Etiket: Yaş

  • Çocuğunuza ölümü anlatmak

    Eğer çocuğunuzla ölümü nasıl konuşacağınız konusunda tereddütteyseniz yalnız değilsiniz. Birçoğumuz ölümden konuşmaya korkarız özellikle de çocuklarla. Ancak ölüm hayatın vazgeçilmez bir parçası ve onlara yardım etmek istiyorsak bunu da onlarla konuşabilmeliyiz. Konuşmak her şeyi çözmese bile, konuşmadığımızda onlara sınırlı yardım etmiş oluruz.

    Çocuklarla ölüm hakkında konuşmak yaşlarına ve yaşadıkları tecrübelere göre değişir. Bu ayrıca bizim tecrübelerimize, inanç, duygularımıza ve kendimizi nasıl bir pozisyonda bulduğumuza bağlı olarak da değişmekte.

    Aslında çocuklar ölümü günlük hayatlarında farketmiştir. Yolun bir köşesinde ölmüş kuş, böcek veya diğer hayvanları görmüştür. Televizyonda veya bilgisayar oyunlarında günde en az bir kere ölüm haberi duyarlar, masallarda dinler, oyunlarında canlandırırlar. Ölüm, günlük hayatın bir parçasıdır ve bir dereceye kadar çocuklar da bunun farkındadır. Eğer çocukların bizimle ölüm hakkında konuşmalarına izin verirsek, onlara gerekli bilgileri verebilir ve üzgün olduklarında onlara yardım edebiliriz. Söylediklerine dikkat gösterir ve saygı gösterirsek iletişimleri artar. Eğer biz de ölümle ilgili kendi duygularımızdan memnun, dürüst ve açık isek çocukların da bu konuyla ilgili konuşmalarını artırırız. O zaman iletişiminizi kısıtlayan engelleri gözden geçirmek faydalı olabilir:

    İletişim Engelleri

    Kaçınma, Yüzleşme

    Genel olarak bizi üzen şeylerden bahsetmekten kaçınırız. Ölümle ilgili konuşmaktansa hiç bahsetmemenin daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak konuşmamamız iletişimde olmadığımız anlamına gelmez. Çocuklar harika birer gözlemcidir. Yüzümüzü okur, vücut dilimizi anlarlar. Üzücü bir olayla ilgili konuşmaktan kaçındığımızda çocuklar bu konuyu gündeme getirmek veya bu konuyla ilgili soru sormakta tereddüt duyarlar. Konuşmaktan kaçınmak çocuk için şöyle anlamlara gelir: ‘Eğer annem ve babam bu konuda konuşmuyorlarsa bu gerçekten kötü bir şey ve ben de bu konuyla ilgili konuşmasam daha iyi’ gibi. Aslında ebeveynler ölümle ilgili konuşmaktan kaçınırken, çocukların bu konuyla ilgili daha fazla kaygı duymalarına ve duygularını saklamalarına neden olurlar. Bilinmeyen hakkındaki kaygı gerçekle yüzleşmekten daha sıkıntılıdır. Çocuk kendi içi dünyasında farklı şeyler hayal edebilir ve zihninde en kötü veya gerçek olmayan senaryolar çizebilir.

    Birbaşka sorun ise, çocukları anlamadıkları veya bilmek istemedikleri bilgilerle direk yüzleştirmekten doğar. Hassas konularla ilgili konuşmak için çocuğu iletişime açık hale getirmek gerekir. Yani sakınmak ile yüzleştirme arasında bir denge kurularak iletişim sağlanabiilir. Bu dengeyi kurmak için yapılabilecekler:

    -Çocuklarla iletişim kurmak için uygun zaman kollayın.

    -Çocuğun iletişim kurmasını sağlamak için dürüst olun. Yaşına uygun olarak sorduğu sorulara basit bir dille cevap verin. Sorularına cevap verirken özetle, yaşına uygun cevaplarla net konuşun, uzun cümlelerle gevelemeyin.

    -Çocuğu dinleyerek duygularını kabul edin.

    -Gerçekten üzgün olduğunda ondan dürüst açıklama yapmasını önerin.

    Belki de en zoru ölümle ilgili kendi duygu ve düşüncelerimizi anladıktan sonra uygun koşullar geliştiğinde çocuklarla bu konuyu daha rahat konuşabiliriz.

    Bütün Cevapları Bilmemek

    Çocuklarla konuşurken özellikle cevapları bilmiyorsak çok da rahat hissetmeyiz. Özellikle daha küçük yaş grubu çocuklar annebabasının herşeyi bildiklerini düşünürler. Ancak ölüm hayatın en bilinmeyen parçasıdır. Bu konuyla ilgili konuşurken kendimizi korkulu ve tereddütlü hissederiz. Bu durumda olan anne baba da çocuğa bu durumu açıklamak ve konuşmak istediğinde ne yapacağını bilemeyebilir. Tüm cevaplar rahatlatıcı olmadığı gibi, gerçekten inandığımız şekilde onlara anlatabiliriz. “Bu konuyla ilgili tam bir cevap bulamıyorum” şeklinde dürüstçe açıklama yapılabilir. Bu, inanmadığımız bir açıklamayı ona aktarmaktan daha iyidir. Ne kadar iyi kurgulanırsa kurgulansın beyaz yalanlar güveni ve inandırıcılığı sarsar. Sakince, savunucu tutumda olmadan herşeyi bilmediğimizi söylemek, onların bu durumu kabullenmesini, ileriki zamanlarda kendi inancına uygun düşüncelerinin gelişmesini destekler.

    Tabuların Üstesinden Gelmek

    Ölüm hakkında konuşmak kaçınılan bir tabudur ancak ölüm hayatın ayrılmayan bir parçasıdır. Tıbbın ve teknolojinin daha geride olduğu önceki yüzyılda insanlar evlerinde vefat eder, sevdikleri etrafına toplanarak çocuk ve erişkinler ölümü birlikte yaşayarak birbirlerine destek olurlardı. Ancak günümüzde ölüm daha yalnız yaşanmakta. Çoğu insan hastanede hemşireler etrafında iken ölmekte. Sevenleri ölen kişiyle daha az vakit geçirmekte, son zamanlarını birlikte geçirememekte. Böylece ölüm yaşamdan gittikçe izole hale gelmekte. Sonuç olarak ölümün gizemi artmakta, bazılarının korkuları belirgin hale gelmektedir.

    Aslında ölümün her canlının doğal sonucu olduğunu farkedilmelidir. Ölüm sonrası üzüntü ancak birlikte vakit geçirip birbirine destek olarak veya sadece orda olmakla en iyi aşılabilir.

    Gelişim Basamakları

    Çalışmalar çocukların ölümü gelişim basamaklarına göre anladıklarını göstermiştir. Örneğin okul öncesi çocuklar ölümü geçici, geri dönebilen somut bir durum olarak görürler. 5-9 yaşları arasında, ölümün hayatın sonu anlamına geldiğini, tüm canlıların sonunda öleceğini farketmeye başlarlar. Ancak bunun kişisel olduğunu anlamazlar. Ölümü canlandırmaya çalışırlar. Ölümü bir iskeletle veya ölüm meleği ile ilişkilendirerek, bu hayallerle ilgili kabus görebilirler.

    9-1o yaşlarından ergenliğe doğru çocuklar ölümün geridönüşümsüz olduğunu, kendileri de dahil olmak üzere herkesin birgün öleceğini kavrarlar. Bazıları yaşam ve ölümle ilgili filozofik yaklaşımlar üzerine kafa yorarlar. Ergenler kendi kafalarında hayatın anlamını sorgulayıp dururlar.

    Çocukların dönemlerine özgü ölümü anlamaları ancak ailenin çocuğun dönem özelliklerini bilen ebeveynlerinin sayesinde olmaktadır. Örneğin ergenle ölüm konusunda tartışmak veya zıtlaşmak kendi düşüncelerine tehdit olarak algılanabileceği için ölüm olayını kabul etmemesine veya farklı reaksiyonlar geliştirmesine neden olabilir.

    Kişisel Deneyimler

    Tüm çocukların hayat deneyimleri kendine özgüdür ve duygularını ele alma ve gösterme şekilleri farklıdır. Bazı çocuklar 3 yaşında ölümle ilgili soru sormaya başlar. Bazı çocuklar ölümden hiç bahsetmez ancak oyunlarında işlerler. Ölümle ilgili duygularını nasıl ifade ederse etsinler, erişkinler tarafından sempatik ve yargısız cevaplara ihtiyaç duyarlar. Dikkatli dinleme ve gözlemle, çocuğun ihtiyaçlarına göre uygun yaklaşımla ilgili önemli ipuçları elde edilebilir. Okul öncesi ve genç okul yaş dönemi çocuklarında basit ve kısa açıklamalar yerinde olur. Sorularına uzun nasihat ve karmaşık cevaplar vermek onları sıkar ve kafalarını karıştırır. Somut ve birbirine benzer örnekler vererek konuşabilirsiniz. Ölümü çocuklara şöyle açıklayabiliriz; ‘Bir kişi öldüğünde nefes almaz, yemez, konuşmaz, düşünmez. Bir köpek öldüğünde havlamaz ve koşmaz. Bir bitki öldüğünde artık büyümez ve çiçek vermez’ gibi.

    Bazı çocuk hemen soru sorarken, bazısı sessiz kalır ve bir zaman sonra yanınıza gelerek soru sorar. Her soru basit ve doğru şekilde cevaplanmalıdır. Çocuğun söylenenlerden ne anladığı önemlidir. Bazen çocuklar ancak tekrar tekrar sorup aynı cevapları duymak isterler. Zamanla çocuklar yeni deneyimler yaşayarak, daha ayrıntılı açıklamalar ile duygu ve düşüncelerini paylaşırlar.

    -Çocuklara birinin ölüm haberini verirken; ‘o artık gitti, bizi terk etti’, uykuda, uzun dinleniyor gibi cümlelerle açıklamak onların kaygılarını daha da artırır ve kafalarını karıştırır.

    -Ölümün nedeninin hastalık olduğunun söylenmesi, çocuğun ilerde hastalık deneyiminde sonucun ölüm olacağını düşünmesiyle kaygılandırır. Bu yüzden ölümün nedeni olarak hastalık açıklanırken, sadece ciddi hastalıkların ölümle sonuçlandığını yoksa çoğu hastalığın iyileştiğini belirtmek gerekir.

    -Ölümle ilgili yapılan başka bir genelleme de hastalığın nedeni olarak yaşlılığın söylenmesidir. Bu açıklama çocuğun genç yaşta birinin ölümünü gördüğünde inandırıcılığını yitirecektir.

    -Günlük hayatta daha az duygulandıran fırsatlardan yararlanarak zaman zaman ölümden bahsedilebilir.Bir çiçek, böcek, kuş gibi canlıların ölümünden konuşmak daha kolaydır. Çocuklar daha da meraklanabilir, soru sormaya devam edebilir. Çocukların merakı sakince karşılanarak, kendilerini suçlu hissetmeden basitçe cevaplanmalıdır.

    Çocukların Ölüme Tepkileri

    Çocuklar etraflarında ölüm olayını tecrübe ettiklerinde, bazı farklı reaksiyonlar geliştirebilirler. Bunlar:

    Suçluluk

    Yapılan bazı çalışmalarda, kardeş, ebeveyn gibi evde yakın akrabalardan birinin ölümünü yaşayan çocuklar çoğunlukla kendilerini suçlu hissederler. Çocuklar bu olayın neden sonuç ilişkisini kurmakta zorlanırlar ve ölüme kendilerinin neden olduklarını düşünürler. Ölümün kendi yaptıklarının cezası olduğunu söyleyebilirler: “Annem öldü ve beni terk etti çünkü ben yaramazdım” gibi.

