Etiket: Yaş

  • Gelişim geriliği nedir, gelişim geriliği erken tanınabilir mi?

    Nöromotor Gelişim geriliği nedir?

    Standardize edilmiş referans testlere göre ya da hastanın yaşıtlarına göre hastanın ortalamanın altında olmasına denir.

    Yaygın (global) gelişim geriliği nedir?

    Kaba motor, ince motor, dil/konuşma, bilişsel ve sosyal/kişisel gelişim alanlarının 2 veya daha fazlasında belirgin gerilik olmasıdır.

    Gelişim geriliği demek zihinsel gerilik demek midir?

    Hayır zeka geriliği ya da zihinsel gerilik demek değildir. Yaygın gelişim geriliği olan bir hastanın zekası normal olabilir. Örneğin yaygın gelişim geriliği olan kas hastaları ya da serebral palsi hastalarının zekası normal sınırlar içerisinde olabilir.

    Zihinsel gerilik tanısı kaç yaştan itibaren konabilir?

    Zihinsel gerilik tanısı zeka testlerinin güvenilir olarak uygulanabildiği yaşlarda, çoğunlukla beş yaş sonrası konur.

    Gelişim geriliği erken tanınabilir mi?

    Gelişim geriliği iyi bir öykü ve nörolojik muayeneyle saptanabilir. Ayrıca DENVER gelişimsel tarama testi ya da AGTE gibi testlerle de tanınabilir.

    Ne zaman gelişim geriliğinden kuşkulanılmalıdır?

    Çocuğunuzun yaşıtlarından geri olduğunu düşündüğünüz her durumda ayrıntılı değerlendirme gereklidir. Kaba motor gelişim açısından 3 aylıkken başını tutmuyorsa, 6 aylıkken destekli 8 aylıkken desteksiz oturmuyorsa, 15 aylıkken henüz yürümemişse Dil gelişimi açısından 3 aylıkken agulamayorsa, 1 yaşta anne baba demiyorsa, 2 yaşında 2 sözcüklü cümlesi yoksa gelişim geriliği ya da başka bir sorun olabilir.

  • Uyum Süreci

    Uyum Süreci

    Okul öncesi dönemde çocuğunuzu bir eğitim kurumuna göndermek onun geleceğine ve kendisine yaptığınız en önemli yatırımdır. Özellikle 3-6 yaş aralığı ALTIN DÖNEM olarak adlandırılır. Çocuğun kimliğinin, kişiliğinin şekillendiği, beceri ve yeteneklerinin farkına varılıp geliştirildiği bu dönemdeki değişimler 8-11 yaş aralığındaki değişimlerden çok daha hızlı , büyük ve değerlidir.

    Okul öncesi eğitimin kazandırdığı becerileri şöyle özetleyebiliriz:

    Sosyal olarak, çocuklar oyuncakları paylaşmanın yanında yetişkinin ilgisini, yiyecekleri paylaşmayı ve karşılıklı konuşmayı öğrenirler. Ayrıca yaşıtlarıyla çatışmaları ve ilişkilerde ortaya çıkan sorunları çözümlemeyi ve kendini nasıl ve ne zaman koruyacağını ve diğer çocukların hakkına saygı göstermeyi de öğrenirler. Bütün bunlar çocuğun ileriki yaşamında ortaya çıkan tüm sorunları çözmesine yardımcı olacak problem çözme becerilerinin artmasını sağlar.

    Duygusal olarak, kendi işlerini kendisi yapması, sorunları kendisinin halletmesi ve bazı kararları kendisinin vermesi sayesinde özgüvenleri artar. Anne-babadan ayrı kalabileceğini ve onların bulunmadığı zamanlarda da birşeyler yapabildiğini görmek çocuğun öz güven ve bağımsızlık duygularını artırır.Ayrıca toplu yaşamanın gerektirdiği sınırlara ve kurallara uymayı da anaokulunda öğrenirler.

    Kas gelişimi olarak kesme, yapıştırma, boyama, kalem kullanma gibi faaliyetlerin düzenli olarak yapılması sonucu ince motor becerileri gelişir.Ayrıca koşma, zıplama, fırlatma, tırmanma gibi kaba motor fonksiyonlarını da kullanır ve geliştirir.

    Bilişsel yönden, nesneleri eşleştirme, sınıflandırma, ölçme, gözlem yapma ve fikirler üretme gibi matematik ve bilim becerilerini kazanır.Dramalar sayesinde hayal gücü gelişir. Arkadaşları ve öğretmenleri ile konuşmak dil becerilerini geliştirir. Kitapları incelemek, boyama ve çizimler yapmak, gibi faaliyetler de erken okuma ve yazma yetilerinin gelişmesine yardımcı olur.

    UYUM SÜRECİ

    -Uyum,bireyin kişilik özellikleri doğrultusunda yeni bir duruma adapte olabilme gücüdür.

    – Çocukluğun bu çok özel ve güzel dönemi okula başlangıçta bazı zorlukları da beraberinde getirir. Çocuklar evlerinin en güvenli ortamından ,anne- babanın sıcak kollarından ve alışkanlığa dönüşmüş rutinlerinden ayrılırlar. İlk kez ‘kendi kanatlarıyla uçmayı’ dener ve ilk kez tek başına ‘kendi ayakları ’ üzerinde dururlar.

    Çocuk, anaokuluna başlayana kadar sadece ailesinin içinde kurmuş olduğu iletişim ağı bütün hayatını etkilemekte ve kişiliğinin temelini oluşturmaktadır. Anaokuluna yeni başlayan çocukta anne-babasına büyük ölçüde bağımlılığı devam etmektedir.

    ‘Çocuğunuz evinin PRENSESİYKEN,PRENSİYKEN yuvaya başlar ve halkın arasına katılır.’J

    Okula başlarken yaşanan ayrılık çocukta travmatik bir duruma yol açmazken, bu ayrılığın aile tarafından olumlu bir gelişme olarak adlandırılması gerekmektedir.-Çünkü ebeveynden ayrılma genel olarak güvenli bağlanma döneminden sonra gerçekleşmektedir.Yani çocuğun sosyalleşme isteklerinin doğduğu gelişimsel bir döneme denk gelir.Çocuk toplumla yaşamaya hazırdır.Sadece biraz desteklenmeye ihtiyacı vardır.

    Bu süreçte hiçbirimizin elinde ‘sihirli bir değneğimiz ’ yoktur. Ancak çok etkili yöntemlerimiz vardır:

    -Sabır

    -Sevgi

    -Süreklilik

    -Kararlılık

    -Tutarlılık

    -Yüreklendirme

    Uyum süreci her çocuktan çocuğa farklılık gösterir.

    -Kimi çocuk bu süreci kısa sürede , sıkıntısız atlatırken kimi çocuk ise anne-babasından ve evinden ayrılmakta zorlanır.

    Bu zorluğun nedenleri;

    -Bireysel farklılıklar

    -Okula gelene kadar sadece ailesiyle kurmuş olduğu iletişim ağı (aşırı koruyucu ve müdahaleci aile tutumları)

    -Daha önce yaşamış olduğu olumsuz deneyimler

    -Çocukların hayatlarında da farklılıkların yaşanmaya başlanması

    -Uyku saatlerinin değişmesi

    -Anne-babaları ile geçirdikleri sürenin azalması

    -İlgi Paylaşımı

    AYRILMA KAYGISI

    Bir okul öncesi eğitim kurumuna başlamak çocuk için büyük bir sorumluluk ve ilk kez tattığı alışkın olmadığı duygu durumlarıyla karşılaşmak ve bunlarla baş edebilmek demektir. Bu duyguların en belirgin tanımı “ Ayrılma Kaygısıdır”.

    Çocuk Bu Süreçte Ne Hisseder?

    Annem- Babam almaya gelecekler mi?

    Öğretmenim bana yardım eder mi?

    Karnım acıkırsa, ya tuvalete gitmem gerekirse ne yapmalıyım?

    Burası ne kadar büyük bir yer, ya kaybolursam!

    -Tüm bu çocuklarda kim?

    -Servis evimin yolunu nasıl bilecek?

    -Burada yalnız ne yapacağım?

    -Acaba ağlarsam annem-babam benimle kalır mı?

    Çocuğumuzun yaşadığı bu kaygılar, onun daha önce sergilemediği bazı davranış örüntülerine sebep olabilir;

    -Anne babasının kucağından inmek istememe

    -Okuldan gitmelerine sarılarak izin vermemek

    -Sürekli olarak annesinin ne zaman geleceğini sormak, kapıdan ayrılmak istememek

    -Üstünü değiştirmeye , kıyafetlerini okulda bırakmaya direnç göstermek

    -Okulda uyumak istememek

    -Bir süre gruba katılmadan izleyici olmak,

    -Bireysel oyunları tercih etmek,

    -Fiziksel rahatsızlıklardan şikayet etmek.

