Etiket: Yaş

  • ANLAM BAĞLAMINDA SAĞLIKLI KİŞİLİK GELİŞİMİ EĞİTİMİ

    ANLAM BAĞLAMINDA SAĞLIKLI KİŞİLİK GELİŞİMİ EĞİTİMİ

    ANNE VE BABALARA YÖNELİK EĞİTİMİN GEREKÇELERİ:

    Yaşamın ilk yıllarında öğrenilen şeylerin, kazanılan davranışların kalıcı etkileri nedeni ile ANNE VE BABALAR çok önemli kişilerdir. İlk öğrenilen şeylerin iyi, güzel ve doğru şeyler olması hem çocuk hem de toplum için büyük değer taşımaktadır. . 0-6 yaş arasında insan kişiliğinin çekirdek kısmı oluşmaktadır. Kişiliğin oluşmasında çevre ve kalıtım faktörlerinin etkisi % 50 çevre, %50 kalıtım oranında dağılmaktadır. Kişilik gelişimini etkileyen faktörlerin yarısını oluşturan çevre faktöründe aileden sonra en etkili olanı okuldur. Özellikle çocukların kişiliğinin temelinin oluştuğu 0-6 yaş arasında anne ve babaların tavır ve davranışlarının çocuklar üzerindeki etkisi büyüktür. Çocuklar bu dönemde diğer insanlarla kendileri arasındaki sınırı öğrenmeye başlarlar. Kendi isteklerini fark etmeyi, çevre ile istekleri arasında uyum sağlamayı, yani ihtiyaçlarını gidermeyi bu yaşlarda öğrenirler. Bunu öğrenirlerken doğal olarak yetişkinlerle bazı çatışmalar yaşarlar. Anne babanın rolü, bu durumda yol gösterici olarak çok önemlidir

    Hangi özelliklere sahip olurlarsa olsunlar bütün çocuklar birer birey olarak dünyaya gelirler. Çocukların hepsi de sevilmeyi, saygı görmeyi, kendi yeteneklerini geliştirmek için gereken ilgiyi görmeyi hak etmektedirler. Böylece bu dünyada varlıklarını sürdürme ve diğer insanlar tarafından kabul görme bütün çocukların hakkıdır. Anne babaların çocuklara kabul edildiklerini nasıl göstereceklerini bilmeleri var olduklarını hissetmeleri yönünden büyük değer taşımaktadır.

    Anne babaların bu eğitimi alması çocukların kendisiyle barışık, diğer insanlara saygılı, özgüveni olan bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunacaktır. Böylece daha sağlıklı bir nesil yetişmesi yolunda bir adım atılmış olacaktır.

    NEDEN ANNE VE BABALAR:

    Çocuklarda kişilik gelişimini çevre faktörü %50 oranında etkilemektedir. Çevre faktörünün başında aile ve yakın akrabalar gelmektedir. Bebek dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde annesini babasını ve yakın akrabalarını görür ve onların davranışlarından etkilenir. Çocuklar aile içinde sosyalleşmeyi, toplumsal kuralları değerleri öğrenmeye başlar. 0-6 yaş arasında edinilen tecrübeler çocukların kişiliğinde derin izler bırakır. İyi özümsenmemiş davranış kalıpları istenilen etkiyi göstermemektedir. Yanlış zamanda ve yanlış yerde kullanılan bilgiler aslında doğru olsa bile çocuklara yarar yerine zarar verebilmektedir. Daha büyük yaşlardaki çocuklar için doğru olan bir bilgi henüz gelişimini tamamlamamış bir çocuğa uygulandığında telafisi zor zararlı etkilere yol açabilmektedir. Diğer yandan değerlerin oluşumunda tutarlı olmak çok önemlidir. Bazı durumlarda değerli kabul edilen bir davranışın bazı durumlarda değersiz kabul edilmesi çocukların kafasını karıştırır ve çatışmalara yol açar. Tüm bu nedenlerle anne ve babaların tüm farlılıkları göz önüne alarak çocukları birer varlık olarak görebilmeyi ve ona göre uygun davranışları sergileyebilmeyi öğrenmeleri çok önemlidir. Anne babaların o güne kadar öğrendikleri teorik bilgileri ne zaman, nasıl ve hangi çocuğa uygulayacakları konusunda beceri kazanmaları çocukların yaşamlarının bütünü içinde değerli bir yere sahiptir.

    EĞİTİMİN YARARLARI:

    Verilecek eğitim sonucunda anne ve babalara çocuklarla iletişim kurma, öfke kontrolü, becerilerinin arttırılması hedeflenmektedir. Böylece çocukların kişilik gelişimlerinin sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi sağlanarak daha sağlıklı, üreten, kendine güvenen, topluma, kendine ve insanlığa yararlı bireylerin yetiştirilmesine katkıda bulunulması amaçlanmaktadır.

    NEDEN BU EĞİTİM:

    Çocuklarda görülen uyum bozuklukları doğru ve yerinde bir yaklaşımla kısa sürede giderilebilir. Böylece çocuk sağlıklı bir biçimde büyümesini ve gelişmesini sürdürebilir. Bu gerçekleşemediği zaman çocukta karşılaştığımız küçük bir problem giderek alışkanlık halini alabilir. Çevresindeki kişilerin tepkileriyle büyüyebilir hatta daha kötüsü çocuk bu davranışla ilgili etiketlenebilir. Çocuk etiketlendiği zaman bu davranışın yetişkinliğe taşınması ve hayat boyu ona zorluk çıkaran bir özellik kazanması kaçınılmaz olur. Oysa örneğin yemek yeme konusunda zorluk yaşayan bir çocuğun bu davranışının nedeni, anneden ayrılma, yeni bir kardeşin olması ya da evdeki başka bir stres olabilir. Bu neden araştırılmadan çocuğa zorla yemek yedirmeğe çalışılırsa, çocuk ikinci bir çatışmanın yarattığı stresle de baş etmek zorunda bırakılmış olur. Stres arttıkça stres karşısında kullanılan savunma mekanizması da etkisini arttırır ve savunma mekanizması olarak çocuğun gösterdiği örmeğin içe kapanma davranışı daha da artabilir. Bunun yerine çocuğun gerginliğinin kaynağı doğru olarak tespit edildiğinde, ailenin dikkati problemin kaynağına yönelecektir. Dolayısıyla ailenin göstereceği doğru yaklaşımlar ile problem bir müddet sonra kendiliğinden ortadan kaybolur.

    Bu nedenlerle anne babaların çok duyarlı olmaları, kendilerini geliştirmeleri, çocuklarla sağlıklı bir temas kurabilmeleri gereklidir. Bu becerinin geliştirilmesi her zaman teorik bilgilerle mümkün olamamaktadır. Çünkü teorik bilgilerin uygulamaya konmasını engelleyen, kişinin kendi geçmişinden gelen alışkanlıklar bulunabilmektedir. 0,6- yalnızca oyunların oynandığı, bazı bilgilerin aktarıldığı bir dönem olmaktançok temel alışkanlıkların kazanıldığı bir dönemi içine almaktadır.Bütün çocuklar farklı psikolojik yapıya sahip olduklarından aynı kurala farklı tepkiler verebilirler. Bu nedenle anne babaların kendileri ile ilgili farkındalık alanlarını genişletmeleri gerekmektedir. Anne babaların kendileri ile ilgili farkındalıklarının arttırılması, iletişimde yapılan hatalar hakkında bilgilenmeleri, etkili iletişim konuşunda geliştirilmeleri çocuklarla daha etkili ve sağlıklı bir iletişim kurmalarına yardımcı olacaktır.

    Gerçekleştirilecek eğitim programında; soru&cevap, teorik bilgilendirme, test kullanımı, vaka çalışması, resim, ritm çalışması öykü, oyun, tartışma, uygulama, hayalinde canlandırma gibi interaktif yöntem ve teknikler kullanılarak katılımcılara ANLAM BAĞLAMINDA SAĞLIKLI KİŞİLİK GELİŞİMİ EĞİTİMİ verilmesi hedeflenmektedir. yaşayan toplumun olumu biçimde etkilenmesi amaçlanmaktadır.

