Etiket: Yaş

  • Osteoporoz (kemik erimesi) nedir? Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

    Osteoporoz (kemik erimesi) nedir? Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

    Osteoporoz nedir?

    Osteoporoz, hem kadın hem de erkekte özellikle yaşlanmayla artan, kemiklerde zayıflık ve buna bağlı kırığa yatkınlık durumudur. Oldukça yaygın görülür. Yaşlanmakla sıklığı artar; ancak risk faktörleri taşıyan genç-erişkin yaş grubunda da osteoporoz gelişebilir. Kemik dokusu devamlı kendisini yenileyen bir dokudur; yıkıp yok ettiği dokunun yerine yenisi yapılır. Ancak 30’lu yaşların ortasında kemik yıkımı, yapımı biraz geçer özellikle 50’li yaşlarda kemik yıkımı daha fazla olmaya başlar. Bu da kemik yapıda incelme ve dayanıksızlığa neden olur.

    Osteoporoz, sessiz gelişir, herhangi bir yakınmaya neden olmaz. Fakat kişide düşme gibi ufak yaralanmalarla kırık oluşur. En fazla omurga, el bileği ve kalçada oluşur. Özellikle kalça ve omurgada oluşan kırıklar, kronik ağrılara ve sakatlığa, hatta ölüme neden olabilir. Osteoporoz tedavisinin de esas amacı kırık gelişimini önlemektir.

    Osteoporozun nedenleri nelerdir?

    Osteoporoz, kemik kitlesinin azalması (kemik yoğunluğu olarak ölçülür) ve kemik yapısında değişim sonucunda oluşur. Osteoporoz gelişmesinde etkili bir çok risk faktörleri vardır.

    -Yaşlanma (Kadınlarda menopozdan sonra hormon replasman tedavisi almıyorsa ortalama 5 yıl, alıyorsa 10 yıl sonra, erkeklerde 70 yaşından sonra gelişir)

    -Beyaz ırkta daha fazladır

    -Küçük kemik yapısı

    -Zayıf olmak: Vücut kitle indeksi (VKİ) 19’un altındaysa (VKİ=Ağırlık (kg)/uzunluk (boy2)m2. Yani boyunuzu metre cinsinden birbiriyle çarpıp, bulduğunuz sonucu ağırlığınıza böleceksiniz. Örneğin 160 cm boy ve 54 kg kişi için VKİ= 54/1,6×1,6=54/2,56=21,09)

    -Ailede birinci derecede akrabalarda; osteoporoz veya onunla ilgili kırık öyküsü)

    -Daha önce özellikle hafif dereceli yaralanma ile kırık gelişmesi

    -Erken menopoz veya cerrahi menopoz (ameliyat sonrası aniden menopoza girilmesi)

    -Yeme bozukluğu; anoreksiya nervosa, bulimia gibi

    -Sigara

    -Alkol alışkanlığı

    -Diyette yetersiz kalsiyum ve D vitamini alınması veya bağırsaklarda emilim bozukluğu

    -Sedanter hayat tarzı veya hareketsizlik

    İlaçlara bağlı: kortizon, tiroit hormon tedavisi, heparin, seks hormonlarını baskılayan tedaviler, uzun süreli mide koruyucu olarak kullanılan proton pompa inhibitörleri gibi,

    -Kemikleri etkileyen bazı hastalıklar; endokrin (hormon) hastalıkları (hipertroidizm, hiperparatiroidizm, Cushing hastalığı gibi), iltihabi bağırsak hastalıkları gibi.

    Osteoporoz kimleri etkiler?

    Osteoporoz, her yaşta kadın ve erkekleri ve tüm etnik grupları etkilese de en fazla beyaz ırkta ve Asyalı yaşlı kadınlarda daha fazladır. 50 yaşından büyüklerde osteoporoz ve buna bağlı kırık daha fazladır. Yukarıda belirtilen risk faktörleri yok ise, kadınlarda özellikle menopozdan 5 yıl sonra; hormon replasman tedavisi almışsa 10 yıl sonra, erkeklerde ise daha geç 70 yaşında ortaya çıkar. Çok fazla yapılan bir hata; menopoza girerken bayanlar, kemik yoğunluğunu ölçtürüyorlar belki sonraki bir kaç yıl daha ölçtürüp normal olduğunu görünce de bu işin peşini bırakıyor. Oysa menopozun 5. yılından sonra, kemik yoğunluğuna baktırmak önemle gereklidir.

    Osteoporoz nasıl teşhis edilir?

    Kemik yoğunluğu DEXA yöntemiyle, kalça (femur kemiği ve boynu) ve bel (lomber) omurgadan ölçülür. Direkt film çekimi gibidir fakat ondan daha az radyasyon verir, ağrısız ve hızlı bir ölçümdür. Gebelikte yapılmaz. Ölçülen kemik yoğunluğunuz, olması gereken genç – erişkin yaş grubuyla karşılaştırılarak T-skoru elde edilir.

    T-skoru; -1 ve üzerinde ise normal,

    T-skoru;-1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma)

    T skoru; -2,5 veya daha altında ise osteoporoz vardır.

    Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

    Yalnızca osteopeniniz varsa (kemik yoğunluğunuz T skoru=-1 ila -2,5 arası) ve kırık öykünüz yoksa, sadece kalsiyum ve D vitamini almanız ve önerilen egzersizleri yapmanız yeterlidir. 50 yaş üzerinde, menapoz sonrası bayanlar ve 70 yaş üzeri erkekler, 1200 mg kalsiyum ve 800-1000 IU D vitamini almalıdır. 50 yaşından genç yetişkinler ise 1000 mg kalsiyum, 400-800 IU D vitamini almaları önerilir.

    Fiziksel aktivite olarak, ağırlık binen egzersiz (yürüme gibi) önerilir.

    Osteoporozunuz varsa veya osteopeniniz olup kırık öykünüz varsa; o zaman günlük alacağınız kalsiyum ve D vitaminine ilaveten osteoporoz ilaçları kullanmanız önerilir. Bunlar:

    Bifosfonatlar: Osteoporozu önlemek ve tedavi etmek amacıyla en fazla tercih edilen ve en etkin ilaçlardır. Bu ilaçlar kemik kaybını çok azaltarak, kırık riskini azaltırlar. Türkiye’de alendronat (günlük veya haftalık kullanımlı tabletler), risendronat (günlük veya haftalık veya ayda bir ardışık iki gün kullanılan tabletler), ibandronat (ayda bir kullanılan tablet veya üç ayda bir kullanılan IV infüzyon) ve zolendronic acid (yılda bir kez uygulanan IV infüzyon) adı altında farklı çeşitleri bulunmaktadır.

    Bu ilaçların hepsiyle mutlaka günlük önerilen dozda kalsiyum ve D vitamini de alınmalıdır. Günlük yeterince kalsiyum ve D vitamini alınmadığında; hem osteoporoz tedavisi etkisini göstermez, hem de kişide kalsiyum düşüklüğüne bağlı krampların gelişmesine neden olurlar. Ağız yoluyla kullanılan tüm bu bifosfonatların en önemli yan etkisi, yemek borusunda tahrişe neden olmalarıdır. İlacın daha iyi emilmesi için aç olarak bol su ile alınmalı ve 45-60 dakika sonra kahvaltı edilmeli; bu arada yatmadan dik veya oturarak durulmalıdır. Reflü ve mide yakınması olanlarda, damar yoluyla kullanılan ilaç formları tercih edilmelidir. Bifosfonatların; çenede osteonekroz ve atipik (anormal) femur kırığı gibi bildirilmiş vaka takdimi halinde çok nadir yan etkileri de vardır.