    Bu gibi durumlarda öncelikle çocuğun duygu ve düşüncelerini konuşmaları ve sizinle paylaşmaları için destekleyin. Daha sonra onların suçluluk duyguları ile ilgili; sevildiklerini ve onu desteklediğinizi hissettirin. Onlara nasıl hissedeceklerini söylemeyin. Maalesef ülkemizde çocuklarına bu konuda destek olmaya çalışan ailelerin söylemleri yönlendirici olmakta “Üzülme. Suçlu hissetme.” Gibi söylemler çocuğun duygularını hem yok saymakta hem de kendi yapamadıklarını gerçekle bağdaşmayan duygular çocuktan istenmektedir.

    Öfke

    Yakın birinin kayıbı hem erişkin hem de çocuğun öfkelenmesine neden olur. Erişkinler doktor ve hemşirelere veya ölümü durduramadıkları için kendilerine öfkelenirler. Çocuklar özellikle kendilerine bakan kişilerin ölümünün ardından öfkelerini açıkça belli ederler. Bazen ölen kişiye öfkelenirler. Duyguları öfke veya korku ne olursa olsun bakımlarının devam edeceği onlara hissettirilmelidir.

    Regresyon

    Çocuklar yakın birinin kaybıyla geçmiş dönem özelliklerine gerileyebilirler; alt ıslatma, parmak emme, kekeleme, korkular ve çocuksu davranışlar gösterme gibi. Bu davranışların geçici olduğu bilinmeli ve bu dönemde çocuklar desteklenmeye devam edilmelidir.

    Depresyon ve diğer davranış problemleri

    Bazı çocuklar öfkelerini içe aktarırlar, tedirginlik, içine kapanma, agresif davranışlar gibi şikayetleri başlayabilir. Ölümden 6 ay sonra bu şikayetler devam eder ve uyku, iştah problemleri, devam eden korkular, okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde bozulma gibi çocuğun hayatını etkilerse, bir çocuk psikiyatristi uzman yardımı gerekmektedir.

    Ülkemizde ölüm ve ölene değer verme geleneksel davranışları çocuğu ve ölen kişinin ailesini destekleyicidir. Ölü evi yalnız bırakılmaz, ağlayan olursa dinlenilir, desteklenir, konuşmasına izin verilir. Komşular ve akrabalar ölen kişinin evine yemek götürür, yakınları maddi ve manevi olarak destekler ve acılarını paylaşırlar. Yakınını kaybeden çocuklarla birebir daha fazla vakit geçirilir, bakımları desteklenir. Bu gibi geleneksel davranışların devam etmesi ölümün daha kolay aşılmasını sağlar. Çocuklar yaşlarına ve duruma göre hazırlanarak ölen kişinin mevlidine, mezarına gitmesi sağlanabilir. Bunlar çocukların da ölümü anlamalarını, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini kolaylaştırır.

    Dr. Selcen ESENYEL

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar duygu ve düşüncelerini ifade etmekte yetişkinler kadar iyi değildir. Çoğu zaman duygu ve düşüncelerinin farkında olmayabilirler, anlamlandıramayabilirler, bu nedenle ifade etmeleri de güçtür. Yetişkinler için konuşma ne ise, çocuklar için de oyun aynı şeydir. Oyun çocuk için, duyguları ifade etme ve keşfetme, ilişkileri keşfetme, yaşantılarını aktarma, isteklerini ifade etme ve kendilerini tatmin (doyum) etme yeridir. Oyuncaklar çocukların kelimeleri, oyunu ise ne anlatmak istediğidir. Aynı zamanda çocuklar, oyun sayesinde kendileri için daha az riskli ortamlarda öğrenme olanağı bulurlar.

    Oyun terapisi; çocuklarda görülen ruhsal problemlerin, davranış sorunlarının bu alanda eğitim alan uzman kişi tarafından oyun ve oyuncaklar aracılığıyla tedavi edilmesi, iyileştirilmesidir. Oyun terapisi çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışavurmalarına, çocuğun kendisini etkileyen durumlarla ilgili farkındalığının artmasına yardımcı olur.

    Oyun terapisinde çocuğun içsel dünyasında yaşadığı (korku, öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı vs.) yoğun duyguların, çatışmaların oyuncaklara ve oyuna aktarımı gerçekleşir. Çocuğun iç dünyasını rahatlıkla açabilmesi için kendisi için güvenli bir yerde olduğuna inanması gerekir. Burada oyun terapistinin en önemli işlevi; çocuğun koşulsuz, olduğu gibi kabul edilerek, büyümesi ve gelişmesi için gerekli ortamı sağlamaktır. Oyun terapisinde çocukla kurulan terapötik ilişkinin niteliği, iyileşmeyi sağlamada önemli bir etkendir.

    Oyun terapisi çocukla terapist arasında kurulan aynı zamanda çocuğun oynayarak kendi iç dünyasını keşfettiği, bir ilişki süreci olarak yorumlanabilir. Bu süreç aynı zamanda terapiste çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama fırsatı vermektedir.

    Terapist, çocuğun kendi sürecini tamamlaması için büyümesine ve gelişmesine olanak sağlamalıdır. Kullanılan oyun terapisi teknikleriyle bu süreç çocuğa yansıtılır ve duygu ve düşüncelerinin farkındalığı sağlanır. Oyun terapisinin yapıldığı ortamda güven sağlamak için; tutarlı olmak, gerekli durumlarda sınır koymak ve seçenek sunmak gerekmektedir. Sınır ve seçenek sayesinde öz farkındalık ve öz kontrol gelişir ve bu da oyun terapisinin çocuk üzerinde yarattığı en önemli kazanımdır.

    Oyun Terapisine Ne Zaman Başvurulur?

    2-12 yaş arasındaki çocuklarda görülen pek çok farklı psikolojik sorunda ‘Oyun Terapisi’ uygulanmaktadır. Çocuklarda, depresyon, yas, anne baba kaybı, takıntılar, kaygı bozuklukları, travma, istismar ve taciz, boşanma, alt ıslatma, kaka kaçırma, kardeş kıskançlığı, duygusal problemler, uyum problemleri, okul problemleri, davranış problemleri, uyku, yeme problemleri, özgüven sorunları, sosyal beceri sorunları ve kronik hastalığı olan çocuklarda hastalığa uyum

    aşamasında oyun terapisinin etkili ve iyileştirici sonuçlarının olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur.

    Oyun Terapisi Günlük Oyundan Farklı Mıdır?

    Oyunun ortaya çıkışı, belki de insanlık tarihi ile başlarken, oyunun terapi olarak kullanılması 1900’lü yıllardan itibaren başlamıştır. Çocuklar için oyun otomatik, eğlenceli, dış ödüllere bağlı olmayan gönüllülük esasına dayanan bir eylemdir. Oyun terapisi; oyun terapisti, oyun terapi odası ve oyun terapisine özgü oyuncaklar ile sağlanır. Çocuğun oyunu, her zaman aynıdır ancak oyun terapisinde, uzman terapistçe anlamlandırılır, iyileştirici özelliği vurgulanır ve ortaya çıkarılır. Çocuğun oyunda oluşturduğu sembolik anlatımlar oyun terapisti tarafından anlaşılır. Oyun terapisti, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkarak çocuğun iç dünyasını ifade etmesine olanak sağlar. Çocukların günlük oynadıkları oyunlar, oyun terapi seansında oynadıkları oyundan içerik olarak farklı olmasalar bile işlevsel olarak farklıdır. Dolayısıyla oyun terapisi, günlük oynanan oyundan farklıdır.

    Oyun Terapisinde Farklı Yaklaşımlar Var mı?

    Evet, şimdiye kadar kullanılmış ve halen kullanılmakta olan pek çok farklı oyun terapisi yaklaşımı mevcut. Temel olarak yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş oyun terapi yöntemleri olarak ikiye ayrılabilir. Yönlendirilmiş oyun terapisinde çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyun çocuğun kontrolündedir. Terapist çocuğu olduğu gibi kabul eder. Çocuğu kontrol etmek ya da değiştirmek için çaba göstermez ve çocuğun davranışlarının, kendini keşfetme dürtüsünün tamamlanmasına yönelik bir adım olduğu teorisine dayanır.

    Okan Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikolojisi bölümünde de uygulanmakta olan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi, yönlendirilmemiş oyun terapileri arasında yer alır. Bu yaklaşımda, çocuk için veya çocuğa birşey yapılmasından ziyade çocukla birlikte olma tutumu vardır. Çocuk merkezli oyun terapisinde, çocuğun kendine olan inancını ve kendi içindeki duygusal gelişimini kolaylaştıran bir ilişki kurulur. Terapinin amacı, çocuğun kendisinin farkında olmasını ve kendisini yönetmesini sağlamaktır. Aile ile işbirliği içerisinde, çocuğa sınırlarının olduğu öğretilir. Aynı zamanda, bu süreç, seçim yapma özgürlüğü ve bu seçimlerden sorumlu olma kapasitesini geliştirir. Böylece çocuk, davranışlarının sorumluluğunu alma ile ilgili farkındalık kazanır.

    Neden Oyun Terapisi?

    Yetişkinler nasıl psikoterapi sürecinde duygu ve düşüncelerini ifade edebilme imkanı buluyorsa, çocuklar için de duygu ve ihtiyaçların ifade edilmesi oyun aracılığıyla olmaktadır. Oyun terapisi, çocukların bazı duygu ve deneyimleri yaşamasına fırsat sağlar. Bu süreçte terapist çocuğun iç dünyasını, yaşantılarını ve duygularını anlama imkanı bulur. Örneğin çocuk terapiste karşı saldırgan davranışlar sergileyebilir, bir silahla onu öldürmek isteyebilir, oyun terapisi süreci çocuğa öncelikle birinci elden bu saldırgan duygularını yaşama ve boşalma şansı verir. Çocuk için bu duyguların kontrolünü sağlama, aynı zamanda uygun terapötik sınırların konmasıyla, kendini kontrol etme becerisi de geliştirmektedir.

    Terapist, çocuğun en iyi şekilde büyümesi ve gelişmesi için gerekli oyun materyallerini kullanır. Oyun boyunca kendisini tümüyle ifade edip, kişiliğini (duygu, düşünce, davranış, deneyim) keşfedebileceği güvenli bir ilişki ortamının ve çocuğun doğal iletişim çevresinin kurulmasını sağlar.

    -Özellikle küçük çocuklarda gelişimsel olarak sözcük dağarcığı yeterli değildir.

    -Doğaları gereği çocuklar hareketlidir. Bu nedenle 45 dakikalık bir seans süresi boyunca hareketsiz kalmakta zorlanırlar. Oyun terapi yaklaşımları çocukların hareket etme özgürlüklerini kısıtlamaz

    -Çocuklar, onlar için eğlenceli olmayan etkinliklerden kolayca sıkılabilirler, eğlendikleri etkinlikleri ise sürdürmek isterler. Oyun terapisi çocukların eğlendiği etkinlikleri barındırır. Terapinin devamlılığı açısından da oyun terapisi çocuklar için uygundur.

    Oyun Terapisi Çocuğa Neler Kazandırır?

    Oyun terapisi çocukların;

    Duygularını daha iyi tanımalarını ve anlamalarını,

    İhtiyaçlarının karşılanması için, duygularını uygun yollarla ifade edebilmeyi,

    Problem çözme becerilerinin gelişmesini,

    Problemli davranışlarının azalmasını,

    İçsel çatışmalarını çözmeleri,

    Kendilerini ifade etmelerini ve seslerini duyurmaları,

    Özgüvenlerinin artması,

    Öz kontrollerinin gelişmesini,

    Davranışlarının sorumluluğunu almalarını

    sağlar…

    Oyun Terapisi İçin Gerekenler Nelerdir?