    Çocuklaınr 0-6 yaş arasında kişiliklerinin temel özellikleri belirginleşmeye başlamaktadır. Aynı dönem çocuğun kendisi dışındaki dünyayı tanımaya başladığı, diğer insanlar hakkında bazı bilgileri oluşturduğu bir dönemdir. Hayatta ilk tanıdığı insanlar olan annesi, babası ve diğer aile üyeleri dışındaki insanlarla tanıştığı bu dönemde sosyal becerilerini geliştirmektedir. Sosyalleşme süreci pek kolay geçen bir süreç değildir. Kıskançlık duygusu ile baş etmeyi öğrenme, paylaşmayı öğrenme, hoşuna gitmese de bazı kurallara uymayı öğrenme bu döneme rastlar. Pek de kolay olmayan bu gelişim sürecinde çocuk bazen zorlanır, gerginlik yaşar. Bu gerginlikleri hafifletmek için bazı savunma mekanizmaları kullanır. Kendisinin bu dünyada var olduğunu diğer insanlara anlatmaya çalışır. İsteklerini yerine getirmek için çeşitli yollar dener. Bütün bunları yaparken hırçınlaşabilir, geriye gidiş davranışları gösterebilir, arkadaşlarına zarar verebilir, annesine ya da kendisine bakım verene aşırı düşkünlük gösterebilir. Bu hassas dönemde çocuğa karşı yapılacak yanlış davranışlar aslında geçici olan bu davranışların kalıcı hale gelmesine, veya değişerek daha olumsuz davranışlara neden olabilir. Daha sonraki okul yaşamını olumsuz yönde etkileyecek bir biçim alabilir. O nedenle çocuklarla iletişim kurarken daha hassas davranmak gerekmektedir.

    Güven duygusunu ve iletişimi 0-6 yaş arasında öğrenen okul öncesi çocukları ile nasıl iletişim kurulduğu çok önemlidir. Çünkü çocuğun bir yetişkin olduğunda diğer insanlarla nasıl iletişim kuracağı üzerinde etkili bir dönemdir. Konuştuğu zaman sözü dinlenmeyen bir çocuk söylediklerinin önemsiz olduğunu öğrenecektir. Ağladığı zaman neden ağladığı anlaşılmadan susturulan bir çocuk duygularının önemsiz olduğunu ve saklanması gerektiğini öğrenecektir. Yetişkinlerin yaşamlarında çektikleri pek çok zorluğun temelinde ilk yıllarda öğrenilen bu bilgiler yatmaktadır. Yetişkin olunduğu zaman bu zorluk o insanın çevresini de etkileyecektir.

    Birbirine saldırganca davranmayan, sevgi dolu insanlardan oluşan bir toplum hepimizin hayalidir. Kendini seven, kendisine güvenen, diğer insanlarla barışık çocuklar yetiştirmek mutlu bir toplum oluşturmanın en önemli koşuludur. Anne babaların iletişim konusunda kendilerini geliştirmesine zemin hazırlayarak, sağlıklı ve huzurlu bir toplum için bir adım atılmış olacaktır.

  • Otizmin en etkili ilacı zamandır.

    Otizmin en etkili ilacı zamandır.

    Otizmli çocukların önemli bir bölümü erken yaşta başlanan eğitim ve tedavi ile hastalığı yenebiliyor. Hastalığın belirtilerinin en şiddetli yaşandığı 3-6 yaş arasında aileler umutsuzluğa kapılsa da yapılan araştırmalar tünelin sonunda ışık olduğunu gösteriyor.

    Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin 112 çocukla yürüttüğü çalışmalarda, otizmin yaşam boyu süren bir hastalık olduğu kanısının yanlış olduğu yolunda işaretlere rastlandı.

    Henüz bu konuda bilimsel kabul gören bir sonuca ulaşılmış olmasa da, Çocuk Psikolojisi ve Psikiyatri Dergisi’nde (Journal of Child Psychology and Psychiatry) yayımlanan çalışmanın bulguları, önemli görülüyor.

    Ancak araştırmaya temkinlilikle yaklaşılması gerektiğini belirten uzmanlar da var.

    Bu uzmanlar, bulguların arkasındaki nedenleri açıklamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor.

    Connecticut Üniversitesinden Dr Deborah Fein ve ekibi erken yaşta otizm teşhisi konan 34 çocuğun, ilerleyen yaşlarda sınıflarındaki otizm teşhisi konmamış diğer 34 çocuk kadar başarılı bir performans sergilediğini ortaya koydu.

    Bilişsel ve gözlem testlerinde, otizm teşhisi konmuş çocukların performansı, otistik olmayan çocuklarınki ile aynı düzeyde seyretti.

    Çocukların, dil, yüz tanıma, iletişim ve sosyal etkileşim konularında herhangi bir problemle karşı karşıya kalmadıkları belirtiliyor.

    Araştırmacılar, otizm teşhisi konmuş çocukların performansını karşılaştırmak için aynı yaşlarda başka 44 çocukla da çalışmalar yürüttü.

    Çalışmalar sırasında yapılan testlerde, otistik çocukların, hastalıklarının tespit edilemez olduğu ortaya çıktı.

    Araştırmacılara göre, bu sonuçlar, bazı çocukların otizmi yenmesinin bir sonucu olabileceği gibi, çocukların otizmin olumsuz etkilerini başka şekillerde tamamlayabilmesinden de kaynaklanıyor olabilir.

    Özellikle hafif ve orta şiddetli otizmli çocuklarda ilkokul 3. sınıfa gelindiğinde belirgin düzelmeyi bizde takip ettiğimiz hastalarda görüyoruz. Umudunuzu yitirmemeniz dileğiyle.

  • Kırtasiye malzemesi seçimi ve okul öncesi sağlık kontrolü çocuklarımız için önemli!

    Öğrencilerin sıklıkla kullandıkları kırtasiye malzemeleri içerdikleri ürünler bakımından çocukların sağlığını tehdit eden ürünler içermektedir. Velilerin kırtasiye seçimi yaparken dikkat etmesi gereken maddeleri şöyledir;

    “Fitalat malzemesi içeren kırtasiye malzemeleri üreme hormonlarını etkiliyor”

    Okul ve kıyafet seçiminin yanı sıra tercih edilen kırtasiye malzemeleri öğrenciler ile sürekli temas halinde olacaklarından dolayı önem taşır. Göze ya da ağza gidebilecek, solunum yolu ile temas edebilecek malzemelere dikkat edilmelidir. Fitalat içeren kırtasiye ürünleri üreme hormonu , azo boyar maddesi içerenler ise kanserojen etkiler gösterdiği gözlemlenmektedir. Alerjik etkileri olan malzemeler astım ya da benzeri hastalıkları tetikler.

    “Kokulu kırtasiye malzemeleri ileride uçucu madde bağımlılığına yol açabilir”

    Özellikle küçük yaş grubu öğrencilerin kullanmaktan keyif aldığı kokulu ürünler, risk grubuna giren diğer kırtasiye malzemeleri arasında yerini almaktadır. Çanta seçiminde de dikkatli olunmalıdır, İleride yaşanabilecek omurilik sağlığını etkileyen risk faktörlerini ortadan kaldırmak için hafif taşınabilir, tekerlekli, çekilebilen, bel kemiği eğriliğine yol açmamak için denge faktörü içeren geniş askılı çantalar seçilmelidir. Ayakkabı tercihi ise; nasır, parmak ve tırnak batması faktörleri göz önünde bulundurularak sıkmayan ve hava geçirebilen, nemi teri dışarı atabilen ve su geçirmeyen ürünleri içermelidir.

    “Çocuklarda check-up erken teşhis şansı doğurduğundan başarı faktörünü doğrudan etkiliyor ”

    Okul öncesinde çocukları check-up taramasından geçirmek ailelerin son dönemde en çok tercih ettiği yöntemler arasında. Özellikle kronik alerjik rahatsızlıkları olan öğrencilerde check-up karşılaşılabilecek mevsimsel etkilerin olumsuz geri dönüşlerini azaltmaktadır. Yaşanabilecek rahatsızlıklardan dolayı başarıyı etkileyebilecek bir takım sağlık problemlerini en aza indiren check-up yöntemi ile farkına varılamayan rahatsızlıklar tespit edilmekte ve önlem alınmaktadır.

