Etiket: Yaş

  • 2-6 Yaş Çocuğunun Genel Özellikleri

    2-6 Yaş Çocuğunun Genel Özellikleri

    2 yaş çocuğunun genel özellikleri

    2 yaş, çocuğun kendi benliğini çevreden ayrı olarak algıladığı evredir. Bağımsızca isteme ve davranma gibi yetilerin temelleri atılmaktadır. Bu dönemdeki en önemli konular, tuvalet eğitimi ve bağımsızlık alanlarındaki yetiştirme ve öğretme çabalarıdır. Bu dönemde görülen inatçı davranışların, çocuğun karakteristik özelliği olarak görünmemesi gerekir. Bu dönem aynı zamanda çocuğun ‘hayır’ dönemidir. Bu, çocuğun bağımsız bir insan olmayı öğrenmesinin yoludur. Bu dönem, çocukla alışveriş gibi bazı faaliyetlerin yapılabildiği dönem olduğu için yakınlaşmanın ve sevgi ifadesinin en net olduğu dönemdir. Sosyal tepkilerin gelişmeye başladığı dönemdir. Bu sosyal yetiler; taklit, utanma, otoritenin kabul edilişi, ilgi çekme arzusu gibi sosyal tepkilerdir. Aile dışındaki bireylerle iletişim kurma, kendi akranları ile birlikte olmaktan zevk alma dönemidir. 2 yaş sorgu çağı dönemidir. ‘Nasıl’ ve ‘Niçin’ sorularının başladığı evre olarak söylenebilir. 4 yaş ile bu özellik en üst seviyesine ulaşacaktır.

    2-5 yaş dönemi gelişimin en krizli dönemlerinden biridir. Bu zorlu dönemde çocuk, dengesiz, olumsuz, kararsız ve isyankardır. Söz dinlemediği hatta tersini yaptığı ve kısıtlandığı zaman öfkelenen ve yardım almayan bir yapısı vardır. Bu dönem ‘karşı koyma bunalımı’ olarak adlandırılabilir. Bu dönemde çocuk seçme yetisi henüz oturmadığı için iki olanağı birden seçebilir. Çok daha fazla rengi tanıyabilmektedir. 3’ e kadar sayabilmektedir. 2,5 yaş bunalımı çocuğun kişiliğini geliştirir.

    3 yaş çocuğunun genel özellikleri

    Artık oyun çağına gelmiş bir çocuğunuz vardır. Motor becerilerinin gelişmesi ile çevre üzerine kurduğu egemenlik artık daha da fazlalaşmıştır. Sayı sayma, şarkı, şiir öğrenme ve çevresindeki dünya hakkında soru sorma gibi alanlarda bilişsel yetenekleri artmıştır. Artık kendinden bağımsız bir dünyanın farkındadır. Ayrı bir benlik ve cinsiyet duygusu gelişmeye başlamıştır. Çocuğunuz artık nasıl bir kişi olacağını araştırma yoluna girmiştir. Bu dönemde artık daha olumlu ve dengeli bir bireydir. Bu evrede bazı çocuklar öfkesini eşyaya yöneltmiştir. Bu yaşın özellikle sonlarına doğru grup halinde oyun oynama, oynarken birbiriyle konuşma ve grup içinde ne oynayacağını seçmeye başlamışlardır. Birbirini seyretme ve konuşma en çok rastlanan ortak davranıştır. Cümleler daha gramatik hale gelmiştir. Konuşmalar ben merkezlidir. Artık 300 civarında kelime bilmektedir. Akıcılık gelişmiştir ancak bazı sözcükleri telaffuzda hala zorlanabilmektedir.

    4 yaş çocuğunun genel özellikleri

    4 yaş çocuğu, isteklerinin yerine getirilmemesini anlayışla karşılar. O artık kendi dışındaki dünyanın kuralları olduğunu, başkalarının hak ve istekleri olduğunu görür ve sonuçta beklemeyi öğrenir. Bu yaş çocukları her iki cinsten birkaç çocuğu oyun arkadaşı olarak seçebilir. Sorgu çağı 4 yaşında en üst seviyeye ulaşır. Hareketli bir görünüm sergilerler. Tırmanarak, bisiklete binerek, merdivenleri yardımsız ve ayak değiştirerek çıkarak pek çok gelişmiş hareketi gerçekleştirebilirler. Kalem tutmayı öğrenmiştir ve kullanır. Yakın geçmişteki olayları ilişkilendirerek anlatır. Adını, soyadını, ev adresini ve yaşını söyleyebilir. Konuşması dil bilgisi kurallarına uygun ve anlaşılabilirdir. Çocuk şiirlerini ve şarkılarını ezbere söyler. Yemek yerken kaşık ve çatalı ustalıkla kullanabilir. Dişlerini fırçalar, ellerini yıkar; özbakım becerilerini kolaylıkla gerçekleştirir. Kıyafetlerini rahatlıkla giyip çıkarabilir fakat ayakkabı, giysi bağlamada ve düğme iliklemelerinde yardıma ihtiyaç duyabilir. Artık gelişmeye başlayan bir mizah anlayışı vardır. Yetişkinler ve arkadaşları ile hem işbirliği içinde hem de çatışma halindedir. Oyun oynarken sıra beklemesi gerektiğini öğrenir. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman hakkında yeterli bir değerlendirme yapabilir.

    6 yaş çocuğunun genel özellikleri

    Duygularını uygun şekilde ifade edebilir. Başkalarının duygularını anlar. Gerektiğinde liderlik yapar veya lideri izler. Diğer çocuklarla birlikte oyunlar oynar ve paylaşabilir. Vücudunu merak eder. Kendi cinsiyetini bilir. Aldığı sorumluluğu yerine getirir. Gerektiğinde sırasını bekler. Başkalarının haklarına saygı gösterir. Yaptığı işlerde yetişkinlerin onayını ister. Nezaket kurallarına uyar. Kolay arkadaş edinir. Doğru yanlış gibi kavramları öğrenir. Oyun sırasında daha yaratıcıdır. Ailece yapılan aktivitelerden hoşlanır. Makasla karmaşık şekilleri keser. Mantık henüz gelişmemiştir. Konuşması oldukça akıcı ve dil bilgisi kurallarına uygundur. Problem çözme becerileri gelişir. 5 yaşına gelmiş olan düşünür ve sonra söyler.