    Oyun terapisi için içerisinde oyun terapisine özgü oyuncakların ve malzemelerin bulunduğu, çocuğun kendisini huzurlu ve güvende hissedeceği, ferah ve kullanışlı oyun odası olmalıdır. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar çocuğun ilgisini çekmeli ve gerçekliğe izin vermelidir. Oyun terapisinde kullanılan oyuncaklar gerçek yaşamı yansıtan oyuncaklardan oluşmaktadır.

    Oyuncak Kategorileri 1) Gerçek hayattan oyuncaklar: Bebekler, kuklalar, hayvanlar, taşıtlar gibi gerçek hayatta olan

    herşey olabilir. 2) Agresyonu çıkarmaya yardımcı olan oyuncaklar: Askerler, tabanca, dart oyunu, bobo, kelepçe

    vb 3) Yaratıcı ve duygusal salınım için gerekli oyuncaklar: Su, kum, plastik bloklar, oyun hamuru,

    boyalar, kağıt, el kuklaları vb.

  • İlköğretime başlayan çocuklarda ruhsal uyum

    Yeni eğitim-öğretim senemiz hepimiz adına hayırlı ve uğurlu olsun.

    Bu dönemde anne ve babaların özellikle dikkat etmesi gereken noktalarla ilgili bazı şeyleri paylaşmak istiyorum.

    -Çocuklarınıza tercihan okulun ilk günü, en fazla ilk iki günü okulda eşlik edin. Sınıf öğretmenine teslim ettikten sonra, eve ne şekilde ve kim tarafından getirileceği konusunda bilgi verip oradan ayrılın. Sizden ayrılmakta sorun yaşıyor, uzun süreli ağlıyor veya okula gitmek istemiyorsa, “ayrılma anksiyetesi bozukluğu” veya “okul fobisi” açısından bir çocuk psikiyatrından profesyonel yardım alın.

    -Okuldan eve gelen çocuğunuzun bir süre dinlenmesini sağladıktan sonra, çantasını açtırarak okulda neler yaptığınızı beraberce gözden geçirin. Çabası için onu yüreklendirin. Ödev yapma disiplini ilk birkaç senede kazandırılır. Bu açıdan ilk senelerde onun ödeve yapmaya başlamasını destekleyin, bu esnada yanında oturun ve yönlendirme yapın.

    -Okul dönemiyle beraber uyku saatlerinin düzene girmesi gerekiyor. Yatış saatini anne ve baba olarak ortak bir kararla netleştirin. Bu konuda kararlı ve tutarlı davranın.

    -Elektronik oyunlar ve bilgisayar kullanımını mutlaka bu yaşlardan itibaren sınırlandırın. Hafta için ödev amaçlı haricindeki tablet kullanımlarına izin vermeyin. Bilgisayar oyunlarını sadece hafta sonları en fazla iki saatle sınırlandırın.

    -Çocuğunuzun arkadaşlarıyla uyumunu takip edin. Bu konuda ısrar eden bir sorun varsa, bir çocuk psikiyatrından profesyonel destek alın.

    -Çocuğunuzun öğrenmesini, dikkatini yoğunlaştırma becerisini takip edin. Akademik açıdan akranlarından geri ise, “öğrenme bozukluğu”, “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu” açısından bir çocuk psikiyatrından profesyonel destek alın.

    -Halen ısrar eden telaffuz ve/veya konuşma bozuklukları varsa, yine bir çocuk psikiyatrına başvurarak profesyonel yardım alın.

    -Bu yaşlarda takıntılar, anlamsızca sergilenen bazı takıntılı davranışlar veya tikler ortaya çıkabilir. Bunlar, çocuğunuzun hayat kalitesini ve işlevselliğini engelleyecek boyutta ise, “obsesif kompulsif bozukluk”, “tik bozukluğu” açısından psikiyatrik destek alınması çok önemlidir.

    -İlk öğretim çağı, çocuğunuzun yeteneklerini ve ilgi alanlarını keşfetme yaşıdır. Sportif faaliyetler ve enstrüman kullanımını test etme dönemi olan bu süreci en iyi şekilde değerlendirin.

    Beş ilâ dokuz yaş arası dönemin pek çok becerinin kazanılması, zekanın gelişmesi açısından çok önemli olduğu, aksaklıkların varlığı durumunda bunlara bir an evvel müdahale edilmesi gerektiği akıldan çıkartılmamalıdır.

    Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrı

  • Takıntılar- obsesif kompulsif bozukluk

    Obsesyon nedir?(saplantılar-takıntılar)

    Kendi isteği kontrolu dışında aklına gelen, şahsı tedirgin eden, sıkıntı ve stres oluşturan, irade ve bilinçle uzaklaştırılamayan, kovulmayan yineleyici düşüncelerdir.

    Kompulsiyon nedir? (zorlantılar)

    Çoğunlukla obsesif düşünceleri kovmak veya bu düşüncelerin oluşturduğu sıkıntıları azaltmak için yapılan ve istenmeden yinelenen hareketlerdir. Kompulsiyonlar amaçladıkları şeyle aralarında mantıksal bağlantıları yoktur, abartılıdırlar.

    Bir yere dokundum mikrop bulaşır mı? Ocağı kapıyı açık unutmuş olabilir miyim? Terlikler, eşyalarım simetrik olmazsa işlerim kötü gider mi? Bu hareketi 3 kere yapmazsam işlerim ters gider mi’ gibi Ya sevdiklerimin başına bir şey gelirse? Bu ve benzeri düşünceler;

    İstemeden aklınıza geliyorsa,

    Yaşamınızda belli bir sıkıntıya neden oluyorsa,

    Saçma olduklarını düşündüğünüz halde kafanızdan atamıyorsanız

    Bu düşünceleri baskılamak veya etkisiz hale getirmek için;

    Katı biçimde uyulması gereken

    Yapmaktan kendinizi alıkoyamadığınız

    Sürekli tekrarlanan davranışlarınız oluyorsa, Ve

    Bu düşünceler ya da davranışlar nedeniyle hayatımızın alt üst olduğunu, çekilmez hale geldiğini düşünüyorsanız obsesif-kompulsif bozukluğunuz (takıntı hastalığı) var demektir Örnek olarak bir kişinin ellerinin temiz olduğu bilmesine rağmen pis olduğunu düşünmesi ‘obsesyon’, bu düşünceden kurtulmak için gereksiz yere sürekli ellerini yıkaması ise ‘kompulsiyon’ dur.

    Zihnimizin bize oynadığı bir oyun olan takıntılar, zamanla tüm yaşamımızı etkilemeye başlar. Bu da hem bizim hem de çevremizin hayatını alt üst eder. Çocuklara ilişkin takıntılar, yani bilimsel adı ile obsesif kompulsif bozukluk (OKB) sıklıkla gözden kaçabiliyor. Çocuklarında bu tür bir rahatsızlık olmayacağını düşünen aileler, takıntıları çocukların ‘tutturmaları’ olarak nitelendiriyorlar. Oysa OKB önemli ve tedavi edilmesi gereken bir sorundur. Çocukluk döneminde genellikle sinsi başlayan bir durum olması, çocukların olayı çok iyi tanımlayamaması ve belirtilerin çocukluk dönemi özellikleriyle karışabilir olması tanıyı zorlaştırır. Başlangıç sinsi ve uzun süreli olmasına karşın, bazen önemli bir olay tetikleyici olduğundan sanki aniden başlamış gibi algılanabilir. Tedavi olmadığı takdirde erişkin dönemde bulguları artar, hayatın tamamını etkileyen bir rahatsızlığa dönüşebilir.

    Çocuklarda en çok görülen obsesyonlar

    Kirlilik, hastalık bulaşacağı düşüncesi, kötü bir şey olacak düşüncesi, birinin öleceği veya hastalanacağı korkusu, simetri, cinsel içerikli düşünceler, yasak veya şiddet içeren düşünceler, anlatma sorma onaylatma ihtiyacı’ olduğu göze çarpmaktadır.

    Sık rastlanılan kompulsiyonlar ise; Yıkama, kontrol etme, düzenleme, sıralama, sayma, dokunma, tekrarlama, biriktirme, tekrar tekrar düşünme olarak sıralanmaktadır.

    Temizlik Takıntısı: en sık mikrop ve pislik bulaşma takıntısı görülür. Bu tip bir takıntısı olan kişi her hangi bir şeye dokunmaktan kaçınır. Temiz olduğundan emin olmak onun için en önemli şeydir. Obsesyonların en sık görülen türlerinden biridir ve ‘Temizlik Hastalığı’ olarak da bilinir. Bu nedenle sürekli el yıkamak, yıkanmak, kıyafet değiştirmek veya temizlik yapmak zorunda kalırlar. Tuvalette veya banyoda temizlenmediği düşüncesi ile saatlerce kalabilir.

    Sayma Takıntısı: Bazı şeyleri belli sayıda yapmazsa veya saymazsa kötü bir şey olacağını, kendisinin veya ailesinin başına kötü bir şey geleceğini, işlerinin ters gideceğini düşünür ve sıkıntı yaşar. Bu takıntı türünde yaşadığı sıkıntıyı gidermek için kişi gördüğü ya da düşündüğü her şeyi saymaya çalışır. Araç plakalarını, bina numaralarını, yerdeki parkeleri, kişileri vb Bu işlem sırasında da ciddi olarak yorulur. Bazı sayılar uğurluyken bazı sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıları aklından uzaklaştırmaya çalışırken uğurlu sayıları düşünmeye veya yaptığı hareketleri bu sayıda tekrar etmeye çalışır. Örneğin uğurlu sayısı 2 ise kapıya iki kez dokunur, pek çok hareketi iki kez yapar..

    Kontrol etme, kuşku takıntısı: Bu obsesyon türünde kişi yaptıkları işten emin olamazlar ve yapıp yapmadıklarını defalarca kontrol etme ihtiyacı duyarlar. Işığı söndürmüş olmasına rağmen tekrar tekrar kontrol etmek zorunda kalır, kapıyı kapatmasına rağmen tekrar tekrar kontrol eder.

    Simetri, Düzen Takıntısı: olayların ya da nesnelerin tam istedikleri düzende, mükemmel yada kesin bir simetri olmaları gerektiği obsesyonuna sahiptir. Ayrıntılarla aşırı ilgilenmeleri obsesyonel yavaşlığa ve işlerinin çok uzun sürede bitmesine sebep olur. Kişi her şeyi çok dikkatli düzenler ve kurduğu düzenin bozulmaması için inanılmaz çaba harcar. Eşyalarının karıştırılmasına hatta dokunulmasına karşı şiddetli tepki verebilir. Simetri ya da “tam ayarında olma” takıntısı nedeniyle işlerini bitirmekte zorluk yaşarlar ve sıklıkla geç kalabilirler. Bu hastaların bir yemek yemeleri, okula gitmeden önce hazırlanmaları saatler alabilir. Örn. Evdeki terliklerin, masasının üstünün, eşyaların simetrik durması için çok çaba harcayabilir, ancak diğer şeylerde de çok dağınık düzensiz olabilir.