    Kalsitonin: Eskiden osteoporoz tedavisinde kullanılan bu ilacın etkisi çok azdır; omurgada kırık riskini azaltabilir. Son zamanlarda ciddi yan etkileri nedeniyle uzun süreli kullanımları sakıncalı bulunarak artık kullanılmamaya başlanmıştır. Osteoporoza bağlı omurga kırığında ağrıyı azaltmak amacıyla kullanılabilir. Burundan sprey şeklinde veya enjeksiyon formunda çok kısa süreli kullanılabilir.

    Östrojen veya hormon replasman tedavisi: Östrojen hormonu tek başına veya progesteron ile kombine olarak kullanılabilir. Ancak östrojen ve progesteron kombinasyon tedavisi; meme kanseri, inme ve kan pıhtılaşmasını artırarak damar tıkanık riskinde artışa neden olur. Tek östrojen kullanımı ise, inme riskini artırabilir ve adet benzeri kanamalara neden olabilir. Bu nedenle genellikle, menopoza bağlı şikayetleri azaltmak amacıyla kullanılır. Fakat bu arada menopoz sonrası kemik dansitesindeki azalmayı da geciktirir.

    Selektif östrojen reseptör düzenleyicileri (modülatörleri)-Raloksifen: Bu tedavilerin kemik üzerine olumlu etkileri vardır ve meme kanseri riskini artırmaz ancak hala damarda pıhtılaşma ve inme riski vardır.

    Teriparatide: Paratiroid hormonunun bir formu olup, kemiğin uyarılmasını sağlar. Osteoporotik kırık riski yüksek erkekler ve menapoz sonrası kadınlarda kullanımı ve steroide bağlı osteoporoz tedavisinde onaylanmıştır. Günlük cilt altı enjeksiyonlar halinde, en fazla iki yıla kadar uygulanabilir. Daha önce radyasyon tedavisi görmüş olanlarda veya paratiroid hormon seviyesi yüksek kişilerde kullanılmaz.

    Strontium renalate: Bu ilaç menapoz sonrası osteoporoz tedavisinde Amerika Birleşik Devletleri dışındaki bazı ülkelerde (Türkiye de dahil) kullanılmaktadır. Günlük kullanılır ve suda eriyen poşetler halindedir. Kanın pıhtılaşma riskini artırarak damar tıkanıklığına neden olabilir. Çok nadir-vaka bildirimleri halinde ancak ciddi ölümcül yan etki de bildirilmiştir.

    Denosumab: İnsan kaynaklı bir monoklonal antikor tedavisidir. Kemik yıkımında sorumlu hücreler üzerine etki eder. Oldukça etkin fakat pahalı bir tedavidir. Yüksek kırık riski bulunan menapoz sonrası kadınlarda onaylanmıştır. Ayrıca, meme kanseri veya prostat kanseri nedeniyle, hormon azaltıcı tedavi görmüş kişilerdeki, osteoporoz ve kırıklarda onaylanmıştır. Her 6 ayda bir cilt altına uygulanmaktadır. Bu tedavi başlanacak kişilerde kalsiyum ve D vitamini düşük olmamalıdır. Türkiye’de ‘Prolia’ adı altında satılmaktadır.

    Osteoporoz için kullanılan ilaçların hiç biri gebelik ve süt verme döneminde güvenli değildir, önerilmez.

    Osteoporozdan korunma:

    Yaşam tarzınızda değişiklik yaparak osteoporozun önlenmesi mümkündür.

    Beslenmeyle veya dışardan destekle yeterince kalsiyum aldığınızdan emin olun (kabaca 1000-1200mg/gün; yaşa bağlı değişir; menapoz sonrası ve 70 yaş üstü erkeklerde 1200-1500m/gün).

    Yeterince D vitamini (400-880 IU/gün) alın; bu yaşınıza ve kan D vitamini ölçümünüze bağlıdır. Menapoz sonrası ve erkeklerde 70 yaş sonrası ihtiyaç 880-1000 IU/gün arasındadır.

    Sigara kullanmayınız

    Aşırı alkol almayınız; günde 1-2 kadehten fazla değil.

    Ağırlık binen egzersiz yapın (her gün yarım saat veya haftada üç kez 50 dakika). Dengeyi geliştiren Tai Chi veya yoga gibi egzersizler, düşmeyi önlediği için önerilir.

    Osteoporoza yatkınlık sağlayan, yukarıda sıralanmış risk faktörlerinin azaltılmasına yönelik yaklaşımlar yapılmalıdır.

    Osteoporozlu hastalara öneriler:

    Unutmayın bu öneriler osteoporoz tedaviniz kadar önemli.

    Yürüme cihazı kullanın. Eğer denge bozukluğunuz varsa baston veya yürüteç kullanın.

    Evdeki tehlikeleri uzaklaştırın. Halı ve kilimleri çıkartın. Ortalıkta kablo veya takılıp düşebileceğiniz bir şey olmasın. Gece lambası kullanın; gece banyoya giderken yardımcı olacaktır. Banyoda düşmeyi engellemek için tutunma kolları, küvet ve lavabonun yanına kaymaz paspaslar yerleştirin.

    Ağır eşyaları kaldırırken veya taşırken yardım alın. Dikkat etmezseniz düşebilir veya düşme olmadan da omurganızda kırık olabilir.

    Sağlam ayakkabılar giyin. Özelikle kış aylarında ve yağmurlu havalarda kaymayan, yeri kavrayan ve denge problemi yaratmayan (yüksek topuklu olmayan, ayak tabanınızı destekleyen, yumuşak) ayakkabılar giyin.

  • Osteoartrit nedir? Nasıl oluşur?

    Osteoartrit nedir? Nasıl oluşur?

    Osteoartrit Nedir?

    Osteoartrit, orta ve ileri yaşlardaki kişilerin çoğunu etkileyen bir eklem hastalığıdır. Halk arasında ‘eklemlerin aşınması’ veya ‘kireçlenmesi’ olarak da bilinir. Yaşlılarda daha sık olmakla birlikte; bazı spor yaralanmalarında veya mesleki travmalar sonrası eklemlerde aşınmayla birlikte, daha erken yaşlarda da osteoartrit gelişebilir. Genellikle orta yaştan, yaşlıya doğru görülme sıklığı artar.

    Osteoartrit nasıl oluşur?

    Yavaş seyirlidir. Yaşlanmaya bağlı eklemin kıkırdak yapısı değişir. Fazla kilolu olmak, düşme veya diğer bazı mekanik travmalara bağlı kıkırdakta parçalanma, ardından menüsküs ve bağlarda zedelenme, eklem aralığında daralma ve yeni kemik oluşumuyla gider. Gut veya romatoid artrit gibi eklemi tutan ve aşındıran hastalıklarda, osteoartrit daha kolay gelişir. Osteoartrit en sık omurga (bel ve boyun), diz, kalça ve el eklemlerini tutar; daha az oranlarda omuz ve ayak bileği tutulur. Osteoartrit, eklem ağrısı, tutukluk, eklem üzerinde sert şişlik (kemik yapısının büyümesine bağlı), eklemin hareketiyle kütleme veya takılma hissi, eklem hareket açıklığında azalma gibi yakınmalara neden olur.

    Osteoartrit kimleri tutar?

    Osteoartrit, yaşlılarda en sık görülen ve en fazla sakatlık nedeni olan bir eklem hastalığıdır. Direkt röntgen filmlerinde, 70 yaş üstündekilerin %70’inde osteoartrit bulgusu vardır. Yapılan bir çalışmaya göre, bir kişide tüm hayatı boyunca diz osteoartriti gelişme riski yaklaşık %46; kalça osteoartriti gelişme riski ise %25’tir.

