Etiket: Yaş

  • Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete Nedir? Baş Etme Yolları Nelerdir?

    Anksiyete sanılanın aksine bizi ayakta tutan diğer duygular kadar önemli bir yere sahiptir. Peki Kaygı nedir ? Kaygı; İnsanın hayatının tehlikede olduğu durumlarda ortaya çıkan doğal olarak ortaya çıkan ve hissedilen o anda bizi tehlike karşısından alarma geçiren savaş ya da kaç politikasının izleyen bir duygu bütünüdür. Her ne kadar olumsuz bir duygu olarak ifade edilse de olumlu yanları da vardır. Bizi hayata karşı motivasyonumuzu arttırır ,farkındalığımızı arttırır, tehlike karşısında karşısında pozisyon almamızı sağlayan önemli bir duygudur.

    GÜNLÜK YAŞAMDA ANKSİYETEYE NEDEN OLAN DURUMLAR NELERDİR ?

    • Yaşam biçiminin değişmesi

    • Sevdiğin birini kaybetme

    • İş kaybı

    • Boşanma, sevdiğinden ayrılma

    • Ekonomik problemler

    • Kişilerarası ilişkilerde çok büyük değişiklikler

    • Hastalık

    • Hastanede yatma

    • Belirsizlikler

                                        HANGİ DURUMLARDA YAŞAMIMIZI OLUMSUZ ETKİLER?

         Anksiyete bireyin algısıyla ilgilidir. Gerçek veya algılanan tehlikeler her yaş ve sosyal grupta bireyi etkilemektedir. Anksiyete yaşanılan bir durumda gerçekten bir tehlike midir? Bunun cevabı çok önemlidir.  Gerçek bir tehlikenin olmadığı durumda anksiyete tepkisi veriyorsak ayrıca anksiyeteyi yönetmekte ve baş etmede güçlük çekiyorsak problem haline geldiğini söyleyebiliriz.

     

                                                ANKSİYETE OLDUĞUNU NASIL BİLEBİLİRİZ ?

      Anksiyete, fiziksel değişikler, psikolojik değişiklikler ve davranışsal değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır.

    Fiziksel Değişiklikler; Kas gerginliği artar, sempatik(terleme, KB ve solunum artışı, uzuvlarda titreme, kas gerginliği) parasempatik(kalbin duracağı hissi, baygınlık hissi, kramplar, karın ağrısı) aktivite artar. Stres hormonları, epinefrin, norepinefrin düzeyi yükselir. Kortizol, büyüme hormonu, prolaktin artar. Testestoron salınımı azalır.

    Fiziksel semptomun anlamını bilmezseniz bedeninizde ne olduğunu doğru olarak yorulayamazsınız. Beynim de tümör mü var? Kalp krizi geçiriyorum galiba? Bu düşünceler sizi daha fazla anksiyeteli yapar ve bu olumsuz duygu devam eder.

      Psikolojik Değişiklikler; Korku, panik, rahatsızlık duygusu. Baş edemeyeceğim duygusu, aklını yitiriyor olma duygusu, kalp krizi geçiriyor olma düşüncesi, hastalanmaktan korkma, endişelenme hissi. Çaresizlik, karamsarlık hissi.  İnsanların sana baktığı ve acayip davrandığın düşüncesi, aptalca davrandığın ve konuştuğunu düşünme, kaçma uzaklaşma ve güvenli bir yere gitme isteği gibi birçok etken görülebilir. Bu değişiklerin hepsi yaşanmayabilir, sadece biri çok yoğun yaşanabilir.

    Davranışsal, kognitif(bilişsel) değişiklikler; Konsantrasyon güçlüğü, dikkatte azalma, problem çözme becerisinde azalma, ortamdan uzaklaşma, insanlardan  uzaklaşma, kalabalığa girmeme, göz iletişiminde kaçınma, kendini ve başlarını eleştirme ve ağlama gibi durumlarla devam eder.

                                                  ANKSİYETEYLE BAŞ ETME YOLLARI

    Öncelikle baş etme yollarının ilk aşaması anksiyeteyi tanımak ve doğasını bilmemiz gereklidir.  Nasıl bir anksiyete yaşıyoruz bunun tanımını yapmak, yaşadığınız anksiyete neye benziyor ? olsa hangi renk olurdu ? Anksiyetinizi somutlaştırmak sizi daha çok rahatlatacaktır. Progresif gevşeme, kontrollü nefes alma gibi yöntemlerde anksiyetenizi azaltmakta yardımcı olacaktır. Eğer ki anksiyeteniz kontrol edemeyeceğiniz derecede yüksek yaşıyorsanız ayrıca işlevselliğini bozacak düzeye geldiyse bir uzmana başvurmanız gerekebilir.

  • Meme kanserinden korunma

    Meme kanserinden korunma

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:

    1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite

    2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.

    3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)

    4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.

    5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi

    Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler

    Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.

    Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi

    a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)

    Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.

    Risk azaltıcı ilaçlarla tedaviler (kemoprevensiyon)

    Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.

    Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.

    Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.

  • ÇOCUKLARDA UYKU DÜZENİ

    ÇOCUKLARDA UYKU DÜZENİ

    ÇOCUKLARDA UYKU DÜZENİ

    Çocuklar için erken gelişim dönemi uyku, en temel aktivitelerden biri. Aynı zamanda iyi ve düzenli bir uyku, biyolojik gelişim için çok amaçlı. Yetişkinler az uyudukları zaman davranışları bu durumdan etkilenir. Daha yorgun ve huzursuz portresiler. Fakat çocuklarda durum daha farklı olabilir; normalden daha hareketli görüntüler görülebilir.

    Uyku güvenliği, çocukları yaşına ve kişilik özelliklerine göre değişebilir. Kesin olmamakla birlikte, varsayılan öğrenci grubu

    Çocuğun yaşı                   Ortalama günlük uyku süresi
           1-4 hafta                                     15-16 saat
           1-4 ay                                         14-15 saat
           4-12 ay                                       14-15 saat
           1-3 yaş                                       12-14 saat
           3-6 yaş                                       10-12 saat
           7-12 yaş                                     10-11 saat
         

    1-4 Hafta:

    Yeni doğanlar, günün 15-18 saatini uyuyarak geçirirler. Bu uyku saatleri 2-4 günde bir şekilde olur. Bu, bebekler 2-3 saatte bir uyandırdığını beslenir.

    1-4 Ay:

    Bebekler 6 haftasını geçince açtı bir düzene girmeye başlarlar. Gece-gündüz düzeni oturmaya başlar.

    4-12 Ay:

    Bebekler sınıf 11.aya yaklaştıklarında tıpkı yetişkinler gibi daha sosyal olarak yaklaşıyor, uyku düzenleri yetişkin uyku düzenine benzemeye başlar. Bu ayda yaklaşık 12 saat uyurlar. En önemli nokta, sağlıklı bir uyku düzeni oturtmaktır.

    Bebeklerin günde 3 defa yattıkları öğlen uykusu 6.aymasında 2’ye göre. Bu sırada fiziksel olarak geceleri uyuyabilirkendir, biyolojik saatleri öğle yemeği-gece uykusu düzeninin oturması bekleniyor.

    1-3 Yaş:

    Bebekler, 18-21 aya ulaştıklarında sabah uykusunu bırakıp gün içinde bir kez uyumaya ihtiyacınız duyarlar. Bu yaş grubu bebeklerin 10 saat uyumaya vardır.

    21-36 ayda, bazen bebeklerin günde bir kere Bu yaş grubundaki bebekler boyunca akşam 7-9 arası yatar sabah 6-8 arası uyanır.

    Bu yaşlarda yatmaya direnme, gece sık uyanma, kabuslar görme gibi uyku problemleriyle karşılaşılabilir. Bebeklerin bağımsızlık içgüdüleri, zihinsel sosyal ve motor gelişimlerindeki ilerlemeler bu sayımızda uyku problemlerine sebep olan faktörler arasındadır.

    3-6 yaş:

    3 yaş çocuğu 5 yaşına gelene kadar öğle uykusu alışkanlığına devam eder. Ancak süresi azalmaya başlar. Bu yaşta gece korkuları ve kabus görme gibi uyku hali görülebilir.

    7-12 yaş:

    Bu yaş grubundaki çocukların günlük uyku süresi 10-11 saattir. Akademik sorumlulukları ve sosyal etkinlikler ile bilgisayar, TV, internet gibi alışkanlıkları vakitlerinin büyüklüğünde kaplar. Bu da uyku problemlerine yol açabilir. 10-11 saat uyumaya vardır. Ancak aynı zamanda okul (ödev), spor ve sosyal aktiviteler, öğrencilerin vaktinin önemli birmekte olduğu.

  • Şeker hastalığı

    Şeker hastalığı

    ŞEKER HASTALIĞI

    Diyabet…

    Ömür boyu süren bu arkadaşlıkta diyabet konusunda ne kadar çok bilgi sahibi olunursa o kadar sağlıklı bir hayat sürdürmek mümkündür.Bu nedenle diyabet eğitimi, tedavi içinde önemli bir yer tutmaktadır.

    Diyabet nedir?
    Pankreasdan salgılanan insülin hormonun tamamen ya da kısmen eksikliğine bağlı ortaya çıkan
    Kan şekeri yüksekliği ile kendini gösteren
    Kısa ve uzun dönemde ciddi olumsuz sonuçları olan
    Kronik tahrip edici bir hastalıktır…

    İnsulin nedir, ne yapar?
    İnsülin pankreas organının adacık hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve şekerin kandan hücrelere geçmesinde anahtar rol oynar. İnsülin eksikliğinde hücreler kandaki şekeri alamaz ve enerji için kullanamaz. Böylece şeker kanda birikir ve kan şekeri düzeyleri yükselir.

    Kaç tip diyabet vardır?
    1. Tip I diabetes mellitus: Çocukluk çağı diyabeti
    2. Tip II diabetes mellitus: Erişkin çağı diyabeti
    3. Gebeliğe bağlı diabetes mellitus
    4. Bozulmuş glukoz toleransı
    5. Diğer diabetes mellitus tipleri
    6. İlaçlara ve pankreas hastalıklarına bağlı diyabet

    Tip 1 (çocukluk) diyabeti : Pankreastan salınan insülinin eksikliğine veya yokluğuna bağlı gelişir. Genetik olarak diyabete yatkınlığı vardır. Tedavide mutlaka insülin gereklidir. Her yaşta ortaya çıkabileceği gibi en sık 30 yaş öncesi gelişir. Diyabetik semptomlar ani olarak başlar. (Çoğunlukla şeker komasıyla ortaya çıkar) Hastalarda sıklıkla kilo kaybı vardır.

    Tip 2 (erişkin) diyabeti : En sık görülen diyabet tipidir. Gelişiminde 3 önemli faktör rol oynar;
    -Pankreas insülin salgısının bozukluğu
    -Salınan insülinin dokulardaki etkisizliği
    -Karaciğerde glukoz üretiminin artması

    Hastalar genellikle aile öyküsü olan, şişman, 45 yaşın üstündeki kişilerdir. Çoğu vaka semptomsuzdur, tanı rastlantısal olarak konabilir.