    Çocuklara uygulanacak check-uplarda olması gereken taramalar şöyledir; Öğrencilerin tatil sonrası başlayacakları yoğun eğitim hayatında beslenme ve fiziksel gelişimlerini takip etmek açısından mutlaka bir uzman yardımı alınmalıdır. Özellikle tatil sonrası okul sendromu yaşayan bireyler için geçiş dönemini kolaylıkla atlatmaları için Psikolojik olarak okula uygunluğu incelenmelidir. Başarı oranını en çok etkileyen faktörlerden göz muayenesi ihmal edilmemesi gereken kontrol arasında yerini almaktadır. Duyu organlarının önceliği konsantrasyonu etkileyen birincil etkenlerdendir. Bu sebepten işitme sağlığı da ihmal edilmemelidir. Erken yaşta yaşanabilecek ağız ve diş sağlığı problemlerinin çocukların sosyal gelişimini de etkilemektedir. Düzgün oturma şekilleri konusunda çocukların bilinçlendirilmesi ve skolyoz gibi riskleri ortadan kaldırmak için omurga sağlığı kontrolü olmazsa olmazlar arasında yer almaktadır. Kansızlık, parazitse hastalıklar ya da enfeksiyonlar için gerekli uzman yardımı alınarak testler tamamlanmalı ve aşılar tamamlanarak öğrenciler okul dönemine hazırlanmalıdır.

    “Uyku düzeni ve kahvaltı başarı oranını artırmaktadır”

    Okulların açılışı ile uyku düzeni okul saatlerine uygun hale getirilmelidir. Güne kahvaltı ile başlayarak beslenme düzeni gelişimi olumlu yönde etkileyecek gıdalar tüketilmelidir. Okul çağındaki öğrencilerin el yıkama alışkanlığının çok önemlidir, öğrencilerin sağlıklı ve başarılı bireyler olmaları için hangi yaş grubu olurlarsa olsun düzenli olarak sağlık kontrollerinden geçirilmelidir.

  • Gece idrar kaçırma(enürezis nocturna)

    Gece idrar kaçırma(enürezis nocturna)

    Halk arasında gece işemesi olarak bilinen, tıbbi adıyla Enürezis Nokturna dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen bir sorundur.

    Enürezis Nokturna (EN) 5 yaşından büyük çocuklarda geceleri tıbbi bir neden olmaksızın yinelenen idrar kaçırmalarıdır. Sağlıklı çocuklar da uyku öncesi aşırı sıvı aldıklarında gece idrar kaçırabilirler. EN?dan bahsedebilmek için idrar kaçırma sıklığının ard arda gelen 3 ayda haftada 2 kereden fazla olması veya idrar kaçırmanın sıkıntı verici ya da işlevselliği (örn. okulda) bozucu etkilerinin olması gereklidir.

    İdrar kaçırma sadece gündüzleri de olabilir (Enürezis Diürna). Bir de hem gece hem gündüz olan tipi vardır.

    Enüretik çocukların %80?i mesane kontrollerini hiç kazanmamışlardır, bir başka deyişle bebekliklerinden beri idrar kaçırmaktadırlar (Birincil EN). Kalan %20?si ise idrar kaçırma sorunlarının olmadığı bir dönem (en az 1 yıl) sonrasında idrar kaçırmaya başlarlar (İkincil EN).

    EN ülkemizde çocuk ruh sağlığı birimlerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15?inde EN görülmektedir. Kendi kendine de düzelebilen EN?nın sıklığı yaş ilerledikçe azalmakta, erişkin yaşlarda %1 oranında devam etmektedir.

    Oluş nedenlerinde birden çok etken üzerinde durulmaktadır. Bu etkenlerin başında ailesel yatkınlık gelmektedir. Enüretik çocukların birinci derece yakınlarında küçükken idrar kaçırma oranı %75?dir. Ayrıca, bu çocuklarda mesane kapasitesinin düşük olduğu ; gece idrarın azalmasını sağlayan hormonun bu çocuklarda normal düzeyine geç ulaştığı gibi araştırma sonuçları da vardır. Bir de psikososyal etkenlerin çok önemli olduğu durumlar söz konusudur. Özellikle ikincil EN’sı olan çocuklarda idrar kaçırmanın zorlu yaşam olayları (kardeş doğumu, okula başlama, taşınma, hastaneye yatma, anne babanın boşanması, anne ya da babanın bir nedenle uzaklaşması gibi) sonrasında başlayabildiği görülmektedir.

    EN kendi kendine düzelen bir durum olmakla birlikte idrar kaçırmanın çocuğa ve aileye sıkıntı vermesi, çocuğun kendine güvenini azaltabilmesi, birlikte başka davranış ve duygulanım sorunlarının olabilmesi nedeniyle tedavi önerilmektedir. Tedaviye başlamadan önce çocuk hekimi tarafından çocuğun fiziksel muayenesi yapılmalı, idrar kaçırmaya yol açabilecek diğer nedenler (idrar yolu enfeksiyonu, ürolojik sorunlar, şeker hastalığı, epilepsi gibi) gözden geçirilmelidir. Eğer idrar kaçırma fiziksel bir nedenle açıklanamıyorsa tedaviye uyku öncesi alınan sıvının kısıtlanması, uyku sırasında çocuğun uyandırılıp tuvalete götürülmesi, idrar kaçırmadığı günler için ödüllendirme ile başlanır. Sadece bu önerilerle yakınmaları çok azalan, hatta geçen çocuklar vardır. Bunlara yanıt alınamazsa ilaç tedavisi denenir. Birincil EN tedavisi çocuk hekimlerince de yapılabilir. Ancak olgular tedaviye dirençliyse, birlikte davranış ve duygulanım sorunları varsa, zorlu yaşam olaylarından sonra başlayan ikincil EN söz konusu ise bir çocuk ruh sağlığı birimine başvurmak gereklidir.

  • Depresyonda mıyım?

    Depresyonda mıyım?

    Her insan hayatının bazı dönemlerinde istenmeyen, beklenmeyen, hayal kırıklığına uğratan olaylar karşısında, geçici bir süre üzüntü, kırgınlık, mutsuzluk, kızgınlık, keder, karamsarlık gibi depresif duygular yaşar. Bu duygular çok doğaldır ve genellikle kısa bir süre sonra etkisini kaybeder. Ancak, depresif şikayetlerin iki haftadan uzun sürmesi, kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkilemesi ve sorumluluklarını yerine getirmesini engellemesi durumunda kişinin depresyonda olduğu söylenebilir. Depresif belirtiler, duygusal, zihinsel, davranışsal ve fiziksel olmak üzere dört grupta toplanır:

    • Duygusal belirtiler: Mutsuz, ağlamaklı, kederli, hüzünlü hissetme, karamsarlık, umutsuzluk, çaresizlik, daha önce keyif alınan işler, hobiler ve alışkanlıklardan artık hoşlanmama, kendini değersiz hissetme, küçük görme, kendini beğenmeme, suçlu ya da günahkâr hissetme, yalnızlık hissi, boşluk duygusu, alınganlık, huzursuzluk

    • Zihinsel belirtiler: Konuşulanlara, okunan şeylere, izlenilenlere dikkatini verememe, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, kararsızlık, tekrarlayan ölüm düşünceleri, intihar planları

    • Davranışsal belirtiler: Sosyal ilişkilerden kaçınma, yalnız kalma isteği, cinsel isteksizlik, motivasyon eksikliği, keyif veren aktiviteleri erteleme, sinirlilik

    • Fiziksel belirtiler: Önemli derecede kilo kaybı veya alımı ve iştahta artma ya da azalmanın olması, uykusuzluk ya da aşırı uyku hali, halsizlik, yorgunluk hissi, enerji kaybı, bedensel ağrılar

    Kişinin şikayetleri, yukarıda sayılan tüm belirtileri karşılamayabilir. Depresyonun şiddetine göre, belirtilerin sayısı ve sıklığında farklılıklar olabilir.