    Osteoartrit yaşlılarda

    Ailesinde osteoartrit bulunanlarda (özellikle birinci derece akrabalarda-anne, baba ve kardeşlerde)

    Şişmanlarda

    Eklem yaralanması veya eklemlerin tekrarlayan aşırı kullanımına bağlı yaralanması

    Eklem deformitesi (bacak boyunun eşit olmaması, menisküsün erken yaşta çıkartılması, gibi)

    Osteoartrit tanısı nasıl konur?

    Hastanın öyküsünde; istirahatte değil hareketle oluşan eklem ağrısı, eklemde takılma hissi ve dinlenme sonrası harekete başlarken eklemde kısa süreli tutukluk hissi; muayene bulguları (eklemde iltihap bulguları olmaksızın hareketlerinde kısıtlılık, kemik yapıda büyüme gibi) ve görüntüleme yöntemleri ile tanı konur. Direkt grafiler (röntgen) veya bazen daha ileri görüntüleme için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kullanılır.

    Osteoartrit nasıl tedavi edilir?

    Osteoartrite bağlı eklem hasarı geliştikten sonra, bunu geriye çevirecek bir tedavi yoktur. Tedavinin amacı, ağrıyı azaltmak ve tutulan eklemin hareketlerini iyileştirmektir. Fizik tedavi ve ilaç tedavisi genellikle birlikte kullanılır; bazen cerrahi tedavi yapılır.

    Fiziksel Tedaviler:

    Eklemi yoracak hareketlerden kaçınmak en önemli adım olmalıdır. Örneğin dizlerinde eklem kireçlenmesi olan kişi; ayakta iken dizlerine yük vererek çömelip kalkmak, namaz kılmak (oturarak kılması önerilir), yokuş ve merdiven inip çıkmak (asansör kullanması önerilir), oturduğu sandalyeden kalkmak (kolları olan koltuk veya sandalye kullanması ve buradan destek alarak, dize fazla yük vermeden kalkması önerilir) gibi. El eklemlerinde kireçlenmesi olan hastalara; şişe kapağı, kavanoz kapağı açarak zorlamamaları, makas ve bıçak kullanırken zorlamamaları önerilir. Bu amaçlı geliştirilebilecek ergonomik aletler vardır ve siz de kendiniz için tasarlayabilirsiniz. Bıçak yerine pizza kesici rulo bıçaklar önerilebilir, uzun süreli kalem veya fırça tutuyorsanız bunlara yumuşak süngerler sararak eklemi rahatlatabilirsiniz.

    Kilo vermek ve egzersiz en önemli iki kelime. Fazla kilolardan kurtulmak; diz, kalça ve bele binen yükü azaltacağından, bazen tek başına da rahatlama sağlar. Vereceğiniz her 10 kg ile dizlerinize binecek 40 kiloyu azaltmış olacağınızı unutmayınız.

    Egzersiz, kas gücünü artırır, eklem ağrısı ve tutuklukta azalma sağlar.

    Ayrıca günlük aktiviteleri için yardımcı ‘wolker’ denilen bir yürüteç veya baston kullanmak, o ekleme binen yükü azaltacak ve dengeyi sağlamaya yardımcı olacaktır. Sıcak veya soğuk (sadece inflamasyon olduğunda) uygulama, kısa bir süre için osteoartrit belirtilerini hafifletebilir.

    Spa (sıcak küvet), masaj, akupunktur gibi bazı alternatif tedaviler, kısa bir süre için ağrıyı hafifletmeye yardımcıdır. Ancak, pahalı ve tekrarlayan tedaviler gerektirebilir. Ayrıca, alternatif tedavileri (bazen tamamlayıcı ya da bütünleyici olarak adlandırılır) uzun vadeli faydaları kanıtlanmamış ama hastalarda bazen geçici iyilik sağlayabilir.

    İlaç Tedavileri:

    İlaç tedavisinin topikal, oral (ağız yoluyla) ve enjeksiyon formları vardır. Doğrudan etkilenen eklemlerin üzerindeki deriye, topikal ilaçlar uygulanır. Bu ilaçlar kapsaisin krem​​, lidokain ve diklofenak jel gibi. Asetaminofen (parasetamol) gibi ağızdan alınan ağrı kesiciler, yaygın olarak kullanılan en çok önerilen ağrı gidercilerdir. Mideye dokunmaz, böbreklere zarar vermez. Günde 4 tableti (yani 2000mg) geçmedikçe karaciğere de dokunmaz. İnflamasyon (sıcaklık, su toplanması ve şişme varlığında) varlığında, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar (genellikle NSAİİ denir: naprosyn, diklofenak, ibuprofen, indometazin gibi) kullanılır. Ancak bu ilaçlar parasetamolün aksine mideye dokunur, böbreklerden kan akımını azaltır su ve tuz tutulumuna neden olarak tansiyonda yükselmeye, inme ve felç gibi hastalıklarda risk artışına neden olur. Uzun süreli kullanımında yıne karaciğer ve böbrek testlerinde bozulmaya neden olur. Bu ilaçlar (nonsteroid anti-inflamatuar ilaçlar) yaşlı, altta yatan kalp, karaciğer ve böbrek hastalığı bulunanlarda kullanılmaz.

    Eklem içi enjeksiyonlar; kortikosteroidler (kortizon) yoğun inflamasyon bulguları olanlarda kullanılabilir. Hiyalüronik asit denilen yağlayıcı bir form ile yapılabilir. Bazı hastalarda birkaç yıl, diz protezinde gecikmeye yardımcı olabilir.

    Cerrahi:

    Cerrahi, şiddetli olgular için bir tedavi seçeneğidir. Eklemde ciddi hasar, ya da tıbbi tedavinin ağrıyı gideremediği durumlarda veya ciddi işlev kaybı varsa, tercih edilir. Cerrahi olarak, diz veya kalça eklem replasmanı (protez) veya daralan spinal kanalda sinir basısını gideren müdahaleler gerekebilir.

    Destekleyici Tedaviler:

    Birçok beslenme takviyeleri osteoartrit tedavisi için kullanılmaktadır. Bunların çoğu, etkinlik ve güvenirlikle ilgili verilerden yoksundur. En yaygın kullanılanlar arasında Glucosamine / Chondroitin sülfat’tır. Ağızdan kullanımının, osteoartritte etkinliği plasebodan (yalancı ilaç) farksızdır. Güvenle kullanmak ve ilaç etkileşimlerini önlemek için, bu takviyelerden herhangi birini kullanmadan önce, lütfen doktorunuza danışın. Bu ilaçların su ve tuz tutarak ödem, tansiyonunuzda yükselme gibi istenmeyen yan etkileri vardır. PRP veya ozon tedavileri gibi diğer uygulamaların, henüz ACR (Amerikan Romatoloji Cemiyeti) veya EULAR (Avrupa Romatoloji Cemiyeti) önerileri arasında yer almamaktadır.

    Osteoartritli Hastalara Öneriler:

    Osteoartritin tedavisi yoktur, ancak bunun sizin yaşamınızı nasıl etkileyeceğini yönetebilirsiniz. Bazı ipuçları şunlardır:

    Otururken veya uyurken boyun ve sırtı düzgün konumlandırmak ve desteklemek.

    Bir yere uzanırken sandalye kullanımı veya klozet kullanılması gibi günlük eklemleri zorlamayacak yaklaşımlar da bulunun.

    Bükme gibi eklemi zorlayan tekrarlayan hareketlerden kaçının.

