst tabakası) sürekli soğutarak korur. Buna ek olarak, TİTAN uzun dönemde kolajenin yeniden yapılanmasını uyararak hastaların daha genç görünümlü bir cilde sahip olmasına yardımcı olur.

    TİTAN vücutta hangi bölgelere uygulanabilir?

    Bu yöntem, yüz, boyun, karın, kalça ve kollar dahil olmak üzere, tüm vücuttaki gevşek ve sarkmış cildi sıkılaştırmak ve kaldırmak için kullanılabilir.

    En iyi sonucu verdiği bölgeler nelerdir?

    Tüm vücuttaki gevşemiş ve sarkmış olan ciltte genellikle iyi sonuçlar ortaya çıkmaktadır; ancak, karın, yüz ve submental (gıdı bölgesi) bölgede daha çarpıcı sonuçlar alındığı gözlenmiştir.

    En az kaç seans uygulanması gerekir?

    Genelde 2 seans uygulanır. Ancak, kişinin yaşına, cilt yapısına ve yanıtına göre değişmekle birlikte, 6 ay bekleyip gerekirse 3. uygulama da yapılabilir.

    Uygulanan bölgelerde etkisi ne kadar sürer?

    ABD’de ilk çıktığı tarihten beri kullanan doktorların verdiği raporlara göre, yaklaşık 1,5 yıl önce uygulanan ilk vakalarda TİTAN’ın etkileri hala devam etmektedir. Bunun ötesinde bir süre verilmesi şu an için gerçekçi değildir.

    Yaş sınırlaması var mı? Kaç yaşındaki kişilerde en iyi sonucu verir?

    Titan uygulaması için bir yaş sınırı yoktur; ancak, 60 yaş öncesi hastalarda daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Hastanın yaşının genç olması sonuçlar açısından önemli bir avantaj oluşturur.

    Erkeklerde de uygulanabilir mi?

    Sonuçlar açısından cinsiyetler arasında hiçbir ayrım yoktur.

    Yan etkisi var mı?

    Bilinen hiçbir yan etki yoktur.

    Kesinlikle uygulanmaması gereken kişiler var mı?

    Hamileler ve kanser tedavisi gören kişilere uygulanması önerilmez.

    Diğer yöntemlere göre avantajları nelerdir?

    Titan uygulaması:

    *Güvenli, rahat ve cerrahi olmayan bir yöntemdir.

    *Tüm bedendeki gevşek ve sarkmış cildi tedavi edebilir. *Uzun dönemli olarak kolajenin yeniden yapılanmasını uyarır.

    *Sürekli epidermal soğutma sağladığı için cilt sağlığı yönünden güvenlidir.

    Anti-aging yöntemleri içinde maliyet olarak sıralamadaki yeri nedir?

    Cerrahi uygulamaya göre çok daha ucuz olarak kabul edilebilir.

  • PAP SMEAR …

    PAP SMEAR …

    Pap smear (veya smear testi) jinekolojide kullanılan bir  tarama testidir. Serviks (rahim ağzı) kanserlerinin tarama testi olarak kullanılan bu test erken tanı sağlama olanağı sunmaktadır. Rahim ağzından alınan hücre örneklerinde görülen anormal hücreler kanser öncüsü lezyon olabilir ve erken tanı sayesinde kanser gelişmeden önlenebilir.

    Test ne zaman yapılmaya başlanmalı? 

    Servikal kanserin erken teşhisine yönelik PAP smear taramasıyla ilgili olarak Amerikan Kanser Derneği (American Cancer Society, ACS), kadınların ilk cinsel deneyimden 3 yıl sonra veya cinsel hayatı aktif olsun ya da olmasın 21 yaşına geldiklerinde, 30 yaş ve üzerinde her 3 yılda bir kez PAP smear testi yaptırmalarını önermektedir. 30-65 yaş arası pap smear ve Hpv test (combi test olarak) her 5 yılda bir kez önerilmekte ,sadece Pap smear testi yapılacaksa yine her 3 yılda bir kez yapılması önerilmektedir.

    Amerikan Obstetrisyen ve Jinekologlar Kurulu (American College of Obstetricians andGynecologist, ACOG), hayatı boyunca herhangi bir dönemde veya halen cinsel aktif olan ya da 21 yaşına gelmiş tüm kadınların yıllık pelvik muayene ve her 3 yılda bir kez PAP smear yaptırmalarını, 30-65 yaş arası pap smear ve Hpv test(combi test olarak) her 5 yılda bir kez önerilmekte, sadece Pap smear testi yapılacaksa yine her 3 yılda bir kez yapılması önerilmektedir. 21 yaş altında Pap smear rutin inceleme olarak önerilmemektedir.

    PAP SMEAR TESTİ YAPILMA SIKLIĞI TABLOSU

    YAŞ                         ACS American Kanser DerneğiACOG  Amerikan Obstetrisyen ve                                                                                                              Jinekologlar Kurulu

    21 – 29    Her 3 Yılda 1 Kez

    30 Yaş ve Üstü              Her 3 Yılda 1 Kez veya HPV testi ile PAP Smear Testi kombine edildiğinde Her 5 Yılda 1                                        Kez Yapılmalı    

    Smear testi ne zaman sonlandırılmalı ?

    Total Histerektomi (Rahimin alınması) ameliyatından sonra (eğer rahim ağzında kanseröz veya prekanseröz (kanser öncüsü) lezyon saptanmamışsa rutin Pap smear testi sonlandırılabilir. 65-70 yaşın üzerinde ve son 10 yılda anormal PAP test sonucu olmayan, üç veya daha fazla normal PAP test sonucu olan kadınların servikal kanser tarama programından çıkarılmaları önerilmektedir.

