Etiket: Yapı

  • Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    1. HİPOTİROİDİ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Hipotiroidi, doku düzeyinde tiroid hormonu yetersizliği veya nadiren etkisizliği sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.

    – Primer hipotiroidi: Tiroid bezi yetersizliğinden kaynaklanan nedenlere bağlı

    – Sekonder hipotiroidi: TSH yetersizliğine bağlı hipotiroidi

    – Tersiyer hipotiroidi: TRH yetersizliğne bağlı hipotiroidi

    Hipotiroidi belirtileri: halsizlik, yorgunluk, kilo alma, unutkanlık, konsantrasyon zorluğu, , cilt kuruluğu, saçlarda dökülme, üşüme, kabızlık, seste kalınlaşma, düzensiz ve yoğun adet kanamaları, kısırlık, kas sertliği, kas ağrıları, depresyon, demans görülebilir.

    2. HİPERTİROİDİ/TİROTOKSİKOZ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Tirotoksikoz: kaynağı ne olursa olsun, tiroid hormon fazlalığını ifade eden genel bir terimdir.

    Hipertiroidi: tiroid bezinden hormon yapımının artmasından kaynaklanan tiroid hormon fazlalığını ifade eder.

    Hipertiroidi belirtileri: halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, kilo kaybı, nefes darlığı, sicağa tahammülsüzlük, iştah artışı, oligomenore, terleme, diyare, göz belirtileri.

    3. GEBELİKTE TİROİD FONKSİYON TESTLERİNDE HEDEF NEDİR VE NE ZAMAN TEDAVİ EDİLMELİDİR?

    TEMD (Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği) önerisi

    1. trimester: TSH 0.1mIU/L-2.5mIU/L arasında olmalı

    2. trimester: TSH 0.2mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    3. trimester: TSH 0.3mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    Gebelikte hipotiroidi görülmesinin en önemli sebebi iyot yeterli bölgelerde otoimmün tiroid hastalığıdır. İyot eksikliği olan bölgelerde ise iyot eksikliğidir.

    4. TİROİDİTLER KAÇA AYRILIR?

    – Kronik otoimmün tiroidit

    -Ağrılı tiroidit

    1. subakut granülomatöz tiroidit

    2. infeksiyöz tiroidit

    3. radyasyon tiroiditi

    4. travmaya bağlı tiroidit

    -Ağrısız tiroidit

    1. subakut lenfositik tiroidit (sessiz tiroidit)

    2. postpartum tiroidit

    3. ilaca bağlı tiroidit (interferon, interlökin-6, amiodaron)

    4. fibröz tiroidit (Riedl struma)

    5. HASHİMOTO TİROİDİTİ NEDİR VE HANGİ HASTALIKLARLA BİRLİKTE GÖRÜLÜR?

    Hashimoto tiroiditi, tiroid bezinin kronik otoimmün destrüktif inflamasyon ile seyreden hastalığıdır. Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    HASHİMOTO TİROİDİTİ; Addison hastalığı, tip 1 diyabet, hipogonadizm, hipoparatiroidi, pernisiyöz anemi ile birlikte “tip 2 otoimmün poliglandüler sendromun” bir komponenti olarak izlenebilir.

    6. HASHİMOTO HASTALIĞINDAN ŞÜPHELENİLECEK DURUMLAR HANGİLERİDİR?

    1. Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    2.Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-Tg pozitifliği

    3. Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    4.Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    7. GEBELİKTE TİROİD HASTALIĞI İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    1. Ailede veya kendisinde tiroid hastalığı anamnezi (hipertiroidi veya hipotiroidi, postpartum tiroidit)

    2. Daha önce tiroid ameliyatı geçirmiş olmak

    3. Tip 1 diyabet veya diğer otoimmün hastalıkların mevcudiyeti

    4. Tiroid hastalığı düşündüren klinik bulgular varlığı, guatr

    5. Daha önceden tiroid otoantikorların varlığı

    6. Anemi, kolesterol yüksekliği, hiponatremi

    7. Baş, boyun radyoterapisi almış kadınlar

    8. İnfertilite tedavisi görmüş kadınlar

    9. Daha önce düşük veya ölüdoğum hikayesi olanlar

    8. TİROİD NODÜLLERİNE YAKLAŞIM NASIL OLUR?

    Tiroid nodüllerinin takibi değerlendirilmesinde şüpheli sonografik özellikleri olan, tekrarlayana biyopsilerde yetersiz materyal tesbit edilen, uzun süreli takibi planlanan nodüllerde kalsitonin düzeyi bir kez ölçülmelidir (tiroid medüller kanseri açısından)

    Tiroid USG: Genel toplum taraması için önerilen bir test değildir. Muayenede tiroidde anormallik saptanan her hastaya ultrasonografik inceleme yapılmalıdır. Ayrıca palpasyon normal olsa bile tiroid malignitesi riski olan veya boyunda lenfadenopati saptanan her bireye de ultrasonografik değerlendirme yapılmalıdır.

    Tiroid USG raporunda; nodüllerin yerleşim, şekil, boyut, sınırlar, içerik, ekojenik yapı ve kanlanma özellikleri değerlendirilmelidir. Nodüllerin malign olma ihtimalini arttıran ultrasonografik bulguları şunlardır: hipoekojenik yapı, düzensiz sınırlar, mikrokalsifikasyonlar v.b.

    9. HANGİ TİROİD NODÜLLERİNE BİYOPSİ YAPILMALIDIR?

    -Solid:hipoekoik 10mm üzerinde ise, veya 5mm üzerinde risk grubunda hasta veya şüpheli ultrasonografik bulguları olan

    -İzo-hipoekoik: 1-1.5cm arasında olanlar

    -Karışık veya süngerimsi:1.5-2cm arasında olanlar

    -Saf kistik: biyopsi gerekmez, büyükse boşaltılmalıdır.

    -Multinodüler: en büyük nodül ve ultrasonografik olarak şüpheli diğer nodüller

  • Tanı testleri neden yapılır?

    TANI TESTLERİ NEDEN YAPILIR?

    AYRINTILI İÇ HASTALIKLARI (Dahiliye) MUAYENESİNE EK OLARAK her checkup yaptırırken genellikle yapılan tanı testlerinin amaçlarını tek tek irdelemek istedim…
    Tam kan sayımı22 panel ve Periferik yayma raporu(Kansızlık, lösemi -lenfoma gibi kan hastalıklarının ön taraması , vitamin eksikliklerinin ve bağışıklığın öntaramaları için yapılan en önemli testtir )

    CRP (highsensitif) (vücuttaki iltihap düzeyini en hızlı ve en hassas göstergesi olan akut dönemde hızla yükselen ve iyileşince hızla düşen bulgu aynı zamanda romatizma ve kalp hastalığı göstergesi )

    Sedimentasyon hızı (Vücutta iltihabın göstergelerinden, kırmızı kan hücrelerinin saatlik çökme hızı da denir. Kötü huylu hastalıklarda , romatizmada ve iltihabi durumlarda yükselir ama iyileşsek de geç düşer. )

    ASO (Streptokok bakterilerince oluşturulan vücut en çok boğaz iltihaplarında artış gösterir ve altı ay boyunca yüksek kalır)

    RF Romatoidfaktör (Romatoid Artrit hastalığında çoğunlukla pozitif olabilen bir romatizmal işaret)

    Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon testleri, safra kanalları göstergeleri
    BUN (kan ürenitrojeni) Böbrek fonksiyonları ve prostat hakkında bilgi verir .
    Kreatinin Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    Ürik asit Gut hastalığının taranması ve böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir
    Serum Sodyum potasyum klor Kronik,uzun süren yorgunluk ve halsizliğin sebeplerini sorgulayan testlerdir , Kramp,kabızlık günlük tuz alımı hakkında bilgi verir.
    TİT=tam idrar tetkiki Böbrek fonksiyonları hakkında bilgi verir .
    ALT, ALT Karaciğer hasar testleridir .
    GGT =gama gt : Safra kanalı fonksiyonları karaciğer yağlanma , alkol tüketimi safra tembelliği konusunda fikir verir.

    Totalbillirubin ,Direkt billuribin:Gillbert Sendromu taramasında kullanılır, karaciğer pankreas safra yolları fonksiyonlarını gösterir
    Albumin: En önemli kan tampon maddesidir. Beslenme böbrek karaciğer fonksiyonları ve kan hastalıklarından etkilenir.

    Kolesterol ve genetik kalp hastalığı tarama paneli
    Total Kolesterol : Kandaki toplam kolesterol miktarımızdır.
    LDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe zararlı kolesterol ölçülür. 4ana dalı vardır ve gizli şekerden etkilenir.
    HDL Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. Kalbe yararlı kolesterol ölçülür.
    Trigliserid Şekerle ilgili kolesterol de denir. Gizli şeker,insülin direnci, tip4 hiperlipidemi gibi genetik hiperlipidemilerde düzeyi çok artar.
    LpA tarama testi (lipoprotein A)Yüksekliği genetik kalp krizi riskinin artması ile eşanlamlıdır. her bireye yaşamı boyunca en az bir kez mutlaka bakılmalıdır……..