  • Tuvalet Alışkanlığı

    Tuvalet Alışkanlığı

    Tuvalet alışkanlığını kazandırmak için öncelikle çocuğun mesane ve rektum kontrolü açısından hazır olması önemlidir. Bu hazır olma dönemi 18 aylıktan itibaren başlar ve 4 yaşına kadar tamamlanır.
    1,5-2 yaşlarında, ıslandığını haber verebilir, 2-2,5 yaşlarında çişini tutup söyleyebilir, 2,5-3 yaşlarında kakasını tutup söyleyebilir. 3-4 yaşlarında da yardımsız tuvalete gidip iç çamaşırını indirip, çekebilir.
    Hazır olmadan zorlamak, erken ve yanlış yaklaşımlar, aile içindeki çatışma ve ilişkilerdeki sorunlar, metabolik şikayetler bu alışkanlığın kazandırılmasında o döneme ve gelecekteki kişilik özelliklerine etki edebilmektedir.
    Lazımlıkta dakikalarca oturtarak yapmasını beklemek , zorla alaturka tuvalete tutmak, alafranga tuvalete oturtmak, fiziksel olarak cezalandırmak, sözle tehdit etmek yapılmaması gereken davranışlardır.
    Model olmak, onun ihtiyaçları paralelinde hareket etmek, doğru zamanlama ve yaklaşım ise bu alışkanlığı kazanmasını destekler.
    1-2 yaş çocuğu tuvalete gitme ihtiyacını sözle ve hareketle ifade edebilir.
    Bu yaş döneminde;
    • Tuvalet ihtiyacı için her defasında aynı kelimeleri kullanın ve çocuğunuzun sizi tuvalette izlemesine izin vererek bu kelimeleri kullanın. Kendisi bu kelimeleri kullandığında hemen tuvalete götürerek onu övün.
    • Gündüz altını bezlemeyin, alıştırma külotları kullanın.
    • Başarılarını övün, kaçırmalarını göz ardı edin.
    • Bedensel sallanma, huzursuzluk, mimiklerindeki değişimleri doğru gözlemleyin. Onu överek, kelimeyi söyleyip, tuvalete götürün.
    • Lazımlık, oturak veya rahat, kaygısız oturabileceği kendi bedenine uygun tuvalete konan bir aparat kullanabilirsiniz. Tuvaletin içine düşme, sifonun onu da çekip alması kaygılarını önlemiş olursunuz.
    • Aile bireylerinin tuvalete giderken, aynı kelimeleri kullanarak haber vermesini de sağlayın.
    2-3 yaş çocuğu bazen altına kaçırsa da tuvalete gitmek istediğini söyleyebilir, çiş ve kakasını oturağa yapabilir.
    • Tuvalete gitme zamanları artık belirli olmaya başlayacağından bu zamanları takip edin ve ihtiyacı olup olmadığını hatırlatın. Israr etmeyin
    • Zor çıkarılan, kısıtlayıcı giysilerden kaçının. Altını bağlamak yerine alıştırma külotlarından giydirin.
    • Hatırlatın, tuvalete gitmek isteyince övün, ödüllendirin.
    • Kazaları görmezden gelin, ıslak ve kirli çamaşırlarını mümkün olduğunca kendisinin değiştirmesine izin verin.
    • Eğer iki çiş yapma arasında iki saat kuru kalmazsa henüz tuvalet alışkanlığına hazır değildir.
    • Sizin ve aile bireylerinin tuvaletini yaparken gözlemlemesine, ne yaptığınızı dinlemesine ve sonuca bakarak sifonu çekmenize yardım etmesine izin verin.
    • Tuvaletinin geldiğini gözlemlediğinizde oturağa en fazla beş dakika oturtun. Bu süre içinde de yanında olun.
    • Çocuğun sıkıntı duyduğu durumlarda birkaç gün ara vererek sonra tekrar devam edin.
    • Başarılı olunan durumlarda onu cesaretlendirin, övün, ödül olarak sifonu çektirin.
    • Oturağa oturtmadan 10-15 dakika evvel, su veya meyve suyu içirin.
    • Çocuğun düzenli kaka yapması gelişmeden tuvaleti kullanması beklenemez. Bu zamanları tespit etmek için bir hafta süreyle not tutun. Bu zamanlarda düzenli olarak tuvalete oturtun.
    • Sizde mimiklerinizi kullanarak nasıl yaptığınızı görmesini sağlayın.
    • Bağırsaklarını çalıştıracak gıdalar vererek rahatça, sorun yaşamadan,
    acı çekmeden tuvaletini yapmasına yardımcı olun.
    3-4 yaşlarında erkek çocukları ayakta tuvalete çişini yapabilir.
    • Bu konuda babasının, başka erkeklerin model olması sağlayın.
    • Tuvalete tam isabetli çişini yapabilmesi için, tuvalet kağıdından kayık yaparak bunları nişan alıp batırmasını isteyerek etrafı kirletmeden alışkanlık kazanmasına destek olun.

  • Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu

    Okuldan Kaçmak, Okul fobisi, okul korkusu veya okul reddi ifadelerinin hepsi okula gitmek istemeyen çocuklar için kullanılmasına rağmen bu duruma neden olabilecek pek çok farklı neden olabileceği unutulmamalıdır.

    Sıklıkla her eğitim döneminin başında pek çok çocukta görülebilen bu durumun pek çok aile tarafından “anne ve babasından ayrılmak istememe durumu” gibi algılanma eğiliminde olmasına rağmen çocuğun okula gitmek istememesine neden olabilecek pek çok farklı durum söz konusu olduğu unutulmamalıdır.

     

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu nedir?

    Çocuğun okula giderken endişe belirtilerini yoğun olarak hissetmesi durumu olarak açıklanabilir. Yapılan çalışmalarda okul yaşı çocuklarının yaklaşık yüzde 5 inde görülebilen bir sorun olduğu ortaya konulmuştur. Okul öncesi dönemde ise gelişimin bir parçası olarak çocukların çoğunda görülen bir durum olduğu ifade edilebilir. Bu süreçte en önemli faktör tüm çocukların ilk kez anne ve babasının onun her ihtiyacını belirli bir rutin içerisinde karşıladıkları ev ortamında uzaklaşarak okul gibi bilinmez, kuralların olduğu ve ilk kez karşılaştıkları bir yapıya ilk kez geldiklerinde endişe
    yaşayabilecekleridir. Örneğin yapılan çalışmalarda okul öncesi dönemde çocukların yüzde 80’nin de bu durumun görülebileceği ifade edilmektedir.

    Çocuklarda Okul Fobisi ve Okul Korkusu Nedenleri Nelerdir?

    Okul fobisi veya okul korkusunun en sık nedeni ayrılık kaygısıdır. Ayrılık kaygısı çocuğun normal gelişimsel basamaklarında hemen her zaman görülebilen bir durumdur. 1 yaş civarında başlayan ayrılık kaygısı yaşayan çocuklar yalnız kalmak istemezler ve sürekli olarak bakım verenlerinin yanında olmak isterler. Bu anneden, babadan ayrılma endişesi 13. aya kadar giderek artış göstermesine rağmen 2 yaşından sonra azalarak kaybolur. Ayrılık kaygısı bozukluğu daha sonraki gelişimsel basamaklarda daha az şiddette görülmesi gerekmesine rağmen bu endişeyi yoğun olarak yaşaması nedeni ile sosyalleşme süreçlerinin bozulması durumudur. Diğer bir tanımlama ile ayrılık kaygısı bozukluğu; bağlanma objesinden gerçek veya hayali bir ayrılığa, günlük yaşam aktivitelerini bozacak seviyede verilen anormal düzeyde tepki durumudur.

  • Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan uyku, beyindeki dikkat ve öğrenme süreçlerinin gelişiminde çok önemlidir. Mental aktivitenin özel bir formudur. Aktif ve nöronal bir süreçtir. Beyinde uykunun başlatılması ve sürdürülmesi ile ilgili özel alanlar vardır. Hayatın her döneminde önemli olsa da özellikle beyin gelişimi ve büyümenin en hızlı olduğu dönem olan bebeklik ve çocukluk dönemlerinde daha da ciddi önem kazanmaktadır. Normal bir uykunun tarifini yapmak zordur. Çünkü uyku – uyanıklık döngüsü yaşa, cinsiyete, aydınlık – karanlık durumuna, egzersiz durumuna, stres ve hastalıklara göre değişkenlik göstermektedir. Güne başlarken fiziksel ve ruhsal açıdan hazır hissettiren, dinlendiren uyku normal bir uykudur.

    Yaşamın ilk yıllarında günün çoğu saati uykuda geçer. Yenidoğan bebekler günde ortalama 14 – 16 saat uyurlar. Hem gündüz hem de gece uyudukları için gece uykusu kavramı tam olarak yoktur. 1 yaş civarı gece uykusu kavramı netleşmeye başlar. Gündüz uyku ihtiyacı 3 yaş civarı azalarak son bulur. Sabah uykuları ise 1 – 2 yaştan sonra devam etmez. Yaş büyüdükçe vücudun uyku ihtiyacı azalır ve ergenlik döneminde erişkine yakın uyku saatleri (8 – 10 saat) yerleşmiş olur.

    Çoğumuz hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirmekteyiz. Uyku süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte bu süre 4- 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Uyku süreleri genetik faktörlerin etkisi ile kişiden kişiye değişiklik gösterir. Doğuştan itibaren belirlenmiş olan bu süreyi belli limitler dışında değiştirmek mümkün olmamaktadır. Süreyi kısaltmak zorunda kaldığımızda “uyku yoksunluğu” sonucu görülen istenmeyen belirtilerle karşılaşmaktayız. İş hayatı, verimlilik ve trafik kazaları ile uyku ve uyku bozukluklarının ilişkilerinin ortaya konması uyku bozukluklarının ayrı bir disiplin olmasında önemli kaldırım taşlarını oluşturmuştur.

    Uykunuzu Test Edin!

    • Haftada 2-3 gece uykuya dalmakta güçlük çekiyorum.
    • Akşam saatlerinde veya yatağa girdiğimde bacaklarımda isimlendiremediğim bir huzursuzluk hissediyorum.
    • Yatakta sürekli bacaklarımı hareket ettirmek zorunda kalıyorum.
    • Yeterli süre uyumama rağmen gün içinde yorgun ve uykulu oluyorum.
    • Gece içinde nefes alamama hissi ile uyanıyorum.
    • Horlamamın yan odalardan duyulacak kadar şiddetli olduğu söyleniyor.
    • Uykuda nefesimin durduğu söyleniyor.
    • Gece içinde en az bir kez tuvalete gitmek zorunda kalıyorum.
    • Geceleri baş, boyun veya göğsümde terleme oluyor.
    • Sabah yorgun ve baş ağrısı ile uyanıyorum.
    • Toplantılarda, okurken veya TV seyrederken uyuyakalabiliyorum.
    • Uykululuk nedeniyle eskisi kadar uzun süre araba kullanamıyorum.
    • Çok sık rüya görüyorum.
    • Geceleri uykudan bağırarak ve korku ile uyandığım ve saldırgan hareketlerim olduğu söyleniyor.

    Yukarıdaki sorulardan üç veya daha fazlasına evet cevabı veriyorsanız, bir uyku hastalığınız olabilir. Uyku hastalıkları günlük aktivitenizi ve sosyal yaşantınızı bozmasının yanı sıra; çok daha ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir.

  • Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Doğum ile birlikte bebekler, yaşama uyum sağlamak ve yaşamlarını devam ettirmek için birtakım refleksler getirir. İlk bir yıl içinde bebekler dünyayı ağız yolu ile algılar ve bu dönemde bebekler ne bulurlarsa ağızlarına götürme eğilimindedir. Aynı zamanda emmek beslenme dışında haz vermektedir. Daha sonraki dönemlerde emme refleksi biberon ve emzikten sonra battaniyesine, oyuncağına ya da parmağına yönelebilir. Çoğunlukla bebekler başparmağını emerler. (diğer parmaklarını da emebilirler.) Yeni doğan bebeklerin hemen hemen hepsinde görülen, daha ana rahminde başlayan, zararsız, olağan bir davranıştır. Doğum öncesinde anne karnında başlayan emme, 3–4 yaşına kadar devam eder ve normal karşılanır, ancak 5–6 yaş döneminden sona ermesi beklenir. Bu dönemden sonra tırnak yeme alışkanlığı ortaya çıkabilir. 3–4 yaşından önce tırnak yeme alışkanlığı görülmemesine rağmen, nadiren 15 aylık gibi erken bir dönemde bu davranışa rastlanabilir. Ayrıca tırnak yeme davranışı ergenlik çağında da gelişebilir. Her iki alışkanlığın da sona erdirilebilmesi için çok geç olmadan tedavi edilmelidir. Bu yaş döneminden sonra devam eden parmak emme ve tırnak yeme davranışı psikolojik bir sorundan kaynaklanabilir ve bir uzman yardımı alınmasında fayda vardır.

    Zararları:

    – Üst ve alt diş yapısında bozukluklar
    – Parmağında zamanla incelmeler, aşınmalar
    – Parmağın renginde koyulaşmalar
    – Bilekleri de emmeler
    – Tırnak yapısında bozukluklar

    Parma emme nedenleri:

    9. aydan itibaren,1 yaşındaki çocukların çoğu, uyku ile parmak emme arasında bir bağ kurarlar. Uykuya geçerken parmak ya da herhangi bir nesneyi emme eğilimindedirler. Bu alışkanlık aylarca sürebilir ve 3 yaş döneminde vazgeçirmeye yönelik çabalarda direnç görülür. Uykuya daldığında elini ağzından çekmek yeterlidir. Bebekler diş çıkarma zamanında parmak emebilir. Çocuklar zorluklarla karşılaştıklarında, utandıkları ya da sıkıldıkları için parmak emebilir. Uykuya geçişlerde, yalnız kaldıklarında ve çok yoğun duygular yaşadıklarında sıkça görülür. Bazı çocuklar da kendilerini ifade edemedikleri durumlarda ve kendilerini güvensiz hissettiklerinde tırnak yeme davranışı gösterirler. Anne-baba arasında yaşanan çatışmalar, gerginlikler çocukta parmak emmeye ve tırnak yemeye yol açabilir. Yeni bir kardeşin aileye katılması ile ilgiyi tekrar kendi üzerine çekmek için, çocuklar parmak emme gibi regresif (gerileyici) eğilimler gösterirler.
    Parmak emme ve tırnak yeme davranışını bir başkasından da model alabilirler. Tırnak yeme ergenlik döneminde görülüyorsa, kendi başlarına baş edemediği sorunları nedeniyle bu tür bir alışkanlık geliştirirler.