    2 diyabet arası farklar : Tip I Diyabet: İnsülin hiç yoktur ya da çok azdır. Tedavide insülin şarttır. Aile öyküsü %90 dır. Tip II Diyabet: İnsülin kısmen eksik ya da etkisizdir. İnsülin her zaman gerekli değildir.

    Gebelik diabeti nedir?
    Gebelik süresince ortaya çıkar ve genellikle gebelikten sonra kaybolur. Bu hastalarda ileri yaşlarda diyabet görülme olasılığı yüksekdir.

    Diyabet kimlerde görülür?
    Diabetes mellitus her yaşta ortaya çıkabilir. Yeni doğanlarda nadir görülür. Tip I diyabet çocukluk çağında daha sık görülür. Tip II diyabet daha çok orta ve ileri yaşlarda ortaya çıkar. Yaş ilerledikce Tip II diyabet görülme sıklığı artar.

    Şeker hastalığının belirtileri
    Çok susamak
    Sık idrara çıkmak
    Yemek yedikten sonra gün içinde çok acıkmak
    Kilo kaybı yaşamak
    Yorgunluk

    şeker hastalığının en bilinen belirtileridir.

    Şeker hastasının sık su içmesinin nedeni: Kandaki şeker hücre içine giremez. Bu da kan şekerini yükseltir. Vücut kandaki yüksek şekerin bir kısmını idrar ile atmaya çalışır. Şeker bu yolla atılırken bol miktarda su atılımı da görülür. Susama isteğinin oluşumu bundan kaynaklanır.

    Çok yemek yendiği halde kilo kaybı olmasının nedeni: Şeker hücre içine girmediğinden beyindeki doyma merkezine açlık uyarısı gönderilir. Yemek yenilse bile açlık hissi devam edebilir. Kandaki şeker hücreler tarafından kullanılamadığı için kişi kilo kaybı ile karşılaşabilir.

    Yorgunluk hissi:Hücreler kandaki yüksek miktardaki şekeri alamaz ve enerji üretmek için kullanamaz. Vücutta yeterince enerji üretilemediği için şeker hastaları kendilerini yorgun hissedebilirler.

    Teşhisi:Şeker hastalığının kesin teşhisi için kan şekeri ölçümleri gerekir. Açlık kan şekeri 126 mg/dL üzerinde ise Günün herhangi bir saatinde bakılan kan şekeri 200 mg/dL üzerinde ise (2 ölçüm yapılmalıdır)Şeker yükleme testinde ikinci saat değeri 200 mg/dL üzerinde ise.

  • Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Çocuklara Kaybı Nasıl Anlatırız?

    Kayıplar ve ölüm her yaştan insan için anlaşılması zor bir süreç olabilir. Herkes için çok farklı ilerleyen bu süreç özellikle çocuklar açısından gelişim dönemleri, zihinsel ve ruhsal süreçleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

    0-2 yaş grubu çocuklar; ölümle ilgili kavramları anlayamazlar. Sürekli çevrelerinde olan yakınlarının artık olmadığını fark ederler ama çevrelerindeki insanların temsillerini henüz iç dünyalarında oturtamadıklarından ölüm ve ayrılığı ayırt edemezler. Yani çocuk ayrılığı hisseder ama ölümün kalıcılığını anlamaz. Ölen kişinin kokusuna, sesine özlem duyabilirler ama onlar için ölen kişinin geri gelmeyeceğini anlamlandırmak olanaklı değildir. Bu yaşlarda verilen tepkiler insanın psikolojik gelişimi içerisinde ilk olarak ayrılığı anlamlandırdığını gösterir.

    2-6 yaş grubu çocuklar; ölüme ilişkin sınırlı ve belirsiz anlayışa sahiptir. Hala ölümün kalıcı bir durum olduğunu anlamayabilirler. Örneğin; yakınının ölümüne tepkisiz kalan çocuk bahçesinde ölü bir kuş gördüğünde “Ölü dediğiniz şey bu mu ?” diye sorabilir. Ve kuşu tekrar tekrar ağaca koyma isteği duyabilir. Bunun en önemli nedeni, büyüsel inançlara sahip olmalarıdır. Yani yeterince dua ederlerse ve dilek dilerlerse birçok şeyi yapabileceklerini düşünmeleridir. Ölmüş bir kişiyi de canlandırabileceklerini düşünürler.

    6-9 yaş grubu çocuklar; belirgin bir ölüm algısı geliştirmeye başlarlar. Bu dönemde zaman kavramı öğrenilir ve bu çocuğun ölümü anlamasında önemli bir faktördür. Ölen kişinin artık gelmeyeceğini bilirler fakat ölümü kendileriyle ilişkilendirmezler. Kendilerinin ölümlü olduğunu düşünmezler. Çocuk bu dönemde ölüm temaları içeren rüyalar görebilir. Bir yakını öldüğünde yetişkin gibi kedere kapılabilir. Uyku ve yemek yeme alışkanlıklarında değişiklikler , alt ıslatma problemleri görülebilir. Fakat yaşamın ilk yıllarında ruhsal yönden desteklenmiş, güven ortamında büyümüş çocuklar bu dönemleri daha rahat atlatırlar.

    9-12 yaş grubu çocuklar; ruhsal ve zihinsel anlamda hayli ilerlemişlerdir. Ölüm ve ayrılığın ayrımı bu yaşlarda tam bir netlik kazanır. Bu yaşlarda ölüme ilişkin teorik ilgi ve merak başlar. Çocuk olan biteni anlamaya çalışır. Yaşayan her canlının başına gelebilecek bir şey olduğuna ikna olur. Fakat bu dönemin en zor kısmı anne-baba ya da sevdikleri bir kişinin ölebileceği ihtimaliyle yüzleşmektir. Bu ihtimal çocukları huzursuz eder. Kabuslara ve korkular geliştirmeye yol açabilir.

    13- 18 yaş grubu çocuklar; ergenlik döneminin getirdiği zihinsel, bedensel, cinsel gelişmeyle ölüme ilişkin tepkileri de yetişkin gibi vermeye başlar. Bu dönemde ergenler kendi varoluşları ve hayatla ilgili bir tür sorgulama içine girerler. Ölümle ilgili daha felsefi sorgulamalar yapmaya başlarlar. Bu soruları yetişkinlere yöneltirler. Ebeveynler çocuklarının sorularına ilgiyle ve içtenlikle cevap vermelidir. Ölüm üzerine kafa yormak ölüm korkusunu da artırabilir. Ergenlik dönemi çocukluk yaşantılarının tekrar gözden geçirildiği bir dönemdir. Çocukluk çağında yaşanan kayıpların acısı tekrar hissedilebilir. Bu dönemde zorlanan ebeveynlerin bir uzmandan yardım almaları faydalı olur.

    Anlaşılacağı üzere her yaşın ölüm bilgisi farklıdır. Çocukların ölüme ilişkin sorularını cevaplarken ya da ölüm haberi çocuğa verilirken gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Çocuğa ölüm haberi verilirken dikkat edilmesi gereken genel ilkeler şöyle sıralanabilir;

    1. Uygunsuz bir zamanda değil çocuğun hazır olduğu ve sakin bir zamanda olmalıdır.

    2. Çocuğun iletişim girişimleri engellenmemeli ve soruları yanıtsız bırakılmamalıdır.

    3. Açıklamalar dürüstçe yapılmalı ve net olmalıdır. “artık bizimle değil” “gitti” gibi karmaşık ifadeler çocuğun kafasını daha da karıştıracaktır.

    4.  Özellikle uykuya ilişkin açıklamalardan kaçınmak gerekir. ” uyudu ve artık uyanmayacak”, “uzun bir uykuya yattı” gibi ifadeler çocuklarda uyku bozukluklarına sebep olabilir.

    5. Hastalık sürecinden sonra bir aile üyesi ya da bir yakınınızı kaybettiyseniz ” mikrop kaptı, hasta oldu” gibi ifadeler kullanmak çocuklarda temizlik takıntısı geliştirebilir.

    5. Yaşantının tekrar düzene gireceğine ilişkin çocuklarınıza güven vermeniz önemlidir.

    Unutmayın; insanlar çocuk da olsalar, bilmedikleri şeyden daha çok korkarlar. Çocuğunuzu korumak adına zihnindeki belirsizliği pekiştirirseniz daha derin korkulara sebep olabilirsiniz. Çocuğu korumanın en ideal yolu ona yaşına uygun açıklamalar yapmak ve belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Yas süreçleri ebeveynler ve yetişkinler  için de zor bir süreçtir. Daha kolay üstesinden gelmek için profesyonel yardım almanız aileniz için faydalı olacaktır.