    Glisemik indeks ve obezite risk paneli (şeker ve şişmanlık riski tarama)Osteoporoz(kemik erimesi)ve osteomalazi riski tarama
    Açlık Kan şekeri
    Tokluk Kan şekeri 1. saat (şeker yükleme testi yerine uygulanmaktadır)
    Açlık insülin (HOMA insülin direnci ölçümlenmesi için bakılmalıdır. )
    HBA1C (HpCLyöntemi ile) (en sağlıklı 3 ay ortalama kan şekeri ölçümlenmesidir. Pahalı bir yöntem olduğu için bir çok klinikte HPCL yöntemi uygulanamamaktadır.
    25 (OH) vitaminD3 (d vitamin düzeyi)
    Serum Kalsiyum(kalsiyum seviyesi artması ve azalması ile ilgili hastalıkların taranmasında kullanılır)
    Orijinal TANİTA aleti ile vücut metabolizma yağ kas su ölçümü
    Pulse oksimetriile Oksijen düzeyi ölçümü :Insülin direncini tetikleyebilecek oksijen kapasite/satürasyon düşüklüğü çok önemlidir

    Hepatit marker ELİSA tarama
    Anti HCV (Tüm sarılık yapan etkenler taranır)
    Anti HIV
    HBs Ag
    Anti Hbs
    Kanser ve bağışıklık sistem testleri (Gizli guatr dahil)
    CEA: Bağışıklık sistemini taramada temel işarettir.Bağışıklığın çalışıp çalışmadığını kanser riskini direkt gösterir.
    Gaitada gizlikan : Üst veya alt sindirim kanalında kanama olup olmadığını gösterir.
    Gaitada Helikobakter pylori antijen: Mide mikrobunun taranması Türkiye'de % 93 pozitif olabilecek yüksek riskli hastalıkların da ilerlemeden bitirilmesine yardımcı olacaktır.
    Anti TPO , antiTG: Gizli ve genetik tiroid hastalık taraması (hashimato , sessiz tiroidit vs)
    TSH, Serbest T3,SerbestT4 :Guatr tiroid fonksiyon testleri
    PSA total, PsaSerbest : Erkeklerde iyi huylu prostat büyümesi , kötü huylu prostat kanseri taramasının en güzel göstergesidir. 40 yaş üstü tüm erkeklerde yılda birkez bakılmalıdır.
    Total testosteron, Serbest Testosteron : Erkeklerde erkeklik hormonu olarak bilinir . bazen nadiren doğuştan olmayabilir ama genellikle 40 yaş sonrası giderek azalır.Kadınlardaki menapoz gibi erkeklerde de adrapoz gelişir. Testosteron düzeylerine mutlaka bakıyoruz çünkü kan şekerinin , tansiyonun ayarlanmasında. Kemik erimesinin erkeklerde önlenmesinde çok önemlidir. Yerine koyma tedavisi yapılmalıdır.
    Tm M2 PK testi: Dışkıda sindirim kanalında polip var mı, kanser var mı tarayan kolonoskopiye gerek kalmadan bunu bize haber veren son yüz yılın en gelişmiş testidir. Test pozitif veya şüpheli gelir ise kolonoskopi istenir.Kolonoskopiden korkanlara müjdeli haber olarak duyurulur..
    IGE testi:vücutta allerjik yatkınlık olup olmadığının göstergesidir. Tarama amaçlı kullanılabilinir. 25 ve üzeri olması anlamlıdır.

    DİĞER TANITESTLERİ
    Tiroid DopplerElastolu USG (iç hastalıkları uzmanınız tarafından) Tiroid Bezinin kanlanması yapıları nodül olup olmadığına bakılır…Elastosonografi ile özellikle 1 cm altındaki nodüllerin iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığı anlaşılır.
    Tüm batın USG(iç hastalıkları uzmanınız tarafından) :Karaciğer yağlanması, safrakesesinin durumu, pankreasın yapısı,böbreklerde yapı bozukluğu olup olmadığı mesane ve iç yapılar değerlendirilir.
    EKG :Kalp ritmi ve fonksiyonları 6 kanallı EKG de değerledirilir.

    SFT (Solunum FonksiyonTesti): Spirolab MIRIII aleti ile tüm akciğer kapasite ve foksionlarına bakılır.
    TANİTA metabolizma yağ kas su ölçümü: Vücut metabolizma yaşı , hücre içi dışı ödem miktarı, kas , protein, mineral miktarı ve ihtiyacı belirlenir ve kişiye özel egzersiz ve beslenme programı belirlenir.
    KISSADAN HİSSE:
    Bilinmesi gereken en önemli konu tanı testlerinde labaratuarın koymuş olduğu aralığın he rzaman klinik olarak belirlenen aralık olmadığıdır. Örneğin vitamin B12 nin serum düzeyinin 500 'ün altında olmaması gerekmektedir ancak bir çok labaratuarda görüyoruz ki alt limit 180 üst limit 580 veya 680 civarıdır. halbuki bilinen en önemli bilgi kişilerin kemik iliği rezervinin 1500 mg B12 vitamini içermesi gerektiğidir. Biz iç hastalıkları uzmanları olarak 500 ve altına düşmüş olan B12 düzeylerinde mutlaka folik asitle beraber hastalarımıza replasman başlarız. Aynı şey bir çok labaratuar değeri için de geçerlidir. Klinisyen hastayı olduğu gibi bir butun olarak kitabi bilgilerle değil, insan olarak ve ayrı bir birey olarak değerlendirmelidir.

    İmmün yetmezliği bir hastada arzu edilen d vitamin düzeyleri bambaşkadır..
    Tanı testlerini doğru istemek ve doğru yorumlamak gerekir. Bunun için de çok iyi araştırmak gerekir.

    Herkesin fizik muayenesinde de aynı inceliğin en az labaratuar kadar gösterilmesi çok ama çok önemlidir. Tepeden tırnağa tüm sistemlerin fizik muayenesinin yapılması ve Tiroid gibi özel uzmanlı gerektiren alanların klinisyence USG'nin yapılabilmesi de önem arzedebilmektedir. Özellikle takip açısından özellikli hastalarda çok önem arzetmektedir. Hastanın ayrıntılı olarak özgeçmişinin dinlenmesi doğru sorgulanması da çok önemlidir. Hasta kendisini hekiminin yanında çok rahat hissetmeli ve hertür derdini anlatabilmelidir.

  • Besin destekleri nedir, neden kullanılmalıdır?

    Tükettiğimiz besilerin içerisindeki vitamin ve minerallerin yüksek dozlarının oldukça konsantre edilerek şurup,hap veya kapsül haline getirilmiş formlardır.Besin destekleri vitamin,mineral,fitokimyasallar,otlar ve botanik ürünleri kapsar.

    Bu ürünler beslenmenin desteklenmesi , beslenme sorunlarının tedavisi ve önlenmesi amacıyla kullanılırlar.

    Düzenli ve dengeli öğün alışkanlığı olan çocuklarda ve erişkinlerde birçok vitamin ve mineral günlük diyet ile alınır.Ancak öğün atlama , aburcubur tüketme , fast food tarzı atıştırma sebze-meyve tüketmeme , enfeksiyonlar,beslenme bilinci ve eğitimindeki yetersizlik, besinlerin alınması,hazırlanması,pişirilmesi sırasında oluşan kayıplar nedeni ile vitamin mineral eksikliği görülebilir.

    Özellikle okul öncesi (1-5 grubu) çocukluk dönemi, ilkokul çağı,Adölesan ve gebelik dönemleri vitamin,mineral eksikliği açısından risklidir.Çünkü bu dönemler hızlı büyüme ve gelişmenin olduğu daha fazla besine ihtiyaç duyulan dönemlerdir.

    Çocuklarda ve adölesanlarda en sık demir, iyot, folik asit, B12 ve Dvit eksikliği görülür

    Besin takviyeleri tamamen bireyin ihtiyaçlarına yönelik kullanılmalıdırlar. Bir başkası için iyi olan bir vitamin ve mineral sizin veya çocuğunuz için yeterli olmayabilir veya fazla olabilir.

    Örneğin;

    Bağışıklık problemlerinde C vitamini, D vitamini, çinko gelişimsel problemlerde B komplex vit ( özellikle B6), troid problemlerinde selenyum, B12, çinko kullanımı önerilmektedir.

    Anne ve babalar hiçbir şekilde doktor tarafından testleri ve takibi yapılmadan kulaktan dolma bilgilerle bu ürünleri çocuklarına vermemelidir. Yapılan çalışmalara göre besin destekleri özellikle multi vitaminler en çok iştahsız çocuklarda kullanılmaktadır. Destek amaçlı verilen vitamin ve minerallerin iştahı açtığına dair kesin bir kanıt yoktur. Yalnızca eksik olan vitaminlerin ve minerallerin yerine konması amacıyla verilebilir. İştahı arttırmak amacıyla bilinçsizce kullanılmamalıdır.

    OMEGA – 3 NEDİR , NEDEN KULLANILMALIDIR ?

    İnsan yaşamının devam etmesi için gerekli olan ancak vücutta sentezlenmeyip sadece besinler yoluyla alınan yağ asitleridir. Dünyada konu olmuş en çok çalışma yapılan çocuklarda da en sık kullanılan besin takviyesidir.

