Etiket: Yaş

  • Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Konuşma Süreci

    Dil ve konuşma kavramları her ne kadar benzer olsa da birbirinde ayrı anlamlara gelmektedir. Dil, iletişim kurmak adına kullanılan kurallı bir sistem bütünü olarak tanımlanabilir. Konuşma ise bu sistemde iletilecek olan duygu ve düşüncenin gerekli organlar ile fiziksel olarak ifade edilmesini içerir. Çocuklarda konuşma üretimi; agulamak, babıldamak (ba-ba-ba vb.), gülmek, farklı sesler çıkarmak gibi davranışlar ile başlar. Ardından 12 ay civarında anlamlı olan kelimeler dökülmeye başlar. 18 ay civarında ortaya çıkan süreçte çocuğun konuşma gelişiminde kısa süreler içerisinde büyük farklar gözlemek mümkün olmaktadır. Bu dönemde yaşanan süreç ise sözcük patlaması olarak adlandırılabilmektedir. Bu süreci takiben 2,5 yaş civarında 2-3 kelimelik cümleler oluşmaya başlar. Konuşma gelişimi hızla sürmeye devam eder. Bu basamaklardan bir ya da birden fazlasında ortaya çıkan sapmalar uzmanlarca değerlendirilmektedir. Bu sapmalar sonucunda konuşma gelişiminde gerilikler gözlenebilmektedir. Konuşmanın gelişimindeki gecikme nörolojik, genetik, duyusal, nöropsikiyatrik sebeplerle görülebildiği gibi bazen de nedeni tam anlamıyla bilinmeyen bir biçimde ortaya çıkabilmektedir. 

    Çocuğun Yaşına Uygun Uyaran Alması

    Dil ve konuşma edinimi esnasında önemli bir diğer faktör ise çocuğun yaşına uygun uyaran ile karşılaşmasıdır. 3 yaşından önce çocukların yaşlarına uygun olmayan uyaranlar olarak tablet, telefon, televizyon üçlüsüne yoğun biçimde maruz kalmaları da dil ve konuşma gelişimi üzerinde olumsuz nitelikte etkilere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra bazı çocuklar yetersiz uyarana (oyuncak, etkinlik, sosyal etkileşim vb.) maruz kalarak gelişimsel olarak sekteye uğrayabilmektedir. Çünkü ekran içeren araçlar çocukların bir tepki vermesine gerek kalmadan onların oyalanmasına ve tek taraflı uyarana maruz kalmalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla iletişim sağlanmamakta tek taraflı bir akış olmakta. Çocuk ise herhangi bir tepki ya da davranış ortaya koyma ihtiyacı duymamaktadır. Dolayısıyla yaşına uygun olarak sergilemesi beklenen davranışların ortaya çıkması gecikmektedir. Bu nedenlerle çocuğun gelişimi olumsuz etkilenmektedir. Aile içi iletişim ve etkileşimin güçlendirilmesi, çocuğun yaşına uygun somut materyaller (oyuncaklar, hikayeler vb.) ve sosyal ilişkiler ile karşılaşması gelişimsel anlamda destekleyici işlev görmektedir. 

    Aileler Nelere Dikkat Etmeli?

    Konuşma gelişiminde ailenin rolü tüm gelişim alanlarında karşılaşıldığı üzere elzemdir. Konuşma başlarken taklit yolu ile çocuğun tekrar etmesi ve onun tekrar edilmesi sonucu ortaya çıkan karşılıklı bir etkileşim gözlenir. Bu nedenle konuşma gelişimi esnasında çocukların, ekranlara (tablet, telefon, bilgisayar vb.) maruz kalma sıklığının düşük tutulması ve birebir karşılıklı insan etkileşimi ile desteklenmesi önemlidir. Dolayısıyla konuşma ediniminde çocukla iletişim; göz teması, duygusal ve fiziksel yakınlık, gösterilen ilgi önemli olmaktadır. Çocukların konuşmalarını tamamlamak ya da kelimeleri düşünmek için onlara

    zaman tanımak ailenin göstermesi gereken bir sabırdır. Bazı zamanlarda aceleci davranıp çocuğun cümlesini bitirmeden ya da gerekli kelimeyi ağzından çıkarmasını beklemeden beden dilinden ne istediğini anlayarak harekete geçen aileler olabilmektedir. Ancak konuşmayı desteklemek istiyorsak, çocuğa zaman ve rahat hissedeceği bir alan sağlamak önemlidir. Hızlıca isteklerine konuşmasını beklemeksizin yanıt vermek, konuşma ihtiyacını azaltarak ilerlemenin yavaşlamasına hatta engellenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle çocuğu sabırla dinleme, hataları için hızlıca eleştirmek yerine konuşması için cesaretlendirme ve gergin ruh halinden uzaklaşma davranışları aileler için benimsenecek davranışlardır. 

    Çocuğunuzda dil ve konuşma gelişiminde bir gerilik söz konusu ise bu konu ile ilgili endişeleriniz var ise gelişim değerlendirmesi adına çocuklarla çalışan psikologlardan değerlendirme talep edebilirsiniz. Konuşma ve dil konusu ile ilgili çalışma gerektiren durumlarda bireye özgü çalışmalar; dil terapistleri, dil ve konuşma bozuklukları uzmanları tarafından gerçekleştirilmektedir.

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Kaygı nedir?

    Kaygı, bedenin stresli durumlarda verdiği normal fiziksel tepkidir. Bazı durumlarda bu tepki normal ve yararlıdır. Tehlikelere karşı bizi uyarabilir, dikkatimizi hazırlamamıza ve düzenlememize yardımcı olabilir. Bu gibi durumlarda da vücudunuz kendisini tehlike esnasında koruma altına alır. Örneğin savaşmaya veya kaçmaya hazırlanırken kalp atışlarınız ve solunumunuz artar, oksijenli kan kaslarınıza pompalanır. Sağlıklı bir endişe dolgusu sizi zorlanacağınız sınavlara zamanında ve daha çok çalışmaya başlamanıza zorlar veya sizi karanlık sokaklarda dolaşmaktan caydırabilir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞU NEDİR?

    Anksiyete bozuklukları, normal gerginlik veya endişe duygularından farklıdır ve aşırı korku veya aşırı endişe içerir. Anksiyete gelecekteki bir endişenin öngörülmesi anlamına gelir ve daha çok kas gerginliği ve kaçınma davranışı ile ilişkilidir. Anksiyete bozukluğu, bireyin yaşamını ciddi şekilde etkilemeye başladığında ortaya çıkar.  Ulusal araştırmalar , 18 yaşın üzerindeki her beş Amerikalıdan birinin ve 13-18 yaş arasındaki üç gençten birinin son bir yıl içinde anksiyete bozukluğu yaşadığını belirtiyor. Endişelenme aynı zamanda şiddetli ve bireye karşı mücadelecidir , birey günlük işlerinde konsantre olmakta zorlanır ve tamamlamakta güçlük çeker. 

    NE TÜR BİR ENDİŞE BOZUKLUĞUNUZ VAR ?

    Yaygın anksiyete bozukluğu: Hızlı bir kalp atışı, terleme ve ağız kuruluğu sık görülen anksiyete belirtileridir.Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişiler, uzun süre bu tür bir uyarılma yaşayabilir. Huzursuzluk, özellikle çocuklarda ve gençlerde sık görülen bir diğer endişe belirtisidir. Kolayca yorulmak, genelleşmiş anksiyete bozukluğunun bir başka belirtisidir.  Bu belirti bazılarına şaşırtıcı gelebilir, çünkü endişe genellikle hiperaktivite veya uyarılma ile ilişkilendirilir. Bazıları için yorgunluk, endişe krizini izleyebilir ya da kronik olabilir.

    Sosyal anksiyete bozukluğu: Sosyal durumlarda veya toplum içinde konuşma gibi başkalarının önünde performans göstermeye çağrıldığında kaygı duyarlar.

    Fobiler: Genellikle zararlı olmayan belirli bir nesne, durum veya faaliyetten aşırı ve sürekli bir şekilde korku hissetmektir.Hastalar korkularının aşırı olduğunu bilirler fakat üstesinden gelemezler.Bu korkular, bazı kişilerin korktukları şeylerden kaçınmak için aşırı uzunluklara gittikleri sıkıntılara neden oluyor. Örnekler uçak korkusu veya örümcek korkusu olabilir.

    Panik atak Bir diğer anksiyete bozukluğunu çağıran etken panik atakları çağrıştıran panik rahatsızlıklarıdır. Panik atak aşırı yoğun korkuların hissedilmesiyle rahatsızlık duyulan fiziksel semptomdur. Bunun yanı sıra tekrarlanan panik ataklar, panik bozukluğunun bir işareti de olabilir.

    Teşhis ve Tedavi

    Anksiyete bozukluğunun teşhisi günlük yaşama müdahale edebilecek kadar şiddetliyse ve en az altı ay boyunca her gün devam ederse konulur. Her anksiyete bozukluğu kendine has özelliklere sahip olsa da, çoğu iki tedaviye iyi yanıt verir: psikoterapi veya “konuşma terapisi” ve ilaçlar. Bu tedaviler tek başlarına veya kombinasyon halinde verilebilir. Bilişsel davranış terapisi, bir tür konuşma terapisidir, kişinin daha az endişeli hissetmesine yardımcı olmak için farklı düşünme, tepki ve davranış biçimlerini öğrenmesine yardımcı olabilir.İlaçlar anksiyete bozukluklarını tamamen tedavi etmez, ancak semptomlardan belirgin bir rahatlama sağlayabilir. Derin nefes, meditasyon, farkındalık ve kas gerginliğini hafifletmek ve sakinleşmek için kullanılan teknikler yani zihin-beden yaklaşımları etkili yöntemlerdendir.

  • Öfke ve Kontrolü

    Öfke ve Kontrolü

    Öfke son derece insani bir duygudur önemli olan öfkenin ne zaman nasıl ve ne yoğunlukta yaşandığıdır. İnsanın duygu sisteminin bir parçasıdır çünkü insan nasıl ki görür işitir üzülür veya mutlu olur aynı şekilde öfkelenir. Öfke kişiye göre değişkenlik gösterir; öfkenin yaşanma şekli cinsiyet yaş eğitim durumu kişilik yapısı gibi pek çok faktöre bağlı değişiklik gösterebilmektedir.

