Etiket: Yapı

  • Down sendromu nedir

    DOWN SENDROMU NEDİR

    Down Sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down Sendromu tedavi edilebilen bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, 35 yaş üstü hamileliklerde risk artar. Ancak genel olarak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğundan Down sendromlu çocukların %75-80’i genç annelerin bebekleridir. Ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşamaktadır. Türkiye’de tam bir veri yok ama yaklaşık 100.000 Down Sendromlu kişi olduğu tahmin ediliyor.
    Hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur.

    47 Kromozom nasıl oluşur?

    İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır (bu sebepten dolayı Down Sendromu Trisomy 21 diye de bilinmektedir).Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 değil 47 olmaktadır.

    Down Sendromu Çeşitleri Nelerdir?

    1-Trisomy 21: DS nüfusunun %90-%95′ini oluşturan standart tiptir. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle (yani kromozomlar bölünürken birbirine yapışık kalması ve bu yapışıklığın bir taraftan 2 diğer taraftan da 1 kromozom gelmesine yol açması nedeniyle) yeni hücreler 3′er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon: DS nüfusunun %3-%5′ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma (örn. 14.kromozom gibi) yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33′dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon Down Sendromlu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik: Down Sendromu nüfusunun %2-%5′ini oluşturan tiptir: Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromunun sıklığı nedir?

    Doğan her 800 bebekten birinde Down Sendromu görülür.

    Her yıl Türkiye’de 1500 Down Sendromlu bebek doğar.

    Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler.

    Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında Down Sendromlunun olduğudur.

    Down sendromu ne zaman keşfedildi?

    Down sendromlu insanların her zaman olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, 1866 yılında İngiliz doktor John Langdon Down tarafından durumun bir açıklaması yayınlandı sonrasında onun adını aldı.

    1959’da profesör Jerome Lejeune down sendromunun kromozomal düzensizlik olduğunu kanıtladı.

    Down sendromu nasıl teşhis edilir?

    Down sendromunun tanısı gebeliğin 16. Haftasında yapılan amniyosentez ile belirlenebilir. Amniyosentez, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınması ile yapılan bir işlemdir. Test sonucu 21 gün içinde belli olur. Amniyosentez gebeliğin 19. Haftasından önce yapılmalıdır.

    Down sendromuna ait fiziksel bazı belirtiler gelişmiş cihazlar yardımıyla ultrason ile de belirlenebilir. Ense kalınlığı, burun basıklığı, beyin omurililk sıvısının miktarı gibi belirtiler de down sendromu ile ilgili fikir verebilir.

    Bazı özellikler şunlardır:

    Down Sendromlu çocuklarda görülen bazı fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır.Bu özelliklerin hepsi veya birkaçı görülebilir.

    Down Sendromlu bebekler istisnalar olmakla beraber yaşıtlarından daha yavaş büyürler. Zihinsel gelişimleri geriden gelmektedir. Bu gerilik yaş büyüdükçe daha belirgin olarak gözükmekte, ama uygun eğitim programları ile Down Sendromlu çocuklar da pek çok başarıya imza atmakta ve toplum hayatı içinde anlamlı hayatlar kurabilmektedirler. Burada düzenli ve disiplinli bir eğitim programı ve bol tekrar en önemli faktördür.

    Down Sendromlu bireyler genel olarak yaşıtlarından daha kısa boylu olurlar ve metabolizmalarının yavaş çalışması nedeni ile doğru beslenme alışkanlığı edinmezlerse ileri yaşlarda kilo problemi yaşayabilirler.

    Farklı derecelerde olmak üzere kas gevşekliği (Hipotoni) nedeni ile fizyoterapi desteğine ihtiyaç duyarlar. Bebeğiniz doğar doğmaz biz fizyoterapist ile görüşerek bilgi almanız ve ileriye dönük bir destek programı hazırlamız çok önemlidir. Hipotoni’nin az veya fazla olmasına göre bazı bebekler uzun süre başlarını bile tutmakta zorlanabilirler ama fizyoterapi desteği ile gelişim basamaklarını kendi hızlarında tamamlar.

    Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkın olabilmektedirler. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması, doğru sağlık danışmanlığının alınması hayati önem taşımaktadır. Lütfen Sağlık Kontrol Listesine bakınız.

    Down sendromlu insanlar tıbbi problemlere sahipler mi?

    Bazı tıbbi problemler down sendromlu insanlar arasında yaygındır.

    Bunlar;

    Down sendromlu doğan bebeklerin % 40-50’si kalp problemi ile doğar, bunların yarısı kalp ameliyatına ihtiyaç duyar.

    Ciddi bir sayıda down sendromlu insanlarda işitme ve görme sorunları görülür.

    Tiroid rahatsızlıkları

    Zayıf bağışıklık sistemi

    Solunum problemleri, öksürük ve soğuk algınlığı

    Mide ve bağırsak hastalıkları

    Ne var ki, ilerlemiş ve başarısı artan tıbbi hizmetler sayesinde bu hastalıkların büyük bir kısmı tedavi edilebilir. Sağlık problemleri erken şekilde saptanıp çok ciddi sorunlar haline gelmeden tedavi ediliyor.

    Bu problemler yalnızca Down Sendromlular için değildir diğer insanlarda görülür.

    Gelişmiş ve başarıları artan tıbbi hizmetlerle birlikte Down Sendromluların daha uzun yaşayabildiğinden bahsedebiliriz. Şuan beklenen ömür 60-65 iken birçok Down Sendromlu daha da uzun yıllar yaşamaktadır.

    Down sendromu gelişmeyi nasıl etkiler?

    Down sendromlu bütün insanlar aynı öğrenme engeline sahip olurlar. Down sendromlu çocuklar yürümeyi, konuşmayı ve tuvalet eğitimini öğrenirler fakat bu gelişmenin kilometretaşı sayılan davranışları yaşıtlarına göre daha geç öğrenirler.

    Öğrenme yetersizliği olan çocuklar için şuan yayılan erken müdahale programları çocuk gelişimine bütün alanlarda yardımcı olur. Bu programlar çocuklar ve aileler için konuşma ve fiziksel terapinin yanı sıra evde öğrenme programları içerir.

    Çocuk ve yetişkin olan olan Down Sendromlular tıpki diğer insanlar gibi öğrenmeye devam edebilirler.

    İyi bir tıbbi destek ve doğru seviyedeki bir destekle Down Sendromlu insanlar arkadaş edinebilir, okula gidebilir, iş edinebilir ve kendi hayatları ve gelecekleri için karar verebilirler.

    Down Sendromlu Çocuklar Neler Yapabilir?

    Eskiden okuyamaz bile denilen bu bireyler artık lise ,hatta üniversite bitirebilmekte, ikinci bir dil öğrenebilmekte, çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedirler. Bu yüzden hayallerimize sınır koymamalıyız ama hayallerimiz sınırsız da olsa çocuğumuzu doğru değerlendirerek ayakları yere basan , gerçekçi gelecek planlar yapmanın onun mutluluğunun anahtarı olduğunu da unutmamalıyız.

  • Distal teknikler( magpı, gap yöntemleri )

    Özet

    Anterior hipospadias onarımında seçilecek teknik hipospadik üretral meatusun yeri ve penisin anatomisine bağlıdır. En sık kullanılan teknikler olan MAGPI (meatal advancement and glanulaoplasty incorporated) ve GAP (glans approximation procedure) yöntemi ile bu yöntemlerin modifikasyonları bu makalede detaylı olarak anlatılmıştır. Yöntemlerin avantajları, komplikasyonları en çok bilinen modifikasyonları tartışılmıştır. MAGPI basit olarak tariflenen bir yöntem olmasına rağmen öğrenilmesi ve tarif edilmesi en zor yöntemlerden biridir. GAP prosedürü modifiye bir glanuloplasti yöntemi olup geniş bir uretral meatus ve derin glanular groove bulunan seçilmiş glanular ve koronal hipospadias olgularında kullanılan bir yöntemdir.

    Abstract

    The technique chosen for the repair of anterior hypospadias will depend on localization of the hypospadic nativ meatus and anatomy of the penis. The most common accepted procedures are the MAGPI(meatal advancement and glanulaoplasty incorporated) and GAP (glans approximation procedure) and their modifications which presented in detail d below. Althoug it was described as a simple procedure the MAGPI procedure for hypospadias has been one of the more difficult techniques to describe and to teach. GAP procedure is a modified glanuloplasty for the selective repair of glanular and coronal hypospadias with deep glanular groove and wide urethral meatus.

    Giriş

    Hipospadias cerrahisinde amaç fonksiyonel ve kozmetik yönden normale en yakın sonucu elde etmektir. Distal hipospadias olgularında kozmetik görüntü daha da önem kazanmaktadır. Normal bir kozmetik görüntü denildiğinde geniş, eliptik, çizgi şeklinde (slit-like) bir meatus, meatusun alt sınırından koronal sulkusa kadar yeterli bir glans kapanması ve ventralde koronal sulkusun altında yeterli bir mukozal yaka (Firlit collar) normal anatomiye en yakın görünüm için gerekli yapılardır. Anterior hipospadias onarımında kullanılan bütün ameliyat yöntemlerinin başarısı yukarıda tariflenen anatomik yapıların yeterli miktarda oluşturulabilmesiyle ölçülmektedir.

    Hipospadiasın cerrahi onarımındaki benim ilk eğitimim Ege Üniversitesi Çocuk Çerrahisi Anabilim dalında asistanlığa başladığımda hocam Sn. Prof. Dr. Acun Gökdemir’in sabırla, açıklayarak yaptırdığı ameliyatlarla başlamıştır. Hocam Sn Gökdemir bana ve yetiştirdiği tüm cerrahlara hipospadias cerrahisinin temeli olan dokuya saygı, hassas ve ince cerrahi aletler kullanılması gibi temel kuralları aşılamıştır.

    MAGPI( Meatal Advencement and Glanuloplasty Incorporated)

    Bu ameliyat yöntemi John W. Duckett tarafından 1981 yılında tarif edilmiştir.1 MAGPI ( Metal İlerletme ve Glanuloplasti ) yöntemi distal hipospadias onarımında sık kullanılan oldukça başarılı bir yöntemdir. 2

    MAGPI yöntemiyle ilk tanışmam 1989 yılında Glasgow Universitesi,Yorkhill Çocuk Hastanesinde 6 ay birlikte çalışma fırsatını bulduğum Mr. Amir Azmy MD, FRCS sayesinde olmuştur. Azmy3 bana ve yanında çalışma fırsatı bulan pek çok feelow’a hipospadias yöntemlerindeki deneyimlerini aktarmış hatta bu deneyimlerini hipospadias operasyon tekniklerini anlatan bir kitapta editör olarak yer alarak tüm meslektaşlarıyla paylaşmıştır. Türkiyede MAGPI yönteminin yaygınlaşması Cerrahpaşa çocuk cerrahisi anabilin dalı ve TÜBİTAK katkısı ile gerçekleştirilen HYPOS’92 Çalıştayından sonra olmuştur. Duckett, Snyder III, Turner-Warwick’in İstanbuldaki çalıştayda distal olgular için MAGPI ve proksimal olgular için Onlay ve Duckett(Transverse Preputial Island fleb) yöntemlerini uygulamalı olarak göstermeleriyle MAGPI yöntemi yaygınlaşmıştır.

    MAGPI düşük komplikasyon oranları olan ve reoperasyona ihtiyaç olmayan bir yöntem olarak bilinmektedir.1,2 Genel olarak iyi kozmetik sonuçları olan hasta ve cerrah memnuniyet oranı yüksek bir yöntemdir.4 Bu yöntemde meatus görünümü en çok kaygı duyulan konudur. Tüm hipospadias olguların % 70 i distal olgulardır ve bunların önemli bir kısmını koronal ve subkoronal hipospadias olgular oluşturmaktadır. Bu yöntem glandular, coronal hatta subkoronal hasta grubunda uygulama olanağı olan bir tekniktir. MAGPI yöntemi tarif edilmeden önce bu olgular genelde sünnet edilir ve çoğu zaman meatus olduğu gibi bırakılırdı. MAGPI yöntemi kozmetik görünüm dışında, meatusun cizgi şeklinde olması, meatal darlık ve idrar akımının yönünün düzeltilmesine dikkatlerin çekilmesini sağlamıştır.

    Hipospadias cerrahisinde MAGPI prosedürü açıklaması ve öğrenilmesi en zor yöntemlerden birisidir. Yöntem çok basit olarak tanımlanmasına rağmen, doğru şekilde uygulanması yeterli deneyim oluşmadan çok kolay değildir. Yöntemin basit olarak nitelendirilmesi hipospadias cerrahisinde yeterli deneyim kazanmamış pek çok cerrahın hipospadias operasyonlarına bu yöntemle başlamasına ve bu yöntemle deneyim kazanması sonucunu doğurmuştur. Doğal olarak deneyimsiz cerrahların elinde fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar mükemmel olmamıştır. MAGPI yöntemi ancak yeterince mobil bir meatus ve distal üretraya sahip olgularda başarıyla uygulanabilir. Meatus’un fikse olduğu, periüretral spongioz dokunun yetersiz olduğu, üretra önündeki derinin çok ince ve derinin üretraya yapışık gibi durduğu olgularda bu yöntem uygulanmamalıdır. MIP (Megameatus Intact Prepuce) varyantında olduğu gibi çok geniş ağızlı hipospadik nativ meatusu olan olgular bu yöntem için uygun değildir. Bu yöntemin kullanılabilmesi için olguda deri(skin) kordisi dışında ventral fibröz kordi ve glansın öne eğikliği (glandular tilt) bulunmaması da gerekir.

    MAGPI yöntemi için en ideal olguların büyük bir glansa, yeterince derin bir glandular oluğa (groove) ve çok geniş olmayan bir meatusa sahip olması gerekir. Çift üretral meatus varmış izlenimini veren meatal alanda dorsal web veya skin bridge bulunan olgularda en başarılı sonuçlar alınmaktadır.

    Operasyon Yöntemi

    Bu operasyonun ilk basamakları diğer tüm operasyonlardaki gibidir. Glansa vertikal olarak 5/0 veya 4/0 sütür ile bir askı konulur. Hipospadik meatus bujiler yardımı ile dilate edilir. Bu dilatasyon sırasında olgunun MAGPI yöntemi için uygun olup olmadığının kontrolü bir kez daha yapılmalıdır. Distal deri ve üretanın mobilitesi üretraya girebilen en büyük boy (genellikle 8-10Fr) metal buji üretrada iken deri ve üretra işaret parmağı ile glansa doğru iterek anlaşılabilir. Yine üretrada en büyük boy metal dilatatör varken üretranın önünde yeterince spongioz doku olup olmadığı üretradaki metal bujinin deri üzerinden bile şeffaf bir şekilde görülmesiyle anlaşılır. Eğer bu teslerden sonra MAGPI operasyonunun yapılmasına karar verildiyse dorsal prepisyum ventraldeki defekt ortaya çıkacak şekilde glans üzerine çekilir ve ileride Firlit 5 yakasını oluşturacak olan mukazanın fazla kısa kesilmesini engellemek için ventraldeki prepisyumunun kenarları kalemle çizilir ayrıca sağına ve soluna 5/0 ile askı sütürü konulur(Şekil 1). Penis ventrale yatırılarak askı sütürlerinin arasında glanstan çepeçevre 5-6 mm mukoza bırakacak şekilde kalem ile çizilir(Şekil 2) ve cerrahın tercihine göre iris bistürisi veya 15 numaralı bistüri ile mukoza işaretlenen alanda kesilir. Dişli ince Adson penset ve Tenetomy makası ile prepisyum, dorsaldeki dartos dokusu prepisyum tarafında bırakılarak penisin eldiven çıkarır tarzda soyulması (degloving) işlemi uygulanır. Ventral bölgede derinin çepeçevre kesilerek degloving işlemini tamamlamak için meatus ve üretra önündeki deriyi keserken penisin sağından ve solundan lateral bölgelerden ve proksimalden distale doğru üretra ve deri arasına makas ile girerek, ventral dartos dokusunu bu kez mümkün olduğunca üretra tarafında bırakacak şekilde geçmek gereklidir. Ventralde deri altında hiç dartos dokusu bırakmadan çepeçevre makasla keserek geçmek soyulma işleminden sonra üretra önünde spongioplasti yapılması için yeterli bir ventral dartos dokusunun kalmasını sağlayacaktır. Kişisel deneyimlerimle ventraldeki deri bistüri ile kesildiğinde deri tarafında daha çok dartos dokusu kaldığını, makasla geçildiğinde ise çok daha az ventral dartosun deri tarafında kaldığını fark ettim. Önceden ventraldeki deriyi geçerken üretra içinde bir kateter olmasını tercih ederdim. Üretrada kateter bırakıldığında üretra ve deri arasına daha zor girildiğini ve üretranın zedelenme olasılığının daha yüksek olduğunu gördüğümden artık üretraya kateter yerleştirmeden deri ve üretra arasına makasla girerek soyma işlemini tamamlıyorum. MAGPI operasyonunda tüm penisi soymak yerine midpenil bölgeye kadar soymanın yeterli olduğu kanısındayım. Yalnız belirgin deri kordisi varlığında tüm penis soyulmalıdır. Ancak bu durumda postoperatif ödem fazla olacak ve belki 24-48 saat süre ile kateter takılması ve pansumanın 48 saaten önce açılmaması gerekecektir. Soyma işlemi yapılıp, ventral kordi ve glandular tilt(glansın öne eğikliği) olmadığı kesin olarak belirlendikten sonra MAGPI yönteminin çizimlerinin yapılması aşamasına geçilebilir. Glansın bittiği üretra tabanının başladığı sınır sağda ve solda çizilerek glansa yapılacak insizyon alanları belirlenir. Ventralde hipospadik meatus ile glans üretra tabanını belirleyen çizgiler arasında her iki taraftan üçgen şeklinde bir mukoza alanı çizilir ve bu üçgenler ve glans kanatlarının serbestleştirilmesi aşamasına başlamadan önce kesilerek çıkarılır(Şekil 3).

    MAGPI yönteminde meatal ilerletme aşaması

    MAGPI yönteminin önemli bir aşaması olan meatal ilerletme (advancement) yöntemin klasik dorsal vertikal kesisi ile sağlanır. Glans’ın ortasındaki oluk (groove) dorsalden tam orta hatta dorsale doğru meatustan glans tepesine(apex) kadar en az 5mm, en çok 7mm (ortalama 6mm) vertikal olarak kesilip transvers olarak dikilerek Heineke -Mikulicz prensibiyle dikilip kapatılarak meatal ilerletme yapılır. Bu vertikal kesi makas ile yapılmamalı tercihen 11 numaralı sivri bistüri kullanılarak derin bir kesi yapılmalıdır. Hipospadik meatus’un dorsalinden glansa 11 numaralı bistüri saplanarak testere hareketi ile apekse kadar ilerletilerek derin bir kesi yapılır. Eğer bu bölgede çift meatus izlenimi veren dorsal web veya deri köprüsü (skin bridge) mevcutsa bu aşamada makasla kesilerek çıkarılmalı ve doku kenarları düzeltilmelidir. Dorsal web veya deri köprüsü çıkarılırken hipospadik meatusun dorsal duvarından doku çıkarılmamalı bu dokunun üretranın dorsal duvarını oluşturacağı unutulmamalıdır. Dorsaldeki klasik vertikal kesinin derin olması çok önemlidir. Kesi yapıldıktan sonra glans dokusunun kanadığı görülmelidir. Kanama kesinin yeterince derin olduğunun bir belirtisidir. Dorsal vertikal kesinin sütürünün bağlanmasıyla kendiliğinden duracağından kanamadan korkulmamalıdır. Snodgrass yönteminde üretra tabanı kesilirken mümkün olduğunca derin kesilmemesine ve kanamamasına dikkat edilirken tam tersine MAGPI yönteminde bu kesinin derin olması ve glansın kanaması bir gerekliliktir. Kesi derin yapılırsa glans tepe noktası ve meatus orta hattan sütüre edilerek dikildiğinde bu bölgede sağlam bir skar dokusu oluşmasına katkı sağlar ve meatusun gerilemesine(retraction) engel olur. Meatal gerileme komplikasyonu bu bölgeye tam orta hattan konulan sütürün drencini erken kaybetmesi, gevşemesi ve kesinin yeterince derin yapılmaması nedeniyle oluşmaktadır. Ameliyat yöntemlerinde tercih edilen sütür numaraları genellikle ideal yaşa göre verilmektedir. İdeal yaş dışında bir zamanda aynı ameliyat yapıldığında sütür numaralarının da değişmesi gerektiği unutulmamalıdır. Aynı şekilde sekonder olgularda bir numara büyük sütür tercih edilmelidir. MAGPI ameliyatında meatal ilerletme için meatus ve glans arasına konulan sütürün yapısı ve numarasının doğru tercihi de ameliyatın başarısını doğrudan etkilemektedir. Bir yaşına kadar olan çocuklarda tercihen 6/0 polyglactin multiflaman sütür ile1- 3 yaş arasında 5/0 polyglactin multiflaman sütür kullanılmalıdır. Bu orta hat sütürü tek seferde geçilmemelidir. Meatusta üretranın dorsal duvarından sütür geçilip iğne yeniden portegüye takılarak, ikinci ısırık için baklava tarzında açılmış olan dorsal glans insizyonunun içinden orta noktadan tekrar girilerek, glans dokusu etlice alınıp geçilmeli ve sütürün ucu apeksten saat 12 hizasından glans epitelinden çıkarılmalıdır(Şekil 4). Orta hat sütürünün gevşememesi için çift düğüm yapılarak uçlar saat 12 ve 6 hizalarına çekilerek düğüm oturtturulur. Düğümün güvenliği ve gevşememesi çok önemli olduğundan en az 4-5 kez düğümlenmelidir. Düğüm güvenliği multiflaman sütürlerde daha yüksektir. Bu nedenle multiflaman polyglactin sütür tercih edilmelidir. Bu sütür bağlandıktan sonra yeterince etli ve sağlam olarak geçilebildiyse bağlanan sütür glans’ın apeksinin çökmesine neden olurken meatusun da ilerlemesini (advancement) sağlayacaktır. Bu sütür düğümlendiğinde glans dokusunun sağında ve solunda köpek kulakları tarzında çıkıntılar yapmasına neden olur. Bu köpek kulaklarının düzeltilmesi(trim) bu aşamada yapılmamalı, orta hat sütürünün sağına ve soluna köpek kulaklarını gömecek tarzda sütürler bu aşamada konulmamalıdır. MAGPI yanlızca bir meatal ilerletme ameliyatı değildir. Ameliyatın önemli bir aşaması da glanuloplasti yapılmasıdır. Glanuloplasti aşamasında bu köpek kulakları tarzında fazla gibi görülen çıkıntılar kendiliğinden kaybolacak veya sonradan farklı şekilde düzeltilmesi gerekecektir. Meatal ilerletme için yapılan klasik dorsal vertikal kesinin ortadan tek sütürle değil sağdan ve soldan iki sütürle dikilerek kapatılması çizgi şeklinde eliptik bir meatus elde edilememesinin en önemli nedenidir. Malesef Duckett’ın orijinal yöntemi tarif ettiği çizimler dahil, pek çok cerrahi atlasta MAGPI operasyonu çizimlerinde bu sütür orta hattın sağında ve solunda 2 adet olarak çizilerek gösterilmiştir. Orta hattan tek bir sütür koymak yeterlidir. Ancak orta hatta tek sütür konularak eliptik ve çizgi şeklinde bir meatus oluşturulabilir.