  • Meme kanseri

    Genel bilgiler
    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserinden sonra ikinci sıradadır.
    Meme bezi, meme başı çevresinde yer alan 15-20 lobdan oluşur. Memede süt salgısını yapan hücreler tarafından oluşturulan lobül adı verilen birimler birleşerek lobları meydana getirirler. Lobüller birbirlerine süt kanalları ile bağlıdır ve süt kanalları meme basına doğru birleşirler.
    Her memenin kan ve lenf damarları vardır. Lenf damarları lenf adı verilen renksiz, enfeksiyon ve hastalıklara karşı savaşmamızı sağlayan hücreler içeren bir sıvıyı taşırlar ve lenf bezlerine boşalırlar. Koltuk altında, göğüs kemiğinin etrafında ve boyunda pek çok lenf bezi bulunmaktadır.
    Meme dokusu hormonların etkisi altında gelişir.Bu hormonların başlıcaları ise estrojen ve progesterondur. Salgılanan hormonların etkisi ile süt kanalları, lobüller büyür ve gelişir. Hormonların meme üzerindeki etkilerini göstermek için meme hücreleri üzerinde özel yerlere (reseptörlere) bağlanması gereklidir.
    Lobülleri ya da süt kanallarını oluşturan hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile gelişen meme kanseri süt kanallarından kaynaklanırsa duktal karsinoma adını alır. Lobüler kansere daha seyrek rastlanır ancak lobüler kanserin aynı anda iki memede de olma riski diğer meme kanseri tiplerine göre yüksektir.
    Enflamatuar kanser türünde ise meme sıcak, kırmızı ve hassastır. Bu kanser türünde kanser hücreleri lenf damarlarında tıkanıklığa neden olduğundan meme büyük ve ödemlidir, portakal kabuğuna benzer bir görünüm alabilir. Enflamatuar kanser daha seyrek görülür fakat hızlı yayılır.
    Meme kanseri öncelikle lenf damarları ile koltuk altındaki lenf bezlerine sıçrar. Kanserin meme dışında başka organlara sıçramasına metastaz yapma denir. Meme kanseri en çok kemik , akciğer ve karaciğere metastaz yapar.
    Meme kanserinde erken tanı mümkün müdür ve tarama testi var mıdır?
    Her kadın, doktoruna meme kanserine ait belirtilerin neler olabileceğini sorarak ya da hangi yaşta ne tür tetkikler yaptırması gerektiğini öğrenerek meme kanserinin erken tanısında ve taramasında aktif rol oynamalıdır. Hiç şikayeti yokken olası bir kanseri erken yakalamak için yapılan işlemlere tarama testleri denir. Böylelikle henüz hastada hiç bir şikayete yol açmadan çok erken evrelerde meme kanseri yakalanabilir. Unutulmamalıdır ki; erken evre meme kanseri tedavi ile iyileştirilebilir bir hastalıktır.
    Her meme kanserini yakalayamamakla birlikte günümüzde tarama amacı kullanılan en iyi yöntem mamografidir. Mamografi özel bir çeşit X ışınıdır, az miktarda radyasyon verir ve meme iki plak arasında sıkıştırılarak çekilir. Ele gelmeyen, henüz şikayete yol açmamış meme tümörlerini tespit edebilir. 50 yaş sonrasında her kadın her yıl bir mamografi çektirmelidir. Ailesinde meme kanseri öyküsü olup, meme kanseri gelişmesi için riskli grupta olan kadınların ise 40 yaşından sonra yıllık mamografi çektirmeleri önerilmektedir.
    Diğer bir tarama yöntemi ise belli aralarla bir doktor tarafından meme muayenesi yapılmasıdır. 20 yaş ile 40 yaş arasındaki kadınlara her 3 yılda bir, 40 yaş ve üstündekilere ise her yıl bir doktor tarafından meme muayenesi yapılmalıdır.
    Ayrıca , bu tarama yöntemlerine ek olarak, 20 yaşın üstünde kadınların banyoda tercihen sabunlu iken memelerini kendilerinin her ay muayene edip, ayna karşısında iki memede daha önceden olmayan bir görüntü var olup olmadığını kontrol etmeleri önerilmektedir. Unutulmamalıdır ki, herkesin meme dokusu aynı olmadığı gibi aynı kişinin meme dokusu farklı zamanlarda farklı yapıya sahip olabilir.Örneğin; menopozda, gebelikte , doğum kontrol hapları alırken ya da adet döneminde meme farklı yapıya sahip olur. Adet öncesi memelerde hassasiyet, gerginlik olması doğaldır.
    Meme kanserinin belirtileri neler olabilir?
    Erken evre meme kanserinde hastanın hiç şikayeti olmayabilir. Meme kanseri genellikle ağrıya neden olmaz. Çoğunlukla aşağıdaki belirtilerden bir ya da birkaçı vardır.
    * Memede ele kitle gelmesi en sık rastlanan belirtidir.
    * Memeden akıntı gelmesi (bulanık ya da kanlı)
    * Meme başında veya meme derisi üzerinde çekilme
    * Memede büyüme, ödem, kızarıklık, meme derisinin portakal
    kabuğu görünümünde olması
    * Meme başında iyileşmeyen yara, ülser
    * Hastalık meme dışında organlara sıçramışsa (metastaz yapmışsa), sıçradığı organa göre şikayetler ortaya çıkar. Örneğin kemiğe sıçramışsa, kemik ağrısı, kemik kırıkları beyne sıçramışsa baş ağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi, görme bozukluğu hatta felç gibi şikayetler gelişebilir.
    Meme kanserine yakalanma riskini arttıran durumlar nelerdir?
    En önemli risk faktörü yaştır. Yaş arttıkça meme kanserine yakalanma riski de artar. Meme kanserlerinin çoğu 50 yaş üzerinde görülür. Aile öyküsü önemlidir. Birinci derece akrabalarında (anne, kız kardeş gibi) meme kanseri olanların meme kanserine yakalanma riskleri daha yüksektir.Eğer akrabası meme kanserine menopoz öncesi yakalanmışsa bu risk daha da yüksektir.Bu grupta olan bayanların olmayanlara göre tarama testlerine daha erken başlamaları önerilir.
    Önceden meme kanseri olanlarda her geçen yıl yeni meme kanseri gelişme riski %1 artar.Barsak, yumurtalık ve rahim kanseri olan hastalarda da meme kanseri gelişme riski daha fazladır. İlk adeti erken yaşta görenlerde (12 yaş öncesi) risk artar. Geç menopoza girenlerde (55 yaş sonrası) risk artar. ilk gebelik yaşı ne kadar geç ise (özellikle 30 yaş üstünde) meme kanseri riski de o kadar yüksek olur.Kürtaj ya da düşük nedeni ile doğum yapamadan gebeliklerin sonlanmasının meme kanseri riskini arttırdığı düşünülmektedir. Hiç evlenmemiş bayanlarda daha sık görülür. Sosyoekonomik durumu daha iyi olan bayanlarda değişen yaşam koşulları nedeni ile meme kanseri riski daha yüksektir (Geç evlenme ve geç çocuk doğurma gibi nedenlerle). Doğum kontrol hapı kullananlarda ve uzun dönem menopoz için estrojen tedavisi almış olanlarda meme kanserine yakalanma riskinin az da olsa arttığı bilinmektedir.
    Yaşam biçimi de meme kanseri ne yakalanma şansını etkileyebilir. Menopoz sonrası dönemde fazla kilo alma meme kanseri riskini arttırır.Yetersiz fizik aktivitenin ve ileri yaşta fazla kilolu olmanın meme kanseri riski arttırdığı düşünülmektedir.Bugün herhangi bir diyetin meme kanserine yakalanma riskini azalttığına dair bilgi yoktur ancak araştırmacılar düşük miktarda yağ içeren, meyve ve sebzenin bol tüketildiği, ideal kilonuzda kalmanızı sağlayan dengeli bir beslenme önermektedir. Ergenlik döneminde yapılan düzenli fiziksel aktivitenin meme kanseri gelişmesini azalttığı bilinmektedir. Alkol alımı (fazla miktarda) meme kanserine yakalanma riskini arttırır.
    Meme kanseri beyaz ırkta daha sık görülür. Radyasyona maruz kalma meme kanseri riskini arttırır.
    Uzun süre emzirmenin meme kanserine karşı koruyucu olduğu düşünülmektedir.
    Meme kanseri kalıtsal mıdır?
    Tüm meme kanserlerinin % 5-10’u kalıtsaldır. Hücrelerimizdeki genler anne ve babamızın genlerinden aldığımız kalıtsal bilgiyii taşırlar. Meme kanseri olanların bazı genlerinin hasarlı olduğu tespit edilmiştir. Bu hasarlı genleri taşıyan meme kanseri hastalarının akrabalarında, meme kanseri ve yumurtalık kanseri gelişme riski daha fazladır. Bazı etnik gruplarda örneğin Yahudilerde ve İzlandalılarda belirlenmiş, meme kanserine yol açtığı tespit edilen meme kanseri genleri bilinmektedir.
    Teşhis (tanı) nasıl konulur?
    Yukarıda sayılan belirti veya şikayetleri olan hastaların mutlaka bir doktora başvurmaları gereklidir. Doktor muayenesini yaptıktan sonra memede kitle veya herhangi bir şüpheli durum fark ederse bir mamografi ister ve hastayı bir genel cerraha gönderir. Mamografi memenin X ışını verilerek filminin çekilmesidir. Elle fark edilmeyecek kadar küçük kitleleri gösterebilir. Genellikle mamografide şüpheli bulgu varsa meme ultrasonu da yapılır. Ultrason insanların duyamayacağı yüksek frekanslı ses dalgaları ile meme dokusu içinde farklı kıvamda olan yapıların anlaşılmasını sağlar, TV ekranı gibi bir ekrana görüntü verir.Ultrason ile memedeki kitlenin sıvı ile mi dolu olduğu ya da katı mı olduğu anlaşılabilir. Eğer içinde sıvı olan bir kitle varsa buna kist denir , kistin içinden enjektörle örnek alınarak mikroskop altında incelenir. Memede katı bir kitle tespit edildiğinde doktorunuz bir iğne ile girerek bu kitleden parça alınmasını ister. Bu işleme biyopsi denir, bazen bir iğne ile bir parça meme dokusunu enjektör içine çekerek (aspirasyon biyopsisi) bazen de özel bir iğne ile memedeki kitleden küçük bir parça koparılarak (trucut biyopsi) yapılabilir. Her iki işlem için de genel anesteziye ihtiyaç yoktur, kolaylıkla lokal anestezi ile ayaktan yapılabilir, hastanede yatmayı gerektirmez.
    Meme kanseri teşhis edildikten sonra tedavi planı nasıl belirlenir?
    Meme kanserinin tedavisi öncelikle hastalığın ne kadar ilerlemiş olduğu yani evresine bağlıdır. Hastalığın evresi ameliyat sonrası tümörün büyüklüğü, lenf bezlerine sıçrayıp sıçramadığı ve vücudun meme dışında başka bölgelerinde hastalık olup olmadığı araştırılarak anlaşılır. Genellikle, meme kanseri biyopsi ile teşhis edildikten sonra hastaların çoğunda ameliyatla kanserin çıkarılması gerekir.Bu ameliyatta çoğu zaman kanserin olduğu taraftaki koltuk altı bezleri de çıkarılır. Ameliyatla alınan tümör ve lenf bezleri mikroskop altında incelenerek bir rapor yazılır. Bu raporu yazan bölüm patoloji bölümüdür ve yazdıkları rapora patoloji raporu denir. Ameliyatla alınan kanserli dokuda estrojen ve progesteron reseptörlerin tayin edilir, çünkü bu test hastanın hormon tedavisinden faydalanıp faydalanamayacağını gösterir. Patoloji raporunda yazılan tümöre ait özellikler (tümörün boyutu, kanser hücrelerinin mikroskop altında görünümü, lenf bezlerinin kanser hücreleri tarafından tutulup tutulmadığı, estrojen ve progesteron reseptörlerinin varlığı gibi pek çok önemli özellikler) tedavi planını belirlenmesinde önemli rol oynar. Hastanın patoloji raporundaki özellikleri, yaşını , menopoza girip girmediğini ve genel durumunu göz önüne alarak ameliyat sonrasında ek tedaviye gerek olup olmadığına, olacaksa hangi tedavinin, hangi sıra ile verilmesi gerektiğine medikal onkologlar, genel cerrah ve radyasyon onkologları birlikte karar verirler.
    Tedaviye başlamadan önce doktor tarafından hastalığın başka organlara sıçrayıp sıçramadığını anlamak için bir akciğer filmi, kemik sintigrafisi , karın ultrasonu ve kan testleri istenebilir. Bütün bu özellikleri göz önünde bulundurarak doktor en uygun tedavinin nasıl olacağını hastaya anlatır.Tedavide son karar her zaman için hastanındır, hasta kendisine sunulan tedavi seçeneklerini düşünüp karar verir. Bu karar verme döneminin bir kaç hafta kadar sürmesinin hastalık üzerinde kötü bir etkisi bulunmamaktadır.
    Hastalığın Evreleri
    Erken evrelerde (Evre 1 ve 2) tümörün boyutu küçüktür ve hatta bazen koltuk altı lenf bezlerine dahi yayılmamış olabilir. Evre arttıkça (Evre 3) tümörün boyutu , sıçradığı lenf bezi sayısı ve bölgesi artar. Boyun ve göğüs kemiğinin yanındaki lenf bezlerine de sıçrayabilir. Biraz daha ilerlerse kanser göğüs kasları, kaburga kemiklerine de sıçrar. İleri evrede (Evre 4, metastatik hastalık) hastalık kemik, karaciğer, akciğer, beyin gibi diğer organlara sıçrar.