    Öfke genelde ‘ikincil duygu’ olarak yaşanır. Psikolog Dr. Thomas Gordon öfkeyi bir buzdağına benzetir, bilindiği gibi buzdağının büyük bir kısmı suyun altında kalır ve görünmez; görünen daha küçük kısmı da suyun üzerindedir. İnsanın yaşadığı öfke yalnızca buzdağının görünen kısmıdır, altta kalan büyük bölümde de öfke duygusunun altında yatan ikincil duyguların bulunduğunu ifade eder. Suyun altında kalan bu gizli duygular birikip, sertleşip, katılaşınca buzdağının tepesindeki öfkeyi oluşturur. Diğer bir deyişle; kişinin öfkelenmesine neden olan aslında çoğu zaman fark etmediği başka duygularıdır. Örneğin üzüntü, merak, kıskançlık, suçluluk, yalnızlık, anlaşılamama, çaresizlik, umursanmama, haksızlığa uğrama vb. Öfkenin kaynaklarını ortadan kaldırmayı başarmak için buzdağının altındaki bu ikincil duyguların anlaşılabilmesi gerekir.

     
    Öfke kontrolü öfkelenmemek değildir, öfkemizi uygun şekilde yaşayabilmektir. Öfke kontrolünde asıl hedef; mağdur olmamak ve mağdur etmemek arasında denge sağlayabilmektir.

    Öfkenin Gerçek Kaynaklarına Odaklanmak:

     Öfke kontrolünde bu duygunun hissedilmesine neden olan faktörleri fark etmek çok önemlidir. Öfkelenen kişinin kendisine şu soruları sorması oldukça faydalı olacaktır:

    1-Öfkemi nasıl yaşıyorum? 
    -Öfkelendiğimde hangi duyguların etkisinde kalıyorum? 
    -Öfkelendiğimde aklımdan ne gibi düşünceler geçiyor?
    -Öfkelendiğimde bedenimde neler oluyor?
    2-Hangi durumlarda öfkeleniyorum? 

    -Öfke yaratan durumlar nelerdir? 
    3-Öfkelenmek benim için ne anlama geliyor?

    -Öfkenin anlamı ele alınır, herkes için farklı bir anlam ifade edebilir.
    4-Bu şekilde öfkelenmem pozitif ya da negatif ne gibi sonuçlar ne oluyor?

    -Sonuçlar kişisel değer taşır size göre yakacak olan bir sonuç karşınızdaki için zafer anlamı taşıyabilir.

    Öfkenin altındaki temel duygular fark edilmeli birincil duygular keşfedildiğinde onlarla başa çıkmanın daha sağlıklı yolları bulunmalı mesela kişiyi öfkelendiren birincil duygu haksızlığa uğramışlık olabilir, bu durumda kişinin hakkını araması için daha işlevsel yollar; açıkça talep etmek, karşısındakine sınır koymak vb. keşfedilmeli ve kullanılmalıdır. Amaç öfkelenen kişinin verdiği tepkileri yumuşatmak ve kişiye saldırganlıktan uzak şiddet içermeyen iletişim becerisi kazandırmaktır.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuğun doğumdan itibaren anne baba ile kurduğu ilişki, daha sonra diğer bireylere, nesnelere ve tüm yaşama karşı alacağı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur. Özellikle okul öncesi dönemde çocuğun yaşamındaki en etkili sosyalleştirme kurumunun da aile olduğunu ve çocuğun bu dönem içinde ağırlıklı olarak anne babayı taklit ederek ya da model alarak öğrendiğini düşünürsek; anne babanın çocuğun duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimindeki ya da kişilik gelişimindeki önemi tekrar gözümüzde canlanır. Başka bir deyişle anne babanın çocuğun küçük yaşından itibaren özgüven ya da temel güven duygusunun gelişiminde etkisi çok büyüktür.

    Güven-Güvensizlik ilk ne zaman oluşur?

    Gelişimsel olarak baktığımızda bebeğin 0-12 ay sonuna kadar olan dönem içinde güven ya da güvensizlik diye adlandırılan bir evreden geçtiği bilinir. Bu dönemde eğitim biçimi, çocuğun yetiştirilme şekli ve onunla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    1-3 Yaş Arası

    1-3 yaş arasındaki dönemde duygusal ve kişilik gelişimi belirgin olarak görülür. Özerklik evresi olarak tanımlanan bu dönem, çocuğun anne bağımlılığından uzaklaşıp ayaklar üzerinde durabildiği ve her şeyi keşfetmeye çalıştığı bir dönemdir. Bu dönemde eğer çocuk sürekli cezalandırılır ya da kızgınlık ifadeleri altında kalırsa ya da aşırı koruyucu bir ebeveyn tarafından bağımsızlaşmasına ya da keşfetmesine izin verilmezse eziklik hisseder ve utanç yaşar. Anne baba bu yıllarda çocuğun kendi kendine kontrol etme isteğini olumlu yönde etkilerse, izin verirse ve destekleyici olursa, çocuk özerklik içinde güven duygusu kazanabilir.

    3-5 Yaş Arası:

    Beş yaş sonuna kadar çocuk etrafındaki her şeyi bilmek ve incelemek ister. Merak ettiği konulardan biri de cinselliktir. Çocuğun bu amaçla yaptığı girişimlerin desteklenmesi, gerekli bilgilerin yaşına uygun olarak anlatılarak beslenmesi önemlidir. Diğer koşulda çocuk suçluluk duygusunu hissederek kaygı duymaya başlar.

    6-11 Yaş Arası:

    Daha sonraki 6-11 yaş evresinde çocuğun okula başladığı, anneden yoğun olarak ayrılarak yalnız kalmayı becermesinin gerektiği ayrıca bilişsel becerilerinin hayatındaki yeni önemli yetişkin yani öğretmeni tarafından da değerlendirildiği bir dönemdir. Bu dönemde sosyal başarı ve başarısızlıklarla karşılaşabilir. Akranlar tarafından kabul edilmek, akademik ve sosyal alanda iyi performans göstermek özgüveni artıran etkenlerdir.

    ANNE BABALARIN ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN YAPABİLECEKLERİ:

    • Küçük başarılar yakalaması için ona fırsat verin.

    • Kendi kararlarını vermesi için cesaretlendirin.

    • Fikirlerine saygı duyun.

    • Yaratıcılıklarını destekleyin ve cesaretlendirin.

    • Risk almalarını sağlayın.

    • Hata yapmalarına ve hatalarından ders almalarına izin verin.

    • Çocuğunuz ile davranışı arasındaki farkı ayıt edin. Davranışının hatalı olduğunu söyleyin, kendinin değil.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla karşılaştırmayın. Çocukların kendilerine ait geçmiş başarılı performanslarını kullanarak karşılaştırma yapılmalı. ”Her geçen gün daha iyisin.” ya da “Her gün bir öncekine göre daha iyi zıplıyorsun.”

    • Olumsuz yerine olumluyu vurgulayın. Her zaman çocuğa yapmaması gerekeni değil, yapması gerekeni söyleyin. Bu alışkanlık biraz pratikle kazanılabilir. ”Gürültü yapma” yerine, ”Biraz daha alçak sesle konuş” diyerek olumlu ifade kullanmış olursunuz. Böylece yalnızca olumsuz eleştiriyi azaltmış olmazsınız, aynı zamanda çocuğunuz kabul edilir bir davranışa yönelmiş olur.

    • Kayıtsız şartsız pozitif saygı: Çocuğunuzu sadece yaptıkları yüzünden değil var olduğu için sevdiğinizin ifadesini verin. Sıklıkla duymaya ihtiyaç duydukları mesaj: ”İyi ki varsın. Seni olduğun gibi seviyorum” dur.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeşlik üzerine farklı düşünceleri doğru yanlış demeden ele almak gerekir.

    1-Kardeşe sahip olmak çok güzel bir histir. İnsanın en yakın arkadaşı bile kardeşi gibi olamaz. Kardeş, küçükken en iyi oyun arkadaşı büyüyünce dert ortağıdır. Kardeş, tarif edilemeyen o güzel, güven veren bağdır.

    2- Tek çocuk olmak iyidir. Ailenin manevi ve maddi her şeyine tek başına sahip olmak demektir. Rahat ve iyi hissettiren bir hayatı mümkün kılar. Kardeş demek ortak demektir, kavga demektir. Tek olmanın avantajları daha fazladır.

    3- Kardeşe sahip olmak olumlu ve olumsuz olabilir. Kardeşin özelliklerine göre değişir. Anlaşamadığım bir kardeşim olmasındansa hiç olmaması daha iyidir. Kardeşlik; anlaşmaya, düşünce ve kişiliklerin uyup uymamasına bağlı olarak iyi veya kötüdür.

    4- Kardeşlik sadece kan bağı olarak görülmemelidir. İyi bir dost da kardeş sayılabilir. Çok iyi anlaştığım, çok sevdiğim insanların kardeşten bir farkı yoktur.

    Evet, kardeşlik üzerine düşünceler genel olarak yukarıdakiler temellidir. “Hangisi doğrudur?” sorusuna verilebilecek bir cevap yoktur. Neticede, hepimizin hayatta yaşadıkları, deneyimleri, bakış açısı farklı.

    Kardeşi olmadığı için üzülen ve keşke kardeşim olsaydı diyenler varken; kardeşi olup da hiç iletişimi olmayan, keşke olmasaydı diyenler de mevcut.

    Kardeşle ilgili psikolojide en çok karşılaştığımız konu kardeş kıskançlığıdır.

    Çocuğun sahip olduğu bir düzeni, alışkanlıkları vardır. Kardeşin gelmesi bu düzenin, alışkanlıkların değişmesi bozulmasıdır. Kardeş kıskançlığı, anne- babayı başka biriyle paylaşmak zorunda kalmanın verdiği öfke, üzüntü duygularıdır. İlginin, sevginin azaldığına inanma vardır. Kardeş rakip olarak algılanır. Zarar verme dürtüsü fazladır. Bunun yanında davranışlarda gerileme görülebilir. Konuşmanın daha küçük çocuk gibi olmaya başlaması, biberon-emzik isteme, altını ıslatma gibi tuvalet problemlerinin başlaması, emekleme, kardeşinin davranışlarını taklit etme görülebilir. Bunun altında ilgi bekleme vardır. Ben de küçüğüm benimle de ilgilenin mesajı verilir. Yaramazlıklar artabilir. Bu yaramazlıkların altında da dikkat çekme isteği; ben de buradayım, ben de varım mesajı vardır. Okul dönemindeki çocuklarda başarı düşebilir, akranlarıyla sorunlar yaşanabilir. Anne babanın sevgisini test etme girişimleri sergilenebilir. Çocuk açıkça kardeşini istemediğini, sevmediğini hatta ondan nefret ettiğini söyleyebilir. Kardeş kıskançlığının içinde anne babaya kızgınlık da vardır. Bir düzeye ve süreye kadar kardeş kıskançlığı normaldir.