    Ağlamak burada çocuğun isteklerini yaptırabilmek için başvurduğu bir tür savunma unsuru olabilir.(ağlama iyi analiz edilmeli)

    Adaptasyon süreci çocuktan çocuğa değişmekle birlikte süreç ve çocuk tavrı bakımından iki başlıkta incelenebilir.

    -Çocukların % 75-80’ i bir okul öncesi eğitim kurumuna başladığında isteksizlik, huzursuzluk, ağlama vb… direnç davranışları sergiler. Bu tablo beklenilen , umulan ve son derece sağlıklı tepkilerdir. Adaptasyonları güçlü ve tam olur.

    – Çocukların % 3-5 ‘ i çok rahat ve istekle bir okul öncesi eğitim kurumuna başlar ve böylece devam eder. Geriye kalan – 20’lik grupta ise çocuk çok rahat görü-nür. İstekle yuvaya gelir ve birdenbire güçlü bir reddetme yaşar. En zor çocuk ve en şaşkın ebeveyn tablosu da bu gruptadır. Çocuklar sevgi tabanlı bir iletişim; ailelere ise kararlı ve tutarlı davranış yöntemleri ile bu zorlu sürecin üstesinden gelebilirler.

    Adaptasyon Süreci ise 3 aşamadan oluşur;

    1)BALAYI DÖNEMİ: İlk iki haftalık bir süreçtir. Çocuk bu süreçte meraklıdır.Ve etrafı keşfetme çabasındadır.

    2)TANIMA VE UYUM DÖNEMİ: Yaklaşık 2 aylık süreçtir. Çocuğun sınıfa girdiği, okul rutinlerine uyduğu, belli saatlerde okula gelip gittiği v.b. durumlardır. Zorlu ama bir o kadarda önemli ve değerli bir süreçtir.

    3)KABULLENME ve AİT HİSSETME DÖNEMİ: Çocuğun uymaya başlamasının ardından yaklaşık 2,5-3 ay sonrası başlar. Çocuk kendi gerçek kişiliğini gösterir. Öğretmen ve arkadaşlarıyla güvenli bağlılık ilişkileri kurar. Kendini grubunun ve okulunun bir parçası hisseder.

    EBEVEYNLERİN HİSSETTİĞİ DUYGULAR

    Okula çocuğunun başlaması aileler içinde yepyeni bir deneyim olmakta ve bazı kaygılar yaşamasına sebep olmaktadır.

    *Erken yaşta okula gödermekle hata mı yapıyorum?

    *Çocuğum arkadaş edinebilecek mi?

    *Onun için burası doğru yer mi?

    *Öğretmeni ile anlaşabilecek ve birbirlerini sevecekler mi?

    *Acaba okulda çocuğum ağlıyor mu?

    *Temizlik ve yemek ihtiyacı tam olarak karşılanıyor mu?

    Çocuğumu *ağlarken bıraktım suçluluk duyuyorum!Doğru mu yapıyorum?

    Büyük Beklentiler Büyük Hayal Kırıklığı

    Anne-babalar, beklentileri doğrultusunda çocuklarında, anaokuluna başladığı andan itibaren;

    – Birdenbire olumlu değişmeler ve gelişmeler,

    – Hiç sorun yaşamadan ve ağlamadan kendilerinden ayrılmasını,

    -İlk günden tüm etkinliklere katılmasını,

    -Okula uyumlu bir şekilde başlamasını beklemektedir.

    ÖNERİLER

    Peki adaptasyon süreci sırasında anne-babalar nasıl davranmalı, neler yapmalı?

    -Emin olun. Çocuğunuza sevginizle birlikte kararlı ve kendinize güvenen bir ebeveyn olduğunuzu gösterin. Unutmayın siz ne kadar güven duyarsanız çocuğunuzda o kadar güven duyacaktır.

    -Onunla önceye nazaran daha kaliteli ve yoğun zamanlar geçirin.

    -Başlangıçta okulla ilgili sorular sormayın. Bu onu rahatsız edebilir. Merak etmeyin hazır hissedince kendisi anlatacaktır.

    -Olumlu cümleler kullanın: ‘okulda ağlama bu beni üzer’ demek yerine ‘okulunda mutlu bir gün geçir’ deyin.

    -Çocuğunuzu bırakırken olumsuz iletilerden uzak durun. Sadece sözlerine değil beden diliniz ve mimiklerinizle doğru mesajlar verdiğinizden emin olun.

    -Çocuğunuzu yuvaya bırakırken ayrılık anını mümkün olduğunca kısa tutun. Sürenin uzaması sizi bırakmak istemeyen çocuğunuzun daha çok üzülmesine ve ağlamasına, ertesi günü bu süreyi daha da uzatmasına sebep olur.

    -Çocuğunuzla konuşurken olabildiğince kısa, net cümleler kurun.

    -Güne mutlulukla başlayabilmesi için iyi ve kaliteli bir uykunun sandığınızdan daha etkili olduğunu hatırınızdan çıkarmayın.

    -Çocuğun okul yaşamından zevk alması ve programın doğal akışına ayak uydurabilmesi için düzenli gelmesi ve zamanında gelmesi çok önemlidir. En geç saat 09:30’da okulda olmasına ebeveynler özen gösterilmelidir.

    -Onun anlayabileceği kavramlarla (kahvaltıdan sonra, öğle yemeğinden sonra, uykudan uyanınca..) nezaman geri geleceğimizi belirtmeliyiz ve bu saate uygun davranmalıyız.

    -Korkutmak gibi yaklaşımlara asla yer verilmemesi gerekmektedir. (böyle yaparsan öğretmenin sana kızar..)

    -Empati kurarak , duygularını anlamalı ve kendini ifade etmesine izin vermeliyiz.

    -Kararlı ve tutarlı olmak, anne ve babanın fikir birliğinde bulunması oldukça önemlidir.

    -Çocuğun eve döneceği saatlerde ( Anne de çalışıyorsa hiç değilse ilk haftalarda) evde olup onu karşılayabilmek, küçük sürprizler hazırlamak, çocuğun yapabildiklerini öne çıkartarak olumlu yanlarını pekiştirmek (Aferin ….. ne kadar güzel yapabiliyorsun artık. Büyüdüğünü görmek çok güzel.)

    Toplum olarak ayrılığı sevmiyoruz ve ağlayan çocuğumuzu öğretmenimizin kollarına bırakırken ondan daha çok kaygılanıyoruz. Bakış açımızı değiştirerek; bunun her ikiniz içinde olması gereken güçlendirici bir deneyim olduğunu anlamalı ve çok değil yakın bir zamanda çocuğunuzun koşarak arkadaşlarının yanına gideceğini, yuvadan alma zamanı öğretmeninin elinden tutmuş mutlulukla size doğru yürüdüğünü bilmek sanırım işleri kolaylaştıracaktır.

  • VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    VAJİNİSMUSA SORDUM NEDEN DİYE?

    ‘Ruhsal bir hayal gücü mevcuttur. Bunun emirlerine vücut her zaman uymak zorundadır. Bu güç hastayı iyileştirebildiği gibi sağlıklı birini de hasta edebilir.’ İbn-i Sina

    Vajinismus, kadınların cinsel ilişkiye girememe durumudur. Kadında cinsel birleşmenin olduğu bölgeye vajen denir. Vajenin etrafındaki kasların istemsiz ve kontrolsüz kasılması, tüm vücutta bir kasılmanın yaşanması; korku, endişe, panik gibi duyguların hissedilmesi ile kadının eşini itmesi ve cinsel birleşmenin yaşanamaması ile sonuçlanan kadının kontrolü dışında, bilinçdışının etkisiyle yaşanan uyum bozukluğuna vajinismus denir.

    Vajinismuslu her kadının vajinismus olma sebebi başka başka olabilir. Küçüklükten beri kız çocuklarına öğretilen bazı bilgiler zamanla bilinçdışında işlenerek Vajinismusun tabularını oluşturur. ‘Cinsellik kötüdür, kızlık zarı değerli ve korunması gereken bir şeydir, cinsellik canyakar, kötü hissettirir.’ Bu bilgilerle yetişen kadınlar zaten canlarının yanacağından emin oldukları için, cinsel birleşmeye izin vermezler.

    Ne yazık ki her yaş grubundan kadının cinsel bilgi eksikliği yaşadığı çok sık rastlanan bir durumdur. Belirsizlik korku yaratır mantığıyla, kadın kendi anatomisiyle ve cinselliğiyle ilgili bilgi sahibi olmadığında korkusu artacaktır. Cinsel birleşme öncesinde vajinal ıslanmanın olması ve klitorisin sertleşmesi sağlanırsa kadının canı yanmaz, birleşme kadına zevk verir. Bu bilgiye sahip olmayan kadın acı bekleyecektir, beklenen her şeyin başa gelmesi muhtemeldir ve kadının canı yanar.