    MAGPI yönteminde glanuloplasti aşaması

    Glanuloplasti aşamasına daha önceden yapılan ve glans ile üretra tabanın sınırını belirleyen çizgi üzerinden glans kesilerinin yapılması ile başlanılır. Orta hat sütürü bağlanmadan glans sınırlarının önceden çizilmesi çok önemlidir. Orta hat sütürü bağlandıktan sonra glans şekil değiştirecek apeks çökecek ve bu sınırları belirlemek güçleşecektir. Glans sol elle kuru tamponla parmaklar arasında sabitlenerek sağ el ile iris veya 15 numaralı bistüri ile glans insizyonları yapılır. Bu insizyonlar glans epitelini kesmeli ancak fazla derin olmamalıdır. Glans insizyonları yapılırken kanama kontrolü için penise midshaft düzeyinden tunike uygulaması yapılabilir. Duckett MAGPI yönteminin orijinal tarifinde kanama kontrolü için adrenalin uygulamasını önermektedir. Bu yöntemi kullanmaya başladığım ilk 10 yılda (1990-2000) kanamayı engellemek için insülün iğnesi ile ventralde glans ve meatus çevresine 1/100.000 adrenalin içeren %2 lidocain solusyonu (jetokain) enjeksiyonu uyguladım. Adrenalin enjeksiyonun post operatif dönemde ödeme neden olduğunu gözlemlediğimden 2000 yılından beri kişisel olarak adrenalin yerine kısa süreli tunike kullanmayı tercih etmekteyim.

    Glans sınırlarını belirleyen insizyonlar yapıldıktan sonraki aşama glans kanatlarının serbestleştirilmesidir. Glans kanatlarının serbestleştirilmesine başlamadan hipospadik meatusun önünde fazla olarak bırakılan deriye tam orta hattan saat 6 hizasından 5/0 ile askı sütürü yerleştirilir. Bu sütür apekse doğru çekilerek üretra ve glansın orta noktası olarak belirlenir. Glans kanatlarının serbestleştirilmesine mümkün olduğunca lateralden ve proksimal den başlanmalıdır. Korpus kavernosum üzerinde spongioplasti yapar tarzda başlanmalı ve korpus üzerinde hiç spongioz doku bırakmadan glans ve korpus arasındaki doğru plan bulunmalıdır. Bir kez doğru plan bulununca distal bölümde korpus kavernosum üzerinde hiç glandular doku bırakmadan glans kanatları kolayca serbestleştirilebilir. Caldomone ve ark 6 lateralden başlayıp; proksimalden distale doğru glansın korpus kavernosumlar üzerinden spongioplasti yapar tarzda glans kanatlarının serbestleştirilmesi yöntemine glansa giden yol ( road to the glans) adını vermiştir. Bu yöntemle glans kanatları serbestleştirilirken tunike uygulanmasını hem öneren, hem de önermeyen gruplar mevcuttur. Kişisel olarak ben tunike ile kanama olmadan glans kanatlarını serbestleştirmeyi daha konforlu buluyorum. Bilateral glans kanatlarının serbestleştirilmesi tamamlandıktan sonra tunikeyi çözüp bipolar koterle kanama kontrolünü sağlıyorum. Tunike uygulamayanlar kanamayı görerek, bipolar koterle kanama kontrolü yaparak glans’a doğru ilerlemeyi tercih ediyorlar. Bipolar koterlerin ameliyathanede kullanımının yaygın olmadığı yıllarda kanama kontrolü adrenalin enjeksiyonları ve adrenalinli tampon ile sağlanırdı. Daha sonra termal ısı kuagulaşyon yapan ve pille çalışan el koterleri kullanılmaya başlandı. Pilli el koterleri Türkiyede pahalı olduğu için kullanımı çok yaygınlaşmamıştır. Biz bir dönem tek kullanımlık olarak satılan pilli el koterlerini etilen oksit ile sterilize ederek birden çok sorunsuz olarak kullandık. Günümüzde bipolar koter; hassas ince yapışmayan bipolar koter uçları ile kullanıldığında en ideal kanama kontrolü yöntemidir. Bipolar koterin bulunmadığı ameliyathanelerde hipospadias ameliyatının yapılmasını uygun olmadığını düşünüyorum. Ancak pilli termal el koteri MAGPI yönteminde kanama kontrolü sağlamak için etkili ve yeterli bir yöntemdir.

    Glanuloplasti için glansın yeni şekli orta hattı belirleyen meatustaki askı sütürü yukarıya (apekse) doğru çekilirken Firlit yakasını oluşturacak mukozadaki askı sütürleri aşağıya (sktotuma) ve orta hata çekilerek kontrol yapılır. Glans kanatlarının gerginlik oluşturmayan bir kapanma için yeterince serbestleştirilmesi MAGPI ameliyatının en kritik noktalarından birisidir. Glans kanatları yetersiz olarak serbestleştirildiğinde glansa yeni konik şeklini vermek mümkün olamayacak ve ameliyatın kozmetik sonuçları da mükemmel olmayacaktır. Azmy3 glansın yeterince serbestleştiğini anlamak için Sardalya filetosu (Mackerek fillets) tarzında açılacak kadar serbestleşmiş olması gerektiğini belirtirdi. Filetosu çıkarılmış balıkta kılçık yoktur ancak kılçığın orta hatta izi belli olur. Orta hattaki kılçık izi üretra kabul edildiğinde glansın her iki yana doğru toplam 180 derece açılması durumunu tarif etmek için Azmy3 Mackerel Fillets tanımını kullanılmıştır. Glans kanatlarının yeterince serbestleştiğini anlamak için bir diğer yöntem de üretraya 8 Fr bir kateter yerleştirdikten sonra glans kanatları aynı düzeyde iki dişli Adson penset ile tutup orta hatta birbirine yaklaştırarak serbestçe içinde 8Fr sonda bulunan üretranın önünde birleşip birleşmediklerinin kontrol edilmesidir. Glans kanatları gerginlik olmadan üretra önünde rahatça birleşiyorsa glans sorunsuz kapanacak, glans içine gömülerek yukarı çekilen üretra baskı altında kalıp daralmayacak ve glansa yeni konik şeklini vermek kolay olacaktır.

    Glanuloplasti aşamasına geçildiğinde nativ meatusa konulan askı dikişine yukarıya doğru traksiyon yapılır. Glans dokusu büyüklüğüne bağlı olarak en az 2, mümkünse 3 adet 6/0 multiflaman poliglactin sütürle glans kanatları orta hatta yaklaştırılmalıdır. Olgu 1-3 yaş arasındaysa 5/0 multiflaman poliglactin sütür kullanılmalıdır. Ters U şeklinde yatay matris tarzında yerleştirilen sütürler glans kanatları aşağıya üretra yukarıya doğru çekilmekteyken bağlanarak glansa yeni şekli verilir. Yatay matres sütür glanduler dokudan sağlam geçmeli ancak epitel seviyesinin çok derininden geçilmemelidir. Bu sütürler çok derin geçildiğinde glansın kapanması zorlaşır ve bağlanan sütür üretraya bası yaparak fistül oluşumuna neden olabilir. Bu sütürler çok yüzeyel geçildiğinde veya glans dokusundan yeterince etli geçilemediğinde, gevşeyerek glans ayrılmasına (glans dehiscence) neden olur. Glans yaklaştırma sütürlerinin yatay matres tarzında ve deri seviyesinin yaklaşık 3mm altından geçilmesi idealdir. Önce glansın en distalindeki sütür geçilir bağlamak için yeterince sap bırakılır ve askıya alınır. Daha sonra aynı şekilde 2. ve eğer mümkün olursa 3. sütür de geçilir ve sapları askıya alınır. Bu sütürler sırasıyla bağlanmadan önce nativ meatusa önceden yerleştirilen askı sütürü yukarıya (glansın apeksine) doğru çekilirken glanuloplasti için atılan 1. Sütür bu kez glans kanatları aşağıya(penisin proksimaline) doğru çekilerek gevşememesi için çift düğüm yapılarak saplar saat 12 ve 6 hizalarına çekilerek bağlanır(Şekil 5). Aynı şekilde 2. ve 3. sütürlerde bağlanır ve sapları kesilir. Böylece üretra apekse ilerletilmiş ve glansın ortasına gömülerek, glansa yeni konik şekli verilmiş olur. Glansın yüzeyel epitel tabakası 6/0 PDS monoflaman sütür ile glans kanatlarını yaklaştırma amacı taşımayan, sadece yüzeyel dokuyu kapatmayı sağlayan 3-4 adet tek sütürle ikinci tabaka olarak kapatılmalıdır. Daha kozmetik görünüm sağlaması için bu sütürlerin tek tek ancak subepidermal olarak konulması da mümkündür.

    MAGPI operasyonunda glanuloplasti yapıldıktan sonra üretranın glansa dikilerek tespit edilmesi çok önemlidir. Snodgras operasyonunda glanuloplasti yapıldıktan sonra üretra ve glans arasına sütür konulması önerilmezken, MAGPI operasyonunda üretranın glansa dikilmesi bir gerekliliktir. Üretra glansa dikilmediği taktirde meatal gerileme(retraction) kaçınılmazdır. Meatustaki 5/0 askı sütürü kesilip alınmadan önce 8/0 veya büyük çocuklarda 7/0 monoflaman veya multiflaman sütürlerle saat 5 ve 7 hizalarından üretra glansa dikilir(Şekil 6). Bu sütürler atıldıktan sonra artık meatustaki askı sütürü kesilerek çıkarılabilir. Bu sütürlerın sapları çok kısa kesilmediği taktirde çocuk ilk idrarını yaptığı gün işemesinin yönünü etkiler ve dağınık, sıçratarak işemeye neden olabilir. Meatus ilerletmesi için dorsalde yapılan vertikal kesinin Heineke Mickulicz prensibiyle kapatılması için konulan sütürün her iki yanında oluşan kopek kulağı tarzındaki çıkıntıların son durumu kontrol edilir. Glanuloplasti ile glansa yeni şekli verilip distale çekilmiş olan üretanın glansa tespiti tamamlandıktan sonra önceden görülen bu çıkıntıların genellikle kendiliğinden kaybolduğu görülecektir. Eğer hala mevcutsa trim yapılır ve gerekirse ilave yüzeyel sütürler konulabilir.

    Glanuloplasti aşamasında üretral meatusun genişliği ve orta hatta kapatılan glans kanatlarının kapanma uzunluğunun ne olması gerektiği konusu tartışmalıdır. Eksternal üeretral meatusun yerleşim yeri konusunda erişkinde ve çocukta yapılan tek çalışma mevcuttur. Uygur ve ark 7 1244 erişkin sağlıklı erkekte yaptığı çalışmaya göre eksternal üretral meatus 1198 erkekte (%96.3) glansta distal 1/3, 43 erkekte (%3.5) glansta orta 1/3, 3 erkekte (%0.2) glansta proksimal 1/3 yerleşimlidir. Genç ve ark 8 300 erkek çocuk üzerinde yaptığı çalışmada üretral meatus 282(%89) çocukta glansta distal 1/3, 14 (%4.6) çocukta glansta orta 1/3 ve 2(%0.06)çocukta glansta proksimal 1/3 yerleşimli olarak saptanmıştır. Hutton ve Babu 9 93 erkek çocukta glansın normal anatomisini araştırmışlar ve çizgi şeklindeki üretral meatusun üst birleşme noktasına A, alt birleşme noktasına B, glansın bittiği sulcus koronoriusun başladığı nokta C noktası olarak belirlemişlerdir. A noktası üretral meatusun üst limitini, B noktası üretral meatusun alt sınırını, C noktası ventral glans kapanmasının proksimal limitini belirtir. AB meatusun vertikal uzunluğunu, BC ventral glans kapanma mesafesini oluşturur(Şekil 7). Bu çalışmada ortalama vertikal meatal uzunluk 5.1+ 1mm, ortalama vertikal glans kapanma mesafesini 4.7+1.2 mm ölçmüştür. Ortalama meatal uzunluk ve glans kapanma mesafesinin yaşla birlikte artığı da gösterilmiştir. Snodgrass ve Bush 10 bu çalışmayı referans göstererek yaptıkları hesaplamalarla TIP operasyonunda glansplasti için glans kapatma mesafesinin 2.3mm den az olmamasını ve ortalama 3mm glans kapatmasının normal kozmetik görüntü ve üriner fonksiyon için yeterli olduğunu belirtmiştir. Hutton ve Babu 9 araştırmalarında bu orantıları hesaplanmamış ve bu orantıya dikkat çekilmemiş olsa da çalışmadan elde edilen en yüksek ve en düşük değerler esas alındığında en yüksek BC/AC, 4.7/10.1= 0.46 ve en düşük BC/AC 3.5/7.1=0.44 değerleri bulunur. Bana göre BC/AC değerleri her iki durumda da 0.50 den küçük olduğu için normal meatus uzunluğu ve glans kapanma mesafesi ayarlanırken ventral glans kapanma mesafesinin, meatus uzunluğundan fazla olmamasına dikkat edilmelidir. MAGPI operasyonu özelinde postoperatif dönemde bir miktar meatal gerileme beklendiğinden operasyon sırasında glansın ventral uzunluğunun meatusun ventral uzunluğuna eşit olması tercih edilmelidir. MAGPI operasyonunda özellikle son 5 yıldır glanuluplasti aşamasına başlamadan önce ventralde bırakılan dartos ve spongioz doku kalıntılarını en proksimalden başlayarak distale doğru üretranın önünde orta hatta 7/0 sütürlerle kapatmayı ve parsiyel bile olsa bir spongioplasti yapmayı tercih ediyorum. Glanuloplasti için glans kanatlarına konulan yaklaştırma sütürlerini spongioplastisi yapılmış üretrayı gömerek üzerinden bağlıyorum. Yönteme spongioplasti ilave edilmesi glans kanatlarının orta hatta kapatılmasını zorlaştırmıyor. Glans kanatlarını yaklaştırmak için konulan ters U sütürlerinin doğrudan üretraya bası yapıp kesmesini ve fistül oluşması riskini ortadan kaldırıyor.

    Glansplasti işlemi tamamlandıktan operasyon 1 saaten kısa sürdüyse ve üretral meatusu 8 Fr metal buji ile dilate etmek mümkün oluyorsa yani dilatatör rahatça geçirilebiliyorsa mesaneye drenaj kateteri yerleştirmeden operasyona son vermek mümkündür. Operasyon1saaten uzun sürdüyse ve glans kanatlarının ancak aşırı serbestleştirilmesiyle glansplasti mümkün olduysa üretral meatus 8Fr metal buji ile dilate edilir ve ardından 8 Fr bir drenaj kateteri (feding tüp veya silikon tüp) mesaneye yerleştirilmelidir.

    MAGPI yönteminde sünnet aşaması

    MAGPI yönteminde meatal ilerletme ve glanuloplasti aşamaları tamamlandıktan sonra prepisyum derisinin ayarlanması ve fazla derinin çıkarılması gereklidir. Operasyonun kozmetik sonuçlarını etkileyen önemli bir aşamadır. Prepisyum derisinin dorsalden orta hattan kesilmesi ve deri ve glans çevresinde bırakılan mukoza tabakasına tam orta hatta bir sütür konularak askıya alınır. Daha sonra prepisyum glans üzerine getirilir ve kalem ile glans sulcus koronorius hattı her iki yanda prepisyum üzerine çizilir. Hemen daima önde ventraldeki deri kısa gelir. Prepisyum derisindeki V şeklindeki öndeki açıklığının 1.5-2cm dikilmesine ihtiyaç olur. Bu sütürler iyileştiğinde skrotal raphenin devamı olan anatomik yapı gibi gözükeceğinden kozmetik görüntü bozulmaz. Kozmetik olarak en sık yapılan hata prepisyum derisinin fazla bırakılmasıdır. Fistül oluşma oranı MAGPI yönteminde çok düşük olduğundan ileride kullanılmak üzere fazladan prepisyum derisi bırakılması uygun değildir. Fazla kalan prepisyum derisi hasta ve ailenin memnuniyetsizliğine neden olur.

    MAGPI operasyonu meatal ilerletme(advancement), glans kanatlarının 180 dereceye yakın serbestleştirilmesi ve glansa yeniden konik şekil verilmesi tarzında hakkıyla yapıldığında hiç de söylenildiği gibi basit bir operasyon değildir. Bu tarzda yapıldığında oluşacak ödem ve idrar yapma güçlüğüne engel olmak için 24 bazen 48 saat üretral kateter yerleştirilmesi ve pansumanın ilk 48 saatte açılmaması gereklidir. MAGPI yöntemi yukarıda anlatılan yöntemle hakkıyla yapıldığında koronal ve subkoronal olgularda başarılı sonuçların elde edildiği bir operasyondur. 11 Bazı glanular hipospadias olgularında ise MAGPI yöntemi yukarıda anlatılan şekilde uygulanmasına gerek kalmayabilir. Minimal MAGPI denilebilecek bir yöntemle glans kanatlarının aşırı serbestleştirilmesine gerek kalmadan yöntemin katetersiz ve pansumansız olarak uygulanması da mümkündür. MAGPI operasyonu 1990 yılından bu yana 25 yıldır kesintisiz olarak uygun olgularda uyguladığım bir yöntemdir. Bu yöntemle komplikasyonsuz ve başarılı kozmetik sonuçlara ulaşıldığını hep savunmuşumdur. Bu yöntemle komplikasyonsuz kozmetik başarının sırrı doğru olgu seçimidir. Koronal ve subkoronal olgulara yöntemin yeterli glans kanadı serbestleştirilmesi yapmadan uygulanması doğal olarak komplikasyona ve başarısızlığa neden olmaktadır. Aynı şekilde yöntemin mobil olmayan üretra, periüretral spongioz dokunun ince olduğu ve üretra üzerindeki derinin çok ince ve yapışık olduğu olgularda kullanılması, subkoronal seviyeden daha proksimalde nativ meatusu bulunan olgulara yöntemi zorlayarak endikasyonunu genişletmeye çalışmak da kötü kozmetik görünüm ve komplikasyona neden olur.

    MAGPI yönteminin Modifikasyonları

    MAGPI yönteminin tarif edildiği günden bu yana pek çok modifikasyonu yayınlanmıştır. Bu makalede bütün modifikasyonları yerine en bilinen ve ülkemizden tariflenen modifikasyonları anlatılacaktır.

    Arap Modifikasyonu

    MAGPI yönteminin en bilinen fakat en az kullanılan modifikasyonudur. Arap modifikasyonu esas olarak yöntemi subkoronal seviyenin daha proksimalindeki olgulara uygulayabilmek için planlanmıştır. 12 Nativ hipospadik meatusun çevresindeki derinin fazla bırakılması ve bu fazla bırakılan derinin orta hatta birbirlerine sütüre edilip üretra uzatılarak galansa gömülmesinden ibarettir(Şekil 8). MAGPI yönteminin en büyük avantajı fistül komplikasyonun yok edenecek kadar az görülmemesidir. Bu yöntemde distal üretra orta hatta sütüre edilerek uzatıldığından fistül komplikasyonu görülme sıklığı diğer üretranın sütürle uztıldığı yöntemlerden daha az değildir. MAGPI yönteminin subkoronal seviyeden daha proksimalde meatusu olan olgularda zorlanarak uygulanmasının başarısızlıkla sonuçlandığı bilinmektedir. Genel olarak endikasyonun genişletilerek yöntemin zorlanması önerilmemektedir. Arap modifikasyonu bu yöntemin zorlanarak daha proksimal olgularda uygulanmasıdır. Her ne kadar Hoebeke 13 MAGPI ‘nin Arap modifikasyonunun başarılı bir yöntem olarak kullandığını bildirmişsede, kişisel olarak Arap modifikasyonunu uyguladığım subkoronal olguların komplikasyon oranı ve kozmetik sonuçlarından memnun kalmadığım için bu modifikasyonu artık kullanmıyorum.

    Baran Modifikasyonu

    Klasik MAGPI yönteminin standart vertikal insizyonunun en tepesine transvers bir insizyon yapılması ve T şeklindeki insizyonun iki yanında oluşan üçgenlerin tepesinin meatusun dorsaline dikilmesidir. Baran ve ark14 bu modifikasyonu meatusun balık ağzı şeklinde görünümünü düzeltmek, meatus darlığı ve meatal retraksiyona engel olmak amacıyla tarif etmişlerdir. Tariflenen modifikasyon yöntemiyle meatal darlığa ve engel olunduğu bildirilmiştir. Bana göre tariflenen bu modifikasyonla meatal darlık oluşmasada, eliptik ve çizgi şeklinde bir meatus elde edilememektedir.

    Taneli Modifikasyonu

    Klasik MAGPI yöntemiyle meatal ilerletme için yapılan dorsal vertikal insizyon içinden dişli bir penset ile glans dokusunun dışarıya çekilerek bir miktar glans dokusunun eksize edilmesidir(Şekil 9 ). Yöntem glans kanatlarına aşırı mobilizasyon uygulanmadan üretranın glans içine gömülmesi kolaylaşmaktadır. Üretranın dorsalinde daha az glans dokusu kaldığı için üretra glans içinde daha derine (glansın ortasına) yerleştirilebilmekte ve daha anatomik bir onarım yapılabilmektedir. Üretranın dorsalinden vertikal insizyonun içinden bir miktar glans dokusu çıkarıldığı için burada oluşan boşluk (rooming) nedeniyle meatal darlık oluşması da engellenmektedir. Ayrıca çıkarılan bu glans dokusu sayesinde eliptik ve çizgi şeklinde (slit -like) bir meatus görünümü de elde edilir (Resim 1). Bu modifikasyonla normal anatomide var olan fossa navicularis yeniden oluşturularak idrar akış yönünün düzeltilmesi mümkün olmaktadır(Resim 2). Sonuç olarak; Taneli ve ark.15 nın modifikasyon tekniğinde üretranın glans içine daha derine yerleştirilmesiyle, geniş ve çizgi şeklinde bir meatus yapısı ve konik görünümlü kozmetik bir glans elde edilmektedir.

    Yalçın Modifikasyonu

    MAGPI yönteminde glans kanatlarının serbestleştirilmesi sırasında distal üretranın yanlardan arkasına doğru serbestleştirilerek parsiyel olarak mobilize edilmesidir. Yalçın ve ark 16 göre bu modifikasyon glandular oluğun derin olmadığı çevre dokuya fikse olduğu durumlarda meatal ilerletilmeyi kolaylaştırır. En distal kesimde üretra glanstan tamemen ayrılmadan klasik dorsal vertikal kesi yapılarak meatal ilerletme sağlanır.