    Kardeş kıskançlığının en yoğun olduğu dönem 2-6 yaş aralığıdır. Yedi yaş yukarısındaki çocuklar kardeş kıskançlığını yoğun olarak yaşamayabilirler. “Kardeşler arasındaki yaş farkı kaç olmalıdır?” sorusuna verilecek net bir cevap yoktur. Yaş farkı az olan kardeşlerde çatışmalar daha fazla olabilir. Ancak sosyal yönden (oyun arkadaşlığı, paylaşımlar vs.) avantaj sağlayabilir. Tabii ki bunda ailenin tutumu çok etkilidir. Aile, tutumuyla kardeş kıskançlığını söndürebilir de, yoğunlaştırabilir de.

    Bazı aileler kardeş kıskançlığı nedeniyle bebekle ilgilenemediklerini, büyük çocuklarını üzmekten ve olumsuz etkilemekten korktuklarını, ne yapacaklarını bilemediklerini, işin içinden çıkamadıklarını ifade ederler. Bir yandan çocuklarının durumu ile ilgili endişelenirler, diğer yandan da bebekleriyle gerektiği şekilde ilgilenemedikleri için suçluluk duyarlar. 

    Kardeşini kıskandığı için çocuklar suçlanmamalı, çocuklara kızılmamalıdır. 

    Kardeşle beraber çocuğun hayatında ve düzeninde oluşan değişiklikler en aza indirilmelidir. Kardeş doğmadan önce çocuğa kardeşi olacağı anlayacağı şekilde anlatılmalıdır. Kardeş sahibi olmanın olumlu yönleri vurgulanmalı, kardeşliği anlatan hikayeler anlatılmalı. Bebek için yapılan hazırlıklarda çocuğun da fikrinin sorulması (kardeşinin adını ne koyalım, hangisini alalım gibi) iyi olacaktır. Bebeğin doğumundan sonra anne çok yoğun ve yorgun olacağından büyük olan çocukla ilgilenme ve iş yükünü paylaşma açısından baba, anneanne, babaanne yardımı gereklidir. Çocuğa, aynı şeylerin onun bebekliğinde de yapıldığı, aynı sürecin onda da yaşandığı, onun bebekliğinin nasıl olduğu anlatılmalıdır. Çocukla ilgilenmek asla ihmal edilmemelidir. İlgide abartıya da kaçılmamalıdır (aslında biz seni daha çok seviyoruz, sen bizim için daha önemlisin gibi cümleler kurmak, her istediğini yapmasına izin vermek gibi) büyük çocuklara “sen büyüksün, ablasın, abisin o küçük deyip çocuktan sürekli anlayış beklenmemelidir. Bu durum çocukta öfkeye yol açar. “Artık beni daha az seviyorsunuz” gibi cümlelerle anne babaya gelindiğinde, bunun gerçek olmadığına çocuk ikna edilmelidir. Kardeşler arasında kıyaslama yapmak çok yanlıştır. Çocuğun yaşına uygun olacak şekilde kardeşiyle ilgili küçük sorumluluklar, görevler verilebilir. Sahiplenme ve kabullenme duygusunu geliştirir (kardeşin uyuyor mu bakar mısın gibi). Ancak ağır sorumluluklar, kardeşin bakımını üstlendirmek gibi durumlar yaşatılmamalıdır. Sonraki dönemlerde kardeşler arasındaki tartışmalarda anne baba taraf olmamalıdır. Çocuktan izin almadan eşyası alınıp kardeşine verilmemelidir. Çocukların farklı kendilerine özgü özellikleri ve kişilikleri olduğu unutulmamalıdır. Çocuklara maddi ve manevi adil ve eşit olunmalıdır. 

    Kardeş kıskançlığı patolojik bir hal aldığında çocuğun yetişkinliğinde kişilik bozukluğuna sahip olmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ciddiye alınmalıdır. Çocukta geçmeyen saldırganlık, hırçınlık, içe kapanma, gerileme davranışları varsa, çocuk başka bir çocuk haline geldiyse (olumsuz yönde), kardeş kıskançlığı çok yoğun yaşanıyorsa örneğin kardeşe zarar verme girişimleri olduysa mutlaka uzmandan yardım alınmalıdır. 

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Toplumumuzda son yıllarda çocuklar için kullanılan sıfatlardan biri de hiperaktif. “Benim çocuğum hiperaktif” ya da “bu çocuk hiperaktif” gibi yorumların çoğu yanlış yorumlardır. Çünkü her hareketli ya da yaramaz çocuk hiperaktif değildir. Aslında hiperaktivitesi olan çocuklara hiperaktif denir ve hiperaktivite bir psikopatolojidir; tam adı “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu”dur. Dikkat eksikliği ve hiperkativite bozukluğu, çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıklarındandır. Görülme oranı %4-8 arasındadır. Gün geçtikçe görülme sıklığı maalesef artmaktadır. Erkek çocuklarda daha fazla görülmektedir (3-4 kat). Sebepleri tam olarak henüz anlaşılamamıştır.

    Belirtileri şu şekildedir: Dikkat eksikliği için; detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar, dikkatini korumada sıkıntı yaşar, Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür, verilen yönergeleri izlemede güçlük çeker, Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker /organizasyon sorunu yaşar, yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz, eşyalarını kaybeder, dikkati kolayca dağılır, günlük işlerini unutur.

    Hiperaktivite ve dürtüsellik için; durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır, uzun süre oturmada sıkıntı yaşar, koşar ya da tırmanır, yerinde duramaz, sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar/ sakin bir biçimde, boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır,, motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir, çok konuşur, karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı verir, bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar, başkalarının sözünü keser.

    Bu belirtilerden altı ve daha fazla varsa mutlaka uzmana başvurmak gerekir. Bu belirtilerin sadece birden fazla ortamda görülüyor olması, en az altı ay boyunca sürmesi ve yedi yaşından önce başlamış olması gerekmektedir. Çocuktaki bozukluğun fark edilmesi ve uzman tarafından tanılanması genellikle okula başladıktan sonra öğretmenlerin aileyi yönlendirmesi ile olmaktadır. Bu konudaki bilgi düzeyi ve bilinçlilik son yıllarda artmıştır. Ancak hala çok geç fark edilme ve tedaviye başlama söz konusudur. Ne kadar erken tanılanıp, tedaviye başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınmakta ve çocuğun yaşadığı problemler aza indirilebilmektedir. Bu bozukluk kısa sürede geçen bir hastalık değildir. Ömür boyu sürme ihtimali yüksektir.

    Bu bozukluğa sahip çocuklar eğlenceli faaliyetlerde bulunurken, televizyon izlerken ve telefon/bilgisayar oyunları oynarken dikkatlidirler ve uzun süre oturabilirler. Bu durum aileleri yanıltabilmektedir.

    Bazı çocuklarda dikkat eksikliği baskındır, hiperaktivite görülmez. Bazen de hem dikkat eksikliği hem de hiperaktivite birlikte görülmektedir. Erkek çocuklarda ikisinin birden görülme olasılığı fazlayken, kız çocuklarda dikkat eksikliği baskın olan tip daha fazla görülmektedir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu derslerdeki başarıyı düşürür ve sosyal hayatta uyum sorunları yaratır. Belirtiler yaşla birlikte azalma gösterir. Ancak yetişkinlerde görülmez diye bir şey yoktur. Bu bozukluğun yanında öfke-saldırganlık, karşı gelme gibi davranış bozuklukları da görülebilmektedir. Tedavi edilmediğinde: Okul başarısında düşüklük, ileriki dönemde iş hayatında başarısızlık, sosyal ilişkilerde bozulma, madde bağımlılığı, şiddete eğilim, suça yönelme ve diğer psikolojik bozukluklar (depresyon, anksiyete, bağımlılık vb.) görülmektedir. Yapılan araştırmalar, bu kişilerde okulu bırakma, düzenli bir iş sahibi olamama, evliliklerinde problem yaşama, kaza geçirme ya da yapma olasılıklarının daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu nedenle bu bozukluğu ciddiye almak ve uzmanlara başvuruda bulunup doğru tedavinin görülmesi şarttır.

    Bu bozukluğa sahip çocuğu olan aileler, çocuğa anlayışla yaklaşmalıdır. Çocukların bu davranışları isteyerek yapmadıkları, ellerinden gelen bir şey olmadığını kabul etmek gerekmektedir. Ailenin olumsuz davranışları (bağırma, kötü sözler söyleme gibi), arkadaşlarının dışlaması, derslerde başarısız olması nedeniyle bu çocuklarda yetersizlik duygusu, özgüvende düşme ve depresyon gelişebilir. 

    Çocuk için günlük bir program yapılmalı, çocuğunuzun uyandığı, yemek yediği, okula gitmek için evden çıktığı ve yattığı saatlerin her gün belirli ve aynı olması sağlanmalı, çocuğu kalabalık alışveriş merkezleri gibi çok fazla uyarının bulunduğu ortamlardan mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışılmalıdır. Çocuğa yönergeler açık, kısa ve kesin şekilde verilmelidir. 

    Bu çocukların zekalarında bir problem olmamasına rağmen dikkatlerini toplayamadıkları için derslerden geri kalmaları, sınavlardan düşük notlar almaları çok muhtemeldir. İmkanlar dahilinde birebir eğitimle daha iyi öğrenirler. Ödev yaparken ya da ders çalışırken aralar verilmelidir., çalışma süreleri normalden daha kısa tutulmalıdır, küçük parçalara bölünmelidir. Okulda pencere kenarında oturmamaları, öğretmene yakın ön sırada oturmaları iyi olacaktır.

    Çikolata, şeker gibi gıdalardan, enerji veren abur cuburlardan uzak tutulmaları ve spor etkinliklerinde bulunmaları da faydalıdır. 

    Bu bozukluğun tedavisinde davranış değiştirme teknikleri, dikkat attırma çalışmaları, aile eğitimleri ve ilaç tedavisi etkili olmaktadır. Bu süreçte aile, uzman ve öğretmen işbirliği büyük önem taşımaktadır.