    ‘Cinsellik erkekler içindir, kadının görevidir’ bakış açısı, cinselliği eza olarak görür. Zevk aldığında namussuz bir kadın olacağından, kadın sistemini kapatır ve keyifli hissetmek yerine ya hiç bir şey hissetmez ya da acı hisseder. Çünkü beyne zevk alamazsın komutu çocukluktan beri işlenmiştir.

    Çocuklukta yaşanan travmatik yaşantılar vajinismusa sebep olabilir. Kadının yaşam öyküsünde taciz ya da tecavüz var ise her yeni cinsel deneyim kadını travmaya götürecektir ve kadın hissettiği her duyguyu tekrar tekrar yaşayacaktır. Kadının hayatındaki erkek sevdiği kişi de olsa, kadın için travma tekrarı yaşatan erkektir. Zorlamalar beden-zihin bütünlüğünü bozar ve vajinismusa sebep olur.

    Ailede vajinismusu olan kadınlar varsa, kız çocukları bu hikayelerle büyür. Çocukluk ve ergenlik döneminde abartılı ilk gece hikayeleri , ağrı acı hikayeleri kadının bilinçdışında işlenir ve vajinismus kaçınılmaz olur.

    Erkek egemen bir toplumda kadın sürekli eziliyorsa, kadın kimliği yok sayılıp kadın ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa; kendi ezilmiş kimliğini kadınlığını yok sayar ve kadın gibi annesi gibi olmak istemez. Bilinçdışında oluşan bu düşünce kadının anlayamayacağı şekilde onun vajinismus olmasına sebep olur.

    Kız çocuklarının anneleriyle yaşadığı, çocukluğunun ilk yıllarında başlayan, ergenlik dönemiyle devam eden çatışmalı ilişki, kadının cinselliği nasıl algılayacağını belirler. Anne kız çocuğunu yok sayıyorsa, kız çocuk da annesine karşı öfke besler ve annesini kabullenemez. Annesini kabullenemeyen ergen kız zamanla cinsel kimliğini de kabullenemez olur. Kadın artık annesine karşı hissettiği öfkeyi ve kızgınlığı cinsel kimliğine karşı hissetmeye başlar. Cinsel ilişki yaşadığında kadın olacaktır ve bunu istemez çünkü öfke hisseder. Cinsel birleşmeye, dokunulmaya karşı tümden tepki geliştirir ve vajinismus oluşur.

    Babanın anneyi aile içinde sürekli küçük düşürmesi, değer vermemesi ve kıymetsiz davranması sonucunda kız çocuğu babasının karşısında kendini değerli hissetmek için kadın kimliğini yok sayar ve kadın gibi hissetmek istemez. Babası annesini sevmiyordur çünkü o kadındır, babası onu sevsin diye kadınsı durumları zihninde durdurur. Çocukluk ve ergenlik döneminde bir çok sorun yaşanır ancak bunun cinsellikteki görüntüsü kadının kadınlığını reddedişiyle sonuçlanır. Kadın eşinin karşısında değerli olmak için kadın olmamalıdır tabusuyla vajinismus yaşar.

    Cinsellik kadın ve erkek içindir. Çiftlerin karşılıklı zevk aldığı, mutlu olduğu bir cinsel yaşam en sağlıklı olanıdır. Bizim kültürümüzde dolaşan mitler kadın ve erkeği cinsellikten uzaklaştırır, korku oluşturur ve eziyet haline dönüştürür. Bütün bunları aşıp mutlu ve sağlıklı cinsellikler yaşamanız dileğiyle…

  • Mental retardasyon (zeka geriliği)

    Mental retardasyon (zeka geriliği)

    Kişisel sosyal, ince motor,dil ve kaba motor alanlardan en az ikisinde belirgin gelişme geriliği durumu ‘psikomotor gerilik’ olarak tanımlanır.

    Sıklığı %5-10’dur. İlk beş yaşta bu terminoloji kullanılırken beş yaş sonrası dönemde ‘mental motor gerilik’ olarak adlandırılmaktadır. Altta yatan birçok neden olabilir. Kromozom anomalileri (down sendromu, frajil X),doğumsal metabolik hastalıklar, beyin gelişim bozuklukları, annenin kronik hastalığı ve gebelikte maruz kaldığı riskler, prematürelik, zor doğum ve doğumda oksijensiz kalma, santral sinir sistemi enfeksiyonları, malnütrisyon, geçirilmiş kafa travması bu duruma yol açabilir.

    Zeka geriliğinin toplumdaki sıklığı %2-3’dür. Sınır, hafif, orta, ağır ve çok ağır zeka geriliği olarak sınıflanır. Hastaların %80’i hafif zeka geriliği, %10’u orta zeka geriliği, %1-2’si ağır zeka geriliği grubundadır.Bazı hastalarda tüm basamaklarda gerilik olarak değil izole dil geriliği veya izole motor gerilik görülebilir. Diğer gelişim alanları normal olup motor gecikme (baş kontrolü, desteksiz oturma ve yürümede gecikme) gösteren süt çocuklarında sıklıkla hipotonisite (gevşeklik) mevcuttur. Bir kısmında ise kas hastalığı kendisini motor gelişim geriliği (özellikle yürümede gecikme) olarak gösterir.

    Altı ay ile 6 yaş arası çocuklarda Türk çocuklarına göre standardize edilmiş Denver II gelişim tarama testi kullanılarak kişisel sosyal, dil, ince ve kaba motor alanlarda yaşıtlarına göre durumu test edilmekte, ayrıca ilk 3 yaşta Bayley III testi ile de ayrıntılı inceleme yapılabilmektedir. Altı yaştan sonrası çocuklarda WISC-R testi ile IQ değerlendirmesi yapılmaktadır.

  • PANİK ATAK

    PANİK ATAK

    PANİK ATAKTAN KURTULABİLİRSİNİZ

    Panik atak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan bunaltı, yoğun kaygı, endişe ve korku nöbetidir. Bu endişe ve kaygı nöbeti kişinin vücudunda bazı fiziksel belirtilerle kendini gösterir, bu yüzden de çoğu zaman kişide yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaratır. Yoğun korku duygusu içinde kişi, çok kötü bir şey olacağını, onun için sonun geldiğini, öleceğini, delireceğini, bayılacağını, kontrolünü kaybedeceğini veya kalp krizi geçireceğini düşünür. Bu şekilde yoğun bir korku içinde olan kişi doğal olarak o ortamdan kaçmak, uzaklaşmak ister, yardım alabileceği bir sağlık kuruluşuna gitmek ister.

    Nedenselliği;

    Panik bozukluğu olan hastaların birinci derecede yakınlarında panik bozukluğu ve panik atak görülme oranı %15-30 arası bulunmuştur.

    Kişinin bilinçdışında yoğun duygular varsa ve bu duygular yaşanamıyorsa, ifade edilemiyorsa zamanla birikir ve patlayacak hale gelir. Diğer yandan bu duyguları yatıştıracak sistem iyi çalışmıyorsa, savunma becerileri gelişmemiş ise bastırılmış duygular patlar ve panik atak olarak ifade edilir. Bastırılan cinsellik dürtüleri, saldırganlık dürtüleri, öfke duygusu paniğe neden olabilir.

    Bazı kuramcılara göre anne ile kurulan ilişki güvenli bir bağlanma şeklinde olmamışsa, çocuk korku ve kaygı duygularını çok yoğun yaşar. Panik atak için zemin hazırlanır.

    Aile üyelerinin birinde varsa bu davranış kalıbı modellenir ve öğrenilir.

    Bedende herhangi bir sebeple ortaya çıkan belirtileri (örneğin, çarpıntı, uyuşma.) kişinin gereksiz ve tehlikeli olarak algılaması ve “çarpıtıp” ciddi rahatsızlıklar olarak değerlendirmesi paniğe yol açmaktadır. Herhangi bir anksiyete durumuna eşlik edebilecek önemsiz kalp atışı, baş dönmesi, ağız kuruluğu; kişi tarafından bayılacağı, öleceği, kalbinin duracağı şeklinde yorumlanır. Zararlı, tehlikeli yorumlanan uyaranlardan sonra ortaya çıkan bedensel kıpırtılar, duyumlar da yanlış yorumlanır ve “kısır döngüye” girilmiş olunur. Kişi artık dikkatini sürekli bedensel duyumlarına verir ve tetikte bekler ve olumsuz düşünceleri pekişir.