    Balık yağı dediğimiz omega-3 yağ asitleri EPA+DHAdan oluşurlar. Başta beyin olmak üzere vücudumuzda pekçok fonksiyonunun çalışmasında önemli bir hücresel yapı elemanıdır.

    Anne karnındaki bebeğin beyin ve göz gelişinden tutunda çocuk ve erişkinlerde öğrenme,konsantrasyon, bellek ve zeka gelişiminde etkilidirler. Dikkat eksikliği,davranış problemleri üzerine olumlu etkileri vardır.

    Dolayısıyla vücudun omega-3 ihtiyacı anne karnında başlar. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık boyuncada devam eder.

    En fazla deniz balıklarında (sardalya, somon, uskumru, ton balığı) bulunur. Keten tohumu, ceviz, brokoli, semizotu, lahana, ıspanak gibi gıdalarda da bulunur.

    TERCİH EDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

    EPA + DHA en az 1000 mg olmalı

    Barsaklardan emilip kana taşınması aşamasında en etkili formu olan TG formu tercih edilmeli

    Çabuk oksitlenirler ve böylelikle etkilerini kaybederler.Isıdan ve ışıktan korunması gerekir. Bu nedenle buzdolabında saklanmalıdır.

    Denizlerde artan ağır metal ve civa düzeyleri deniz ürünlerini tehdit etmektedir.Özellikle civa,kurşun kadmiyum ,arsenik . Bu nedenle ağır metal testleri yapılmış olmalıdır.

    IFOS onayı varmı önemli ! Dünya Sağlık Örgütü ve Beslenme konseyi kontrollerine göre güvenilirlik onayı almış olmalıdır.

  • Anne karnında beyin gelişimi

    İnsan beyni kafatası içinde izole edilmiş bir organ olmasına rağmen vücudun önemli bir parçası olarak vücut sağlığı ve gelişimi ile paralellik gösterir. Bu nedenle ister anne karnında olsun, ister doğduktan sonra olsun bir çocuğun beyin gelişimini tek başına artıracak bir yöntem, ilaç veya besin maddesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi takdirde insanlarda boyut ve gelişim olarak çok farklı düzeyde beyin yapılarıyla karşılaşırdık. Oysaki toplumda bireysel farklılıklar ve istisnai durumlar hariç insanların beyin yapıları ve gelişimi genel bir benzerlik gösterir. Sağlıklı yaşam, iyi bir bakım, yeterli bir eğitim, bireysel deneyimlerin arttırılması çevresel faktörlerin de yardımı ile kişinin bilgi birikimi ve donanımını yükselterek çocuğun beyin gelişimini tamamlar. Bu da bireyin toplum içindeki statüsünü belirler. Zeka ise bütün bu saydıklarımızla ilişkili olarak kişinin eğilimlerinden ve beklentilerinden de etkilenerek farklı alanlarda belirgin olarak geliştirilebilir. Yani tek bir zeka türü yoktur. Örneğin müzik zekası, matematik zekası veya sosyal zeka ve bunun gibi türlerden bahsetmek mümkündür. Yalnız zekanın kendini gösterebilmesi ve ortaya çıkabilmesi için sağlıklı bir beyin yapısı ve gelişimine ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekir. Beyin kendi sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    İnsan Beynin Yapısı

    İnsan beyni, yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunması gereken organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni, insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem (nörolojik sistem) farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar. Bir memeli hayvan (örneğin ceylan yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen, insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli olgunlaşma aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    Bebeklerin Beyin Gelişimi

    Bebeğin beyni anne yumurtasının döllenmesinden sonra çoğalan hücrelerin oluşturduğu tüp şeklindeki yapının (nöral tüp) 21-28. gününde kapanmasından sonra oluşmaya başlar. Hücreler farklılaşarak beyin hücresi haline gelir ve zaman içinde büyüyerek olgunlaşır. Tam bu dönemde bir vitamin olan “folik asit” çok önemli bir rol oynar. Folik asidin eksikliği olan annelerin bebeklerinde beyin ve sinir sisteminde “nöral tüp defektleri” adı verilen beyin yapısal anomalileri, eksik oluşma, omurga kemiklerinin oluşmaması veya eksik oluşması yüzünden omuriliğin açıkta kalmasına veya bir kese içinde dışarıda kalmasına yol açan (halk arasında bebeğin sırtında açıklık şeklinde ifade edilir) “spina bifida” dediğimiz anormallikler meydana gelebilir. Bu anomalliklerden bazıları ile bebek yaşayamaz, bazıları ise acil ameliyat gerektirebilir. Gelişmiş ülkelerde (örneğin ABD) yenidoğanlarda nöral tüp defektleri gelişme sıklığı 1/2000 iken ülkemizde bu oran 4-9/1000 gibi daha yüksek olarak görülmektedir.

    Bu hastalıkları önlemek için;

    1-Üreme çağındaki kadınların folik asit ile nöral tüp defektleri ilişkisi konusunda bilgilendirilmesi

    2-Beslenme alışkanlıkları konusunda toplumun bilgilendirilmesi

    3-Üreme çağındaki tüm anne adaylarının günlük dozda folik asit kullanması

    4-Tüm gebeliklerin 16.-20. haftalar arasında anne serum alfa fetoprotein (AFP) düzeyleri ve Ultrasound ile değerlendirilmesi

    5-Yüksek riskli anne adaylarına (ailesinde anormallik görülen) gebelik öncesinden başlamak üzere yüksek doz Folik asit kullanımı önerilmesi gerekir.

    Folik asit, B vitaminleri grubundandır (Vitamin B9). Folik asit yeşil sebzelerde, mercimek, ıspanak, ceviz, fındık-fıstık, karaciğer, yumurta sarısı, kuru fasulye, baklagiller ve ay çekirdeğinde bol bulunur. Ancak sadece bu besinlerin alınması hamilelik döneminde bebekteki anomali riskini azaltmak için yeterli olmaz. Mutlaka ilaç şeklinde (günlük 600 mg) alınması gerekir. Folik asitten maksimum fayda sağlamak için gebe kalındığında değil gebelikten üç ay önce başlanması gerekir. Ne zaman hamile kalınacağı kesin bilinemeyeceği için hamilelik planlayan herkesin o andan itibaren folik asit kullanmaya başlaması gerekir. Hamilelik oluşmasa bile daha uzun süre kullanılmasında bir sakınca olmaz.

    Bebeğin beyninin büyümesi başının da büyümesiyle paraleldir. Doğumda ortalama 35 cm olan baş çevresi ilk altı ayda hızla büyür ve sonra büyüme hızı giderek azalır. Çocukların baş büyümesi yaşlarına göre oluşturulan standart büyüme eğrilerine göre kıyaslanır. Bir çocuğun baş çevresi yaşına göre olması gereken standartlardan %3’ün altında ise mikrosefali olarak adlandırılır. Mikrosefali olan çocuklarda beyin büyümesini ve gelişmesini bozan hastalıklar araştırılır. Genetik faktörlerin dışında özellikle hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar (TORCH grubu enfeksiyonlar) mikrosefaliye yol açabilirler. Başın bu standart eğrilerin %90 üzerinde olan durumlarda ise makrosefaliden bahsedilir. Bu da beyni ve destek yapılarını anormal büyüten ve baskı altına alan hidrosefali vb gibi hastalıkları araştırmayı gerektirir. Bu nedenlerle bir gebenin hamileliğinin başından sonuna kadar sadece sorun olduğunda değil, aynı zamanda bebeğin sağlıklı ölçülerde büyüyüp büyümediğini öğrenmek için de doktor kontrolünde olması beyin gelişimini etkileyebilecek durumların fark edilmesi açısından çok önemlidir. Keza olası bazı hastalıklara günümüzde daha bebek doğmadan anne karnında iken bile müdahele edilebilir ve operasyon gerçekleştirilebilir.

    Annede dengeli beslenmenin bebeğinin beyin gelişimine katkıları kesinlikle yadsınamaz. Beslenme alışkanlıklarımızda tek taraflı beslenmemek, protein-karbonhidrat-yağ dengesini iyi kurmak, sebze ve meyvelere yer vermek, iyi sıvı almak, miktardan ziyade çeşide önem vermek ön planda tutulmalıdır. Ancak tek bir besinin beyin gelişimini artırabileceğini gösteren bir yayın yoktur. Bazı besin ve minerallerin eksikliği beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Buna en iyi örnekler olarak demir eksikliğinin kansızlığa yol açması, özellikle kızlarda ciddi öğrenme güçlüğü yapması, B 12 vitamin eksikliğinin hafıza ve nörolojik sorunlara yol açması gösterilebilir. Beslenme rejiminde eksikliği olan durumlarda Omega 3’ün (DHA, balık yağı) her yaş gurubunda faydalı olduğunu söylemekte de yarar var.