    Yapılan birçok araştırma göstermektedir ki 3-6 yaş arasında fazla televizyon izleyen, bilgisayar veya cep telefonuyla oyun oynayan çocukların dikkat ve öğrenmede sorun yaşama oranları daha fazladır. Bu nedenle küçük çocuklarımızın aktivitelerle, eğitici oyunlarla oyuncaklarla zamanlarını geçirmelerini sağlamalı, küçük kapalı mekanlarda/evlerde hareketsiz durmaları yönünde baskı yaparak enerjilerini atmalarını engellememeliyiz.

  • Çocuk Gelişiminde Oyun ve Oyuncak

    Çocuk Gelişiminde Oyun ve Oyuncak

    Çocuğun büyümesi ve sağlıklı gelişmesi için beslenme, sevgi, bakım ne kadar gerekli ise; oyun ve oyuncaklar da o kadar gereklidir. Birey, bilişsel ve davranışsal olarak birçok becerisini çocukluğunda oynadığı oyunlar içinde geliştirir.

    Oyun oynamak çocuğun hayatı tanıması yolunda hiç kimseden öğrenemeyeceği konuları kendi deneyimlerini oluşturarak öğrenmesidir.

    Oyuncakları, “gelişim basamakları boyunca çocuğun hareketlerine düzen getiren zihinsel, bedensel ve psiko-sosyal gelişimlerinde yardımcı olan hayal gücünü ve yaratıcı yeteneklerini geliştiren tüm oyun malzemeleridir” şeklinde tanımlayabiliriz.

    Oyun Çocuğa Ne Katar?

    Çocuk oyun sayesinde toplumla bütünleşir.

    Oyun esnasında duygu ve düşüncelerini açar.

    Çocuk oyun oynarken duygularını ve ihtiyaçlarını ifade edebilmekte ve bir çok sorununu da kendi başına çözebilme yeterliliği kazanmaktadır.

    Çocuklara deneme yanılma yolu ile problemlerine çözüm getirmelerine yardımcı olur

    Oyun çocukların belirli riskleri göze alma deneyimlerini arttırır.

    Toplum ve ahlak kurallarına uyum göstermeyi de oyun yoluyla öğrenir.

    Oyun Oynarken İzleyin

    Bir sorun yaşadığı düşünülen çocukları sadece oyun oynarken izlemek bile sorunun kaynağı hakkında önemli bilgiler edinmemizi sağlar. Çocuklar oyun oynarken son derece doğal, içten ve maskesizlerdir. O nedenle gerekli bütün bilgilere oyun oynarken izlemekle ulaşılabilir. Çocuk oyun oynarken hem yaşadığı sıkıntıları dışa vurur, hem çevresiyle ilişki kurmayı öğrenir, hem de sosyal ve toplumsal bir birey olmanın ilk adımlarını atmaya başlar.

     

    Oyuncakların Özellikleri

    Oyuncakların en önemli özelliği, çocuğun doğal yeteneklerini ortaya çıkarabilen ve bu yolla onun eğitimini de sağlayan malzemeleri olmalarıdır. Çocuğun oynarken öğrenmesini kolaylaştıracak ve yaratıcı yönlerine hitap edecek türde oyuncaklar olmasına dikkat edilmelidir.

    Oyuncakları oluşturan malzemeler de çok önem taşır. Küçük parçalardan meydana gelen oyuncaklar tehlikelidir. Çocuk yutabilir ya da boğulma riski yaratabilir. Aynı şekilde sivri köşeleri ya da keskin uçları bulunan oyuncaklar da yaralanmasına yol açabilir. Bir de oyuncağın yapıldığı malzemeler önemlidir. Sağlığa zarar vermeyen boya ve maddelerden yapılmış olup olmadığına özellikle dikkat etmek gerekir. Son günlerde bazı oyuncakların kurşun ve zehirli maddeler içerdiği iddiasıyla toplatıldığını duyuyoruz.

    Bilişsel Gelişiminin Desteklenmesinde Oyun ve Oyuncakların Önemi:

    Oyun ve oyuncaklar çocukların;

    Akıl yürütme, problem çözme, bellek gibi zihinsel süreçleri harekete geçirir.

    Düşünme ve kendi başına karar vermeyi öğretir.

    Görme, işitme, dokunma gibi duyuları destekler.

    Renk, sayı, şekil, büyük-küçük, uzun-kısa, mekânsal ilişkiler, zaman gibi kavramların gelişmesine neden olur.

    Materyallerin niteliksel ve niceliksel özellikleri hakkında bilgi edinmesini sağlar. (Oyun içinde oyun materyallerini değişik durumlarda kullanması, nesneleri bir kaba doldurup boşaltması)

    Gözlem, karşılaştırma ve sonuç çıkarma gibi zihinsel işlevleri yapmalarını kolaylaştırır.

    Benzerlik ve farklılıkları ayırt etmeyi, eşleştirmeyi, parça-bütün ilişkisini kurmayı, sıralama ve gruplama yapmayı öğretir.

    Ayrıca; zihinde canlandırma, yaratıcı düşünme yeteneklerini ve hayal gücünü geliştirir. Dikkatini bir noktaya toplamayı ve becerilerini organize etmeyi öğretir. 

    Dil Gelişiminin Desteklenmesinde Oyun ve Oyuncakların Önemi:

    Oyun oynayan çocukların, iletişim kurmak için dili kullanması gerekir. (Birden fazla kişiyle oynanıyorsa) Bu durum, çocukların akıcı ve ifade edici dil becerilerinin gelişimine katkı sağlar.

    Dil gelişimini desteklemek amacıyla hazırlanmış olan eğitici oyuncaklarla oynayan çocuklar, yeni sözcükler öğrenirler. Böylelikle bir durumu ya da bir olayı anlatma, soru sorma becerileri gelişir.

    Verilen görsel ya da sözel ipuçlarıyla; hikâye anlatma, hikâye oluşturma becerileri gelişir.

    Çocuk kendini ifade etme ve sözlü olarak ifade edilenleri anlamayı öğrenir.

    Sosyal ve Duygusal Gelişimin Desteklenmesinde Oyun ve Oyuncakların Önemi:

    Oyun ve oyuncaklar sayesinde çocuklar;

    Paylaşma, yardımlaşma, sorumluluk alma, işbirliği yapabilme, sırasını bekleme, kurallara uyma ve liderlik gibi sosyal becerilerini geliştirirler. (Bir arkadaş grubuyla oynama)

    En güçlü ve doğal dürtülerinden biri olan, saldırganlık dürtüsünü boşaltma olanağı bulurlar.

    Değişik sosyal rolleri deneme, duygularını dışa vurma olanağı bulurlar.

    Oyun sırasında mutluluk, sevinç, acıma, korku, kaygı, dostluk, düşmanlık, kin, nefret, sevgi, sevilme, sevme, güven duyma gibi birçok duygusal tepkiyi öğrendiği gibi; aynı zamanda bazı duygusal tepkilerini de kontrol etmeyi öğrenirler.

    Başladığı bir işi sürdürebilme, sonuçlandırma gibi becerilerini geliştirirler.

    Yönergelere uyma alışkanlığı kazanıp, başkalarına saygılı davranmayı ve dinlemeyi öğrenirler

    Psiko-Motor Gelişimin Desteklenmesinde Oyun ve Oyuncakların Önemi:

    Oyun ve oyuncaklar çocukların;

    El ve parmak kaslarını etkili olarak kullanabilmesini, el-göz koordinasyonu gibi becerilerinin gelişimini kolaylaştırır.

    Kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir.

    Merakının giderilmesine ve tatmin olmasına yardımcı olur. (Çocuk oyuncağı kırarak, bozarak, tekrar bir araya getirmeye çalışarak merakını giderir. Bozup, yeniden yaptığı oyuncaklar sayesinde yaratıcılığını geliştirir.

    Hangi Yaş Döneminde Hangi Oyuncak

    2-3 Yaş

    2-3 yaşından itibaren çocuklar çevrelerinde yaşadıkları günlük olayları dramatize etmeye başlarlar. Bu nedenle, bu dönemdeki çocuklar için en uygun oyuncaklar onların dramatik oyunlarında kullanabilecekleri değişik boyutlardaki bebekler, çeşitli kuklalar, oda takımları, mutfak malzemeleri, marangozluk, temizlik malzemeleri (kürek, süpürge), bahçe aletleri (çapa, tırmık, kürek), hayvan seti, ulaşım seti (tren yolu, köprü, demiryolu), doktor araç gereçleri, en uygun oyun malzemeleridir. Yine bu dönemde kum ve su çocukların en çok sevdikleri oyun malzemeleridir ve çocuklar bu yaşlarda, kovaya kum doldurup boşaltmaktan, kumu su ile karıştırıp harç yapmaktan çok büyük zevk duyarlar.

    3-4 Yaş

    3-4 yaşlarında çocukların motor gelişimlerinin artması ve hareketlerinin daha da düzenlenmesiyle çocuklar inip çıkmaktan, üç tekerlekli  bisiklete binmekten ve tırmanmaktan çok hoşlanırlar. Bu dönemde sallanan at, pedallı araba, tekerlekli bisiklet, yük arabası ve salıncak seti en uygun oyun malzemelerindendir. Yine bu dönemde sökülüp takılabilen veya bozulup- yapılabilen oyuncaklarla, küçükten büyüğe doğru dizilebilen küpler, bloklar, inşaat malzemeleri çocuklar tarafından en çok tercih edilen ve sevilen oyun araçlarıdır.

    4-6 Yaş

    4-6 yaşlarında çocuklar açık hava oyunlarının yanı sıra masa başı faaliyetlerinden de büyük zevk alırlar. Boyama, kesme, yapıştırma, resim yapma, artık materyallerle şekiller yapma ve parçalı bilmeceleri birleştirmeyi çok severler. Bu dönemde çocukların algılama, hatırlama,parçalara ayırıp birleştirme, yanılma, düzeltme, yeni yorumlar ve çözümler getirme yetenekleri de gelişir.

    Çocukların masa başı etkinliklerinde bloklar, kalemler, kağıtlar, boyalar, boya fırçaları, tutkal, makas, düğmeler, boncuklar ve ayrıca eşleştirmeli oyuncaklar, resimli dominolar, resimli tombalalar ve resimli küpler, yap-bozlar en sevilen oyuncaklar arasındadır.