    Her yaştan insanın ani kayıplar, ayrılık, maddi sıkıntılar, uzun süreli yüksek düzeyde strese maruz kalma gibi olumsuz olaylar ve tıbbi hastalıklar gibi nedenlerle depresif şikayetleri olabilir. Depresyon, 65 yaş üzerindeki kişilerde de sıklıkla görülür. Bu yaş dönemindeki sağlık durumu, kullanılan ilaçlar ve kişilerin sosyal çevrelerindeki değişikler depresyona zemin hazırlayabilir. Kanser, karaciğer hastalıkları, böbrek yetmezliği ve daha birçok hastalık sebebiyle sürekli hissedilen ağrılar, başkalarına bağımlı hale gelme ve günlük yaşantıda birtakım kısıtlamaların olması bu yaş grubundaki bireyleri zorlar. Ayrıca, yaş ilerledikçe çevrelerindeki önemli kişileri, sevdiklerini kaybetmenin acısını ve yalnızlığını da yaşarlar. Fiziksel sağlığın bozulması, ölüme yaklaşmayla ilgili düşünceler, fiziksel becerilerin, gücün, gençlik ve güzelliğin azalması, sosyal yaşantı ve desteklerin azalması gibi olumsuz değişimler de kişinin bu değişimlere uyum sağlayamaması halinde depresyonla sonuçlanabilir.

    Yaşlılık depresyonu genç nüfusta görülen depresyonla benzerdir. Ancak, yaşlılık depresyonunda depresif duygulara (hüzün, üzüntü, mutsuzluk) daha az rastlanırken, bedensel yakınmalar, ilgi ve enerji kaybı, iştah kaybı ve uyku bozuklukları daha ön plandadır. Ayrıca, endişe, inatçılık, huzursuzluk, sinirlilik, çocuksu davranışlar, sürekli yakınma ve sızlanmalar görülebilir. Çoğunlukla depresyon yaşlanmanın bir parçası olarak kabul edildiği için kişiler bu sıkıntılarını bir uzmanla paylaşmazlar. Ancak, depresyon kişilerin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürdüğü gibi bedensel rahatsızlıkların seyrini de olumsuz yönde etkiler.

    Depresyon bir kişilik sorunu, şımarıklık veya zayıflık değildir. Toplumda her yaşta çok sık görülen, tedavi edilebilir bir psikolojik rahatsızlıktır. Uzman desteği alarak depresif belirtilerle başa çıkmak kolaylaşır ve iyileşme süreci hızlanarak iyi sonuçlar elde edilebilir.

  • Doğuştan böbrek anormallikleri

    Doğuştan böbrek anormallikleri

    Doğuştan böbrek hastalıklarını şu başlıklar altında toplamak olasıdır:

    Böbrek disgenezisi

    Agenezis/Aplazi

    Displazi

    Hipoplazi

    Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Kistik böbrek hastalıkları

    Sendromlarla birliktelik gösteren anormallikler

    1. Böbrek Disgenezisi

    a. Renal Agenezis

    Renal agenezis, bilateral olursa yaşamla bağdaşmaz. Doğumdan hemen sonra pulmoner hipoplazi nedeniyle ölüm ortaya çıkar. Bu antiteye Potter Sendromu denilir. Prenatal ultrasonografide (US) oligohidroamnios, mesane ve böbreklerin görülmemesi sözkonusu ise bilateral renal agenezisten kuşkulanılmalıdır. Neonatal renal yetmezliğin diğer sık sebepleri

    Unilateral renal agenezisin, diabetik anne çocuklarında ve zencilerde daha sık görüldüğü saptanmıştır .

    Herediter renal adisplazi, renal agenezis, renal displazi, multikistik böbrek veya kombinasyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Birlikte anorektal, kardiyovasküler ve iskelet anormallikleri görülebilir.

    Unilateral renal agenezis, genellikle diğer doğumsal anormalliklerin ve değişik üriner sistem semptomlarının araştırılması sırasında saptanır. Karşı taraftaki böbrekte kompanzatuar hipertrofi vardır. %15 oranında karşı tarafta VUR vardır.

    Bazı hastalar ise hipoplastik böbrek veya multikistik displastik böbrek ile doğup, komplet kist regresyonu gösterebilirler. Böbrek yokluğu US ile belirlenmişse, ekskretuar urogram veya renal sintigrafi yapılması önerilir. Çünkü bu tür olguların bir kısmında “ektopik böbrek” bulunabilir. Eğer karşı taraftaki böbrek normal ise renal işlevler uzun süre normal kalır .

    b. Renal Displazi

    Diplazi terimi, histopatolojik olarak, fokal, diffüz veya segmental olarak düzenlenmiş primitif yapıları, anormal metanefrik farklılaşmadan kaynaklanan durumları yansıtır. Renal olmayan elemanlar, örneğin kıkırdak bunların içeriğinde bulunabilir. Eğer böbreğin tamamı displastik veya kistlerle dolu ise “multikistik displastik böbrek” denilir.. Multikistik böbrek’te fonksiyonu olmayan kistler böbreği kaplar. Böbrek büyüklüğü oldukça değişkendir. İnsidens 1/2000’dir. Klinisyenler hatalı olarak multikistik böbrek ile polikistik böbreği eşanlamlı olarak kullanabilirler. Polikistik böbrek hastalığı (PKB) genetik bir bozukluktur ve her iki böbreği de etkiler. Multikistik böbrek hastalığı ise genellikle tek taraflıdır ve kalıtsal değildir. Multikistik displastik böbrek, yenidoğanlarda karındaki kitlenin en önemli sebeplerinden biridir. Olguların çoğu rastlantı sonucu prenatal US’da belirlenir. Karşı böbrekte VUR %15 ve hidronefroz %5-10 oranında saptanır.

    Bu olgularda renin aracılıklı hipertansiyon ve Wilms tümorü gelişebilir. Bu tip potansiyel problemler yüzünden yıllık izlem önerilir. Eğer abdominal kitle varsa, kistler büyüyorsa, stromal çekirdeğin büyüklüğü artıyorsa ve hipertansiyon gelişiyorsa nefrektomi önerilir .

    c. Renal hipoplazi

    Normalden az sayıda kaliks ve nefron olan küçük böbrek demektir. Eğer tek taraflı ise, başka bir üriner sistem probleminin değerlendirilmesi veya hipertansiyon izlemi sırasında ortaya çıkar. Bilateral renal hipoplazi, kronik böbrek yetmezliğinin manifestasyonudur. Öyküde poliüri ve polidipsi sıktır. İdrar analizi genellikle normaldir. Bilateral hipoplazinin nadir bir formu “oligomeganefronia”dır. Nefron sayısı belirgin azalmış ancak bunlarda belirgin hipertrofi mevcuttur.

    Ask-Upmark böbreği (segmental hipoplazi) de normalden küçük böbrekler vardır. Genellikle. Hastaların çoğunda on yaş civarında ciddi hipertansiyon ortaya çıkar. Nefrektomi hipertansiyonu kontrol altına alabilir .

    2. Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Gelişim süreci boyunca böbrekler normal olarak renal pelvisten yukarıya doğru hareket ederek, normal pozisyonda kaburgaların arkasına ulaşırlar. Eğer normal yukarıya çıkma fonksiyonu ve rotasyon tamamlanmazsa, renal ektopi ve nonrotasyon ortaya çıkar.

    Ektopikböbrek: pelvik, iliak, torasik veya kontralateral pozisyonda yerleşebilir. Eğer kontralateral ise %90 oranında füzyon anomalisi vardır.

    Atnalı böbrek: Renal füzyon anormalliğidir. Böbreklerin alt kutupları orta hatta birleşebilir. 1/500 doğumda ortaya çıkar. Ancak Turner sendromlu olguların %7’sinde görülür. Atnalı böbrekli olguların %30’unda diğer renal anomaliler de görülebilir. Bu olgularda Wilms tümörü dört kat daha sık görülür. Taş hastalığı, hidronefroz geç dönem komplikasyonlarıdır.. Ayrıca multikistik displastik böbreğin insidensinde de artış görülür.

    Crossed fused ektopi (çapraz birleşme): Bir böbrek diğerinin üzerine çaprazlaşır ve 2 böbrek birleşiktir. Renal fonksiyonlar genellikle normaldir. Sol böbrekteki en sık bulgu, sağ böbreğin alt polu ile birleşme şeklindedir. Ureterin bitişi değişmemiştir.. Bu tür anormalliklerin klinik önemi renal cerrahi gerektiğinde ortaya çıkar, kan akımı değişken olabilir ve parsiyel nefrektomi daha zor yapılır. Birlikte doğuştan kalp hastalıkları, tek umblikal arter, dış kulak anormallikleri görülebilir.

    3. Kistik böbrek hastalıkları

    Renal kistler nefronun herhangi bir segmenti ya da toplayıcı kanallardan köken alabilir. Korteks, medulla ya da her ikisine birden yerleşik, epitel ile döşeli oluşumlardır .

    Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKB)

    ODPKB renal kalıtsal hastalıkların en sık nedenlerindendir. İnsidensi 1/1000’dir.. Ancak fenotip erkeklerde daha ciddi olabilir. Olguların çoğu erişkin yaştan önce ortaya çıkmaz. renal görüntüleme tekniklerinin gelişmesi sayesinde subklinik evrede ve inutero dahi saptanabilirler.

    Patoloji

    ODPKB kistik dilatasyon ile karakterizedir, nefronun herhangi bir bölümü etkilenebilir, değişken büyüklük ve dağılım gösterir ama daima iki taraflıdır. Ekstrarenal kistler (karaciğer, pankreas), serebral anevrizmalar (Berry anevrizması), kardiyovasküler sistem anormallikleri çocuklarda daha nadirdir.

    Genetik

    Otozomal dominat kalıtım en az üç farklı genden kaynaklanır. Bunlardan en sık olanı PKD1, yaklaşık olguların %85’ini etkiler, 16. kromozomdadır (16p33.3). PKD2, 4. kromozomdadır (4p21-23) olguların %15’inden sorumludur. Bu genlerin ürünleri olan polistin-1 ve polistin-2 ile kist oluşumu başlar.

    Tanı

    Moleküler biyoloji yöntemleri rutin tanı için mevcut değildir, tanı genelde US ile konulur. Tipik olgularda, multipl kist oluşumları, değişik büyüklüklerde ve genişlemiş böbrekler görülür. Bu görüntü aile öyküsü ile birliktedir. Bu da tanıyı kolaylaştırır. Yaşamın ilk on yılında tanı zor olabilir ve yalnızca 1-2 kist normal büyüklükteki böbrekte görülebilir. Bu durumda aile taraması önemlidir. Eğer 30 yaşından önce en az 2 kist varsa, 30 ile 60 yaşları arasında her böbrekte 2 kist varsa ve 60 yaşından sonra her bir böbrekte 4 kist var ise ODPKB’ını düşündürür. Akılda tutulması gereken basit renal kistin populasyonda 30 yaşından önce nadiren olduğu ve 50 yaş öncesi de sık olmadığıdır.

    PKD1 geni ile ilgili form, 5 yaşından önce genellikle %60 oranında belirlenir, PKD2 genine bağlı PKB ise yalnızca etkilenmiş çocukların %50’sinde 15 yaşından önce ortaya çıkar. Prenatal US ile belirlenen ODPKB’in oranı giderek artmaktadır. Bu yaşlarda resesif form ile ayırım mümkün değildir, makrokistler olmaksızın genişlemiş hiperekoik böbrekler vardır. Bu durumda aile araştırması önem taşır. İlk adım anne-baba US’dır, eğer anne-baba 30 yaş altında ise büyükanne ve babalar araştırılabilir.

    Klinik ve prognoz

    Erişkin form

    Genelllikle erişkinde 30-60 yaşlarında tanımlanır, kan basıncı yüksekliği, yan ağrısı, hematüri ve infeksiyon vardır. Bir çok olguda renal yetmezlik gelişebilir. PKD1 geninde genellikle 55 yaş civarında son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    Juvenil form

    Çocukluk çağında US ile tanı alır ya aile taranması ya da abdominal belirtilerle ortaya çıkar. Genellikle bu olgular belirti vermez. Bununla birlikte, yaşamın 2. on yılında, yüksek kan basıncı, makroskopik hematüri ve karın ağrısı ile ortaya çıkabilir. Yirmi yaş öncesinde kronik böbrek yetmezliği gelişme riski yoktur.

    İnfantil form : Presentasyonu, inutero veya doğum sonrası olduğu için, resesif formu taklit edebilir. Genişlemiş böbrekler, yüksek kan basıncı ve/veya böbrek yetmezliği de görülebilir.

    Otozomal resesif polikistik böbrek hastalığı (ORPKB)

    ORPKB, renal toplayıcı kanallarda ilerleyici genişleme ve değişik derecelerde hepatik anormalliklerle karakterizedir.

    Epidemiyoloji

    Nadir bir durum olan ORPKB’in yaklaşık insidensi 1/10000-1/40000 arasındadır. Otozomal resesif geçiş nedeniyle ebeveynler hastalığı taşır ama etkilenmezler. İzleyen gebeliklerde tekrarlama riski %25’tir ve cinsiyetler eşit olarak etkilenir.

    Patofizyoloji ve genetik

    ORPKB geni 6.kromozomun kısa kolunda (6p21) lokalizedir. Hastalığın tek defektif genden kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Patoloji

    Her iki böbrek de belirgin genişlemiştir ve korteks ile medullada sayılamayacak kadar çok kist vardır. İlerleyici interstisiyel fibrozis ve tubuler atrofi hastalığın ileri evrelerinde gelişerek sonuçta renal yetmezliğe varır. Karaciğer tutulumu safra kanalı proliferasyonu ve ektazisi ile birlikte hepatik fibrozisle karakterizedir. Bazen konjenital hepatik fibrozis veya Caroli hastalığından ayırt edilemez.

    Klinik

    Genellikle neonatal dönemde tanı alabilirler. Fetal US’da, oligohidroamnios, boş mesane, geniş hipereoik böbrekler görülür. İlk bulgular 14-17. haftada görülebilir, ancak genellikle 30. haftadan sonra ortaya çıkarlar. Anne kanında ve amniotik sıvıda a-fetoprotein düzeyleri yükselmiştir.

    Eğer böbrekler çok fazla büyümüşse doğum zor olabilir. Bazı yenidoğanlar oligohidroamnios ve pulmoner hipoplazi yüzünden solunum problemleri yaşarlar. Olguların 1/3 ünde erişkin döneminden önce son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    İdrar analizi normal olabileceği gibi, hafif proteinüri, mikroskopik hematüri ve steril piyüri olabilir. Hiponatremi yaşamın ilk aylarında sıktır, ilerleyen dönemlerde azalır. Hipertansiyon genellikle normal renin aktivitesiyle birliktedir. Periyodik olarak karın ağrısı vardır. Hepatomegali, özellikle sol lobu tutar. Hepatik fibrozis ve portal hipertansiyon, özefagus varis kanamasına ve /veya portal ven trombozuna yol açar. Portal hipertansiyon yüzünden oluşan hipersplenizm trombositopeniyi veya nötropeniyi uyarabilir. Biliyer disgenezis yüzünden, yineleyici ve ciddi bakteriyel kolanjit görülür.

    Görüntüleme

    US en önemli tanısal yöntemdir. Genişlemiş (+2 SD, genellikle +5 veya +6 SD) hiperekoik böbrekler görülür. Renal medullanın ekojenitesi büyük çocuklarda daha belirgin olabilir. Bu durum nefrokalsinozisi düşündürür. Neonatal dönemden başlayarak, kistler sıklıkla bulunur ve ODPKB’in tersine genellikle çapları 20 mm’den küçüktür. Periportal fibrozis görmek de olasıdır. CT ve MRI, kolanjiografi, splenoportografi, dupleks sonografi yapılabilecek diğer görüntüleme teknikleridir.

    İzlem

    Yoğun solunumsal destek özelikle yenidoğanın sağkalımı açısından önemlidir. Periton diyalizi (PD) veya hemodiyafiltrasyon gerekir. Eğer yenidoğan dönemi atlatılırsa 15 yıllık sağkalım %50-80 dir. Renal replasman tedavilerinden PD tercih edilen yöntemdir. Çok büyük böbreklerde bazen nefrektomi gerekir. ORPKB’li hastalarda böbrek transplantasyon sonuçları iyidir. Ancak immunsupresyon tedavisi nedeniyle yineleyen safra yolu infeksiyonları olabilir. Ciddi ve yoğun antibiyotik tedavisi gerekebilir.