    Nüks hastalık : Hastalığın tedavi edildikten sonra geri gelmesidir. Eğer hastalık ameliyatın yapıldığı bölgede geri gelmişse lokal nüks , başka organlarda geri gelmişse metastatik hastalık adını alır. Nükslerin çoğu tedaviden sonraki ilk 2 yılda gelişir, ama meme kanseri yıllar sonra da geri gelebilir. Nüksün sebebi tedaviye rağmen geride kalan ve tespit edilemeyen kanser hücreleridir.
    Meme kanserinde tedavi seçenekleri nelerdir?
    Meme kanserinin tedavisini iki bölüme ayırabiliriz. Hastalığın bulunduğu bölgeye etkili tedaviye lokal tedavi denir. Radyoterapi ve cerrahi tedavi bu grup tedavilerdir. Vücudun herhangi bir yerindeki kanser hücrelerini yok etmek amaçlı yapılan tedaviye ise sistemik tedavi denir. Kemoterapi ve hormon tedavisi ise bu gruptadır. Hastaların hem sistemik hem de lokal tedaviye gereksinimi olabilir. Cerrahi tedavi, ameliyatla kanserli dokunun alınmasıdır. Radyasyon tedavisi yüksek dozda X ışınları ile kanser hücrelerinin öldürülmesidir. Kemoterapi, çoğunlukla damardan verilen ilaçlarla kanser hücrelerinin öldürülmesidir. Hormonların kanser hücrelerinin çoğalmasını sağlayan etkilerini yok etmek amacı ile hormonların çalışmasını bozan, üretimini azaltan veya hormon salgılayan bezleri çalışamaz hale getiren ilaçlar verilmesine ise hormon tedavisi adı verilir.Bazen, yumurtalıkların çalışmasını bozmak amacı ile yumurtalıklara radyasyon (ışın) tedavisi verilebilir, bazen da yine aynı amaçla yumurtalıklar ameliyatla çıkarılarak kanser hücrelerinin çoğalmasını sağlayan estrojen hormonunun yapımı durdurulabilir.
    Cerrahi Tedavi
    Hangi çeşit ameliyatın yapılacağını hastanın memesinin büyüklüğü, tümörün büyüklüğü , hastanın genel durumu ve istekleri belirler. Meme kanserinde iki türlü ameliyat yapılır. Birinci grup, memenin tümünün alınmadığı sadece tümörün çıkarıldığı meme koruyucu ameliyatlardır. Bunlar:
    *Lumpektomi: Yalnızca tümörün ve çevresindeki meme dokusunun çıkarılmasını ifade eder. Genellikle geriye kalan meme dokusuna ışın tedavisi verilir ve aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri çıkarılır.
    *Segmental Mastektomi: Memedeki kitlenin çevresindeki meme dokusu ile beraber ve tümörün altındaki göğüs kaslarını saran ince zarla birlikte çıkarılması anlamına gelir. Genellikle aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır ve ameliyat sonrası ışın tedavisi verilmesi gereklidir.
    İkinci grup ise memenin tümünün alınmasını içeren ameliyatlardır. Bu ameliyatları takiben ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir. Bu grup ameliyatlar şöyle sıralanabilir:
    *Basit Mastektomi: Memenin çevresindeki yağ dokusu ve üzerindeki deri ile beraber çıkarılmasını ifade eder, genellikle aynı seansta koltuk altı lenf bezleri de çıkarılır.
    *Modifiye Radikal Mastektomi: Meme kanserinde en yaygın yapılan ameliyattır.Tüm memenin , aynı taraftaki koltuk altı lenf bezleri , göğüs kaslarını saran ince zar ve bazen de göğüs duvarı kaslarının da bir bölümü ile birlikte çıkarılması anlamına gelir. Ameliyat sonrasında ışın tedavisi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki tümöre ait özelliklere göre belirlenir.
    *Radikal Mastektomi: Memenin göğüs kasları ve koltuk altı lenf bezleri Günümüzde sadece tümör göğüs kaslarına sıçradığında yapılmakta olan bu ameliyat eskiden en sık yapılan ameliyattı.ile birlikte alınmasıdır.
    Radyasyon (ışın tedavisi veya radyoterapi) Tedavisi
    Yüksek enerjili X ışınlarını kullanarak tümör hücrelerinin ölmesini ve tümörün büyümesini engelleyen ışın tedavisi vücut dışında bir makinadan ya da kanserli doku içine yerleştirilen materyaller (radyoizotop) aracılığı ile verilebilir. Bu tedaviyi alan hastaların birlikte yaşadıkları insanlara radyasyon yayması gibi bir durum söz konusu değildir.
    Meme koruyucu ameliyat yapılan hastalar mutlaka radyoterapi alırlar. Hastanın ve tümörün taşıdığı özelliklere göre bazen radyoterapi bazen de kemoterapi ameliyat sonrası ilk verilecek tedavi olur. Radyoterapi, kemoterapi tamamlandıktan sonra veya kemoterapi kürlerinin arasıda verilebilir. Radyoterapi toplam 5-6 hafta sürer, hastalar haftanın 5 günü hastaneye gelip tedavilerini alıp evlerine dönebilirler. Radyoterapisini tamamlayan hastalar radyoterapiye bağlı gelişmesi muhtemel yan etkiler açısından bu bölümün doktorları tarafından belli aralıklarla izlenirler.
    Kemoterapi
    Kemoterapi, kanser hücrelerinin ilaçlarla öldürülmesidir. Genellikle birden fazla ilaçtan oluşur. Kemoterapiyi yalnız bu konuda özel eğitimi olan hemşireler verir. Kemoterapinin verilme sayısı kür diye ifade edilir (1. kür, 2. kür gibi) ve genellikle aynı ilaçlar 21 veya 28 günde bir tekrarlanarak verilir. Kemoterapi çoğunlukla damardan sıvı şeklinde ayaktan tedavi merkezlerinde veya ağızdan hap olarak verilir. Bazen hastanın genel durumundaki bozukluk , verilen ilaçlar veya ilaçların veriliş şekillerine göre hastaların tedavilerini hastanede yatarak almaları gerekebilir. Her kür sonrası hastalar medikal onkoloji polikliniğinde kontrol edilirler. Bu kontrollerde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, ilaçların yan etkileri sorgulanır ve vücuttaki diğer organlara bir zarar verip vermediğini araştırmak için bazı kan tetkikleri istenir. Her kür öncesi kan sayımının yapılması ve bu sayımın kemoterapiyi veren yetkili hemşirelere gösterilmesi gerekmektedir. Bir hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağını, eğer alacaksa kaç kür alacağını patoloji raporundaki tümöre ait özellikler belirler. Ancak bu kararların verilmesinde hastanın yaşı, genel durumu ve menopozal durumu da önemli rol oynar.
    Bir gün içinde 12 saatten fazla zamanını yatarak geçirecek kadar genel durumu kötü olan hastalara kemoterapi verilmesi, yan etkilere tahammül edemeyeceklerinden uygun değildir. Kemoterapi yapılması planlanan hastalarda, ameliyattan sonraki 3 hafta içinde kemoterapinin başlanması tercih edilir.
    Hormon Tedavisi
    Kanser hücrelerinin büyümek için gereksinim duyduğu hormonları engellemek amacı ile hormon tedavisi verilir. Hormon tedavisi ilaçlarının çoğu ağızdan hap olarak verilir. Bu ilaçlar ya vücutta hormonların çalışmasını engelleyerek, ya üretimlerini azaltarak ya da bu hormonları üreten yumurtalıkları çalışmaz hale getirerek etki ederler. Bir hastanın hormon tedavisinden fayda görüp görmeyeceğine estrojen ve progesteron reseptörleri tayin edildikten sonra karar verilir. Adjuvan kemoterapi alan hastaların eğer reseptörleri pozitif gelirse , kemoterapiyi takiben 5 yıl boyunca tamoksifen kullanması önerilmektedir. İleri yaşlarda, kemoterapinin yan etkilerini kaldıramayacağı düşünülen hastalara kemoterapi verilmeden cerrahi sonrası sadece hormon tedavisi de önerilebilir.
    En uygun tedavi seçeneği nasıl belirlenir?
    Meme dışında başka bir organa sıçramamış meme kanserlerinde ilk tedavi tümörün ameliyatla çıkarılmasıdır. Ameliyat sonrası gözle görünür, tespit edilecek düzeyde kanseri kalmayan hastalara verilen ek tedaviye adjuvan tedavi denir. Adjuvan tedavi ameliyat sonrası gözle görülmeyen ancak geride kalmış olması muhtemel az sayıdaki kanser hücrelerini öldürmek amacı ile verilir. Adjuvan tedavi verilip verilmeme kararı patoloji raporundaki özelliklere, hastanın yaşına, menopozal durumuna ve genel durumuna göre belirlenir. Hastalar ameliyat sonrası adjuvan tedavi olarak sadece kemoterapi veya sadece radyoterapi veya hem kemoterapi hem radyoterapi veya sadece hormon tedavisi alabilirler. Bazen, çok erken evrede olan hastalarda ameliyat sonrası adjuvan tedavi gerekmeyebilir. Meme koruyucu ameliyat yapılan tüm hastalar ameliyat sonrası ışın tedavisi almalıdır. Eğer ameliyatla alınan meme dokusunda estrojen ve progesteron reseptörleri pozitif gelirse, bu bulgu hastanın tümörünün vücudunda doğal olarak bulunan estrojen hormonu etkisi altında büyüyebileceğini gösterir. Kanser hücrelerin çoğalması için gereksinim duydukları hormonları azaltmak ya da ortadan kaldırmak amacı ile hormon tedavisi verilir.
    Bazı durumlarda örneğin tümör ameliyatla çıkarılamayacak kadar büyükse ameliyat öncesi kemoterapi verilerek tümör küçültülür (neoadjuvan tedavi) ve böylelikle hastaya meme koruyucu ameliyat yapılabilir. Hasta ameliyattan sonra gerekli olan adjuvan tedavisini alır.
    Metastatik hastalıkta hastalığın ilerlemesini durdurmak amacı ile hormon tedavisi veya kemoterapi verilebilir. Eğer sadece kemik metastazları varsa hormon tedavisi verilebilir. Kemik dışında karaciğer, akciğer veya başka organlara yayılım var ise kemoterapi verilebilir. Kemoterapi alabilmek için hastaların genel durumu iyi olmalıdır. Hastalık beyine sıçramışsa ışın tedavisi tercih edilir. Kemik ağrılarını azaltmak amacı ile kemik metastazlarına ışın tedavisi verilebilir. Akciğer veya karaciğerinde tek bir metastazı olan hastalarda hastanın genel durumu da uygunsa, bu metastazlar ameliyatla çıkarılabilir. Günümüzde metastaz ameliyatla alındıktan sonra hastanın sistemik bir tedavi alması kabul görmektedir. Metastazlı hastalar yürümekte olan ve tedavide umut vadeden yeni ilaçları deneyen klinik çalışmalara dahil edilebilirler.
    Tedavinin yan etkileri nelerdir?
    1.Cerrahi Tedavi
    Ameliyat sonrası o taraf kol ve göğüs kaslarında geçici bir süre güçsüzlük olabilir.Ameliyat sırasında sinir hücreleri kesildiği veya hasara uğradığı için ameliyat bölgesinde yanma, batma, karıncalanma, hissizlik gibi şikayetler gelişebilir. Bu şikayetler aylar içinde geçebileceği gibi bazı hastalarda kalıcı da olabilir.
    Koltuk altı lenf bezleri alındığından o kolda lenf dolaşımı yetersizdir. Bu nedenle o kol ve el olabilecek her türlü yara, kazaya karşı daha fazla korunmalıdır. Önerilen egzersizler yapılmalı o kolda meydana gelebilecek bir yara böcek sokması kesik gibi durumlarda doktora haber verilmelidir.O taraf kol ile ağır yük taşımaktan kaçınılmalı, el işleri ve uzun süre daktilo yazmak gibi yorucu işlerden de kaçınılmalıdır.
    2.Radyoterapi
    Kalp ve akciğerler memenin hemen arkasında kalan organların verilen ışından zarar görmemesi için doz hesapları yapılır ve gerekli bölgeleri koruyucu kalkan görevini gören levhalar kullanılır.Radyoterapi aldıkları süre içinde hastalar mümkün olduğunca istirahat etmelidir.
    Tedavi gören bölgedeki cilt kızarabilir, kuru, hassas ve kaşıntılı olabilir.Tedavinin sonuna doğru aynı bölge daha ıslak ve akıntılı hale gelir. Bu derinin ışına karşı verdiği bir reaksiyondur. Bu alan mümkün olduğunca hava ile temas edecek şekilde olmalı, sıkı iç çamaşırı ve kıyafetlerden bu dönemde kaçınılmalıdır. Işın tedavisi aldığı süre içinde bu bölge suyla temas ettirilmemelidir. Doktora sormadan bu bölge için herhangi bir losyon ya da krem kullanılmamalıdır.Işın tedavisinin deri üzerindeki etkileri geçicidir. Fakat etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir. Bazen ışın tedavisi almış alan bölgede cilt rengi normale göre daha koyu renkte kalabilir.
    Metastatik hastalıkta özellikle beyin metastazlarında beyin ışınlaması yapılır.Bu işlem 1 hafta veya 10 gün kadar sürer, ışın tedavisine bağlı bulantı ve kusma gibi yan etkiler gelişebilir.Bu durumlar için radyoterapist tedavi öncesinde ve tedavi devam ederken alınması gereken ilaçları hastaya anlatır.
    3.Kemoterapi