    Parmak emme çözüm yolları:

    – Öncelikle parmak emmeye nelerin neden olabileceği araştırılmalı ve sorunları ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atılmalıdır. Parmakta incelmeler, tırnak yapısında oluşan problemler, diş bozuklukları gibi fiziksel rahatsızlıklar, parmak emmeye ve tırnak yemeye neden olan psikolojik sorunlar için ilgili uzmanlara başvurulmalıdır.
    – 3–4 yaş öncesi dönemde parmak emmenin gelişiminin bir parçası olduğu unutulmamalı ve telaşlanılmamalıdır. Parmak emme de alt ıslatma gibi yaşla birlikte azalma göstermektedir.
    – 4 yaşından sonra, parmak emmenin ve tırnak yemenin diş sağlığına, parmağına ve tırnak yapısına nasıl zarar verdiğini, çocuğa usandırmadan ve anlayabileceği basit bir dilde anlatılmalıdır.
    – Çocuk bu davranışlarından dolayı utanç yaşamamalı, kendini suçlu hissedip yargılamamalıdır. Kendisini bu davranışı yüzünden başarısız olarak algılarsa özgüvenini kaybedebilir. Aynı zamanda olumsuz tavırlar çocuğun bu davranışlarını da pekiştirebilir. Özellikle okul öncesi ve okul çağında arkadaşlarının tavırlarının önemli derecede etkili olduğu unutulmamalıdır.
    – Anne-baba’nın, çocuğun parmağını emmemesi, elini ağzından çekmesi yönündeki devam eden ve sürekliliği olan ikazları tam da çocuğun dikkatleri üzerine toplama isteğine cevap vermektedir. Bu tür ilişkilere son verilmelidir.
    – Çocuk yeni doğan kardeşi sebebiyle bu davranışı geliştirmişse, yerinin hiçbir zaman doldurulamayacağını ve hala sevildiğini hisseder ve anlarsa gerginliği azalacaktır. Gerginliği azaldıkça da zamanla bu alışkanlığından vazgeçecek, kardeşinin de bakıma, sevgiye muhtaç olduğu ve hep birlikte ona bakılması gerektiği yönünde ikna olacaktır.
    – Bu alışkanlıkları azaltmak için çocuk oyuna, özellikle parmak oyunlarına yönlendirilebilir.
    – Çocuklar yalnız kaldıklarında bu davranışları daha sık sergilerler. Evde basit görevler verilerek yardımcı olmasına izin verilebilir.
    – Tırnak yemek için kullanılan acı ojeler, parmak emme içinde caydırıcı olabilir.
    – Bu dönem anne-baba yardımı ile daha kolay atlatılacaktır. Uykuya geçerken elini tutmak ya da masal anlatmak, gün içinde ya da yatarken elini oyalayacak, sevdiği bir oyuncağını yanında bulundurmasını sağlamak işe yarayabilir.
    – Bu davranışlar diş problemlerinden kaynaklanıyorsa, diş kaşıyıcıları ya da çocuğun eline meyve- sebze türü gıdalar verilerek, dikkatini parmağından ve tırnağından uzaklaştırmak mümkündür.
    – Sağlıklı iletişim, yeterli derecede sevgi ve ilgi göstermek çocuğun kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır.

    Bütün bu önerilere rağmen bazı gergin çocuklarda bu davranışın devam ettiği gözlenmektedir. Bu davranışlara genellikle uyku ve yeme bozuklukları da eşlik eder. Böyle bir durumda en yakın zamanda bir çocuk psikoloğuna başvurulmalıdır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    İnsanlar genellikle üzgün veya düşük modda hissettikleri anlar veya zaman dilimlerinden bahsederken “depresif” kelimesini kullanırlar. Stresli veya zor bir dönemden geçerken kendinizi bu şekilde hissetmeniz normaldir. Ancak, ruh halinizin birkaç gün değil de haftalar boyunca düşük olduğunu düşünüyorsanız veya neden bu kadar kötü hissettiğinizden emin değilseniz, daha ciddi bir şey olabilir.

    Sıklıkla ‘majör depresif bozukluk’ tanısı konan ‘Depresyon’, iki haftadan uzun süren hüzün duyguları ya da düşük duygudurum duygularını ifade eder ve günlük yaşamınıza girmeye başlar. Depresyonun yalnızca bir klinik psikolog veya psikiyatrist tarafından doğru şekilde teşhis edilebilecek bir durum olduğunu unutmayın.

    Depresyona ne sebep olur?

    Tek bir depresyon nedeni yoktur ve muhtemelen yaşanan olaylar (travma veya size yakın birini kaybetme gibi) ve biyolojik faktörlerin (genetik, hormonlar veya belirli kimyasalların dengesizliği gibi) bir araya gelmesiyle gelişir. Depresyondan etkilenen insanlar genellikle olumsuz düşünme kalıpları yaşarlar ve normal aktivitelerini yapmayı bırakarak semptomlarını daha da kötüleştirebilirler. Başka bir deyişle, depresyon bir ‘kısır döngü’ haline gelir: ruh haliniz çok aşağıda, hiçbir şey yapmaktan hoşlanmıyorsunuz, bu yüzden zevk aldığınız şeyleri yapmayı ya da yapmanız gerekenleri (okul çalışması ya da günlük işler gibi) yapmamak sizi daha da kötü hissettirir.

    Depresyonun bazı belirtileri nelerdir?

    Depresyondan muzdarip herkes depresyonu farklı şekilde yaşayacaktır, ancak bazı ortak belirtiler ve semptomlar vardır. Depresyon hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Depresyonunuz varsa, deneyimleyebileceğiniz bazı belirtiler şunlardır:

    • Depresif duygu durumu
    • Genellikle ilgi duyulan aktivitelerde ilgi ve istek azalması.
    • İştah artması veya azalması
    • Uykusuzluk ve aşırı uyuma isteği.
    • Hiçbir şeyden zevk almıyormuş gibi hissetmek
    • Enerjinin düşmesi ve sürekli yorgun hissetmek
    • Suçluluk yada değersizlik duyguları hissetmek
    • Konsantrasyon güçlülüğü
    • Umutsuzluk, karamsarlık ve intihar eğilimi
    • İş ve sosyal hayatında işlev kaybı

    Yukarıdaki belirtiler en az iki hafta boyunca gözlemlenirse bir ruh sağlığı uzmanından yardım alınmalıdır.