    Panik atak geçtikten sonra; kişi üzerinden kamyon geçmiş gibi hisseder. Müthiş bir yorgunluk, isteksizlik, sese, gürültüye, kalabalığa, ışığa karşı tahammülsüzlük ortaya çıkar. Yatmak, dinlenmek en iyi bir seçim olur. Yanında güvendiği birisi olsun ama soru sormasın, fazla konuşmasın istenir. Bunlar zaten “harpten çıkmış” insanı daha da yorar.

    Panik nöbeti sırasında aşağıdaki belirtiler görülebilir. Bu belirtilerden dört tanesinin görülmesi çoğu zaman yeterli olur. Genel olarak kişiler nöbetler sırasında bu belirtilerde 7-10 arası belirti yaşamaktadırlar.

    1 – Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama,
    2 – Terleme,
    3 – Titreme ya da sarsılma,
    4 – Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma,
    5 – Soluğun kesilmesi,
    6 – Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı duyma,
    7 – Bulantı ya da karın ağrısı,
    8 – Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    9 – Derealizasyon ya da Depersonalizasyon (Dış dünya yada kendisi gerçekliğini kaybetmiş gibi hissetme),
    10- Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu,
    11- Ölüm korkusu,
    12- Uyuşma ve karıncalanma duygusu,
    13- Üşüme ürperme ve ateş basması.

    Görülme sıklığı;

    Panik bozukluğu-kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür.
    Panik bozukluk tanılı hastaların%75-80’i kadındır. Aile çalışmalarında; eğitim, sosyal durumla bağlantı bulunmamıştır. Yaşam boyu yaygınlığı değişik çalışmalarda %1,5-3,5 arasında saptanmıştır. Bu oran gittikçe artmaktadır.

    Değişik hastalıklara bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklar ve “sınırlı belirtili atakların” ise %15-20 arasında olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla gerek panik bozukluğuna bağlı gerekse diğer pisikolojik,biyolojik nedenlere bağlı panik atakların her yüz kişiden 20-25 inde görüldüğü anlaşılmaktadır.Bu oran her 4 kişiden 1’inin panik ataklı olduğu anlamına gelmektedir.

    Panik hastalarının çoğunluğu psikiyatri dışı hekimlere başvurmaktadır. Görülen belirtiler otonomik ve fiziksel belirtiler olduğundan kalp hastalığı görünümü verebilmektedir. İlk başvurular bu yüzden dahili branşlar olmaktadır.

    Panik Atak her yaşta başlayabilir;
    * En sık 20-30 yaş arasında başlar,yaş ilerledikçe başlama oranı düşer
    * Etnik, kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.
    * Şehir yaşamında, kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.
    * Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.
    * Eğitim düzeyiyle panik bozukluğu arasında direkt bir ilişki saptanmamıştır
    * Evli insanlarda, boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir, (Bir çalışmada boşanmış insanlarda 5 kat daha fazladır )

    Tedavi;

    Panik atağı olan kişinin nefesini kontrol altına almasını sağlamak, böylece panik atağını kontrol altına alabileceğini göstermek,

    Panik atağı kendisinin oluşturup kendisinin kontrol altına almasını sağlamak, böylece kontrol duygusunu kişiye hissettirmek,

    Sebep olan duyguların ve davranışların üzerinde çalışmak, nedenselliğin çözülmesi ile tekrar etmesini engellemek.

    Panik Atak tedavi edilebilir bir hastalıktır.

  • Sağlıklı beslenme kuralları

    Alınan ve harcanan enerjinin iyi dengelenmesi temel kuraldır. Sağlıklı beslenme için protein, karbonhidrat, yağ, vitamin, sıvı, mineral ve eser elementlerinin yeterli ve dengeli miktarda alınması gereklidir.

    Enerji veya kcal tanımlaması şöyledir. Enerji: (kcal); 1 kg suyun 15C den 16Cye çıkarmak için gereken enerji:1 kcal dir. 1 gram yağ 9 kcal, 1gr karbonhidrat 4 kcal, 1 gr protein 4 kcal verir. Dengeli bir diyette günlük enerjinin %50 si karbonhidrat, %35 i yağ ve %15 i proteinden oluşmalıdır.

    Kişilerin yaşlarına göre günlük enerji gereksinimleri değişmektedir.

    Buna göre 3000 kcal günlük enerji alması gereken bir kişinin 1500 kcal karbonhidratlardan, 1050 kcal yağlardan ve 450 kcal proteinlerden olmalıdır. Buna göre kişi günlük olarak 375 gr karbonhidrat, 116 gr yağ ve 112 gr protein tüketmelidir.

    YAŞ

    kcal/gün

    < 3 ay

    95-145 kcal/kg

    6-8 ay

    80-135 kcal/kg

    1-3 yaş

    900-1800

    4-6 yaş

    1300-2300

    7-10 yaş

    1650-3300

    11-14 yaş Erkek

    2000-3700

    11-14 yaş Kız

    1500-3000

    15 yaş üstü Erkekler

    2100-3900

    15 yaş üstü Kadınlar

    1200-3000

    PROTEİN: Vücudun yapı taşlarıdır. Kemikler, kaslar, deri, sinirler, kısacası vücudun büyük bölümü proteinlerden oluşur. Yiyeceklerle alınan proteinler sindirim sırasında parçalanarak aminoasitlerine ayrışır ve vücut, bu aminoasit deposundan seçtiği uygun yapıtaşlarını yeniden bir araya getirerek kendi dokularını oluşturan proteinleri yapabilir.. Proteinin yapısını oluşturan esansiyel aminoasitlerin bir kısmı vücutta sentez edilir iken bir kısmı dışarıdan alınmalıdır.

    Optimal amino asit dağılımına sahip protein süt ve yumurtada bulunur ve “referans protein” olarak kabul edilir. Bir yumurtada yaklaşık 6 gr protein bulunur.

    Protein açısından zengin olan başlıca hayvansal yiyecekler yunurta, et, balık, peynir ve süt, bitkisel yiyecekler ise ekmek, patates, fındık ve ceviz gibi kabuklu yemişler, bezelye, fasulye ve mercimektir.

    YAGLAR: Diyetteki yağın %98 i trigliserit, %2si serbest yağ asitleri, monogliserit, digliserit, kolesterol ve fosfolipidden oluşur. Yağ asitleri doymuş ve doymamış olarak ikiye ayrılır. Hayvansal besinlerde daha çok doymuş yağ asitleri, bitkisel besinlerde doymamış yağ asitleri bulunur.

    Gereğinden fazla alınan yağlar depolanmaya başlar. Daha sonra kullanılmak üzere biriktirilen bu yağ depoları, gereksinimden fazla besin almaya devam ettiğimiz sürece tehlikeli seviyelere ulaşabilir. Daha çok hayvansal besinlerde bulunan doymuş yağlar, insan sağlığı için zararlı yağlardır. Daha çok bitkisel besinlerde ve balıklarda bulunan doymamış yağlar ise insan sağlığı için yararlıdırlar .

    KARBONHİDRATLAR: Ekmek, makarna, pirinç, meyve, sebze, şeker vb. besinler en iyi karbonhidrat kaynağıdır. Karbonhidratla, enerji kaynağı olarak bedenin kullanabileceği en iyi yakıttır. Karbonhidratlar kendi aralarında basit karbonhidratlar (basit şekerler= monosakkaritler: meyve şekeri vb), birleşik karbonhidratlar (Birleşik şekerler= disakkaritler çay şekeri ,süt şekeri vb.) ve kompleks karbonhidratlar( nişast,vb) olarak gruplandırılırlar.

    Özellikle kompleks karbonhidratların ve kaynaklarının , daha saglıklı besinler olduğu bilinmektedir. Bu nedenle mümkün olduğunca kompleks karbonhidratlar ( kepekli doğal taş değirmen unu, kepekli esmer pirinç, işlenmemiş pancar şekeri, meyveler, sebzeler ) kullanılmalı, daha az sağlıklı olan işlenmiş karbonidratlardan (beyaz şeker, beyaz un, reçel, patates püresi ve cipsi) kaçınılmalıdır.

    Karbonhidratlarda bulunan lifler, karbonhidratların en sağlıklı parçalarıdır, vitamin, mineral ve birçok doğal antioksidanın taşıyıcısı olduğundan rafine edilmemiş kompleks karbonhidratların besin değeri yüksektir.

    VİTAMİNLER: Suda eriyenler; B1, B2, Niasin, Folik Asit, B6, B12, Biotin, C,

    Yağda eriyenler; A, D, E, K dir. Başlıca vitaminlerin günlük gereksinimleri ve temel kaynakları aşağıda listelenmiştir.