  • AYRILMA ANKSİYETESİ

    AYRILMA ANKSİYETESİ

    Ayrılık anksiyetesi, kişinin bağlandığı kişiden veya evden ayrılamaması veya evden ya da kişiden uzaklaştığında yoğun bir kaygı ve huzursuzluk duyması ile tanımlanır. Bu bozukluk çocuklarda anneye ya da temel bakım verene yapışma, anneden uzakta olduğunda ağlama krizleri olarak görülür. Bu çocuklar okul çağına geldiklerinde okula uyum problemi gös- terebilirler. Ayrılma anksiyetesi olan çocuklar sabahları okula gitmemek için tutturabilir, hasta olduklarını söyleyerek okulu reddedebilir, okulun yarattığı stres sebebiyle somatik belirtiler yaşayabilir ve gerçekten de mide bulantıları, karın ve baş ağrıları yaşayıp devamsızlık yapabilirler. Bu bozukluk lise çağındaki ergenlerde de okuldan kaçma olarak görülebilir.

    Ayrılma anksiyetesi, temelini Bağlanma Kuramı’ndan alır. Bağlanma kuramı, anne ile bebeğin kurduğu güvene dayalı bağdır. Bebek doğumundan itibaren ilk iki yıl içinde tamamen anneye bağlı bir canlıdır; tehlikelerden korunmak ve hayatta kalmak için anneye muhtaçtır. Annenin bu dönemde bebeğin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması, ona sıcak ve güvenli bir ortam sunması güvenli bağlanmanın oluşması için elzemdir. Güvenli bağlanmada bebek, acıktığında doyurulacağını, ağladığında ilgilenileceğini, tehlikelerden korunacağını bilir.

    Bu, çocuğun ileriki yaşlarında dış dünyaya ve kendine duyacağı güven duygusunun ilk ve en önemli adımıdır. Çünkü güvenli bağlanma, çocuğun hayatı ve kendisini keşfederken ihtiyaç duyduğu tehlikeler- den uzak, güvenli ortamı sağlar. Böylece çocuk, dış dünyayı sakince inceleyebilir, keşif ve gözlemlerle öğrenebilir ve anneden faydalı geri dönütler alabilir.

    Anneye güvenli bağlanmış çocuklar, anneleri odadan çıktıklarında huzursuz lanırlar; anne geri geldiğinde de sevinç gösterirler. Daha büyük yaşlardaki çocuklar ise, huzursuzluk yaşasalar da annenin mutlaka geri döneceğini düşünerek kendi kendilerini sakinleştirebilir. Bu, güvenli bağlanmanın en büyük ayırt edicisidir.

    Ayrılma anksiyetesi de güvenli bağlanmanın olmadığı, çocuğun bebeklikte bakım verenine sağlıklı değil, kaygılı ve güvensiz şekilde bağlandığı durumlarda sıklıkla görülür. Bunun dışında, aşırı kaygılı/evhamlı/ korumacı ebeveyn tutumları, çocuğa gösterilen tutarsız ilgi veya sıcaklıktan uzak tutumlar, bebeklikte uzun süre ayrı kalma, çocuklukta yaşanan ayrılık temalı travmatik yaşantılar da ayrılma anksiyetesine sebep olabilir.

    Ayrılma anksiyetesinde okul reddi yaygınca görülse de çocuğun anneden ayrılamaması daha ön plandadır. Yapılan çalışmalar, ayrılma anksiyetesinde görü- len okul reddinin temelinde çocuğun okula gitmek istememesinden ziyade anneden ayrı bir ortamda bulunmayı kaldıramamasının olduğunu öne sürmek- tedir. Bu sebeple çocuklar okula gitse bile annelerinin onları okul bitene kadar beklemesini, pencereden baktığında görebileceği bir yerde durmasını talep eder. Daha ileriki yaşlarda da annelerine onların olmadığı bir ortamda zarar gelebileceği endişesiyle annelerinden uzaklaşamaz ve tek başlarına okula gitmekte zorlanırlar.

    Ayrılık anksiyetesinin önüne geçmek için bebekle 0-2 yaş arasında kurulacak olan güvenli bağlanma esastır. Aynı şekilde, memeden kesme ve tuvalet eğitimleri esnasında da güven veren ve sıcak tutum devam ettirilmeli, ama aynı zamanda tutarlı ve net bir biçimde sınır koyulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun görevler verilmeli ve bu görevleri tek başına yapması teşvik edilmelidir.

    Aşırı korumacı davranılmamalı, çocuğun keşfetmesine ve hata yapmasına izin verilmeli; o keşfeder ve oynarken annenin onun güvende olması için gerekli şeyleri yapacağını ve gitse bile geri geleceğini bilmesi sağlanmalıdır.

    Kritik yaş aralığında (0-2) uzun süreli ayrılıklardan ka- çınmak gerekir; fakat 2 yaşından sonra çocuğu kısa süreli ayrılıklarla (yaşına uyumlu olarak belli bir zaman çocuğu bakıcıya bırakmak gibi) okula hazırlamak da oldukça önemlidir.Kaygılı çocuklarda aşamalı maruz bırakma ve aile terapisi; devamsızlık ve uyum problemleri olan ergenlerde de bilişsel davranışçı terapi de oldukça fayda vermektedir.

  • Ergenlik Dönemi: Anne Babalar Ne Yapmalı?

    Ergenlik Dönemi: Anne Babalar Ne Yapmalı?

    Ergenlik dönemi her insanın belli yaşlarda yaşadığı, çocukluktan yetişkinliğe atılan ilk adımdır. Genel olarak 12-20 yaş arası olarak kabul edilen bu evre, kızlarda 8-13, erkeklerde 10-15 yaşlarında başlar.

    Bu evrede fiziksel ve ruhsal olarak bazı değişimler yaşanır. Ebeveynler ile zıt düşünceler oluşmaya başlar. Bu dönemde anne ve babalar, sevimli ve itaatkar küçük çocuklarının yerini alan bu huysuz, inatçı kişiyle uyum sağlamaya çalışırken kaybettikleri çocuk için bir çeşit yas duygusu yaşarlar. Bu durum çatışmaları daha çok alevlendirir. Artık otoritelerinin eski gücü kalmadığını görmek anne-babalarda bir parça kaygı yaratabilir. Ebeveynlerin bu durumu anlaması ve doğru şekilde değerlendirmesi gerekir.

    Anne babalar neler yapmalı?

    • Geçirdiğiniz zamanın fazla olmasından çok nitelikli ve kaliteli olmasına özen gösterin. Karşılıklı konuşurken iyi bir dinleyici olun. Her seferinde nasihat vermeyin, çocuklar da güvendikleri birisinin onları yargılamadan dinlemesini ister.

    • Çocuğunuza önem verin ve yaptığı yanlış davranışı karakterine ve çocuğun benliğine yüklemeyin. Davranış ile çocuğu birbirinden ayırın. Önemsiz durumları görmezden gelin.Daha önemli konularda düşüncelerinizi, neyi ve neden tasvip etmediğinizi belirtin ancak onun da sizden farklı görüşte olma hakkına saygı duyduğunuzu gösterin. Onun duygularına ve düşüncelerine saygı gösterin. Sizin çocuğunuz olabilir fakat onunda kendi duygu ve düşünceleri olduğunu unutmayın.

    • Sadece problem varken değil, her şey yolundayken de konuşun. Onu tanımaya ve iç dünyasını anlamaya çalışın.

    • Çocuğunuza özgürlük alanı tanıyın. Kıyafet ve saç biçimi gibi konularda çatışmaya girmemeye özen gösterin ve ona seçimini kendi yapabilmesi için fırsat verin. Güvenli internet erişimi vb. gibi temel tedbirleri aldıktan sonra çocuğunuzun mahremiyetine saygı gösterin. Odasına girerken izin isteyerek girmek gibi..

    • Çocuğunuzun arkadaşlarını tanıyın. Bu konuda ihmalkar olmayın.

    • Yaptığı güzel davranışları takdir edin. Olumlu davranışlarına odaklanın.

    • Sorunlarınızı demokratik bir şekilde halletmeye çalışın.Duygu, düşüncelerinizi birbirinize açıkça ifade edebilin.Ebeveyn olarak duygularınızı, beklentilerinizi ve kabul sınırlarınızı ifade edin ve uzlaşma zemini bulmayı hedefleyin.

    • Bu dönemde anne babasını eleştirmeye, tüm olumsuz şeylerin sebebi ebeveynlerinin olduğuna dair söylemlerde bulunmaya yatkın olurlar. Siz anne ve babalar olarak ne olursa olsun çocuğunuzdan vazgeçmeyin.

    Unutmayın ergenlik bir süreçtir ve bu süreci sağlıklı atlatabilmek için anne ve babanın rolü çok büyüktür. Eğer çatışmalarınız çözüm bulamayacak kadar karmaşık bir hale gelirse bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.