    6 Yaş

    6 yaşında hayali oyunların en dorukta olması nedeniyle evcilik, bakkalcılık, doktorculuk oyunları ve bu döneme uygun bebekler, evcilik ve doktorculuk setleri, marangozluk aletleri, kuklalar, temizlik ve mutfak setleri, bahçe aletleri, hayvan setleri, dükkanlar çocuklar tarafından en fazla tercih edilen oyun malzemeleridir.

    Bu dönemde çocukların top oynamak, ip atlamak, tırmanmak, yüzmek gibi bedensel hareketlerden ve açık hava oyunlarından çok fazla hoşlanmaları nedeniyle ip, top, ip merdiven, kızak, kayak ve paten gibi oyun malzemeleri tercih edilebilir.

    Okula Başlayınca

    Çocuk okula başlayınca oyuncak ve oyun ihtiyacının sona erdiği düşünülmemelidir. Çocuk için oyun ve oyuncak kendi başına bir amaç değil, birçok amaç için kullanılabilen bir araçtır. Bu nedenle oyunlar ve oyuncaklar boş zaman faaliyeti olarak değil; çocuğun zamanının büyük bir bölümünü alan, ciddi bir uğraş olarak nitelendirilmelidir.

    Gelişim Alanlarına Göre Oyuncakların Sınıflandırılması 

    1. Büyük Kas Gelişimi için Oyun Araçları

          Üç tekerlekli bisiklet

          Çeşitli boylardaki arabalar

          Kayma, tırmanma, sallanma oyuncakları

          Tahterevalli

     

    2-Küçük Kas Gelişimi için Oyun Araçları

          Mum boya, renkli kalem, keçeli kalem, kağıt

          Kağıt makası

          Yapıştırıcı

          Legolar, birleştirme oyuncakları, parçalı bulmacalar

    3. Kurgu Oyuncakları

          Küpler, bloklar

          Tahta otomobil ve kamyonlar

          Kum havuzunda oynanmak üzere sert plastikten hayvanlar ve insanlar

          Tahta veya plastik hayvanlar

          Bebekler

          Eklemeli oyuncaklar

          Birbirine geçme vagonlu tahta trenler

     

    4. Yaratıcı Düş Gücünü Geliştiren Oyuncaklar

          Kukla sahnesi

          El kuklaları

          Parmak kuklaları

          Bez bebekler

          Çeşitli giysiler, yetişkin süs eşyaları

          Doktor araçları, telefonlar, bebek arabaları

    5. Evcilik Oyuncakları

          Ocak, musluk, buzdolabı

          Yemek ve çay takımları

          Bebekler ve bebek evi

          Çocuk boyuna uygun yatak, sandalye ve masalar

    6. Yaratıcı Sanat için Malzemeler

          Mum boya, pastel boya, renkli tebeşir ve keçeli kalemler

          Kil

          Plastrin

          Suluboya, parmak boya, toz boya

          Fırçalar

          Kağıtlar

          Artık kumaşlar, kağıtlar, ip, yün, talaş, yumurta kabuğu ve yapıştırıcı

          Baskı kalıpları (makara, havuç, patates, tahta, yaprak gibi)

     

    7. Çocuğun algı ve Kavramasını Geliştirecek Uyarı Araçları

              7.1. Okuma konuşmayı geliştirecek uyarı araçları

          Tahtadan harf ve sayılar

          Mıknatıslı harf ve sayılar

          Zımpara kağıdından pazen kaplı tahtaya yapışabilecek harf ve sayılar

          Harf ve sayıları içeren lastik mühürler e- Üzerine basit sözcüklerin yazılacağı

          büyük karton fişler

          Çeşitli eklemeli bulmacalar

          Dominolar

          Tamamlama, karşılaştırma oyunları

          Karatahta

             7.2. Matematik ve Sayılar

          Renkli çubuklar

          Mozaik geometrik şekiller

       Tahta oyuncak saat veya saati öğretecek tahta küpler

          Matematik kavramını geliştirecek oyunlar

              7.3. Doğa Bilimleri

        Mıknatıs

        Karınca yuvası

        Ayna

        Taş, yaprak, deniz kabuğu, kuru bitki ve sebze koleksiyonu

          Doğa ile ilgili çocuk kitapları ve plaklar

     

    8. Müzik ve Dans Araçları

          Ritm araçları ( tef, davul, trampet, flüt, zil, çan, çıngırak

          Plak ve CD’ler

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık, sevilen birinin başkası ile paylaşılmasına katlanamamaktır. Yaşamın her döneminde görülebilir ancak çocuklukta biraz daha yoğun yaşanabilir. Doğal, evrensel ve insanı oldukça mutsuz eden bir duygudur. Önemli olan ne boyutta yaşandığıdır.

    Çocuk, herkesin kendisinden daha iyi olduğunu ve kendisinin herkesten daha az sevildiğini düşünmeye başlar. Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve davranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir.

    ‘Annem babam beni eskisi kadar sevecek mi?’,

    ‘ Ya kardeşimi benden daha çok severlerse’,

    ‘Benden daha çok onunla ilgilenirlerse’,

    ‘Ben yine eskisi gibi annem ve babamla yalnız olmak istiyorum’ gibi çeşitli düşünceler kardeş kıskançlığının temelini oluşturmaktadır.

    KISKANÇLIĞI ANLAYALIM

    “Bir gün çok sevdiğiniz eşinizin eve hiç tanımadığınız birisiyle geldiğini hayal edin. Eve getirdiği yeni kişinin kadının ya da erkeğin bundan sonra sizinle yaşayacağını söylediğini düşünün.

    Sizi eskisi kadar sevdiğini söylemesine rağmen, zamanının çoğunu onunla geçirmeye başlarsa ne yapardınız? Üstelik o kişinin onun ilgisine muhtaç olduğunu söylerse… Bu hoşunuza gider miydi?

    Hayatınıza giren bu yeni kişi hakkında ne hissederdiniz? Eşinizi onunla paylaşmak ister miydiniz? Onu kıskanır mıydınız?”

    Kardeş kıskançlığı da işte böyle bir durumdur ve okul öncesi dönemde karşılaşılan en yaygın sorunlardan biridir. Bir sorun olarak algılanmakla birlikte aslında çocuklarınızın kardeşlerini kıskanması, onların anne babalarını çok sevmelerinden kaynaklanan normal bir duygudur. Bu durumda önemli olan çocuğun bu duyguyla nasıl başa çıktığı ve anne babanın onun bakış açısından olaya bakabilmesidir.

    Kıskançlığın en büyük nedeni; büyük kardeşin en değerli varlığını, anne babasını, kardeşiyle paylaşamamasıdır. Fakat kıskançlık sadece büyük ya da ilk çocuklarda gözlemlenen bir durum değildir. Küçük kardeş de büyüdükçe, büyük kardeşin becerileri karşısında kendini yetersiz bulur ve ona tanınan ayrıcalıkların farkına vararak kıskançlık duymaya başlar.

    KISKANÇLIĞIN NEDENLERİ

    Kıskançlık, temelde güvensizlikten kaynaklanır. O ana kadar kendine yöneltilen ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltilmesinden doğan rahatsızlık en temel nedendir. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması çocukta, kardeşe karşı gibi görünen ama aslında anne babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir.

    Çocuk kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlar. Kıskançlıkta rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.

    Cinsiyete göre de bazı farklılıklar yaşanabilir; çocuk kız ve doğan kardeş erkek ise, ana-babanın kendi cinsiyetinden hoşnut olmadığını düşünebilir. Ailelerin cinsiyete ilişkin görüşleri varsa ve bunu yansıtıyorlarsa, cinsiyete göre kıskançlık yaşanması kaçınılmaz bir durumdur.

    Dışarıdan insanlar ve akrabalar da çocukta bazı olumsuz düşüncelerin doğmasına neden olabilirler. Kendisinden büyük bir kız kardeşi olan çocuğa saçlarının neden ablası gibi kıvırcık olmadığını sormak, abla ya da kardeşinin boyunun onu yakaladığını ve yakında onu geçebileceğini söylemek (sanki bunlar kötü bir şeymiş gibi) hem gereksiz hem de olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çocukların birbirleriyle rekabete girmelerini, kızgınlık duymalarını sağlayabilir.

    BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Sevilmediği düşüncesiyle anneden tamamen uzaklaşır, içe kapanır, yemek yememeye ve zayıflamaya başlayabilir.

    Kâbus gördüklerini, çişlerinin geldiğini bahane ederek ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar. Altını ıslatma, parmak emme gibi davranışlarla önceki gelişim evresine gerileme görülebilir.

    Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olurlar. Huzursuz bir görünümleri vardır, sakinleşmekte zorlanır ve kimi zaman çevrelerindeki insanlara öfkeli davranabilirler. Kendine ya da eşyalara yönelik saldırgan davranışlarda bulunabilirler.

    Evden ayrılmayı reddetmeyle birlikte (Ör: okula gitmek istememe) baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler, (emin olmak için fiziki muayene yaptırılmalıdır) huzursuzluk, isteksizlik ve diğer stres belirtileri sık sık gözlenebilir.

    Artık eskisi kadar sevilmeyeceği korkusu daha anne hamileyken başlayabilir. Son aylarda annenin yorgun, isteksiz ve yeni gelecek kardeşin hazırlıkları ile uğraşıyor olması çocuğun huysuzlaşıp, anneden ayrılmak istememesine neden olabilir.

    Bazı çocuklar kıskançlık duygularını açıkça ortaya koyarak kardeşine vurma, onun oyuncağını kırma, “ondan nefret ediyorum” deme gibi davranışlar gösterirken bazıları da bu duygularını bastırır ve aşırı sevgi gösterir, bu davranışın altında çoğu zaman ana-babanın sevgisini kaybetme, tepki görme korkusu yatar.

    Anne babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olamama yaşanabilir.

    HAMİLELİĞİNİZLE İLGİLİ ÇOCUĞUNUZU BİLGİLENDİRİN!

     

    Konunun asıl önemli noktası bu dönemdir. Annenin hamile olmasıyla beraber evde bir telaş başlar. Özellikle üç yaşındaki çocuklar durumu sezerler. Ne olduğunu tam olarak algılayamamakla beraber evde ve aile üyelerindeki davranış değişikliklerini fark ederler. Fark etmeleriyle beraber özellikle anneye karşı ciddi bir kapris başlayabilir. 