    VİTAMİN

    GÜNLÜK ALIM

    Vitaminden zengin gıdalar

    A

    Çocuklar:500 mgr

    Büyükler: 600-1500mgr

    1 IU: 0.3mgr

    Balık, Karaciğer, Süt, Tereyağı, Yumurta

    Yeşil ve Sarı renkli Sebze ve Meyvalar

    B1

    Çocuklar: 0.5 gr

    Büyükler: 0.7-1.5 gr

    Et Karaciğer, Süt,

    Tahıl ve Baklagiller

    B2

    Çocuklar: 0.6 mg

    Büyükler: 1-2 mg

    Balık, Karaciğer, Süt, Tereyağı, Yumurta

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    B6

    Çocuklar: 0.3-0.5 mg

    Büyükler: 0.5-1.5 mg

    Balık, Karaciğer, Böbrek, Et,

    B12

    Çocuklar: 1-5mgr

    Büyükler: 1-5mgr

    Balık, Karaciğer, Süt, Tereyağı, Yumurta,

    C

    Çocuklar: 30 mgr

    Büyükler: 30 mgr

    Turunçgiller, domates, lahana, kabak

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    Niasin

    Çocuklar: 60 mgr

    Büyükler: 60 mgr

    Balık, Karaciğer, Süt, Tereyağı, Yumurta

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    Folat

    Çocuklar: 20-50 mgr Büyükler: 20-50 mgr

    Karaciğer, Peynir, tahıllar

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    D

    Çocuklar: 400 IU Büyükler: 400-800 IU

    Süt ve mamülleri, yumurta

    E

    Çocuklar: 4 IU Büyükler: 15 IU

    Balık, Karaciğer, Süt, Tereyağı, Yumurta,tahıllar

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    K

    Çocuklar: 50-100 mgr Büyükler: 50-100 mgr

    Balık, Baklagiller,Tahıllar

    Yeşil yapraklı Sebze ve Meyvalar

    Dengeli ve sağlıklı beslenmenin temel yolu ekonomik duruma ve bilinçli tüketime bağlıdır. Ekonomik verilere göre ülkede 11 milyon kişi açlık sınırı altında yaşıyor ve 53 milyon kişinin de yoksulluk sınırında olduğu bilinmektedir. Bu şartlarda insanımız ne kadar sağlıklı beslenebiliyor. Ekonomik durumu iyi olan eğitimli ailelerde dahi bilinçli tüketim tam değildir.

    1980 li yıllara kadar, ürettiği ile kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri olan ülkemiz, yanlış tarım politikaları ile üretimin azaldığı, her türlü ürünün ithal edildiği bir ülke haline geldi.

    Sağlıklı beslenmemiz için besinlerin ülke genelinde üretilmesi ve bilinçli tüketilmesini desteklemeliyiz. Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı sloganını yeniden hayata geçirmeliyiz.

    Prof. Dr. Duran Canatan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Kan Hastalıkları ve Genetik Hastalıkları Uzmanı

  • PARMAK EMME

    PARMAK EMME

    Normal çocuklarda herhangi bir psiko-patolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir olgudur. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen bebeklerin tümünde rastlanmak mümkündür Doğumu takiben ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için tek yol emmedir. Birinci yılın sonuna kadar emme esas yol olarak kalır. Çocukların bu faaliyetten belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme refleksinin sıklığı çocuğa göre değişir.

    NEDENLERİ:

    Yeni doğan bebekler, parmak emmeyi daha anne rahminde öğrenir bulunmaları ve doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biri emmedir. Bazı bebekler yeni dişlerin çıkması, bazıları da zorlukla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emerler

    İlk bir yaş içinde bebeklik döneminde çocuk doğal olarak parmak emebilir. Daha çok başparmağını hatta bazen ayak parmağını bile emebilir. Bu davranışın, çevreyi tanıma ve keşfetme ihtiyacından doğduğu kabul edilebilir. Parmak emmenin temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler vardır.

    Ayrıca parmak emmenin uykuyla sıkı bir ilgisi vardır. Bir çok çocuk parmaklarını uykulu oldukları ve uykuya daldıkları zaman emerler. 2 yaşındaki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarına almak için direnirler. 3 yaşında bu alışkanlık uyku sırasında kendiliğinden kaybolabilir.

    Ani bir korku, anne babanın ayrılması, sevilen birinin hastalanması ya da ölüm gibi olaylar

    Ailedeki huzursuzluk sonucu çocuğa yeterli ilgi gösterilmemesi

    Çocuğun, yeni bir kardeşin doğmasıyla kaybettiğini düşündüğü ilgiyi yeniden kazanma isteği.

    Uzun süreli ayrılıklar nedeniyle evden uzak kalan anne ya da babasının kendisini artık sevmediği duygusu.

    Parmak emme bebeklik döneminde memeden erken kesilme, biberon ve yalancı meme kullanmama sonucu emme güdüsünün yeterince tatmin olmamasıyla oluşabilir.

    ÖNERİLER:

    Anne babalar, çocukları parmak emme davranışı geliştirdiğinde bunun nedenini araştırmalıdır. Çocuğun parmak emmesine neden olan olay bulunduğu zaman çözümü ardından gelecektir. Daha çok ilgi, daha çok iletişim ve daha çok sevgi, koşulları çocuk için daha uygun konuma getirir.

    Bu alışkanlık çocuğa rahatlama ve güven sağladığı için başlangıçta anne babalar

    parmak emmeyi görmezden gelmeli ve çocuğun kendiliğinden bırakmasını

    beklemelidir. Parmak emmeden vazgeçirme çalışmaları, çocuk tarafından 3 yaşına kadar dirençle karşılanır. 18. ayda yoğunlaşan parmak emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Beklemek anne baba için zor bir durum olabilir. Ancak bu dönemde baskılı ve ısrarcı olarak çocuğun ilgisini bu konuya odaklamak, davranışın pekişmesine neden olabilir. Çünkü çocuğu alışkanlığından vazgeçmesi için zorlamak ve inatlaşmak, negatif enerjiyle dolu bir kısır döngüyü de başlatmış olur. Bunun her iki tarafa da faydası olmaz. Alt ıslatmada olduğu gibi parmak emme de yaşla birlikte azalır. Bu nedenle ilk çocukluk döneminde müdahaleden kaçınılmalıdır.

    Ailenin çocuğun parmak emme davranışını evde sürekli konuşarak gergin bir havaya

    neden olması, çocukta bu davranışın yok olmasını engellemediği gibi çocukta tik,

    tırnak yeme, kekemelik gibi başka birtakım sorunların da ortaya çıkmasına neden

    olabilir.

    Çocuğu, okul çağına gelmesine rağmen parmağını emdiği için suçlamak ve cezalandırmak çocuğun kendine güvenini azaltabilir. Bu yüzden aile çocuğu suçluluk duygusuna itmeden, gerekli açıklamaları yaparak, onu rahatlatmalıdır.

    Çocuk alışkanlıktan vazgeçmeye hazır bir duruma geldiğinde ona yardımcı olmaya

    hazır olunmalıdır. Doğum günleri ya da yıllık değişimleri gösteren diğer günler,

    çocuğunuzla onun alışkanlıklarını konuşabileceğiniz dönemlerdir. Bu konuşmalar

    sırasında alışkanlıktan ne zaman vazgeçeceğine karar verme hakkını çocuğa bırakarak, tutmak istemeyeceği sözler verdirmeye çalışmamak gerekir.

    Çocuk yaşı nedeniyle sözlü açıklamaları anlayamıyor, anlasa da davranışa devam

    ediyorsa, parmağını emdiğinde dikkati başka şeylere çekilerek, unutturmaya çalışılabilir (eline oyuncak verme, başka bir faaliyete yöneltme, şarkı ya da tekerleme söyleme gibi).

    Çözüm yoluna giderken sadece annenin çabası yeterli olmaz. Çünkü çocuğun dünyasında anne baba bir bütündür. Yalnızca birinin ilgisi, şefkati ve sevgisi, çocuğu doyurmaz. Çocuğun gelişimiyle ilgili babanın da sorumluluk alması gerekir.

    Uykuya geçerken parmak emiyorsa uyuduktan sonra eli ağzından çekilebilir. Çünkü

    çocuğun parmağını emerek uyumaya devam etmesi, alışkanlığın yerleşmesini kolaylaştırır.

    Elini bağlama veya acı sürme gibi yaptırımlar durumu daha da güçleştireceği için bu tür davranışlardan kaçınılmalıdır.

    Parmak emme davranışını değiştirmede aşağıdaki adımlar da uygulanabilir.

    1)Alışkanlığı Tersine Çevirme Adımları:

    Bu yöntemde takıntılı bir alışkanlığı (parmak emme, tırnak yeme, vb.) kırmak için adımlar kullanılır. Oldukça basit olmasına rağmen, uygulanabilmesi için çocuğun en az 6-7 yaşında olması gerekir.