    Kemoterapi alan hastalar her kemoterapiden yaklaşık bir hafta kadar sonra medikal onkoloji polikliniğinde doktor kontrolünden geçmelidir. Bu kontrolde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, kemoterapinin yaptığı yan etkiler değerlendirilerek gerekirse ilacın dozunda yeniden ayarlama yapılır.
    Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişir. Genel bir kural olarak kemoterapi hızla çoğalan hücreleri etkiler. Kanama sırasında pıhtılaşmayı sağlayan, hastalıklara karşı savunmamızı yapan ve vücudumuzdaki organlara oksijen taşıyan kan hücreleri hızlı çoğalan hücrelerdir. Bu kan hücreleri kemoterapi aldıktan yaklaşık 1 hafta 10 gün sonra sayıca azalırlar ve bu nedenle çabuk morarma veya diş fırçalama gibi küçük işlemler sonrası kanama olabilir. Normalde vücudumuza girdiklerinde savunma sistemimiz güçlü olduğundan hastalık yaratmayan mikroplar kemoterapi sonrası savunmamızı sağlayan hücreler azaldığından kolaylıkla ateşli hastalıklara yakalanmamıza neden olabilirler.Bu dönemde yıkanarak yediğimiz çiğ sebze ve meyvelere (örneğin salata gibi) en az 10 gün kadar yemekten kaçınmalısınız. Bu dönemde çevredeki insanlardan mikrop kapmamak kalabalık ortamlarda bulunmaktan kaçınmalısınız
    Unutmayınız ki bu yasak meyve ve sebzelerin hastalığınız üzerine olan herhangi bir etkisinden dolayı değil, ne kadar temiz yıkasanız da yiyeceğiniz sebze veya meyvenin üzerinde kalmış olması muhtemel mikroplardan kaçınmak içindir. Yiyeceklerinizin bu zaman dilimi içinde pişmiş olmasına dikkat ediniz. Eğer 38.50C in üstünde bir saati geçen ateşiniz olursa mutlaka doktorunuza ulaşınız. Ateşiniz var ve kan hücreleriniz kan sayımında düşük bulunursa antibiyotik tedavisi almanız gereklidir. Kan hücrelerinizin sayısında meydana gelen bu azalma bir hafta ila 10 gün içinde kendiliğinden geçer ve hücreler normal sayılarına ulaşır.
    Bir başka hızlı çoğalan hücre grubu sindirim sistemi hücreleri ve kıl kökü hücreleridir. Bu nedenle kemoterapi sonrası genellikle ilk haftadan sonra saçlar dökülür. Hastalarda iştah kesilmesi, bulantı, kusma, ishal ve ağız yaraları gelişebilir, bu yan etkilerin hemen hepsi ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Bu yan etkiler kısa sürelidir, hastaların şikayetleri bir sonraki kemoterapi başlamadan önce geçmiş olur. Kemoterapinin bahsedilen bu yan etkilerinin şiddeti hastadan hastaya değişir.
    Günümüzde modern kemoterapilerle uzun, kalıcı yan etkilere rastlamak nadirdir. Ancak bazı kemoterapi ilaçları kalp üzerinde olumsuz etkiler yapabilir, bu tür ilaçları kullananlarda doktor periyodik olarak kalbinizin etkilenip etkilenmediğini anlamak için tetkikler ister. Bugün kullanılan kemoterapi ilaç dozları ve kemoterapi kür sayıları kalp üzerinde olumsuz etki yapacak boyutta değildir. Bazı kemoterapi ilaçlarını aldıktan yıllar sonra kan kanseri yani lösemi gelişme riski vardır. Ayrıca bazı kanser ilaçları yumurtalıkları etkileyerek yumurta hücrelerini öldürürler, böylece yumurtalıklar kadınlık hormonu olan estrojeni üretemez ve hastalar menopoza girerler. Adetler seyrekleşir yada durabilir ve bu durumda kadınlar hamile kalamazlar. Özellikle 35-40 yaşın üzerinde kemoterapi ile meydana gelen kısırlık kalıcıdır. Daha genç hastalarda kemoterapi süresince kesilen adetler bir süre sonra normale dönebilir.
    Kemoterapi ilaçları çoğunlukla damardan verilir ve verildikleri damara zaman içinde zarar verip, damarın sertleşmesine ve dışarıdan bakıldığında gözle fark edilebilir hale gelmesine neden olabilirler. Kemoterapi alırken veya aldıktan sonraki gün ilacı aldığınız kolda kızarıklık şişme ve yanma olursa hemen doktorunuza haber vermelisiniz. Genellikle memenin alındığı taraftaki kol damardan ilaç vermek için tercih edilmez. Yine o taraftaki kolunuzdan başka bir nedenle de enjeksiyon yaptırmaktan kaçınmalısınız.
    Kemoterapi alırken herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanmanız gerekirse doktorunuza danışınız. Çünkü bazı ağrı kesiciler vücuttaki kan hücrelerinde sayıca veya işlevce azalmaya neden olabilirler. Bunun dışında kalp, akciğer ve böbrek hastalığınız için kullandığınız ve hayati önemi olan ilaçlarınıza kemoterapi süresince devam edebilirsiniz. Kullanmak zorunda olduğunuz bu ilaçları doktorunuza yaptığınız ziyaretlerde göstererek bir sakınca olup olmadığını sormanız uygun olur.
    4.Hormon Tedavisi
    Hormon tedavisi olarak verilen ilaca göre yan etkiler farklıdır ancak günümüzde en sık kullanılan ilaç tamoksifendir. Bu ilaç estrojenin vücutta kullanılmasını önler.Bu nedenle hastalarda menopoza ait şikayetler, örneğin sıcak basması, vajinal kuruluk, düzensiz adetler gibi gelişir.Başka ilaçlar ise gerek estrojen yapımını engelleyerek gerekse yumurtalıkları çalışamaz hale getirerek etki ettiklerinden, öyle ya da böyle hormon tedavisi alan hastalarda menopoza ait şikayetlerin gelişmesi kaçınılmazdır.Bu şikayetlerin bir kısmı ilaç tedavisi ile kontrol edilebilir. Tamoksifene bağlı ciddi yan etkiler oldukça seyrektir. Bunlardan bir tanesi kirli kanı taşıyan damarlarımızda yani venlerde özellikle bacaklardaki venlerde, kan pıhtısı gelişmesidir. Bu da kanı sulandıran ilaçlar verilerek tedavi edilebilir. Yürüyüş yapmak, fazla oturur pozisyonda kalmamak ve gece yatakta ayakların altına bir yastık koyarak yükseltmek pıhtı gelişmesini önlemede faydalı olur. Diğer ciddi yan etki ise tamoksifenin rahim kanseri gelişme riskini arttırmasıdır. Yapılan büyük çalışmalar tamoksifen kullanan her bin kadının 3 ünde rahim kanseri geliştiğini göstermiştir.Bu küçük risk tamoksifenin meme kanserini önlemedeki önemli etkisinin yanında oldukça önemsiz kalabilir ancak yine de tamoksifen kullanırken en az yılda bir kez jinekolojik muayene yaptırılmalıdır. Menopoza girmiş olup tamoksifen kullanan hastalar herhangi bir vajinal kanama durumunda zaman kaybetmeden doktora başvurmalıdırlar.
    Adjuvan tedavisini tamamlamış bir meme kanseri hastası nasıl takip edilir?
    Meme kanseri olup adjuvan tedavisini tamamlayan hastalar tanı konulduktan sonraki ilk 2 yıl 3 ayda bir, 3. ve 5. yıllar arası 6 ayda bir daha sonra ise yılda bir kez muayene olmalıdır. Meme koruyucu ameliyat yapılan hastalar ameliyattan sonraki ilk 6. ayda , memesinin tümü alınan hastalar ise ameliyattan sonra 12. ayda başlamak üzere yılda bir kez mamografi yaptırmalıdır. Bunların dışında hastanın şikayetlerine göre doktor uygun gördüğü tetkikleri isteyebilir.
    Verilen tedavi ile iyileşme şansı nedir?
    Bazen hastalar iyileşme şanslarının rakamlarla ifade edilmesini isterler. Aslında yapılan büyük çalışmalarda hangi evredeki hastanın ortalama ne kadar süre yaşayabileceğine dair rakamsal yüzde değerleri mevcuttur. Ancak unutulmamalıdır ki bu istatistiksel değerler binlerce hastaya ait değerlerin bir ortalamasıdır, yani herhangi bir meme kanseri hastasına ne olacağını önceden kestirmek için kullanılması tam olarak doğru olmaz. Meme kanseri olan iki hastanın gelecekte ne olacağı birbirinden farklıdır, tümörün ve hastanın kendisine ait bugün henüz bilemediğimiz pek çok faktör aynı hastalığa yakalanan iki kişinin farklı seyirler göstermesinde etkili olmaktadır. Bu nedenle kendinizi başka hastalarla kıyaslamayınız.
    Meme kanseri ve gebelik
    Gebelik sırasında da meme kanseri görülebilir. Yaygın inanışın tersine, ne gebeliğin meme kanseri üzerinde ne de meme kanserinin gebelik üzerinde bilnen olumsuz etkisi yoktur. Uygulanacak tedavi gebeliğin dönemine göre belirlenir.
    Kemoterapi alan hastalarda verilen ilaçların yumurtalık hücreleri üzerine olan etkileri nedeni ile geçici ya da kalıcı kısırlık gelişme riski vardır. Bu risk, meme kanserinin menopoza yakın yaşlarda geliştiği hastalarda daha belirgindir, daha genç yaştaki hastalarda ise kemoterapi tamamlandıktan bir süre sonra gebelik mümkün olabilir. Kemoterapi ilaçlarının yumurtalıklar üzerindeki etkileri nedeni ile, gebe kalmak isteyen hastaların tedavi sonrası ilk iki yıl doğum kontrol yöntemlerini kullanmaları ve bu süre içinde gebe kalmamaları tavsiye edilmektedir..
    Tedavi sonrası yaşam
    Adjuvan tedavisini tamamlamış olan hastalar kendilerini iyi hissettikleri andan itibaren iş yaşamlarına geri dönebilirler. Adjuvan tedavi alırken bile ağır olmaması kaydı ile iş yaşamlarına devam edebilen hastalar vardır.
    Mastektomi sonrası bazı kadınlar protez takmayı bazıları ise plastik cerrahlar tarafından alınan memenin yerine yenisinin yapılmasını (rekonstrüksiyon) isteyebilirler.Her iki işleminde kendisine göre avantaj ve dezavantajları vardır. Rekonstrüksiyon memenin alındığı ameliyat sırasında yapılabileceği gibi tedavi tamamlandıktan sonra da yapılabilir. Bu ameliyatın risklerini ve yararlarını bir plastik cerrahla konuşarak öğrenebilirsiniz.
    Ameliyatla meme ile birlikte o taraftaki koltuk altı lenf bezleri de alındığından zaman içinde o taraf kolda şişlik meydana gelebilir. Lenf bezleri alındığı için o kolun lenf dolaşımı yetersizdir. Bu nedenle kolun şişmesine lenfödem adı verilir. Lenfödemin gelişmemesi için size kolunuzu biraz yüksekte örneğin yastık üzerinde tutmanız ve bir takım egzersizler önerilir. Lenfödem geliştiğinde elastik bandajlar, elle masaj veya bir makine yardımı eli ve kolu sıkıştırarak ödemin azaltılması yöntemlerinden fayda görebilirsiniz.
    Tedavi sonrası önerilen özel bir diyet yoktur, dengeli beslenme, fazla yağlı yiyeceklerden kaçınma, düzenli egzersiz yapmak yani normal şartlar altında her sağlıklı insanin uyması gereken kurallar sizin için de geçerlidir.
    Kilo kaybı, iştahsızlık, aşırı yorgunluk, bulantı-kusma, baş dönmesi, karın ağrısı ve dolgunluk, kemik ağrısı veya ameliyat olan bölgede yeni bir kitle, yara geliştiğinde, iki haftadan fazla süren öksürük, baş ağrısı olduğunda normal periyodik kontrol zamanınızı beklemeden doktorunuza ulaşmanız gereklidir.
    Meme kanseri için tedavi almış ve reseptörleri pozitif olan hastalarda menopoz için estrojen tedavisi verilmesi önerilmemektedir. Estrojen reseptörleri negatif olanlarda ise menopoz için hormon tedavisi verilmesi tartışmalıdır.
    Tedavi sırasında ve sonrasında cinsel yaşamınıza eskiden olduğu gibi devam etmenizde bir sakınca yoktur. Kemoterapinin yumurtalık hücreleri üzerinde olan mutajenik (bebekte ciddi anormallikler olabilmesi) etkileri nedeni le tedavi süresince gebeliği önlemek için doğum kontrol yöntemlerinden biri tercih edilmelidir. Verilen kemoterapi ilaçlarının çoğu yumurtalıkların çalışmasını bozar ancak bu etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir.
    Tanı sonrası tedavi planı ile yaşadığınız fiziksel ve ruhsal sıkıntılar, hastalığa veya tedaviye bağlı yorgunluk, halsizlik hissi, cinsel yaşamınızın, istek ve heyecan duyma gibi duygularınızı etkileyebilir. Cinsel yaşamınız ile ilgili bu tür sorunlar , bu dönemde yaşadığınız ve tedavi sonrası geçen diğer sorunlar gibi zaman içinde geçecektir.
    Ameliyatla göğüsleri alınan hastaların eşleri tarafından reddedilme ve çekiciliklerini kaybetme endişesi ile kendilerine olan güvenlerinin azalması cinsel yaşamlarında sorunlara neden olabilir. Bu tür fiziksel eksiklik hisseden hastalar için dışarıdan askılı protez meme veya plastik cerrahi bölümüne başvurarak rekonstrüksiyon (yeniden meme yapılması) şansı olduğunu unutmayınız. Buna yönelik planlamalar ameliyat öncesi dönemde de yapılabilir.
    Cinsel yaşamınıza yönelik kaygılarınız olduğunu ve bu konuda yardım almak istediğinizi tedavi aldığınız kemoterapi ünitesindeki doktor ve hemşirelere belirtmekten çekinmeyiniz

  • Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuklar oyun aracılığıyla öğrenir ve büyürler. Yetişkinler yaşadıkları sorunları kelimelere dökerek ifade edebilirken çocukların dili ise oyundur. Oyun ile çocuk ifade edemediği bilinçli ve bilinçdışı yaşantılarını ortaya çıkarır. Çocuklar çözülmemiş duygularını ve yaşantılarını semptom ile dışa vurmak yerine oyun terapisi ile yaşadığı sorunları oyun içerisinde ifade etme imkanı bulur. Bu terapilerde çocuğun duyguları ve davranışları terapist tarafından koşulsuz bir şekilde kabul edilir. Çocuk koşulsuz kabul edildiğini hissettikçe, iç dünyasını açığa çıkaracak ve problemleri üzerinde güvenli bir ortamda çalışma imkanı bulacaktır.

    Oyun, çocukların beraber oyun oynadığı kişilerle bağ kurmasını sağlar. Güvenli bağlanmalar işlevsel ve sağlıklı ilişki kurabilmeye olanak tanır. Çocuk merkezli oyun terapisinin içerisinde çocuklar, oyun ile kendilerini ifade etmeden önce terapiste güvenme ihtiyacı duyarlar. Güvenli ortam sağlandıktan sonra çocuklar duygularını ve davranışlarını bu ortam içerisinde keşfederler. Çocuklar terapist tarafından güven veren, koşulsuz kabul edici bir ortamda oyun oynadıklarında, terapistin de kendilerine duydukları güvenini hissederler. Bu da beraberinde çocukların kendilerine güvenmelerini, kendi duygu ve davranışlarını kabul etmelerini ve bu duygu ve davranışlarından sorumlu olmalarını sağlar.

    Çocuk merkezli oyun terapisinde terapist, çocuğu ve çocuğun oyunun koşulsuz kabul eder, hoşgörülüdür ve empatik bir tutum içerisindedir. Ebeveynler veya yetişkinler ile evlerde, okullarda sınırlandırılmış oyunların oynanması, çocuğun hayal dünyasının oyuna yansıtılmasına imkan tanıyan oyunların azalması olumsuz etkilere sebep olabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist çocuğun kendisini keşfetmesini ve kendi duygu ve davranışlarının sorumluluğunu almasına olanak tanıyarak çocuğun benliğinin kabul edildiğini hissettirmiş olur. Böylelikle çocuklar kendi düşünce, duygu, davranışları üzerinde yeterlilik kazanırlar.

    Çocuk ile terapist oyun terapisinde terapötik ilişki kurarlar. Bu ilişki ile beraber çocuklar yaşadıkları problemleri sevildiklerini, koşulsuz kabul edildiklerini hissederek çözebilirler. Çocuk merkezli oyun terapisi çocuklara kendileri gibi olabildikleri, kendi doğalarını, özlerini sergileyebilecekleri güvenli bir ortam sağlar. Bu ortam içerisinde çocuk gerçek hayatında yaşadığı sorunları ve problemleri oyununa aktarır. Oyun içerisinde yaşadığı sorunuyla karşı karşıya gelir, dürtülerini, kaygılarını, arzularını ifade etme imkanı bulur ve bu esnada terapist çocuğun duygularını koşulsuz kabul eder ve yansıtır. Bu süreç problemlerin çözülmesine olanak tanır ve terapist ile çocuk arasında kurulan terapötik ilişki çocuğu iyileştirir.

    Ebeveynler çocukların problemlerini çözme sorumluluğunu aldıklarında, farkında olmadan çocuğa bağımlılık ve çocuğun kendi duygusuyla baş edemediği, baş edemeyeceği yönünde örtük mesajlar gönderirler ve bu sebeple çocuğun benlik saygısı, kendine duyduğu güven azalır. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist yargıda bulunmaz, yönerge vermez, yönlendirmez, tavsiyede bulunmaz, eleştirmez, soru sormaz. Terapist çocuğun kendi problemlerini çözebileceğine, bu becerilerine saygı duyar ve böylelikle çocukların süreç içerisinde sorumluluk duyguları gelişir, kendi problemlerini kendi de çözebileceklerini öğrenirler.

    Oyun terapisi 3-12 yaş arası çocuklar için uygundur. Seansların süresi 30 ile 45 dakika arasında değişir. Oyun terapisi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı bozuklukları

    • Korkular

    • Tırnak yeme, Parmak emme

    • Ayrılık Kaygısı

    • Depresyon

    • Yeme, Uyku, Tuvalet Problemleri

    • Kardeş Kıskançlığı

    • Arkadaşlık ilişkileri

    • Sosyal Beceri sorunları

    • Uyum sorunları

    • Davranış bozuklukları

    • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    • Sınır Problemleri

    • Öfke kontrolü

    • Boşanma süreci

    • Kayıp, Yas

    • Travma

    Çocuğunuz bu tür problemler yaşıyor ise uzman desteği eşliğinde oyun terapisi seansları ve ebeveynin de sürece katılımıyla çocuğun yaşadığı sorunları aşabilmeleri hedeflenmektedir.