    Eğitimli kızlar bilinçli anne olur. Bilinçli anneler sağlıklı ve akıllı çocuklar yetiştirir. Bir annenin, bebeğinin beynini geliştirmek, sağlıklı bir birey olmasını sağlamak için yapabileceği en iyi şey öncelikle kendi sağlığına dikkat ederek kendine ve bebeğine zararlı olacak durumlardan ve olaylardan kaçınmasıdır. Bu kaçınma sadece hamilelik sırasında değil doğal anne adayı kızların çocukluğundan itibaren başlamalıdır. Bir binayı yapmak için sağlam bir alt yapı (genetik faktörler), kaliteli malzeme (iyi beslenme, mineraller ve vitaminler), iyi bir işçilik (sağlık kontrolleri ve tetkikler), koruyucu faktörler (aşı ve bakım) ve iyi bir çalışma ortamı (çevresel faktörler) gerekir. Bunları annelere sağlayabildiğimiz ölçüde toplumun beyin sağlığını koruyabilir ve geliştirebiliriz.

  • Sinüzit – etkenler, oluşma mekanizması ve tedavi seçenekleri

    Sinüzit, paranazal sinüslerin viral, allerjik veya bakteriyel nedenlere bağlı inflamasyonu olarak tanımlanır. Sinüzite neden olan inflamasyon burun mukozasını da etkilediği için “rinosinüzit” terimi akut bakteriyel sinüziti (ABS) daha iyi tanımlar. Gündüz öksürüğü, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilerinin 10 günden uzun sürmesi ve 30. günden önce kaybolması durumunda ABS, 4-12 hafta sürüp geçmesi durumunda subakut bakteriyel sinüzit, 90 gün veya daha uzun sürerse kronik sinüzitten sözedilir. En az 10 günlük belirtisiz dönem aralıkları ile tekrarlayan ABS, rekürran akut bakteriyel sinüzit olarak adlandırılır. Kronik sinüzit zemininde ABS geliştiğinde, var olan sinüs belirtilerine akut hecme süresince yeni akut sinüzit belirtileri eklenir, antibiyotik tedavisi sonrası yeni belirtiler kaybolur, kronik sinüzit belirtileri devam eder.

    Viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit, pediatri polikliniğinde görülen hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçü de burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve öksürük ile belirti verir. Allerjik rinit ve viral ÜSYE sinüziti kolaylaştıran en önemli hastalıklardır. Bakteriyel sinüzitlerin %80’inde viral rinosinüzit, %20’sinde allerjik rinit kolaylaştırıcı rol oynar. Çocuklar yılda 6-8 viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) geçirirler. Bunların %5-10’unda ABS komplikasyonu gelişir.

    Komplike olmayan viral ÜSYE doğal seyri iyi tanımlanmıştır. Ateş, halsizlik, miyalji, boğaz ağrısı, aksırık gibi belirtiler 3-8 günde kaybolur; öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi sık rastlanan belirtiler hastaların %25’inde 14. güne dek, %10’unda 14. günden daha fazla uzayabilir. Burun akıntısının renk ve kıvamı sinüzitin viral veya bakteriyel olduğunu ayırt ettirmez. ABS tanısı, ÜSYE belirtilerinin 10-14. günden sonra devam etmesi ile konulabilir. Devam eden bulgular genellikle gündüz öksürüğü ve burun akıntısı şeklindedir. Burun akıntısı herhangi bir renk veya kıvamda olabilir.

    ETKENLER VE OLUŞMA MEKANİZMASI

    Gebeliğin 3-4. ayında gelişen maksiller ve etmoid sinüsler doğumda mevcuttur. Maksiller sinüslerin çıkış yolu sinüsün medial duvarında yüksekte bulunduğundan bu sinüslerin drenajı yerçekimi etkisine bağlıdır. Birçok hava hücresinden oluşan etmoid sinüslerin her bir hava hücresi, kolayca tıkanmaya elverişli bir dar ostium ile orta meatusa açılır. Frontal sinüsler bir anterior etmoid hücreden gelişerek 5-8 yaşlarında orbitanın üzerine göç eder. Sfenoid sinüsler hipofiz çukuru önünde, posterior etmoidlerin arkasında yer alır, genellikle 5 yaşında havalanır. Sfenoid sinüsler çoğunlukla pansinüzitin bir komponenti olarak enfekte olurlar. Osteomeatal kompleks, orta ve alt meatus arasında, frontal, etmoid ve maksiller sinüslerin boşalma bölgelerinin birleştiği yerdir. Siliya hareketi aksi yönlere doğru olduğundan bu bölgede ortaya çıkan mukus retansiyonu infeksiyona zemin hazırlar.

    Sinüs ostiumlarının açık kalması, siliyer aparatın normal fonksiyonu ve salgıların kalitesi, paranazal sinüslerin normal fizyolojisi için en önemli faktörlerdir. Sinüsler içinde mukus retansiyonuna neden olan durumlar, sinüs ostiumunun tıkanması, siliya sayı veya fonksiyonunun kaybı ve salgı viskozitesindeki değişiklikler olup akut, akut rekürran veya kronik sinüzite yol açar.

    Mukozal ödem veya mekanik tıkanmaya neden olan durumlar sinüs ostiumunun tıkanması ile sonuçlanır. Viral rinosinüzit ve allerjik inflamasyon ostium tıkanmasına en sık yol açan durumlardır. Sinüs ostiumu tamamen tıkandığında sinüs içinde geçici basınç artışını negatif basınç oluşumu takip eder.

    Sinüs ostiumu tekrar açıldığında bu negatif basınç etkisiyle steril sinüs boşluğuna solunum flora bakterileri ile kolonize olan nazofarenks sekresyonu geri emilebilir. Aksırma, burun çekme ve sümkürme, burun içi basıncını artırmak suretiyle bakterilerin arka burun boşluğundan sinüse girişini kolaylaştırır. Siliyaların hareketi ve mukus örtüsünün yapışkanlığı solunum epitelini bakterilerin invazyonundan korur.

    Siliyaların sayı, yapı ve fonksiyonundaki değişiklikler sinüs içine bakteri girişini kolaylaştırır. Kistik fibroz ve astım gibi mukus kıvamının koyulaştığı durumlarda, sadece sıvı mukus varken hareket edebilen siliyaların fonksiyonu bozulur. Enfekte sinüs içinde bulunan pürülan materyal de siliya hareketini engeller. Mukus stazı, hipoksi, mikroorganizma ürünleri ve kronik inflamasyon kronik sinüzitteki azalmış mukosiliyer aktiviteye neden olurlar.

    Bu aktivitenin normale dönme süresi olguların çoğunda antibiyotik tedavi süresinden daha uzundur. Mukosiliyer aktivitenin geç iyileşmesi, medikal veya cerrahi tedavi sonrası rekürransların nedenlerinden bir tanesidir. Rekürransların diğer bir nedeni de sinüs duvarlarını oluşturan kemiklerin osteitis’idir. Kistik fibroz ve immotil siliya sendromunda mukosiliyer aktivitenin azaldığı hastalıklarda mukosiliyer temizlenme bozulur.

    Antikor yapım bozukluklarında da (selektif IgA eksikliği, IgG yapım bozuklukları, mutad değişken hipogamaglobulinemi ve daha nadiren selektif IgG alt grup eksiklikleri) tekrarlayan sinüs, orta kulak ve akciğer enfeksiyonlarına eğilim vardır. HIV infeksiyonu olan hastalarda da akut sinüzit insidensi yüksektir.

    Kronik sinüzit patogenezinde allerjik inflamasyon önemli rol oynar. Mukoza epitel fonksiyonunun bozulması sinüzit patogenezinde önemli rol oynar. Epiteldeki değişiklik sadece hiperplazi değil, aynı zamanda inflamasyonda rol oynayan epitel hücresi ürünlerinin yapımına da bağlıdır. Epitel hücresi IL-8, IL-6, IL-11, RANTES, MCP-1 ve GM-CSF gibi birçok sitokinin yapımından sorumludur. Bundan başka, epitel fonksiyonunun bozulması ile sinüslerde antbibakteriyel korunmaya yardımcı olan nitrik oksid yapımında azalma olur. Epitel fonksiyonundaki bu bozukluklar sinüste bakteri kolonizasyonunu kolaylaştırır.

    Çeşitli bakteri ürünleri de epitel fonksiyonunu ve sitokin yapımını etkileyerek inflamasyonu artırır. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi epitel hücresinde kalınlaşmaya ve Goblet hücre hiperplazisine yol açar.

    Rinovirus, respiratuar sinsisyal virus ve influenza virusu infeksiyonlarında çeşitli sitokinlerin yapımı indüklenir. IL-8, nötrofiller ve bazı T-lenfositlerin sinüs mukozasına toplanmasına neden olurken, RANTES ise eozinofiller için kemotaktiktir. GM-CSF sinüs mukozasında toplanan neozinofillerin yaşam süresini uzatır. Eozinofiller aktiflendiğinde salgıladıkları ürünlerle epitel hücresinde iyon transferi işlemini bozmak suretiyle siliyostazisi artırır.

    Sinüs sıvısında eozinofillerin, mononükleer hücrelerin ve IL-5 üreten T-lenfositlerin baskın olduğu infeksiyona bağlı olmayan inflamasyon, büyük çocuklarda ve erişkinlerde kronik hiperplastik sinüzit-nazal polip sendromu (KHS-NS) olarak ortaya çıkabilir. KHS-NS’nin allerjik formunda hastaların yarısında astım veya allerjik rinit eşlik eder. Bu hastalıkta tipik astım veya allerjik rinit klinik belirtileri yanında serum IgE yüksekliği ve pozitif cilt allerji testi saptanır.