    MAGPI yöntemine benzer alternatif yöntemler

    UAGP(Uretral Advancement and Glanuloplasty )

    Yöntem 1981 yılında Urol Clin North Am dergisinde aymi ciltte MAGPI yönteminin yayınlandığı makalenin hemen arkasındaki makale olarak Waterhouse –Glassberg17 tarafından tariflenmiştir. Koff 18 da hemen hemen eş zamanlı olarak J Urol dergisinde aynı yöntemi tarif etmiştir. Üretral mobilizasyonun cerrahi bir yöntem olarak kabul görmesi fikri striktür onarımlarıyla başlamıştır. Üretranın etrafındaki spongioz tabakayla birlikte mobilizasyonu ile üretral striktürlerde 2cm’e kadar olan açıklığın(defektin) birleştirilmesinin mümkün olduğu gösterilmiştir. Waterhouse ve Glassberg17 önce hipospadias olmadan kordi olgularında sonra koronal hipospadias olgularında yöntemi başarıyla kullandıklarını bildirmişlerdir. Yöntem üretranın çevresindeki spongioz tabaka ile birlikte gerginlik oluşturmadan glansın apeksine kadar mobilize edilerek getirilmesi ve glans içine gömülerek tespit edildikten sonra glansa yeni şekil verilmesidir. Koff 18 anterior hipospadiaslı olgularda hatta hafif kordisi olan olgularda üretral mobilizasyon yöntemini başarıyla uyguladığını bildirmiştir. Ayni yöntem Türkiyeden 1995 de triangular glanular flap ilavesi ile Dindar ve ark 19 tarafından distal penil hipospadiasta başarılı bir yöntem olarak bildirilmiştir. 1999 da Türken ve Senocak 20 bu yöntemle distal hipospadiasta 2-2.5 cm lik bir üretral mobilizasyonun mümkün olduğunu ve fibröz kordi varlığında da bu yöntemin uygulanabildiğini bildirmiştir.

    GRAP (Glanular reconstruction and preputioplasty)

    Glipin ve ark21 1993 yılında distal hypospadias olgularında glanular rekonstrüksiyon ile birlikte prepisyumun korunduğu bir modifiye yöntem tarif etmişlerdir. Glanular, koronal ve subcoranal olgularda uygulanabilen bu yöntemle düşük komplikasyon oranı ile mükemmel fonksiyonel ve kozmetik sonuçların elde edilebildiğini bildirmişlerdir.22 Glanuloplasti ve preputioplastinin birlikte yapılması nedeniyle değerlidir. Prepisyum rekonstrüksiyonu 1990 yılında ilk kez Dewan23 tarafından Mathieu yönteminde kullanılmıştır. Kröpfl ve ark24 1992 yılında MAGPI yöntemiyle tam sünnet derisi rekonstrüksiyonunu ilk kez birlikte uygulamışlardır.

    URAGPI (Uretral Advancement Glanuloplasty Preputioplasti Incorporated)

    Keramidas 25 1995 yılında prepusyoplasti ile üretral mobilizasyon ve glanuloplasty tekniğini birlikte uygulamıştır. Yöntem künt diseksiyon ve mobilizasyonla üretranın gerginlik oluşturmadan glansın apeksine kadar çekilmesi ve glans içine gömülerek tespit edilmesine ilave olarak prepusyoplasti yapılmasıdır.Yöntemi glandular eğiklik(glandular tilt), hafif fibröz kordi, fibrotik immobil üretral meatus ve sekonder olgularda da başarıyla kullandığını bildirmiştir. Jawad 26 distal hipospadias olgularında özellikle glanular kordi ve eğiklik (chordee, tilt) ve immobik fibrotik üretral meatus durumunda MAGPI yönteminin sınırlarını zorlamak yerine UAGP veya URAGPI yöntemlerinin MAGPI yöntemine alternatif olarak kullanılabileceğini bildirmiştir.

    GAP( Glans Approximation Procedure)

    1989 yılında Zaontz 27 tarafından geniş bir meatus ve derin glanular oluk (groove) varlığında glanular ve koronal hipospadias olgularında kullanılabilecek bir yöntem olarak tarif edilmiştir. Aslında 1869-1880 yıllarında rapor edilen Thierch-Duplay tubularizasyon prensiplerinin yeni bir uygulamasıdır. Geniş üretral meatus çevresine yapılan U şeklindeki kesinin önde sütüre edilerek kapatılmasıyla üretra uzatılır ve glanuloplasti yapılarak yeni üretra glansa gömülür(Şekil 10 ). 1989 yılında Duckett ve Keating 28 yine J Urol dergisinde çok benzer bir yöntemi Pyramid prosedürü olarak yayınlamışlardır. Pyramid prosedürü geniş üretral meatus çevresine GAP yönteminde tarif edilen U şeklindeki kesi yerine tenis raketi şeklinde insizyon yapılıp sütüre edilerek üretranın uzatılıp glansa gömülmesidir. Pyramid yönteminin özellikle MIF varyantında kullanılması önerilmiştir. Hemen hemen aynı yöntem olan GAP ve PYRAMID yöntemlerinden GAP daha önce yayınlanmıştır. Meatusun geniş ancak glanular oluğun yeterince derin olmadığı olgularda Zaontz 27 oluğu derinleştirmek için insize ederek sekonder iyileşmeye bıraktığını böylece üretranın önde gerginlik oluşturmadan kapatılabildiğini de belirtmiştir. GAP yöntemi bu tarzda yapıldığında adına kısaca SNODGAP de denilebilir.

    SNODPI

    Snodgrass ve MAGPI operasyonlarının her ikisinin bir karışımı olan bu yöntem birçok cerrah tarafından ameliyat sırasında dorsal vertikal kesi yapıldıktan sonra bazı uygun olgularda kesinin sütüre edilmeden bırakılabileceğinin farkedilmesiyle ortaya çıkmıştır. Modifikasyon sonradan SNODPI olarak isimlendirilmiştir.29 Bu yöntemde MAGPI ve Snodgrass operasyonlarının her ikisinde de mevcut olan dorsal vertikal kesi yapılmakta ancak MAGPI yöntemindeki gibi sütüre edilerek Heineke-Mickulicz prensibiyle kapatılmamakta, Snodgrass yöntemindeki gibi sütüre edilmeden bırakılmaktadır. SNODPI yöntemi bana göre; yanlızca glandular groove’u çok derin olan olgularda kullanılmalıdır. Ayrıca bu yöntemde dorsal kesi, bistüri ile değil makas ile yapılmalı ve üretra tabanını kanatmamaya yani çok derin kesmemeye dikkat edilmelidir. Dorsal kesi çok derin yapıldığında skar ile iyileşmekte ve meatus darlığına neden olmaktadır.

    SNODPI veya SNODGAP gibi kısaltmalar yöntemlerin tarif edilmesini kolaylaştırmakla birlikte doğru bir isimlendirme değildir. Çünkü üretra tabanının vertikal olarak orta hattan insizyonu Snodgrassdan önce bir çok cerrah tarafından uygulanılan bir tekniktir. Tubularized incised plate (TIP)yöntemi Snodgrass30 tarafından 1994 yılında 16 olguluk bir hasta serisinde yayınlanmıştır. Snodgrass’dan önce üretra tabanın orta hattan insizyonunu ilk kez Reddy 31 1975 yılında rapor etmiştir. Reddy31 orta hat insizyonunu kordiye neden olduğunu düşündüğü fibröz yapıları keserek kordiyi düzeltmek için uygulamıştır. Daha sonra Orkiszewski 32 üretra tabanının longitudinal insizyon adını verdiği kesiyi yaparak üretranın gerginlik olmadan kapatılmasını sağlamış ve 1989 yılında Polonya Üroloji dergisinde yayınlamıştır. Orkiszewski 33 editöre mektup olarak yayınlanan bir yazısında teyzesinin; eşinin ölümünden sonra avcı ceketi ile tabuta konulmasını istemesi nedeniyle artık küçük gelen ceketin arka bölümünün kesilerek önde rahatça düğmelerinin kapatılması ile yöntemin fikrinin oluştuğunu belirtmiştir. Midline longitudinal insizyon için Ölü Adam Ceketi ( Dead Man’s Jacket) esinlenmesini kullanmıştır. Aynı yıl (1989) Rich ve Keating34 vertikal çizgi şeklinde üretral meatus oluşturmak için üretra tabanının distalinin orta hattan longitudinal insizyonunu önermişler ve yapılan işleme Menteşeleme (Hinge- Hinging ) adını vermişlerdir. Bütün bu modifikasyonların bir sentezi sonucunda TIP(Tubularized Incised Plate )veya SNODGRASS yöntemi ortaya çıkmıştır.

    Sonuç olarak, 1981 yılında tariflenen MAGPI ve UAGP, 1989 yılında tariflenen GAP gibi temel yöntemler öğrenildiğinde; yani meatal ilerletme, üretral mobilizasyon, glansplasti ve glans yaklaştırılması gibi tekniklere hakim olunduğunda distal hipospadias olgularının cerrahi onarımında amaç olan fonksiyonel ve kozmetik sonuçlara ulaşmak mümkün olacaktır.

    Kaynaklar

    1.Duclett JW. MAGPI (Meatoplasty and glanuloplasty) a procedure for subcoronal hypospadias Urol Clin North Am 1981;8(3) 513-9.

    2.Ducket JW Snyder HMIII. The MAGPI hypospadias repair in 1111 patients. Ann Surg 1991;213 (6): 620-5.

    3. Hadidi AT, Azmy AF Hypospadias Surgery , An Illustrated Guide . Heidelberg: Springer –Verlag ;2004

    4.Baskin L Hypospadias : a critical analysis of cosmetic outcomes using photography. BJU Int 2001;87(6):534-9.

    5. Firlit CF The mucosal colar in hypospadias surgery J Urol 1987;137(1) :80-2.

    6.Snodgrass W1, Koyle M, Manzoni G, Hurwitz R, Caldamone A, Ehrlich R. Tubularized incised plate hypospadias repair for proximal hypospadias. J Urol 1998;159(6);2129-31.

    7. Uygur MC, Ersoy E, Erol D. Analysisi of meatal location in 1244 heathy men Definition of the normal site justified the need for meatal advancenent ain all pediatric anterior hypospadias cases Pediatr Surg Int 1999;15 :119-20.

    8.Genç A, Taneli C, Oksel F, Balkan C, Bilgi Y. Analysisi of meatal location in 300 boys Int urol Nephrol 2001; 33:663-4.

    9. Hutton KAR, Babu R. Normal anatomy of the external urethral meatus in boys : implications for hypospadias repair. BJU Int 2007;100;161-3.

    10.Snodgrass W, Busch N. Glansplasty In: Hypospadiology Eds: Snodgrass W, Busch N 1 st edition 2015, Texas, Operation Happenis, p58-9, p106-7.

    11. Abdelrahman MA, O Connor KM, Kiely EA. MAGPI hypospadias repair: factors determined outcome Ir J Med Sci 2013; 182(4):585-8.

    12.Arap S, Mitre AI, De Goes GM. Modified meatal advancement and glanuloplasty repair of distsl hypospadias J Urol 1984; 131:1140-1141.

    13.Hoebeke P, De Sy W The Arap modification of MAGPI: experience in 72 patients Ann Urol (paris) 1996; 30(4):170-3.

    14. Baran CN, Sungur N, Kılınç H, Özdemir R, Sensöz O T incision technique in distal hypospadias : a modification of meatal advancement and glanuloplasty. Plast Reconstr Surg 2002 109(3):1018-24.

    15.Taneli C, Genç A, Günsar C, Sencan A, Arslan OA, Dağlar Z, Mir E Modification of meatal advancement and glanuloplasty for correction of distal hypospadias Scand J urol Nephrol 2004;38(2):122-4.

    16. Yalçın M, Karadağ ÇA, Yıldız A, Kaba Mk, Baskın D, Demir M, Dokucu Aİ .Results of modified MAGPI operation with mobilizations of ventral glanular urethra. ASPU&WOFSPU, 2010 27 -29 October 2010 İstanbul, Turkey

    17. Waterhouse K, Glassberg KI Mobilization of anterior uretra as an aid in the one –stage repair of hypospadias. Urol Clin North Am 1981;8(3), 521-5.

    18. Koff SA Mobilization of the urethra in the surgical treatment of hypospadias J Urol 1981;125(3):394-7.

    19. Dindar H, Çakmak M, Yücesan S, Barlas M. Distal penile hypospadias repair in children with complete mobilization of pendulous urethra and triangular flap. Br J Urol 1995 ;75(1):94-5.

    20. Turken A, Senocak ME, Büyükpamukçu N, Hiçsönmez A. The use of eccentric circummeatal based flap with combined limited urethral mobilization technique for distal hypospadias repair. Plast Reconstr Surg 1999;103(2):525-30.

    21. Glipin D, Clements WD, Boston VE GRAP repair : single –stage reconstruction of hypospadias as an outpatient procedure Br J urol 1993;71(2):226-9.

    22. Gray J, Boston VE. Glanular reconstruction and preputioplasty repair for distal hypospadias: a unique day-case method to avoid urethral stenting and preserve the prepuce. BJU Int 2003;91(3): 268-70.

    23.Dewan PA. Mathieu urethroplasty with preputial reconstruction and urethral stent urine drainage. Aust NZJ Surg 1990;60(10):787-90.

    24. Kröpfl D, Schardt M, Fey S. Modified meatal advancement and glanduloplasty with complete foreskin reconstruction. Eur Urol 1992; 22(1):57-61.

    25. Keremidas DC, Soutis ME. Urethral advancement ,glandulopasty and preputioplasty in distal hypospadias Eur J Pediatr Surg 1995 ,5(6) 348-51.

    26. Jawad AJ Urethral advancement and glanuloplasty UAGP vs MAGPI for distal hypospadias repair. Int Urol Nephrol 1997;29(6):681-6.

    27. Zaontz MR The GAP(glans approximation procedure) for glanular/coronal hypospadias J Urol 1989 ;141(2):359-61.

    28. Duckett JW, Keating MA Technical challenge of the megameatus intact prepuce hypospadias variant :the pyramid procedure. J Urol 141(6):1407-9

    29. Repair of anterior hypospadias In Pediatric Urology Web Book 2014 2nd edition Eds: Subramanıan R, Hoebeke P, Kocvara R, pp 238.

    30.Snodgrass W Tubularized incised plate urethroplasty for distal hypospadias J Urol 1994 151;464-6.

    31. Reddy LN. One- stage repair of hypospadias . Urology 1975;5(4) :475-8.

    32. Orkiszewski M. Urethral reconstruction in skin deficit Polish Urology 1987; 40:12-5.

    33. Orkiszewski M. Midterm success rate of tubularized incised plate urethroplasty an observation. Pediatr Surg Int 2006;22:302

    34. Rich MA, Keating MA, Snyder HM, Duckett JW. Hinging the urtehral plate in hypospadias meatoplasty. J Urol 1989 142(6):1551-3.

  • Çocuklarda kuşkulu cinsiyet (cinsiyet karmaşası -interseks – ambiguous genitalya ) ve tedavisi

    Çocuklarda kuşkulu cinsiyet (cinsiyet karmaşası -interseks – ambiguous genitalya ) ve tedavisi

    Ultrasonografi gibi radyolojik cihazların kullanıma girmediği dönemlerde,hamile bir hanımın çocuğunun kız mı yoksa erkek mi olacağı anne-baba ve tüm aile çevresinde en merak edilen konu olurdu.Doğumu takiben ilk sorulan soru kız mı erkek mi olur,sağlıklı olup olmadığı sorusu bazı ailelerde nerdeyse ikinci sırayı alırdı.

    Günümüzde çocuğun anne karnında iken cinsiyetinin belirlenmesi ile doğumu takiben ilk soru aslında öncelikli olması gereken sağlıklı olup olmadığı sorusu olmaktadır.

    Dış genital görünüm bebeğin erkek, kız yada bunlar arasında bir yerde olduğunu düşündürür.Sonuncu durumdaki seksüel karmaşa,ambigious genitalya veya interseks olarak da adlandırılır.Çocuğun cinsiyetindeki belirsizlik çocuğun yaşamını da tehdit edebilen bazı sorunlarla birlikte olabildiği için acil müdahele gerektirebilir. Ülkemizde doğumların çoğunluğu,hekimlerin denetimi dışında,deneyimsiz kişilere yaptırıldığından ve çocuk hekimlerince zamanında muayeneleri yapılmadığından tanıda önemli gecikmeler yanlış cinsel tanımlamaların yanı sıra çocuğun ölümüne kadar varan sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

    Aileler çoğunlukla; dış genital organları her iki cinse ait görünüm arzeden çocukları,kendi arzuladıkları cinsel kimlikle tanımlama eğilimindedirler.Anne ve babaların çoğunluğunun bu konu ile ilgili hiçbir bilgileri yoktur.Oysa çocuğun cinsiyetinin olabilecek kesin şeklinin en kısa sürede belirlenmesi ilerde doğabilecek ve onarılması imkansız sorunların önüne geçecektir.Bazı ailelerinde söz konusu durumdan utanarak çocuğu çevresindekilerin dahi görmesini engelleyerek olayı geçiştirebildiklerini unutmamak gerekir.

    Çok nadir görülmeyen bu gibi çocukların hekime ulaşanlarının sayısı olması gerekenden daha az olduğunu da belirtmek gerekir.

    Cinsiyet karmaşası konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için anne karnındaki ceninde normal cinsiyet gelişimine kısaca değineceğiz.Ancak bazı kelimelerin (terminololik açıdan) kısa anlamları verilecektir.

    Fertilizasyon:Döllenme
    Kromozom:Hücre çekirdeği içinde kişinin özelliklerini ve cinsiyetini belirleyen yapılar.
    Kromozomal: Kromozoma ait
    Sperm:Erkek üreme hücresi.
    Ovum:Dişi üreme hücresi.
    Gen: Kromozomlar üzerine yerleşmiş kişiye özel karakterleri belirleyen yapılar.
    Genetik:Genlerle geçen,ırsi
    Embiryonik dönem:Döllenmeyi takiben rahim içinde doğuma kadar geçen dönem.
    Duktus-Duktal: (Kanal-kanala ait)
    Wolf kanalı:Erkek iç genital yapıları geliştiren embriyonik yapı.
    Müller kanalı:Dişi iç genital organlarını geliştirenembriyonik yapı.
    Gonad:İntrauterin dönemde çocukta,cinsiyetine göretestis veya over’i oluşturacak embriyonik yapı.
    Fallus:Erkekte penisi,kızda klitorisi oluşturacakembriyonik yapı.
    Hipospadias:Erkek çocuklarda,normalde penis başına açılması gereken idrar yolu açıklığının penisin daha alt kısmında bir açılım göstermesi

    Çocuğun (Cenin) anne karnındaki normal cinsel gelişimi:

    Rahim içerisinde sperm ve ovumun döllenmesini takiben,cinsel farklılaşma; intrauterin hayatta iç ve dış genital yapının erkek yada dişi yönünde gelişimi sonucu oluşmaktadır.Bu gelişim üç basamak halinde meydana gelir.

    Fertilizasyon sırasında kromozomal ve genetik yapının belirlenmesi ve cinsiyetin; genetik yapıya bağlı olarak gonadın testis ya da over yönünde gelişimi ve bu gelişimin yönüne göre de iç ve dış genital yapılar o cinse özgü özellikler kazanması ile oluşur.Embiryonik dönemde beşinci haftaya kadar dişi ve erkek gonad ayrımı söz konusu değildir.

    Ceninde bipotansiyel gonadın testis yönünde (erkek)farklılaşmaya başlaması yaklaşık 5 inci haftada,over yönünde (dişi)farklılaşması ise 12-14. üncü haftada başlamaktadır.Embiryonik gonadın testis ya da overe farklılaşmasından önce her iki cinste çift duktal(kanal)sistem gelişir.Bu iç genital kanallardan Wolf kanalı erkek iç genital,Müller kanalı ise dişi iç genital yapıların oluşumunu sağlar.Başlangıçta ceninde bulunan her iki kanaldan birinden oluşan cinsiyetin durumuna göre biri körelir,erkek olacak ceninde Wolf kanalı iç erkek genital organlarını oluştururken Müller kanalı körelir.Kız olarak gelişecek ceninden ise Müller kanalları dişi iç genital organları oluştururken Wolf kanalı körelir.

    Cenindeki ilkel gonadın dış kısmı “korteks”iç kısmı ise “medulla”ismini alır.Ayrıca ceninde erkek ve dişide dış genital organların gelişimini sağlayacak genital tüberkül (genital çıkıntı) adını alan bir embiryonik oluşum kendini gösterir.

    Erkeklerden kişinin genetik özelliklerini belirleyen 46+X kromozoma ilaveden Y (erkek genetik yapısını belirleyen cinsiyet)kromozomu bulunur.Yani erkeğin genetik olarak kromozom yapısı 46+XY şeklindedir.X ve Y kromozomları cinsiyeti belirlemeleri açısından önem arzederler.

    Dişilerde ise kromozom yapısı 46+XX şeklindedir.Gerek erkek,gerekse dişilerde son bir çift kromozom cinsiyet kromozomlarıdır.

    Erkek cinsiyetin gelişimi: Cenindegenotipin(46+XY)olduğu durumlarda yedinci haftadan itibaren gonadın medüller kısmından testis ve kordlar (meni taşıyan kanallar)gelişmeye başlar.

    Ceninde 8 inci haftaya kadar her iki cinste dış genital yapılar aynıdır.(Genital çıkıntı) her iki cins yönünde değişime uğrama kapasitesine sahiptir.

    Erkek cinste 8 inci haftadan sonra testisten salınan hormonlar ceninin iç ve dış genital organlarının gelişimini sağlar.Hormonal etki beynin de (virilizan yönde )uyarılmasına neden olur.Testisin gelişimini tamamlamasının ardından yine kendinin salgıladığı hormonlarla testisin torbalara doğru göçü başlar.Genelde çocuk doğmadan her iki testisin skrotuma inişi tamamlamış olur.

    Dişi Yönde Cinsiyet Gelişimi:

    Genotipi 46+XX şeklinde oluşan cenin de gonaddan overler (dişi yumurtalığı)12. inci haftada oluşmaya başlar.İlerleyen haftalarda dişi ceninde iç ve dış genital organlar gelişimini dişi yönünde tamamlar.

    Çocuklarda genital karmaşa (kuşkulu genitalya-interseks)konusunun iyi anlaşılabilmesi için etyolojik(sebepler)nedenleri kabaca üç başlık altında toplayarak anlatacağız.

    1-Gonadal (primitif tohum organı) farklılaşma
    bozuklukları:
    a.Miks gonodaldisgenezi(ceninde gonadların testis veya over yönünde farklılaşma bozuklukları)
    b. XX cinsel genotipe rağmen gonadın disgenetik (bozuk)gelişimi
    c. XY cinsel genotipe rağmen gonadın bozuk gelişimi
    d. Gerçek hermafroditizim(aynı kişide hem testis hemde over bulunması)

    2-Kız Psödohermafroditizm(46-XY- erkek cinselkromozonuna rağmen dişiye benzer dış genital yapı gösterirler.

    3-Erkek psödohermafroditizm (46+XY erkek cinsel kromozoma rağmen dişiye benzer dış genital yapı gösterirler).

    Yukarda kısaca üç başlık altında sınıflandırılan gruplar aşağıda özet olarak değerlendirilecektir.

    1.Gonadal Farklılaşma bozuklukları:

    Kuşkulu genital yapı gösteren çocuklar arasında önemli bir yer tutarlar.Bir veya iki gonadda (cenindeki testis veya over)disgenetik(yapı bozukluğu)söz konusudur.Özellikle XY yapısındaki gonadal bozukluklar değişik derecelerde kuşkulu dış genital anomalilerden sorumludurlar.Böyle kuşkulu olguların çoğunda iç ve dış genital organlarda asimetri vardır.Klasik olarak çoğunlukla bir gonad testis,diğer gonadın yapısında bozukluk vardır.