    Aşırı kilolu iseniz kilo verin. Ağrıyı azaltabilir ve osteoartritin ilerlemesini yavaşlatır. Hatta vücut kitle indeksi 35 ve üzerindeki eklem kireçlenmesi (bel, kalça ve özellikle diz) olanlarda, ACR tarafından zayıflatma cerrahisi önerilmektedir.

    Her gün egzersiz yapın.

    Günlük aktivitelerinizde, destek cihazları kullanın.

    Size en uygun egzersizleri öğrenmek ve yardımcı cihazları seçmek için bir fizyoterapist veya mesleki terapist ile çalışabilirsiniz.

    Osteoartrit Tedavisinde Romatoloğun Rolü:

    Romatoloji doktoru, osteoartritin teşhis ve tedavisinde önemli rolü olmakla birlikte; genellikle multidisipliner (diğer bölümlerle ortak) çalışmayı gerektiren bir hastalıktır. Bu nedenle, fizik tedavi, ortopedi veya beyin cerrahisi doktorlarının da bu hastalığın tedavisinde önemli görevleri vardır.

  • Başarılı Çocukların Ailelerinin Ortak Özellikleri

    Başarılı Çocukların Ailelerinin Ortak Özellikleri

    ‘’Değerli anne ve babalar;

    Çocuklarımızı yetiştirirken, kural koymaktan ziyade onlardan beklediğimiz davranışların ne kadarını gösterdiğimize dikkat edelim. Dünya üzerinde rastlayacağımız en iyi dinleyiciler ve gözlemciler çocuklardır. Yapılan bir çok araştırmadan örnekler alarak sizlere, başarılı çocukların ebeveynlerinin çok küçük yaşlardan itibaren nasıl bir tutum izlediklerini özetledim.’’

    Keyifli okumalar…

    Beray BİLDİRİR TOHUM

    BAŞARILI ÇOCUKLARIN EBEVEYNLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ

    İyi ebeveynler çocuklarının sorundan uzak durmalarını, okulda başarılı olmalarını ve yetişkin olduklarında harika şeyler yapmaya devam etmelerini ister. Her ne kadar başarılı çocuk yetiştirmekle ilgili net bir reçete olmasa da, yapılan bazı psikoloji araştırmaları başarıya götürmesi muhtemel bazı faktörlere işaret ediyor.

    Ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Bu faktörlerin büyük bir bölümü ebeveynlere bağlı olarak gelişiyor.

    İşte başarılı çocukların ebeveynlerinin gösterdiği ve sahip olduğu 8 ortak tutum:

    1. Çocuklarına ev işi yaptırırlar.

    “Eğer çocuklar kirli bulaşıkları kendileri halletmiyorsa, bunu birisi onlar adına yapıyor demektir” diyor Stanford Üniversitesi eski dekanlarından Julie Lythcott-Haims.

    “Böylece iş yapmaktan kaçıyorlar ama yapılması gereken işler olduğunu ve her birimizin hayatın daha iyi olmasına katkıda bulunmamız gerektiğini öğrenme fırsatını da kaçırıyorlar” diyor eski dekan.

    Lythcott-Haims, ev işleri yaparak büyüyen çocukların ileride iş arkadaşlarıyla iyi işbirliği yapan, zorlanmanın nasıl bir şey olduğunu şahsen bildikleri için daha empatik ve bağımsız görevler üstlenebilen insanlar olduklarına inanıyor. Eski dekan bu görüşünü, şimdiye dek yapılan en uzun süreli çalışma olan Harvard Grant Çalışmasına dayandırıyor: “Onlara, çöpü dışarı çıkarmak, kendi çamaşırlarını yıkamak gibi ev işleri yaptırarak, hayatın bir parçası olmak için hayata dair işler yapmak gerektiğini anlamalarını sağlıyoruz.”

    2. Çocuklarına sosyal beceriler öğretirler.

    Pennsylvania Devlet Üniversitesi ve Duke Üniversitesi araştırmacıları, 700 çocuğu anaokulundan 25 yaşında kadar takip etti ve anaokulu öğrencileri olarak sahip oldukları sosyal beceriler ile yirmi yıl sonra birer yetişkin olarak kazandıkları başarılar arasında belirgin bir ilişki olduğunu ortaya çıkardı.

    20 yıl kadar süren araştırmalara göre küçük yaşlardan itibaren sorumluluk verilen çocukların 20’li yaşlarda hem sosyal hem de ekonomik hayatlarında çok daha fazla motivasyon belirtileri gösterdikleri sonucuna ulaşılmıştır. Sosyal becerileri daha sınırlı olan çocuklar ise suç işleme, madde bağımlılığı problemleri ya da ruhsal problemlere daha yatkın oluyor.

    “Bu araştırma, çocukları sağlıklı bir geleceğe hazırlamak için yapabileceğimiz en önemli şeylerden birinin sosyal ve duygusal beceriler kazanmalarını sağlamak olduğunu gösteriyor” Kristin Schubert.

    3. Yüksek beklentileri olur.

    2001 yılında doğan 6,600 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada, Kaliforniya Üniversitesi profesörü Neal Halfon ve meslektaşları, ebeveynlerin çocukları ile ilgili beklentilerinin, bunlara ulaşmak üzerinde aşırı bir etkisi olduğunu keşfetti.

    “Çocuklarının geleceğinde üniversite gören ebeveynler, gelirlerine ve mal varlıklarına bakılmaksızın, çocuklarını bu hedefe doğru yönlendiriyor gibi görünüyorlar” diyor Halfon.
    Bu bulgular test sonuçlarında da ortaya çıktı: En iyi sonuçları alan çocukların yüzde 96′sının ebeveyni, çocuklarının üniversiteye girmesi beklentisi içindeydi.

    Bu başka bir psikolojik bulguyla da paralellik gösteriyor: Pygmalion etkisi ya da diğer adıyla beklenti etkisi. “Kendini gerçekleştiren kehanet” olarak da adlandırılan bu olgu, kişinin, bir süre sonra başkalarının (özellikle herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü insanların) ona ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesi şeklinde açıklanıyor. Çocuklar söz konusu olduğunda, çocukların ailelerinin beklentilerine göre yaşadıklarını görüyoruz.

    4. Birbirleriyle sağlıklı ilişkiler kurarlar.

    Illinois Üniversitesi’ne ait bir araştırma, boşanmış ya da halen bir arada olan çatışmalı ailelerdeki çocukların, ebeveynleri iyi geçinen çocuklara göre daha kötü durumda olduğunu söylüyor. Ayrıca çalışmayı yöneten profesör Robert Hughes Jr., çatışma yaşamayan tek ebeveyni olan çocukların, çatışmalı iki ebeveyni olan çocuklardan daha iyi durumda olduğunu ekliyor.

    “Boşanma öncesi ebeveynler arasında yaşanan çatışma da çocukları negatif bir şekilde etkiliyor. Boşanma sonrası çatışma ise çocukların dengesi üzerinde çok daha güçlü bir etkiye sahip” diyor Hughes.

    Bir araştırmaya göre boşanmadan sonra yasal velayeti olmayan bir baba, çocuklarıyla sık temas halindeyse ve ebeveynler arasında çok az çatışma yaşanıyorsa, çocuklar yine iyi durumda olabiliyorlar. Ancak eğer ortada çatışma varsa, babanın sık teması, çocukların denge bozukluğuyla ilişkilendirilebiliyor.

    Bir başka araştırmada ise çocukken ebeveynleri boşanan 20′li yaşlarındaki bireyler, ailelerinin boşanmasıyla ilgili olarak 10 sene sonra bile acı ve üzüntü yaşadıklarını bildiriyor. Ebeveynleri arasında çok fazla çatışma olduğunu bildirenler ise kayıp ve pişmanlık duygusunu daha fazla yaşıyorlar.