    Akut sinüzit ve akut orta kulak infeksiyonu patogenezi ve mikrobiyolojisi benzerlik gösterir. Bu benzerlik, akut orta kulak enfeksiyonunda antibiyotik kullanımı ve direnç gelişimi ile ilgili bilgilerin sinüzit tedavisinde kullanılmasını sağlar. Akut ve subakut sinüzitte Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae (non-tip b) ve Moraxella catarrhalis en sık rastlanan etkenlerdir. S. pneumoniae her yaşta sinüs izolatlarının %30-40’ını oluştururken, H. influeanzae ve M. catarrhalis eşit oranda sinüzit etkeni olup her biri %20’sini oluşturur..

    Bu iki mikroorganizma beta laktamaz üretebildiği için amoksisiline dirençli olabilir. Hastaların %20’sinde ise sinüs sıvısı sterildir Anaeroblar ve stafilokoklar akut bakteriyel sinüzitte sık rastlanan etkenler değillerdir. Adenovirus, influenza, parainfluenza ve rinovirus hastaların yaklaşık %10’unda etkendir. Kronik sinüzitli erişkinlerde akut sinüzit etkenlerine ilaveten Staphylococcus aureus, koagulaz-negatif stafilokoklar ve anaerobik bakteriler sıklıkla sinüs aspirat kültürlerinde üretilmiştir.

    Kronik sinüzitli çocuklarda yapılan sinüs kültürü çalışmalarında çelişkili sonuçlar elde edilmiş, anaerobların oranı %0 ile %90 arasında bulunmuş, kültürlerin bir kısmı steril kalmış, bir kısmında ise kontaminasyon olarak değerlendirilmiştir. Bir çalışmada (Brook ve ark.) akut sinüzitten kronik sinüzit dönemine geçişte, başlangıçta sinüs sıvısında üretilen ve antibiyotiklere duyarlı olan S. pneumoniae, H. influenzae ve M. catarrhalis gibi mikroorganizmaların başlangıçta tedaviye yanıt vermeyen olguların tekrarlanan sinüs kültürlerinde tekrar üretildiği ve antibiyotik direnç oranlarında artış olduğu; anaerobik mikroorganizmaların tabloya eklendiği gösterilmiştir. Penisiline dirençli pnömokoklar iki veya daha fazla antibiyotik tedavisi alan hastalarda sıklıkla görülmektedir.

    TANI

    Normal koşullarda steril kabul edilen sinüs boşluklarının zaman zaman komşuluğundaki nazofarenks mukozası flora bakterileri ile kontamine olduğu gözönüne alınırsa, paranazal sinüs boşluğunda 104/ml veya daha fazla bakteri üretilmesi ABS tanısı için altın standarttır. Bununla birlikte invazif bir yöntem olan sinüs aspirasyonu çocuklarda bakteriyel sinüzitin rutin tanısı için önerilmez. Sinüs aspirat kültürlerinde üretilen mikroorganizmalar genellikle nazofarenks kültüründe de bulunmakla birlikte, nazofarenks kültürü sinüsteki patojeni öngörmede yeterli ve yararlı değildir.

    ABS tanısı, üst solunum yolu belirtileri ile başvuran çocukta belirtilerin sebat etmesi veya şiddetli olması gibi klinik kriterlere dayanır. Sebat eden belirtiler, 10-14 günden fazla sürüp 30. günden önce kaybolan nazal veya postnazal akıntı (her nitelikte), gündüz öksürüğü (gece kötüleşebilir) veya her ikisi birliktedir. Şiddetli belirtiler ise hasta görünümlü bir çocukta 39oC’den yüksek ateş ve 3-4 günden uzun süren pürülan burun akıntısıdır. ÜSYE sonrası solunum yolu belirtileri 10. güne dek sürebilir, ancak belirtilerin hafifleme eğilimi göstermemesi bakteriyel komplikasyonları düşündürür.

    Orta derecede şiddetli komplike olmamış viral ÜSYE’nun şiddetli belirtilerle ortaya çıkan ABS’den ayrılması gerekir. Viral ÜSYE’da ateş hastalığın erken döneminde, başağrısı ve miyalji gibi belirtilerle birliktedir. Bu konstitüsyonel belirtiler 2 gün içinde kaybolur, solunum belirtileri belirginleşir. Hastalığın ilk birkaç gününde pürülan burun akıntısı gözlenmez. Şiddetli belirtilerle başvuran akut sinüzit olgularında yüksek ateş ve üstüste 3-4 gün pürülan burun akıntısı aynı anda görülür, göz kürelerinin arkasında şiddetli başağrısı olabilir.

    Fizik inceleme ABS tanısında genellikle yardımcı olmaz. Komplike olmayan viral ÜSYE ve akut bakteriyel sinüzitte mukopürülan akıntı ile birlikte burun mukozasında hafif eritem ve ödem görülür. Yanakta ağrı veya hassasiyete cocuklarda nadiren rastlanır; bu bulgular çocuk ve adolesanlarda akut bakteriyel sinüzitin güvenilir belirtileri değildir. Frontal ve maksiller kemik üzerinde perküsyonla veya direkt basınç uygulayarak uyarılan ağrı, ABS’i gösterebilir. Periorbital şişlik etmoid sinüziti düşündürür.

    Solunum hastalığının erken dönemlerinde sinüs röntgeni, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans gibi radyolojik yöntemler sinüzit tanısında yararlı değildir, çünkü viral ÜSYE’da mukoza ödemi ve osteomeatal kompleksin tıkanması sinüs içinde sıvı birikmesine neden olmak suretiyle sinüzitin radyolojik bulgularını taklit eder. Bazı çocuklarda frontal sinüs hiç gelişmeyebilir veya tek tarafta gelişebilir. Gelişmemiş sinüsler yanlışlıkla opasite olarak değerlendirilip gereksiz tedavi verilmesine yol açabilir.

    Bu nedenle bir yaş altında sinüs filmleri büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir. Bakteriyel sinüzitin tanısını tek başına koyan radyografik yöntem yoktur. Sinüs radyolojik incelemesi normal ise sinüzit olasılığı oldukça düşüktür. Anormal radyografik bulgular inflamasyonu yansıtır, inflamasyonun viral, bakteriyel veya allerjik orijinli olup olmadığını belirleyemez.

    Sinüs opaklaşması, 4 mm’den fazla mukoza kalınlaşması veya hava-sıvı seviyesi gibi radyografik kriterlerle tanı konulan persistan veya şiddetli ABS’li hastaların %75’inde maksiller sinüs aspiratlarında anlamlı bakteri üremesi saptanmıştır. Diğer bir çalışmada 6 yaşından küçük çocuklarda 10-30 gün boyunca süren sinüzit belirtileri, hastaların %88’inde anormal sinüs radyografisini öngördüğü, bu oranın 6 yaş üzerindeki çocuklarda %70 olduğu görülmüştür.

    Dolayısı ile, klinik kriterler kullanıldığında 6 yaş altındaki çocukların %60’ında sinüslerde anlamlı bakteri üremesi beklendiğinden prediktif değeri yüksek olan klinik kriterler ABS tanısı için yeterlidir. Daha büyük çocuklarda radyografinin gerekliliği konusu ise tartışmalıdır. Yalancı pozitiflik oranı yüksek olduğundan bu yaş grubunda sinüs radyografisi, tekrarlayan veya tedaviye yanıtsız akut bakteriyel sinüzitte ve belirtilerin şüpheli olduğu durumlarda tanıyı kesinleştirmek amacıyla yapılması yönünde eğilim vardır. Akut bakteriyel sinüzitin rutin tanısında bilgisayarlı tomografi (BT) önerilmemektedir, çünkü viral ÜSYE’na bağlı mukoza değişiklikleri ile akut bakteriyel sinüzite bağlı olanları ayırt ettirmez. BT şu durumlarda yapılmalıdır: komplike ABS, rekürran veya kronik sinüzit durumlarında cerrahi tedavi düşünülen hastalarda, ABS’li hastalarda proptosis, görme bozukluğu, ekstraoküler hareketlerde kısıtlılık, şiddetli yüz ağrısı, alın veya yüzde belirgin şişlik, şidetli başağrısı veya toksik görünüm varsa, kronik sinüzit medikal tedaviye yanıt vermez ise, sinüs ve çevre dokuların anatomisini detaylı bir şekilde göstermek ve cerrahi endikasyonu değerlendirmek amacı ile.

    ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ

    Viral ÜSYE’da gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmak ve akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak için, ABS klinik tanısında “persistan veya şiddetli sinüs belirtileri” nin kullanilmasi gerekir. Sinüzitli çocuklarda antibiyotiklerin etkisi kısıtlı sayıda plasebo kontrollü çift-kör çalışma ile değerlendirilmiştir (Wald ve ark.,1986; Garbutt ve ark., 2001). Wald çalışmasında tedavinin 3. gününde antibiyotik alanların %83’inde, plasebo alanların %51’inde ya tam kür veya iyileşme sağlanırken, tedavinin 10. gününde bu oranlar antibiyotik grubunda %79 plasebo grubunda %60 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasında ise klinik kriterlerle ABS tanısı konulan ve amoksisilin, amoksisilin-klavulonat veya plasebo ile tedavi edilen çocuklarda tedavinin 14. gününde iyileşme oranları sırasıyla %79, %81 ve %79 olarak bildirilmiştir.