    Zarar verme ya da saldırganlık takıntısı: Kendi çocuğuna, arkadaşına, annesine ya da yakınlarına zarar verme düşüncesidir. Aslında başkasına zarar vermeyeceklerini bilmelerine karşın çocuklarına ya da sevdiklerine zarar verme düşüncelerini, buna bağlı olarak da korkularını yenemezler. Endişelendikleri şeyi gerçekten yapmak istemez, bunu isteyebilecekleri düşüncesinden rahatsız olurlar. Bu korkuyla mücadele etmek için başka takıntılar geliştirirler; endişe ettikleri şeyi gerçekten yapmayacakları konusunda güvence almak için anlatma veya sorma gereksinimi duyarlar. herhangi bir şeyi belli sayıda yapmak gibi. Örneğin pencereyi üç kez açmak, kapıyı iki kez kapamak gibi.

    Dini Takıntılar: Hiç istemediği halde Allah’a ya da dini değerlere küfür etme, hakaret etme düşünceleridir. Bu duygu durumundan kurtulmaya çalışan kişi okuduğu duayı defalarca tekrarlamak zorunda kalır. Özellikle ergenlik çağında bu düşünceler ile kendini suçlu günahkar hisseder, böyle şeyler düşündüğü için kötü bir çocuk olduğunu, başına kötü şeyler geleceğini düşünür yoğun sıkıntı yaşar. Sıkıntısını hafifletmek ve dikkatini başka yere çekmek amacıyla belli bir düzende sayıları ileriye ya da geriye doğru saymaya çalışır. Aileden birisine genellikle de anneye ‘böyle düşündüm bir şey olmaz değil mi?’ diye sorma ve onaylatma ihtiyacı hisseder. Bir şey olmaz diye onaylatmadan rahat edemez.

    Cinsel içerikli takıntılar: Tekrarlayan cinsel imgeler ya da duygular kişiyi rahatsız eder. Kendilerine ters gelen cinsel ve saldırgan eylemlere gireceklerinden korkarlar. Özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda sık görülür. Bunları düşündüğü için kendini suçlu hisseder, yoğun sıkıntı yaratır. Sıkıntı hissini gidermek için belli hareketleri yapmak, ‘bunu düşündüm bir şey olmaz değil mi? ‘ Diye onaylatmak sormak ihtiyacı hissederler.

    Ne Zaman Başlıyor?

    Obsesif-Kompulsif Bozukluğun (OKB) çocuk ve ergenlerde sıklığı %0.3 –0.9 olarak bildirilmekle birlikte daha sık olabileceği düşünülmektedir. En sık ortaya çıktığı yaş 7, ortalama başlangıç yaşı 10’dur. Ancak klinik pratikte çok daha küçük yaşlarda başlayan (2 yaşa kadar) olgulara rastlanmaktadır. OKB’nin biyolojik temelleri olan nöropsikiyatrik bir hastalık olduğu kabul edilmektedir. Hastaların birinci derece yakınlarında % 35 oranında benzer bir rahatsızlığa rastlanabiliyor. Tedavi edilmediğinde başka bir hastalığa dönüşmüyor ama kişinin tüm hayatını etkiliyor; kişinin arkadaş, iş, aile ilişkileri zarar görüyor.

    Takıntılar neden ve nasıl ortaya çıkar?

    Takıntıların sebepleri arasında biyolojik, psikolojik, çevresel faktörler, yakın aile bireylerinde obsesyon olması ve yatkın kişilik özellikleri gibi etkenler olduğu varsayılır ancak kesin nedeni henüz saptanamamıştır.

    Takıntıların başlıca nedeni kalıtsal etmenlerdir. Tek yumurta ikizlerinde takıntı bozukluğunun birlikte görülme oranı %85’tir. Aile de takıntı rahatsızlığının olması riski normal popülasyona göre 5-10 kat artırır.

    Psikolojik; okul başarısızlığı, sınav kaygısı, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, cinsel kimliği kabul ile ilgili sorunlar, ergenlik dönemi sorunları, boşanma vb yaşam olayı sorunları

    Çevresel faktörler; ailede takıntıların olması hem biyolojik hem de model olma açısından çevresel bir faktördür. Çocuklar anne babalarını taklit ederek de semptomları öğrenmiş olabilir. Bununla birlikte, hastaların semptomları ile ailedeki diğer bireylerin semptomları genellikle birbirinden farklıdır. Örn: kontrol etme takıntısı olan bir annenin çocuğunda el yıkama takıntısı gelişebilir.

    Kimlerde daha çok görülür?

    “Sorumluluk duygusu yüksek olan, genellikle başarılı, hırslı, çabuk endişeye kapılan, gergin, kaygılı, mükemmeliyetçi, ayrıntıcı kişilik yapısına sahip insanlar hastalığa daha yatkındır. Çocuklarını çok sık eleştiren, suçlayan, onlardan kusursuz olmalarını isteyen ya da ayıp ve günah gibi kavramları abartılı biçimde aşılayan ailelerde takıntı hastalığına sık rastlanıyor.

    Araştırmalarda hastalığın aniden başladığını gösteriyor. % 50-70 hastada yakınmalar gebelik, ev değiştirme, cinsel sorun, yakın bir akrabanın kaybı gibi stresli olaylar sonrasında başlıyor. Zaman zaman artıp, azalmalar seklinde dalgalanmalar da gösteriyor. Alevlenmelerde stresin de etkisi var. Obsesyonlar ve kompulsiyonlar az oranda herkeste görülebilir, ancak bunlar kişinin yaşam kalitesini ve işlevselliğini bozuyor ve ciddi zaman kayıplarına neden oluyorsa hastalık kabul edilir ve tedavisi gerekir. Takıntıların hastalık sınıfına girmesi için takıntılara günde en az 1 saat ayrılması gerekiyor.

    OKB’nin çocuklarda sanılandan çok daha fazla görüldüğü, ancak çocukların sıklıkla ayıplanacakları ve yanlış anlaşılacakları gibi düşünceler nedeniyle sıkıntılarının gizleme eğiliminde oldukları bilinmektedir. Anne-baba veya öğretmenler çocuklara yaklaşımlarında güven verici davranır, çocukların yanlarında rahat ve açık davranmalarını sağlayabilirlerse, çocuklar da sıkıntılarını söyleme konusunda rahat davranacaklardır.

    Çocuklar takıntılarını nasıl dile getirirler? Sıklıkla konudan bahsederken sıkıntılı oldukları göze çarpar. Kendileri aslında bu şekilde düşünmek veya davranmak istemedikleri halde içlerinden bir sesin (bazen kendi düşüncesi olduğunu söylerler, bazılarıysa başka birisinin sesi olarak tanımlayabilir) belli davranış ve düşüncelere yol açtığını dile getirirler. Örn:içinden herhangi bir şeye küfür etmek gelmesi, rahatsız edici cinsel içerikli görüntülerin göz önüne gelmesi, bir şeyi iki kez yapmazsa kötü bir şey olacağı veya kapıyı kilitlemiş olmasına rağmen sanki kilitlemediğini düşünmesi ve tekrar tekrar kontrol etmek zorunda kalması, ellerinin kirli olduğunu, mikrop kapacağını düşünüp sürekli elini yıkaması gibi. Bazen düşünceler eşlik etmeden sadece tekrar eden davranışlar (kompulsiyonlar) ortaya çıkabilir ve bunlar dışardan rahatlıkla gözlemlenebilir.

    Çocukluk çağındaki törensel davranışlar nelerdir?

    Çocukluk dönemindeki bazı özellikler, hastalık belirtileriyle benzerlikler gösterir. Özellikle küçük çocukların gelişimi sırasında bazı şeyler törenseldir. Örneğin yatmadan önce yapılan birtakım davranışlar küçük yaşlarda normalken, ilerleyen yaşlarda obsesyon ve kompulsiyonlara dönüşebilir. Küçük çocuklar yatağa girmeden belli sıra izleyen bazı kurallara uyarlar. Giyinme, masal anlatımı, belli bir yerde yatma gibi. Bunlar olmayınca huysuzlaşabilirler. Ama sekiz-dokuz yaşından sonra bu düzen değişir. Ancak bu durum, hastalık belirtisi olduğunda devam eder ve herhangi biri olmadığında aşırı kaygı, olayı baştan yapma gibi belirtiler ortaya çıkar. Benzer şekilde küçük çocuklarda çizgilere basmadan yürüme bir oyundur. Erişkin dönemde ise bu bir kompulsiyon olabilir. Bu çocukluk ritüellerini kompulsiyonlardan ayıran en büyük özellik, ritüeller bir çeşit sosyalleşmeyi artırıcı, kaygıyı azaltıcı rol oynarken, kompulsiyonların kısıtlayıcı ve sıkıntı verici olmasıdır. Eğer ritüeller sıkıcı, kaygı verici ve yaşamı etkileyen hale geldiyse hastalık boyutuna ulaşmış demektir. Tanı konulurken dikkat edilmesi gereken şeylerden biri ailenin verdiği öykü ve tanımlamalardır. Aileler genellikle kompulsiyonları ‘tik’ olarak tarif eder. Özellikle de bir yere dokunma ya da belli hareketi tekrarlama olduğunda bu anlatım gözlenir. Oysa tik kasların istemsiz kasılmasıdır ve birbirlerinden farklı hastalıklardır. Çocukların bazı şeyleri aktarımındaki güçlükler nedeniyle de tanı için başka hastalıkların değerlendirilmesi gerekir.

    Tedavi: OKB’de en başarılı tedavi ilaç + davranışçı kognitif terapidir. Genellikle tedaviye iyi yanıt veren bir hastalıktır. Tedavisiz kalan olgularda depresyon sıklıkla tabloya eklenebilir. Çocuğun işlevselliğini giderek daha fazla bozar, okul ve ev hayatını çekilmez hale getirebilir. Çevresi için de ciddi zorluklar yaratmaya başlar. Bazen çocukluk çağı psikozları OKB şeklinde başlayabilir. Bu nedenle çocuğun bir hekim tarafından tedavi edilmesi büyük önem taşır.

    Dr Deniz Tirit Karaca

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi

  • Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobi diş hekimi korkusu anlamına gelen bir terimdir. Toplum tarafından dental anksiyete veya dental kaygı olarak da bilinir.

    Diş sağlığı sorunlarının tedavisini geciktirdiği ve diş hekimlerini zorlayan bir durum olduğu için önemlidir. Bu nedenle dentafobi konusunda çok sayıda yapılmıştır. 

    Kimlerde Görülür?

    Dentafobi her yaşta, her cinsiyette, her eğitim düzeyinde, her ekonomik düzeyde, her toplumda ve her kültürde görülür.

    -Dentafobi her yaşta görülebilmekle birlikte, bu konuda yapılan çalışmalara göre en yüksek oranda 4-6 yaşları arasındaki çocuklarda görülür. Yaş arttıkça dentafobi görülme olasılığının düştüğü bildirilmiştir. Bunun nedenleri arasında yaş arttıkça sosyal etkileşimlerin artması, sağlık konusunda daha çok bilgiye sahip olma, bazı sağlık işlemleri ile ilgili deneyimler yaşama sayılabilir.

    -Yapılan çalışmalar dentafobinin kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda görüldüğünü ortaya koymuştur. Kadınların erkeklere göre ağrıya karşı daha hassas olmaları buna açıklık getirebilir. Bununla birlikte herkesin ağrı eşiğinin farklı olduğu da unutulmamalıdır.

    -Eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe dentafobinin görülme oranlarının düştüğü bulunmuştur. Gelir düzeyinin yükselmesi genel olarak eğitim düzeyinin artması ile birlikte görülür. Bu da insanların bilgilerinin artmasını sağlar, korkuyla baş etme yetilerini arttırır.