    Smear testinin iyi sonuç vermesi için test öncesi dikkat edilmesi gereken hususlar; Smear testi öncesi iki gün süreyle cinsel ilişkiden, bölgeyi antiseptikli sıvılarla yıkamaktan, sperm öldürücü köpük, krem veya jel kullanmaktan kaçınılmalıdır.

    Pap smear testi sonucu anormal gelirse ne yapılır?

    Pap smear testi anormal gelirse kolposkopi ile ileri bir inceleme yapılır ve gerekli görülen yerlerden biyopsi alınır ve patolojik inceleme yapılır..

  • HPV (HUMAN PAPİLLOMA VİRÜS)

    HPV (HUMAN PAPİLLOMA VİRÜS)

    Özellikle kadınlarda serviks kanseri (rahim ağzı kanseri) oluşumuna neden olan bir virüstür. Ayrıca vulva, vajina, anal bölge, orofarenks kanserleri ile ve genital siğillerle yakın ilişkilidir. Serviks kanserlerinin neredeyse tamamında HPV DNA izole edilmektedir

    HPV virusunun yaklaşık 100 tane değişik tipi bulunmaktadır. Serviks kanseri (Rahim ağzı kanseri) ile ilgili olan tipleri; HPV 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, ve 68 olarak bilinmektedir. Özellikle Tip 16 ve 18 çok sık görülmektedir ve Serviks kanserinde izole edilen HPV virüslerinin % 50′ sinde HPV Tip 16 bulunmuştur.

    HPV aşısı 2006 yılında onaylanmış ve kullanılmaya başlanmıştır ve 9-26 yaşları arasındaki genç kızlara ve kadınlara yapılmak üzere lisansı alınmıştır.

    HPV aşılamaları anogenital kanser ve genital siğil sıklığını anlamlı ölçüde azaltabilir. Amerika’da 2006-2010 yılları arasında 14-19 yaşlarındaki kadınlarda aşı tipi HPV sıklığı % 56 oranında azalmıştır.

    HPV aşıları kaç çeşittir?
    HPV aşıları 3 çeşittir.

    Aşılama zamanı ne zaman olmalıdır?
    Kız çocuklara(ve hatta erkek çocuklara) Anogenital kanser ve siğillerin sıklığını azaltmak için 11-12 yaşlarında HPV aşısı önerilmektedir.
    Bivalan,Quadrivalan ve 9-valan aşılar 9-26 yaş kadınlarda önerilmektedir.Kızlara daha erken yaşlarda (15-26 yaşa karşılık 9-14 yaş) ve özellikle cinsel aktivite başlamadan önce aşılama yapıldığında daha iyi bir koruyuculuk elde edilmektedir.

    Aşıların uygulama şekli ve sayısı nasıl olmalıdır?
    Her 3 aşı da 0,1-2 ve 6 aylık bir planlamayla 3 dozluk seriler halinde verilmektedir (booster aşı uygulaması yoktur). İkinci veya üçüncü aşının dozunda bir gecikme olursa serilerin yeniden başlatılmasına gerek yoktur

    Aşılar güvenli midir?
    Her üç HPV aşısı için emniyetlik verileri güvenlidir, 60 milyondan fazla dağıtılan aşı ile yapılan aşılamada ciddi olumsuz etki saptanmamıştır. Aşılama sonrası aşılama yerinde hafif ağrı ve sızı olabilir, aşıya karşı allerjik reaksiyon gösterenler aşılanmamalıdır.

  • İki Doğum Arası Süre Ne Kadar Olmalı ?

    İki Doğum Arası Süre Ne Kadar Olmalı ?

    İlk bebeğe sahip olduktan sonra çiftler aynı duyguyu tekrar yaşamak ve yeniden çocuk sahibi olmak isterler. Kalabalık bir aileye sahip olmak ve çocuklarının bir kardeşe sahip olması çoğu çiftin hayalidir.

    Eski dönemlerde bu durumun sakıncası dahi sorgulanmazken günümüzde gerçekleşen doğumun ardından yeni bir doğumun gerçekleşmesi için ne kadar sürenin gerekli olduğu çiftlerin merak ettiği önemli konulardan birisidir.

    Doğum çok kompleks gibi görünen fakat oldukça basit, fizyolojik bir olaydır. Kadın vücudunda hormonlar, rahim ve bebek mükemmel bir uyum içerisinde çalışarak doğumun gerçekleşmesini sağlar.

    Kadın vücudunda kompleks bir çalışma ile gerçekleşen “iki doğum arasındaki süre ne kadar olmalıdır?”

    Toplumumuzda “birlikte büyüsün” gibi düşüncelerle sahip olunan çocukların arasında çok yaş farkı bulunmamaktadır. Çoğu kardeşlerin arasındaki yaş farkı oldukça düşüktür. Ancak kadının iş hayatında eski dönemlere göre daha aktif yer alması, hayat pahalılığı gibi sebeplerden en önemlisi de bilinçli olmaktan ötürü bu duruma günümüzde nadiren rastlanmaktadır.