    5. Yüksek eğitim almışlardır.

    Michigan Üniversitesi tarafından 2014 yılında yapılan bir araştırmada, psikolog Sandra Tang, liseyi ya da üniversiteyi bitiren annelerin, bunun aynısını yapan çocuklar yetiştirmeye daha meyilli olduklarını buldu.

    1998 ila 2007 yıllarında anaokuluna başlayan 14,000 çocuk üzerinde yapılan araştırma, anneleri çok genç (18 yaş ya da daha genç) olan çocukların, akranlarına göre liseyi bitirmeye ya da üniversiteye gitmeye daha az yatkın olduklarını ortaya çıkardı.

    6. Çocuklarına erken yaştan itibaren matematik öğretirler.

    Amerika, Kanada ve İngiltere’de 2007 yılında 35,000 anaokulu çocuğu üzerinde yapılan bir çalışma, erken yaşta matematik becerilerini geliştirmenin çok büyük bir avantaja dönüşebileceğini ortaya çıkardı.

    “Erken matematik becerilerinin – okula, rakamları, rakamların sırasını ve en temel matematik işlemlerini bilerek başlamanın – olağanüstü önemi, bu araştırmadan elde ettiğimiz en kafa karıştırıcı ve şaşırtıcı sonuç oldu” diyor Northwestern Üniversitesi araştırmacısı Greg Duncan. “Erken yaşta matematik becerileri kazanmak, sadece gelecekteki matematik başarısını değil, okuma başarısını da belirliyor.”

    7. Çocuklarıyla ilişki kurarlar.

    Yoksulluğun içine doğan 243 insan üzerinde 2014 yılında yapılan bir çalışmaya göre hayatlarının ilk üç yılında “duyarlılıkla ve hassasiyetle bakılan” çocuklar, sadece çocukluklarında girdikleri akademik testerde başarılı olmakla kalmıyor, aynı zamanda 30′lu yaşlarında daha sağlıklı ilişkiler kuruyor ve daha fazla akademik başarı elde ediyorlar.

    Çocuklarına duyarlılık ve hassasiyet göstererek bakan ebeveynler, çocuklarının işaretlerine anında ve uygun tepkiler veriyor ve dünyayı keşfetmeleri için çocuklarına güvenli bir temel sağlıyorlar.

    “Erken dönem ebeveyn-çocuk ilişkisine verilen emekler, uzun vadede bireylerin hayatlarına olumlu bir birikim olarak geri dönüyor” diyor Minnesota Üniversitesi psikologlarından Lee Raby.

    8. Daha az streslidirler.

    Washington Post gazetesinde sonuçları açıklanan bir araştırmaya göre yaşları 3 ile 11 arasında değişen çocuklar ile annelerinin birlikte geçirdiği saatlerin miktarı, çocuğun davranışları, genel sağlığı ya da başarıları hakkında bize çok az şey söylüyor.

    Daha da ötesi helikopter ebeveynlik ya da “aşırı yoğun annelik” ters tepebiliyor.

    “Annelerin stresi – özellikle de anneler, çocuklarıyla vakit geçirmeye çalışmak ile iş arasında denge kurmaya çalıştıklarında – çocukları bundan oldukça kötü etkileniyor olabilir” diyor Bowling Green Devlet Üniversitesi sosyologlarından Kei Nomaguchi.

    Duyguların bulaşıcılığı ya da insanların sanki birbirlerinden grip kapmaları gibi duyguları “kapması” psikoloji fenomeni, bunu açıklamamızı sağlıyor. Araştırmalar şunu gösteriyor: Eğer arkadaşınız mutluysa, bu mutluluk size de bulaşacaktır; eğer üzgünse aynı zamanda bu hüzün size de aktarılacaktır. Bu yüzden eğer bir ebeveyn bitkin ve sinirli ise bu duygusal durum çocuklara da aktarılabilir.

  • Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Kişinin hastalıklar ve risk faktörleri açısından sorgulanması (hastalık ve ilaç öyküsü, sigara, beslenme alışkanlığı, alkol kullanımı, menapoz yaşı ve menapoza doğal olarak mı yoksa cerrahi olarak mı girmiş? gibi sorularla), osteoporoz için erken tarama yapıp yapmamız gerektiği konusunda bize bilgi verir. Kemik mineral dansitesi (KMD) DEXA yöntemiyle ölçülür. Bu ölçüm açık alanda çekilir (MR gibi kapalı değil) ve ölçüm sırasında bir röntgen filminden bile çok daha düşük radyasyon alırsınız; maksimum 15 dakika sürmektedir. Ağrısızdır ve vücudunuza, derinize iğne dahil herhangi birşey yerleştirmeden ölçüm yapılır. KMD ölçümü, 1-2 yılda bir tekrarlanır.

    Ölçüm standart olarak bel ve kalçadan yapılır; buna göre T ve Z skoru belirlenir. T skoru; genç erişkin yaş grubuna göre kemik yoğunluğundaki standart sapma, Z skoru ise kendi yaş grubunuzdakilerin kemik yoğunluğuna göre sapmadır. Elli yaş üzerindekilerin KMD, sağlıklı genç erişkinlerin kemik yoğunluğuyla karşılaştırılır; yani T skoruna bakılır. Buna göre; genç erişkinlerinkinden daha az ise, kemik yoğunluğu düşük demektir. Bunun derecesi: T skoru: -1’den büyükse normal (osteoporoz yok), T skoru: -1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma) ve T skoru: -2,5’dan daha da düşük ise osteoporoz (kemik yoğunluğu azalma) var demektir. Ayrıca gelecekteki kırık riskini belirlemek için, bazı risk faktörlerinin sorgulanmasıyla (FRAX) da gelecekteki kırık riskiniz ve buna bağlı ilaç ihtiyacınız yine doktorunuz tarafından belirlenecektir. Doktorunuz ayrıca osteoporoz riskini belirlemek için bazı kan testleri (tiroid fonksiyon testleri, paratiroid hormon seviyesi, erkekte testesteron seviyesi, vitamin D seviyesi gibi) ve omurga kırığı olup olmadığını değerlendirmek için röntgen filmi isteyebilir.

    Kemik yoğunluğu testi kimlere yapılmalı?

    Yaygın olarak yapılan bir hata; menapoza yeni giren bir bayan, panik halde kemik yoğunluğunu ölçtürüyor; belki sonraki birkaç yıl daha yaptırıyor normal olduğunu görünce artık bu konudaki heyecan ve endişesinin yerini bir rahatlama alıyor ve sonraki seneler ölçtürmemeye başlıyor. Alması gereken artmış kalsiyum ve D vitaminini ihtiyacını da karşılamıyor. Emeklilik dönemiyle birlikte egzersizden uzak, daha sedanter hayata geçiyor. İşte tam da bu dönemde osteoporoz kolayca gelişiyor. Bu nedenle kemik yoğunluğu testini:

    -65 yaş ve üzerindeki tüm kadınlara

    -70 yaş ve üzerindeki tüm erkeklere

    -50 yaşından sonra kırığı olanlara

    -65 yaşın altında postmenapozal ve risk faktorü varsa

    – Risk faktörü olan 50-69 yaş arasındaki erkeklerde

    -Yüksek riskli ilaçları uzun süre kullananlarda KMD yapılması önerilir.

    Peki kimlere osteoporoz tedavisi verelim?