    -Dentafobi gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda, tüm kültürlerde görülür. Bunun nedenlerinden biri toplumların çocuk yetiştirme ve eğitimi ile ilgilidir. Birçok toplumda çocuk eğitiminde korku bir araç olarak kullanılır. Diş hekimleri de bu korku araçlarından biridir. Çocuk diş hekimini görmemiş olsa bile, büyüklerinin telkini ile görmediği bir kişiden ve diş ile ilgili bir işlemden korkmaya başlar. Diş hekimi ile karşılaşmadığı süre boyunca bu korku sanki uykuda gibidir, kendini göstermez.Korku nesnesi ile gerçek dünyada karşılaşan çocuk zihnindeki korkutucu diş hekimi ile gerçek diş hekimini eşleştirir. Zihnindeki korkuyu gerçek diş hekimine aktarır.

    Bu korku ele alınmazsa pekişir. Bunu önlemek için  sistematik duyarsızlaştırma, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma gibi tekniklerin uygulanması yararlı olur. (Bu konuda sadece klinik psikologlardan destek alınmalı)

    İhtiyaç duyduğunuzda korkmadan diş hekimine gittiğiniz günleri görmek dileğiyle 🙂 

  • Ölüm ve Başetme Yolları

    Ölüm ve Başetme Yolları

    Herkesin kişisel deneyimleyerek anlamlandırdığı ölüm ve acısını yaşamak farklıdır.Ama tüm ölümlerde tek bir ortak bir payda var ki o da zor hatta çok zor oluşu…
    Bedeninin bir daha geri gelmemek üzre olduğunu bilmek zordur ama ölüm yasını atlatmak daha da zor…
    Ölüm bedensel kayıp dışında ruhsal duygusal hatta kendi hayatımız için kaybedilenin yakınlığına göre yaşamsal bir kayıp bile olabilir.

    Peki bu zor durumla nasıl başa çıkabiliriz?
    Yas dönemini ortalama 3 ay yaşamak normal kabul edilebilir. 3 ay sonrası yaşantılar kişide istemediğimiz sorunlara yol açabilecektir.

    İşte bunlardan bazıları;
    – İntihar düşünceleri
    – Alkol ve madde kullanımı
    – Kendimizi boşluktaymış gibi hissetme yada hissizlik
    – Öfke patlamaları
    – Nedensiz aşırı neşelilik – Olay hiç olmamış gibi davranma
    – Uyku ve iştah düzensizliği
    – Önceki travmaların tetiklenmesiyle sürekli olarak aynı düşüncelerle meşgul olma, günlük  hayata devam edememe…

    Bu gibi sorunlar kesintisiz 1 ay süre ile devam ediyorsa yardım almak gerekebilir.Çünkü yas süreci bazı insanlarda kalıcı hasarlara sebep olabilir.

    Baş Etme Yolları ;
    1.Zor da olsa gerçeği sağlıklı bir düşünce sistemi içerisinde kabul etmek gerekir.
    2.Paylaşmak acıyı azaltır.Duygu ve düşüncelerinizi paylaşın.
    3.Yaşadığınız rutinin yas döneminin ardından devam etmesine özen gösterin.
    4.Beslenme ve uyku düzenindeki değişikliğinizin aşırı yöne gitmesinden sakının.
    5.Olumsuz durumlar yerine olumlu yaşanılan güzel anıların hatırlanmasını sağlayın.
    6.Kazanılan bir faaliyet (spor ya da sanat) iyileştirici etkiye sahiptir.Alışkanlık kazanın.
    7.Duygularınızı kabul edin.Yakın ölümlerde insan bir çok duyguyu deneyimleyebilir.
    8.Yas tutmanın kişisel bir deneyim olduğunu unutmayın.Kimi ağlerken kimi hissizleşebilir. Yaşadığınız bu durumları çok anormal şeyler yaşıyormuş gibi düşünüp üzüntümüze üzüntü katmayın.
    9.Bedensel olarak kaybedilmiş hissetmek istemiyorsanız aranızdaki bağı farklı şekilde sürdürün.Mesela bir çiçek ekerek bağı koparmamış olursunuz.Bu size iyi gelecektir.
    10.Ölümü inkar etmek kendini izole etmek yas sürecini uzatır.Bunu yapmayın!

    Ve son olarak ölüm olgusu evrensel ve varoluşsal olduğu için bir gün herkesin öleceği gerçeğini unutmayın.Günlük hayatın koşuşturmacasında unutulsa da ölüm vardır ve gerçektir.

    Ölüm çok ağır bir darbedir. Bu ağır darbenin altında ezilmememiz dileğiyle…

    Ramazan eniştemin anısına…

    BAŞIMIZ SAĞOLSUN!

  • Ruh sağlığının temel kavramı: bağlanma

    RUH SAĞLIĞININ TEMEL KAVRAMI: BAĞLANMA

    Bebeklik dönemi olarak tanımlanan 0-2 yaş arası, çocuğun, fiziksel, zihinsel ve duygusal yönlerden en hızlı geliştiği dönemdir. Bu nedenle, bu dönemde çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Anne ‘‘yeterince iyi’’ olmalı, yani çocuğunun gereksinimlerinin ne olduğunun farkında olmalı ve yaşadığı endişeleri yatıştırabilmelidir.

    Bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Bağlanma terimi , bebeklerle anne-babaları ya da bakım verenleri arasında kurulan, duygusal olarak olumlu ve yardım edici bir ilişkinin varlığını ifade eder. İlk yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun gelecekteki kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Anne-çocuk arasında oluşan karşılıklı sevgi bağının ileriki yaşantıya olan en büyük katkısı, daha sonra diğer insanlarla kurulan tüm ilişkilerde güven duygusunun oluşmasıdır.

    İnsan hayatı için bağlanmanın 3 temel işlevi vardır:

    1. Dünyayı keşfederken geri dönülebilecek güvenli bir liman olma,

    2. Fiziksel gereksinimleri karşılama,

    3. Hayata dair bir güvenlik duygusu geliştirebilme şansı.

    Buna göre; anne tarafından bir ölçüde karşılanan güvenlik duygusu çocuğun dünyayı algılayışını belirler:

    GÜVENLİ bağlanmaya sahip çocuklar anne giderken normal bir gerilim yaşarlar, anne geri döndüğünde ise mutlu ve sevinçli bir karşılama içine girerler.
    KARARSIZ bağlanma tarzındaki çocuklar ise anne giderken aşırı bir üzüntü ve ayrılamama davranışı gösterirken, anne geri döndüğünde anneye öfkeli ve reddedicidir. KAÇINGAN çocuklarda ise, ayrılış anı sakin ve neredeyse tepkisizken, buluşma anneyi reddedici ve uzaklaştırıcı özelliktedir.

    Güvenli bağlanma, duygusal sağlığın bir kaynağı olarak görülür. Çocuğa ‘‘ötekinin’’ onun için orada olacağı ile ilgili güven verir ki, bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur. Güvenli bağlanmaya sahip çocukların anneleri, çocuğun ağlamalarına duyarlı, çabuk güldürebilen, ve de farklı gereksinimlere uygun tepkiler verebilen annelerdir. Kararsız bağlanan çocukların annelerinin ise, genellikle tepkilerinde tutarsız oldukları saptanmıştır. Mesafeli, duygusal olarak zor ulaşılan ve ihmalkar olan annelerin çocuklarının ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip oldukları bulunmuştur.

    BEBEKLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Bağlanma, her iki tarafın da birbirlerinin gereksinimlerini karşılamasına bağlı olarak gelişen bir süreç olduğu için iki taraflı bir ilişkidir. Bu bağlanmanın oluşmasında sadece annenin ( ya da bakımverenin ) değil bebeğin de bazı davranışları özellikle etkili olur.

    Bebeğin, anne-babasıyla iletişimde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlara ‘‘ bağlanma davranışları’’ denir.Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

    Bağlanma sürecinde yaşanan sorunlar nedeniyle bebeklik-çocukluk döneminde yaşanan ruhsal rahatsızlıklar, genel olarak üç başlık altında toplanır ki, bunlar;

    1. Bebeklik depresyonu

    2. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu

    3. Tepkisel bağlanma bozukluğu.

    ERGENLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Ergenlik çok önemli bir geçiş dönemidir; bu dönemde çok önemli değişiklikler olur; dolayısıyla bağlanma özellikleri de revizyona uğrar.

    Ergenlik dönemindeki bağlanmanın diğer yaş gruplarından farklı olan tarafı, baskın sürecin anne babadan ayrılma ve bireyselleşme, aile dışında yeni ilişkiler geliştirmesidir.

    Erken çocukluk dönemindeki bağlanmanın kalitesi, bu dönemde ergenin akranları ve erişkinlerle sosyal ilişkiler kurma ve geliştirmesi konusunda önemli bir rol oynar. Bu anlamda, ergenlik dönemi bağlanmanın sağlamlaştığı ve pekiştiği bir dönemdir

    Bağlanma stilleri aynı zamanda ergenlikte psikopatolojiye yol açan faktörlerden bir tanesidir.

    Kararsız bağlanması olan ergenlerin sorunlarını abartarak ilgi çekmeye çalıştığı, kaçıngan ergenlerin ise, sorunlarını görmezden gelmeye meyilli olduğu belirtilmiştir

    Anksiyete, depresyon, düşünce bozuklukları ve sosyal kabul görme gereksinimi; kararsız bağlanma tarzına sahip ergenlerde diğer gruplara göre daha çok görülmektedir. Öte yandan davranım bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve bunlara bağlı olarak antisosyal kişilik bozukluğu, kaçıngan bağlanma tarzına sahip ergenlerde daha sık görülen psikopatoloji kategorileridir.

    Bağlanma süreci ile ilgilenen pek çok kuramcı, kişinin erişkin hayatında diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin niteliğini ve insanlardan beklentilerini belirleyenin, bu kişinin yaşamın erken dönemlerinde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğunu kabul eder.

    Sonuç olarak;

    Bebeklikten yetişkinliğe yaşam boyu bağlanmanın etkileri göz önüne alındığında, koruyucu ruh sağlığı açısından, anne-bebek bağlanmasındaki kalitenin önemi bir kez daha ortaya çıkar.

    Bu nedenle mümkün olan en erken dönemden başlanarak anne bebek ilişkisine önem verilmesi, uygun desteğin sağlanması ve gerektiği yerde müdahale edilmesi güvenli bağlanmanın gelişmesi için gerekmektedir.

    KAYNAKLAR

    1. Solmuş T. Bağlanma, Evlilik ve Aile Psikolojisi. 1. Basım. İstanbul: Sistem Yayıncılık; 2010. s. 260- 262.

    2. Tüzün O ve Sayar K. Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji. şünen Adam 2006; 19(1):24-39

    3. Soysal AŞ, Bodur Ş, İşeri S. Bebeklik dönemindeki bağlanma sürecine genel bir bakış. Klinik Psikiyatri 2005; 8: 88- 89.

  • Çocuğum çok zeki diye sevinmeli miyim?

    Çocuğum çok zeki diye sevinmeli miyim?

    Zeka: başka bir adıyla zihin gücü, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyum sağlama ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle zeka, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler birleşimidir. Zeka öğrenme, algılama, yargılama, hafıza, düşünme, çözümleme, sosyal iletişim gibi bir çok işlemlerde belirleyici rol almaktatır. Kelime anlamı Arapçada pırıltı, ateşin parlamasıdır.

    Zeka gelişimi bebeğin doğumu ile başlar ve hayatın ileriki dönemine kadar gelişir. Yaşamın ilk 4-5 yılı zeka gelişiminde önemli yere sahiptir. Zekanın belirleyicileri genetik kalıtım (ırsiyet) ve çevresel faktörler olarak sıralanabilinir. Çevresel faktörler içerisinde eğitim, arkadaş ortamı, yaşadığı yer vs sayılabilir.