    Günümüzde çoğu çift kültürel ve ekonomik nedenler dolayı yani dış faktörlerden ötürü tek çocuğa sahip olmaktadırlar ancak bazı çiftler de çocuğunun bir kardeşi olmasını istedikleri için 2 ya da daha fazla çocuğa sahip olurlar. Eski dönemlere oranla çiftler ve özellikle kadınlar kadın doğum ile ilgili bazı konularda daha bilinçli. Bu nedenle eski dönemlere oranla bilinçsiz kalınan gebelik ya da yapılan doğum oranı bir hayli düşüktür. Asıl konumuz olan “iki doğum arasındaki süre ne kadar olmalıdır?” sorusunun yanıtına dönmek gerekirse;

    Gebelikler arasında olması gereken süre, doğumun gerçekleştiği günden ikinci gebeliğin başladığı güne kadar geçen süreye göre hesaplanmaktadır. Yani her iki gebeliğin başlangıçları arasındaki süreye göre, iki doğum arasındaki süre hesaplanmaktadır. Dünya sağlık örgütü (WHO) gebelik arasındaki sürenin 2 yıldan az olmasının birtakım riskleri beraberinde getirdiğini ortaya koymuştur. Özetle 35 yaş altında kadınlarda iki gebelik arası 2 yıl; yaş ilerlemesi faktöründen kaynaklı da 35 yaş üstü kadınlarda da 1 yıl ara vermek gerekmektedir. Sezaryen doğum yaptıktan sonra tavsiye edilen en uygun ara normal doğum ile aynıdır. 2 yıldan kısa aralık olması haricinde 5 yıldan uzun aralık olması da ikinci gebelikte bazı riskleri arttırdığı yapılan araştırmalar sonucunda belirlenmiştir. Bu araştırmalar iki normal doğum, iki de sezaryen doğum yapan kadınlar üzerinde yapılmış ve araştırmaların neticesinde iki doğum arası uygun olan sürenin altında doğum yapan annelerin çocuklarında riskle karşılaşılma olasılığının arttığı saptanmıştır.

    Kadınlarda iki doğum arası sürenin uygun olmaması halinde karşılaşılabilecek olan söz konusu riskler;

    1. Kadında anemi riski artar.
    2. Erken doğum ve PPROM riski
    3. Doğumsal anomali
    4. Bebeğin düşük kiloya sahip olması
    5. Otizm
    6. Ölü doğum
    7. Bebeğin anne sütünü kısa bir süre emmesidir.

    Peki, kadın düşük yaptığı takdirde yeniden gebeliğin gerçekleşmesi için ne kadar süre beklemelidir?

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düşük yapan kadınların yeniden gebe kalabilmek için en az 6 aylık bir süre beklemeleri uygun görülmüştür.

  • Kadınlar için ideal annelik yaşı

    Kadınlar için ideal annelik yaşı

    Kadınlar için ideal üreme yaşı 21-33 arasıdır. Ancak modern toplumlarda evlenme yaşı ve buna bağlı olarak gebelik yaşı giderek gecikmektedir. Günümüzde, özellikle kadınların iş hayatında aktif rol almasının artışıyla birlikte, doğurganlıklarını ertelemeleri söz konusudur. İleri yaşta bebek doğuran, özellikle ilk bebek için 30’lu yaşlarını bekleyen pek çok kadın mevcuttur. Tıptaki gelişmelere paralel olarak gebelik takibindeki gelişmeler de ileri yaş gebeliklerini teşvik eder bir hal almıştır. İleri yaşta anne olmak isteyip normal yollarla anne olamayan kadınların, ortalama 35 yaştan sonra yumurta sayılarının azalması veya yumurtaların kalitesinin bozulması nedeniyle Tüp Bebek’te de gebelik oranları düşmektedir. Bu nedenle çocuk sahibi olmak isteyen kadınlara gebeliği geciktirmemeyi öneriyoruz. Bu yaş grubunda zaman, gerçekten kritik önem taşımaktadır. En kısa sürede en etkili tedaviye geçmek, izlenecek en doğru yoldur. 40’lı yaşlarda gebe kalma olasılığı, azalan yumurta rezervi nedeniyle %50 civarında azalır. Gebelik olsa bile, düşük riski de %30 civarındadır. Tüp bebek yönteminin başarıya ulaşması için kadının yumurtalıklarında yumurta kalitesi büyük önem taşımaktadır. Yumurta azalması veya kalitesinin bozulması, bazı durumlarda daha erken yaşta olabilmektedir. 

  • Gebe Kalmayı Kolaylaştıran 10 Püf Nokta

    Gebe Kalmayı Kolaylaştıran 10 Püf Nokta

    Hamile kalmayı planlayan çiftlerin dikkat etmesi gereken unsurlar nelerdir? Hamileliği kolaylaştırailecek faktörler ve bir süre denemelerine rağmen neden çocuk sahibi edinmeyen çiftlerin merak ettikleri soruların temeli bu şekildedir. Öncelikle düzenli ve korumasız olarak ilişkiye girildiği halde 1 sene içerisinde beklenen hamilelik gerçekleşmemişse çok büyük ölçüde çiftlerden birisinde kısırlık bulunmaktadır. Bu durumda çiftlerin doktora başvurmaları ve kısırlık tedavisi olmaları gerekmektedir. Bunun dışında kadın yaşına bağlı olarak hamile kalınamaması ile karşı karşıya kalınabilir. Çünkü 35 yaş üstü kadınlarda östrojen hormonundaki azalmaya bağlı olark doğurganlık azalmaktadır. Hamile kalmak için kadınların en ideal yaş aralığı 20 ile 30 yaştır. Bu dönem kadınların en çok doğurganlık içerisinde oldukları dönemdir.

    Gebe kalmayı kolaylaştırmanın 10 püf noktası
    Yumurtlama döneminde ilişkiye girin
    Kadınlarda hamilelik durumu, erkekteki spermin kadın yumurtalıklarındaki yumurtalar ile birleşip döllenmesi ile gerçekleşmektedir. Ancak spermin yumurtalıklara girip döllenmesi ve ardından rahme tutunması kolay bir durum değildir. Bunun için özellikle kadınların iki adet dönemi arasında doğurganlık ve cinsel isteklerinin arttığı dönemde çiftlerin ilişkiye girmeleri çok önemlidir. Kadının son adet gününden geçen 11. ve 16. günler arasındaki süreç, doğurganlık oranının zirve yaptığı dönemlerdir.  Bu dönemde çiftlerin bulunabilecekleri ilişki gebelik için olumlu sonuçlar verecektir. Ayrıca haftada iki ya da üç kez ilişkide bulunulması tavsiye edilmektedir. Ancak her kadındaki yumurtlama dönemi farklılık gösterebileceğinden, tıp kadınlar için kolaylaştırı imkanlarda sunabilmekte. Yumurtlama gününün hesaplanabilmesi için evlerde yapılabilecek yumurtlama (ovulasyon) testlerini de kullanabilirsiniz.