    Uygulamayı nasıl gerçekleştireceğinize çocukla birlikte karar vermeli, çocuğunuzun bunu yapmaya istekli olduğundan emin olmalısınız.

    2)Rahatsızlıkların Gözden Geçirilmesi:

    Çocuğunuzla birlikte bu alışkanlığın yol açtığı güçlükleri sıralayın. Çocuk niçin bundan kurtulmak istiyor?. Hangi durumlar onun için probleme neden oluyor?.

    3)Davranışın Ortaya Çıktığı Durumları Saptama (Farkındalık Eğitimi):

    Alışkanlığın ne zaman ve hangi durumlarda meydana geldiğini fark etmek, onu kontrol etmede ilk adımdır. İki tane çizelge hazırlayın. Birine siz, diğerine çocuğunuz ne zaman ve nerede takıntılı hareketi tekrarladığını işaretleyin. Bir hafta sonra çizelgelerinizi

    karşılaştırın.

    4)Alternatif Tepki:

    Bu yöntemde anahtar adım budur. Alışkanlığı durdurmak için çocuğunuzla birlikte takıntılı hareketi her tekrarladığında yapacağı bir şey üzerinde anlaşın. Bu öyle bir davranış olmalı ki dakikalarca yapıldığı halde başkalarına garip gelmesin, çocuğunuzun normal etkinliğini engellemesin ve takıntılı hareketin farkına varmasını sağlasın.

    Aşağıda Azrin ve Nunn tarafından geliştirilen tablo bu konuda size fikir verebilir:

    Takıntılı Hareket Yerine Ne Yapmalı?

    Takıntılı Alışkanlık Alternatif Alıştırma

    Parmak Emme Yumruk Sıkma

    Tırnak Yeme Eşyayı Tutma

    Kirpik -Kaş Yolma Eşyaları Tutma

    Kafa Sallama-Boyun Kütürdctme Boynunu Kasma

    5)Düzeltici ve Önleyici Tepki:

    Alternatif tepkiyi öğrendikten sonra, bunu alışkanlığı yarıda kesmek ya da ortaya çıkışını engellemek için kullanmasını sağlayın.

    6)Bağlantılı Davranış:

    Takıntılı hareketten hemen önce yaptığı davranışı belirlemeye çalışın ve alternatif tepkiyi bir önceki bağlantılı davranışı durdurmak için kullanmasını sağlayın (Örn: tırnağını yemeden önce ayaklarını sallamaya başladığını fark etmek bağlantılı davranıştır).

    7)Gevşeme Çalışması:

    Seçebileceğiniz bir sürü gevşeme tekniği vardır. Okul psikolojik danışmanından bilgi

    alabilirsiniz.

    8)Toplumsal Destek:

    Bu destek çabaları teşvik veya övgü olarak sizden veya yakın arkadaşından gelebilir.

    9)Deneme:

    Çocuğunuzu, alternatif davranışı her gün tekrarlayarak rutin hale getirmeye yönlendirin. Ayrıca takıntının ortaya çıktığı durumları düşünürken de alternatif tepkiyi denemesini önerin.

    10)Kayıt:

    Ne kadar ilerleme kaydettiğini görmek için günlük olarak alışkanlığın görülme

    sıklığını kaydedin.

  • KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    KARDEŞ KISKANÇLIĞI

    İnsanlarda kıskançlık duygusu doğuştan var. Ancak özellikle çocuklarda kardeş kıskançlığı duygusu, anne-babanın yanlış davranışlarıyla tetikleniyor. Çocuğun kardeşini kıskanması, tamamen anne-babanın tutumuyla ilgili bir durum. Çocuk eve yeni bir bebek geldiğinde ve tüm aile onunla ilgilendiğinde artık, anne ve babası tarafından sevilmediği endişesine kapılıyor.

    Özellikle bebeğe anne-babanın sürekli ilgisi, eve gelenlerin sürekli hediyeler getirmesi ya da onunla ilgilenilmemesi bir korku, endişe oluşturuyor. Bu düşüncelerle çocukta iç huzur bozuluyor. Çabuk sinirlenen, ağlayan, tepki olarak yemek yemeyen, kurallara uymayan çocuk tüm bu davranışlarla tepkiler veriyor. Hatta daha ileri tablolarda kardeşine zarar verme, öfke nöbetlerine kapılma, içine kapanma, okul başarısında düşme gibi farklı tablolar da ortaya çıkabiliyor.

    Kardeşler arasında çeşitli sebeplerden anlaşmazlıklar çıkabilir. Anne-baba bu tür olaylarda haklı-haksız ayrımı yapma yerine olaya çözüm odaklı yaklaşmalıdır. O senin kardeşin, sen büyüksün gibi cümlelerle taraf tutmadan ve iki tarafı da suçlamadan çözüm sunmalı. Hatta çocukları kendi çözümlerini bulmaları için teşvik etmeliler. Hiç çözüm öneremedikleri durumda anne babalar kendi çözümlerini getirebilirler ancak bu iki tarafı da zor durumda bırakmadan ve kendi otoritelerini sarsmadan olmalıdır. Eğer çocukların tartışmaları şiddet boyutundaysa kesinlikle o anda kavga durdurulmalı ve bunun hiçbir koşulda kabul edilebilir olmadığı mesajı net bir şekilde verilmelidir.

    ANNE BABALARA ÖNERİLER

    -Öncelikle anne babalar rahatlamaya çalışmalı. Çocuklar etraflarındaki yetişkinlerin davranışlarından etkilenirler. Anne babalar büyük çocuğun kardeşine nasıl tepki göstereceği konusunda endişe duyuyorlarsa çocukta gergin olacaktır.

    -Kardeşe yönelik olumsuz duyguları reddedip, önemsememek yerine, onları kabul edip, tanımaya çalışmak gereklidir. Örneğin çocuk “Anne, hep bebekle ilgileniyorsun.” Dediğinde “Hiç de değil, daha biraz önce sana kitap okumadım mı?” demek yerine “Bebeğe bu kadar zaman ayırmam pek hoşuna gitmiyor.” derseniz, onun da “Hayır, hiç hoşuma gitmiyor.” diyerek duygularını ifade etmesine fırsat verebilirsiniz.

    -Kardeşler arasındaki karşılaştırmalardan kaçınmak da önemlidir.

    -Bebek için söylenen “Ne kadar yaramaz, sürekli ağlıyor ve beni yoruyor oysa ben seni daha çok seviyorum” gibi bir cümle çocuk tarafından inandırıcı bulunmaz, tam tersine onu kandırmayı istediğinizi düşünebilir. Bu da çocuğun anne babalara olan güvenini zedeler.

    -Kıskanmasın diye çocuğa aşırı hoşgörü göstermek de durumu kötüleştirir. Örn: Önceden yalnız yatan çocuğun anne babasıyla yatmasına izin verilmemelidir.

    -Bebeğe zarar vermesine izin verilmeyeceği kesin bir dille anlatılmalıdır. Çocuk kardeşinin canını yaktıysa aşırı tepki göstermemek, sinirlenmeden (yoksa sizi sinirlendirmek için bu davranışı tekrarlayabilir) uyarıda bulunmaktır. Çocuk mesajı alsa da almasa da iki kardeşi yalnız bırakmamak doğru olacaktır. (Beş yaşına gelene kadar çocuklar zarar verip vermediklerini kavrayamazlar.) .Aşırı kaygı içeren tavırlarla çocuğu bebekten uzaklaştırmaya çalışmak yanlış olacaktır.

    -Onlara kavgalarla baş etme sorumluluğu vermeli. Oradan ayrılın sizi kullanmasına izin vermeyin. Ancak durumun kötü gittiğini hissettiğiniz durumlarda araya girin. Örn; birbirlerine fiziksel zarar verme gibi. Olayın ne kadar dışında kalırsanız çocuklarda kendi aralarındaki anlaşmazlıkları çözmede o kadar yaratıcı olacaktır.

    -Dikkatinizi hemen, sorun çıkaran çocuğa yönetmek yerine, zarar gören çocukla ilgilenmek, kardeşi “mağdur, ezilen” olarak nitelendirmemek gerekir.

    -Kardeşler arasında kıskançlık hissettiğinizde onları birbirinden uzaklaştıracak değil, yakınlaştıracak ortamlar yaratmaya çalışılmalıdır.

    ALFRED ADLER’E GÖRE DOĞUM SIRASININ KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

    “Beş yaşında bir erkek çocuk, kardeşlerden en büyüğü.”