  • Çocuklarda uyku sorunları – uyku eğitimi

    Çocuklar için uykunun önemi nedir?

    Uyku, çocukların fiziksel ve zeka gelişimi için çok önemlidir. Yapılan bilimsel çalışmalarda, uyku sorunu olan bir çocuğun uykusu düzenlendikten sonra okul başarısının ve konsatrasyonunun arttığı, dikkat eksikliğinin azaldığı gösterilmiştir. Uykusuz bir bebek gün boyu mutsuz ve huzursuzdur, yaptığı hiçbir aktiviteden zevk almaz, konsantre olamaz.

    Uyku sorunu, sadece çocuğu değil ailenin geri kalanını da etkiler, hayat kalitesini bozar. Çocuklarınıza iyi bakabilmek için önce kendinize iyi bakmanız gerekir. Bunun yolu da iyi uyumaktan geçer. Bebeğinize düzenli bir uyku sağlarsanız, kendiniz ve aileniz için de sağlamış olursunuz.

    Kronik uyku sorunu olan çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkar ?

    -Kazalar ve yaralanmalar

    -Davranış problemleri

    -Konsantrasyon ve dikkat eksikliği

    -Okul başarısında düşüş

    -Daha yavaş reaksiyon süresi görülür.

    Çocuklarda uyku sorunları ne sıklıkta görülüyor ?

    1-5 yaş arasındaki çocukların %25’inde uyku sorunları görülüyor ve bu sorunlar zannedildiği gibi çocuk büyüdükçe düzelmiyor. Yapılan çalışmalarda uyku sorunları olan bebeklerin %84’ünde sorunun 3 yaşından sonra da devam ettiği gösterilmiştir. Dolayısıyla sorunun çözümünü ertelememek gerekir. Uyku eğitimine ne kadar erken başlarsanız o kadar kolay ve hızlı yol alırsınız.

    Ne kadar uykuya ihtiyaçları var ?

    Yenidoğanlar: 16-18 saat

    9 ay-2 yaş : Gece 10-12 saat (bölünmeden olabilir), gündüz 2-3 saat

    1-4 yaş : Toplam 12-14 saat

    5-10 yaş : Gece 10-11 saat uykuya ihtiyaç duyarlar.

    Uyku problemi belirtileri nelerdir ?

    Uykuya dalmakta güçlük

    Gece sık uyanmalar, ağlayarak uyanmalar

    Gündüz uykulu ve huzursuz olma

    Uyku düzeninin ne zaman oluşturulması gerekiyor ?

    Bebekler doğduktan sonraki ilk 3 aylarında düzensiz bir şekilde uyuyup uyanırlar. Uyku süreleri ve saatleri değişkendir. Altı haftalık olduktan sonra gece ve gündüzü ayırt etmeye ve geceleri daha düzenli uyumaya başlarlar. Dördüncü aydan sonra da beyin yeterli olgunluğa ulaşır ve uyku düzeni oluşturulması gerekir.

    Bu düzeni oluşturmak için sihirli bir yöntem var mı ?

    Uyku düzeni oluştururken sihirli bir kelime var “ rutin”. Çocuklar düzene bayılırlar. Düzenli yatış-kalkış saatleri ve yemek saatleri olursa çok daha mutlu, özgüvenli ve sorunsuz olurlar.

    Uyku rutini oluşturun ! Bu rutin çocuğunuzun ayına/yaşına göre değişen ama her gün aynı sırada, aynı şeylerin yapıldığı bir aktivite olsun. Mesela:

    – banyo-uyku tulumu-emzirme-ninni-yatak

    – sütünü içmek-diş fırçalamak-pijamaları giymek-kitap okumak-uyku

    Önemli olan ne yaptığınız değil, çocuğunuzun hoşuna giden, zorla yapılmayan, çocuğunuzla beraber geçirdiğiniz özel bir zaman dilimi olsun. Sizin de stresinizi azaltsın, onu da sakinleştirsin. Ebeveynliğin her alanında olduğu gibi bunda da devamlılık ve tutarlılık başarının anahtarıdır.

    Zamanlama çok önemlidir. “Uyku işaretlerine” dikkat edin. Esnemek, gözleri ovuşturmak, kulakları-saçları çekiştirmek, huzursuzlanmak, ağlamak, emmek istemek..vs. uyku işaretleridir. Bu işaretleri gözleyin ve görünce daha fazla bekletmeden uykuya geçirin. Eğer gecikirseniz bebeğiniz çok yorulur ve daha zor uykuya dalar.

    Uykuyu düzenlemenin püf noktaları nelerdir ?

    Uyku işaretlerine dikkat edin. Zamanlama çok önemli !

    Gece ve gündüz aynı odada ve aynı yatakta uyutmaya dikkat edin.

    Odası karanlık ve sessiz olsun.

    Uyku rutini oluşturun ve bu rutine uyun.

    Belirli bir uyanma ve uyuma saati ayarlayın. Bu saat hafta içi veya sonu ½-1 saatten fazla değişmesin.

    Gece iyi uyuması için gündüz uykularının yaşına uygun ve düzenli olması gerekir.

    Yatağına uykuluyken ama henüz tam uyumamışken koyun. Bu sayede uyandığı zaman kendi başına tekrar uykuya dalmayı öğrenir.

    Okul öncesi çocuklarda :

    Hep aynı saatte yatırın.

    Uyku rutini oluşturun ve bunu çocuğunuza anlatın, gerekirse resimli anlatım olsun.

    Yatağına yattıktan sonra tekrar bir şey isterse ( su, süt, öpücük..vs), sadece 1 defa verin. Tekrar isterse cevap vermeyin veya hayır deyin.

    Bazı durumlarda “uykuya dalamıyorum oyunu” oynamak işe yarar.

    Sizin uyku sorunu olan hastalara yaklaşımınız nasıl oluyor ?

    Uyku sorunları her 4 çocuktan birinde görülüyor ve özellikle ilk 0-2 yaşta tüm ailenin düzenini bozan ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ben, takibimdeki bebeklerin rutin kontrollerinde beslenme ve gelişim gibi, uyku düzenini de sorguluyor ve bu konuda aileyi bilgilendiriyorum.

    Başvuran hastalarda öncelikle ayrıntılı bir öykü alıyorum. Altta yatan uyku bozukluğuna sebep olabilecek bir hastalık olup olmadığını sorguluyorum. Kolik, kabızlık, besin alerjisi veya idrar yolu enfeksiyonu gibi durumlar uyku sorunlarına sebep olabiliyor. Uyku prensiplerini anlatıyorum. Çocuğun yaşına göre nelerin hatalı yapıldığını, ne yapılıp, ne yapılmaması gerektiğini anlatıyorum. Daha sonra aileye bebeğin uyku ihtiyacına ve yaşına göre değişen bir uyku planı öneriyorum. Bu planı nasıl uygulayacaklarını anlatıyorum ve 7 günlük bir uyku günlüğü tutmalarını istiyorum. İkinci görüşmede uyku günlüğüne göre sorun veya eksik olan kısımlarda düzenlemeler yapıyorum. Sonra bütün aileye sabaha kadar deliksiz uykular diliyorum…

  • FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    FARKLI ANNE-BABA TUTUMLARI VE BU TUTUMLARIN ÇOCUKLARA OLAN ETKİSİ

    Çocuk eğitiminde en temel noktalardan birisi, ebeveynlerin çocuklarından beklediği davranışlar ne ise, onların da o davranışlar içinde bulunup onlara model olması gerektiğidir. Çocukların çeşitli olaylar karşısında ortaya koyduğu davranışların temelinde anne babasından gördükleri rol oynamaktadır.

    Anne baba tutumları, çocukların yetişkinlik döneminde diğer kişilerle olan ilişkilerini, mesleki ve okulda yaşamındaki davranışlarını, uyum yeteneklerini ve seçimlerini etkiler. Yine, çocukların karakter özelliklerini etkileyen unsurlardan biri, ebeveynin özellikle 0-6 yaş döneminde çocuğa olan tutumudur. Bu nedenle anne babaların çocukları ile kurdukları iletişimin yapısı, davranış stilleri, gösterdikleri tutumlar çok büyük önem taşımaktadır.