    Düzenli olarak cinsel ilişkiye girin
    Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin haftada en az iki ya da üç kez düzenli olarak cinsel ilişkide bulunması hamilelik şanslarını yüksek ölçüde arttıracaktır. Her gün birden fazla ilişkide bulunulması hamilelik şansını daha fazla arttırmayacaktır. Çünkü spermin rahimle buluştuktan sonra orada üç gün kadar yaşayabilmektedir. Bu yüzden çiflterin haftada 2 ya da 3 kez cinsel ilişkide bulunmaları daha yararlıdır. Böylelikle erkekteki sperm miktarında da azalma olmaz. Her gün ilişkiye giren ve boşalma yaşayan erkeğin sperminde ve sperm üretiminde ciddi oranda azalma yaşanabilir. Bunun yerine gün aşıra yaşanan cinsel birleşmede erkeğin spermleri birikeceği için daha verimli ve kaliteli olacak bu durumda hamile kalınmasını daha da kolaylaştıracaktır.

    İlişiki esnasında doğru boşalmanın önemi
    Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin ilişki esnasında dikkat etmesi gereken noktalardan birisi de birleşme esnasında erkeğin yaşadığı boşalma anıdır. Erkek ilişki esnasında boşalmaya başladığında vajinanın tamamen içine boşalması ve penisini hemen dışarı çıkarmaması gerekmektedir. Böylelikle sperminin tamanını kadının yumurtalıkları ile buluşturma şansını yakalayabilir. Kadının da ilişki sonrasında 15 dakika kadar ayağa kalkmadan sırt üstü yatması önerilmektedir. Hemen kalkılması durumunda spermlerin dışarı akmasına neden olabilir ve bu da beklenen gebeliği engelleyebilir. Kadın sırt üstü yattığı sırada bir miktar spermin dışarı çıktığı görülebilir. Bu normal bir durumur, içeride kalan spermler hamilelik için yeterli olabilecektir.
    Hamilelik çalışmalarının yürütüldüğü dönemde sigara ve alkolden uzak durulmalıdır
    Sigara içmek ve aşırı alkolün tüketilmesi erkek spermlerinde ciddi oranda azalma meydana getirebilmektedir. Erkek sperminin azalması durumunda, spermeler yumurtalıkla buluşsa bile yetersiz sperm miktarından dolayı rahime tutunamayabilirler. Bu durumda hamilelik şansı çok büyük ölçüde azaltmaktadır. Bu yüzden çiftlerin hamilelik çalışmalarını yürüttükleri dönemde sigara ve alkolden özellikle uzak durmaları gerekmektedir.

    Stresten uzak durun
    İki ya da üç birleşme sonucu hamilelik hemen gerçekleşmeyebilir. Bu durumda çiftlerde sıkıntı yaratabilmektedir. Çiftlerin bu dönemde yaşadıkları kaygıların sebeplerinin nedeni stres olmalarıdır. Stres hamileliği olumsuz yönde etkileyen çevresel faktörlerdendir. Çiftler ilk denemelerinde beklenen gebelik sağlnamamışsa hemen umutsuzluğa kapılmamalıdırlar. Hamilelik çalışmalarına devam etmeleri ve kendilerini stresten korumaları gerekmektedir.

    Doğru ilaç kullanımı
    Bu dönemde çiftler kullandıkları ilaçlara dikkat etmeleri gerekmektedir. Çünkü kadın ya da erkeğin kullandığı ilaçlar çiftlerin çocuk sahibi olmalarını engeleyebilir. Örneğin anne adayının kullandığı bir ilaç yüzünden yumurtlama işleme gerçeklemeyebilir. Aynı şekilde erkek bireyin kullandığı ilaç iktidarsızlık, erken boşalma ya da sperms sayısında azalmaya neden olabilir. Bu dönemde kullanılan tüm ilaçların kadın doğum uzmanı bir doktoruna gösterilip, ilaç kullanımının kesilip kesilmeyeceğine karar verilmesi önemlidir.

    Kafeini azaltın
    Kafeinli ürünlerin özellikle de kahvenin direkt olarak hormonlara etkisi olabildiği için çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin bir süre uzak kalması gereken ürünlerdendir. Bu yüzden çiftlerin bir süre kafein içeren içeceklerden kendilerini uzak tutmaları gerekmektedir.

    Doktor gözetiminde olun
    Birden fazla kez ilişkide bulunulmasına rağmen çiftler çocuk sahibi olamadılar ise ortada hemen korkulacak ya da umutsuzluğa neden olacak bir durum yoktur. Böyle durumlarda uzman bir kadın doğum uzmanına başvurulabilir. Çünkü erkek de ya da kadında medikal bir hastalık olabilir bu durumda doktor tedavisi ile mümkündür. Ayrıca doktorunuzda alacağınız tavsiye de hamilelik yolunda çiftlere önemli avantajlar sağlayacaktır.

    Beslenmenize dikkat edin
    Eğer ki anne adayı hamile kalmak istediği dönemde diyet yapıyorsa derhal diyetini bırakmalıdır. Çünkü kadın vücuduna giren kalori alımı düştüğü zaman üreme hormonlarında da aynı oradan düşüş yaşanmaktadır. Ancak bu demek oluyor ki aşırı kalori alın ve üreme hormonlarınız artış göstersin. Bu da yanlış bir kanıdır. Hamile kalınmak istenilen dönemde doğru ve dengeli beslenme yeterlidir. Özellikle A ve D vitamini içeren yiyeceklerin yenmesi özellikle tavsiye edilmektedir.