    “En büyük çocuklarda görmeye alışılan bir durum vardır, acaba tahtımızdan alaşağı edilir miyiz diye içlerinde hep bir korkuyu barındırırlar. Güç ve otorite konusuna olağanüstü derecede akıl erdirir, güç ve otoriteye yaşamda en yüce nesne gözüyle bakar ve bu uğurda savaşıp dururlar. En büyük çocuk kadar yaşam kurallarına bağlı bireylere seyrek rastlayabilirsiniz. İkinci doğmuş çocuk ise kural ve ilkelerin amansız düşmanıdır. Tek yanlı bir otoritenin karşısındadır, herşeyin bir başka türlü olabileceği düşüncesine de yer verir kafasında, kuralların ve doğa yasalarının mucizevi gücüne pek inanmaya yanaşmaz, kural diye birşeyin olmadığını her türlü koşulda göstermeye eğilim duyar. Dolayısıyla, bu çocuk güç ve otorite konusunda oldukça duyarlıdır ve tahtı yeniden ele geçirmeye çalışır.”

    Doğum sırasının kişilik özellikleri ve davranışlar üzerinde kalıcı etkilerinin olabileceği fikri ilk kez Alfred Adler tarafından ortaya atılmıştır. 1930’larda ortaya çıkan bu fikir birçok araştırmaya konu olmuştur. Adler’e göre aile içinde kardeşler ortak birçok şeyi paylaşsa da, doğum sıralarından dolayı her bireyin aile içinde kendilerine yükledikleri anlam farklıdır. Adler aslında daha çok doğum sırasının getirdiklerinden bahseder. Şöyle ki çocukların anne babalarının gözünde nasıl bir yere ve değere sahip olduklarını değerlendirmeleridir (Çakır ve Şen, 2012). Adler’e göre ilk doğanlar anne ve babanın ilgi ve sevgi odağı olabilme şansına sahiptirler. Ebeveynler çocuk sahibi olmanın acemiliğini yaşarken çocuk tek ilgi odağı olmanın keyfini çıkartır ve otoritesini kurar. Fakat aileye ikinci çocuğun gelişi ilk doğan için ciddi bir travmadır. Anne-babasının ilgisinin ve ona ayrılan zamanın ikiye bölünmesi alışmakta güçlük yaşadığı noktalardandır. Kardeşinin dünyaya gelişiyle sorumluluklar almaya başlar. Büyük olmanın bilincine varır. İlk çocuk sosyal açıdan baskın ve daha başarılıdır. Birçok araştırmada da akademik başarının ikinci çocuğa göre ilk çocukta daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Araştırmacılar bu başarının sebebini anne babanın tecrübesizliğinden dolayı çocuğun her şeyi kendi başına öğrenmesinden kaynaklandığını düşünmektedir. İki kardeş arasında sıkışan ortanca çocuğun her zaman en şanssız olduğu söylenmektedir. Adler, ortanca çocuğun rekabetçi ve diplomatik olduğunu iddia etmiştir. Ilımlı ve arabulucu olma özelliklerine sahip olmaları dikkat çekmektedir. İlk çocuk ile ikinci çocuğun arasındaki sevgi ve ilgi dengesi çok önem taşımaktadır. Burada anne ve babaya büyük görev düşmektedir. Anne ve babanın sevgi ve ilgiyi orantılı dağıtabilmesi iki kardeş arasındaki kıskançlığın olumsuz etkilerini en aza indirebilmektedir. Ebeveynlerin orantısızlığı ya da oluşturulan normalin üstündeki rekabet ortamları ikinci çocuğun asi olmasında etkin olmaktadır. Aynı zamanda anne ve babanın ilk çocuktan, kardeşinden dolayı yaşının üstünde bir olgunluk ve birden gelen sorumlulukları kusursuz bir şekilde yerine getirmesini beklemesi yanlıştır. Adler, en küçük çocuğun ise bencil ve talepkar olduğunu, çünkü kendisiyle ilgilenilmesine alışık olduğunu iddia etmiştir. Önünde bulunan modellerle rekabet içindedir. Sürekli kendisine örnek gösterilen birilerinin olması son doğanda kendisini başkalarından aşağıda görme davranışını oluşturabilir. İletişim kuracağı ortamın fazla olması sosyal yönünü geliştirmesine katkı sağlar. En küçük çocuk genellikle kendini sosyal yaşantıda aktifliğiyle gösterir. Adler’e göre anne ve babanın çocuklarına farklı tutumu ya da doğum sırasına göre kardeşler arasındaki ilişki çocukların kişilik ve davranış alışkanlığı kazanımında etkin rol oynamaktadır. Bu farklı muamelenin çocukların kişiliklerini etkilemesi mümkündür ama bunun tam olarak nasıl olduğunu belirlemek imkansızdır, çünkü doğum sırasının etkileri cinsiyet, kardeşler arasındaki yaş farkı ve sosyoekonomik durum gibi diğer faktörlerden ayrıştırılamaz (Jarette,2013). Doğum sırasının kişiliği etkilediği fikrinin çok popüler olmasına rağmen oldukça tartışmalı olduğu kanıtlanmıştır, çünkü bunu destekleyen çok az bilimsel kanıt bulunmaktadır. Ancak yakın dönemde yapılan bir araştırma bu konuya biraz güvenilirlik kazandırmaktadır. 2009 tarihli çalışma, daha sonra dünyaya gelmiş olmanın, IQ üzerinde küçük de olsa olumsuz bir etkisi olduğunu göstermektedir.

  • ALDATILMAK BİN ÇİZİK GİBİ

    ALDATILMAK BİN ÇİZİK GİBİ

    Pek çok çift, ilişki terapisi almak amacıyla ruh sağlığı uzmanlarına başvurduğunda, iyileştirmek için getirdikleri şeyin kendi ruhlarındaki patolojik yönler ve kusurlar değil; ilişkinin kendisi olduğunun farkında olmuyor. Onlara anlattığım ilk şey terapide kusurlu, hatalı, günah keçisi olacak birini aramadığımız; felsefi ve ahlaki konuların psikoterapi sürecinin dışında kaldığı oluyor. Sonra devam ediyorum: “Her ilişki yaşayan canlı bir organizma ve siz ilişkiye başladığınız an doğurduğunuz bu canlı organizmayı terapiye getiriyorsunuz.” Hasta olan; kişiler değil, ilişki. Bu ilişki bir darbe almış ve belki bu ilişki grip, belki kanser, belki doğuştan sakat, belki bitkisel hayatta…”

    Ve belki de bin çiziği var…

    Çünkü aldatılmak bin çizik gibi…

    Terapide bin kesiği kapatmak ve ilişkiyi yeniden yapılandırmak üzere yola çıkıyoruz. Biliyoruz ki bu yolculukta çiftler ilişkilerine durakladıkları, kaldıkları yerden başlayamayacaklar. Bu yaşantı sonrası bambaşka kişiler olup bambaşka, yeni, belki daha doyurucu, belki daha canlı ama mazisinde can yakıcı bir sadakatsizlik öyküsü olan yeni bir ilişkiye başlayacaklar.

    Aldatma Nedir?

    Aldatma; mevcut eşin bilgisi, izni veya rızası olmadan üçüncü bir kişiyle bir ya da birden fazla yaşanan duygusal veya cinsel eylemler ve söylemlerdir. Aldatma için somut göstergeler gereklidir: yazışma, eylem, ifade, söylem, davranış vb. Bir insanı öldürmeyi düşününce mi hapse giriyor kişi, öldürünce mi? Birşeyin ceza alabilmesi, suç olabilmesi ancak eyleme döküldüğünde mümkün oluyor. Bu aldatma için de geçerli. Pek çok danışanım aldatmayı tanımlamakta kafa karışıklığı yaşıyor. Bir başka kişinin içinde yer aldığı fanteziler üretmeyi, bir başka kişiden etkilenmeyi; eyleme döktüğü hiçbir davranış olmamasına rağmen aldatmayla karıştırıyor. Eğer elde somut bir veri yoksa, sadece düşünce ve hissediş varsa burada kesinlikle aldatmadan söz edemeyiz.

    Aldatma söz konusu olduğunda kişilerin yaşadıkları durumu nasıl algıladıkları da çok önemlidir. Aldatma suçluluk duygusunun varlığında vardır. Aldatan ne kadar yoğun suçluluk hissediyorsa, aldatılanın da yaşanan olaydan hissettiği rahatsızlık ne kadar fazlaysa o olay o kadar çok aldatmadır.

    Aldatmanın altta yatan nedenleri nelerdir?

    Psikososyal Nedenler

    Zamanında ulaşmanın çeşitli sebeplerle çok zor olduğu karşı cinsin kafada aşırı yüceltilmesi ve zamanında karşı cinse ulaşamamanın verdiği acizlik duygusu, aldatmanın psikososyal sebepleri arasında.