    Eğer kemik yoğunluğu ölçümünüzde, T skoru ≤ -2.5 ve altında ise veya T skoru -1 ila -2.5 fakat kırık riski yüksek olanlara veya daha önce vertebral veya kalça kırığı olanlara osteoporoz ilacına ilaveten kalsiyum ve D vitamini verilir.

    Tedavide amaç; KMD’nin arttırılmasının yanısıra kırıkların önlenmesidir.

    Kadınlarda 50 yaş altında kalsiyum ihtiyacı 1000mg/gün iken 50 yaş üzerinde 1200mg/gün iken erkeklerde 70 yaş öncesinde günlük gereksinim 1000mg iken 70 yaşindan sonra 1200mg kadardır.

    240 mL süt = 300mg

    180mL yoğurt = 300mg

    30mL 1 kibrit kutusu peynir = 200mg

    240 mL sıkma portakal suyu = 300mg

    Vitamin D ihtiyacı da 50 yaş altındaki kadın ve erkeklerde 400-800 IU iken 50 yaş üstünde 800-1000 IU’dir.

  • Osteoporoz nedir

    Osteoporoz nedir

    Halk arasında kemik erimesi olarak da bilinen osteoporozun kelime anlamı; Latincede, ‘os’ kemik ve ‘por’da delik demektir yani delikli kemik anlamına gelir. Mikroskop altında kemiklerimize baktığımızda bal peteği gibi delikli bir görünümü vardır. Eğer osteoporozunuz varsa, bu bal peteği görünümü sağlıklı olanlara göre daha geniş boşluklar halinde görünecektir. Bu kemik dokunuzdaki yoğunluğun veya kitlenin azalması anlamına gelir ki böylece kemikleriniz daha zayıf ve kırılgan olur. 1994 yılında dünya sağlık örgütü (DSÖ), osteoporozu, kırık riskinde artış ile sonuçlanan kemiğin mikromimarisinde bozulma ve azalmış kemik kitlesi ile karakterize, yaygın kemik hastalığı olarak tanımlamıştır.

    Osteoporoz çok yaygın bir hastalıktır. Kafkas ırkında, 50 yaş üzeri her iki kadından birinde ve her dört erkeğin birinde kemik yoğunluğunun düşük olduğu görülmüştür. Erkeklerin 70 yaş üstü, kadınların 50 yaş üstü %20-25’inin, osteoporozu vardır.

    Osteoporoz önemli bir hastalıktır. En önemli komplikasyonu, kırıktır; özellikle ileri yaşlarda daha önemli hatta ölümcül sonuçlara neden olabilir. Osteoporoza bağlı kırık sıklıkla, kalça, omurga ve el bileğinde olur. Kırığa bağlı ciddi/ inatçı ağrılar gelişebilir. Osteoporozlu kişilerde omurgada gelişen volüm kaybı ve çökme kırıklarına bağlı boy kısalır. Bu da kişide kamburluk gibi duruş bozukluğuna neden olur. Kalça kırığına bağlı cerrahi müdahale yapılsa bile %20 yaşlıda ölüme neden olmakta ve bir çoğu ise bakıma muhtaç hale gelmektedir.

    Osteoporoz sizi gizlice yakalar; çok sessiz gelişir ve kemiklerin giderek güçsüzleşmesi hissedilmez. Kişi boyunun kısalması, sırtında bükülme / kamburlaşma ve ağrıdan şikayet edebilir.

    Bazı insanlar kemiği sert ve cansız olduğunu düşünür; fakat kemiklerimiz de tıpkı cildimiz veya kaslarımız gibi canlı ve büyüyen dokulardır. Kemiklerimiz ona esneklik ve güç veren üç önemli yapıdan oluşur. Bunlar:

    -Kalojen: kemiğe esnek bir çatı oluşturan bir protein,

    -Kalsiyum-fosfat mineral kompleksi, kemiği güçlü ve sert yapar,

    -Canlı hücreler: kemiğin yenilenmesini sağlar.

    Çocuk ve gençlerde, kemik yapımı, yıkımdan daha fazladır. Kemik yoğunluğu bu dönemde giderek artar ve 18-25 yaşlarında en üst seviyeye gelir. 25-50 yaşları arasında kemik yapımı ve yıkımı arasında denge korunurken; daha sonraki yıllarda kadınlarda menapozla birlikte östrojen seviyesinde azalmaya bağlı, menapozdan 5-7 yıl sonra kemik yoğunluğunun %20’sini kaybederler.

    Kemiklerinizi korumak için her yaşta adımlar atabilirsiniz; asla çok geç değil.

    Osteoporoza yatkınlık sağlayan bazı risk faktörleri vardır. Bunların bazıları kontrol edebileceğimiz bazıları ise kontrol edemeyeceğimiz risklerdir.

    -Kadın cinsiyet, 50 yaş üzerinde olmak, etnik köken (Asyalı, Kafkas ve Latin ırkında, Afrikalı ve Hispaniklere göre daha fazladır), ailede osteoporoz geçmişi olmak, ince ve zayıf yapılı olamak, kırık geçirmek; kontrol edemeyeceğimiz faktörlerken,

    -Yeterince kalsiyum ve D vitamini almamak, meyve ve sebze tüketmemek, aşırı protein, kafein ve sodyum almak, sigara, aşırı alkol ve aşırı zayıf olmak (Vücut Kitle Indexi ≤19); ise kontrol edebileceğimiz risklerdendir.

    Osteoporoz kendiliğinden altta yatan bir sebep olmadan gelişebileceği gibi bazen çok erken yaşlarda altta yatan bir nedene ikincil olarak da gelişebilir. Bu ikincil nedenler kişinin altta yatan bir hastalığına bağlı veya kişinin kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilir. Hastalıklardan:

    -İltihaplı romatizmal hastalıklar (Romatoid artrit, lupus, ankilozan spondilit), sindirim ve barsak problemleri (Çöliak hastalığı, İltihabı barsak hastalığı, gastrik bypass ameliyatı, gibi), hormonal nedenler (şeker hastalığı, paratiroidizm ve tiroid bezinin aşırı çalışması, cushing sendromu, erken menapoz, erkekte testeteron seviyesinde düşme), kan hastalıkları (lösemi, lenfoma, multiple miyeloma, orak hücreli anemi, talasemi, kan ve kemik iliği hastalıkları gibi), nörolojik nedenler (felç, parkinson, omurilik yaralanması gibi), mental hastalıklar (depresyon ve anorexia-yeme bozukluğu gibi), kanser ve diğer nedenlere bağlı (kronik tıkayıcı akciğer hastalığı, kadın atletler-menstrual bozukluk, yeme bozukluğu, aşırı egzersiz, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları, aşırı kilo kaybı gibi) gelişebilir.

    İlaçlara bağlı: Kortizon kullanımı, tiroid replasman tedavisi, mide koruyucu ilaçlar (Proton pompa inhibitörleri), depresyon tedavisi (seratonin reseptör üzerine etki edenler), heparin, anti-androjenik tedavi, alimunyum içeren antiasitler, siklosporin A, takrolimus, kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, metotrexat, epilepsi tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar gibi.

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    • Akran zorbalığı; çocuk veya ergenle aynı yaş grubundaki kişilerin birbirlerine veya tek bir kişiye karşı geliştirdikleri sözel, davranışsal veya fiziksel olarak zarar verici, örseleyici davranışlarda bulunmalarıdır.

    • Akran zorbalığının içerisinde yaş düzeyi olarak aynı grupta olan çocuk veya ergenlerin diğer akranlarına karşı uyguladıkları orantısız güç kullanımı da mevcuttur. Akran grubu içerisinde gerçekleşen negatif bir tutum veya eylemden sonra en sık yapılan açıklama ‘’şaka yaptık’’ ifadesidir. Ancak akran zorbalığını ayırt edebilmek için dikkat edilmesi gereken nokta negatif davranış veya tutumların aynı kişi veya kişiler tarafından tekrarlayıcı bir şekilde devam edip etmediğidir.