    Ağrı kesici kullanımına dikkat edin
    Ağrı kesiciler hem doktor önerisi hem de reçetesiz alınabildikeri için ulaşımı çok kolay ilaçlardandır. Çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin dikkat etmesi gereken bir diğer unsur ise, bireylerin istedikleri zaman ağrı kesici kullanmalarıdır. Örneğin kadının yumurtlama dönemi kullanacağı ağrı kesici kadındaki üreme hormonlarına olumsuz yönde etki edebilmektedir. Ağrı kesici kullanımının bu dönemde dikkat edilmesi çok önemlidir. Kullanılması çok gereksinim duyulur ise muhakkak doktora danışılarak kullanılması önerilmektedir.

  • Az Gelen Adet Kanaması

    Az Gelen Adet Kanaması

    Adetin az gelmesi veya adet siklusunda meydana gelen adet kanamasının az olmasına tıp literatüründe “Hipomenore” denmektedir. Adet kanamasının az gelmesinin birçok nedeni olabilmektedir. İlerleyen kadın yaşına bağlı olarak adet kanamalarının miktarlarında azalma olabilmektedir. Doğum kontrol gibi hapların da kullanılması adet kanamasının miktarını azaltan bir başka faktörlerdendir.

    Adetin az gelme nedenleri?
    Adet kanamasının miktarının az olmasının nedeni genellikle hormonlar ile alaklı bir durumdur. Kadın vücudundaki hormonal bozukluklar veya değişen hormonlara bağlı olarak adet kanamasının da miktarında azalmalar yaşanabilir. Özellikle çevresel etkenlere bağlı olarak meydana gelen stres de adet miktarını etkilemektedir. Bir olay karşısında kadının verdiği tepki (aşırı stres, travma, şoke olma durumu) hormonlarına etkileyebilmektedir. Değişen hormonlarda adet sikluslarındaki kanama miktarında azalmaya sebep olabilmektedir.

    Adet kanamasının az olmasının bir diğer nedeni de kadının yaş grubudur. Özellikle 40 yaşını geçmiş kadınlar menopoz riski ile karşı karşıyadılar. Kadının vücudundan östrojen hormonu yavaş yavaş çekilmekte ve doğurganlığı da azalmaktadır. Tüm bu etkenlere yani kadınlık hormonlarının azalmasına bağlı olarak da adet kanamasının miktarında azalma yaşanabilmektedir.

    Rahim içinde meydana gelen enfeksiyonal yapışıklıklar da adet döneminde yaşanan kanamanın azalmasına neden olabilmektedir. Yapışıklığın derecesine bağlı olarak adet miktarı da değişim gösterecektir. Eğer ki rahimdeki yapışıklıklar çok ileri derecedeyse hiç adet kanaması gerçekleşmeyedebilir.

    Aktif bir cinsel yaşamı olan kadınlardaki adet kanamasının azalması halinde mutlaka gebelik şüphesi akla gelmelidir. Eczaneden alınacak gebelik testleri ile yapılacak olan test ile, kadın hamile olup olmadığını rahatlıkla anlayabilir.

    Az gelen adet kanamaları sonrasında ne yapılmalıdır?
    Özellikle 20 ile 35 yaş grubu arasındaki kadınlarda az miktarda gelen ve 2 günden daha kısa süren adet kanamaları karşısında mutlaka uzman bir hekime başvurmak gerekmektedir. Az gelen adet kanamasının yüksek oranda sebebi hormonal bozukluklardır. Ancak bunun anlaşılabilmesi içinde kadınlık hormonunun yeterli salgılanıp salgılanılmadığına bakılması gerekmektedir. Bu tespit için klinik ortam şarttır ve ancak doktor gözetiminde yapılması gereken testlerdir. Doktor tedaviyi, kadının adetinin az gelmesine sebep olan etkene göre belirleyecektir.

    Normal bir adet kanamasının miktarı ne olmalıdır?
    Normal bir adet kanamasının miktarının tespit edilmesi ve normal olup olmadığına karar verilmesi biraz zordur. Bu durum her kadının ped değiştirme sıklığının farklı olmasıyla alakalıdır. Ancak normal şartlar altındaki bir adet kanamasında kadının günde 2 ped değiştirmesi normal kabul edilmektedir. Bazı kadınlar aşırı hassas ve titiz olduklarından dolayı çok hafif bir kan pıhtısı dahi görseler pedlerini değiştirebilmektedirler. Ortalama olarak günlük 1 veya 2 ped değişimi normal adet kanamasının miktarını göstermektedir. Unutulmaması gereken bir diğer faktör de adet kanamasının en az iki gün boyunca devam etmesi gerektiğidir.

  • Neştersiz güzelliğin haritası

    Yüzümüz vücudumuzun bir parçası hatta aynasıdır; yüz ve vücut cildimiz bir bütündür. Yüzümüzün güzelliğini oluşturan ise bu bütünlüğün birbiriyle uyum içinde olmasıdır. Eğer alnımızda kırışıklıklar çok veya göz çevresi kırışıklıklarımız göze batıyor ya da kaşlarımızı çok çatıyoruz diye iki kaş arasında adeta bir oluk oluşmuşsa bu bizi elbette olduğumuzdan daha yaşlı, sert ifadeli veya yorgun gösterebilir.
    Ayrıca ciltte damarlarda belirginleşme-kızarıklık, bölgesel koyu ve açık lekeler olabilir. Bu durum ciltteki fotohasarın göstergesidir, bu da önemli bir yaşlılık göstergesidir. Daha ileri yaşlarda kırışıklıklar dışında dokuda çökmeler ön plandadır. Örneğin şakak kemiklerinin incelmesi ve bu bölgenin cildinin incelmesi ve yağ dokusunun azalması yüz ovalinin tersine dönmesine neden olur. Yani yüzümüz gençken üçgenin tepesi aşağıdadır, çenemiz sivridir, ancak yaş ilerledikçe bu durum tersine dönmektedir. Benzer şekilde dudaklarda incelme ve dişlerde mine kaybı ile beraber ağız çevresi de yaşlanmaya eşlik eder.