    2-Kız Psödohermafroditizm:


    Bu çocukların genetik yapısı (kız)46+XX şeklindedir.Gonadları testis olmadığı için iç ve dış genital organları dişi yönünde gelişmiştir.Bunlar anne karnında gelişimleri sırasında androjenik orjinli (erkeksi) hormon etkisinde kalmaları sonucu dış genital yapıları değişik derecelerde erkeksi yapı gösterirler.Dış genital yapıdaki erkeksi değişim,çocuğun anne karnında maruz kaldığı androjenlerin miktarı ve süresi ile ilişki gösterir.Bu olguların çoğunda anne karnındaki çocuklarda başlayan adrenal hiperplazi (böbrek üstü bezinde aşırı büyüme)ve androjen etkisi gösteren böbrek üstü bezi hormonlarının aşırı salınımı başlıca nedendir.Çocuklarda görülen doğumsal adrenal hiperplazilerin % 70-80 ninde tuz kaybı söz konusudur.Malesef doğumu takiben erken tanı konularak tıbbi tedaviye başlanılmayan çocukların çoğunluğu kaybedilmektedir.

    Bu başlık altında kızların overlerinde görülen androjenik lezyonlardan da (erkeksi hormon salgılayan tümörler) kısaca bahsedilecektir. Nadir rastlanılan bu tümörler prepubertal dönemde çocuğun dış genital organlarında erkeksi bir görünüm;klitoris büyümesi,kıllanma ay hali görmemesi veya ay halinin kesilmesi ,gibi durumların oluşmasına neden olur. “Arrhenoblastoma” adı verilen overdeki bu tip tümörlerin ultrasonografi,Komputurize Tomografi(CT) ve Magnetik rezonans (MR) ile yerleri tespit edilebilir. Bunlar genellikle disgenetik (yapısı genetik olarak bozuk)overlerde oluşur. Tek taraf overlerde veya her ikisinde de görülebilir . Olguların %50 sinde tümör elle karın muayenesinde hissedilir . Tümör iki taraflı ise her iki over tümörle birlikte çıkartılmalıdır. Eğer kız çocuğunun genetik yapısında (diskinetik olarak) Y kromozomu var ise her iki overinde çıkartılması gerekir.Zira masum görünen overde de her zaman maliğn (kötü huylu)tümör gelişme riski oldukça yüksektir.

    3- Erkek Psödohermafroditizm:

    Anne karnındakiceninde gonadları testis,genetik olarak 46+XY erkek yapıdaki olgulardır.Bunlarda da erken tanı,çocuğun yetiştirileceği cinsiyeti belirlemede çok önemlidir.Genetik olarak 46+XY yapısı göstermelerine karşın kısmı androjenik (testesteron ve böbrek üstü bezi hormonlarının bir kısmı) hormon duyarsızlığı söz konusudur.Bu gibi ceninlerde dış genital organların hormonlara karşı duyarsızlığı çocuklarda değişik derecelerde mikropenis (penis küçüklüğü),inmemiş testis ve hipospadias gibi anomaliler birlikte veya tek başlarına olabilirler.Bazı olgularda tanı maalesef puberte döneminde ikincil cinsiyet karekterlerinin gelişememe durumuna kadar gecikebilmektedir.Bu çocuklarda androjen düzeylerinin yüksek olmasına karşın kullanılamamaları, bu hormonların estrojene (dişi seks hormonu)dönmesi nedeni ile erkek çocukta jinekomastiye(meme büyümesi)neden olur.

    Yine bu grupta değerlendirilen hastalarda testesteronun (biyosentez)oluşumundaki (XY-erkek genetik yapıya rağmen)yetersizlik,iç ve dış genital organların gelişimini değişik derecelerde engeller.Ancak görülme sıklıkları çok nadirdir.

    Yenidoğan bir bebekte normal penis uzunluğu 3.6± 0,7 cm,çapı 1.1± 0.2 cm dir.Penis uzunluğunun yenidoğan bir bebekte 1.9 cm nin altında olması mikropenis olarak adlandırılır.Mikropenis gebeliğin 14 üncü haftasında hormonal bozukluk sonu oluşur.Gonadal hormon yetersizliği ceninde hipogonadizme bağlı olabildiği gibi bazı durumlarda da idiopatik(sebebi bilinmeyen)olabilir.Penis küçüklüğünün en sık rastlanılan nedeni beyinden salgılan ve gonadotropin hormonun gonaddan salgılanmasını sağlayan (gonadotropin releasing faktör) adı verilen bir enzimin yeterli miktarda salgılanmaması sonucu oluşur.Nadir olarak bazı bebeklerde büyüme hormonu (Growth hormon) salgılanma yetersizliği veya testiküler yetersizlik(Robinow sendromu)mikropenis nedeni olarak karşımıza çıkar.Bu gibi çocuklarda mikropenis nedeni,çocuk cerrahı,çocuk üroloğu ve çocuk endokrinoloji uzmanı tarafından ortaya konulmalıdır.

    Bu gibi çocuklarda penis büyümesini sitimule etmek (Penisin hormona vereceği cevaba göre tanıya gitmek amacı ile 1 yaşından sonra gün aşırı olmak üzere 500 ünite 4 hafta süre ile verilir.) Ayrıca,puberteden önce yeterli büyüklükte bir penise sahip olmaları için androjen orjinli (erkek hormonu)hormon kullanılmalıdır.


    4-Gerçek Hermafrotizm:

    En az sıklıkla görülen bir interseks (kuşkulu genitalya)hastalığıdır.Afrika Bantus’ta epidemiktir(bölgesel).Bu hastalarda iyi gelişmiş (gelişme bozukluğu göstermeyen)erkek ve dişi gonadlar (testis veya over)birlikte bulunur.Bu beraberlikte testis veya over ayrı ayrı bulunabileceği gibi,biri testis diğeri ovotestis(aynı gonodda hem testis dokusu,hemde over dokusu birlikte)veya biri over diğeri ovotestis şeklinde olabilir.Bulunan gonadın (ilgili cinse ait sperm ve/veya ovum-dişi yumurtası)cinsine göre ilgili tarafta erkekte testis,dişide overi oluşturacak embiryonel yapıların yanı sıra,testis olacak tarafta Wolff,over olacak tarafta da Müller kanalı olarak adlandırılan ve iç genital organların gelişimini sağlayan embiryonik komponentler gelişir.

    Testis ve over dokuları normal yapılar da gözlenirken,ovotestis yapısında testis dokusu merkezde,over dokusu onun çevresinde görülür.Bu hastaların yaklaşık %80 inde 46+XX kromozom(dişi)yapısı ve Barr cisimciği(dişilerde ağız mukozasından alınan örnekte mikroskop altında görülen ve çocuğun dişi genetik yapısında olduğuna işaret eden pozitifliği vardır.Diğer %20 de ise 46+XX veya 46+XX/46+XY mozaik kromozom yapısıyla beraber değişken Barr cisimciği pozitifliği veya negatifliği tespit edilir.

    Gerçek hermafroditizmin oluş nedeni bilinmemektedir.Y kromozomun kısa kolunun X kromozomuna birleşmesi sonucu olduğu ileri sürülmektedir.Bu hastalıkta seçilecek tedavinin planlanmasında en önemli kriter,tanı konma yaşı ve fallus büyüklüğüdür.Erkek cinsel kimliğini benimsemiş,fallusu küçük olan tüm bireylere dişi cinsel kimlik kazandıracak şeklide tedavi planı yapılmalıdır.Böyle olgularda Wolff kanalından gelişen yapılar(iç genital yapılar)ve testis dokusu çıkartılır.Fallus’a kliteroplasti Labioskrotal kıvrımın açılması ile Labiumlar oluşturulur.Puberte sonrasında kalın barsak kullanılarak yapılacak vajinoplasti ile fonksiyonel bir dişi cinsiyet kimliği kazandırılır.Fallusu büyük,erkek olarak yetiştirilmiş ve erkek cinsel kimliğini benimsemiş kişilerde ise Müller kanalından gelişen uterus,over gibi yapılar çıkarılır,varsa hipospadiası onarılır.Pubertal dönemde ise dışarıdan testesteron verilerek ikincil seks karekterleri geliştirilir ve testis protezi konulur.

    Kuşkulu Genital Yapı(İnterseks)Gösteren Çocuklara Yaklaşım

    Böyle çocukların aşağıdaki sıralamaya göre ivedilikle incelenmesi gerekir.

    a-Ayrıntılı öykü
    b-Fizik muayene
    c-Kromozom analizi
    d-Kan biyokimyasının incelenmesi

    a-Ayrıntılı öykü:

    a- Detaylı aile öyküsü

    Çocuğun doğum öncesi dönemine ve özellikle hamilelik sırasında anneye yönelik detaylı bilgi edinme ile başlar.Aile öyküsünde (birinci derecede akrabalık da içeren) çok kısa boy, çok uzun boy(bazı bireylerde hormonal yetersizlikler), erken menopoz,osteoporoz,geçikmiş puberte ,amonere,kısırlık,kuşkulu genital yapı ve daha önce doğum sırasında veya yenidoğan döneminde kaybedilen çocuklar olup olmadığı (tuz kaybı ile birlikte giden böbrek üstü bezinin fazla çalışması) gibi durumlar detaylı olarak araştırılmalıdır.
    Ayrıca annenin gebelik esnasında androjen içeren (erkeksi) hormonları kullanıp kullanmadığı (anneye ait over veya adrenal tümörlerinde kullanılabilir) sorgulanmalıdır.

    b-Fizik Muayene

    Yine bu konuda oldukça deneyimli bir hekim tarafından genital muayenesi yapılmalıdır.

    Boş skrotumlu bir yenidoğan kromozom yapısı açısından erkek ve iki taraflı inmemiş testisli bile olsa ayrıntılı olarak incelenmeden erkek olarak değerlendirilmemeli,altta ağır bir adrenogenital sendrom sonucu ileri derecede erkeksi gelişme olabileceği unutulmamalıdır.

    Doğumsal adrenal hiperplaziler(böbrek üstü bezinin fazla çalışması),kortizon denilen hormonun yetersizliği nedeni ile (aşırı derecede)androjenik (erkeksi hormon)salgılanması ,dişi fetusun(ceninin) dış genital organlarının erkeksi görünüm alacak şekilde etkiler. Bu durum bazen hekimi bile yanıltabilir.

    Boş skrotumlu,küçük penisli (mikropenisli),ve ağır hipospadiaslı (idrar yolunun penis başı yerine daha distalde bir yere açılması) kuşkulu genitalya olarak değerlendirilmelidir.

    Gonodların simetrisi yani her iki gonadın dış kasık halkasının üstünde veya altında olması çok önemlidir. Gerek erkek, gerek kız psödohermafrodilerde patolojik mekanizma her iki gonadıda etkilediği için,gonadlar simetrik yerleşir .Erkek psödohermafroditlerde gonadlar her iki tarafta da hissedilebilirken,kız psödohermafrodiflerde gonadlar ultrasonografi ile karında görülebilirler .Gerçek hermafroditler ve Miks gonadal diskenezi olan çocuklarda gonadlar simetrik yerleşim göstermezler. Bir tarafta gonad ele gelirken diğer tarafta ele gelmez .Gonadların asimetrik veya simetrik yerleşimine göre hekim gerçek tanıya doğru yönlenir.

    c-Kromozom Analizi

    Periferik lenfositlerden X ve Y cinsel kromozomlarına özel DNA propları ile yapılacak (fluoresan insitu hybridizasyon)tekniği ile 48 saat gibi bir süre içerisinde genotip (genetiksel kromozomal cinsiyet) belirlenebilir. Çok nadiren mozaizmi dışlamak için diğer dokulardan da kromozom analizi gerekebilir.


    d-Kan Biyokimyasının İncelenmesi

    Genetik olarak 46+XY kromozom yapısı bulunan bazı olgularda dış genital organların erkeksi gelişimleri yetersizdir. Erkek yalancı hermafrodit olarak anılırlar.Normal testisi bulunan bu hastaların dış genital organlarının yetersiz gelişmesinden; a)Yetersiz testesteron yapımı (testesteron yapımı için gerekli bazı enzimlerin eksikliği nedeni iledir) b) Testesteron hedef organda (testis ve penis) 5 άredüktaz enzimi noksanlığı sonucunda etkin hale dönüşememesi, c)Dış genital organlarda testesterona yanıt verecek reseptörlerin bulunmaması veya yetersiz olması sorumlu tutulmaktadır.
    Genellikle erkek olarak yetiştirilmelerine karşın erkek yalancı hermafroditlerde çocuğun penisi hafifçe büyümüş bir klitoris boyutunun önüne geçemez, penis içi yapısıda ereksiyon için yetersizdir. Bu nedenle erkek tanısı konulan bu gibi çocuklara kız kimliği verilmesi ve bu yönde yetiştirilmesi uygun olur hatta bu zorunluluktur.

    Doğumsal adrenal hiperplazide (böbrek üstü bezinin aşırı hormon salgılaması)buna karşın kortizon sentezi için yeterli enzim olmaması sonucu ileri derecede artan androjenik (erkeksi) ara ürünler dişi ceninin dış genital organlarının erkeksi görünüm olacak biçimde etkilerler. Görünüm yalnız klitoris büyümesinden ,ucunda normal idrar yolu açıklığı olan erkek penisi gelişimine kadar varabilen geniş bir yelpaze içerebilir. Kuşkulu genitalyada en sık rastlanılan bu tipte kan biyokimyası hemen incelenerek tuz kaybettirici bir tip olup olmadığı ortaya konulmalıdır.Tuz kaybettirici tipde ise süratle medikal tedaviye başlanmalıdır.

    Kız yalancı hermafroditlerin tümü kız olarak yetiştirilmelidir. Bunlar doğurganlık özelliği taşıyan normal kız hastalardır.

    Miks gonadal disgenezi (gonadın bozuk gelişimi)olgularda da dış genital organlarda yetersiz bir erkeksi gelişim vardır.

    Hastaların çocuğun cinsiyet kromozomu genotipi 46+XY /45+XO şeklinde mozaizm(anormal)gösterir. Sıklıkla bir yanda disgenetik testis (patolojik yapıda)varken öte yandan da yine normal olmayan (patolojik yapıda) over bulunur. Dış genital organlar genelde kız görünümünde olduğundan hastanın cinsiyeti açısından yetiştirilme yanlışlığı yapılmaz. Nadir olarak bazı olgularda fallus (ilkel cinsel organ)büyük olduğundan bebekler erkek olarak da büyütülebilirler.

    Kuşkulu genitalyalı çocuklarda kromozom ve kan kimyası incelemeleri için gerekli örnekler alındıktan sonra mevcut anatomik yapının ayrıntılı olarak tanımlanabilmesi için çeşitli radyolojik incelemeler yapılmalıdır.Pelvik ultrasonografi ile uterusun ve/veya gonadların olup olmadığı belirlenmelidir.Gonadın overmi,yoksa testismi olduğu hakkında kısaca fikir edinilebilir.Üretra (idrar yolu)veya ürogenital sinüs (idrar yolu ve vajinanın aynı açıklığa açılması durumu)olduğu düşünülen açıklık içine yerleştirilen bir kataterden opak madde verilerek ürogenital sinüs,üretra ve vajenin konumları ayrıntılarıyla görüntülenebilir.Bu nedenle vajen olup olmadığını,varsa bağlantı yerini anlamak için kesinlikle endoskopi(sistoüreteroskopi)yapılmalıdır.İç genital yapının anlaşılabilmesi ve gerektiğin de gonad biyopsileri için laparoskopi veya laparotomi(aletle bakarak veya karnı cerrahi olarak açarak)yapılabilir.

    Tedavi

    Cinsiyetinden kuşku duyulan çocuk,doğumu takiben bu konunun uzmanı bir hekim tarafından muayene edilmeli ve onun uygun gördüğü tetkikler ile cinsiyeti belirlenmelidir.Gerek cinsiyetin belirlenmesi gerek tedavinin planlanması,Çocuk cerrahı,çocuk ürolojisi dışında genetik uzmanı,çocuk psikoloğu,çocuk endokrinoloğundan oluşan bir ekip tarafından yapılmalıdır.

    Gerek tıbbi,gerek cerrahi tedavide başarının sırrı mümkün olduğunca erken tanı konulmasına bağlıdır.Çocukta kuşkulu genitalya varsa kesinlikle cinsel kimlik ve isim konulmamalıdır.Cinsel kimlik 3-6 ay arasında belirlenmelidir.Bazı nadir durumlarda tıbbi gereklilik olarak çocuğun genetik cinsiyetinin (asıl cinsiyetinin) dışında farklı bir cinsel kimlik altında büyütebileceğinin de unutulmaması gerekir.Ailenin hekim grubu ile birlikte diyalog içinde olması,cinsel kimlik belirlenmesinde çocuğun yaşayacağı sosyal ortam da göz önünde bulundurulmalıdır.Çocuğa cinsel kimlik verilmesinde asla bir yaş geçirilmemelidir. Gecikmenin çocuğun ileri yaşlarda telafi ve tedavi imkanı olmayan cinsel karmaşa ve psikolojik sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdır.Böyle sorunların kişileri intihara kadar götürebileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

    Kuşkulu genitalya neticede bir hastalıktır ve ailenin bundan utanmasına ve çocuğu gizlemesine gerek yoktur.Yukarda belirttiğim gibi pek çoğunun ilaçla,ancak bazı durumlarda ilaca küçük cerrahi girişimler ilavesi ile tedavileri pekálá mümkündür.

    Bu konuda en büyük yanlış; Çocuğun doğumunu takiben cinsel kimlik yönünde kuşkulu bir durumda,ailenin cinsel beklentisi yönünde veya bu konuda deneyimsiz hekim veya diğer sağlık personeli tarafından yakıştırılan cinsel kimliğin çocuğa verilmesidir.

    Tedavi kısmında; tıbbi ve cerrahi tedavi ve bunlara ait tekniklerden bahsederek okuyucuların zihnini zaten oldukça karmaşık olan bu konuda daha fazla karıştırmamayı düşünüyorum.

  • Kognitif rehabilitasyon nedir?

    İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin bir asırlık bir tarihi vardır. Psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

    Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

    Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki; beyin ve davranış, ikincisi; çevre ve davranış ilişkisidir.

    Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

    Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekâyı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar.

    Çok kapsamlı bir alan olan psikolojinin gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, eğitim psikolojisi, endüstriyel psikoloji, klinik psikoloji, nöropsikoloji gibi alt dalları bulunmaktadır. Bu alanlardan nöropsikoloji, beyin yapısı ve işleyişi gibi zihinsel faaliyetleri ve bu fonksiyonlar ile insan davranışı arasındaki ilişkiyi ele alan psikoloji alt daldır.

    NÖROPSİKOLOJİ

    Psikolojinin alt dallarından biri olan nöropsikoloji, beyninin yapı ve fonksiyonlarının belirli psikolojik olaylarla olan ilişkisini anlamayı hedefler. Nöropsikoloji bilim alanında amaç; tüm canlıların ve özellikle de insan bedeninin en önemli organı olan beyinde meydana gelen işlev bozukluklarının, zihinsel ve davranışsal süreçleriyle etkisini belirlemektir.

    Nöropsikoloji, zihinsel süreçlerin sinir sistemi ve özellikle de beyindeki karşılığını inceleyen disiplinlerarası bir daldır. Bilimsel çalışmalar, zihnin ve beynin birbiriyle etkileştiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan nöropsikoloji bilimi tüm canlıların, ancak özellikle de insanın anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır.

    Bu bilim dalının ana konusu; beyinde tümör, enfeksiyon ve metabolik nedenlerle oluşan hasar ve bozuklukların zihinsel süreçlere, bilişsel ve duygusal etkinliklere etkisini incelemektir. Bu ‘klinik’ türden bir nöropsikolojidir ve kapsamındaki temel işlemler; tanı koyma, tedavinin etkililiğini değerlendirme ve hastaya özel rehabilitasyon programı oluşturmaktır.

    Ancak nöropsikoloji sadece klinik yönü olan bir bilim dalı değildir. Günümüzde nöropsikoloji bilimi; klinik nöropsikoloji, uygulamalı nöropsikoloji ve temel nöropsikoloji gibi alt dallara ayrılmaktadır. Temel nöropsikolojinin amacı, beyin ve zihin ilişkileri üzerinde araştırmalar yapmak ve bu ilişkiler konusunda model ve kuramlara ulaşmaktır. Ayrıca, gerek klinik ve gerekse temel nöropsikolojideki en temel ve kritik öğe bilişsel süreçlerin güvenilir ve geçerli bir şekilde ölçülmesidir. Bu ise nöropsikolojik testler kullanılarak yapılır. Nöropsikolojik testler ve bunların standardizasyonu, temel nöropsikolojinin en temel faaliyetleri arasındadır.

    Nöropsikolojinin Uygulandığı Alanlar

    Nöropsikolojinin, temelde, beyin-zihin ilişkinin değerlendirilmesine dayanan, sergilediği bütünleşik yaklaşımın kapsamındaki uzmanlık alanlarının bilgi ve becerisinin kullanımını gerektiren ve bu nedenle de disiplinlerarası nitelik taşıyan bir uzmanlık dalı olduğu belirtilmiştir. Bu niteliklere sahip olan nöropsikolojinin uygulandığı alanları üç temel başlık altında toplamak mümkündür: tanı, hasta takibi ve rehabilitasyon, araştırma.

    BEYİN’İN YAPISI VE FONKSİYONLARI

    Yaklaşık 1250-1300 gr. ağırlığında olan insan beyninde, yaklaşık 100 milyar nöron ve yaklaşık 900 milyar Glial hücresi bulunmaktadır. Glial hücrelerinin gelişmiş nöronların büyümesini yönlendirmek, desteklemek ve nöronların etrafını sararak, elektriksel yalıtımı sağlamak gibi görevleri vardır. Diğer bir beyin hücresi olan nöronlar ise; görme, işitme koklama gibi duyusal bilgilerin iletimini sağlamanın yanı sıra, kas hareketlerini kontrol eden, hazmı düzenleyen, hormon salgılayan, hayal kurma, hatırlama, düşünme gibi pek çok sürecin oluşmasını sağlayan bir ağ/şebeke halinde çalışırlar.

    Bir beyin hücresi olan nöronda, hücre gövdesinden çıkan uzantılara akson adı verilir. Aksonun ucunda var olan yumru şeklindeki dallarda ise, komşu nöronlarla iletişimi sağlayan nörotransmitter adı verilen kimyasal ileticiler yer alır. Nöronlar arasında iletişimi sağlayan bu nörotransmitter maddeler çok çeşitlidir: Dopamin, serotonin, norepinefrin, gamma-aminobutirik asit en çok bilinenlerdir. Aslında çeşitli düşünme, bellek, dikkat, hayal kurma gibi bilişsel davranışlarımızın yanı sıra, dürtü, güdülenme, kalp atışı, uyku, yeme, cinsellik vb. motor ve duygusal davranışlarımızın oluşmasını sağlayan beyindeki temel mekanizmanın işleyişi bu nörotransmitter maddelerin aracılığıyla oluşmaktadır. Bu maddelerin beyinde az ya da çok salınması ise bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

    Milyarlarca nöronun bir araya gelerek oluşturduğu beyin/serebral korteksin yüzeyinde gyrus ve sulcuslar beynin girinti ve çıkıntılı alanlarını oluştururlar. Sulcuslar ve gyruslar sayesinde beyin, kafatası içinde sıkıştırılmış bir şekilde yer alır. Serebral korteks işlevlerine göre 4 temel loba ayrılarak incelenir. Korteksin büyük kısmını kapsayan ve alnımızın hemen üstünde yer alan, alın lobu olarak da adlandırılan frontal lob kişilik, duygular, çevredeki olaylara dikkat etmek, ahlaki değerler, kısa-süreli bellek, karar verme, planlama, akıl yürütme gibi pek çok bilişsel, duygusal ve motor davranışımızın oluşmasında rol oynar.