  • Geriatri ve sağlıklı yaşlanma

    Geriatri ve sağlıklı yaşlanma

    Biyolojik olarak yaşlanma, döllenme ile başlayan ve yaşam boyu devam eden bir süreç olup, bu süreçte organizmanın tümünde gerek anatomik, gerekse fizyolojik geriye dönüşümü olmayan işlev değişiklikleri meydana gelmektedir. Sosyal anlamda yaşlılık ise, kültürel duruma ve sosyal özelliklere göre toplumdan topluma değişen bir tanım olarak karşımıza çıkmakta olup, modern anlamda kişinin aktif çalışma dönemini tamamlayarak, sosyal güvence sisteminin katkısı ya da birikimleri ile yaşadığı dönemin adıdır. Bu tanıma göre, her ne kadar biyolojik anlamda yaşlanma açısından kesin bir sınır teşkil etmese de 65 yaş, sosyal nedenlerden dolayı yaşlılık sınırı olarak kabul edilmektedir.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 65 yaş üstü populasyonun tüm nüfusa oranı %13 iken, bu oran İskandinav ülkelerinde %20’lere kadar ulaşmaktadır. Batı ülkelerinde yaşlı nüfus toplam nüfusun ortalama %15’ini oluşturmaktadır. Bununla beraber %15’lik bu kesim hastaneye kabullerin %50’sinden fazlasını ve sağlık kaynaklarının %40’ını tüketmektedir. Türkiye için bu oran tahmini %6 civarındadır. Ortalama yaşam beklentisi tüm Türkiye nüfusu için doğumdan itibaren 72,37 yıl (erkekler için 70 yıl, kadınlar için 75 yıl) olarak tahmin edilmektedir. Nüfus yoğunluğumuz göz önüne alındığında, toplumumuzdaki yaşlı bireylerin sayısının hiçte azımsanmayacak düzeyde olduğu aşikardır.

    Toplumların yaşlanması büyük oranda yirminci yüzyılla gelen kavram olmuştur. Özellikle gelişmiş ülkelerde artan yaşlı nüfus ve yaşam beklentisi, sağlık hizmetlerinin sunumundan, sosyal güvenlik ve çalışma ortamlarına kadar birçok alanda nüfusun yaş dağılımının değişmesi ile ilgili sosyopolitik sorunları getirmiştir. 2000’li yılları yaşadığımız şu günlerde tartışmaların boyutu politik gerçekliği aşarak etik bir gerçekliğe dönüşmüştür.

    Basit anlamda yaşlı tıbbı anlamına gelen Geriatri, yaşamın ileriki yıllarında bireylerin sağlığının korunması, hastalıklarının önlenmesi ve çok yönlü değerlendirme ile tedavisini hedef alan disiplindir. 20. yüzyılın ikinci yarısında başta İngiltere’de olmak üzere, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde resmi olarak tanınan bir bilim dalı olarak kabul edilmiş olup, iç hastalıkları uzmanlığı üzerine yapılan bir üst ihtisas niteliğindedir.

    Gerek koruyucu, gerekse tedavi edici tıp alanlarındaki gelişmeler, beslenme ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, aile planlaması ve doğum kontrolünün toplumlarda yaygınlaştırılması gibi nedenler, toplumlardaki ortalama yaşam beklentisinin artmasına, dolayısıyla yaşlı populasyonun nüfus içindeki oranının artışına yol açmıştır. Bu ifadeden “toplum yapısındaki bu değişim, bilim ve teknolojinin, yaşam süresini kısaltan birçok hastalığa karşı kazanılmış bir zaferinin sonucudur” manası çıkıyor olsa da, yaşlı nüfustaki artış ile birlikte gelen gerek tıbbi, gerekse psikolojik, sosyal, ekonomik ve çevresel artan ihtiyaçlara yeterli yanıt verilemedikçe bunun boş bir zafer olduğunu gerçeğini de kabul etmek gerekir. İşte yaşlı bireylerin sorunlarına bütüncül bir yaklaşımla çözümler üretme felsefesiyle Geriatri, bu zaferi gerçek zafer haline dönüştürmek hedefi doğrultusunda doğmuş bir bilimi dalı olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Her şeyden önce yaşlı, birbiri ile etkileşim gösteren bir çok faktörün, sağlık ve fonksiyonel kapasite üzerine kompleks etkilerinin yoğunlukla hissedildiği bir birey olup, bu yaş grubunda yaklaşım, diğer disiplinlerden biraz farklı olarak, sadece tıbbi değil aynı zamanda psikolojik, sosyoekonomik, çevresel, ailesel değerlendirmeyi de gerekli kılar. Yaşlılık bir hastalık hali olmamakla beraber, birçok organ sisteminde değişik derecelerde yaşa bağlı değişiklikler husule gelmektedir. Bu nedenle bu yaş grubunda, normal yaşlılığa ait değişikliklerle, herhangi bir hastalığa bağlı oluşan bulguların çok iyi ayırt edilmesi gerekir. Aksi halde, tedavisi mümkün bir hastalığa ait bulgular, yaşlılığa bağlanarak tedavisi gecikebildiği gibi, yaşa bağlı normal değişiklikler de, bir hastalık hali olarak kabul edilerek, kişi gereksiz tedavilere maruz bırakılabilir. Diğer taraftan, organ sistemlerinin fonksiyonel cevabındaki yaşa bağlı değişiklikler, hastalıkların yaşlılarda, genç erişkinlere göre daha farklı tezahür etmesine yol açabilmektedirler. Yani yaşlılarda hastalıklar klasik belirti ve bulguları ile seyretmeyebilir. Ayrıca, çoğu yaşlıda mevcut hastalıklar kronik vasıflı olup, diğer disiplinlerdeki yaklaşımdan yine farklı olarak, birincil hedefin hastalıkların tedavisi yanında, yaşlının bedeni, zihinsel ve ruhsal fonksiyonel kapasitesini en üst düzeyde tutarak, yaşam kalitesini arttırmaktır.

    Kalp hastalıkları, hipertansiyon, diabetes mellitus, romatizmal hastalıklar (osteoporoz, osteoartrit, romatoid artrit gibi), kanser (meme, prostat, akciğer, kolon kanserleri gibi), akciğer hastalıkları (KOAH, kronik bronşit gibi), hiperlipidemi (hiperkolesterolemi gibi), serebrovasküler hastalıklar (felç gibi) yaşlılarda sık görülmektedir. Bunların yanında Geriatri Biliminin en çok ilgilendiği konulardan biri de yaşlılarda daha sık görülen ve ‘’Geriatrik Sendromlar’’ olarak ifade edilen hastalıklardır. Bu hastalıkların en önemlisi Demans (bunama, unutkanlık hastalığı da denmektedir) hastalığıdır. Demansın %60 nedeni Alzheimer Hastalığıdır ve erken tanısı çok önemlidir. Çünkü kesin tedavisi yoktur ve tanı konduktan sonra ortalama yaşam süresi 4-12 yıldır. Demansın erken tanısı ve tipinin belirlenmesini sağlayan tıbbi muayene yanında özel tanısal işlemler (nöropsikiyatrik testler, MRI gibi) bulunmaktadır. Demans gibi Depresyonda yaşlılarda sık görülen ve tedavi edilmezse intihar girişimine kadar giden kötü sonuçlar doğurabilen bir hastalıktır. Bu iki önemli hastalık dışında İdrar Kaçırma, Çok sayıda ilaç kullanma, Bası Yaraları (yatak yaraları), Beslenme Bozuklukları (iyi beslenememe), Düşmeler diğer geriatrik sendromları oluşturmaktadır.

    Yaşlı bireylerin her yönden değerlendirilmesini sağlayan yönteme ‘’Ayrıntılı Geriatrik Değerlendirme’’ denilmektedir. Bu yöntemle kişinin tıbbi değerlendirmesi yanında psikolojik, sosyal, çevresel, ailesel değerlendirilmesi yapılmakta ve hasta bir bütün olarak her yönden incelenmektedir. Diğer tanısal yöntemlerde kullanılarak bütün problemler ortaya konulmaktadır. Neticede hasta için en uygun tedavi modeli oluşturulmakta ve zaman içinde meydana gelen değişiklikler önceden tespit edilmektedir.

    Geriatrinin bir önemli özelliği de, koruyucu hekimlik vasfının ön planda olmasıdır. Özellikle 45 yaşından sonra bu yaş grubunda sık gözlenen problemler açısından kişinin, belirlenmiş protokollere göre izlenmesi ve oluşabilecek hastalıkların erken dönemde teşhis edilerek tedavilerinin yapılması birincil hedefler arasında yer almaktadır. ‘’Sağlıklı Yaşlanma’’ bugün dünyada oldukça önemli bir konuma gelmiş olup, toplumsal ve bireysel bilinçlenme ile bu yönde kişinin sağlıklı ve başarılı bir gelecek hazırlamasına katkı sağlamaktadır. Özellikle 45 yaşından sonra düzenli doktor kontrolü altında bulunmak ve muayene yanında bazı tanısal işlemler yaptırmak bazı hastalıkları önceden tespit edilmesini sağlamaktadır. Bu değerlendirmeler neticesinde kişinin tüm sağlık durumu ortaya konabilmekte ve geleceğe güvenle bakması sağlanabilmektedir.

    Yaşlanmakta olan kesim koruyucu sağlık hizmetlerinden hala istifade etmesi gereken konumdadır. Belirtildiği gibi, gelişmiş ülkelerde yaşlı nüfusa ayrılan sağlık harcamalarının boyutu yaşlı nüfusun tüm topluma oranının kat kat üstündedir. Bu durum sağlık harcamaları üzerinde denetlemelerin oldukça dağınık olduğu ülkemizin ne durumda olduğu sorusunu akla getirmektedir. Yaşlılık problemlerine uygun yaklaşım ve koruyucu sağlık hizmetleri, sağlık boyutu ile olduğu kadar ekonomik boyutu ile de önem taşımaktadır.

    Ülkemize Geriatri ve geriatrik hizmetler yönünden baktığımızda büyük bir boşluğun olduğu görülmektedir. Türkiye’de şu anda aktif olarak geriatri ile uğraşan sadece 15 tane geriatri uzmanı vardır. Bu geriatri uzmanlarının büyük çoğunluğu benim gibi tıp fakültelerinde çalışmaktadır.