    Yüzümüzün 1/3 üst bölgesi mimik kaslarının hareketleri ile ilişkili olarak kırışmaktadır. Bu amaçla mimik kaslarını gevşetmek için kas gevşetici bir ilaç olan botox kullanılmaktadır. Yıllardır çocuklar da dahil olmak üzere bir çok hastada büyük kas gruplarında kas gevşetici olarak yüksek dozlarda kullanılmaktadır. Bir toksindir ve bu toksin aynı içtiğimiz antibiyotikte olduğu gibi veya olduğumuz aşılardaki gibi bakterilerden elde edilmektedir. Kendini kanıtlamış bir ilaç olup sonradan ortaya çıkacak bir yan etki beklentisi de yoktur. Yüzdeki mimik kaslarını gevşetmek için kullanılan dozlar son derece düşük dozlar olup, etkisi geçtiği zaman aynen botox yapmaya başladığı ilk noktaya geri döner, daha kötüye gitmesi diye bir şey yoktur. Tam tersi kasları çalıştıran sistemlerde kaslar hep bu sisteme ihtiyaç duyabilmekte ve bağımlı bir işlem haline dönebilmektedir. Bu yöntemle ise kaslar az çalışarak üzerindeki cildi de az hareket ettirdiği için çizgiler azalmakta hatta eğitildiği için daha iyi görünebilmektedir.

    Alın
    Alındaki kırışıklıklar mimik hareketlerine bağlı olup zamanla derinleşebilir. Özellikle mimik kırışıklıklarının yaşla ilgili değil mimikler sırasında cildin hareketiyle olduğunu söyleyebiliriz. Bazen çok genç birinin çok fazla kırışıklığı olduğunu görebiliriz çünkü mimiklerini çok kullandığı için. Bu bölge ayrıca güneş ışınlarına da en fazla maruz kalan bölge olduğu için kırışıklıklar çok daha çabuk ortaya çıkmaktadır. Alın kırışıklıkları için botox uygulanabilir. Botox bu bölgedeki kasların gevşetilmesi, çizgilerin açılmasında çok etkilidir.

    Göz kenarı
    Göz kenarındaki kaz ayağı tabir edilen çizgilenmeler için yine botox uygulanabilir. Aynı şekilde mimikleri gevşeterek çizgileri yok eder.
    Bu bölgeye sürülen kremler ise eğer meyve asitli ise çok yüzeyel çizgileri giderebilmekte ve cildin yapılanmasına katkıda bulunabilmektedir.

    Kaş arası
    Kaş çatma çizgileri kişiyi aslında olmasa da gergin ve stresli gösterir. Bu çizgilerden kurtulmanın yolu botox’la mümkündür. Çok derin kırışıklarda botox ve dolgu uygulamaları beraber kullanılır. Dolgu maddelerinden özellikle hayvansal olmayan allerji riski olmayanlar tercih edilmelidir.

    Yanak- burun arası (nasolabial) çizgileri
    Bu bölgede çizgi oluşmasında ön planda mimikler sorumlu değildir. Cildimiz yer çekimine karşı koymaya çalışırken ki bu görevi kollajen-elastik liflerle ve kaslarla yaparlar, zamanla bu bölgedeki dokularda azalma, yerçekimine bağlı sarkmalar ortaya çıkabilmektedir. Çünkü hücrelerimiz ilerleyen yaşla birlikte daha az lif sentezleyebilmekte üstelik akıntıya kürek çekmektedirler. Bir de üzerine azalan yağ dokusu ve suyunu kaybetmiş bir dermis tabakası ilave olunca burası çökmekte ve oluk şeklinde iki tarafta çizgi oluşmaktadır. Bu bölgenin en iyi tedavisi hazır dolgu malzemeleri ile olmaktadır.

    Dolgu Malzemeleri
    Hayvansal ham madde içermeyen, stabilize Hyaluronik asittir. Deriye zerkedildiği zaman, vücudun kendi hyaluronik asiti ile birleşerek hacim yaratır. Bu hacim ile dudakların dolgunlaştırılması, çizgilerin, kırışıklıkların ve yüz kıvrımlarının tedavi edilmesi sağlanmaktadır. Hızlı ve kolay uygulanmasının yanı sıra, görülebilir sonuçların hemen elde edilmesine olanak sağlar.
    Vücudun kendi hyaluronik asit yoğunluğunun azaldığı bölgelere enjekte edilir. Enjekte edildiği bölgelerde hacim oluşturarak boşalmış bölgede dolgunluk sağlar. Sonuçlar aynı anda görülebilir ancak haftalar içinde daha iyi olabilmektedir. Hyaluronik asit kendi ince steril enjektörü ile, kırışıklık altındaki bölgeye dermis içine enjekte edilerek uygulanır. Gereken enjeksiyon sayısı, kırışıklığın derinliğine ve uzunluğuna bağlı olarak değişir. Birkaç adet enjeksiyon gerekebilir.

    Hyaluronik asit, bakterilerle ayrışabilen diğer dolgu maddeleri gibi hayvansal kökenli değildir. Bu dolgu, allerjik reaksiyonları en aza indirgediği gibi, hayvanlara özgü hastalıkların insanlara taşınmasına da engel olmaktadır.