    Özelikle çift terapisine gelen danışanlarımın ortaokul ve lise yıllarında ergenliğe geç girenleri, sosyoekonomik zorluklar yüzünden erken yaşlarda hem çalışıp hem okuyarak karşı cinsle o yaş döneminde yaşamaları gereken duygusal ve cinsel ilişkiden yoksun kalanları, ya da herhangi bir sebeple ergenlik döneminde karşı cins tarafından yeterince fark edilmeyenlerin evlendikten sonra tercih edildiğinde bilinçaltındaki duygular depreşiyor ve elde etme düşüncesi onları aldatma yönünde harekete geçiriyor.

    Bilinçaltında yetersizlik hissi olan bu kişiler bir de erken evlenmişlerse erkeklikleri ve kadınlıklarını birlikte büyüdükleri ve agape/dostluğun baskın olduğu eşlerinden başka kişilerin üzerinde de denemek ve keşfetmek istiyorlar.

    İlişkisel Sebepler

    Çiftlerden herhangi biri kendisini ilişkide çözümünde çaresiz hissettiği bir problemin içinde bulduğunda ilişkide var olabilmek için, yani evliliğinin bitmemesi için bilinçsizce kendine evliliğinde çözülemeyen problemlerin stresinden kaçabileceği bir çıkış noktası inşa ediyor ve ilişkisinde kaybettiği enerjiyi bu yolla geri kazanıyor.

    İlişkiden iki çeşit çıkış noktası var: patolojik/ hastalıklı çıkış noktaları ve sağlıklı çıkış noktaları. Sağlıklı çıkış noktalarında işkoliklik, kutsal anne rolü, dernek işleri gibi çeşitli adanmışlıklar ve sosyalleşmekten söz edebiliriz. Yani kişinin mevcut partneri dışında meşk edercesine ilişkinin zamanından çaldığı ve enerjisini yatırdığı diğer alanlar….

    Patolojik çıkış noktalarında bağımlılıklar var; alkol, sigara, kumar bağımlısı olup kişi bağımlılıklarıyla sevişebilir ya da bir kadınla, adamla. Aldatarak evliliğinin stresine karşı koyan ve evliliğini sürdüren kişinin yarattığı bu hastalıklı çıkış noktasını çift terapilerinde kapatıyor ve ilişkinin aldatmaya sebep olan derin sorununa ulaşıp ilişkiyi tedavi ediyoruz. Tabii her aldatma yüzde yüz evlilik sorunu göstergesi değildir. Gelin bir de bireysel sebeplere bakalım.

    Bireysel Nedenler

    Terapilerde en sık rastladığım aldatma sebebi eşe yönelik dile getirilmeyen öfkeyi aldatmayla eyleme vurmak. Kişi bu yolla eşini cezalandırmış oluyor. Aldatan kişi terapiye geldiğinde kendisi de genellikle eşine hissettiği öfkeyi bastırdığının ve eşine ceza vermenin hazzıyla ikinci ilişkiyi suçluluk duymadan yaşadığının farkında olmuyor. Terapide bu kişilere bilinçdışında tuttukları öfkeyle ilgili farkındalık kazandırıyoruz.

    Bir diğer bireysel aldatma sebebini iç içeliğin aşırı olduğu ilişkilerde görüyoruz. Çiftlerden birinin aşırı kontrolcü ve diğerinin de aşırı uyumlu olduğu ilişkilerde benlik sınırlarının ortadan kalktığını ve kontrolü her konuda eşine bırakan kişinin kendini ayrı bir birey olarak görebilme adına aldatarak hayatında kendine ait, eşini dışarıda bıraktığı bir alan açtığını görüyoruz.

    Bağlanma problemleri olan kişiler aldatmaya daha eğilimli oluyor. Özellikle narsisistik özellikleri baskın olduğu için eşinden üstün olduğunu düşünen kişiler aldatmayı hak olarak görüyorlar. Bağımlı kişilikler de bir yandan değersizlik duygularıyla kendilerini yeterli hissedecekleri bir diğer ilişkiyi hayatlarına entegre ederken, özgüven problemleri ve yalnızlık kaygılarından dolayı değersiz hissettikleri evliliklerini de bitiremiyor.

    Kadınlar ve erkeklerde menopoz-andropoz dönemine yakın yaşlarda varoluşsal ölüm korkularına meydan okumak ve hala beğeniliyor olduklarını göstermek için eşlerinden daha genç partnerler ile onları aldatırlar. 30 yaş ve 40 yaş sendromları ile annelik babalık rollerinin kazanıldığı geçiş evresi niteliği taşıyan dönemlerde de aldatma eğilimi artıyor. Kişiler bu süreçte varlığını. duygularını ve bedenini gözden geçirmenin yoğun olduğu bir sürece geliyor. Özellikle de çocuğun doğumu ile ilginin çocuğa yöneldiği durumlarda değersizlik hisseden eş, daha özel hissedebilmek için bir başka ilişkiye yönlenebiliyor.

    Aldatıldığında kendini değersiz, pişman, suçlu, umutsuz, öfkeli, güçsüz hisseden kişi; bu durumun adını koymak, nedenlerini bilmek, sorunu çözmek ve en çokta içten içe affetmek ister. Affedeceği şey sadakatsizliğin aldatmanın kendisi değil, eşidir. İlişkinizde böyle bir deprem olduğunda yapacağınız ilk şey zaman kaybetmeden, hasta olan ilişkinizi psikoterapiye getirmek ve alanında uzman bir çift terapistine başvurmaktır.

  • Atopik dermatit (egzema) nedir ?

    Kronik, tekrarlayan, pembe renkli, yüzeyi pütürlü olan kaşıntılı döküntülerdir. Aktif lezyonlar tüm vücütta
    yaygın veya bir bölgede sınırlı olabilir. Bunlar pembe renkli, sulantılı, kaşıntılı lezyonlar şeklinde olabilir.
    Aşırı kaşınma sonucu enfekte olabilirler. Lezyonların sürekli olarak nüks ettiği veya iyileşmediği
    dönemlerde cilt kalınlaşması, çizgilenmesi, soyulmalar ve renk koyulaşması olabilir. Hastalığın
    başlangıç yaşına göre lezyonların vücüttaki dağılımı farklılık gösterir.

    1. İnfantil ( bebeklik dönemi ) Atopik Dermatit:

    2 ay-2 yaş arası çocuklarda görülür. Lezyonlar özellikle yüzde ( sıklıkla yanaklarda ), saçlı deride,
    boyunda, sırtta, diz ve dirsek bölgelerinde oluşur. Bu dönemde başlayan hastalık 3 yaşında
    iyileşebilir veya ileri çocukluk yaşlarında da devam edebilir.

    2. Çocukluk Çağı Atopik Dermatiti:

    2-12 yaşlar arasında görülür. Cilt lezyonları sıklıkla dirsek önü, diz arkası, boyun, el bileği ve ayak
    bileğinde görülür. Lezyoların olduğu cilt bölgelerinde kuruluk, çizgilenme, sulanma ve kaşıntı vardır.

    Atopik Dermatite Eşlik Edebilen Bulgular:

    · El ve ayak tabanı çizgilerinin belirginleşmesi

    · Göz altında koyu gölgeler

    · Yanak, sırt, kol ve bacakta sınırları belirgin soluk renkli bölgeler

    · Atopik dermatiti olan bebekler ileriki yıllarda astım veya allerjik rinit olabilirler

    Atopik Dermatit ( Egzema ) Nasıl Tedavi Edilir?

    1.Koruyucu Önlemler:

    Bu hastaların ciltleri aşırı kurudur. Cilt kuruluğu belirtilerin alevlenmesine neden olur. Bu nedenle
    cildin sürekli olarak nemlendirilmesi son derece önemlidir. Ayrıca bu kişiler normal sabun
    kullanmamalıdır. Kremli sabunların kullanılması önerilir. Terleme şikayetleri arttırdığından, özellikle
    sıcak havalarda dikkat edilmesi önerilir. Tetkiklerde belirtilere sebep olan herhangi bir allerjen (
    inek sütü, yumurta, ev tozu akarı gibi ) saptanırsa, bu allejenden kaçınmak için doktorun önerdiği
    önlemler mutlaka alınmalıdır.

    2. İlaç Tedavisi:

    1.Kaşıntı önleyiciler ( antihistaminikler-şurup, tablet )

    Bu hastaların en önemli şikayeti kaşıntıdır. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için doktorunuzun
    önerdiği ilacı şikayetlerin alevlendiği dönemlerde kullanmak gerekir.

    2.Lokal Kortikosteroidler ( merhem, krem )

    Cilt lezyonlarının aktif olduğu dönemlerde lezyon üzerine haricen ince bir tabaka halinde doktorunuzun
    önerdiği kullanma süresi dikkate alınarak uygulanır. Bu ilaçlar doktorun önerdiği nemlendirici ile cilt
    nemlendirildikten sonra uygulanmalıdır.