    Korteksin en üst, tepe bölgesinde ise parietal lob yer alır. Algı ve duyusal davranışlarımızın oluşmasında görev almasının yanı sıra çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede, ısı ve acıyı hissetmede ayaklar ve eller gibi vücut organlarının nerede olduğunun bilinmesi ve etkili bir şekilde kullanılmasında, nesnelerin yerlerinin belirlenmesinde, kullanılmasında ve bazı mekansal görüş işlemleri, yönün bulunması parietal lobun fonksiyonları arasındadır.

    Kulakların hemen üstünde yer alan temporal (şakak lobu) lob işitmeyle ilgili duyusal girdilerin işlenmesinin yanı sıra, tutarlı bir şekilde konuşma (wernicke alanı), sözlü ve yazılı malzemenin işlenmesi, bellek gibi davranışlarımızdan sorumlu beyin bölgesidir.

    Beynin arkasında yer alan oksipital lob ise, renklerin görülmesi, nesne ve hayvanların tanınması, görsel bütün bilgilerin işlenmesinde rol oynar.

    Beyin işlevlerini yerine getirebilmek için vücuda giren oksijenin %22’sini kullanır. Kalbin dolaşım sistemine pompaladığı total kan miktarının %16-20’si beyne gelmektedir. Bu da beynin vücuttaki önemini anlamak için yeterlidir.

    Beyin hücreleri arasında fiziksel bir bağ bulunmakla birlikte nöronlar arası elektrokimyasallar beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.

    Dış dünyadan gelen ışık ve ses enerjisi gibi fiziksel uyaranlar duyusal sistem tarafından yakalanır, sinir hücrelerine uyum sağlar ve beyne iletilir. Daha sonra bu iletiler ilk analiz aşamasından geçirilir, diğer merkezlere ve hipocampusa eş zamanlı olarak gönderilerek söz konusu iletilerin birçok işlevi yanında duyusal içeriği de değerlendirir. Bu iz ileride tekrar kortekse ve nörokimyasalların aktive edildiği diğer alanlara yönlendirilir. Bazen bu durum sürekli bellek izlerinin oluşmasına neden olur. Öyle ki aynı ve ya benzer duyusal izlenimler algılandığında bellek izi faaliyete geçirilebilir.

    Dış dünyadan gelen uyaranlar aracılığı ile bir nöron ne kadar çok ateşlerse bağlantılı olduğu nöronlar üzerinde o kadar büyük etkisi olur. Nörol işlenme beynin tamamına yayılır ve birçok gölgede paralel biçimde gerçekleşir.

    Özellikle bellek, algı düşünme ve problem çözme gibi yüksek düzeyli bilişsel ve karmaşık süreçler algısal ve motor alanların ilişkileri sonunda ortaya çıkar ve beynin tamamına dağılmış alt işlevlere ayrılır. Beyin işleyişi ile ilgili birçok bilgi patolojik beyin çalışmaları, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleri ile elde edilmiştir.

    Yapılan araştırmalarda deneklere yaptırılan faaliyetlerin beynin hangi bölgesini daha çok aktive ettiği Positron Emisyon Tomografisi (PET) çalışmaları ile belirlenmiştir. Diğer beyin görüntüleme yöntemleri de bu araştırmaları desteklemektedir.

    PET beyindeki glikoz kullanımını tarar. Pet taramalarında kan dolaşımındaki radyoaktif parçaları ölçen dedektörler kullanılmaktadır. Beynin aktif kısımları daha çok kan akışına ihtiyaç duymaktadır. Kanlanmanın yoğunlaştığı bu bölgeler tarama sonucunda net olarak belirlenebilmektedir.

    Her ne kadar beynin belli bölgeleri belli işlevler için özelleşmiş olsa da dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonlar aynı zamanda beynin bütününü kapsayan süreçleri içermektedir.

    Beyinde işleyen bu süreçler birçok bilim dalında incelenmekle birlikte, insan davranışlarının araştırıldığı psikoloji bilim dalını ilgilendirmektedir. Kognitif Psikoloji bu alanda; tecrübe edinme ve düşünme vasıtasıyla edinilen kognitif davranışlar ile ilgilenir. Düşünmeyi, problem çözmeyi ve lisanın kullanılmasını kapsayan bir araştırma ve uygulama alanıdır.

    Bunun için öncelikle dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonların tanımlanması, bu fonksiyonların geliştirilmesi için uygulanan kognitif rehabilitasyon sistemlerini incelemek gerekmektedir.

    DİKKAT

    William James’e göre dikkat: Zihnin aynı anda beliren nesne ya da düşüncelerden birini açık ve net olarak sahiplenmesidir. Dikkatin temelinde odaklanma, konsantrasyon ve bilinçlilik yatar. Dikkat denilince bazı uyaranlarla daha etkili olarak uğraşabilmek için onları seçip diğerlerinden vazgeçme anlaşılır. Çevremizde çok fazla sayıda uyarıcı bulunmaktadır. Organizmanın bu uyarıcıların tümünü algılaması mümkün değildir, uyaranlardan birinin seçilmesine algıda seçicilik denir. Çevredeki uyarıcılardan hangisini seçeceğimiz dikkatimize bağlıdır. Dikkat seçiciliği gerektirir. Bu satırları okurken bir an durun ve gözlerinizi kapatarak size ulaşan çeşitli uyaranlara dikkat edebilirsiniz. Bu seçim yapma sürecine seçici dikkat denir. Bir şeye gözlerimizi hareket ettirmeden de seçici dikkat gösterebiliriz.

    Dikkatimizi neye yönelteceğimizi ise ihtiyaçlarımız belirlemektedir. Beynin, girdilerin seçimine aracılık eden iki ayrı sistem içerdiği görülür. Bir sistem yerleştirmeyle ilgili olup pek çok yer arasından birini seçmekten ve bir yeri başka bir yerden ayırmaktan sorumludur. Buna posterior sistem denir, çünkü beyin yapıları –parietal korteksin bir bölümü ve bazı altkortik yapılar- beynin arkasında yer alır. Dikkatle ilgili diğer sistem, bir nesnenin yerinden çok özellikleriyle, örneğin biçimi ya da rengiyle ilgilidir. Buna da anterior sistem denir, çünkü bu yapılar – anterior kuşak ya da bir altkortik yapı- beynin ön kısmında yer alır.

    Bu işlemler dikkatle ilgili faaliyetleri koordine eden ve tepkileri yöneten bir merkezi yürütücü tarafından düzenlenir. Merkezi yürütücü hangi olayların dikkat etmeye değer olduğuna, hangilerinin görmezden gelineceğine karar veren bir denetleyici gibi davranır. Özetle; dikkat edeceğimiz nesneyi, onun ya yeri ya da başka bir özelliği üzerinde yoğunlaşarak seçebiliriz ve beynin tamamen farklı iki bölgesi bu iki tür seçiciliği tamamlamak için kullanılır.

    Bilim çevreleri seçici dikkat görevlerinin yerine getirilmesi konusunda araştırmalar yaparken PET taramalarını, kullanmışlardır. Bu taramalarda bir denekten dikkatini bir yerden diğerine kaydırması istenildiğinde kan akımında dolayısıyla nöral faaliyette (en fazla artışın görüldüğü kortik bölgeler) artış gözlemlenmiştir. Bu sonuç dikkatin beyindeki yerinin her iki yarıkürenin parietal lobları olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, normal bir beynin görevi gerçekleştirirken faal olan bu bölgeleri, bu görevler yerine getirilemiyorsa hasara uğramış demektir.

    Bilim adamları patolojik beyin incelemeleri sonucunda, bu bulguları birlikte ele aldıklarında beynin parietal bölgelerindeki faaliyetin, dikkatin belirli yerlerde toplanmasına aracılık ettiği fikrinde birleşmişlerdir.

    Dikkat edilecek nesne seçildiğinde, nöral süreçte nasıl değişiklikler olur?

    Sorunu somutlaştırmak için bir dizi renkli geometrik nesnenin kullanıldığı bir deneyi ele alalım. Bu deneyde, denekten yalnızca kırmızı olan nesnelere dikkat etmesi ve bir üçgen verildiğinde bunu işaret etmesi istenir. Anterior sistem, dikkati renge yöneltecektir. Peki, her uyaran nöral süreçte başka ne gibi değişiklikler yaratır? Yanıt şudur; Görme korteksinin renkle ilgili bölgeleri, deneğin seçici olarak renge dikkat etmediği bir duruma kıyasla daha etkin hale gelir. Daha genel olarak anlatılmak gerekirse, beynin dikkat edilecek özellikle ilgili bölgeleri (bu özellik renk, biçim, doku, hareket vb. olabilir) faaliyetlerini artıracaktır. (Posner ve Dehaene, 1994).

    Dikkat edilen özelliklerin bu şekilde büyütülmesiyle ilgili en iyi bulgulardan bazıları PET araştırmalarından sağlanmıştır. Bir deneyde (Corbetta vd, 1993), beyin taraması uygulanan deneklere çeşitli renk ve biçimlerde hareket eden nesneler gösterildi. Deneklerden bir durumda hareket halindeki nesneler arasında meydana gelen değişiklikleri, bir başka durumda ise renk değişikliklerini keşfetmeleri istendi. Burada, ilk durumda dikkat edilen özellik hareket, ikincisinde ise renkti. Fiziksel uyaran her iki durumda özdeş olsa da, hareketle ilgili olduğu bilinen kortik alanların ilk durumda, renkle ilgili olan alanların ise ikinci durumda daha etkin oldukları görüldü.

    Bu tür çalışmalar sonucunda, dikkatin çoğalmasıyla ilgili olan şeylerin yalnızca psikolojik değil, biyolojik olduğu da ortaya çıkmıştır.

    Dikkat, farklı ihtiyaçları karşılamak için özelleşmiştir. Yoğunlaştırılmış dikkat ile bölünmüş dikkat de dikkat türlerinden olmakla birlikte aralarında önemli bir fark bulunmaktadır.

    Yoğunlaştırılmış Dikkat

    Yoğunlaştırılmış dikkati analiz etmek adına yapılan deneylerde deneklere aynı zamanda iki veya daha fazla duyusal uyarının verilmesi ve bunların tekine tepkide bulunmaları talimatının verilmesi istenmiştir. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar bize insanların belli girdileri, diğerleri arasından ne derece etkili bir seviyede seçebileceğini gösterir. Seçme sürecinin yapısını ve dikkat edilmeyen uyaranların akıbetini araştırma imkânı verir.

    Bölünmüş Dikkat

    Bölünmüş dikkati analiz etmek adına yapılan deneyler de ikiden fazla duyusal uyarının aynı anda verilmesiyle incelenir ama burada, deneklerden bütün uyaran girdilerine dikkat edip tepkide bulunmaları istenir. Çok genel olarak, bölünmüş dikkat deneyinde iki farklı uyaranın aynı anda süreçleşmesi söz konusudur (Kendilerine söylenen kelimeleri tekrar ederken bu kelimeleri kâğıda yazmak gibi). Bölünmüş dikkat çalışmaları kişinin prosesleme sınırları hakkında kullanışlı bilgiler sağlarken aynı zamanda da dikkat mekanizmaları ile onların kapasiteleri hakkında fikir verebilir. Prosesleme düzenindeki çeşitli noktalarda; ilgili malumatı, ilgisiz olanından ayıklamak için bir mekanizma olarak ele alınabilir.

    Milyonlarca dış uyarana rağmen belirli olaylarla diğerlerine göre daha çok ilgilenmemizin nedenlerinden biri, kanal kapasitesinin bilgi işleme yeteneğimizi kısıtlamasıdır. İkinci neden ise hangi detaylarla ilgileneceğimiz konusunda kontrol yetkimizin olmasıdır. Beyinde aynı anda birkaç sinir lifi ateşlendiğinde beyne aynı anda birkaç duysal mesaj gelebilir. Filtre modelinde Broanebdt’ın seçici dikkat ve bellek arasında bir bağlantı oluşturması pratik ve teorik açıdan önem taşımaktadır. Bu teori seçici dikkatin birkaç fenomene bağlı olmadığını neredeyse bütün bilişsel sistemlerle iletişim içinde olduğunu hatırlatmaktadır. Bu modele göre dikkat bir kanaldayken diğer kanal kapatılır.

    Otomatik İşleme

    Bilginin otomatik işlemesi konusunda Posner ve Snyder (1974-1975) çok yapısal bir tanımı paylaşmışlardır. Otomatik süreç istemdışı gerçekleşmektedir. İçinde farklı renklerle yazılmış kırmızı, yeşil gibi sözcükler geçen ve katılımcılardan sözcüğün rengini söylemleri istenen stroop testinde kişiler, iki görev arasında çelişkiye düşerler ve genelde sözcüğün rengini söylemek yerine sözcüğü okurlar. Renk tanımlamaktan daha güçlü bir otomatik işlem olan okuma işlemi baskın çıkar.

    Otomatik işlemler hakkındaki çalışmalar bize bilinçdışında gerçekleşiyormuş gibi gözüken karmaşık bilişsel faaliyetler hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Keman çalmak, araba kullanmak gibi faaliyetler muhtemelen üzerinde çok çalışılmış ve hatta birçoğu otomatikleşmiş faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerdeki başarılı performansımız bilincimizi daha zor ve dikkat gerektiren işlemlere yönlendirmemizi sağlar.

    Belirli koşullar sağlandığında bilinçaltı kolaylaştırma etkisi görüldüğü bilinmektedir. Ancak bilincin sınırlı kapasitesi vardır. Eğer bir iş, bilincin çok fazla katkısını gerektirmiyorsa aynı anda iki faaliyeti gerçekleştirebiliriz. Klasik olarak çalışan bellekte yaklaşık 5-9 sözcük veya sayı tutulduğundan bahsederiz. Ama bu sayı onları tekrarlamıyorsa 3 veya 4 e düşer. Aynı şekilde otomatik süreçler aynı anda gerçekleşirken kısıtlı hareketler (kontrol edilmiş) bir şekilde önce biri sonra diğeri olmak üzere gerçekleşir. (Laberge 1980) Dikkatli, şekilde çalışmış ikili görev durumlarında; bilinçli bir şekilde kontrol edilen görevler birbirleri ile karıştırılır, gecikme ve hatalara neden olurlar ama görevlerden biri ya da ikisi pratiklerle otomatikleştiğinde karışma azalır ve tümü ile kaybolabilir.

    BELLEK

    Bellek, benlik duygumuza ilişkin süreklilik duygusu sağlayarak, bilgiyi bir süreç aracılığıyla belli bir zamandan sonra geri getirme becerisi olarak tanımlanabilir. Bellek, algı ve dikkat ile birlikte çalışan kognitif bir fonksiyondur. Bellekten bazı şeylerin geri getirilmesi gibi psikolojik bir işlev, beynin her tarafına dağılmıştır ve bilgiyi geri getirme süreci çeşitli yerlerde paralel yollarla başarılır.

    Bellek kısaca; öğrenilen bilgilerin zihinde tutulması işlemidir. Belleğin değişik türleri vardır. Örneğin, zaman açısından sınıflandırıldığında, öğrenilen bilgilerin kısa süre sonra hatırlanabildiği kısa-süreli bellek; öğrenilen bilgilerin çok uzun süreler boyunca hatırlanmasını sağlayan uzun-süreli bellek gibi. Bellekteki bilgilerin bilincinde olunması ile ilgili sınıflama açık ve örtük belleği içerir. Açık bellek bilerek ve isteyerek, farkında olunarak öğrenilen ve belleğe atılan bilgileri içerir. Örtük bellek ise farkında olmadan öğrenilen bilgilerle ilgili bellektir. Öğrenilen bilgi otomatik hale geldiğinde de örtük bellek kapsamına girer. Mesela bisiklete binme, otomatik hale geldikten sonra artık örtük bellekte yer alır; kişi bu etkinliği genelde düşünmeden sürdürür. Niteliksel açıdan bakıldığında belleğin anısal (episodik) ve anlamsal (semantik) türleri vardır. Anısal bellek belirli yer ve zamanda oluşmuş olaylara ilişkin bellektir. Semantik bellekte ise episodik bellek izleri özümsenmiş, dinamik bellek işlemleri sonucunda kavramlara ulaşılmıştır.

    Belleğin nörolojik temelini araştırma yollarından biri tek tek nöronların ve onun sinapslarının moleküler ve hücresel biyolojisinin araştırılmasıdır. (Squire 1986) Bellek, özel beyin sistemleri her olayın belirli yönlerini temsil etmeleri bakımından lokalize olmuştur. Ancak bütün halinde bir olayın temsilinde birçok nöral sistem rol oynadığı için de yayılmıştır. (Sequire )

    Bilginin kısa bir süreliğine kısa süreli bellekte (KSB) de görsel olarak kodlandığı bulunmuştur. İki hipotetik bellek deposu arasında bir etkileşim vardır ve birçok kuramcı da kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek arasındaki bu etkileşimi kabul eder.

    Bu alanda yapılmış önemli çalışmalardan biri Sternberg Paradigması olarak adlandırılmaktadır. Bu paradigma Saul Sternberg tarafından geliştirilen bir tekniktir. Bu teknik bir dizi tarama görevi içermektedir. Katılımcılara her biri 1.2 sn süren bir rakam dizisi gösterilir. Bu objelerin katılımcıların KSB’ine kaydedildiği varsayılır. Bütün diziler bir bellek seti oluşturur. Katılımcı bu objeleri belleğinde tutabileceğine emin olduktan sonra düğmeye basar ve anında ekranda bir rakam görünür ve katılımcıdan bu rakamın kendi anlık bellek setindeki rakamlardan birisi olup olmadığına karar vermesi istenir. Katılımcıların görevi o anda aklında bulunan rakamlarla ekranda görünen rakamı karşılaştırmaktır.

    Benzer çalışma harfler, sözcükler, yüzler, renkler ve fenomler gibi uyaran setinde de gözlenmiştir. Sternber deneyinde bellek setindeki objelerin her birisinin işlenmesi için gereken zaman miktarı 38 milisaniye olarak bulunmuştur. Bellek setinde olan ve olmayan itemler için elde edilen reaksiyon zamanları aşağı yukarı aynı olmuştur.

    Hipocampus tek başına USB (Uzun Süreli Bellek)’nin sürekliliğini sağlamaz. Eğer bilgi KSB’de uzun süre kalırsa bu bilgi USB’ye dönüşür. Çünkü KSB kapsamında beyinde kendi kendini faaliyete geçiren bir nöral faaliyet döngüsü mevcuttur. Eğer bu döngü bir süreliğine aktif kalırsa bazı kimyasal ve yapısal değişiklikler olur ve bunun sonucunda anı kalıcı şekilde depolanır. Bilgiyi sadece KSB’de depolamak onun kalıcı olmasını garantilemez. Bununla birlikte eğer bilgi mevcut diğer anlamlı anılarla birleşirse daha uzun süreli hatırlanabilirliği artar.

    Heyecanlı bir olay olduğunda adrenal medullanın (şimdilerde bir anıyı pekiştirdiği gösterilmiş olan) kana yaptığı epienfrin salgı artar. Epinefrin, muhtemelen beyin sinapslarını doğrudan uyarmaz. Çünkü kan beyin engelini aşamaz. Ancak epinefrin depolanmış glikojeni bir şeker olan glikoza çevirir, böylece beyni besleyen kandaki glikoz miktarı artar.

    USB’de bilgi açıkça işitsel, görsel ve anlamsal şekilde depolanır. USB hakkındaki belki de en yaygın varsayım buradaki bilginin düzenli bir şekilde organize olduğudur. Belirli bir bilginin hatırlanması bu bilgiye ulaşıncaya kadar ilişkili diğer bilgilere de erişme kapasitesi olan bu ağa giriş yapılarak meydana gelir.

    Duyusal hafıza deposu, bilginin geliş yoluna (göz, kulak) has bir depodur ve bilgiyi çok kısa bir süre için tutar. Daha ileri düzeyde işlenmek üzere uygun bilgilerin seçilmesi ve uygun olmayan bilgilerin elenmesi arasında ince bir denge var gibi görünür. Yakınsak ve görsel depoda olduğu gibi duysal verinin kısa sürede ve yanlışsız kaydedilmesi bize sadece uygun olan bilgiyi daha ileri düzeyde işlemek üzere seçmemiz için bir mekanizma oluşturmamızda yardımcı olur.

    Kısa süreli hafıza deposu, nispeten sınırlı kapasiteye sahiptir. Çevremizden sayısız uyaran toplayan resptörler ile geniş bir bilgi deposu olan uzun süreli bellek arasındadır.

    Uzun süreli hafıza deposunun, temelde sınırsız bir kapasitesi vardır ve bilgiyi çok uzun zaman dilimleri içerisinde tutar.

    Görsel Depo: Pek çok araştırmacı görsel belleğe giren bilginin doğru olarak temsil edildiğini ancak bilginin daha ileri seviyede işleme tabi tutulmadıkça çabucak kaybolduğunu bulmuştur.

    Hafıza depolarının kendisi temel yapıyı şekillendirir, dikkat ve tekrar süreçleri ise hafıza depoları arasındaki bilgi akışını kontrol eder. Bununla birlikte, bu çok depolu hafıza modeli yapı içerisinde işleyen süreçlerden ziyade yapının kendisi üzerinde yoğunlaşmıştır. (George Sperling.) Çok depolu hafıza sistemi modeline göre uzun süreli depodaki objeler işlenmiş bir şekilde depolanır.

    Belleğin iki temel boyutta belirgin özellikleri vardır;

    Birinci boyut belleğin aşamalarını ifade eder;

    Kodlama, depolama ve ara-bul-geriye getir aşamaları. Kodlama dış dünyadaki uyarıcıların belleğe kaydedebilecek biçime dönüşmesine, depolama kodlanan bilginin tutulmasına ve ara-bul-geriye getir işlemi de depolanan bir bilginin gerektiği zaman aranıp bulup çıkarılmasına verilen addır.

    İkinci boyut belleğin türlerini ifade eder:

    Kısa süreli ve uzun süreli bellektir.

    Günlük yaşamda bireyler arasında gözlenen bellekteki yetenek farklılığı, uzun süreli bellekten ileri gelir. Anlaşıldığı kadarıyla, kısa süreli belleğin ara-bul-geriye getir düzeni tüm insanları kapsayan evrensel bir süreçtir. Araştırmacılar, kısa süreli belleğin insan düşünme sürecini doğrudan etkilediği kanaatindedir. Birçok psikologa göre, kısa süreli bellek kapasitesi, insan düşünmesinin de sınırlarını belirler. Bazı psikologlar yaptıkları araştırmalarla bu sonucu bilimsel olarak kanıtlamışlardır. (Daneman ve Carpenter, 1981; Miller ve Kintsch, 1980)

    Hatırlama

    Öğrenilen bilginin uzun süreli hafızaya kaydedilebilmesi için farklı birkaç etken gerekmektedir. Bir bilginin uzun süreli belleğe girmesi protein sentezi ile gerçekleşir.

    Bir örnekle açıklamak gerekirse: Size bir dizi kelime çifti verilsin ve dizideki kelime çiftlerinden biri söylenince sizin öbür kelimeyi hatırlamanız istensin Örneğin tarak-kitap kelime çiftinde, tarak dendiğinde (uyarı kelime) sizin kitap kelimesini (tepki davranım) hatırlamanız isteniyor. Böyle bir belleme durumunda, iki kelime arasında anlamlı bir ilişki kurulursa, hatırlama miktarları artar.