    Garbutt çalışmasının sonucunda komplike olmayan ABS’de sinüs belirtilerinin 3 hafta veya daha fazla sebat etmesi durumunda yapılacak antibiyotik tedavisinin gereksiz antibiyotik kullanımını azaltacağı ve amoksisilinin ilk seçenek olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

    Her iki çalışmada da sinüs belirtilerinin 10 günden uzun sebat ettiği olgular tüm olguların yaklaşık %10 gibi küçük bir kısmını oluşturmuştur. Bu iki çalışma metod açısından farklılıklar göstermekle birlikte, Garbutt çalışması komplike olmayan ABS’de antibiyotik tedavisi başlanmadan önce semptomların birkaç gün daha gözlenip iyileşme görülmemesi halinde antibiyotik başlanabileceği kanısını uyandırmaktadır.

    Farklı coğrafi bölgelerde farklı oranlar bulunmakla birlikte H. influenzae’nın %10-50’sinde, M. catarrhalis’in %90-100’ünde beta laktamaz üretimi sözkonusudur. Ülkemizde pnömokokların %25-40’ında azalmış penisilin duyarlığı (MIC 0.1-1.0 mg/ml), %5-10 arasında yüksek düzeyde penisilin direnci (MIC >2.0 mg/ml) bulunmaktadır. Akut orta kulak infeksiyonu olan hastalardan elde edilen bilgilere göre pnömokoklara bağlı ABS’lerin %15’i, H. influenzae’ya bağlı olanların %50’si ve M. catarrhalis sinüzitlerinin %50-75’i tedavisiz kendiliğinden iyileşir. Bu durumda amoksisiline yanıtsızlık pnömokok sinüzitinde %3, H. influenzae sinüzitinde %5 ve M. catarrhalis sinüzitinde %5-10 civarında beklenecektir. Amoksisiline dirençli mikroorganizmaların olasılığını artıran risk faktörleri kreş veya ana okuluna devam etmek, son 3 ay içinde antibiyotik tedavisi almış olmak ve 2 yaşından küçük olmaktır. Bu faktörler yoksa düşük doz amoksisiline (45 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) yanıt %80 oranındadır. Amoksisilin allerjisi varsa sefuroksim (30 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya sefpodoksim (10 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) verilebilir.

    Ciddi allerjik reaksiyon durumunda klaritromisin (15 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya azitromisin (10 mg/kg/gün tek doz halinde 4-5 gün) verilebilir. Penisiline dirençli pnömokok ile infekte olduğu bilinen ve penisiline allerjisi olan çocuklarda klindamisin (30-40 mg/kg/gün 3 doza bölünür) kullanılabilir. Tedavinin 48-72. saatinde burun akıntısı ve öksürük gibi sinüs belirtilerinde azalma olmuyorsa ya antibiyotik etkisiz veya sinüzit tanısı yanlıştır. Hasta düşük doz amoksisiline yanıt vermemişse, son 90 içinde antibiyotik tedavisi almışsa, orta-şiddetli hastalığı varsa veya kreş/ana okuluna devam ediyorsa amoksisilin-klavulanik asid (80-90 mg/kg/gün amoksisilin ve 6.4 mg/kg/gün klavulonik asid içerecek şekilde) ile tedavi edilmelidir. Diğer seçenekler sefuroksim, sefpodoksim, tek doz parenteral seftriakson (50 mg/kg) sonrası oral antibiyotik ile devam etmektir (başlangıçta kusmaları olan hastalarda).

    Önceleri trimetoprim-sülfametoksazol ve eritromisin-sülfisoksazol birinci veya ikinci seçenek olarak kullanılmakta idi. Pnömokoklarda artan penisilin direnci ile birlikte bu antibiyotiklere çapraz direnç oranları da arttığı için amoksisiline yanıt vermeyen olgularda bu antibiyotiklerin kullanılması önerilmez.

    Hasta ikinci antibiyotik kürüne de 2-3 gün içinde yanıt vermez ise veya akut olarak hasta ise ya kulak burun boğaz konsültasyonu ile sinüs aspirat kültürü alınıp sonucuna göre antibiyotik seçimi yapılır veya hasta yatırılarak intravenöz sefotaksim veya seftriakson tedavisi başlanır.

    Optimal tedavi süresi konusunda sistematik çalışmalar olmamakla birlikte ABS’de 10-14 günlük antibiyotik tedavi süresi üzerinde görüş birliği vardır. Alternatif olarak belirtiler tamamen kaybolduktan sonra 7 gün daha antibiyotik verilebilir.

    YARDIMCI TEDAVİ

    Tamponlanmış serum fizyolojik (SF) ile burun yıkamalarının kabuk oluşumunu önlediği, yapışkan salgıları sulandırdığı, burun kan akımı üzerine hafif vazokonstriktör etkisi olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada (Topal B ver ark.) SF burun damlası alan hastalarla antibiyotik alan hastaların 10 gün sonunda iyileşme oranları karşılaştırılmış, günde 4 kez her bir burun deliğine 5 damla SF verilen hastalarda iyileşme oranı antibiyotik alanlardan bir kat daha fazla bulunmuştur.

    Mukolitik ilaçların kullanımı, kalın ve yapışkan balgam yapımı arttığı için kronik sinüzitte yararlı olabilir. Ancak, akut sinüzitte mukolitiklerin etkinliğini gösteren çalışmalara mevcut değildir. Bu ilaçlar bitkisel kaynaklı veya acı bir tada sahip olduklarından, fazla kullanıldığında vagusun uyarılması yoluyla bulantı-kusmaya ve mukus salgısının paradoksik olarak artışına neden olabilmektedir.

    Topikal ve sistemik dekonjestan ilaçlar akut sinüzit tedavisinde kullanılmıştır. Dekonjestanların burun mukozasındaki kalınlaşmayı vazokonstriktör etkileriyle azalttıkları ileri sürülmüştür. Alfa adrenoseptörler üzerine veya noradrenalin salgılanması, geri alınması veya parçalanması üzerine etkilidirler. Alfa-1 reseptörler katekolaminlere vazokonstriktör yanıt verirler, sempatomimetikler en çok kullanılan oral dekonjestanlardır. Alfa-2 reseptörler imidazolin türevlerine yanıt verirler ve bu ilaçlar topikal olarak kullanılırlar. Ancak, sinüzitte topikal veya sistemik vazokonstriktörlerin faydalı etkilerini gösteren kontrollü çalışmalar mevcut değildir.

    Allerjik ritine sekonder gelişen ABS’de antihistaminikler burun akıntısını azalttıkları için kullanılmaktadır. Ancak, antihistaminiklerin antikolinerjik etkileri burun ve sinüs salgılarının viskozitesini artırdıklarından sinüs drenajının daha çok bozulmasına yolaçabilirler.

    Çocuklarda ABS’in adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine çift kör plasebo kontrollü tek çalışma mevcut olup (Barlan ve Ark.) bu çalışma intranazal budesonid ile tedavinin ikinci haftasında sinüzit belirtilerinde orta derecede iyileşme sağlamıştır.

    Hipertonik veya normal serum fizyolojik ile burun irrigasyonu, antihistaminikler, dekonjestanlar, mukolitik ilaçlar ve nazal kortikosteroidlerin sinüzit tedavisindeki etkinlikleri ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Allerjisi olmayanlarda antihistaminik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli veri yoktur. Antihistaminik ve dekonjestanların sinüzit tedavisinde yeri yoktur. Çocuklarda sinüzitin adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine plasebo kontrollü tek sistematik çalışma mevcut olup (Barlan ve ark.) bu çalışmada intranazal budesonid ile tedavinin 2. haftasında belirtilerde orta derecede iyileşme sağlamıştır. Mukolitikler ve serum fizyolojik sistematik olarak çalışılmamıştır.