    • Akranları tarafından zorbalık deneyimine maruz kalan çocuğun bu durumu anlaması veya güvendiği bir yetişkin ile paylaşması zaman alabilmektedir. Çünkü çocuğun duymuş olduğu korkunun temelinde ‘’Öğretmenim-ailem bana inanmayacak’’ ‘’Duyarlarsa benimle dalga geçmeye devam edecekler’’ ‘’Beni daha fazla üzecekler’’ gibi düşünceler vardır. Bu nedenle akran zorbalığından şüphelenilen durumlarda okul, okul psikoloğu ve ailenin üçlü diyalog, gözlem ve iletişimi oldukça önemlidir.

    Akran Zorbalığı Konusunda Ailelere Öneriler

    • Çocuğu akran zorbalığına maruz kalmış bir ailenin öncelikle yargısız bir şekilde çocuğunu bölmeden ve sakin bir şekilde dinlemesi lazımdır. Ardından konu ile ilgili okul yetkilileri ile iletişim kurması gerekmektedir.

    • Ebeveynlerin çocukları ile kaliteli zaman geçirmeleri oldukça önemli bir diğer noktadır. Ebeveynler çocuklarının sadece fiziksel ihtiyaçlarını değil duygusal ihtiyaçlarını da karşılamalıdırlar.

    • Ailelerin çocuklarını yetiştirirken sadece kendi duygu ve düşüncelerine değil akranlarının da duygu ve düşüncelerine saygı duymasını aşılamalı ve her daim olaylar karşısında çocuğunun yaş seviyesine uygun bir dille empati kazandırmalıdırlar.

    Akran Zorbalığı Yapan Çocukların Ailelerine Öneriler

    • Ailelerin çocuğun ev ve çevre yaşantısını dikkatle incelemesi gerekmektedir. Bu sorunu yaşayan çocuklar için yapılacaklar mutlaka aile ve okulun iş birliğini gerektirmektedir. Ebeveynler çocuklarının olumsuz davranışlarına göz yummamalı ve çocuklarına onaylanmayan davranışlarına yönelik geri bildirim vermeli, aynı zamanda doğru rol model olmalıdırlar. Örneğin akran zorbalığının yanlışlığını anlatan bir ebeveynin o anda çocuğuna bağırması, agresif ve çok sert bir tutum sergilemesi elbette ki doğru bir modelleme olmayacaktır.

    • Olumlu bir pekiştirme, olumsuz bir cezadan çok daha işlevsel bir yöntemdir. Ebeveynler çocuklarını dikkatle gözlemlemeli ve çocuklarını iyi hallerde ve davranışlarda bulunduklarında ödüllendirmelidirler.

    • Ebeveynlerin çocuklarına yetişme sürelerince ‘’öfkeyle başa çıkmak, arkadaş ilişkileri, sınırlarımızı bilmek’’ gibi konular ile ilgili ev ortamında oyunlar geliştirmeleri oldukça önemlidir.

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Son yıllarda özellikle çocuklar tarafından tüketiminin oldukça yaygınlaştığı fast-food ürünleriyle ilgili birçok çalışma yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Hatta yemek yeme performansından memnun olunmayan zayıf çocuklar, kimi zaman masumane bir istekle iştahlarının açılması için fast-food cafelere alıştırılmaktadır. Vücudumuz için gerekli olan vitamin ve mineraller açısından oldukça fakir olan fast-food ürünlerinin fazla kiloyu ve obeziteyi tetiklediği herkes tarafından bilinmektedir. Bu tür sağlıksız beslenme modelleriyle; kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. Bu yazımıza konu olan çalışma ise fast-food gıda tüketmenin farklı bir zararına dikkat çekmektedir; osteoporoz (kemik erimesi)!

    Beslenme alışkanlıklarının kilo kontrolü ve kalp fonksiyonları üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar göstermiştir ki; sağlıklı beslenme alışkanlıkları (sebze, meyve, protein, D vitamini ve kalsiyumca zengin diyet) biraz önce saydığımız hastalıklar üzerinde iyileştirici etki yapmaktadırlar. Bugünkü konumuzla alakalı olan osteoporozu ayrıca ele alacak olursak; D vitamini ve kalsiyumun kemik üzerindeki etkisinden kısaca bahsetmemiz gerekir. (bu konuyu “D vitamini Hakkında Ne Bilmeliyim?” ” adlı yazımızda geniş çerçevede ele almıştık.) D vitamini, bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini artırarak kemikteki mineralleşmeyi, kemiğin güçlenmesini ve büyümesini sağlamasıyla özellikle çocukların gelişiminde anahtar rol oynamaktadır.

    Ekim 2015’te yayımlanan, 1107 çocuğun değerlendirildiği bir çalışmada; fast-food cafelerin, süpermarketlerin ya da kasap, manav gibi sağlıklı gıdaların satıldığı dükkanların yaşanılan bölgeye yakınlıklarının; çocukların kemik kütlesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmacılar, çocukların; doğum, 4 yaş ve 6 yaşlarındaki kemik mineral yoğunluklarını ve kemik mineral çeşitliliklerini karşılaştırmış ve sonuçta; Fast Food ürünlerine yakın bölgelerde yaşayan annelerin bebeklerinde kemik mineral yoğunluğu ve çeşitliliğinin düşük, sağlıklı gıdalara yakın bölgede yaşayan çocuklarda ise yüksek olduğunu belirlemiştir.

    Sonuç olarak; fast-food ürünlerinin kolay ulaşılabilir noktalarda bulunması tüketimine yatkınlığı artırmakta ve özellikle erken çocukluk döneminde kemik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yaşlarda kemik kütlesinin istenen düzeyde olmaması ilerleyen yıllarda osteoporoz gibi hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu konu üzerine İngiltere’de alınan önlemlerden bir tanesi; okullara yakın mesafelerde fast-food dükkânlarının açılmasına izin verilmemesidir. Bu ve benzeri önlemler alınarak özellikle çocukların ve annelerin sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi gerekmektedir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık sevilen birinin paylaşılamaması durumudur. Sevginin olduğu ortamda gerçekleşen doğal bir süreçtir. Kardeş kıskançlığı, aileye yeni gelen bireyin daha çok sevileceği, çocuğa gösterilen sevginin azalacağı hatta kaybolacağı hissi ile oluşur. Bu süreci anne-babalar doğru yönetebilirler ise kıskançlık sonucu oluşan olumsuz davranışlar en aza inecektir.

    Çocuk, annenin hamilelik döneminden itibaren bir şeylerin değiştiği düşüncesine kapılmaya başlar. Annenin, hamilelik dönemini başında yaşamış olduğu bulantılar, ağrılar nedeniyle, hamilelik dönemi sonlarında ağırlaşması sebebiyle çocuğa yöneltilen ilgi azalacak ve ‘yeni kardeş anneyi üzüyor, onu hastalandırıyor’ düşüncesi içerisine girmesine sebep olacaktır. Çocuğa hamilelik için riskli süre olarak adlandırılan 3. aya girildikten sonra çocuğun yaşına uygun bir şekilde bir kardeşinin olacağı, annenin hamilelik döneminde yaşayacağı olası durulmarı, hamilelik sonrasında bebeğin ihtiyaçlarının neler olacağına dair bilgiler çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır. Bu anlatım hikayeler ile, çocuğun bebekliğine ait resimler, videolar göstererek yapılabilir. Bu anlatımların belli aralıklarda yapılması çocuğun içinde bulunduğu durumu somutlaştırarak süreci kolaylaştırılmasını sağlayacaktır.