    Anlamlı ilişki iki türlü kurulabilir. Ya (1) tarak ve kitap kelimeleri aynı cümle içinde kullanılır. (“tarak kitabın içinde saklı”), veya (2) tarak ve kitap hayalinizde birbirleriyle ilişkili hale getirilir. (kitap içinde duran bir tarağın resmi düşünülür). Cümle içinde kullanılarak, ya da hayalde birbirleriyle ilişki içine sokulan kelimeler uzun zaman bellekte kalır.

    Hayal etme ve Kodalama: Herkes kendine göre belleğe yardımcı bir düzen geliştirebilir.

    Ayrıntılama ve kodlama: Ne kadar ayrıntılara giderek öğrenilirse bilgi, o kadar rahat hatırlanmaktadır.

    Sık algılanan özellikler bellekte nadir algılananlardan daha kalıcı şekilde depolanır. Heyecan dolu olaylar, heyecansız olaylardan daha fazla insan zihnini uğraştırır ve bu nedenle zihinde daha çok tekrar edilir. Zihinde çok tekrar edilen bu bilgi uzun süreli hafızaya daha kolay kaydolur.

    Bir bilgiyi kodlarken (öğrenirken) onu nasıl arayıp-bulup-geriye getireceğinizi (hatırlayacağınızı) planlar, ara-bul-geriye getir ipuçlarını açık seçik belirterek araştırma yaparsanız bu, hatırlama anında bilginin kolayca bellekten alınıp çıkarılmasına yol açar. Yaptığınız organizasyon size anlamlı geldiği sürece doğru yoldasınız demektir. Böyle bir örgütleme hatırlamamıza mutlaka yardımcı olur.

    William James’e göre bellekten bulup çıkarma çaba gerektirir ve bu bulup çıkarma yani hatırlama ile bir şeyi doğrudan bilinçli deneyimlere dayanarak hatırlama arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır.

    Hatırlanması gereken iki kavram arasındaki ilişkiyi ne kadar sıradışı ve tuhaf bir şekilde canlandırırsanız sözcüğü hatırlama olasılığınızda o oranda artacaktır.

    Beyin hatırlamada geri getirilen bilginin uygun olduğunu tespit eder. Tanımada ise, geri getirilen bilginin aranılan bilgi olduğuna karar verilir. Bu görüşe göre hatırlamada, bir bilgi hem geri getirilir, hem de tanınırsa gerçekleşir. Hatırlama ve tanımayı farklı şekillerde etkileyen değişkenler vardır. Sıklıkla kullanılan kelimeler, daha az sıklıkta kullanılan kelimelere göre, daha kolay hatırlanır. Günlük dilde sıklıkla kullanılan kelimeler arasındaki bağlantı kodlarını işlemek daha kolaydır. Bu kolaylık bilginin tespit edilmesine yardımcı olur ve böylece bilgi hatırlanır.

    Hatırlama ve tanımayı etkileyen ikinci bir değişken öğrenme niyetidir. Örneğin, bir kelime listesinin belirli bir amaçla öğrenilmesi tanımayı çok az engellerken, hatırlamayı daha çok engeller. Tanımanın çok az engellenmesi, bilginin tekrar edilmesi yoluyla aşinalığın artmasına neden olur. Aşinalık arttıkça, tanıma artacaktır. Amaçlı olarak öğrenilen, materyale tekrar yoluyla aşinalık arttıkça, bilgiye ilişkin tanıma kararı o denli hızlı verilir. Aşinalık az olduğunda ise, bilginin hatırlanması gerekmeyen bir materyal olduğu kararı daha çabuk verilecektir.

    Hatırlama ve tanımayı etkileyen üçüncü bir değişken ise, öğrenme staratejisidir. Deneklerin kendilerine öğrenmeleri için verilen materyali, daha sonra bir hatırlama veya tanıma testine tabi tutulup tutulmayacaklarına dair beklentilerine bağlı olarak, farklı şekillerde öğrendikleri görülmektedir. Hatırlama testine tabi tutulacağını sanan bir grup denek ile tanıma testine tabi tutulacağını sanan bir grup deneğin gösterdikleri performans farklı olmuştur. Beklentileri yönünde, teste tabi tutulan deneklerin, performansları daha başarılı olmuştur. Hatırlama/geri getirme, depodan hedef materyalin orijinal halinin geri getirilmesine dayanır. Ancak bazen, materyal olduğu gibi geri gelmez. Geçmiş ile ilgili bilgilerimiz, bu materyali yeniden yapılandırır ve materyal bu yapılandırılmış hali ile geri getirilir.

    USB’deki bilgiler edilgen oldukları için çoğunlukla hangi bilgilere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Uzun süreli bellekteki bilgiler yeri geldikçe hatırlama süreci ile kısa süreli belleğe çağrılarak etkin hale gelir. Hatırlayabilmemiz için iki koşulun yerine getirilmesi gerekir: (1) Hatırlamak istediğimiz bilginin belekte depolanmış olması ve (2) depolanmış bilgiye bizi götüren ara-bul geriye getir ipuçlarının var olması gerekir. Hatırlama ile ilgili yapılan araştırmalar ara-bul-geriye getir ipuçları kaybolmasının hatırlayamama olayının en belli başlı nedenlerinden biri olduğunu gösterir. Hatırlama ile ilgili deneyler tekrar tekrar göstermiştir ki örgütlenerek öğrenilen bilgi, hiç örgütlenmeden bellenen bilgiden iki veya üç kat daha kolay hatırlanır. Bilginin hatırlanma hızı ve kapsamı örgütleniş biçimine göre değişir. Buna karşılık iyi kodlanmayan hiçbir şema ile ilişkilendiremediğimiz bilgiler ise zor hatırlanır. Bu nedenle basit tekrarla (ezberleyerek) uzun süreli belleğe kodladığımız bilgileri hatırlamakta güçlük çekeriz.

    Yapılandırıcı Bellek

    Öğrenilecek bilginin ya da olayın karmaşıklık derecesi arttıkça belleğin bir başka özelliği kendini belirtmeye başlar. Bellek pasif bir depolama yeri olarak hareket etmez, aktif bir biçimde gelen bilgileri yapılaştırır, eklemeler ve çıkarmalar yapar, boşlukları “uygun bir biçimde” doldurur. Belleğin bu yönüne yapılandırıcı (constructive) özellik adı verilir. Belleğin yapılandırıcı özelliği daha önceden olmuş bir olayı hatırlarken kendini daha etkin bir biçimde gösterir.

    Kısa süreli bellekteki bir birimi bulmak için yapılan ara-bul-geriye getir süreci bellekteki her birimi sırayla gözden geçirilerek başarılır. Uzun süreli bellekteki bilgileri kullanarak kısa süreli bellekteki yeni bilgileri daha büyük anlamlı bilgi grupları halinde toparlamaya kümeleme adı verilir ve kısa süreli belleğin kapasitesini artırmada tek yol olarak kullanılır.

    Uzun süreli bellekte bilgi temel anlamına göre kodlanır. Hatırlanması gereken yeni bilgiler ne kadar anlamlı ise ve birimler arasında ne kadar iyi ilişkiler kurulmuşsa, o kadar iyi hatırlanır.

    Öğrenme sırasında bilgi örgütlenmişse ve öğrenmenin içinde yer aldığı bağlama hatırlama anındaki bağlam birbirine benzerse ara-bul-geriye getir ipuçları da o kadar çok olur ve böylece hatırlama kolaylaşır.

    Unutma (Birbirine Etki Ederek Bozma Teorisi)

    Unutma ile ilgili teoriler arasında en etkili olandır. Bu görüşe göre unutulan bir hatıra ne kaybolmuştur ne de hasar görmüştür. Sadece diğer hatıralar arasında yanlış yere konmuştur.

    Bu teori temel olarak üç fenomenle ilişki halindedir;

    1)Aktarma (transfer)

    2)Daha önce öğrenilmiş olanın (eski hatıraların) yeni öğrenenlerin (yeni hatıralara) etkileyerek bozması ve yeni öğrenilmiş olanın hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinini İleriye Yönelik Etkisi İYE (proactive interference)

    3)Yeni öğrenilmiş olanın eskiden öğrenilmiş olanı etkileyerek bozması ve onun hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinin Geriye Yönelik Etkisi GYE (retroactive interference).

    Bir fizyolojik bilgi olmaksızın, depolamanın etkisini, geri getirmenin etkisinden ve de kayıt etmenin etkisinden ayırt etmek zordur (Watkins1978).

    Son zamanlarda hafızanın temelinde yatan beyin süreçleri artık açıklanabilmektedir. Öğrenilen materyal hafızadaki yerini ancak, beyinde belli fizyolojik değişiklikler meydana gelirse almaktadır.

    Mikroskobik değişiklikler, nöronlar içerisindeki, arasındaki ve muhtemelen sinaptik bağlantılardaki faaliyetleri kapsar. Birçok araştırmacı; öğrenmenin bir dizi süreci başlattığını ve bu süreçlerin de, proteinlerin imal edinmesine ve uzun süreli yapısal ve işlevsel değişimleri üreten sinapslara aktarılmasına sebep olduğunu ileri sürer. Bunun yanı sıra, bu süreçlerin tamamlanması zaman alacağından hafızanın da, bu aradaki zaman zarfında öğrenmenin hemen başında hızla sahneye giren ayrı bir kısa süreli hafıza deposu aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğine inanmaktadır.

    Bilişsel psikologlar uzun süreli belleğe depolanan bilgilerin türü ve örgütleniş biçimlerine göre üç türlü bellek tanımlamaktadır. (Woolfolk 1993) bunlar anlamlı bellek, anısal bellek ve işlemsel bellektir.

    Anlamlı bellek (semantic memory) bilginin anlamlı hale gelmesini sağlar. Bu bellekte birbiri ile ilintili bilgiler bir araya gelerek önermeler ağını oluşturur.

    Anısal bellek (epsodic memory) ise yaşadığımız olayların depolandığı yerdir. Episodik hafıza, kognitif faaliyetin bir kaydı olarak görülmektedir. Bu sebeple, semantik hafızanın durumu, Episodik hafızayı ister istemez etkilemektedir.

    İşlemsel bellek (procedural memory) belli bir işin yapılması için gerekli işlem basamaklarının sırası ile saklandığı yerdir.

    Bir kişi anlamsal bellek faaliyetleri yaparken korteksin bir bölgesi, episodik bellek faaliyetleri yaparken ise korteksin başka bir bölgesi aktiftir.

    Bellek ve Seçici Algılama

    Çevrede olan nesne ve olaylar, o olay ya da yaşantının türüne uygun bir duygusal kodla algılanır ve kısa süreli belleğe gelir. Yapılan çalışmalar resimlerin hatırlanmasında sesle ilgili kodlama yerine, görsel kodlamanın daha ağır bastığını göstermiştir.

    Çalışma Belleği

    Çalışma belleği biz bilişsel görevleri yerine getirirken bilgiyi geçici olarak tutan ve düzenleyen bir sistem olarak tanımlanan bir bellektir. Çalışma belleği yeni ve eski bilgilerin sürekli olarak dönüştürüldüğü, birleştirildiği ve aktarıldığı bir çalışma masası olarak kavramsallaştırılabilir.

    Çalışma belleği kavramı ayrıca kısa süreli belleğin kapasitesinin yedi item ile sınırlı olduğu görüşüne karşıdır. Baddeley belleğin genişliğinin bilginin tekrarlanma hızı tarafından belirlendiğini öne sürer.

    Çalışma belleğinde sadece bilginin sınırlı bir kısmını tekrar edebiliyor olmamız, fenolojik döngü olarak adlandırılan bölgede sözcüğü seslendirme zamanının belirleyici bir faktör olmasındandır. Fenolojik döngü sözel kavrama için içsel konuşmayı tutan bir tekrarlama alanıdır. Ayrıca imgeleri tekrarlamadan ve onları kabaca tutmadan sorumlu olan görsel mekansal alan vardır.

    Çalışma belleği modeli ortaya atıldıktan kısa bir süre sonra araştırmacılar uygun psikolojik ölçümler kullanarak fonolojik döngü, görsel mekansal döngü ve merkezi yürütücünün doğasını öğrenmeye daha çok odaklanmışlardır. Ayrıca son zamanlarda nörobilişsel ölçümler bu modele büyük bir başarı ile uygulanmaktadır. Bunlara ek olarak beyin görüntüleme teknolojisi ile yapılan çok sayıda gözlem bellek modellerine uygulanmaktadır.

    Uyaranlar dış dünyadan çalışma belleğine kodlanır ve sistem içersinde döndürülür ve çıktı performans olarak bazı davranışlarda kendini gösterir. Bilgi sistemin etrafında döndüğü zaman meydana gelen olaylar ilginçtir. Bu yapı içinde üç tip bellek vardır bellek tipleri; çalışma, ifade edilebilir ve üretici bellektir. Çalışma belleği kısa süreli belleğin bir çeşididir. Bu sistem USB’den çağrılan bilgi de dahil olmak üzere o anda mevcut olan bilgi üzerinde işlem yapar. Çalışma belleği aslında aktif belleğe işaret etmekte olup işe karışan süreçlerin çoğunun merkezidir.

    Bağlantıcılık ve Bilginin Temsili

    Bellek algı düşünme gibi zihinsel operasyonların üst seviyede kompleks bir sinir ağı boyunca paralel bir şekilde yayıldığı düşünülür. Bu teori birimlerinin paralel veya eşzamanlı olarak sistem boyunca birbirini uyardığı veya ket vurduğu varsayımına dayanır. Bir nesne imge veya düşünce diğer nesneler, imgeler veya düşüncelerle olan bağlantıları ve atıflarıyla birlikte bellekte depolanır. Bir şeyin tanınması gerektiğinde depolanmış olan bilgi ile sorunun unsurları arasında bir eşleştirme yapılır. Bilginin temsil edilme şekli durağandır ve bilgiye erişmek için kullanılan araç ipucunun bellekteki bilgiyle eşleşmesidir.

    Bilginin temsili konusunda PDBI (Pararel Dağılımlı Bilgi İşleme) modelleriyle geleneksel modeller arasındaki fark hem süreç hem de öğrenme için oldukça önemli çıkarımların olmasıdır. Bilginin temsili, bilgi sürecinin gidişatını etkilemesiyle oluşur. Süreçteki bilgiyi kullanmak için bellekteki ilgili bilgiyi bulma ve geri getirme meselesi çok da uzun süre almaz; bu bir araştırma olup bu sürecin kendisinin bir bölümü ve parçasıdır. (McClelland, Rumelhart Hinton)

    Geleneksel modellerde öğrenmenin amacı ipuçlarının genellenmesine ve bilginin geri getirilmesine imkan veren açık kuralları oluşturmaktır.

    BELLEK GELİŞTİRME MODELLERİ

    Miller 7 birim bilginin tutulabildiği bir bellek modeli varsaymıştır. Bu modelde her bir harf bir bilgiyi temsil eder böylece bir boşluğu doldurur. Fakat bir sözcüğü oluşturan harfler bir sözcük birimi içinde kümelendiğinde, bu sözcük birimlerinin her birisi yine KSB deki yedi boşluktan birisini doldurur. Böylece harf dizileri sözcük birimleri halinde kodlanarak KSB’nin kapasitesi bir defada tutulan harf sayısı cinsinden ayrılmış olur. Bu yüzden anlık kapasitemiz yedi birimlik bilgi ile sınırlı görünse bile kümeleme yöntemi kapasitemizi büyük ölçüde genişletir.

    Waugh ve Norman: Kısa süreli depolama sisteminin kısıtlı bir kapasiteye sahip olduğu kabul edilmiştir. Öyle ki kısa süreli depodaki bilgi kaybının zamanın basit bir işlevi değil yeni bilginin eski bilginin yerini almasının bir sonucu olduğu varsayılmıştır.

    ZEKA

    Zeka terimi çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen, henüz psikologlar tek bir tanım üzerinde anlaşamamışlardır. Zeka, çevredeki uyaranların algılanması, uyarıcılar arasında ilişki kurulması, algılanan bu uyarıcıların doğru bir şekilde değerlendirilmesi, soyut akıl yürütme, düşünme, öğrenme, öğrenilenler ve deneyimler arasında bağlantı kurma ve bunları kullanabilme, zihinsel esneklik, çok aşamalı plan yapabilme, yaratıcılık v.b. gibi yetenekleri içermesinin yanı sıra; kişinin amaçlı eylemde bulunmak, akılcı biçimde düşünmek ve çevresiyle etkin bir biçimde ilgilenmede sergilediği kişisel bir özelliktir. Bir bilişsel süreç olan zeka, kompleks bir yapıdan oluşur.

    Kognitif Yaklaşım

    Zekâdaki dönüm noktasının, organizmanın dünyaya ait cepheleri zihinsel olarak temsil edebilme ve daha sonra da dünyanın bizzat kendisinden ziyade bu temsilleri kullanarak işlemler yapabilme yeteneğinde yattığını ileri sürer.

    Yüz hafızasıyla renk hafızası iki ayrı hafıza faktörü gibi gözükmektedir. Bu bölgelerin kodlarındaki farklı işlevleri ile kodlanan materyalin hatırlanışı, bu materyali öğrenen kişinin kodlamada müracaat edebileceği bilgi deposunun zenginliğine bağlıdır. Yüksek zekânın da mükemmel hafızayla bazı bağlar göstermesi hiç de şaşırtıcı değildir.

    Binet ve meslektaşı Simon, “zekânın, daha ziyade kognitif işleyişin birçok alanında kendini gösteren, genel bir vasıf olduğu” önermesiyle işe başlamışlardır. Zekânın doğasını açıklamada psikometrik yaklaşımı kullanan araştırmacılar zekâ testlerinden sağlanan sonuçları inceleyerek zekânın yapısı hakkında bir şeyler keşfetmeye çalışırlar. Zekânın bölünmez bir bütün yetenek mi yoksa birbiriyle ilişkisiz çeşitli yeteneklerin bütünü mü olduğunu belirlemek için araştırmacılar farklı alt testler arasındaki korelâsyonlara bakmışlardır.

    Zekice (veya zeki ve olamayan) performansı anlamak bizim, lisan, hafıza, dikkat, algı gibi diğer kognitif süreçlere olan ilişkisini de kapsayan makul bir düşünme ve problem çözme teorisine ihtiyacımız vardır.

    Zekânın temelinde bulunan süreçlerin araştırılmasında oldukça farklı bir hareket tarzı da, esas ilgi alanları öğrenme, hafıza, dikkat gibi kognitif süreçler olan psikologlarca geliştirilmiştir.

    BEYİN İLE İLGİLİ KURAMLAR & BEYİN ÜZERİNE YAPILAN ARAŞTIRMALAR-DENEYLER

    Dikkat ile ilgili bilgi-işleme bakış açısı, büyük bir oranla işitsel araştırmalardan gelmiştir; ancak, o zamandan beri görsel ve anlamsal araştırmalar da ortaya çıkmıştır. Cherry (1953) tarafından yapılan ilk araştırmalardan biri, gölgeleme adı verilen bir deneysel yöntemin geliştirilmesine yol açmıştır. Gölgeleme, artık işitsel dikkat araştırmalarında standart bir yöntem haline gelmiştir. Gölgelemede katılımcıdan bir sözel ifadeyi, ifade sunulurken tekrar etmesi istenir.

    Görev eğer konuşma hızı yavaşsa zor olmamakta; fakat eğer konuşmacı hızlı konuşursa katılımcı işittiği konuşmanın hepsini tekrar edememektedir; ancak Cherry’nin deneyinde, aynı anda sunulan iki işitsel mesajdan biri gölgelenirken, diğerinin yok sayıldığı bir ekleme yapılmıştır. Bu mesajlar bazen kulaklıklardan bazen de farklı noktalara konmuş hoparlörlerden sunulmuştur. Cherry (1966) şunları gözlemlemiştir.

    Katılımcı çok geniş bir metin aralığında başarılı olmuş ancak çok zorlanmıştır; çünkü mesajları aynı konuşmacı okuduğunda gerçek hayattaki kokteyl partisinde olduğu gibi, ses farklılıklarının ipucu olarak kullanılması şansı ortadan kalkmıştır.

    Cherry katılımcıların gölgeleme yaptıkları halde gölgeledikleri mesajın çok azını hatırladıklarını bulmuştur. Bilgi işlemenin büyük bir kısmı muhtemelen geçici bellekte yapılmış ve böylece mesaj ne sürekli bellekte saklanabilmiş ne de anlaşılabilmiştir. İlgilenilmeyen mesajlar daha da zor hatırlanmıştır. Mesaj bir konuşma olduğunda, katılımcılar mesajın bir konuşma olduğunu bildirmişler; fakat dikkat edilmeyen mesajda dilin İngilizce’den Almanca’ya değiştiğini fark edememişlerdir.

    Bu mesaja odaklanıp diğer mesajın işlenirliğini azaltmak, insanoğlunun önemli bir özelliği gibi görünmektedir. Bu özellik, bilgi işleme kapasitemizi fazla yüklemeden kısıtlı miktarda bilgiyi işlememizi sağlamaktadır.

    Cherry’nin gözlemlerinden nasıl bir sonuca varılabilir? Görsellik gibi önemli ipuçlarının çoğu Cherry’nin deneylerinde elendiğinden, katılımcıların başka uyaranlara odaklandığı ve bu uyaranların dilin genel kuralları ile ilgili olduğu düşünülebilir. Yaşamımız boyunca, fonetik, harf eşleşmeleri, söz dizimi, tümce yapısı, ses motifleri, klişeler ve dil bilgisi hakkında çok fazla bilgi toplarız. Dil bir kulağa verilirken, öbür kulağa başka bir işitsel sinyal verilse bile, biz bağlamsal ipuçlarına dikkat ettiğimiz için anlaşılır. Dil bilgisi kurallarına ve standart cümle yapısına uymayan mesajların anlaşılabilmesi için güçlü sinyal karakteristiklerinin olması gerekir. Çok tanıdık mesajlar daha kolay işlenir.

    “Unutulan” mesajın kaderi daha büyük bir teorik öneme sahiptir. Dikkat edilmeyen kanallarda ne kadar bilgi kaybolmaktadır!

    Bir deneyde Moray, (1959) diğer kanalı dinleyen katılımcıların, ihmal edilen kulağa sunulan bilginin, 35 kere tekrar edilse bile kalıcı olmadığını görmüştür. Moray katılımcılarına reddettikleri kanaldan soru soracağını söylese bile söylenenlerin çok azını hatırlayabilmişlerdir. Moray bunun üzerine dikkat edilmeyen kanala katılımcının ismini vererek önemli bir adım atmıştır. Bu durumda mesaj daha çok anlaşılmıştır. Bu bazı toplantılarda da olmaz mı? Odanın diğer köşesindeki biri “Anladığım kadarıyla, Ahmet’in eşi…” der ve o anda bütün Ahmet’ler ve eşleri konuşmacıyı dinlemeye başlarlar. Bu duruma “kokteyl partisi fenomeni” denir.