    Zeka çocuk gelişiminde ve çevresiyle uyum içinde yaşamasında önemli role sahiptir. Akademik başarının sağlanmasıyla beraber sağlıklı insan ilişkilerinin kurulmasında da zekanın payı büyüktür.

    Zeka aynı zamanda insanın karşılaşacağı problemleri aşabilmesinde de baş rol alır. Sağlıklı bir zekaya sahip insanların psikiyatrik hastalıklara yakalanma riski düşük, yakalanan insanlarda hastalıktan kurtulma oranı ise yüksek bulunmuştur.

    Zeka değerlendirmesi klinik gözlem ve zeka testleriyle yapılmaktadır. Çocuklarda yaş ilerledikçe zeka testlerinin yanılma payı azalıyor ve objektifliği artıyor. Zeka testlerinin sonuçları IQ puanı olarak yansır. 90-120 normal sınırlarda zeka olarak kabul ediliyor ve toplum ortalamasını yansıtıyor.

    Kabaca 90 altındaki IQ puanı zeka geriliğine, 120 üzerindeki puanlarsa üstün zekaya işaret eder. Genellikle bütün toplumlarda üstün zekalıların oranı aynıdır ve toplumun yaklaşık %3’nü oluştururlar.

    Çocuğun üstün zekalı olduğu nasıl anlaşılır?

    Çocuğun üstün zekalı olduğu yaşamın ilk yıllarında belli olmaya başlar ve ilerleyen yaşlarda belirginleşir. Üstün zekalı çocukların ilk özellikleri gelişim basamaklarını erken geçmeleri ve öğrenme ve taklit becerilerinin iyi olmalarıdır. Örneğin bir çocuğun erken dönemde ismine yanıt vermesi, konuşmasının erken olması, yüzleri ayırt edebilmesi gibi özellikler o çocuğun üstün zekalı olabileceğine işarettir. Bu çocuklar etrafını keşfetmeye etken başlarlar ve keşfettikleri şeyleri amacına yönelik kullanabilirler. İleri yaşlarda çocuğun erken öğrenmesi, öğrenmeye ilgili olması, öğrendiklerini unutmamaları, öğrendikleri bilgileri diğer öğrendikleriyle ilişkilendirebilmeleri beklenilir. Yüksek zekaya sahip çocuğun neden sonuç ilişkisini daha kolay kavraması, ayrıntılara dikkat etmesi ve bu özelliği sebebiyle hayatlarında yenilikler keşfetmesi sıklıkla müşahede edilir. Sağlıklı sosyal ilişkiler kurması, yaşıtları içerisinde liderlik yapması, kendisinden yaşça büyük çocuklarla iletişim kurması gibi özellikler de çocuğun üstün zekalı olabileceğini düşündürür.

    Üstün zekalı çocuklar 3 yaşına kadar kavramları öğrenebilir, akıcı ve kapsamlı konuşabilir, gördüğü şeyleri ayrıntılı olarak anlatabilir ve hatta uzunca olan şiirleri ezberleyebilirler. Okuma yazma öğrenmeleri okul öncesinde olur ve ikinci bir dilde konuşmayı öğrenebilirler. Üstün zekalı çocukların yaşıtlarına göre sık soru sordukları ve sorularına ayrıntılı ve kapsamlı cevap almak istedikleri bilinmektedir. Ayrıca bu çocuklarda duyguları ayırt etme yeteneği, soyut düşünebilme ve empati kabiliyeti erken gelişebilir. Üstün zekalı çocuklar kardeşleri ve arkadaşlarından seçilirler ve bu onların aile ve toplum içindeki farklı muamele görmelerine yol açabilir.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ( dehb )

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ( dehb )

    DEHB başta bireyin kendisi olmak üzere aileyi ve toplumu ilgilendiren çocukluk çağının en önemli ve en sık görülen psikiyatrik sorunudır. Başlıca 3 temel belirtiden oluşmaktadır.

    Dikkat Eksikliği: Dikkat eksikliği çocuğun dikkat süresinin yaşına göre kısa olması ve özellikle okuma, yazma ve matematik gibi akademik alanlarda dikkatinin kolay ve çabuk dağılması şeklinde tanımlanmaktadır. Problemler daha çok okul hayatının başlamasıyla birlikte belirgin hale gelir. DEHB’li çocuklar dersleri dinlemez, ödev yapmayı sevmez, anne-baba ya da öğretmenin zoruyla ödev yaparlar. Çeşitli bahanelerle (tuvalete gitme, su içme gibi) sık sık masa başından kalkarlar. Ders çalışırken sürekli yanlarında birini isterler. Sorumluluklardan kaçarlar, üzerlerine aldıkları işi bitirmekte zorlanır, bir işi bitirmeden başka işe geçerler. İşitsel dikkati bozuk olan çocuklar, sanki konuşulanı dinlemiyormuş görüntüsü verirler. Bir komutu bir kaç defa tekrarladıktan sona uygularlar. Bir komut verdiğinde yapacaklarını söylerler ancak söyleneni yapmazlar. Okulda öğretmeni dinlemekte zorlanırlar ve dışarıdan gelen uyarılarla dikkatleri çabuk dağılır. Kalem, defter ve silgi gibi malzemeyle uğraşır, dersleri düzenli takip edemezler. Derste sıkılmaları nedeniyle sınıfın dikkatini ve huzurunu bozacak konuşma, arkadaşlarına laf atma ve garip sesler çıkarma gibi davranışlar sergileyebilirler. Bazıları ise ders anlatılırken dalıp gider ve akılları başka yerde olur, gün içinde olanları ya da olacakları düşünür hayaller kurarlar. Bu durum dersleri kaliteli dinleme ve takip etmelerine engel olur. Sınıf öğretmeni çocuğun ya derste çok konuştuğundan ya da dersi dinlemediğinden şikâyet eder.

    Okuma ve yazma kaliteleri yaşıtlarından kötü, defter düzeni ve yazıları bozuk olabilir. Okurken sık hata yapabilirler. Genellikle kelime uydurma, hece atlama ya da eklemelerine sık rastlanır. Bu durum bazen öğrenme güçlükleriyle karışabilir.

    Unutkan olabilirler, öğrettiğiniz ve iyi öğrendiklerini düşündüğünüz bir bilgiyi de çabuk unutabilirler. Bu durum özellikle uzun dönem hafızada belirgindir..Zaman yönetimleri iyi değildir, organize olamazlar. Kendilerine uygun bir çalışma düzeni ve sistemi geliştiremezler, çoğunlukla der çalışmayı sevmezler. Yaşanan tüm bu öğrenme zorluklarına sınavlarda dikkatsizce yapılan hatalar da eklenir. Sabırsızlıkları ve çabuk sıkılmaları, sorulan soruları yanlış okuma ve dolayısıyla da yanlış anlamalarına neden olur. Çok iyi bildikleri soruyu dahi basit hatalarla yanlış cevaplayabilirler. Bazıları sınavları yetiştirememe sorunu yaşarlar. Sonunda bilgileri ve bildiklerinden daha azı oranında not alırlar, özgüvenleri zedelenir ve sınavlardan korkmaya, çekinmeye başlarlar.

    Dikkat eksikliği olan çocuklar evde ise günlük yapmaları gereken işler konusunda sorumluluk almak istemezler. Genellikle dağınıktırlar ve kurallardan hoşlanmazlar. Dikkat sorunu olan çocuklar sevdikleri ve zevk aldıkları etkinliklerle ( bilgisayar, TV, oyunlar) ise uzun süre ilgilenebilirler. Daha çok kurallı öğrenmeye karşı isteksizdirler.

    Dikkat eksikliği olan çocukların bir kısmı aşırı hareketli değil hatta çok ağır hareket eden çocuklar olabilir. Bu çocuklara hipoaktif çocuklar da denir. Çocukluk döneminde hiperaktivitesi olanların bir kısmı ergenlik dönemine girdiklerinde aşırı hareketlilikleri kalmaz ve hipoaktif olabilirler.

    Hiperaktivite ( Aşırı hareketlilik): Genellikle her çocuğun hareketli ve enerjik olması beklenir. Çocuk koşar, zıplar, düşer ve gürültü çıkararak oynar. Bunların hepsi doğal karşılanabilir. Ancak hiperaktivite denince yaşıtlarına oranla daha hareketli ve kıpırtılı çocuk akla gelir. Her hiperaktif çocuk düz duvara tırmanacak kadar hareketli ve kontrolsuz değildir. Hiperaktivite kısaca, kıpırtılı olma, oturamama ya da oturmayı becerememe olarak tanımlanabilir. Hiperaktivite okul öncesi dönem (3-6 yaş arası) çocuklarında daha belirgin ve fark edilen bir belirtidir. Bu çocuklar oturmayı sevmezler, ev içinde koşuşturur, dur ve yapma sözünden anlamazlar. Oturmaları gereken durumlarda ise elleri ayakları kıpır kıpırdır. Zıplamayı, yükseklere tırmanmayı ve atlamayı çok severler. Ders çalışırken hatta TV seyrederken dahi şekilden şekile girerler. Çok konuşur, iki kişi konuşurken sık sık lafa girerler. Masanın başında oturamaz, dolayısıyla derslerini masada çalışmayı sevmezler. Bu çocuklarda düşmeler, yaralanmalar ve kazalar sık olur. Yaşla birlikte hiperaktivite azalabilir.

    Dürtüsellik: Sonunu düşünmeden eyleme geçme olarak tarif edilebilecek olan dürtüsellik, bu çocukların sosyal uyumlarını bozan en ciddi belirti kümesidir. Sabırsızlıkları, sırasını beklemekte güçlük çekmeleri ve yönergeleri dinlememeleri tipik özellikleridir. Sonuçta kendileri ve çevresindekiler için zararlı olabilecek fevri hareketleri ve sınır tanımadaki zorluklar ortaya çıkabilir. Yaşıtlarıyla birlikte olduklarında olaylara aşırı tepki vermeleri ve fiil ve sözle arkadaşlarını rahatsız etmeleri nedeniyle toplumda ve okulda ‘yaramaz çocuk’ damgası yerler. Bu çocuklar disipline olmadaki zorlukları nedeniyle kuralları sevmezler ve kurallara ve otoriteye karşı gelirler. Kendi düşüncelerine göre hareket etmeyi sever, oldukça cesur davranır, hatalardan ders çıkaramazlar.

    Diğer çocuklardan farklı olarak dürtüselliği olan çocuklar genellikle ceza ve ödülden anlamadıkları gibi, başlarına gelen üzücü ya da kötü bir olaydan da ders çıkarmazlar. Örneğin, bir çocuk çıkmaması gereken yüksek bir yere ısrarla çıkmaya çalıştığında ya büyüklerin engeliyle durdurulur ya da kendisi bir kez düşüp canı yandığında böyle bir eylemi genellikle tekrar etmez. Dürtüselliği olan çocuk ise düşüp canı yansa, bir tarafını incinse hatta kırılsa dahi aynı eylemi defalarca tekrarlayabilir.

    Dürtüselliği olan çocuklar diğer çocuklarla birlikte olduklarında oyun oynarken ya da bir grup etkinliğine katılırken sürekli kendi isteklerinin yerine getirilmek için diretirler. Oyunun kurallarını kendileri belirler, kuralları kendilerine göre yorumlar, zaman zaman kuralları bozar ve tüm hâkimiyeti ellerine almak isterler. Böyle bir durumda diğer çocuklar oldukça rahatsız olur ve ya oyunu bırakır, ya da kavga çıkmasına neden olacak hareketler yaparlar. Arkadaşıyla oyuncaklarını paylaşamama, en iyisinin hep kendisinde olmasını isteme, yenilgiye asla tahammül edememe, sıra bekleyememe, sabır gerektiren durumlarda sabredememe yine arkadaş ilişkilerini bozan önemli nedenler arasındadır. Bu çocuklar şiddeti, şiddet içerikli görüntüleri, oyunları ve oyuncakları çok severler. Evde ve bilgisayar ekranında daha çok bu tür görüntülerin yer aldığı film ve oyunları tercih ederler. Filmin karakterlerini canlandırmaya çalışırlar. O karakter gibi davranıp, o karakter gibi sözler söylerler.