    Dolayısı ile hyaluronik asit kullanımı tamamen güvenli olmakta ve tedavi öncesi herhangi bir test uygulaması gerektirmemektedir.Dolgu maddesi enjeksiyonlarından sonra normal aktivitelerinize hemen geri dönebilirsiniz. Tedavi yapılan bölgeye bağlı olarak sonuçlar, 3-6 ay arasında bir süre için kalıcı olurlar. Tekrarlayan seanslar sayesinde kalıcılık süresi 1 yılı aşan vakalar bildirilmektedir.

    Burun üstü (tavşan) çizgileri
    Burun sırtında oluşan verev çizgilerdir. Birkaç noktadan yapılan botox uygulaması ile giderilmesi mümkün olabilmektedir.

    Çekik göz
    Asya tipi gözlü hastalarda göz çeperinin daha oval olması istenebilir. Bu tip hastalarda gözün hemen altından birkaç noktaya yapılan Botox enjeksiyonu ile alt göz kapağı daha oval hale getirilebilir.

    Üst dudak (sigara) çizgileri
    Dudağın üst kısmında oluşan dikey çizgilerdir. Botox enjeksiyonu ile bu çizgilerin hafifletilmesi mümkündür. Ayrıca dudak kenarına kontür uygulaması şeklinde yapılan dolgu uygulamaları da son derece güzel olmaktadır.

    Dudak kenarı eğimi (Marionette çizgileri)
    Bazılarının dudak kenarı aşağıya dönüktür bu durum kişiye üzgün bir ifade verir. Dudak kenarını aşağıya çeken kaslara botox enjeksiyonu yaparak bu durumdan kurtulmak mümkündür.

    Çene çizgileri
    Çene ortasında kırışıklık veya pütürlü bir görünüm varsa Botox ile çeneye bir veya iki noktadan yapılan uygulama ile bu durumu gidermek mümkün olabilmektedir.

    Damak görünümü (Gummy smile)
    Bazıları güldüğü zaman üst dişetleri görünür. Botox enjeksiyonları ile bunu gidermek mümkün olabilmektedir.

    Boyun çizgileri (Platisma)
    Bazı kişilerde boyun kasları gözle görülür şekilde belirginleşir. Botox uygulamaları ile bu düzensiz görünüm giderilir ve boyun kontür görünümü genç bir hal alır.

    LED IŞIK TEDAVİLERİ
    Işığın insan vücuduna sağladığı yararlar tıp dünyası tarafından uzun yıllardır biliniyor. Işık, hücrelerin canlandırılması ve dokuların yeniden oluşmasını sağlamak için profesyonel tedavi yöntemlerinin en önemli unsurlarından biridir. Hemen her gün yeni bir ürünün geliştirildiği cilt uzmanlığında, şimdi daha doğal ve cildin kendi mekanizmalarını kullanarak tedavi sağlayan ışık terapileri ile cildimizin bütünlüğünü bozmadan tedavi edilmesi mümkün olabilmektedir.

    Zararlı ultraviole veya infraruj (kızıl ötesi) içermeyen bu ışıklar cilt tarafından kolayca emilerek cildin dermis tabakasını uyarmaktadır. Bu tabaka cildin yaşayan, çoğalan ve beslenmenin sağlandığı ana merkezidir. Diod ışığı cilt altındaki hücreleri stimüle ederek aktif olmalarını, canlanmalarını sağlayarak ameliyat sonrası iyileşme sürecini olumlu etkilemektedir.

    INTENSE PULSED LIGHT TERAPİ (IPL)

    Yaşlanmanın başlıca sebebi ultraviyole ışınlarıdır. Ultraviyole, hücrelerde atılması güç olan maddelerin (serbest radikaller) birikmesine ve kollajen liflerinin kırılmasına hatta kaybına yol açar. Cildi ultraviyole ışınlardan korumaya yarayan ve cilde rengini veren hücrelerdeki pigmentlerdir. Aşırı güneş ve yılların etkisi ile bu pigmentler azalır, hücre sayısındaki azalma da cildin incelmesine sebep olur. Cilt altında bulunan ve cilde esnekliğini, gerginliğini kazandıran kollajen ve elastik lifler ultraviyole etkisiyle kalitesini yitirirler. Böylece cildin gerginliği azalır, cilt yer çekimine karşı verdiği savaşı kaybeder ve zamanla ciltte sarkma meydana gelir.

    Akne, akne izi, skarlar (ameliyat kesi izleri, çatlaklar, yanık skar dokusu) ve keloidlerin iyileştirilmesi.
    Gerekli tedavi sayısı endikasyona bağlı olarak değişir. Yaşlı ya da güneş ışığından zarar görmüş olan deride, lezyonun tipine bağlı olarak ardışık 3 seans gerekir. Tipik bir tedavi şeması, başlangıç tedavisini takiben 3-4 haftalık aralıklarla 3 seansdan ibarettir. Dövme, akne, nedbe dokuları, vasküler ve pigmentli lezyonlar normal olarak, lezyona ve şiddetine bağlı olarak, en az 3 seans gerektirir. İşlemin kalıcılığı için her yıl uygulamanın tekrarlanmasında yarar vardır.

  • Cilt neden kırışır ?