    Burada yaşanan tam bir seçici dikkat durumudur. Kendi adımızın geçtiği konuşmalara ya da ilgimizi çeken şeylere başka bir konu ile ilgileniyorsak bile dikkat ederiz. Örneğin bir otomobil satın almaya karar vermişizdir ve bir marka belirlemişizdir. Trafikte giderken sürekli o otomobiller dikkatimizi çeker. Ne kadar da çokmuş deriz. Oysaki sayıları hep aynıdır. Sadece biz yeni fark etmeye başlamışızdır.

    Şimdiye kadar beyin yapısı ve beynin uyarılmasıyla ilgili yüzlerce araştırma yapılmıştır. Büyük bir kısmı fareler, maymunlar ve kediler üzerinde uygulanan bu araştırmalarda beyinin her bölgesi elektronlar aracılığıyla uyarılmıştır. Bazı beyin bölgelerinin uyarılmasından hayvanlar hoşlanmış ve bu bölgelerin uyarılması olumlu pekiştireç işlevi görmüştür. Hayvanlar bazı bölgelerinin uyarılmasından ise hoşlanmamışlarıdır, bu bölgelerin uyarılması olumsuz pekiştirme işlevini yüklenmiştir. Uyarılmaması ise hayvanın davranışında hiçbir değişiklik yapmamış, başka bir ifadeyle, bu bölgelerin uyarılmasının hiçbir pekiştirici etkisi olmamıştır.

    Öğrenme ile ilgili yapılan deneylerden en çok bilinen “Sultan Deneyi” olarak bilinen şempanze deneyidir. Deneyde, odada yalnız bırakılan şempanzenin ortamda bulunan nesnelerin birbiriyle nasıl ilişkisi olduğunu kavraması beklenmektedir. Algılama ve kavramayı gerektiren araştırmalar, şempanze gibi evrim merdiveninde yüksek basamaklarda bulunan hayvanlarda gözlendiği gibi, fare ve güvercin gibi daha düşük düzeylerdeki hayvanlarda da gözlenmiştir.

    Başka bir araştırmada beynin alın (ön) birleştirme bölgesi problem çözmede gerekli olan düşünme süreçlerinde önemli bir rol oynadığı belirlenmiştir. Ayrık beyin araştırması yapan Roger Sperry araştırma sonucunda vardığı sonuçları bilim dünyasına sunmuş ve 1981’de Nobel ödülünü kazanmıştır.

    Yine patolojik beyin araştırmaları sonucunda dikkatin korteksin belirli bir bölgesi ile ilişkili olduğunu ileri sürülmüştür.

    Beyin görüntüleme yöntemleri de beynin bir işlem sırasında hangi bölgesinin daha çok aktif olduğu yönünde aydınlatıcı olmaktadır. Bu görüntüleme yöntemlerinin en sık kullanılanlarından biri daha önce de bahsedildiği gibi PET’dir. Beyin kan ile beslendiğinden çalıştıkça daha çok kana ihtiyaç duyar. Bu kan akışı radyoaktif alıcılar tarafından gösterilir ve bilgisayardaki korteks haritasına aktarılır. Petersen ve arkadaşları 1990 bu konuda deneyler yapmışlardır. 118 serebral korteksin farkındalık ve dikkat üzerindeki etkisi ile ilgili son bilgilere göre dikkat sistemi farkındalığı, görsel sistem gibi beynin diğer bölgeleri ile aynı şekilde üretir ve görsel dünyanın algılanmasındaki gibi diğer duyular nasıl işliyorsa o şekilde düzenlenir.

    Nöral görüntüleme teknikleri ve faaliyet yolları, geleneksel davranışsal çalışmalara ek olarak ilerlemiş nöral görüntüleme teknolojisinden yararlanarak sözcüğün fiziksel, fenolojik ve anlamsal kodlarının farklı nöral alanları faal hale getirdiğini gösterirler. (Posner ve ark.)

    Petersen ve arkadaşları PET taramasını kullanarak farklı anlamsal görevlerle bağlantılı nöral faaliyeti ölçmek için korteks içindeki bölgesel kan akışını değerlendirdiler. Çalışmadan elde edilen veriler sözcüğün görsel sunumunun ventral oksipital lobu faaliyete geçirdiğini buna karşılık anlamsal görevlerde beynin sol kısmının faal olduğunu gösterdi. Katılımcı pasifken, örneğin katılımcıya sadece sözcüğe bakması söylendiğinde bile sözcük oluşturma alanları faal gibi görünmüştü.

    Şablon Eşleştirme Teorisi’ne göre; beynin şekilleri ve görüntüleri nasıl tanıdığına dair bir düşünce, şablon eşleştirme olarak isimlendirilir. (Template Matching) görüntü tanıma bağlamında bir şablon içsel bir yapıya işaret eder ve bu yapısal uyaranlarla eşleşir ise o nesnenin tanınmasını sağlar. Bu süreçte beynin birçok bölgesi ile birlikte özellikle bellek ile ilgili alanlar aktive olmaktadır. Özel şablonlar veya tanımamız gereken çok sayıdaki farklı görüntülere ait özellikler oluşturmaktan ziyade görüntülerin bir çeşit soyutlamasının USB’de depolanması ve bu soyutlamaların prototip görevi yapması muhtemel görülmektedir.

    20. yy ilk yarısında öğrenme laboratuarlarının dışında öğrenilen şeylerin nasıl depolandığı ve dönüştürüldüğü konusuna ilgi duyulmuştur. KSB (Lloyd Peterson ve Margeret Intons Peterson) geçici bir bellek deposunda bilgiyi depolama kapasitemizin ciddi bir şekilde sınırlı olduğunu ve eğer bu bilgi kullanılmazsa büyük miktarda unutulacağını göstermişlerdir. Ancak eş zamanlarda yapılan farklı çalışmalar beyinde kısa süreli bellek kapasitesinin artırılabileceği yönünde olmuştur.

    Hatırlama düzeyi ile ilgili Zinchenko isimli Rus bir psikolog tarafından yazılan makalede, niyet olmasına gerek olmaksızın derin anlamı ile kodlanmış sözcüklerin yüzeysel anlamı ile kodlanmış sözcüklere göre daha iyi bellekte tutulabileceği belirtmiştir.

    Bir başka deneyde ise Kapur ve arkadaşları deneyin bir koşulunda katılımcılardan bir sözcükte bir harfin olup olmadığını bulmaları istenmiştir. (örneğin sözcükte a harfi var mı gibi) diğer bir koşulda ise farklı katılımcılarla her bir sözcük üzerinde çalışmalar yapılmış ve gösterilen sözcüğün canlı mı cansız mı yapıldığı sorulmuştur. İlk durumda bilgi işlemenin yüzeysel olduğu ikincisinde ise bilginin derin işlendiği düşünülmüştür. İlki algısal görev ikincisi ise anlamsal derin görev olarak kabul edilmiştir.

    Bellek güçlendirme ile ilgili Standfor Üniversitesinden Gorden Bower (1790b-1972) yaptığı çalışmalarda yerleştirme yöntemini analiz etmiş ve bir alışveriş listesinin bu yöntemle hatırlanabileceğini göstermiştir.

    Dauglas Herrmann genel bir bellek güçlendirmeden ziyade bazı materyallerin bazı tekniklerle daha iyi hatırlanabileceğini, diğer tekniklerin ise başka türlü materyalleri hatırlamada etkili olabileceğini bulmuştur. Özellikle eşlemeli çağrışımsal öğrenme için; imgeleme kullanılması, serbest hatırlama öğrenmesi için; hikâye hatırlama tekniği, seri halde öğrenme için; yerleştirme yöntemi en iyi yoldur.

    Çağrışımcı Yaklaşım

    Bower, bellekteki anlamsal unsurların organizasyonunun bellek ve hatırlamada daha önce gösterilenlerden daha güçlü bir etkiye sahip olduğuna inandı. Bower, 1972’de bir dizi araştırma yapmış ve cümle içinde kullanılan veya hayalde ilişki içine sokulan kelime çiftlerinin hatırlanma düzeyinin %75, yalnız ezberleme yoluyla hatırlama düzeyinin ise %35 düzeyinde olduğu gözlenmiştir.

    Diğer bir araştırmacı Pavio’nun çalışmaları bilginin bellekte nasıl temsil edildiğinin temel bir teorik açıklaması olan ikili kodlama hipotezinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu hipoteze iki kodlama sisteminin var olduğunu ifade etmektedir. Bu sistemler, Sözel olmayan zihinsel imgeleme ve sözel olan sembolik işleme şeklinde tanımlanır.

    Anderson ve Reder adlı iki psikolog, ayrıntılara inme derecesiyle hatırlama arasında doğrusal bir ilişki bulmuştur. Araştırmacıların elde ettiği sonuçlara göre, en ufak ayrıntılara inilerek kodlanan kelime en iyi, hiç ayrıntılarına ilinmeden kodlanan kelime en kötü hatırlanır. (Anderson ve Reder, 1979)

    Azalma Teorisi: Thorndike tekrar tekrar yapılan hareketlerin veya tekrar tekrar tecrübe edilen olayların daha iyi öğrenilmiş olacağını ve bu sebeple de daha çabuk ve daha kuvvetli bir şekilde yapılacağını iddia eder.

    Örgütleyici Bilgiler: Ausubek ‘in modelinde en önemli kavramlardan biri örgütleyicilerdir. Örgütleyiciler öğrencilerin yeni gelen bilgiler ile halihazırda sahip oldukları bilgiler arasında köprü kurmalarını sağlayan bilgilerdir.

    Guilfordun Zihin Yapısı Modeli: Guilford’a göre zekanın üç temel boyutu vardır. Bunlar zihinsel işlemler; ya da düşünme süreci; içerik ya da ne hakkında düşündüğümüz ve ürün ya da düşünme sürecinin sonucudur. Bu modelde zihinsel işlemler kendi içinde altı alt kategoriye ayrılır. Bunlar; Biliş (eski bilgileri hatırlama ve yenilerini keşfetme), hatırlama (bilgilerin üzerinden zaman geçtikten sonra hatırlanması), belleğe kayıt etme (bilgilerin anında hatırlanması) bütünleştirici düşünme (bir probleme sadece tek yanıt ya da çözüm bulma), ayrıştırıcı düşünme (bir probleme uygun pek çok yanıt ya da çözüm bulma) değerlendirme (bir şeyin ne kadar iyi doğru ve uygun olduğu hakkında karar verme).

    Sternberg’in Üç Boyutlu Zeka Kuramı: Bilişsel kuramcılara göre zeka bireyin bilgileri belleğe depolaması ve bunları zihinsel işlemlerde kullanma biçimine bakılarak ölçülebilir. Bilişsel kuramcılar zekanın yapısı ya da içeriği gibi boyutlara odaklanmak yerine zekice davranışları üreten süreçleri inceler. (Feldman 1997)

    Kodlama Kişisel Farklılıklar ve Normal Üstü Hafıza: Tulving’in öncülüğünü yaptığı bu ayırıma göre semantik hafıza sözcüklerde, ansiklopedilerde bulunan türden belli bir metne bağlı olamayan malumatlar içindir.

    Prosesleme Seviyeleri ve Gelişme Teorisi: Kognisyonun gelişimi ile ilgili teoriler, çocuklardaki öğrenmenin büyük bir kısmının öğrenme maksadı olmaksızın ortaya çıktığı görüşünü kabul ederler.

    Bellek, dikkat ve hatırlama ile ilgili bir deneyi değerlendirecek olursak;

    Unutkanlıklarımızın önemli bir bölümü, kaydetme ya da bulup getirme sırasında gelen uyarıya pek dikkat etmemiş olmamızdan kaynaklanır. Dalgınlık, günlük yaşamdaki bellek yetersizliklerimizin bir bölümünden sorumludur; örneğin herhangi bir nesneyi nereye koyduğumuzu bulamamak gibi. Araştırmalarda, kodlama sırasında dikkati bölmenin, hedeflenen bilgi için zayıf bir bellek oluşturduğu görülmüştür. Bu konudan söz ederken, literatürde “değişiklik körlüğü” olarak adlandırılan olaydan söz etmeden geçmemek gerekiyor.

    Değişiklik körlüğü araştırmalarında, insanlar bir sahneyi ya da bir nesneyi izlerken, buradaki kimi elemanlar birdenbire bir başkasıyla değiştirilir, insanlar bu değişikliği farketmezlerse buna “değişiklik körlüğü” adı verilir. Örneğin, bir araştırmada, basit bir iş yapan bir adamın gösterildiği bir filmde, sahnenin bir yerinde, deneklerin bilgisi dışında, sahnedeki adamın yerini başka bir oyuncu alır.

    Deneklerin yalnızca üçte biri bu değişikliği fark eder. Değişiklik körlüğü üzerinde yapılan başka bir araştırmada izlenen yöntemse şöyledir: Araştırmacılardan biri, kampüsteki insanlardan herhangi birine yol sorarken, konuşmanın orta yerinde, iki kişi bir kapı taşıyarak aralarından geçerler. Bu sırada, kapının arkasında kalan araştırmacı, başka bir araştırmacıyla yer değiştirir. Araştırmaya katılan 15 kişiden yalnızca yedisi bu değişikliği fark edebilmiştir. Yol soran kişinin değiştiğini fark etmeyenlerin hepsinin orta yaşlı ya da orta yaşın üzerinde kişiler olduğu dikkati çekmiştir.

    Araştırmacılar bu kişilerin, yol soran kişiyi “bir üniversite öğrencisi” olarak genel bir kategoriye sokmuş olabileceğini, bu nedenle de değiştiğini fark etmediklerini düşünmüşlerdir. Ayrıca araştırmacılar üniversite öğrencilerinin, eğer deneyde yol soran kişi, kendileri için genel bir kategoriye (örneğin yapı işçisi) sokulabilecek birisiyse nasıl davranacaklarını merak etmişlerdir. Bunun için, ikinci bir deney hazırlanmıştır. Gerçekten de, yol soran kişi bir yapı işçisi olduğunda, öğrencilerin on ikisinden yalnızca dördü değişikliği fark edebilmişlerdir.

    1979 yılında Jacoby, Craig ve Begg’in yaptıkları bir araştırmada deneklere, “at-keçi” gibi, bilinen adlardan oluşan sözcük çiftleri gösterilmiştir. Kimi sözcük çiftlerinde sözcükler arasındaki farklılık az, kimi çiftlerdeyse çoktur. Deneklerden, bu sözcükler arasındaki farklılığı, l’den 10’a kadar derecelendirmeleri istenmiştir. Derecelendirmeleri yaptıktan sonra deneklere sürpriz bir test uygulanmıştır: Deneklerden, gösterilen sözcükleri anımsamaları istenir. Araştırmanın sonunda deneklerin, aralarındaki farklılık daha az olan sözcük çiftlerindeki sözcüklerin çoğunu anımsadıkları ortaya çıkmıştır. Araştırmacılara göre bunun nedeni, birbirine çok benzeyen nesnelerin adlarından oluşan sözcük çiftlerinde deneklerin, farklılığın derecesini belirleyebilmek için, daha “derin” bir kayıt yapmış olması. Yani, “anlamlarına göre” kaydedilen sözcüklerin, daha sonradan anımsanma olasılığı artmıştır.

    Bu deneyden de şu sonuca varabiliriz; kayıt, bir uyarının, bilişsel sistemimiz tarafından tutulacak bir biçime getirilmesidir. Bir anıyı daha sonradan bulup getirmek, onu anımsamak için ne kadar çabaladığımıza değil, bilginin nasıl kaydedilmiş olduğuna bağlıdır. Anlamları göz önüne getirilerek kaydedilen bilgiler, daha kalıcı olur.

    Diğer bir durumda da insanların yalnızca duydukları cümleleri, aradan zaman geçtikten sonra sözcük sözcük anımsayamadıklarını gözlemişsinizdir. Bu konuyla ilgili de pek çok araştırma bulunuyor. Örneğin, 1977 yılında yapılan bir araştırmada denekler, aşamalı bir biçimde düzenlenmiş bir parça okumuşlardır. Konunun ana hatları ise yazının başlarında belirtilmiştir. Deneklerin bir bölümüne yazıyı okuduktan hemen sonra, bir bölümüne de 25 dakika sonra öyküyle ilgili sorular sorulmuştur. Gecikmeli olarak test edilen deneklerin, duydukları metinde geçen cümlelerin anlamıyla ilgili sorulara daha hızlı yanıt verdikleri gözlenmiştir.

    Okulda ise öğrenciler genellikle, herhangi bir konunun ayrıntılarıyla ilgili sorulardan değil de, genel bilgilerden sınava girdikleri için. öğrencilerin performansı, yeni öğrenilen materyalle, kalıcı bellekteki diğer malzemeler arasında ilişki kurarak arttırılabilir. Ayrıca, ayrıntıları aklınızda tutmak için uğraşmıyorsanız, sınavdan önceki son dakikaya kadar kitabınıza bakarak bir şey kazanamayacağınız da anlaşılıyor.

    Özetle söylemek gerekirse, insanlar, sözel malzemeleri yalnızca sınırlı bir süre için akıllarında tutabilirler. Bilgiler kalıcı bellekte işlenirken, işittiğimiz şeyler anlamı çıkarılarak depolanır. Bu nedenle duyduklarımızı sözcük sözcük anımsamakta zorlanırız. Ancak, özellikle sözcüklerin kendisi, anlamı açısından önem taşıyorsa, bu bilgiler de depolanır. Genellikle bilgileri kodlayarak geri çağırırken belleğimizi kullandığımızın bilincindeyizdir. Kokteyl partisi fenomeninde, bizim için anlamı olan şeylere o an başka bir şeyle ilgileniyor olsak bile dikkatimizi verebildiğimizi görebiliyoruz. Buna göre insanlar genellikle daha çok ilgilerini çeken şeylere odaklanırlar diyebiliriz. Değişiklik körlüğü olgusunda, dikkatin belleği ne derece etkilediğini, beynimizin genellediği ve kategorilere ayırdığı bilgileri işlerken ayrıntıya girmeden genel özellikleriyle değerlendiğini görüyoruz. Aynı zamanda genel özellikleriyle, dikkat edilmeden alınan verilerin, gölgeleme adı verilen deneysel yöntemle benzerlikleri olduğunu söyleyebiliriz. Sözcük deneylerinde ve cümlelerin anlamlarıyla ilgili yapılan deneylerin hepsinde insanlar dikkat ettikleri, üzerinde düşünüp yorum yaptıkları ve eski bilgileri ile bağlantı kurdukları bilgileri daha kolay hatırlayabiliyor, bunun dışındaki bilgileri ise geri çağırıp hatırlayamıyorlar.

    Yapılan bütün deneylerde görüyoruz ki, sadece hafıza, sadece dikkat ya da sadece mantık muhakeme zihnimizin maksimum performans göstermesi için yeterli olmamakta. Hepsi birbiriyle uyumlu çalışan, bir tanesi zayıf olduğunda diğerlerini de negatif yönde etkileyen bir sistemler bütününün parçası olarak işlev görmektedir.

    BEYİN GELİŞİMİ, BELLEK GÜÇLENDİRME TEKNİKLERİ VE KOGNİTİF (BİLİŞSEL) REHABİLİTASYON UYGULAMALARI

    Yapılan araştırmalar, deneyler ve gözlemler sonucunda insan beyninin gelişimi üzerine her geçen gün artan bir bilgi birikimi olmaktadır. Tüm bu bilgiler ışığında araştırmacılar ortak bir soruya yönelmiş ve cevap aramaya başlamıştır. Bilişsel fonksiyonların gelişimi mümkün müdür? Gelişiyorsa nasıl?

    Bilişim dil, düşünme, problem çözme, hatırlama, kavramlaştırma, hayal etme, öğrenme, bilgi işleme ve sembollerin akılda kullanılışı gibi d

  • Diastematomyeli, tethered cord ve gergin omurilik sendromu nedir, meningosel ne demektir?

    Bifid kord, ayrık omurilik sendromu da denen bu tablo, yani diastematomyeli yarık omurilik anlamına gelir. Genellikle omurga kemiğinin ortasındaki kanal içinde uzanan tek bir organ iken, bir kemik yapı veya sert bir zar tarafından omurilik ikiye bölünmüş durumdadır. Bu anomalinin üstü normal bir cilt ile örtülü olduğu için dışarıdan görülmez; ancak çok detaylı radyolojik incelemeler sonucunda ortaya çıkar. Bir çocuğun veya bebeğin sinir sistemi muayenesi sırasında ortaya çıkan bir takım bulgular böyle bir durumdan şüphelenilmesini sağlayabilmekte ise de, bu anomali genellikle daha ileri yaşlarda bir takım ağır egzersizler sırasında veya doğum sırasında ortaya çıkabilen ani felçlerle anlaşılır. Böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından bir an önce ameliyat edilmesi gerekir. Tabii ki günümüzde bu işlem omuriliğin işlevleri ameliyat sırasında izlenmekte iken, yani nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır.

    Gergin Omurilik Sendromu veya Kalın Filum Terminale adı verilen tablo ise, doğumsal omurga anomalilerinden bir diğeridir. Adı üstünde zaten, bacaklara giden sinirleri taşıyan omuriliğin gergin olması. Peki neden geriliyor bu omurilik, onu kim geriyor? Tabii ki bunun gerilimle veya stresle bir ilgisi yok. Normal bir omuriliğin sonradan gerilmesi de mümkün değil. Aslında bu doğumsal bir anomali. Yani bazı bebeklerin omurilikleri en alt ucunda çevreye yapışık oluyor. Bebeğin kemikleri, sinir sistemi dokusundan çok daha hızlı büyür ve sonuçta; çocuk büyüdüğünde sinir dokusundan oluşan omurilik, kemiklerden oluşan omurilik kanalından çok daha kısa kalır. İşte bazen bebeklik döneminde omuriliğin en alt kısmı o bölgedeki kemik yapılara yapışık, yani “tethered” olabilir; çoğu zaman da bu durumlarda omuriliğin en alt kısmı olan filum terminale, içinde yağ dokusu fazla olduğundan kalındır. Bu çocuklar büyüdükçe omurilik gergin hale gelir ve geceleri yatağa çiş kaçırmaktan tutun felce kadar ilerleyebilen pek çok bulgu ortaya çıkar. Kimi zaman çocukluk çağında konan bu teşhisin konması, bazen gözden kaçırıldığında yetişkin yaşları bulabiliyor. Bu hastalara tanı konulduğunda, bir an önce deneyimli çocuk beyin cerrahi uzmanlarınca bu yapışıklığın giderilmesi veya omuriliğin alt ucunu oluşturan filum terminale’nin kesilmesi gerekmektedir. Tabii ki günümüzde bu işlem de, nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır. Böylece ameliyat sonrasında üzücü sonuçlarla karşılaşılmıyor.

    Meningosel ise omurgadaki kemiklerin arka kısmının açık olması yani doktorların deyimiyle spina bifida sonucu, omuriliği örten zarların içindeki beyin omurilik sıvısının yani BOS’un bir kese şeklinde ciltte yaptığı kabartıya verilen isimdir. Kimi zaman bu kabartının içinde sinirsel yapılar da olduğunda, doktorlar bu duruma memingomyelosel adını verirler. Bu tablo, doğumsal omurga anomalilerinden biridir ve anne karnında iken veya bebek doğar doğmaz tespit edilir. Genellikle kabartının üstü normal bir cilt ile örtülüdür, ancak böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından detaylı olarak incelenmesi gerekir. Çünkü bu duruma eşlik eden çok daha ciddi bir takım anomaliler olabilir. Eğer kabartının üstü normal bir cilt ile örtülü değil ise, yani kese patlamış ve beyin omurilik sıvısı-BOS dışarı akmakta ise veya patlamak üzere olan incecik bir kese söz konusu ise; bebeğin doğar doğmaz deneyimli bir çocuk beyin cerrahisi uzmanı tarafından acilen ameliyat edilmesi gerekir.