    Hastalık hakkında yanlış bilinenler

    DEHB modern çağın hastalığı değildir. İlk kez bilimsel anlamda 100 yıl önce tanımlanmıştır. Tıbbi hastalıklar içinde hakkında en fazla araştırılmış ve tanısal geçerliliği en yüksek bozukluklardan biridir. Son dönemlerde hastalık hakkında toplumun aydınlatılması ve bilinçlendirilmesi artığı ve bu konuda uzman hekimlere ulaşım kolaylaştığı için hastalığın bilinirliğinde ve hekime başvurularda artış gözlenmiştir.

    DEHB’li çocuğun davranışlarını normal kabul ederek “çocuktur yapar, zamanla düzelir” demek çocuğa ve topluma haksızlıktır. Tedavi edilmeyen DEHB olgularında başta akademik başarısızlık olmak üzere, ileriki yaşamlarında ağır davranış bozuklukları gelişme riski yüksektir.
    DEHB oluşumunda suçlu, aile değildir. DEHB biyolojik temeli olan bir bozukluktur. Dolayısıyla DEHB bir terbiye edebilme sorunu değildir. Sadece zamanında ve uygun yaklaşımlarda bulunulmadığında sorun derinleşmektedir.
    DEHB tanısını mutlaka bir Çocuk Psikyatrisi koymalıdır. DEHB’nin benzer belirtiler gösteren başka psikiyatrik bozukluklar ile karışma riski vardır. Ayrıca DEHB başka psikiyatrik ve organik bozukluklar ile birlikte görülebilir. Örneğin, Depresyon, Kaygı Bozukluğu, Tikler, Takıntılar, Anemi, Hipertiroidi vs.

    DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılık yapmazlar. Bedensel olarak kalıcı yan etkileri yoktur. Aileler doktor kontrolünde bu ilaçları güvenle kullanabilirler. Hatta DEHB’li çocuklarda ilaç tedavisi ileride oluşabilecek alkol ve madde bağımlılığını önlediğine dair bir çok çalışma mevcuttur. İlaçların bir kısmı akademik performansta da artışa neden olduklarından gereksiz yere ve yüksek dozlarda kullanılmasını önlemek amacıyla özel reçeteler (kırmızı reçete) ile satılır. Böyle satılması ilacın tehlikeli olduğu anlamına gelmez.
    Her ilaç ilk kullanıldığında bazı istenmeyen yan etkiler oluşturabilir. Böyle bir durumda ilacı kesmeden önce mutlaka hekiminize danışmalı ve hekim gerekli görürse ilacı kesmelisiniz. Tedavide farklı ilaç alternatifler gündeme gelebilir.

    DEHB’nin bilimsel tedavisi dışında ailenin ilgisini çekecek alternatif bazı yöntem uygulayanlar az sayıda olsa da vardır. Bilimsel olmayan bu yöntemlere aileler itibar etmemesi gerekir. (örneğin, müzikle tedavi, bilgisayar kullanılarak tedavi, biyofeedback uygulaması, diyet tedavisi, polivitamin uygulamaları gibi).

    Tedavi:

    DEHB tedavisinin ilk şartı, aile, okul ve hekim arasında sıkı işbirliği ve doğru bilgilenmedir. DEHB evde olduğu kadar okulda da sorun yaşanmasına neden olur. Öğrenmeyle ilgili sorunlar yanında arkadaş ilişkilerinde yaşanan sorunlar ve kurallara uyma güçlüğü aile ve okulun ortak ve sağlıklı yaklaşımlarıyla aşılabilir. Çocukla olan ilişkimizi düzenleyebilmek için DEHB belirtilerini yanlış yorumlamamak gerekir. Çocuğun davranışlarını ya da derslerle ilgili zorluğunu yaramazlık ya da tembellik olarak yorumlayan anne babalar çocukla ilişkilerini bozacak derecede sürekli ceza verme eğilimindedirler. Oysa bu çocukların cezalardan pek anlamadıkları kısa süre içinde görülecektir. Tedavide çocukla yeniden sağlıklı ilişki kurabilmenin yolları aranır. Ailenin çocuğa yönelik tutumları gözden geçirilerek yanlışlar ayıklanmaya çalışılır. Anne baba ve eğitimcilerin DEHB konusunda yazılmış bilimsel eserleri okuması gerekir.

    DEHB ‘nin tedavisinde ilaçlar önemli yer tutarlar. Dikkat arttırmaya ve davranışların kontrol etmeye yönelik ilaç tedavisi uzun yıllardır kullanılmaktadır. İlaç tedavisinden elde edilen sonuçlar çocuğun yaşı, zekâ düzeyi, ailenin tedaviye uyumu ve sebatı gibi faktörlerden etkilenmektedir. DEHB’ye özgü geliştirilmiş ilaçların kullanılmaya başlamasıyla tedaviden elde edilen başarı oranı oldukça artmıştır. Bu ilaçların tedavideki başarıları yanında, güvenilir ilaç olmaları, çocuklarda bağımlılık yapmamaları ve yan etkilerinin az olması nedeniyle tercih edilirler.

    Ülkemizde psikiyatrik ilaç kullanımı konusundaki yanlış bilgilenmeler DEHB’si olan çocukların gerektiğinde ilaç kullanmalarını da engellemektedir. Ailenin yan etkilerden korkarak ilacı reddetmesi, tedaviyi geciktirmekte ve sonradan geri dönüşümü olmayan sonuçlar doğurabilmektedir. Bir çocuk psikiyatristi tarafından önerilmiş ise ilaç tedavisinden kaçmamak gerekir.

    Hangi ilacın kullanılacağı, ilaç tedavisinin ne kadar süreceği ve ne zaman sonlanacağı çocuğun durumuna ve DEHB’nin gidişine, tedaviye verdiği yanıta göre değişir. Ancak tedavi erken dönemde başlar ise sonuç elde etme oranı daha yüksektir. Ergenlik döneminden sonra veya yaşam boyu ilaç kullanımı çok az oranda kişide gerekir.

    Dikkat eksikliği nedeniyle öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda özel eğitim programlarının uygulanması gerekir. Olumsuz davranışların düzeltilmesi ve yerine olumlu davranışların konulması için çeşitli destekleyici ve davranışçı psikoterapi teknikleri uygulanabilir.

    Aile ve eğitimciler için öneriler

    Dikkat Eksikliği Bozukluğu, yapısal bir sorundur. Beynimizin biyokimyasal yapısı ile ilişkili bir problemdir. Dikkat merkezinin iyi fonksiyone olmamasına bağlı gelişen bir bozukluktur. Aile öncelikle, çocuğunda dikkat eksikliği bozukluğu probleminin varlığını kabul etmeli ve çocuğun davranışlarını yönlendirirken bu durumu mutlaka göz önünde bulundurmalıdır. Dikkat sorunu çocuğun yaşam kalitesini olumsuz olarak etkiliyor ve/veya akademik başarısını düşürüyor ise mutlaka ilaç tedavisi uygulanır. Aile bu konuda bilgi sahibi olmalı ve bir çocuk psikiyatristi ile tedaviyi sürdürmelidir. Dikkat Eksikliği Bozukluğu “görme bozukluğu” gibi bir sorundur. Nasıl astigmat olan bir çocuğun iyi görmemesi o çocuğun suçu değilse dikkat eksikliği de suçu değildir. Çocuğun elinde olmadan gelişen bir klinik tablodur. Bu durumda çocuğun tedavi edilmemesi aslında çocuğa yapılan bir haksızlıktır. Hak etmediği bir muamele ile karşılaşan çocukta, uzun vadede özgüven sorunu olması kaçınılmazdır. Ebeveynlerin DEHB’li çocuklarına aşağıda sıralanan yaklaşımlarda bulunmaları yapıcı olmalarına ve sorunları en asgari düzeye indirmelerine yardımcı olabilir.

    1.Çocuğunuzda DEHB olduğunu kabul ediniz.

    2. Evde bazı alışkanlıklar ile kural ve takvime bağlanan işler oluşturunuz.

    3. Sabırlı olunuz, fevri davranmayın, öfkenizi çocuğunuza yansıtmayın.

    4. Çocuğunuza zaman ayırın ve onunla birlikte olmaya çalışınız

    5. Çocuğunuzu dinleyin ve söylediklerine önem verin.

    6. Çocuğunuzla konuşurken ve onu dinlerken göz göze gelmeye çalışınız

    7. Çocuğunuza yumuşak bir şekilde ve saygılı davranınız

    8. Çocuğunuza yaşam boyu onu seveceğiniz ve ona bağlı olduğunuz düşüncesini veriniz.

    9. Çocuğunuza onu sevdiğinizi gösteriniz

    10. Çocuğunuzun olumlu bir davranışını ve başarısını gördüğünüzde onun hoşuna gidecek övücü sözler söyleyiniz

    11. Duygularınızı çocuğunuzla paylaşınız

    12. Çocuğunuzun mükemmel olmasını beklemeyin ve ondan mükemmel olmasını istemeyiniz

    13. Çocuğunuza güvenin ve ona güvendiğinizi belli ediniz

    14. Çocuğunuzda var olan olumlu özellik ve kabiliyetlerin ortaya çıkışını teşvik ediniz

    15.Çocuğunuza hoş olmayan isimlerle hitap etmeyiniz

    16. Çocuğunuzla savaşmayınız ve tartışmayınız.

    17-Çocuğunuzun mutlaka bir spor etkinliğine devam etmesini sağlayınız.

    18. Çocuğun ders çalışma ortamını dizayn etmesine yardımcı olunuz.

    19.Evdeki sorumlulukları ile ilgili olarak (odasını toplama, giysilerini düzenleme, ellerini yıkama, dişlerini fırçalama gibi) onu sık sık uyarınız.

    20. Görece basit konularda çocuğunuzla tartışmaya girmeyiniz.

    21. DEHB’li çocuğunuza diğer çocuklara göre daha az “hayır” kelimesini kullanınız. “Hayır” dediğinizde ise geri adım atmamaya çalışınız. Çocuğun anne babanın ona “hayır” dediğinde bunun değiştirmeyeceğini bilmesi gerekir.

    22. Anne baba olarak çocuğunuza ortak mesajlar veriniz.

    Bütün bunların yanında her zaman uzman desteği almak ve yakın takipte bulunulmak hayati öneme sahiptir. Bunun için çocuk psikiyatrisi uzmanlarına baş vurmak ve yardım almak gerekmektedir. Hayattaki en kutsal ve mesuliyetli görevde bütün anne babalara başarılar diliyorum.

  • Çocuklar ve televizyon

    Çocuk ve Televizyon

    En önemli iletişim araçlarından biri olan televizyonun icadından bugüne kadar yaklaşık 90 yıl geçmiş olsa da, televizyon izlemenin çocuklar üzerindeki etkileri ile ilgili araştırmalar son yıllarda yoğunluk kazanmaya başlamıştır. Günümüzde televizyon izlemek, çocuk ve ergenlerin en büyük uğraşlarından biridir. Çalışmalara göre bir çocuk günde ortalama 3-4 saat televizyon izlemektedir; dolayısıyla liseden mezun olduğu zaman gelip çattığında eğitim hayatı boyunca sınıfta geçirdiğinden daha fazla zamanını televizyon izleyerek geçirmiş olacaktır.