    Depresyon sadece birinin ruh halini etkilemekle kalmaz uzun süreli etkilerinde aynı zamanda biyolojik olarak da etkiler.

    Çoğu insan bu duygu ve davranışlardan bazılarını farklı zamanlarda ve şekillerde deneyimler. Depresyonla arasındaki fark, semptomların daha şiddetli olması, daha sık ortaya çıkması ve zamanla kaybolmamasıdır.

    Tipleri

    Kalıcı depresif bozukluk (distimi olarak da bilinir) en az iki yıl süren depresif bir ruh halidir. Kalıcı depresif bozukluk tanısı konan bir kişi, daha az şiddetli semptomların olduğu dönemlerle birlikte majör depresyon ataklarına sahip olabilir, ancak semptomlar, kalıcı depresif bozukluk olarak kabul edilmesi için iki yıl sürmelidir.
    Doğum sonrası depresyon, birçok bebeğin doğumdan sonra yaşadığı “bebek mavileri” (doğumdan sonra iki hafta içinde ortaya çıkan nispeten hafif depresif ve anksiyete belirtileri) çok daha ciddidir.

    Postpartum depresyon geçiren kadınlar, hamilelik sırasında veya doğumdan sonra (postpartum depresyon) tam gelişmiş majör depresyon geçirir. Doğum sonrası depresyona eşlik eden aşırı üzüntü, endişe ve tükenme duyguları, bu yeni annelerin kendileri ve / veya bebekleri için günlük bakım faaliyetlerini tamamlamalarını zorlaştırabilir.

    Psikotik depresyon, bir kişinin şiddetli depresyonu artı yanlış bir şekilde yanlış inançları (sanrılar) rahatsız etmek veya başkalarının duyamayacağı veya göremediği şeyleri (halüsinasyonlar) duymak veya duymak gibi bazı psikoz biçimlerine sahip olduğunda ortaya çıkar. Psikotik belirtiler tipik olarak suçluluk, yoksulluk veya hastalık sanrıları gibi depresif bir “tema” ya sahiptir.

    Mevsimsel duygulanım bozukluğu, daha az doğal güneş ışığının olduğu kış aylarında, depresyonun başlangıcı ile karakterizedir. Bu depresyon genellikle ilkbahar ve yaz aylarında yükselir. Genellikle sosyal geri çekilme, artmış uyku ve kilo alma eşlik eden kış depresyonu, mevsimsel duygudurum bozukluğunda her yıl beklenen şekilde geri döner.

    Bipolar bozukluk, depresyondan farklıdır, ancak bu listede yer almaktadır çünkü bipolar bozukluğu olan bir kişi, majör depresyon kriterlerini karşılayan (“bipolar depresyon” olarak adlandırılan) son derece düşük ruh halleri yaşar. Fakat bipolar bozukluğu olan bir kişi, aşırı yüksek – euphoric veya irritabl – “mani” denilen ruh halleri veya “hipomani” denilen daha az şiddetli bir formda da yaşar.
    DSM-5’in tanısal sınıflandırmasına yeni eklenen diğer tip depresif bozuklukların örnekleri arasında yıkıcı duygudurum bozukluğu bozukluğu (çocuklarda ve ergenlerde tanı konan) ve premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) bulunmaktadır.

    Belirti ve bulgular

    Aşağıdaki belirtilerden ve semptomlardan birçoğunu günün çoğunda, neredeyse her gün, en az iki hafta boyunca yaşıyorsanız, depresyondan muzdarip olabilirsiniz:

    Kalıcı üzgün, endişeli veya “boş” ruh hali
    Umutsuzluk duyguları veya karamsarlık
    sinirlilik
    Suçluluk, değersizlik veya çaresizlik duyguları
    Hobiler ve aktivitelerdeki ilgi veya zevk kaybı
    Azalmış enerji veya yorgunluk
    Hareket etmek veya daha yavaş konuşmak
    Huzursuz hissetmek ya da hala otururken sorun yaşamak
    Yoğunlaşmak, hatırlamak veya karar vermek zorluğu
    Zorluk uyku, sabah erken uyanış veya aşırı uyku hali
    İştah ve / veya kilo değişiklikleri
    Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihar girişimleri
    Net bir fiziksel sebep olmaksızın ağrılar, ağrılar, kramplar veya sindirim problemleri ve / veya tedavi ile bile rahatlama

    Depresyonda olan herkes her semptomu deneyimlemez. Bazıları çok fazla deneyim yaşayabilirken bazı insanlar sadece birkaç semptomla karşılaşır. Majör depresyonun teşhisi için düşük duygudurumun yanı sıra çeşitli persistan semptomlar gereklidir, ancak sadece az sayıda ama üzücü – semptomları olan kişiler “subsendromal” depresyonlarının tedavisinden yararlanabilirler. Semptomların şiddeti ve sıklığı ve ne kadar sürdüğü, kişiye ve hastalığına bağlı olarak değişecektir. Semptomlar ayrıca hastalığın evresine bağlı olarak değişebilir.

    Risk faktörleri

    ABD’de en sık görülen ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Güncel araştırmalar depresyonun genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin birleşiminden kaynaklandığını düşündürmektedir.

    Depresyon her yaşta olabilir, ancak genellikle yetişkinlikte başlar. Depresyon, çocuklarda ve ergenlerde meydana geldiği kabul edilmektedir, ancak bazen düşük ruh halinden daha belirgin sinirlilik ile kendini gösterir. Yetişkinlerde birçok kronik duygudurum ve anksiyete bozukluğu, çocuklarda yüksek kaygı seviyeleri olarak başlar.

    Özellikle orta yaş ve yaşlı erişkinlerde depresyon, diyabet, kanser, kalp hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi diğer ciddi tıbbi hastalıklar ile birlikte olabilir. Depresyon olduğunda bu koşullar genellikle daha kötüdür. Bazen bu fiziksel hastalıklar için alınan ilaçlar depresyona katkıda bulunan yan etkilere neden olabilir. Bu karmaşık hastalıkları tedavi etmede deneyimli bir doktor, en iyi tedavi stratejisine yardımcı olabilir.

    Risk faktörleri şunları içerir:

    Kişisel ya da aile depresyon öyküsü
    Büyük yaşam değişiklikleri, travma veya stres
    Bazı fiziksel hastalıklar ve ilaçlar

    Depresyon yaşadığınızı düşünüyorsanız ne yapmalısınız?