    Anne eve bebekle geldiğinde; çocuk ile bebek arasındaki ilk karşılaşma anı çok kıymetli olacaktır. Çocuğun, bebeği tanımasına, ona dokunmasına fırsat verin. ‘bebeğe dokunma canı yanar, kucağına alma düşürürsün’ gibi aşırı korumacı bir yaklaşımdan kaçının. Böyle bir durumda çocuk kendini önemsiz ve yeni gelen kardeşin kendisinden değerli olduğu hissine kapılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğunca, sizlerin gözetimi altında bebeği tanımasına izin verin. Küçük deneme-yanılmalar ile bebeğe nasıl davranması gerektiği öğrenecektir.

    Bebeği görmeye gelen misafirler geldiğinde, tüm ilginin bebeğe yönelmesine izin vermeyin. Mümkünse gelen misafirler ile konuşarak; çocuk ile de ilgilenmelerini isteyin. Bebeğe hediyeler gelirken, çocuğa da küçük sürprizler yapın. Misafir kalabalının içinde tek başına bir köşede kalmasını izin vermeyin.

    Doğum ardından anne yorgun düşebilir, bebeğinde anne bakımına ihtiyacı olacaktır. Bu süreçte anneye, baba veya yakın bir aile üyesinin yardımı çok iyi gelecektir. Anne, bebeğin bakımı ile ilgilenirken; baba da, çocuk ile zaman geçirmelidir.

    Bazı çocuklar ‘bebeği sevdik şimdi gitsin artık’ diyerek tepki gösterebilir. Bebeğin evde kalıcı olduğunu anladığın andan itibaren kıskançlık belirtileri göstermeye başlarlar. Bu belirtiler;

    Kendi yemeğini yiyebildiği halde annede yedirmesini isteme,

    Tuvalet eğitimine tamamlamış olmasına rağmen; alt ıslatma problemlerinin oluşması,

    Bebeksi konuşmaların, bebeksi davranışların başlaması,

    Anne ve babadan sık sık kucaklanmak istemesi

    Kusma, bulantı, baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar görülmesi

    Bu kıskançlık belirtilerindeki temel amaç; çocuk farkında olmadan kendini bebeğe benzetmeye çalışıyor, eğer bebeğe benzer ise anne ve babasının kendisini daha çok seveceğine inanıyor. Bazı çocuklarda ise; kıskançlık belirtisi gözükmeyebilir, bu çocuklar kıskançlıklarını bastırmaya çalışırlar. Sorun çıkaran çocuk olurlar ise anne ve babasının onu daha az seveceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğun kıskançlık yaşamadığını, duruma alıştığını düşünseler de aslında durum görüldüğü gibi değildir. Çocuğun davranışları gözlemlendiğinde; çocuğun bebeği severken biraz fazla sıktığı, öperken bebeğin ağlamasına sebep olduğu gibi davranışlar sergilediği gözlemlenebilir.

    Çocuğun yeni gelen bebeğe alışması zaman alabilir. Bu sürecin hızını anne ve babanın çocuklar iletişimleri belirleyecektir. Anne ve baba, çocuğa, bebeği sevmesi için baskı yapılmamalı. ‘sen büyüksün, söz dinlemelisin’ diyerek çocuktan yaşından büyük olgunluk beklenmemeli. Bu şekilde bir yaklaşım, çocuğun kardeşinden uzaklaşmasına ve bebek ile rekabete girmesine neden olacak. Çocuğun odasının ayrılması gerekiyorsa, bu işlem bebek dünyaya gelmeden önce yapılması gerekmektedir. Bebek dünyaya geldikten sonra oda ayrılırsa; çocuğun kendisini dışlanmış hissetmesine sebep olacaktır. Oda ayırma işlemi de kademeli olarak yapılması uygundur. Oda için birlikte eşya seçilmeli, çocuğun oda düzeni ve eşyaları hakkında fikri alınmalı, odası olduğu için özendirilmeli. Oda düzenlendiği zaman çocuğun orada yatması için zorlanmamalı. Anne veya baba bir müddet çocuk ile beraber, çocuğun odasında uyunmalı, çocuğa uyuduktan sonra kendi odalarında uyumaya gidecekleri bilgisi verilmeli. Çocuğa bilgi verilmeden, çocuk uyuduktan sonra odadan ayrılmak, çocuk gece uyandığında annesini yanında göremezse paniklemesine ve tek başına yatamama korkusuna dönüşecektir.

    Çocuğun, bebek dünyaya geldikten sonra okula gönderilmesi doğru değildir. Bebek dünyaya geldikten sonra çocuk okula gönderilirse; çocuğun kendisi terk edilmiş hissetmesine sebep olur. Çocuk okula bırakıldığı zamanda, evde kendisini bekleyeceğiniz, ona yemek yapacağınız, kardeşi ile çocuk evde yokken neler yapacağınız anlatılmalı, çocuk evde yokken evde neler olduğunu bilmek ister. Evde kardeş ile yapılan aktivitelerin sıkıcılığından, okulda yapacağı faaliyetlerin eğlencelerinden bahsetmek, çocuğun aklının eve kalmamasına ve okula uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. 

    Araştırmalar kardeşler arası yaş farkı ne kadar az olursa kıskançlık düzeyinin o kadar fazla olacağını gösteriyor. Örneğin; henüz 3 yaşında olan ve hala bakıma ihtiyacı olan bir çocuğun yeni gelen bebeği kabullenmesi ve anneyi paylaşması kolay olmayacaktır. Bazı durumlarda kardeşler arası yaş farkı büyük olduğunda da problemler ortaya çıkabilmekte. Yaş farkının fazla olduğu durumlarda ise; yıllardır süre gelen evdeki tek hakimiyet, tek sevginin paylaşılması kolay olmayacaktır. Kardeşler arasındaki kıskançlığın en büyük belirleyicisi, anne ve babanın çocuklara karşı tutumları olacaktır. Anne ve babalar mümkün olduğunca çocuklara eşit değil ancak; adil davranmaları gerekmektedir. Eşit davranma beklentisi çocukları olumsuz etkileyebilir. Bebeğin daha çok bakıma ihtiyacı olacak ve annenin bebek ile fazla ilgisi çocuğun gözünde eşit davranma durumunu sekteye uğratacaktır. Bu sebepten ötürüdür ki; çocuklar arasında adil davranmaya önem gösterilmesi gerekmektedir. Annenin, bebeğe neden fazla zaman geçirdiğini, çocukla yaşına uygun bir şekilde anlatarak açıklanması gerekmektedir.

                Anne ve babalar çocukları ile geçirdikleri zamanın kalitesini arttırmaları gerekmektedir. Mümkün olduğunca; karşılıklı iletişim halinde olacakları, birbirleri ile konuşabilecekleri ortamlar oluşturulmalı, kalabalığın olduğu, birbirleri ile minimum diyalog halinde oldukları ortamlar çocuğa anlık olarak mutluluk verir, örneğin oyun parkından çıktıktan sonra çocuğun hırçın davranışlar sergilemeye devam ettiği görülebilir. Çocukla birlikte faaliyetler yapmak, yemek yapmak gibi aktivitelerde bulunabilinir. Anne, baba ve çocuk üçlüsünün içerinde belli aralıklarla bebeğinde dahil edilmesi, çocuk ve bebek arasındaki iletişimi artıracak, sevgi bağının oluşmasını sağlayacaktır.