    Bebekler televizyon izlemeli mi?

    Televizyon programlarının çocuğun gelişimine olan etkileri çocuğun yaşı ile yakından ilgilidir. Beyin gelişiminin oldukça hızlı olduğu erken çocukluk döneminde, televizyon izlemenin özellikle dil gelişimi ve sosyal gelişim üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Bu dönemde televizyon izlemek, çocuğun öğrenmesinde çok önemli olan oyun etkinliklerine, bakım vereniyle olan karşılıklı etkileşim ve paylaşımlara ayrılacak sürenin azalması anlamına gelir.

    Yapılan çalışmalara göre 2 yaşından küçük çocuklar televizyon programlarındaki içeriğin çoğunu kavrayamamaktadırlar. Onlar için televizyon, karmaşık ses, renk ve görüntüleriyle oldukça kafa karıştırıcıdır. Programlarda bir sahne ortalama 5-8 saniye kadar sürdüğünden, ekranda ne olup bittiğini anlamaları için bu süre yeterli değildir.

    Günümüzde küçük çocuklara yönelik çok sayıda televizyon programının yanı sıra sadece bu tür programların yayınlandığı televizyon kanalları da bulunmaktadır. Bu program ve kanallar giderek yaygınlaşmakta ve daha fazla çocuk tarafından izlenir hale gelmektedir. Üreticileri tarafından eğitici nitelikte olduğu belirtilen 0-3 yaş arası çocuklara yönelik DVD’lerin içeriklerinin araştırıldığı bir çalışmada, bir çok ürünün söz konusu eğitici öğeleri yeterli düzeyde içermediği ve bu yaş çocukların zihinsel yapılarına uygun içerikten yoksun olduğu tespit edilmiştir. Bir başka çalışmada ise, dil gelişimi için oldukça duyarlı bir dönem olan erken çocukluk dönemine hitap eden bu ürünlerin, dil gelişimini destekleyici olan konuşma ve anlatım öğelerini sadece %24 oranında içerdiği bildirilmiştir.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir çalışmada, 0-2 yaş arasındaki çocukların günde ortalama 1-2 saat süreyle televizyon izlediği bildirilmiştir. Bununla birlikte Amerikan Pediatri Akademisi, 2 yaş ve öncesinde televizyon ve diğer medya kullanımını önermemekte, ebeveynlerin medya kullanımının çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri ve bilinçli medya kullanımı açısından aileleri uyarmaktadır. Sonuç olarak bu yaş grubundaki çocukların, gerek çocuklara yönelik, gerekse ebeveynlere yönelik her türden televizyon programını izlemelerinin potansiyel olumsuz etkileri olduğu, olası olumlu etkilerinin ise henüz ispatlanamadığı belirtilmektedir.

    Televizyonun gün boyu açık olduğu odada vakit geçiren çocuklar, ebeveynlere yönelik programlara da maruz kalırlar. Bu çocukların, oyun oynamakta olsalar dahi televizyondan gelen bir ses ya da görüntü ile dikkatlerinin dağıldığı, bu nedenle oyun etkinliklerinin daha kısa sürdüğü bilinmektedir.

    Çocuklar tarafından severek izlenen ve çoğu şiddet öğeleri içeren çizgi filmler, adeta erişkin aksiyon filmlerinin animasyon türevini andırmaktadırlar. Şiddet öğeleri içeren programları izleyen çocukların şiddete karşı duyarsızlaştıkları ve saldırgan davranışlar sergileme risklerinde artış olduğu bildirilmektedir. Dr. Atalay Yörükoğlu, huzurlu bir ortamda sevgi ile büyüyen çocukların, televizyonda şiddet unsuru içeren programlar izleseler de gördükleri saldırgan davranışları gerçek hayata taşımadıklarını, şiddet içeren davranışların normal karşılandığı ailelerde yetişen çocukların ise televizyonda izledikleri yöntemleri günlük hayatta da denediklerini belirtmekte ve çocuğun ruhsal gelişiminde aile yapısının önemini vurgulamaktadır.

    Erken çocukluk yıllarından itibaren televizyon izleyen çocuklarda obezite görülme riski vardır. Ayrıca bu çocukların kreş ya da anaokuluna uyum sağlamada sıklıkla sorun yaşadıkları bildirilmiştir. Bir çalışmada televizyonu çok fazla izleyen çocukların, az izleyen ya da hiç izlemeyenlere göre öğrenmeye daha az istekli oldukları, daha az işbirlikçi oldukları, daha az hayal kurdukları ve daha mutsuz oldukları bildirilmiştir. Uzun sürelerle televizyon izlemek çocuğun daha pasif bir birey olmasına, dikkat sorunları yaşamasına, okul başarısında düşüşe ve yaratıcılığının körelmesine neden olmaktadır. Aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın azalmasıyla aile ilişkileri de olumsuz yönde etkilenmektedir.

    Çocuklar reklamları neden severler? Reklamların çocuklar üzerindeki etkileri nelerdir?

    Reklamlar renkli, hareketli, kısa süreli ve melodik doğaları, kimi zaman başrolde ya da kurgunun bir parçası olarak çocuk karakterlere yer vermeleriyle her yaştan çocuk için son derece ilgi çekici ve bir o kadar da eğlencelidirler. Bir çocuğun bir yıl içinde yaklaşık 40.000 reklam izlediği belirtilmektedir.

    Günümüzde reklam ve pazarlama şirketlerinin çocukları da hedef kitlelerine dahil ettikleri bilinen bir gerçektir. Özellikle 4-12 yaş grubundaki çocuklar reklamcılar tarafından önemli bulunmaktadır; çünkü çocuklar ailelerinin tüketim alışkanlıklarına etki etmenin yanı sıra kendi tüketim alışkanlıklarında da reklamların etkisinde kalmaktadırlar.

    Küçük çocuklar televizyon programlarını ve reklamları birbirinden uzunluk-kısalık açısından ayırt edebilmektedirler. Yaklaşık 7 yaş sonrasında ise reklamların ürün satışı ile olan ilişkisini ve ikna edici özelliğini daha iyi kavramaya başlamaktadırlar. Çocuğun yaşı büyüdükçe reklamlara olan ilgisi azalmakta ve reklamlara daha şüpheci yaklaşmaya başlamaktadır.

    Ülkemizde yapılan bir araştırmada, reklamların çocukların çok büyük bir çoğunluğu tarafından severek izlendiği bulunmuş olup en beğenilen reklamlar içinde ilk sırada gıda ve içecek reklamlarının, daha sonra temizlik malzemesi reklamları ile dondurma-şekerleme reklamlarının geldiği bildirilmiştir. Özellikle çikolata, hamburger, şekerleme, asitli içecek reklamları gibi yiyecek reklamları, çocukların yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

    Çocuğunuz hangi programları izlemeli? Yaşına göre ne kadar süre televizyon izlemesi daha sağlıklı?

    Ailelere öneriler:

    * Televizyonu sürekli açık bırakmayın.

    * Televizyon izleme ile ilgili kurallar getirin. Örneğin yemek yerken, ödev yapılırken, siz odada yokken televizyonun kapalı olması gibi. Kural getirmek için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız.

    * Televizyon izlediğiniz süreyi sınırlayarak ve programları seçerek izleme alışkanlığı geliştirerek çocuğunuza örnek olun. İzlediğiniz program bittiğinde televizyonu kapatın.

    * Televizyonu ortak kullanılan bir odada bulundurun. Bu odadaki eşyaları televizyonu merkez almayacak şekilde yerleştirmeye özen gösterin.

    * Çocuk odasında televizyon bulundurmaktan kaçının. Odasında televizyon bulunan çocuklar, bulunmayanlara göre daha uzun sürelerle televizyon izlemekte, daha fazla uyku sorunları yaşamakta, derslerinde daha düşük başarı göstermekte ve obezite açısından daha fazla risk taşımaktadırlar. Ayrıca, televizyon çocuk odasındayken, çocuğunuzun izlediği programları ve izleme süresini denetlemeniz zorlaşır.

    * Çocuğunuzun 2 yaşına kadar televizyon izlemesine izin vermeyin.

    * 2-3 yaş arasında günde 20-30 dakikadan fazla, 4-6 yaş arasında ise günde 1-1,5 saatten fazla televizyon izlemesine izin vermeyin.

    * Okul çocuğu için televizyon izlediği süreyi okul günlerinde günde 1 saat ile, hafta sonları ise en fazla günde 2-3 saat ile sınırlandırabilirsiniz. Eğer çocuğunuzun okul başarısı düşükse süreyi günde yarım saat ile sınırlandırabilir ya da izlemesini tamamen engelleyebilir; hafta sonları ise kısıtlı süreyle izlemesine izin verebilirsiniz.

    * Çocuğunuzu bilinçli televizyon izlemek hakkında bilgilendirin, eleştirel düşünme becerisi kazandırın.

    * Akıllı işaretler hakkında çocuğunuzla konuşun.

    * Çocuğunuzun hangi programlara ilgi duyduğuna dikkat edin ve bu programları kontrol edin. Mümkün olduğunca televizyon programlarını onunla birlikte izleyin ve izledikleriniz hakkında (örneğin şiddet, manevi değerler vb.) onunla konuşun, tartışın.

    * Sevdiği televizyon programını izlerken egzersiz yapması için onu teşvik edin. Reklam aralarında kendi aranızda mini-yarışlar (örneğin “Kim daha yükseğe zıplayacak?”) yapabilirsiniz.

    * Belgesel, konser, spor etkinlikleri gibi eğitici nitelik taşıyan programları izlemesini destekleyin.

    * Olumsuz örnek oluşturmaları açısından alkol ve madde kullanımı ile şiddet öğeleri ve cinsel öğeler içeren programları (örneğin müzik videoları vb) izlemesini engelleyin.

    * Televizyonda görülen her şeyin doğru ya da iyi olmayabileceğini belirtin (örneğin fast food reklamları). Ayrıca çocuğunuzla reklamları tartışarak, bu reklamlardaki mesajların gerçeği yansıtıp yansıtmadığını değerlendirmesine yardımcı olabilirsiniz.

    * Çocuklar gerçek olan ile kurgu olanı birbirinden ayırt edemeyebilirler. Bu nedenle haberler ve eğlence programları arasındaki farkları, gerçeklik ve hayal ürünü olma arasındaki farkları çocuğunuzla konuşun.

    * Okul öncesi dönemdeki çocuğunuz için televizyonu “çocuk bakıcısı” olarak kullanmayın. Örneğin siz mutfakta yemek yaparken o da yanınızda plastik kaplarla ya da oyuncaklarıyla oynayabilir (Güvenliğe dikkat etmeyi ihmal etmeyin). Büyük çocuklar ise yemek yapmanıza yardım edebilir, sofranın kurulmasına yardımcı olabilirler. Kısacası yaptığınız işe çocuğunuzu katmaya çalışın.

    * Uyku saatinden önce televizyon izlemesine izin vermeyin. Yapılan bir çalışmada, uyku saati öncesinde televizyon izleyen çocukların uykuya dalmaları için daha uzun süre geçtiği bildirilmiştir.

    * Çocuğunuzun arkadaşları ile birlikte zaman geçirmesini, spor ve müzik aleti çalmak gibi aktivitelere katılımını, kitap okuma alışkanlığı edinmesini özendirin.

    * Televizyon, bilgisayar gibi elektronik cihazları kapatarak anne, baba ve çocukların hep birlikte vakit geçirecekleri çeşitli etkinlikler düzenleyin.