    Cildimiz temelde hücresel döngünün hızı ile doğru orantılı olarak yaşlanır. Gerçek şu ki doğduğumuz zaman cildimiz yaşlanmaya başlar. Bir yaşında bile bir yıllık güneş görmüşlük, bir yıllık çevresel hasarlara maruziyet, 1 yıllık beslenme ve uyku düzenine uyumluluk içinde birinci yaşındadır. Elbette kendini yeniler, bu yenilenme hızı 25-30 yaşlarından itibaren azalmaya başlar ve yaşlılık belirtilerini görmeye başlarız.
    Yüzümüzün üst bölgesi mimik kaslarının kullanımıyla doğru orantılı olarak yaşlanır. Hangi yaşta olursak olalım göz çevresinde veya alında ya da kaş arasında kırışıklıklarımız olabilir. Ancak bu çizgiler yaş ilerledikçe yerleşmeye ve derinleşmeye başlar. Bu nedenle bu kırışıklıların olmasını mimiklerimizi kontrol ederek veya botox yaptırarak engellemeye çalışmak doğru bir yaklaşımdır.

    Yüzümüzün orta bölgesi doku çökmesi ve yumuşaması ile ilişkili olarak yaşlanmaktadır. Bu bölgede bağ dokusunun sıkılığını belirleyen ana madde hyaluronik asit içerikli jölemsi sıvı ve yağ dokumuzdur. Bu kayıpları azaltmak için fazla değişken bir kilo durumunun olmaması gerekir. Kaldı ki kadınların aylık periodları veya hamilelik dönemleri daha sonra da premenapoz ve menapoz bu kayıpların en fazla yaşandığı dönemler olmaktadır. Bu bölgenin gençliğini korumada veya iyileştirmede yerine koyma tedavileri tercih edilebiliyor. Dolgu malzemeleri veya kendi yağımız ya da hücrelerimiz (kök hücre) bu amaçla kullanılabilmektedir.

    Yüzümüzün alt bölgesi ve boyun yerçekiminin etkisine yenik düştüğünde ki kollajen ve elastik liflerimizin gerginliğinin ve sayılarının azaldığı 40’lı yaşlarda görülür. Buranın tedavisi için hücreleri ışık ve lazerlerle uyarmak ve vitamin enjeksiyonları yapmak yeterli olabilmektedir. Daha ileri yaşlarda ise cerrahi olarak germe işlemi uygun olmaktadır.

  • Aşırı nemsiz ciltlere hidrorezerv

    Her geçen gün piyasada, yaşlanmaya karşı etkili olduğu söylenen yeni kremler görmekteyiz. Ancak kremleri kullanırken çizgilerimizin yumuşadığını cildimizin parladığını düşünürüz, mutlu oluruz. Ancak cildimizin alt tabakalarının iyileşmesi için, nemlenmesi ve kırışıklıkların kalıcı olarak azalması için farklı yöntemlere ve ürünlere ihtiyacımız olmaktadır.

    Öncelikle cilde en uygun, cildin yaşına en uygun olan ürünler seçmeli ve gündüzleri güneş koruyucuyu hayatımızdan hiç çıkarmamalıyız. Bunlar cildimizi yaşlanmaya karşı ve olumsuz dış etkenlere karşı korumak için yapabileceğimiz ilk ve en önemli tedbirleri oluşturur.

    Cildimizin nasıl yaşlandığını bildiğimiz zaman otomatik olarak yapılabilecekler ortaya çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe cilt altı destek doku olarak bilinen ve jölemsi kıvamda olan yapıda azalma ve ciddi su kaybı oluşmakta, dermisin elastik liflerinde ve kollajen liflerinde azalma olmakta ve dolayısıyle kırışıklıklar da başlamaktadır. Dermis cildin 2.tabakası olup, cildi besleyen damarlarca zengindir ve cilde dolgunluk-sıkılık kazandırmaktadır. Ne yazık ki zaman içerisinde bu damarların da elastikiyetinde kayıp olmakta bu da cildin beslenmesinin bozulmasına, dermisin çökmesine ve kırışıklıklıkların derinleşmesine neden olmaktadır.

    Bu bilgiler doğrultusunda anlaşılacağı gibi cilde derin nem kazandırmak aynı zamanda hücreleri de uyaran bir etkiye yol açmakta ve anti-aging etkisi olabilmektedir.

    Tüm dünyada hidrorezerv tedavi veya dermis içi tedavi (intradermoterapi) isimleriyle uygulanmakta ve anti-agingde giderek vazgeçilmez tedaviler arasında yerini almaktadır. Derin dokunun su rezervi arttırıldığı zaman cildin üretken hücreleri de daha aktif olarak çalışmaya başlamaktadır. Bu hücrelerin temel görevi cildi serbest radikallere ve yaşlanmaya karşı korumaktır. Bu tedaviyle cildin nemi artmakta ve savunması güçlenmekte ve daha canlı hale gelebilmektedir. Cildin oksidanlara karşı antioksidasyon mekanizmaları daha fazla işlemektedir. Sonuçta cilt yaşlanma etkilerine de daha savunmalı hale gelmektedir.

    Hidrorezerv tedavide mililitresinde 20 mg hyaluronik asit bulunan bir madde kullanılmaktadır. Bu madde cildimizde destek doku olarak zaten var olan jölemsi yapıdadır. Hayvansal kökenli olmadığı için allerji yan etkisi olmamakta ve bağışıklık sistemini zorlamamaktadır. Ayrıca hyaluronik asidin 500 kat su çekme kapasitesi olduğu için verildiği yerde ciltte sıkılaşma ve dirilik hissi oluşabilmektedir.

    Hidrorezerv tedavi ince çizgilerin başladığı 25-30 yaşlarından itibaren, susuz ve kuru ciltlerde, güneşe veya solaryuma bağlı olarak yıpranmış ciltlerde, güneş öncesi ve sonrası nem kazandırmak amaçlı, peeling veya lazer-ışık tedavileri sonrasında kullanılabilmektedir. İlk 3 seansı 3-4 hafta aralarla ve 4.seansı 3-4 ay sonra olmak üzere uygulana yapılmaktadır. Daha sonraki seanslar 6-8 ay arayla koruma amaçlı olabilmektedir.