    Durumun belirsizliğini gidermeniz, çocuğunuzdaki kafa karışıklığını da yok etmesi bakımından son derece önemli ve gereklidir. Ancak önerimiz; hamileliğinizin 4-5 ayını doldurmadan söylemeniz yönünde. Durumu daha erken fark eden ileri yaşlardaki çocuklar için elbette bu kadar beklemenize gerek yoktur, ancak 9-10 yaş altındaki çocuklar için çok aceleci davranmamanız yararlı olur. Zira bu dönem bilindiği gibi dokuz aylık uzun ve yorucu bir dönemdir. Eve yeni kardeş geleceğini öğrenen çocuğunuz, (özellikle okul öncesi yaşlardaki çocuklarda zaman kavramı henüz oturmadığından) bebeğin doğumuyla ilgili olarak sizi bunaltacak kadar çok soru soracaktır. Hatta bebeğin ne zaman doğacağına dair bitmez tükenmez sorulardan nefes alamaz duruma bile gelebilirsiniz. O nedenle mevsimsel döngülere vurgu yaparak çocuğunuzun anlayacağı bir dille, doğuma dair bilgi verebilirsiniz. Örneğin; kar yağmaya başlayınca ya da ağaçlardaki yapraklar dökülünce, kısa kollu kıyafetlerimizi giymeye başlayınca, çiçekler açınca gibi…

     

    BEBEK EVE GELİNCE NE YAPMALI?

    Uzun süre boyunca beklenen bebek eve gelince evdeki çocuğunuzun tepkileri iyice netleşir ve aslında bu tepkiler sürekli bir değişkenlik gösterebilir. İlk başlarda son derece ılımlı davranan çocuğunuz, bütün ilginin bebeğe yönelmiş olmasından dolayı rahatsızlık duyarak aşırı tepkiler verebilir, ciddi kıskançlık duyguları yaşayabilir.

    Bazı çocuklar çok belirgin olarak tepkilerini belli ederlerken, bazıları oldukça sessiz ve sakin bir tavır sergileyerek aileyi şaşırtabilirler. Zaman zaman anneye çok olumlu yaklaşarak, bebekle ilgili olarak anneye yardımcı olmaya çalışırlar. Burada çok dikkatli davranmanız gerekir. Çünkü sessiz kıskançlık çok tehlikelidir ve küçük bebek tehlikeli durumlarla karşılaşabilir. Büyük kardeşin duygularını doğru anlamak ve onunla sıklıkla konuşarak sevginizi daha çok paylaşmanız çok önemlidir. Aksi halde büyük kardeşin, kardeşini severken yanlışlıkla canını yaktığını, kucağından düşürdüğünü görmeniz mümkündür ve elbette bu davranışlar yanlışlıkla değil, bilerek yapılan kazalar olabilir.

     

    ANNE-BABA NELER YAPMALI?

    Öncelikle rahatlayın, çocuklar etraflarındaki yetişkinlerin davranışlarından etkilenirler. Büyük çocuğunuzun kardeşine nasıl tepki göstereceği konusunda endişeliyseniz çocuğunuz da gergin olacaktır.

    Çocuğa somutlaştıramayacağı sözler söylemeyin. “Sakın endişelenme seni de bebek kadar seveceğiz” cümlesi iyi niyetli olsa da çocuğun anne babanın sevgisi için kardeşle yarışmasına yol açar.

    Hamilelik döneminde babası ya da başka bir aile üyesi (anneanne, babaanne) büyük çocuğun bakımıyla ilgili yemek yedirme, banyo yaptırma, uyutma gibi işlere başlayabilir. Böylece anne hastanedeyken ya da bebekle meşgulken çocuk kendini ihmal edilmiş hissetmez ve yaşantısının değiştiği fikrine kapılmaz.

    Anne baba aralarında iş bölümü yaparak, anne yeni bebekle ilgilenirken babanın diğer çocukla ilgilenmesi çocukta kendisiyle de ilgilenildiğini hissetmesini sağlar.

    Kıskanan çocukla mümkün olduğunca nitelikli zaman geçirilmeye çalışılmalı, daha önce yapmaktan hoşlandığı alışkanlıklarını gerçekleştirmesine olanak verilmelidir. Yeni gelen kardeşle birlikte önceden gerçekleşen oyun parkına gitme, akşam yemeğinden sonra hikâye okuma gibi etkinlikler birden bire son bulmamalıdır. Bu sayede çocuk statü kaybına uğramadığını fark ederek özgüvenini yitirmeyecektir.

    Yeni doğan bebeğe aşırı sevgi gösterisinde bulunmak yerine, var olan sevgiyi ilk andan itibaren paylaştırabilmeyi hedeflemek daha doğru olacaktır. Bebeğe sevgi gösterdikten hemen sonra panik içinde çocuğa da aynı şeyi yapmaya çalışmak doğallığın kaybolmasına ve çocuğun kendisinin zorla sevildiği gibi yanlış bir fikre kapılmasına neden olacaktır.

    En iyi niyetli misafirler bile sadece bebekle ilgilenip büyük çocuğu unutma eğilimi içindedirler. Yakınların yalnızca bebekle ilgilenmemelerini, büyük çocuğa da alışık olduğu tarzda ilgi ve sevgi göstermelerini söylemek, “Kardeşin doğunca senin pabucun dama atıldı” gibi sözler söylememeleri konusunda uyarmak işe yarayacaktır.

    Bebek için söylenen “Ne kadar yaramaz, sürekli ağlıyor ve beni yoruyor oysa ben seni daha çok seviyorum” gibi bir cümle çocuk tarafından inandırıcı bulunmayıp, tam tersine onu kandırmayı istediğiniz inancı verebilir. Bu da en başta çocuğun size olan güvenini zedeleyecektir.

    Bebeğe sürekli “bebek” demek yerine doğrudan adını söylemeye başlamak bebeğin bir nesne değil de canlı bir varlık olduğunu anımsatacaktır. · Bebeğe “benim” değil “bizim” diye başlayarak hitap etmek ve “Sessiz ol, kardeşin uyuyor” gibi sözlerle çocuğun yaşantısını bebeğe göre ayarlamak kıskançlığı tırmandıracaktır.

    Aşırı kaygı içeren tavırlarla çocuğu bebekten uzaklaştırmaya çalışmak, yapılabilecek en büyük hatalardan biri olacaktır.

    Kıskanmasın diye çocuğa aşırı hoşgörü göstermek durumu kötüleştirecektir. Örneğin, önceden yalnız yatan çocuğun anne babasıyla yatmasına izin verilmemelidir. Çocuğa kıskanmasın diye gösterilen aşırı ilgi, bu sefer de kardeşinin onu kıskanmasına neden olabilir.

    Bebeğe zarar vermesine izin verilmeyeceği kesin bir dille anlatılmalıdır

    Çocuk kardeşinin canını yaktıysa, görünüşte çok kötü olan bu davranışın gerçekte bebeğe zarar vermek için değil, bir parça düşmanlık içeren bir incelemeden başka bir şey olmadığını bilin. Burada önemli olan aşırı tepki göstermemek, kibarca reaksiyon gösterip sinirlenmeden (yoksa sizi sinirlendirmek için bu davranışı tekrarlayabilir) uyarıda bulunmaktır. Çocuk mesajı alsa da almasa da iki kardeşi yalnız bırakmamak doğru olacaktır. (Beş yaşına gelene kadar çocuklar zarar verip vermediklerini kavrayamazlar.)

    Kardeşe yönelik olumsuz duyguları reddedip, önemsememek yerine, onları kabul edip, tanımaya çalışın; “Anne, hep bebekle ilgileniyorsun.” diyen çocuğa “Hiç de değil, daha biraz önce sana kitap okumadım mı?” demek yerine, “Bebeğe bu kadar zaman ayırmam pek hoşuna gitmiyor.” diyerek “Hayır, hiç hoşuma gitmiyor.” demesini ve duygularını ifade etmesini sağlayabilirsiniz.

    Kardeşler arasındaki karşılaştırmalardan kaçının. Ancak çocuğun da bir zamanlar küçük bir bebek olduğu, aynı bakım ve özenin kendisine de gösterildiği çocuğa anlatılabilir. Çocuğun küçülmüş giysileri, bebeklik fotoğrafları gösterilerek, o bebekken yaşanan anılardan ve onun sevimli hallerinden bahsedilerek kendini daha iyi hissetmesi sağlanabilir.

    Kardeşiyle ilgili karışık duyguları olan çocukların konu edildiği öyküler anlatmak, anne ya da babanın kendi kardeşiyle ilgili ilk hislerini paylaşması, çocuğun duygularını anlaması ve ifade etmesinde fayda sağlayabilir.

    Kardeşini sevmek zorunda olduğu söylenmemeli, “Sen artık ablasın” diyerek, yaşının üzerinde olgunluk bekleyip onun da hala çocuk olduğu unutulmamalıdır.

    Sevginizin eşit olduğunu göstermeye çalışmak yerine; her çocuğa, birbirinden ayrı olarak, sadece kendisine özel bir sevgi duyulduğunu göstermek daha doğru olacaktır.

    Eşit zaman ayırmaya çalışmak yerine, her çocuğa kendi gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Bebeğin henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar küçük olduğunu dolayısıyla daha çok ilgiye ihtiyacı olduğunu belirtilmelidir.

    Her şeyin eşit olmasına değil, adil olmasına çalışılmalıdır. 

    Kardeşinin giyebileceği, ona küçük gelen giysileri ve oynayabileceği oyuncakları beraber ayırmak işe yarayabilir, fakat vermek istemediği şeyler konusunda onu zorlanmamalıdır. Kendine ait sevdiği bir şeyin kardeşine verilmesi çocuğu üzebilir ve kıskançlığını arttırabilir.

    Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bunun için bütün ailenin birlikte yapabileceği, gezinti, piknik, alışveriş, film izleme gibi etkinliklere yer verilmelidir.

    Anne-baba çocukla mümkün olduğu her fırsatta birebir iletişime geçerse, birlikte ortak faaliyetlerde bulunurlarsa, çocuğa kardeşiyle ilgili ve evle ilgili küçük sorumluluklar verilirse çocuk kendini hala güvende ve hala sevilen, önem verilen bir kişi olarak hissedecektir.

    Kardeşler arasında kıskançlık hissettiğinizde onları birbirinden uzaklaştıracak değil, yakınlaştıracak ortamlar yaratın.