    Depresyon belirtileri yaşadığınızı düşünüyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanını ziyaret edin. Depresyon ile ilgili farklı tedaviler mevcuttur. Psikiyatristiniz ve psikoloğunuz kişisel durumunuza ve deneyimlerinize uygun bir tedavi planı oluşturmak için sizinle birlikte çalışabilir. Aşağıdaki gibi teknikler içerebilir:

    Bilişsel davranışçı terapi gibi psikolojik tedaviler

    Kişiler arası psikoterapi

    Problem çözücü psikoterapi

    Destekleyici psikoterapi

    İlaç (genellikle anti-depresanlar)

    Yaşam tarzı değişiklikleri: düzenli egzersiz, iyi beslenme ve uyku rutinlerini uygulama.

    Panik Atak Tedavisi

    Anksiyete

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar zaman zaman ruhsal dayanıklılıkları konusunda bizleri şaşırtsalar da bazen çok ufak gibi görünen bir değişim dahi onların iç dünyalarında büyük ve olumsuz bir etki yaratabilmektedir. Biz yetişkinler gibi gelişkin dil becerilerine ve ifade yeteneklerine sahip olmadıkları için bu iç çatışmalar ve çözemedikleri duygusal meseleler çoğunlukla davranışsal sorunlar üzerinden ifade bulur. Bu meseleleri çözebilmelerine yardım etmek için bu davranışları ve iç dünyalarından gelen mesajları tercüme etmek ve anlamlandırabilmek gerekir ki oyun bu amaca en iyi hizmet eden araçtır. Bu nedenle çocukların genel uyumunu ve normal gelişim sürecini bozan duygusal ve davranışsal problemler sözkonusu olduğunda oyun terapisi üzerinden çalışılır.

    Bir çocuğa “oyun oynayalım mı?” diye sorduğunuzda cevabı “hayır” olmayacaktır çünkü çocuklar oyun oynamayı severler. Çocuklar oyun vakitlerinde sadece eğlenmeyi hedeflerken, aslında oynadıkları oyunlar onların sosyal ve duygusal gelişimlerine katkıda bulunur. Çocuklar yetişkinler gibi duygularını sözel olarak değil, oyun yoluyla aktarırlar. Oyun sayesinde hem olumlu hem de olumsuz duygularını ifade edebilme fırsatı bulurlar. Bu nedenle, oyun çocukların iletişim kurabilmelerinin ve hayatı öğrenebilmelerinin bir yoludur. Ayrıca, çocukların rahatlamalarına yardımcı olur ve empati becerilerini geliştirir.

    Oyun, çocuğun sembolik anlamda dilidir. Bu dil aracılığıyla dış dünyayı yeniden kurgulayarak prova yapar, sosyal rolleri ve ilişkileri deneyimler, anlamlandırmaya çalışır. Oyun, çocuğun iç dünyasının bir nevi anahtarıdır ve güvenli bir ilişki kurulduğunda bu dünyanın kapılarını kolaylıkla açmaya yardım eder. Güvenli bir terapi ilişkisi içerisinde çocuk iç çatışmalarını ifade eder ve terapistin yorumlarıyla bu meselelere farkındalık kazanarak farklı bakış açılarını ve kendi çözüm yollarını araştırır. Aynı zamanda bu ilişki içerisinde duygularını düzenleme şansı bulur ve anlaşıldığını hissetmenin iyileştirici gücünden faydalanır.
    Oyun terapisi sürecine, ebeveynler ile yapılacak detaylı öngörüşme sonrasında çocuğun değerlendirildiği ve ebeveynlerle tekrar bir araya gelinerek yaşanan sorunun anlamı, terapi sürecinin hedefleri ve bu süreçte ailenin yapacağı katkıların konuşulduğu görüşmeler doğrultusunda karar verilir. Çoğunlukla haftada 1, ihtiyaca göre bazen haftada 2 seans olacak şekilde planlanan terapi sürecinde belirli aralıklarla ebeveynlere destek olmak, terapinin etkilerini terapi odası dışında yaygınlaştırmak ve ebeveynlerin işbirliğini sağlamak adına anne-baba görüşmeleri düzenlenir. Bu görüşmeler, çocuğun o süreçte terapi odası dışındaki (ör:ev, okul) işlevselliğini anlayabilmek adına da oldukça önemlidir. Çocukla güven ilişkisini korumak öncelikli olduğundan, bu görüşmelerde oyun terapisi seanslarının birebir içeriği değil, terapistin çocuğun psikolojik ihtiyaç ve çatışmalarını nasıl yorumladığı ve bunların ebeveynler için ne ifade ettiği üzerinde durulur.
    Oyun terapisinin süresi çocuğun ihtiyacına ve hızına, terapinin hedeflerine ve sorunun yaşanma süresine bağlı olarak değişir. Ancak yaşanan sorun ne kadar köklü ve uzun bir geçmişe dayalıysa yol almak da o oranda uzun sürebilir. Sorunlar kronik hale gelmeden ve yerleşmeden en kısa sürede destek almak özellikle çocuklarla çalışırken çok daha hızlı sonuç verir. Etkin ve verimli bir oyun terapisi süreci için seanslara düzenli devam edilmesi önemlidir.

    Duygusal odaklı problemlerden bazıları şu şekilde sıralanabilir; kardeş kıskançlığı, altına çiş kaçırma, kaka tutma, boşanma, kaygı, korku ve fobiler, kayıp/yas, okula uyum problemleri, öfke kontrol sorunları, sebebi anlaşılamayan bedensel şikayetler (ör: baş ve karın ağrıları, kusmalar).
    Oyun terapisi, çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışa vurma fırsatı vererek, bunlarla yüzleşmesini ve çözüm yolları bularak baş etmesine fırsat tanır. Bu terapi sürecinde yargılanmadan doğrudan kabul edilen çocuk, kendi problemlerini, duygu ve düşüncelerini ortaya koyarak kendini tamamen ifade edebilmektedir. Yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş olarak iki çeşit oyun terapisi bulunmaktadır. Yönlendirilmiş oyun terapisi ile çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Çocuk merkezli oyun terapisi olarak bilinen yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyunun kaptanı çocuktur. Çocuk her seansta hangi konuyu getireceğine kendisi karar verir. Terapistin görevi ise, çocuğu takip etmek, yönlendirmemek ve çocuğun kendi yaşadıklarını, duygularını ve kaynaklarını fark edebilmesi için aynalamak yani yansıtmaktır.