    “Sağlıklı Yaşlanma” hedefine yönelik toplumsal ve bireysel bilinçlenme ile eğitim, tüm nüfusa sunulan hizmetlerin yanında yaşlı nüfusa da en iyi hizmet verebilecek sağlık düzenlemelerin sağlanması; gerekli sağlık, eğitim ve araştırma yatırımlarına kaynak yaratılması ile mümkün olabilir. Eğitim toplumun her seviyesinde sağlanmalı ve bunun için her türlü iletişim aracı ve imkan değerlendirilmelidir. Sağlık hizmetlerini ve eğitimi idame ettirecek tıp doktorlarının eğitimi ise, hem tıp fakültelerinde klinik ve preklinik dönemlerine, hem de öncelikle iç hastalıkları ve aile hekimliği olmak üzere uzmanlık programlarına geriatri/gerontoloji müfredatının yerleştirilmesi ile olmalıdır. Geriatri biliminin uzmanlık düzeyinde eğitimi ve öğretim kadrolarının yetişmesi için iç hastalıkları ihtisası sonrası geriatri uzmanlığı uygun bir yapılanma modeli gibi görünmektedir. Tüm dünya için hedeflenen sağlıklı yaşlanma amacının ülkemizde de gerçek olması için temel yaklaşım eğitimdir. Ülkemiz için en uygun yapılanma modelinin belirlenmesi, geriatri/gerontoji eğitiminin mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitiminde yerini alması ve gerekli veri tabanını oluşturacak araştırmaların yapılandırılması için bu alanda artan sayıda yetişmiş öğretim elemanına ihtiyaç duyulacaktır.

    Sağlıklı yaşlanma ile mutlu, huzurlu, sorunsuz bir yaşlılık her bireyin hakkıdır.

    Doç.Dr. Hüseyin DORUK

    İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı

  • Hipertansiyon ve böbrek ilişkisi

    Hipertansiyon ve böbrek ilişkisi

    Uluslararası Nefroloji Derneği (ISN) ve Uluslar arası Böbrek Vakıfları Federasyonu (IFKF) 3 yıldır böbrek yetmezliğinin dünyada hızla artması, diyaliz tedavisi gören insanların sayısının giderek artmasının sosyoekonomik sonuçlarını da dikkate alarak, toplumların bu konuda bilinçlendirilmesi amacıyla 12 Mart gününü ‘’ Dünya Böbrek Günü ‘’ ilan etmiştir. Bu yılki programın ana konusu ‘’ Yüksek kan basıncı: kan basıncını düşük tut’’ olarak kabul edilmiştir. Bunun nedeni tüm Dünya’da ve tabii ülkemizde de sayıları hızla artan diyaliz ve böbrek nakli hastalarının, primer hastalık nedenlerinin başında birinci sırada diyabet, ikinci sırada hipertansiyon gelmesidir. Kronik böbrek yetmezliğinin önlenmesi bir bakıma hipertansiyonun kontrolu ile yakından ilgilidir. Böbrekler hipertansiyonun hem nedeni hem de kurbanıdır.

    Kan basıncının sağlanmasında böbreğin rolü: Hipertansiyon ile böbrek hastalığı ilişkisi, daha doğrusu hipertansiyonun neden olduğu böbrek hastalığı anlamında bir ilişki 19. yüzyıl sonlarından beri biliniyor. Fakat asıl olarak böbrek-kan basıncı ilişkisi 1932 yılında Goldblatt adlı araştırıcının köpeklerde bir böbrek damarının bir klip yardımıyla daraltıldığında yani böbreğe daha az kan gittiğinde kan basıncının ileri boyutta artması ile dikkati çekmiştir. Böyle bir durumda böbreklerden renin denen bir hormon salgılanmakta bu hormon da damarları büzen bir başka hormonu ve tuz tutan bir başka böbreküstü bezi hormonunu uyararak kan basıncını artırmaktadır.Bu mekanizma normalde kan basıncının düşmesini engellemek için vardır. Çünkü kan basıncı düşerse beyin ve kalp gibi yaşamsal organlar dokular kansız kalır. Normal fizyolojik koşullarda kan basıncı düştüğü zaman böbrek iki şey yapmaktadır. Birincisi renin denen hormon salgılanmakta ve damarlar büzülmektedir. İkincisi de tuz atılımı azalmaktadır. Fakat patolojik halde bu hormon fazla salgılanırsa ya da aşırı tuz yenir ya da böbrek tuz atma kapasitesi düşerse (böbrek fonksiyonlarının azalması gibi) hipertansiyon dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Yani ‘’ esansiyel hipertansiyon’’ dediğimiz yaygın görülen hastalık fonksiyonel bir böbrek hastalığıdır. Erken yaşlarda renin mekanizması, ileri yaşlarda tuz duyarlılığı hipertansiyonun oluşumunda daha egemendir.

    Hipertansiyon kurbanı böbrek: Hipertansiyon damarları etkileyen bir hastalık olduğu için kalp ve beyin gibi böbrekleri de hedef organ olarak seçmektedir. Buna biz hipertansif böbrek hastalığı diyoruz. Bunun nedeni böbreğin en küçük fonksiyon gören organcığı olan kılcal damarlardan oluşan glomeruller (yumakcık) içindeki basıncın artışı bu organcığın kaybına neden olmakta, böbrekler bağ dokusuyla kaplanarak büzüşmekte ve yetmezliğe gitmektedir. Bu nedenle böbrek rahatsızlığı olmayan bir tansiyon yüksekliği hastasında tedavi hedefi 140/90 mmHg iken böbrek hastalığı var ise hedef daha düşük değer 130/85 olarak kabul edilmektedir. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: böbrek yetersizliği damar sertliği sürecini hızlandırmakta kalp damar hastalıklarını ortaya çıkarmakta ve bir kısır döngüye girilip kan basıncı yüksekliği böbrek fonksiyonlarının kaybını daha da ilerletmektedir. Bu tehlikeli, yaşamı tehdit edici süreçte tetiği hipertansiyon çekmektedir.

    Hipertansiyon nedeni olarak böbrek hastalığı: Böbrek hastalıklarının özellikle parankiminin yani idrar yapan bölümlerinin hastalıklarında (nefritlerinde) en sık görülen bazen ilk belirti hipertansiyondur. Böbreklerin taş ve iltihap nedeniyle hasar gördüğü durumlarda da yine hipertansiyon görülebilen bir belirtidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kısır döngü bu durumlarda da işlemekte kan basıncı kontrol altına alınamazsa böbrek hastalığının seyrini de hızlandırmaktadır. Yani böbrek hastalığı ile hipertansiyon arasında ‘’ tavuk-yumurta ilişkisi’’ vardır.

    Böbrek damar darlığı nedenli hipertansiyon: Genç yaş erişkinlerde fibromuskuler distrofi dediğimiz damar kasındaki değişikliklerle ve 40 yaş üzerinde erişkinlerde damar sertliği plağının böbrek damarlarından birini veya ikisini birden daraltmasıyla böbrekten yukarıda açıklandığı gibi renin salgısına yol açar ve inişli çıkışlı olmayan yüksek boyutta hem sistolik hem de diyastolik hipertansiyona neden olur. Renovasküler hipertansiyon dediğimiz bu hastalık uygun olgularda balon anjioplasti denen bir yöntemle de tedavi edilebilir. Olayın iki taraflı olduğu , anjioplasti gibi yöntemlerin başarılı olmadığı darlığın daha küçük damarları ilgilendirdiği durumlarda böbrek yetmezliği sonucu ortaya çıkar. Yaşlanan nüfus nedeniyle artık bu olguları daha çok görüyoruz.

    Tuz ve Hipertansiyon ilişkisi: Yukarıda belirttiğimiz gibi böbreklerin tuz atma kapasitesini aşan boyutta diyette tuz alımı, ya da kronik böbrek hastalıkları ve ileri yaş nedenli böbrek kitlesinin azalmasıyla tuz atma kapasitesinde azlık hipertansiyonun sık nedenidir. Günümüz toplumunda hazır, hızlı-yemek yeme alışkanlığı, dışarıda yemek yeme zorunluluğu, konserve edilmiş tuzda hazırlanmış yemeklerin sofralarımızda artışı hipertansiyonu olan kişi sayısını artırmış ve artırmaya devam etmektedir. Hipertansiyon tedavisi olan bir hasta yemeklerde tuz kısıtlamasını sağlayamıyorsa ilaçlarda da yarar sağlayamamakta, hipertansiyonun tehlikeli yaşamsal sonuçlarına katlanmak zorunda kalmaktadır.

    ÖNERİLEN KAYNAKLAR:

    1.Hipertansiyon: Ne kadar bilinçliyiz ? Prof. Dr Ali Başçı www.doktorlarsitesi.com.tr

    2.Kronik Böbrek Yetmezliği Hızla Artıyor ! Prof. Dr Ali Başçı www.doktorlarsitesi.com.tr

    3. www.worldkidneyday.org

    4. www.turkhipertansiyon.org

    Prof Dr ALİ BAŞÇI

  • Çocuklarda Alt ve Yatak Islatma

    Çocuklarda Alt ve Yatak Islatma

    Çocuklar denilse de 20li yaşlara kadar görülebilmektedir. Genelde iki grup halinde gözlemlenmektedir. Her gün alt ıslatma yaşayan ve travma sonrası kaynaklanan alt ıslatma gözlemlenir. Örnek vermek gerekirse; okula başlama, kardeş doğumu, ölümler, kazalar vb. gibi durumlara bağlı gerçekleşebilmektedir.

    Hayattaki büyük bir değişiklikten sonra başladıysa burada daha rahatsız olunacağı düşünülmektedir. Bir hafta alt ıslatma var bir hafta yok ya da bir gün var bir gün yok şeklinde gözlemlenebilir. Aynı gece içerisinde 3-5-6 kere de alt ıslatma görülebilir. Her altını ıslatan çocuğun illa ki psikolojik bir problemi olmak zorunda değildir. Bu sebeple psikoloğa alt ıslatma şikâyetiyle gelen aileyi öncelikle doktora yönlendirmek verilebilecek en doğru karardır. Merkezi sinir sistemine ilişik olarak idrar torbasının dolduğunu idrak edemeyen çocuğun altına kaçırması muhtemeldir. Merkezi sinir sisteminde bir kopukluk söz konusu ise; çocuk idrar kesesi dolduğunda refleks olarak idrarını bırakacak ve bunun farkına varamayacaktır.

    Normal koşullarda 5 yaşını tamamlamış bir çocuğun geceleri yatağını ıslatmaması gerekir. Araştırmalar göstermektedir ki her 100 çocuğun 15inde bu problem gözlemlenmektedir. Uzmanların açıklamalarına göre; genetik faktörlere de dayandığı söylenmektedir. Eğer ki anne ya da babada da böyle bir sorun görülmüşse, çocukta da olması olasıdır. Eğer hem annede hem de babada varsa çocukta görülme olasılığı 3-4 kat olduğu söylenmektedir. Anne ya da babanın bu sorunu atlattıkları yaş ile çocuğun da bu sorunu atlatma yaşı çoğu zaman paralel seyretmektedir.

    Belli başlı temel faktörler iyice değerlendirilmeli ve ona göre bir tedavi planlaması gerçekleştirilmelidir. Eğer fizyolojik olarak herhangi bir bulguya rastlanmıyorsa, psikoloğa gitmek gerekebilmektedir. Yukarıda da bahsedildiği gibi travmalara bağlı olarak gözlemlenen durumların olmasının yanı sıra özellikle de zaman zaman gerek gece yatak ıslatması gerekse herhangi bir mekânda ya d a konumda da çocuk altını ıslatabilir. Kimi zaman kendilerince tepki koymak adına böyle bir davranış sergileyebilirler.