    Çocukların kavgalarında hakem rolünü almayın. Ana babalar çocukların tartışmalarına katıldıkları zaman çocukların her biri ana babasının diğerinin tarafını tuttuğunu düşünür. Bu da rekabetin yoğunlaşmasına yol açar. Büyük kardeş ana babanın koruyucu desteğini sağlayabilen küçük kardeşten nefret eder. Ana baba ne kadar yansız olmaya çalışsa da işe yaramaz bu nedenle kardeşler anlaşmazlıklarını kendileri çözmelidir. Fiziksel şiddetin olmadığı durumlarda ana babanın araya girmemesi sorunun çözümünü kolaylaştırır.

    Kim başlattı sorusunu sormaktan kaçınılmalıdır. Çünkü olayı kimin başlattığını öğrenmeye çalışmak çocukların birbirini suçlamasına neden olur. Her bir çocuğun kavganın çıkmasında aynı derecede suçlu olmasından yola çıkarak sonuçlarına eşit şekilde katlanmaları sağlanmalıdır.

    Kardeş kavgasına neden olan zaman ve ilgi konusu ortadan kaldırılamayacağına göre çocuklara kavga etmeyin demek çok etkili değildir. Bunun yerine çocuklar iyi geçinme konusunda yüreklendirilmelidir. Ne kadar iyi anlaşıyorsunuz gibi cümleler çocuğu yüreklendirir ve sizin övgünüzün hakkını vermeye yönlendirir. Ayrıca çocuğun daha çok küçükken paylaşmayı öğrenmeye başlaması kardeşi olduğunda çok fazla bocalamasını engelleyecek, paylaşamamaktan doğan çatışmaları azaltacaktır.

    Kardeşler arasındaki kıskançlık ve geçimsizlik ne kadar yoğun olursa olsun birbirlerinden ayrı kaldıklarında çok özlerler. Bu durum, ilişkilerinin bazen çok bozuk olduğunu düşünseniz de aslında birbirlerini çok sevdiklerini açıklar.

     

    Bütün bunlarla beraber bazı ipuçlarını hatırlamanızda fayda var:

    Öncelikle hamilelik döneminizde ve sonrasında büyük çocuğunuza ilgili davranmayı ve dokunmayı, konuşarak, paylaşarak, bolca zaman ayırarak sevgi gösterilerinde bulunmayı ihmal etmeyin. Bu hediye almak, para harcamak demek değildir.

    Büyük çocuğunuza, kardeşini çok seveceği şeklinde duygusal yönlendirmelerdeki mesajlar vermekten kaçınmalısınız. Çocuğunuz zaman geçtikçe, kardeşiyle vakit geçirdikçe sevgisi de gelişecektir.

    Kardeşinin bakımı konusunda, ona ninni söylemek, biberonunu tutmak, bezini getirmek, banyosunda su dökmek gibi faaliyetlerde mutlaka çocuğunuza da görev verin.

    Bebeğin doğumu ve hamilelik süreci zaten son derece kafa karıştırıcı bir düzen değişikliğidir. Dolayısıyla başka bir değişikliğe gidilmemeli.

    Bebekle ve kendisiyle ilgili fiziksel karşılaştırmaları asla yapmayın: “Bak kardeşin ne kadar çirkin, onu geri verelim mi? Onu başkaları alsın mı?” gibi cümleler kurmayın.

    Alınacak malzemeleri ve bebeğin ismini birlikte konuşmanız, onun da fikrini almanız ve hatta mümkünse alışverişe birlikte çıkmanız çok önemlidir.

    Çocuğunuzla konuşarak duygularını anlamaya çalışmanız gerekir. Ancak bu şekilde kardeşi hakkındaki düşüncelerini anlayabilir ve önceden bazı tedbirler alabilirsiniz.

    Çocuğunuzun anlattığı hiçbir duygu ya da düşünceyi kınamadan, eleştirmeden ve kızmadan onu anlamaya çalışmanız en sağlıklı tutum olacaktır.

    Sonuç olarak kardeşler arasında oluşacak sevginin ve yardımlaşmanın temeli sağlıklı aile tutumlarıyla inşa edilebilir. İlk aylarda bazı sorunların olması normaldir, ancak sevgi ve ilgi dolu bir aile ortamıyla aşılamayacak sorun yoktur.

  • Çocuğa Sorumluluk Kazandırma

    Çocuğa Sorumluluk Kazandırma

    Sorumluluk bilinci, aşamalı olarak gelişen bir beceridir. Hayat ile ilgili öğrenilen tüm diğer beceriler gibi, sorumluluk sahibi olmak için de pratik yapmak gerekir. Sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babanın; yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve çocuğun gösterdiği olumlu davranışları pekiştirmesi gerekir. Ailede sorumluluk bilincini kazanmayan çocuğa ileri yıllarda bunu kazandırmak çok zor bir iştir.

    Özellikle şehirli modern çekirdek ailelerde çocuklar sorumluluklarıyla çok geç yaşta karşılaşmaktalar. Örneğin; Dört yaşında bir çocuk çorbasını çok rahat kendi içebilir. Ama dökme ihtimali vardır. Bununla beraber çocuklar genellikle annelerinin sabrını taşıracak kadar yavaş yerler. Çocuğun etrafı kirletmesini istemeyen ve bir an önce yemek faslını bitirmesini ve sofrayı toplamayı düşünen anne çocuğa yemeğini yedirdiğinde bilinçaltına verdiği mesaj: “Ben yemeğimi kendim yiyemem, annem yedirir. Yemeği yiyecek beceriye sahip değilim.” dir.

    ÇOCUĞA SORUMLULUK DUYGUSU NASIL KAZANDIRILIR?

    Anne-babalar için çocuklarının sorumluluk sahibi olması, daha çok okul hayatı ile birlikte gündeme gelir. Eşyalarına sahip çıkmak, ev ödevlerini yapmak, ders çalışmak bir çocuğun sahip olması gereken en temel sorumluluklardır. Ancak küçük yaştan itibaren sorumluluk bilincini geliştirmek için fırsat verilmemiş çocuğun, sorumluluk bilincini geliştirmek için okul yıllarını beklemek, anne-babaların hayal kırıklığı yaşamalarına neden olabilir.

    Oysa küçük yaşlardan itibaren, çocuğun döküp saçacağını bile bile ona kendi başına yemek yemesine fırsat tanıma, döktüğü oyuncaklarını toplamasını bekleme, kendi odası ve yatağını kabullenmesini sağlama sorumluluk alma sürecinde çocuğu cesaretlendirir ve olumlu yol kat etmesini sağlar.

    YAŞINA UYGUN GÖREVLER VERİN

    Çocukların 2 ve 4 yaş arası alabilecekleri sorumluluklar

    Sofrada tek başına yemeğini yemek,

    Tek başına uyumak,

    El – yüz temizliğini yapabilmek,

    Dişlerini fırçalamak,

    Yardımla giyinmek ve soyunmak,

    Kirli kıyafetlerini sepete atmak,

    Kıyafet seçimi, hazırlanacak yemek, gezmeye gidilecek yer gibi konularda karar sürecine katılmak,

    Oyun oynarken nerede olacağını anne babasına söylemek,

    Oyuncaklarını toplamak,

    Oyuncaklarını korumak,

    Kitap, dergi ve gazeteleri yerine kaldırmak,

    Anne babaların basit getir götür işlerini yapmak,

    Yemek masasına peçete ve kırılmayacak malzemeleri koymak

     

    Çocukların 5 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Eşyalarına iyi bakmak,

    Temiz kıyafetlerini çekmeceye ya da dolaba yerleştirmek,

    Üzerinden çıkardığı kıyafetleri katlayabilmek ve dolabına kaldırmak,

    Saçlarını taramak,

    Yemeğini yedikten sonra tabağını kaldırmak,

    Basit yiyeceklerin hazırlanmasına yardım etmek,

    Oyuncaklarını toplamak

     

    Çocukların 6 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

     Tek başına giyinip soyunmak,

    Sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmek,

    Yanlışlıkla döktüklerini toplamak,

    Evin toplanmasına yardım etmek,

    Çiçekleri sulamak,

    Sebzeleri yıkamak,

    Kendi ayakkabılarını bağlamak

     

    Çocukların 7 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Çantasını hazırlamak,

    Ödevlerini yapmak,

    Kitaplarını korumak,

    Televizyon izleme saatine uymak,

    Alışverişe yardım etmek

     

    Çocukların 8 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Hatırlatmadan öz bakımını yapmak,

    Yardım almadan banyo yapmak,

    Yardım almadan kurulanmak,

    Odasını toplamak,

    Odasını, dolabını, yatağını ve çalışma masasını düzenli tutmak,

    Okuldan gelen mesajları anne babasına iletmek,

    Dersleriyle ilgili sorumlulukları almak, kimseye söylemeden derslerini düzenli bir şekilde yapmak

     

    Çocukların 9 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Peçeteleri katlayıp masayı tam olarak hazırlamak,

    Kimse söylemeden okul giysilerini değiştirmek,

    Basit bazı tarifleri yemek tariflerini okuyup yemek yapımında yardımcı olmak,

    Kardeşleri varsa onlarla ilgilenmek (yemek yemesine, giyinmesine yardım etmek vb.),

     

    Çocukların 10 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Kendi yatak çarşaflarını değiştirmek,

    Çamaşır makinesini çalıştırmak,

    Yardım almadan bulaşık makinesini yerleştirmek ve çalıştırmak,

    Listelenmiş malzemeleri bakkaldan kendi başına almak,

    Kendi randevularını (dişçi, antrenman gibi) takip etmek,

    Doğum günü ya da özel günleri planlamak,

    Basit yaralanmalarla başa çıkmak,

    Kimse söylemeden belirli görevleri yerine getirmek,

    Para biriktirip uzun vadede almak istediklerini planlamak

  • Osteoartrit; kireçlenme mecburi bir kader midir?

    Osteoartrit; kireçlenme mecburi bir kader midir?

    Osteoartrit Nedir?

    Bedenlerimiz yaşımızın artmasıyla beraber eskimektedir ve zaman, bizler farkında bile olmadan bedenlerimizi değiştirir. Çok az insan gençliğinden itibaren sağlığına gerçekten saygı göstermektedir. Bazen hayat şartlarımız ağırdır ve beden gücüyle çalışırız, bazen de biz bedenimizi gereksiz yere zorlarız. Halk arasında kireçlenme olarak bilinen ve tıp literatüründe osteoartrit ismini verdiğimiz hastalık da, en belirgin olarak kötü kullanılmış bedenlerin hastalığıdır.