    Çocuk merkezli oyun terapisi çocukların dayanıklılıklarına ve büyümeye, gelişmeye ve iyileşmeye dair doğuştan gelen bir kapasitelerinin olduğuna inanır. Bu yöntem 2.5 ile 12 yaş arasındaki depresyon, takıntılar, kaygı bozuklukları, cinsel ve fiziksel istismar, travma, boşanma, mükemmeliyetçi tutumlar, alt ıslatma, mastürbasyon, yemek, uyku gibi duygusal ve davranışsal problemler yaşayan çocukların iç dünyasını anlamak, duygusal problemleri ile başa çıkmasını sağlamak, yaşadığı sıkıntılara alternatifler ve çözümler üretmek hedefler. Çocuk merkezli oyun terapisi, çocuklar öz-kontrol becerisi geliştirir ve kendilerine saygı duymayı öğrenirler. Duygularının kabul edilebilir olduklarını farkederler. Karşılaştıkları problemlere yaratıcı bir şekilde yaklaşma fırsatı yaşarlar. Ayrıca, seçimler yapma ve yaptıkları seçimlerden sorumlu olma kapasitesi geliştirirler (Landreth, 2011). Terapist her seansta çocuğa, aynı süreklilikle kabul ve güven ortamı sağlar ve hâkimiyet çocuğa aittir. Sadece gerektiğinde sınır koyar. Ebeveyn çocuk ilişkisinde baskın olan ve kontrolü elinde tutan taraf yetişkindir.

    Çocuk merkezli oyun terapisi ile çocuk insiyatif alabilmekte ve özgürce kendisini ortaya koyabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisi, geçmiş yerine bugüne, sorun yerine çocuğa, düşünce yerine duyguya odaklı olduğu gibi çocuğu düzeltme yerine kabul etme odaklıdır. Oyun terapisinin tedavi edici tarafında en önemli etken “ilişkidir”. Bu nedenle, çocuğun terapistle kurduğu terapötik ilişki sürecin ilerlemesini sağlayan en önemli etkendir. Çocuğun iç dünyasını anlamaya çalışırken; gelişimi sabırla beklemek çok önemlidir. Çocuk merkezli oyun terapisinde aile ve öğretmenin desteği ve bilgilendirilmesi diğer önemli bir husustur.

    Çocuk merkezli oyun terapisinin yanı sıra, ailelerin çocukları ile nasıl iletişime geçebilecekleri konusunda bilgi ve beceri kazanabilecekleri Filial Terapi metodu ise, 1960’lı yılların başından itibaren, 2.5 ile 12 yaşları arasında duygusal problemler yaşayan çocukları tedavi etmek amacıyla kullanılan grup terapisi formatında yapılan bir tekniktir. Bu teknikte aileler, oyun terapistleri tarafından Çocuk merkezli oyun terapisinin metodu hakkında eğitim alırlar ve süpervize edilirler. Filial Terapi pek çok farklı kültürde ve farklı ortamlardaki ailelerde ve çocuklarda olumlu değişiklikler yaratan değerli bir terapi metodudur. Ebeveynleri, çocuklarının terapi sürecine doğrudan dahil etmeyi hedefler. Bu yüzden de, öncelikle eğitimsel bir modeldir. Ebeveynler ve çocukları için evde 30 dakika süren yeni bir özel oyun zamanıdır. Ebeveynlere teröpatik bir şekilde nasıl çocukları ile oynayacaklarını öğretmeyi hedefler. Bununla birlikte, teröpatik oyun becerilerini ve evlerinde kullanabilecekleri ebeveynlik becerilerini öğretir. Ebeveynlere rehberlik eder ve onlara pratik beceriler öğretir. Aynı zamanda ebeveyn-çocuk bağlanma ilişkisini de gözlemleme fırsatı yaratır.

    Filial Terapi, çocuklarla ebeveynlerin senkronize olamamalarından kaynaklanan problemlerin çözülmesinde yardımcı olur. Bu sayede, anne babaların çocukları ile olumlu ve destekleyici bir şekilde iletişime geçebilmelerini sağlar. Ebeveynlerin çocuklarına yönelik duyarlılıkları artar, çocuklarını yargılamadan önce onları anlamalarını sağlar. Çocukları ve çocuklarının potansiyelleri üzerine yeni bir farkındalık geliştirirler. Filial terapi, aile ilişkilerindeki problemleri keşfetmede ve çözmede doğrudan ve hızlı sonuçlar yaratan bir terapi metodudur.

  • Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklar dil-bilişsel, fiziksel (psikomotor), duygusal ve sosyal gelişimlerinin yüzde yetmişini 0-6 yaş döneminde tamamlarlar. Bu dönem çocukların kişiliklerinin ve öğrenmelerinin temelini oluşturan çok önemli bir dönemdir. Bir çok psikolojik sorunun kaynağı çocuğun bu dönemde yaşamış olduğu sıkıntılardır ve bu dönemde yapılan hatalar çocukların gelecekteki davranışlarını, öğrenmelerini ve kişilik yapılarını derinden etkiler. Bu yüzden bu yaş diliminde ailelerin çocuklarını iyi tanımaları, çocuğun gelişimine nasıl destek olacaklarını, doğru duygu-düşünce-davranış kalıplarını bilmeleri gerekir. Bu dönemde yapılan etkinliklerle çocukların bilişsel-duygusal-psikomotor ve psikososyal gelişimini desteklemek, istenmeden yapılan hataların önüne geçip zamanında müdahalede bulunmak, gelecekte çocuğun yaşamını olumsuz etkileyecek durumların önüne geçmemizi sağlayacaktır.

    Çocuk Gelişim Takibi Programımız, bu amaçlara hizmet ederek aileleri yönlendirmek üzere planlanmıştır. Bunun için öncelikle, çocuğun içinde bulunduğu döneme ait gelişim özelliklerine sahip olup olmadığı, çocuk için uygun testlerle belirlenir. Amaç gelişimsel olarak yaşıtlarının seviyesinde olup olmadığının belirlenmesidir. Gelişim testleri sonunda zeka puanı belirlenmez, gelişim düzeyi hakkında bilgi edinilir. Dil-bilişsel, psikomotor(ince-kaba motor), psikososyal, görsel dikkat, hafıza gibi temel gelişim alanlarının tümünü gözden geçirip, her bir gelişim alanında, çocuğunuzun ne düzeyde olduğunu tespit edip, çocuğun ihtiyaçları değerlendirilip, desteklendiğinde daha da parlayacak olan yeteneklerini ortaya çıkarıyoruz.

    Böylelikle çocuğunuzun gelişimsel gecikme yaşadığı alanlar evde sizler tarafından desteklenerek sorunlar büyümeden önlenecek, düzenli takip ve değerlendirmelerle gerekirse bir uzman desteği önerilecek, yaşıtlarından ileri seviyede ya da parlak olduğu alanlar varsa bu alanlarda özel olarak desteklenerek, özel yeteneklerinin güçlenmesi sağlanacaktır. Dolayısıyla , çocukların gelişim takibinin yapılması için, herhangi bir sağlık ya da gelişim probleminin olmasına gerek yoktur. Sağlıklı çocukların da gelişimleri takip edilerek desteklenmelidir.