  • Sinüzit tanısı ve tedavisi

    Sinüzit, paranazal sinüslerin viral, allerjik veya bakteriyel nedenlere bağlı inflamasyonu olarak tanımlanır. Sinüzite neden olan inflamasyon burun mukozasını da etkilediği için “rinosinüzit” terimi akut bakteriyel sinüziti (ABS) daha iyi tanımlar. Gündüz öksürüğü, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilerinin 10 günden uzun sürmesi ve 30. günden önce kaybolması durumunda ABS, 4-12 hafta sürüp geçmesi durumunda subakut bakteriyel sinüzit, 90 gün veya daha uzun sürerse kronik sinüzitten sözedilir. En az 10 günlük belirtisiz dönem aralıkları ile tekrarlayan ABS, rekürran akut bakteriyel sinüzit olarak adlandırılır. Kronik sinüzit zemininde ABS geliştiğinde, var olan sinüs belirtilerine akut hecme süresince yeni akut sinüzit belirtileri eklenir, antibiyotik tedavisi sonrası yeni belirtiler kaybolur, kronik sinüzit belirtileri devam eder. Viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit, pediatri polikliniğinde görülen hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçü de burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve öksürük ile belirti verir. Allerjik rinit ve viral ÜSYE sinüziti kolaylaştıran en önemli hastalıklardır. Bakteriyel sinüzitlerin %80’inde viral rinosinüzit, %20’sinde allerjik rinit kolaylaştırıcı rol oynar. Çocuklar yılda 6-8 viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) geçirirler. Bunların %5-10’unda ABS komplikasyonu gelişir. Komplike olmayan viral ÜSYE doğal seyri iyi tanımlanmıştır. Ateş, halsizlik, miyalji, boğaz ağrısı, aksırık gibi belirtiler 3-8 günde kaybolur; öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi sık rastlanan belirtiler hastaların %25’inde 14. güne dek, %10’unda 14. günden daha fazla uzayabilir. Burun akıntısının renk ve kıvamı sinüzitin viral veya bakteriyel olduğunu ayırt ettirmez. ABS tanısı, ÜSYE belirtilerinin 10-14. günden sonra devam etmesi ile konulabilir. Devam eden bulgular genellikle gündüz öksürüğü ve burun akıntısı şeklindedir. Burun akıntısı herhangi bir renk veya kıvamda olabilir.

    ETKENLER VE OLUŞMA MEKANİZMASI

    Gebeliğin 3-4. ayında gelişen maksiller ve etmoid sinüsler doğumda mevcuttur. Maksiller sinüslerin çıkış yolu sinüsün medial duvarında yüksekte bulunduğundan bu sinüslerin drenajı yerçekimi etkisine bağlıdır. Birçok hava hücresinden oluşan etmoid sinüslerin her bir hava hücresi, kolayca tıkanmaya elverişli bir dar ostium ile orta meatusa açılır. Frontal sinüsler bir anterior etmoid hücreden gelişerek 5-8 yaşlarında orbitanın üzerine göç eder. Sfenoid sinüsler hipofiz çukuru önünde, posterior etmoidlerin arkasında yer alır, genellikle 5 yaşında havalanır. Sfenoid sinüsler çoğunlukla pansinüzitin bir komponenti olarak enfekte olurlar. Osteomeatal kompleks, orta ve alt meatus arasında, frontal, etmoid ve maksiller sinüslerin boşalma bölgelerinin birleştiği yerdir. Siliya hareketi aksi yönlere doğru olduğundan bu bölgede ortaya çıkan mukus retansiyonu infeksiyona zemin hazırlar. Sinüs ostiumlarının açık kalması, siliyer aparatın normal fonksiyonu ve salgıların kalitesi, paranazal sinüslerin normal fizyolojisi için en önemli faktörlerdir. Sinüsler içinde mukus retansiyonuna neden olan durumlar, sinüs ostiumunun tıkanması, siliya sayı veya fonksiyonunun kaybı ve salgı viskozitesindeki değişiklikler olup akut, akut rekürran veya kronik sinüzite yol açar. Mukozal ödem veya mekanik tıkanmaya neden olan durumlar sinüs ostiumunun tıkanması ile sonuçlanır. Viral rinosinüzit ve allerjik inflamasyon ostium tıkanmasına en sık yol açan durumlardır. Sinüs ostiumu tamamen tıkandığında sinüs içinde geçici basınç artışını negatif basınç oluşumu takip eder. Sinüs ostiumu tekrar açıldığında bu negatif basınç etkisiyle steril sinüs boşluğuna solunum flora bakterileri ile kolonize olan nazofarenks sekresyonu geri emilebilir. Aksırma, burun çekme ve sümkürme, burun içi basıncını artırmak suretiyle bakterilerin arka burun boşluğundan sinüse girişini kolaylaştırır. Siliyaların hareketi ve mukus örtüsünün yapışkanlığı solunum epitelini bakterilerin invazyonundan korur. Siliyaların sayı, yapı ve fonksiyonundaki değişiklikler sinüs içine bakteri girişini kolaylaştırır. Kistik fibroz ve astım gibi mukus kıvamının koyulaştığı durumlarda, sadece sıvı mukus varken hareket edebilen siliyaların fonksiyonu bozulur. Enfekte sinüs içinde bulunan pürülan materyal de siliya hareketini engeller. Mukus stazı, hipoksi, mikroorganizma ürünleri ve kronik inflamasyon kronik sinüzitteki azalmış mukosiliyer aktiviteye neden olurlar.Bu aktivitenin normale dönme süresi olguların çoğunda antibiyotik tedavi süresinden daha uzundur. Mukosiliyer aktivitenin geç iyileşmesi, medikal veya cerrahi tedavi sonrası rekürransların nedenlerinden bir tanesidir. Rekürransların diğer bir nedeni de sinüs duvarlarını oluşturan kemiklerin osteitis’idir. Kistik fibroz ve immotil siliya sendromunda mukosiliyer aktivitenin azaldığı hastalıklarda mukosiliyer temizlenme bozulur. Antikor yapım bozukluklarında da (selektif IgA eksikliği, IgG yapım bozuklukları, mutad değişken hipogamaglobulinemi ve daha nadiren selektif IgG alt grup eksiklikleri) tekrarlayan sinüs, orta kulak ve akciğer enfeksiyonlarına eğilim vardır. HIV infeksiyonu olan hastalarda da akut sinüzit insidensi yüksektir.

    Kronik sinüzit patogenezinde allerjik inflamasyon önemli rol oynar. Mukoza epitel fonksiyonunun bozulması sinüzit patogenezinde önemli rol oynar. Epiteldeki değişiklik sadece hiperplazi değil, aynı zamanda inflamasyonda rol oynayan epitel hücresi ürünlerinin yapımına da bağlıdır. Epitel hücresi IL-8, IL-6, IL-11, RANTES, MCP-1 ve GM-CSF gibi birçok sitokinin yapımından sorumludur. Bundan başka, epitel fonksiyonunun bozulması ile sinüslerde antbibakteriyel korunmaya yardımcı olan nitrik oksid yapımında azalma olur. Epitel fonksiyonundaki bu bozukluklar sinüste bakteri kolonizasyonunu kolaylaştırır. Çeşitli bakteri ürünleri de epitel fonksiyonunu ve sitokin yapımını etkileyerek inflamasyonu artırır. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi epitel hücresinde kalınlaşmaya ve Goblet hücre hiperplazisine yol açar. Rinovirus, respiratuar sinsisyal virus ve influenza virusu infeksiyonlarında çeşitli sitokinlerin yapımı indüklenir. IL-8, nötrofiller ve bazı T-lenfositlerin sinüs mukozasına toplanmasına neden olurken, RANTES ise eozinofiller için kemotaktiktir. GM-CSF sinüs mukozasında toplanan neozinofillerin yaşam süresini uzatır. Eozinofiller aktiflendiğinde salgıladıkları ürünlerle epitel hücresinde iyon transferi işlemini bozmak suretiyle siliyostazisi artırır. Sinüs sıvısında eozinofillerin, mononükleer hücrelerin ve IL-5 üreten T-lenfositlerin baskın olduğu infeksiyona bağlı olmayan inflamasyon, büyük çocuklarda ve erişkinlerde kronik hiperplastik sinüzit-nazal polip sendromu (KHS-NS) olarak ortaya çıkabilir. KHS-NS’nin allerjik formunda hastaların yarısında astım veya allerjik rinit eşlik eder. Bu hastalıkta tipik astım veya allerjik rinit klinik belirtileri yanında serum IgE yüksekliği ve pozitif cilt allerji testi saptanır.

    Akut sinüzit ve akut orta kulak infeksiyonu patogenezi ve mikrobiyolojisi benzerlik gösterir. Bu benzerlik, akut orta kulak enfeksiyonunda antibiyotik kullanımı ve direnç gelişimi ile ilgili bilgilerin sinüzit tedavisinde kullanılmasını sağlar. Akut ve subakut sinüzitte Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae (non-tip b) ve Moraxella catarrhalis en sık rastlanan etkenlerdir. S. pneumoniae her yaşta sinüs izolatlarının %30-40’ını oluştururken, H. influeanzae ve M. catarrhalis eşit oranda sinüzit etkeni olup her biri %20’sini oluşturur.. Bu iki mikroorganizma beta laktamaz üretebildiği için amoksisiline dirençli olabilir. Hastaların %20’sinde ise sinüs sıvısı sterildir Anaeroblar ve stafilokoklar akut bakteriyel sinüzitte sık rastlanan etkenler değillerdir. Adenovirus, influenza, parainfluenza ve rinovirus hastaların yaklaşık %10’unda etkendir. Kronik sinüzitli erişkinlerde akut sinüzit etkenlerine ilaveten Staphylococcus aureus, koagulaz-negatif stafilokoklar ve anaerobik bakteriler sıklıkla sinüs aspirat kültürlerinde üretilmiştir. Kronik sinüzitli çocuklarda yapılan sinüs kültürü çalışmalarında çelişkili sonuçlar elde edilmiş, anaerobların oranı %0 ile %90 arasında bulunmuş, kültürlerin bir kısmı steril kalmış, bir kısmında ise kontaminasyon olarak değerlendirilmiştir. Bir çalışmada (Brook ve ark.) akut sinüzitten kronik sinüzit dönemine geçişte, başlangıçta sinüs sıvısında üretilen ve antibiyotiklere duyarlı olan S. pneumoniae, H. influenzae ve M. catarrhalis gibi mikroorganizmaların başlangıçta tedaviye yanıt vermeyen olguların tekrarlanan sinüs kültürlerinde tekrar üretildiği ve antibiyotik direnç oranlarında artış olduğu; anaerobik mikroorganizmaların tabloya eklendiği gösterilmiştir. Penisiline dirençli pnömokoklar iki veya daha fazla antibiyotik tedavisi alan hastalarda sıklıkla görülmektedir.