    60 yaşını geçen her 5 kadından ve her 10 erkekten birisinin osteoartriti gelişmektedir. Genellikle yaşlanmayla beraber karşımıza gelen hastalarımızda, özellikle diz, kalça, bel, sırt ve el ağrılarında bu hastalık akla gelmektedir. Diz ve kalça ağrıları nedeniyle yürümekte zorlanma, ayakta durmakla artan bel ağrıları, başparmak kökünde ağrı ve el parmaklarında kemik çıkıntılarının gelişmesi hastalarımızın en fazla şikayet ettikleri konulardır. Bugün için her ne kadar osteoartrit hastalığında son tedavi noktası protez cerrahileri olsa da, bu tedavi yöntemine gelene kadar hastalara yapılabilecek doğru tedaviler belirlenmeli ve özellikle koruyucu hekimlik yapılmalıdır.

    Osteoartritin gelişiminde en önemli sebep mekanik sorunlardır. Eklemlerimiz, fazla yüklenmelere karşı hassastır. Aşırı yük, ya da belli hareketlerin ömür boyu sürekli yapılması, eklemlerin aşınmaya başlamasını sağlar. Yaşla beraber kıkırdakların kendini tamir ve yenileme özellikleri de azalır. Bugün için kireçlenme yapan durumlar;

    1.Artan yaş; 60 yaş üzerine çıkıldığında her yıl, osteoartrit rski daha belirgin artar.

    2.Fazla kilo; Her vücudun kendine göre ideal ağırlığından daha fazla taşıdığı yük, bu riski daha da arttırır. Öte yandan kilonun yaptığı bu yük kalçada daha az iken, dizde çok daha belirgindir. Bence burada en önemli faktörlerden biriside yürüme şeklimizdir. Yanlış yere basma alışkanlıkları sonunda doğal duruş biçiminin dışında, her adımda diz eklemi bir travmaya maruz kalır. Bu tür travmalar da, zamanla kıkırdak yapının ödemli hal almasına yol açar. Bu durum devam ettikçe, diz kıkırdağında sürekli bir tamir çabası gerçekleşir ve bu da ileride osteoartriti tetikler. Ömrünü tarlada ve merdivensiz bir evde geçiren aynı kiloda iki kadın kıyaslansa, tarlada sürekli çalışma sonucu toprağa kontrolsüz basmanın diz üzerine yaptığı olumsuzluk daha iyi anlaşılabilir. Öte taraftan, zayıf bir insanda da osteoartrit gelişebileceği unutulmamalıdır.

    3.Kadın olmak; Yaşla beraber değişen hormonal dengenin ve östrojen azlığının, kıkırdak yapısı üzerine etkisi olduğu düşünülmektedir.

    4.Eklem zedeleyici travmalar; Burada kastettiğim, dize alınan darbelerdir. Yüksekten atlamalar, düşme gibi olaylar anlaşılmalıdır.

    5.Bir bacağın diğerinden 1cm den daha uzun olması; Küçük ve anlaşılmayan bir bacak farkı, her zaman kısa bacak üzerine travma etkisi yapacaktır. O kadar küçük fark belki de anlaşılmadan yıllar geçecek ve kişide osteoartrit gelişecektir.

    6.Genetik özellikler; İşin gerçeği 11 genin kireçlenme ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Oysa bu etki son derece zayıf bulunmuştur. Kireçlenme açısından eklemleri farklı ele almak gerekir. Örneğin hasarlı el kireçlenmesi diyeceğimiz “eroziv osteoartrit” için genetik yatkınlık, diz ve kalçadan farklı ve daha belirgindir. Böyle hastaların özellikle bayanlar için geçerli olan ve benim anne-teyze-hala ellerinin durumu ile hastanın elinin benzer şekilde olma ihtimali arasında ilişki vardır.

    olarak sıralanabilirler. Bu faktörler içerisinde en öne çıkanı yaş ve kilodur.

    Hastatığın geliştiğini nasıl anlarız?

    Yıllardır inanılan görüş, bu hastalığın iltihapsız bir romatizma olduğu yönündeydi. Oysa benim de inancım ve son veriler ışığında, hastalığın kendine ait bir romatizmal reaksiyon da içerdiğini gösterir. Bu anlayış farkı, osteoartriti tedavi edilebilir hastalıklar sınıfına yaklaştırır.

    Bu hastalığa tanı konulmasında ilk adım, şikayeti iyice dinlemektir. Hangi eklem veya eklemlerde ağrıların olduğunu ve bu ağrıları günün hangi vakitlerinde olduğunu bilmemiz gerekir. Osteoartritte;

    Ağrılar hareketle artar.

    İstirahat edince ağrı azalır. Sabah ağrısız kalkılır ve ağrı gün içinde artar.

    Merdiven, namazda dizi katlamak, oturarak yenilen yemekler ve klasik tuvalet kullanımı özellikle diz ağrısını arttırır.

    Kalça ekleminde değişiklikler dizden daha yavaş seyreder.

    El işi, soğuk su ile uğraşmak da el ağrılarını arttırır

    Ayakta kalmakla ağrılar özellikle bel ve dizde artar.

    Tanı koyarken

    Hasta ile iyi bir sohbet ve ardından muayene ilk adımdır

    Şikayet edilen bölgenin basit filmleri görülür

    Konusunda uzman kişilerin ve artık özellikle tüm romatoloji kliniklerinin kullandığı ultrasonografi de tanıda yardımcı ve basit bir testtir.

    Gerekirse ileri görüntüleme testleri istenir (MR veya tomografiler)

    Nadiren diğer iltihaplı romatizmalardan dikkatlice ayırmak gerekir

    Film çekmek bize yol göstericidir. Burada bozulmuş eklem yapıları, daralma ve hasar anlaşılır. 60 yaşının üzerinde eğer bir hastada ameliyat düşünülmüyorsa MR çekmek son derece gereksiz bir tetkiktir.

    Tedavi metodları hakkında yorumlarım

    Erken tanı koymak tedavide ilk ve en önemli adımdır. Çünkü osteoartritte tedaviye erken başlanmazsa, kalıcı değişiklikler oluştuktan sonra etkili tedavi çok zordur.

    En etkili tedavi yöntemi, eklemi zorlayan faktörü ortadan kaldırmaktır. Bu faktör, en sık görülen osteoartrit şekli diz ekleminde olduğu için, kilo vermektir. Gençlik çağından itibaren sporu hayatın bir parçası yapmak ta önemli bir koruyucu hekimliktir.

    Hayat tarzı değişiklikleri yapılmalıdır. Bu planı yaparken, hangi eklem etkilenmişse ona göre farklı öneriler yapılır. Örneğin diz osteoartriti olan birisinin merdivenden, el osteoartriti olan birisinin de el örgüsü veya elle yapılan temizlik işlerinden kaçınması gibi.

    Cerrahi işi biraz kafa karıştırıcıdır. Diz eklemine yapılan artroskopik cerrahilerin bir faydası olup olmadığı halen anlaşılabilmiş değildir ve bilimsel makaleler bizlere bu konuda ikna edici sonuçların oluşmadığını belirtir. Düzeltici yani protezsiz cerrahiler ise ancak çok özel ellerde ve seçilmiş vakalarda başarılı olabilmektedir. Protez cerrahisi için ciddi korkular vardır. Bu noktada, sıklıkla ileri yaşa sahip olan hastalarımızın, şeker tansiyon gibi ek hastalıklarının da olması, hekimi ameliyat yapmaktan uzaklaştırmaktadır. Protezlerin belli bir ömrü vardır diye bilinir ve bir protez konacaksa, hastanın ileri yaşlarda cerrahi için gelmesi istenir. Oysa bizler kaç yaşında olursak olalım, kaliteli yaşamak ve hayattan zevk almak isteriz. Geceleri bizi yataktan kaldıran bir diz ağrısını 50 yaşında ameliyat ile ortadan kaldırma imkanı varken, hastaya bu ameliyatı yaşlanınca yapalım demek, hastanın ömrünü kalitesiz bir şekilde yaşamasını istemektir. Ben bu noktada kendime hep şu soruyu sormaya çalışırım ve ben olsam ne isterdim derim. 80 yaşında ve hayat dolu bir insana da cerrahiyi, sadece yaşı nedeniyle yapmamak bence yanlış bir davranış olacaktır.

    Bugüne dek osteoartritin ilaç tedavisinde hep ağrı kesiciler temelli bir tedavi yaklaşımı benimsenmiştir. Oysa, sürekli ağrı kesici alan birisinin, eklemini doğru pozisyonda koruma imkanı da azalacaktır. Bir yandan osteoartritin de kısmi iltihabi bir romatizmal hastalık olduğuna dair artan deliller varken, bu hastalığı tedavi etmek için sadece ağrı kesicileri kullanma çabası yetersiz bir tedavi yaklaşımıdır. Ancak bu konuda da kesin çözüm diyebileceğimiz ilaçlar henüz mevcut değildir ve hekimlerin kendi tecrübelerine dayalı farklı tedavi yöntemleri belirmektedir.. Son dönemde artan ve kıkırdak geliştirici olarak nitelenen hiyaluronik asit ve glukozaminoglikanın gerçekten etkili olup olmadıkları tartışmalı olup, doğru vakalarda fayda sağlayabilmektedirler.

    Eklem içi kortizon uygulanması, dizde 1-2 kez denenebilir. Ancak sık tekrarlanan enjeksiyonlar diz kıkırdağının zedelenme hızını da arttıracaktır.

    Kıkırdak nakilleri, büyüme hormon önleyici ilaçlar, kök hücre tedavileri henüz tatminkar sonuçlar sağlamamıştır.

    Omuz ekleminin, omurgaların osteoartritinin de temel tedavi yöntemi egzersizdir.

    Son zamanlarda hastalarımızın daha bir merakla sorduğu, halk arasında kök hücre tedavisi denilen ancak gerçek anlamında kök hücre ile alakası olmayan PRP tedavisi giderek yaygın bir hal almıştır. Bu konudaki şahsi kanaatim de bu yöntemin etkisiz olduğu yönündedir ve çalışma sonuçları bu yönde iyi bir sonuçtan bahsetmemektedirler.

    El osteoartritinin daha farklı değerlendirilmesi gerektiğini unutmayalım.