    Yavuzer(1998), farklı anne baba tutumlarının 6 başlık altında toplanabileceğini söyler. Bu tutumlar şu şekildedir;

    BASKICI VE OTORİTER TUTUM

    Aşırı baskıcı ve otoriter bir tutuma sahip anne babalar, genellikle çocuklarını sürekli eleştiren, cezalandıran, yargılayan bir davranış stili gösterirler. Çocuklarının çabalarını görmez ancak en ufak bir hatasında, yanlışında eleştirel ve suçlayan bir tavır alırlar. Onlar için uyulması gereken bir sürü kural vardır ve çocuğun bu kurallara itaat etmesi gerekmektedir. Hakim olan ve karar verici mercii her daim anne babadır. Böyle yetişen bir çocuk, dıştan denetimli bir kişilik oluşturur. Aşağılık duygusu geliştirebilir. Sürekli ağlayan, isyan eden çocuklar haline gelebilirler. Bu tarz baskıcı bir ortamda yetişen çocuklar, aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici bir yapı geliştirebilirler. Davranış ve uyum problemleri meydana gelebilir, duygu ve düşüncelerini kolaylıkla ifade edemeyebilirler.

    GEVŞEK TUTUM(ÇOCUK MERKEZCİ AİLE)

    Çocuk merkezci aileye, genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır.(Yavuzer, 1998) Böyle bir ortamda, hakimiyet çocuktadır. Onun istekleri en önde gelir ve ailedeki diğer bireyler bu isteklere kayıtsız şartsız uyarlar.

    Çocuk merkezci aile ortamında büyüyen bir çocuk, zaman içinde doyumsuzluk geliştirecektir. Her istediği yapılan, “hayır” kelimesinin anlamını öğrenmeyen bir çocuk isteklerini arttırarak devam ettirecektir. Çünkü çocuk, yaşamının erken dönemlerinden itibaren, her isteğinin karşılanacağı ve isteklerinin emir niteliğinde olduğu beklentisi geliştirmiştir. Bu durumda, anne babasına saygı duymaz ve isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda yaş arttıkça olumsuz tepkilerinin dozajı da artar. Her isteğini yaptırmayı alışkanlık haline getiren çocuğun, yaşamının ilerleyen dönemlerinde sorunlar yaşaması kaçınılmaz hale gelir. Toplumsal kurallara uyum sağlamakta zorlanır, yasakları delmek için kendinde hak görür. Okul, iş gibi yaşam alanlarında var olan kurallar onun için bir külfet haline gelir ve bu nedenle başarısızlık yaşayabilir.

    DENGESİZ VE KARARSIZ TUTUM

    Dengesizlik ve tutarsızlık, anne-baba arasındaki görüş ayrılığında olabildiği gibi, anne veya babanın gösterdikleri değişken davranışlar biçiminde de görülebilir.(Yavuzer, 1998)

    Anne babanın çocuğun yanında, çocuk konusunda birbirlerini eleştirmeleri, çocuğun bir istek ya da bir davranışına bir ebeveynin hayır derken diğer ebeveynin evet demesi dengesiz ve kararsız tutum örneklerindendir. Çocuk için konulan bir kurala tek bir ebeveynin özen göstermesi, kararların tek bir ebeveyn tarafından konulması, ebeveynler arasında iyi polis-kötü polis ayrımı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkiler.

    Anne ya da babanın şahsından kaynaklı yaşanabilecek dengesizlik ve kararsızlık, ebeveynin çocuğun bir davranışına kendi istek ve ihtiyacına göre evet ya da hayır demesi ya da izin vermesi-vermemesi şeklinde görülebilir. Örneğin, ebeveyn kendini iyi hissederken çocuğun gürültülü bir müzik aleti çalmasını desteklerken, kendini yorgun/kötü hissederken aynı müzik aletini çalmasına kızar. Ya da sözünü dinletemeyen bir anne/babanın çocuğuna giderek yükselen bir sesle bağırması, vurması, hemen ardından özür dileyerek ona sarılması dengesiz ve kararsız tutuma örnek verilebilir.

    Böyle bir tutumla yetişen çocuklar, hangi koşulda nasıl davranacağını bilemez hale gelirler. Hangi davranışın uygun hangi davranışın uygunsuz olduğunu kestiremezler. Çünkü bir davranışın uygun olması ya da olmaması, davranışın kendisinden ziyade ebeveynlerinin ruh haline bağlıdır. Bu durumda çocuk, içsel olarak huzursuz olur, ileride dengesiz ve kararsız bir yapı geliştirebilir.

    İLGİSİZ VE KAYITSIZ TUTUM

    İlgisiz ve kayıtsız tutum, anne babanın çocuğun istek ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesi, çocuğun duygusal doyum almasını engellemesi, çocuğu ve yaptıklarını görmezlikten gelerek dışlaması anlamına gelmektedir. Duygusal istismar olarak sayılan bu tür davranışlar, çocuğun sosyo-duygusal gelişimine çok büyük zararlar verir.

    Bu tür tutumların süregeldiği bir aile ortamında çocuk ile ebeveynleri arasında bir iletişim kopukluğu söz konusudur. Çocuk, kendini ifade etmek, ilgi görmek için sürekli çabalar ancak karşılık bulamaz. Yapılan araştırmalar, ilgisiz ve kayıtsız anne-baba tutumunun çocuğun saldırganlık eğilimini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Anne babanın ilgisizliği nedeni ile çocuk çevresindeki nesne ve insanlara zarar verebilmektedir.

    AŞIRI KORUYUCU TUTUM

    Aşırı koruyucu tutum, ebeveynin çocuğa gereğinden fazla özen göstermesi ve kontrol etmesi anlamına gelir. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde ortaya çıkan bu aşırı koruyuculuğun ardında, annenin duygusal yalnızlığı yatmaktadır (Yavuzer, 1998). Bu tutuma sahip bir anne, çocuğun gelişimi ile paralel giden öz bakım becerilerini geliştirmesini engeller. Öyle ki çocuk 10 yaşında dahi annesinin elinden yemek yiyen bir çocuğa dönüşebilir, ergenlik çağında annesi ile uyumak isteyebilir.

    Böyle bir tutuma maruz kalarak yetişen çocuklar, yetişkinlik hayatlarında diğer insanlara bağımlı, kendi kararlarını kendileri veremeyen, bağımsızlığını kazanamamış bireylere dönüşme tehlikesi taşırlar. Kendi kararlarını vermesine, öz bakım becerilerini yerine getirmesine imkan tanınmayan çocuklarda özgüven duygusu, sosyal gelişim zedelenir. Sorumluluk duygusu ve bilinci gelişemez.

    GÜVEN VERİCİ, DESTEKLEYİCİ VE DEMOKRATİK TUTUM

    Güven verici, destekleyici ve demokratik tutum, ebeveynlerin çocuklarına karşı hoşgörü sahibi olmaları, onları desteklemeleri, çocukların bazı kısıtlamalar dışında, arzuladıklarını diledikleri biçimde gerçekleştirmelerine izin vermeleri anlamına gelir. (Yavuzer, 1998)

    Demokratik bir tutuma sahip anne babalar, çocuklarının duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilecekleri bir ortam sağlarlar. Aile ortamının çocuğa kendi benliğini tanımlama fırsatı vermesi, çocuğun sağlıklı bir biçimde olgunlaşmasını sağlar.

    Yapılan araştırmalar sonucunda, anne-babaların çocuklarını denetlemek için ikna etme yolunu kullanmaları ve destekleyici tutum içinde olmaları halinde, çocukların sağlıklı bir psikososyal gelişim yaşadıkları ve ebeveynin beklentilerine daha olumlu cevap verdikleri görülmüştür. (Yavuzer, 1995)

    Bu tutuma sahip ebeveynler, kabul edilen ve edilmeyen davranışları net bir biçimde betimler ve bunlar konusunda istikrarlı davranırlar. Gereken sınırları çizer ve bu sınırlar içinde çocuğu özgür bırakırlar. Çocuğun söz hakkı vardır, duygu ve görüşlerini ifade etmesi desteklenir. Sevgi ve teşvik görür. Bu sayede çocuğun özgüveni gelişir ve çocuk ileride sorumluluk sahibi, başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı, kendi duygu ve düşüncelerini tanımlayabilen ve bunları ifade etmek konusunda zorluk yaşamayan bir yetişkin haline gelir.