    Unutulmamalıdır ki: Hiç bir ebeveyn, anne-baba olmayı bilerek dünyaya gelmez. Tıpkı yaşamdaki diğer öğrenmelerimiz gibi anne-baba olmakta sonradan edindiğimiz ve uyum sağlamakta zorlanabileceğimiz bir roldür. Anne babalar oyun, oyuncak, sınır koyma, doğru davranış kalıpları veya ihtiyaç duydukları diğer konularda bilgilenmek ve ihtiyaç duyduklarında bir uzmandan yardım almaktan çekinmemelidirler…

  • Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Çocuklarda Teknoloji Bağımlılığı

    Bilişim çağının anne babalara en kötü sürprizi teknoloji bağımlılığı oldu. Araştırmalar teknoloji bağımlılığının, beyinde madde-alkol-kumar bağımlılığı ile aynı bölgeleri tetiklediğini gösteriyor. İpin ucunu fazla kaçıran çocuk maalesef yatarak tedavi görecek kadar hastalanabiliyor.

    İşin kötüsü çocuk ve ergenlerin çoğu elinden düşürmüyor, hal böyleyken ebeveynler kendilerini bir meydan muharebesinin içinde buluyor ☺ “Peki nasıl önüne geçeceğiz?” dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikle sabırlı ve tutarlı olmanız gerekecek. Bunun kolay olmayacağını ancak başarabileceğinizi rahatça söyleyebilirim. İşte siz anne babalara yardımcı olabilecek 10 öneri:

    1. Öncelikle küçük çocukların ekrana bakarken daha kolay yemek yediklerini biliyorum. Ancak bu aynı anda çocuğun beynindeki esnekliğe, yani sağlıklı gelişimine zarar veriyor. 0-3 yaş arası çocuklar kesinlikle uzak tutun. Diğer yaş grupları için ise şöyle bir sıralama mümkün:                                              3-6 yaş – 30 dakika

                                                          6-9 yaş-50 dakika

                                                          9-12 yaş- 70 dakika

                                                          12 yaş üzeri – 90 dakika
              ancak bu süreleri maksimum gibi düşünerek mümkün olduğunca kısıtlamanızı öneririm.

    1. Süreler konusunda pazarlığa açık olmayın. Çocuk ile, telefon-bilgisayarda zaman geçirebileceği saat aralığını önceden belirleyin. Süre bitimine yakın 2 kez hatırlatıp gerekirse elinden alın.

    2. Çocuğa ÖNCE GÖREV SONRA EĞLENCE kuralını benimsetin ve önce ödevleri bitirmesini şart koşun.

    3. Mümkünse yalnızca hafta sonu zaman geçirmesine izin verin.

    4. Çocuğun keyif alacağı başka aktiviteler bulmasına yardımcı olun. Bu süreçte çabuk sıkılacağı aktiviteler olabilir, sabırla devam edin.

    5. Telefon ve bilgisayarda nasıl vakit geçirdiğini, hangi oyunları oynadığını ve hangi sitelere girdiğini takip edin. Şifre koysa dahi bunun bir yolunu bulun. Zararlı sitelere girmemesi adına teknik yardım alın. (Ebeveyn kontrolü gibi)

    6. Mümkünse ödev yaptığı bilgisayar ile diğer bilgisayarı ayrı tutun. Böylece ödev yaparken çocuk diğer sitelere giremeyecektir. Eğer mümkün değilse ödev yaptığı zamanlarda yalnızca ödev yaptığından emin olun.

    7. Çocukla daima ilişkinizi sıcak tutun. İnternette kafasını karıştıran, endişelendiren bir şey olduğunda sizinle konuşabileceğini ve ona kızmayacağınızı sözlerinizle -davranışlarınızla ifade edin.

    8. Telefon ve bilgisayarda vakit geçireceği zaman gözünüzün önünde olmasına özen gösterin, böylece daha rahat kontrol edebilirsiniz.

    9. Eğer çocuğunuzda özgüven eksikliği, dikkat dağınıklığı, öğrenme güçlüğü gibi bir tablo var ise bu konuda risk grubundadır.  Uzman desteği alarak sorunun kaynağına inmenizi öneririm.

  • Moxo Testi

    Moxo Testi

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite günlük hayatımızda en sık duyduğumuz kavramlar arasına girmeye başladı. Keşfetmeye meraklı, ödev alışkanlıklarında problem yaşayan çocuklar için ebeveynler  ‘Dikkat dağınıklığı var bizim çocukta, hiperaktif bizimki…’ gibi etiketlemelerde bulunabiliyorlar.  Bu tanıyı koymaya yardımcı olmak için gerçekleştirilen testlerden biri de MOXO.

    Dikkat becerilerini ölçen çalışmaların çoğu, kalem- kağıt eşliğinde yapılan ve süreç içerisinde test uygulayıcısının aktif olduğu çalışmalardır. Bu sebepten uygulayıcıdan kaynaklanan hatalar, çocuğun performansına yansıyabilir. Moxo, danışanın günlük çevresini teste yansıtmaya çalışan bir çalışmadır.

    Moxo Testi, bilgisayar ortamında 6 yaşından itibaren uygulanabilir. Test çocuğun dikkat performansının yanı sıra, hiperaktivite, dürtüsellik ve zamanlama alanlarını da normlara göre kıyaslayabilir.

    Dikkatsizlik; uzun ve sıkıcı görevler üzerinde dikkati yoğunlaştıramama, dikkati dağıtan ögelerden fazlasıyla etkilenme, dalgın, unutkan ve dağınık olma durumları ile örneklendirilebilir.

    Hiperaktivite; çevredeki uyaranlardan birbiri ardına gelen, süzgeçten geçiremedikleri bilgi ve etki bombardımanına uğrayarak diğer insanlar tarafından ‘kontrol edilemez’ olarak algılanan bireyler için  kullanılan terimdir.

    Dürtüsellik; kendini kontrol etmeden güçlük yaşama, diğerleri tarafından umursanmama, düşüncesiz olarak algılanma olarak tanımlanabilir.

    Moxo Testi;

    o  İstemesine ve çaba göstermesine rağmen derslerde başarılı olamayan,

    o  Küçüklükten beri hep hareketli olan, sık yaralanmaya maruz kalan,

    o  Sınavlarda ve günlük hayatında zamanlama problemi yaşayan,

    o  Ödevlerini hep son ana bırakan, programlı çalışamayan çocuklara uygulanabilir.

    MOXO Testi sonucunda, çocuğun performansını detaylı olarak yansıtan bir rapor elde edilir. Raporda, çocuğun performansının yaş düzeyine uygun olup olmadığı, hangi alanlarda zayıf olduğu ve zayıf olan alanlarının da hangi düzeyde sorun teşkil ettiği belirlenmiş olur. Zayıf olan alan yönelik ebeveynlerin nasıl çalışmalar yapabileceği, öğretmenlerin öğrenme ortamında ne gibi düzenlemeler yapmaları gerektiğine dair bilgilendirmeler yapılır.