  • Faset hipertrofisi

    Doktorların faset adını verdiği yapı, aslında omurga kemikleri arasındaki eklemin adıdır. Bu eklem aynı diz eklemi, kalça eklemi gibi karmaşık yapıda bir eklemdir. Kapsülü, içinde menisküsü, eklem sıvısı da vardır. Kalça ve diz eklemlerinin protezi yapılalı onlarca yıl oldu, bu cihazlar her gün pek çok insana takılıyor; ancak yüksek teknoloji ile hala faset ekleminin protezi yapılamadı, çünkü çok hassas bir yapısı var.

    İşte omurgalar arasındaki disk denen kıkırdak yapı zarar görüp te uygun şekilde tedavi edilmeyince; bütün yük faset eklemlerine biniyor ve yıllar içinde bu faset eklemlerinde halk arasında kireçlenme denen tablo ortaya çıkıyor, eklem giderek büyüyor. Sonuçta hareketlerle artan şiddetli bel ağrıları başlayan bu hastaların maalesef platin ameliyatı olmaktan başka çareleri de kalmıyor.

  • Bel vidalama (platinleme) ameliyatı

    Bel vidalama (platinleme) ameliyatı

    Bel vidalama ameliyatları halk arasında ”PLATİN” ameliyatları olarak bilinir. Asıl olarak kullanılan malzemelerin hammaddesi platin değil titanyumdur. Bu vidalar ayrıca boyun ve sırt bölgesi hastalıklarında da farklı ölçülerde kullanılır.

    1-Bel vidalama ameliyatları kimlere yapılmaktadır?

    Omurga kırıkları, bel kayması, tümör veya enfeksiyon nedeni ile oluşan omurga çökmelerinde ve omurilik kanal daralması(dar kanal hastalığı) nedeni ile ameliyat edilen hastalarda omurgaya destek vermek için yapılır.

    2-Vida sistemi vücuda zararlı mıdır? . MR çektirirken sorun olur mu?:

    Platin değil de titanyum ağırlıklı, vücutta hiç yan etki yaratmayan ve bir ömür boyu kalabilen malzemeler kullanıldığı için MR uyumludur. Vücudun herhangi bir yerine MR çekilmesinde herhangi bir sorun gelişmez. Ağırlıkları 100-150 gramı geçmez.

    3-Bu tür ameliyatlardan çekinmeye gerek var mı?

    Vidalama ameliyatları ameliyat öncesi yapılan MR ve 3 boyutlu Tomografi görüntüleri sonrası planlanır. Omurlara gönderilen her vidanın dikey ve yatay planlarda belirlenmiş açıları vardır. Bu açılara uyularak ve ameliyathanede kullanılan skolpi cihazları yardımıyla bu tür ameliyatlar güvenli olarak yapılır. Ameliyatlarda ayrıca Operasyon mikroskobu da kullanılmaktadır.

    4- Bu ameliyatları kimler yapar?

    Bu tür ameliyatları Omurilik konusunda uzmanlaşmış ve mikrocerrahi eğitim almış Beyin ve Sinir Cerrahları yapar. Omurga yapısı kemiklerden oluşan bir yapı olsa da içerisinden geçen omurilik üzerine oluşan baskılar sonucu hastalıklar geliştiğinden bu cerrahi uygulamalar Ortopedislerin işi değildir.

    5-Kaç saat sürer, hasta kaç günde ayağa kalkar.?

    2-4 saatlik ameliyatlardır. Omurgasına vida konan hastalar ertesi sabah kaldırılıp yürütülür. Maksimum 3 gece hastanede kalır. Toplam 1 hafta yatak istirahati vardır. Daha sonra ev dışında yürüme egzersizlerine başlanır. Toplam 20 gün sonunda yapılan kontroller sonrası hastaya egzersiz programı verilir.

    6-Bu ameliyatla tamamen normal hayata dönülebilir mi?

    Hastalar sağlıklı dönemlerdeki aktivitelerine kavuşabilirler. Yürüme, koşu, bisiklet ve yüzme gibi aktiviteleri yapabilirler. Sorunsuz olarak mesleklerine devam edebilirler.

    7-Vida sistemi daha sonra çıkartılıyor mu?

    Çıkartmaya gerek yoktur. Çünkü vücuda zararları yoktur. Sadece yüksekten düşme veya ağır trafik kazaları sonrası bu sistemlerde kırılmalar olabilir. Bu durumlarda değiştirmek gerekebilir. Bunu dışında yaklaşık 20 yıldır izlediğim ve herhangi bir sorun gelişmeyen hastalarım vardır.

    8. Bu tür vidalar omurganın boyun ve sırt bölgesinde de kullanılıyor mu?

    Boyun ve sırt omurlarında da beldekine benzer sorunlar geliştiğinde bu vida-rod sistemini kullanmaktayız. Bu bölgelerdeki omurlar bel omurlarına göre daha küçük ebatlarda olduklarından buralara uygulanacak vidaların çapları ve boyları daha kısa ve incedir.

    9. Vücudum bu vidaları kabul eder mi?

    Titanyum allerjisi oranı yaklaşık onbinde 1 dir (1/10.000). Sadece böyle bir durum varlığında vücud vidaları kabul etmeyebilir.

  • Karpal tünel sendromu (el-bilek kanalında sinir sıkışması hastalığı)

    Karpal tünel sendromu (el-bilek kanalında sinir sıkışması hastalığı)

    Karpal kanal sendromu; median sinirin el bileğindeki geçtiği kanal içinde sıkışması sonucu oluşan hastalıktır. “Karpal kanal” denilen yapı, bilek seviyesinde yer alır ve üst kısmında kalın bir band şeklinde yapı ile örtülüdür. Bu kanalın içerisinde parmaklarımızın hareketini sağlayan tendonlar ile median sinir yer alır. Median sinir, esas olarak parmakların (baş, işaret, orta ve yüzük) hissetmesini ve parmakları bazı hareketleri yapmasını sağlar. Kanalı daraltan nedenler, median sinirin kanal içinde baskı altında kalması ile sinirin görevindeki bozulmalar el-bilek hastalığını oluşturur.

    Gece artan uyuşma, karıncalanma ve ağrıya dikkat edilmelidr

    Karpal tünel sendromunun ilk bulguları; parmaklarda uyuşma, karıncalanma ve his bozukluğudur. Elde, parmaklarda ve kola yayılan ağrılar olur. Bu sorunlar geceleri daha fazla görülmektedir hatta kişileri uykusundan uyandıracak derecede rahatsız edici olabilir. Ellerini sallayarak, sıkıştırıp ovalayarak rahatladıklarını ifade ederler. Yine elini zorladığı (sıkma, temizlik) işlerde ağrı ve uyuşukluğun arttığını söylerler. Ağrı ve uyuşukluk bazen kola bazen de omuza, boyuna kadar yayılır. İlerleyen durumlarda başparmak kaslarında erime, güçsüzlük ile tutma ve kavrama hareketlerinde zorlanmalar oluşur.

    Hastaya EMG (sinir ölçümü) testi yapılır teşhis kolayca konulur başlangıç aşamasında olanlar için el ameliyat dışı tedaviler yapılır.

    Eğer EMG sonucunda orta veya ileri /ağır karpal tünel teşhisi konulursa ameliyat edilmelidir.

    Ameliyat lokal anestezi ile avuç içinden yapılır ve 10 dk süre içinde yapılır.

    Ameliyat sonrası hasta elini kullanabilir.

  • Bel fıtığı hakkında bilmezi gerekenler

    Bel fıtığı hakkında bilmezi gerekenler

    BEL FITIĞI NEDİR?

    Omurga, omur adı verilen birbirine bağlı bir dizi kemik yapıdan oluşmuştur. Disk denilen yapı; omurları birbirine bağlayan ve omurlar arası yastık gibi işlev gören sağlam bir bağ dokusudur. Diskler, anulus fibrosus adı verilen sağlam bir dış tabakadan ve ortasında jel yapıdaki nukleus pulposusdan oluşur. Bu yapının işlevini arabalardaki amortisörlere benzetebiliriz. Kişi yaşlandıkca ortadaki bu jel yapı su iceriğini kaybederek bozulur ve yastık görevini daha az yerine getirmeye başlar. Bu durum, disk merkezinin dış tabakadaki bir çatlak yoluyla yer değiştirerek disk fıtıklaşması (bel fıtığı) denilen durumu oluşturmasına neden olur. Fıtıkların çoğu bel omurlarının tam bel bölgesinde ve belin hemen altında bulunan son 3 disk mesafesinde oluşmaktadır.

    Fıtıklaşmış bir disk, bel ağrısı oluşturabildiği gibi, omurgadan çıkan sinirlere baskı oluşturabilir ve siyatik olarak adlandırılan bacaklarda ağrı, uyuşma ve ayakta güçsüzlüğe neden olabilir. Bel ve bacak ağrısının bel fıtığının dışında birçok başka sebebi de (kas-kemik- sinir dokusu bozuklukları, bazı enfeksiyonlar, doğumsal yapısal bozukluklar vb. gibi) bulunmaktadır. Bu nedenle ayırıcı tanının dikkatli yapılması gereklidir.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?

    Ani gelişen bel fıtığı olan hastaların yaklaşık %80- 90’ı, cerrahi müdahale olmadan iyileşebilmektedir. Doktorunuz genellikle cerrahi dışı yöntemler ile tedaviye başlayacaktır. Şayet ağrınız nedeniyle hâlâ günlük yaşam aktivitelerinizi yerine getiremiyorsanız, ciddi güc kaybı veya idrar tutamama gibi sorunlar varsa, hekiminiz size cerrahi tedaviyi önerebilir. Cerrahi tedavi bazı gecikmiş durumlarda bacağınızın eski gücünü tam olarak geri getiremese de daha da gücsüzleşmesini önler ve bacak ağrınızı geçmesine yardımcı olur. Cerrahi genellikle sizi bacak ağrısından kurtarmak için önerilir ve bu konuda %90’ın üzerinde başarıya sahiptir, fakat ameliyat sonrası tavsiyelere cicciye alınarak uyulması gerekmektedir..

    BEL FITIĞINDA ACİL AMELİYAT GEREKEBİLİR Mİ?

    Bazen fıtık bacağa giden sinir köküne bası yaparak bacakta belirgin güc kaybına hatta ayağın tam kuvvetsizliğine neden olabilir ve bu nedenle acil ameliyat gerekebilir. Böyle bir şey olursa hemen doktorunuza ulaşmanız gereklidir. Çok nadir olarak büyük bir fıtık, mesane ve bağırsak kontrolünü sağlayan sinirlere baskı yaparak bu kontrolün ortadan kalkmasına neden olabilir. Hasta istem dışı idrar kaçırmaya başlar. Bu durum genellikle kasık veya cinsel bölgede hissizlik ile birliktedir. Bu durum bel fıtığı nedeniyle acil cerrahi gerektiren birkaç durumdan biridir. Böyle bir şey olursa hemen doktorunuza ulaşmanız gereklidir.

    BEL FITIĞINDA AMELİYAT DIŞI TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Doktorunuz size cerrahi dışı tedaviler olarak kısa süreli istirahat, ödemi azaltmak için antienflamatuar tedavi, ağrıyı kontrol altına almak için ağrı kesiciler, fizik tedavi, egzersizler veya epidural ilaç enjeksiyonu tedavisi önerebilir. Şayet size istirahat önerildi ise önerilen süre kadar yatak istirahatı yapmaya özen gösteriniz. Çok uzun süreli yatak istirahatı, eklemlerde sertliğe ve kaslarınızda güçsüzlüğe neden olarak ağrıyı azaltacak hareketleri yapmanıza engel olur. Tedaviniz sırasında doktorunuza tekrar calışmaya ne zaman başlayabileceğinizi sorunuz. Doktorunuz tedaviye başladıktan sonra, belinizi zorlamadan günlük yaşam aktivitelerinizi nasıl yapacağınıza dair eğitim verebilir. Ameliyat dışı tedavinin amacı; sinir ve disk zedelenmesini azaltmak, omurgayı korumak için fizik kondüsyonu geliştirmek ve genel vücut işlevselliğini arttırmaktır. Bu, bel fıtığı hastalarının coğunda ancak birden fazla tedavi yönteminin bir arada uygulandığı düzenli bir tedavi programı ile gercekleştirilebilir.

    Hekiminiz sizi egzersiz programına hazırlayabilmek için ağrınızı azaltmak ve kas spazmını çözmek için bazen öncelikle ultrason, elektrik uyarımı, sıcaksoğuk uygulamalar ve yüzeyel yöntemleri önerebilir.

    Traksiyon (germe) da bazı hastalarda sınırlı ağrı kontrolü sağlayabilir. Bazen de doktorunuz fıtığınızı aslında iyileştirmeyecek olmasına rağmen, ağrınızı azaltmak için çelik çubukları bulunan veya esnek bel korseleri kullanmazı önerebilir. Ciddi ve bilimsel olarak yapılması şartıyla manüplasyon (bel çekme), spesifik olmayan bel ağrılarında kısa süreli bir iyileşme sağlayabilirse de bel fıtığı vakalarında coğunlukla önerilmemektedir.

    Bel veya bacak ağrılarınızı azaltmak için öncelikle hafif germe egzersizleri ve postür değişiklikleri önerilmelidir. Ağrınız azaldıktan sonra esneklik kuvvet ve dayanıklılığınızı geliştirecek ve normal günlük yaşantınıza dönmenize yardımcı olacak daha etkin egzersizler yapılabilir. Egzersizlere başlandıktan sonra iyileşme durumuna göre egzersiz tipi şekillendirilmelidir. Ev egzersizleri ve germe programlarını öğrenmek ve devam ettirmek tedavinin önemli parçalarıdır.

    İLAÇ TEDAVİSİ VE AĞRI KONTROLÜ

    Ağrıyı kontrol altına almak için kullanılan ilaçlara analjezik ilaçlar (ağrı kesiciler) denir. Çok sık olmamakla birlikte bazen kas gevşeticiler önerilebilir. Şayet şiddetli ağrınız varsa doktorunuz kısa bir süre için narkotik ağrı kesicileri kullanmanızı önerebilir. Bu ilaçları sadece ihtiyacınız dahilinde kullanınız. Aksi taktirde uzun süre ve yüksek dozda kullanmanız daha hızlı iyileşmenize neden olmayacağı gibi kabızlık ve uyku hali gibi istenmeyen yan etkilere neden olabilir ve bu ilaçlara bağımlı hale gelebilirsiniz. İlaçların tamamı sadece önerildiği şekilde kullanılmalıdır. Doktorunuza kullanmakta olduğunuz ilaçları tam olarak bildiriniz ve verilen tedaviden fayda görüp görmediğinizi belirtiniz.

    Nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar (NSAİİ) da ağrı kesicilerdir ve ayrıca bel fıtığının bir sonucu olarak ortaya çıkan ödem ve yangıyı azaltmak için kullanılırlar. Şayet doktorunuz size ağrı kesici veya antienflamatuar ilaçlar önerdiyse mide ağrısı gibi yan etkileri yönünden dikkatli olmalısınız.

    Ağrı kesici veya antienflamatuar ilaçların uzun süreli kullanımlarında ortaya çıkabilecek problemler açısından doktorunuzun kontrolünde olmalısınız. Şayet şiddetli bacak ağrınız varsa epidural enjeksiyonlar veya ‘bloklar’ önerilebilir. Bunlar epidural mesafeye (spinal sinirlerin etrafındaki boşluk) bu teknik üzerine özel olarak eğitim almış bir doktor tarafından yapılan kortikosteroid karışımlı ilaç enjeksiyonlarıdır. İlk enjeksiyondan sonra aralıklarla birkaç kez daha aynı işlem tekrarlanabilir. Bu tedaviler genellikle kapsamlı bir tıbbi tedavi programının bir parçası olarak uygulanmaktadır. Bu enjeksiyonların amacı sinir ve diskin enflamasyonunu (yangısını) azaltmaktır.

    Tetik nokta enjeksiyonları doğrudan belde ya da kalçada ağrıyan yumuşak doku veya kas içine bazen kortikosteroid ile birlikte yapılan lokal anestezik madde enjeksiyonlarıdır. Ağrını kontrol altına alınmasında sıklıkla yararlı olmasına rağmen tetik nokta enjeksiyonlarının bel fıtığı üzerine direk iyileştirici bir etkisi yoktur.

    BEL FITIĞINDA CERRAHİ TEDAVİ

    Cerrahinin amacı; Bel bacak ağrısına ve bacakta güçsüzlüğe neden olan fıtıklaşmış diskin sinire baskısını ortadan kaldırmaktır. En sık kullanılan yöntem her zaman mikroskop kullanmak şartıyla diskektomi veya sadece fıtıklaşan disk parçasının temizlendiği parsiyel (kısmi) diskektomidir. Diski net olarak görebilmek için bazen, diskin arka tarafında bulunan lamina denen kemiğin bir kısmını çıkarmak gerekebilir. Alınan kemik çok az bir parça (hemilaminatomi) veya daha geniş bir kısım (hemilaminektomi) olabilir. Bazı uygun vakalarda endoskopik sistem kullanılır. Bu ameliyat çoğunlukla genel anestezi altında yapılır ancak hasta koşullarına gore bazen spinal anestezi denilen yöntemle uyutmadan da yapılabilir. Hasta ameliyat masasına yüzüstü, genellikle de dizüstü pozisyonda yatar. Fıtıklaşan diskin üzerinde cilde kücük bir kesi yapılır ve omurganın üzerindeki kaslar kemikten sıyrılır. Fıtıklaşmış disk ve kopan parçaları çıkarılarak sinir sıkışıklığı giderilir. Osteofit denilen kemik çıkıntılar da sinire baskı oluşturabilecek herhangi bir şey kalmaması için temizlenir. Mikrocerrahi yöntemle genellikle kanama çok az olur ve kan kullanılmaz.

  • Dar omurga kanalı ameliyatlarında yeni teknik

    Bel fıtığı ve dar omurga kanalı hastalığı, diğer adıyla dar spinal kanal, toplumda sanıldığından daha sık rastlanan rahatsızlıklardandır. Omurga kanalının darlığı en sık bel bölgesinde görülmektedir. Bir kişide bel fıtığı ile birlikte veya tek başına dar kanal varsa, bu insanın hayat kalitesi bazen çok düşmekte; iş, aile ve sosyal yaşantısı adeta altüst olabilmektedir.

    İçinden omurilik ve sinirlerin geçtiği omurga kanalı üst üste dizilmiş kemiklerden oluşan, ince, uzun, kıvrımlı bir borudur. Belirli bir çapı olan bu kanalın genişliği azalırsa, daralmış olan kanal, içinden geçmekte olan sinirleri kolayca sıkıştırmaktadır. Neticede bel ve bacaklarda ağrı, uyuşma, huzursuzluk, karıncalanma, yürüme bozukluğu, yürürken bir süre sonra mecburi oturma, yürüme mesafesinin giderek kısalması, sık idrar yapma, idrar ve büyük abdest kontrolünün bozulması, bacaklarda güçsüzlük, cinsel fonksiyonların olumsuz etkilenmesi gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Boyun bölgesindeki dar kanal ise kolları da etkisi altına almaktadır.

    Dar kanal teşhisinin doğru olarak konması tecrübe gerektirir. Hastanın tetkikleri değerlendirilirken sadece omurilik kanalının çapları değil aynı zamanda efektif kanal alanı da göz önünde bulundurulmalıdır. Kanal ile ilişkili, kanalı daraltan kalınlaşmış ve sertleşmiş bağ dokuları daima dikkate alınmalıdır. Bazen de lateral reses dediğimiz yandaki anatomik yapılar daralarak sinir elemanlarını sıkıştırabilir. Teşhis ve tedavide bu husus gözden kaçırılmamalıdır.

    Bir kişide omurga kanal darlığı varsa, buna ilave olacak küçücük bir bel fıtığı veya kireçlenme bile dar kanal içindeki sinirleri kolayca sıkıştıracağından hastaya büyük ıstırap verebilmekte, klinik çok gürültülü seyredebilmektedir. Bazen de hastalık sessiz bir şekilde ilerlemekte, kanal darlığı kritik seviyenin altına ulaştığında semptomlar ortaya çıkmakta ve hastalar bize ileri yaş gruplarında gelmektedirler. Bu nedenle 80 yaş üzerinde pek çok hasta ile karşılaşmakta ve gerektiğinde ameliyat etmekteyiz.

    Yürüme mesafesi ve ayakta kalma süresi belirgin şekilde kısalmış hastalarda fizik tedavi ve diğer cerrahi dışı tedavi metotları genellikle yetersiz kalmaktadır. Ancak deneyimli ellerde usulüne uygun yapılan yeterli bir cerrahi müdahale hastaları rahatlatabilmektedir. Bu nedenle uzman doktor cerrahiye gerek görüyorsa geciktirilmemesinde yarar vardır. Ayrıca operasyon ne kadar erken yapılırsa elde edilen sonuçlar da o kadar yüz güldürücü olmaktadır. Zamanında müdahale edilmezse hastalık giderek ilerlemekte, çünkü seneler geçtikçe omurilik kanalı doğal olarak daha fazla daralmaktadır.

    Dar kanal diye tabir edilen spinal stenoz rahatsızlığı ve ameliyatları halk tarafından yeteri kadar bilinmemekte, adeta bir kabus olarak görülmektedir. Ancak deneyimli ellerde, yeni teknikle (Mikroteknikle İnternal Dekompresyon) usulüne uygun yapılan ameliyatlarda çok daha yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir.

    Bel fıtığı ameliyatlarında deneyimli ekibimiz tarafından ileri ve klasik cerrahiye göre daha emniyetli, daha konforlu yöntemler olan mikroteknik ve mikroendoskopik teknik uygulanmaktadır. Buna benzer tarzda, dar kanal ameliyatlarında da mikroteknikle internal dekompresyon yapmaktayız. Yani mikroteknikle omurilik kanalının içerisine girerek kanalı içeriden genişletmekteyiz.

    Son yıllarda, dar omurga kanalı bulunan hastalarda spinal cerrahi ekibimizle rutin uygulama haline getirdiğimiz mikroteknikle internal dekompresyon ameliyatı dünyada ancak belirli merkezlerde deneyimli cerrahlar tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Bu ameliyatta, dar olan spinal kanalın iç kısmına girilerek kanal içeriden genişletilmekte, böylece anatomik yapı mümkün mertebe korunmaktadır. Stabilizasyonu sağlayan anatomik yapı korunduğu için stabil kalmış olan bu hastalara ayrıca vida ve benzeri tarzda enstrümanları da takmak gerekmemektedir. Sonuçta hastalara yabancı cisim konmamış olması büyük bir avantaj teşkil etmektedir.

    Operasyonlarda emniyet her şeyden önce gelir. Öncelikle hastaya zarar vermemek gerekir. Bu hastalar da tıpkı bel fıtığı operasyonlarımızda olduğu gibi deneyimli ellerde usulüne uygun yapılan ameliyatlar sonrasında felç kalma riskiyle karşılaşmadan aynı gün içinde yürüyebilmekte ve ertesi gün taburcu olmaktadırlar. Bu, insanlığa sunulmuş büyük bir nimettir.

    Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan
    Nöroşirürji Uzmanı