    TANI

    Normal koşullarda steril kabul edilen sinüs boşluklarının zaman zaman komşuluğundaki nazofarenks mukozası flora bakterileri ile kontamine olduğu gözönüne alınırsa, paranazal sinüs boşluğunda 104/ml veya daha fazla bakteri üretilmesi ABS tanısı için altın standarttır. Bununla birlikte invazif bir yöntem olan sinüs aspirasyonu çocuklarda bakteriyel sinüzitin rutin tanısı için önerilmez. Sinüs aspirat kültürlerinde üretilen mikroorganizmalar genellikle nazofarenks kültüründe de bulunmakla birlikte, nazofarenks kültürü sinüsteki patojeni öngörmede yeterli ve yararlı değildir.

    ABS tanısı, üst solunum yolu belirtileri ile başvuran çocukta belirtilerin sebat etmesi veya şiddetli olması gibi klinik kriterlere dayanır. Sebat eden belirtiler, 10-14 günden fazla sürüp 30. günden önce kaybolan nazal veya postnazal akıntı (her nitelikte), gündüz öksürüğü (gece kötüleşebilir) veya her ikisi birliktedir. Şiddetli belirtiler ise hasta görünümlü bir çocukta 39oC’den yüksek ateş ve 3-4 günden uzun süren pürülan burun akıntısıdır. ÜSYE sonrası solunum yolu belirtileri 10. güne dek sürebilir, ancak belirtilerin hafifleme eğilimi göstermemesi bakteriyel komplikasyonları düşündürür. Orta derecede şiddetli komplike olmamış viral ÜSYE’nun şiddetli belirtilerle ortaya çıkan ABS’den ayrılması gerekir. Viral ÜSYE’da ateş hastalığın erken döneminde, başağrısı ve miyalji gibi belirtilerle birliktedir. Bu konstitüsyonel belirtiler 2 gün içinde kaybolur, solunum belirtileri belirginleşir. Hastalığın ilk birkaç gününde pürülan burun akıntısı gözlenmez. Şiddetli belirtilerle başvuran akut sinüzit olgularında yüksek ateş ve üstüste 3-4 gün pürülan burun akıntısı aynı anda görülür, göz kürelerinin arkasında şiddetli başağrısı olabilir.

    Fizik inceleme ABS tanısında genellikle yardımcı olmaz. Komplike olmayan viral ÜSYE ve akut bakteriyel sinüzitte mukopürülan akıntı ile birlikte burun mukozasında hafif eritem ve ödem görülür. Yanakta ağrı veya hassasiyete cocuklarda nadiren rastlanır; bu bulgular çocuk ve adolesanlarda akut bakteriyel sinüzitin güvenilir belirtileri değildir. Frontal ve maksiller kemik üzerinde perküsyonla veya direkt basınç uygulayarak uyarılan ağrı, ABS’i gösterebilir. Periorbital şişlik etmoid sinüziti düşündürür.

    Solunum hastalığının erken dönemlerinde sinüs röntgeni, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans gibi radyolojik yöntemler sinüzit tanısında yararlı değildir, çünkü viral ÜSYE’da mukoza ödemi ve osteomeatal kompleksin tıkanması sinüs içinde sıvı birikmesine neden olmak suretiyle sinüzitin radyolojik bulgularını taklit eder. Bazı çocuklarda frontal sinüs hiç gelişmeyebilir veya tek tarafta gelişebilir. Gelişmemiş sinüsler yanlışlıkla opasite olarak değerlendirilip gereksiz tedavi verilmesine yol açabilir. Bu nedenle bir yaş altında sinüs filmleri büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir. Bakteriyel sinüzitin tanısını tek başına koyan radyografik yöntem yoktur. Sinüs radyolojik incelemesi normal ise sinüzit olasılığı oldukça düşüktür. Anormal radyografik bulgular inflamasyonu yansıtır, inflamasyonun viral, bakteriyel veya allerjik orijinli olup olmadığını belirleyemez. Sinüs opaklaşması, 4 mm’den fazla mukoza kalınlaşması veya hava-sıvı seviyesi gibi radyografik kriterlerle tanı konulan persistan veya şiddetli ABS’li hastaların %75’inde maksiller sinüs aspiratlarında anlamlı bakteri üremesi saptanmıştır. Diğer bir çalışmada 6 yaşından küçük çocuklarda 10-30 gün boyunca süren sinüzit belirtileri, hastaların %88’inde anormal sinüs radyografisini öngördüğü, bu oranın 6 yaş üzerindeki çocuklarda %70 olduğu görülmüştür. Dolayısı ile, klinik kriterler kullanıldığında 6 yaş altındaki çocukların %60’ında sinüslerde anlamlı bakteri üremesi beklendiğinden prediktif değeri yüksek olan klinik kriterler ABS tanısı için yeterlidir. Daha büyük çocuklarda radyografinin gerekliliği konusu ise tartışmalıdır. Yalancı pozitiflik oranı yüksek olduğundan bu yaş grubunda sinüs radyografisi, tekrarlayan veya tedaviye yanıtsız akut bakteriyel sinüzitte ve belirtilerin şüpheli olduğu durumlarda tanıyı kesinleştirmek amacıyla yapılması yönünde eğilim vardır. Akut bakteriyel sinüzitin rutin tanısında bilgisayarlı tomografi (BT) önerilmemektedir, çünkü viral ÜSYE’na bağlı mukoza değişiklikleri ile akut bakteriyel sinüzite bağlı olanları ayırt ettirmez. BT şu durumlarda yapılmalıdır: komplike ABS, rekürran veya kronik sinüzit durumlarında cerrahi tedavi düşünülen hastalarda, ABS’li hastalarda proptosis, görme bozukluğu, ekstraoküler hareketlerde kısıtlılık, şiddetli yüz ağrısı, alın veya yüzde belirgin şişlik, şidetli başağrısı veya toksik görünüm varsa, kronik sinüzit medikal tedaviye yanıt vermez ise, sinüs ve çevre dokuların anatomisini detaylı bir şekilde göstermek ve cerrahi endikasyonu değerlendirmek amacı ile.

    ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ

    Viral ÜSYE’da gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmak ve akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak için, ABS klinik tanısında “persistan veya şiddetli sinüs belirtileri” nin kullanilmasi gerekir. Sinüzitli çocuklarda antibiyotiklerin etkisi kısıtlı sayıda plasebo kontrollü çift-kör çalışma ile değerlendirilmiştir (Wald ve ark.,1986; Garbutt ve ark., 2001). Wald çalışmasında tedavinin 3. gününde antibiyotik alanların %83’inde, plasebo alanların %51’inde ya tam kür veya iyileşme sağlanırken, tedavinin 10. gününde bu oranlar antibiyotik grubunda %79 plasebo grubunda %60 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasında ise klinik kriterlerle ABS tanısı konulan ve amoksisilin, amoksisilin-klavulonat veya plasebo ile tedavi edilen çocuklarda tedavinin 14. gününde iyileşme oranları sırasıyla %79, %81 ve %79 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasının sonucunda komplike olmayan ABS’de sinüs belirtilerinin 3 hafta veya daha fazla sebat etmesi durumunda yapılacak antibiyotik tedavisinin gereksiz antibiyotik kullanımını azaltacağı ve amoksisilinin ilk seçenek olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Her iki çalışmada da sinüs belirtilerinin 10 günden uzun sebat ettiği olgular tüm olguların yaklaşık %10 gibi küçük bir kısmını oluşturmuştur. Bu iki çalışma metod açısından farklılıklar göstermekle birlikte, Garbutt çalışması komplike olmayan ABS’de antibiyotik tedavisi başlanmadan önce semptomların birkaç gün daha gözlenip iyileşme görülmemesi halinde antibiyotik başlanabileceği kanısını uyandırmaktadır.

    Farklı coğrafi bölgelerde farklı oranlar bulunmakla birlikte H. influenzae’nın %10-50’sinde, M. catarrhalis’in %90-100’ünde beta laktamaz üretimi sözkonusudur. Ülkemizde pnömokokların %25-40’ında azalmış penisilin duyarlığı (MIC 0.1-1.0 mg/ml), %5-10 arasında yüksek düzeyde penisilin direnci (MIC >2.0 mg/ml) bulunmaktadır. Akut orta kulak infeksiyonu olan hastalardan elde edilen bilgilere göre pnömokoklara bağlı ABS’lerin %15’i, H. influenzae’ya bağlı olanların %50’si ve M. catarrhalis sinüzitlerinin %50-75’i tedavisiz kendiliğinden iyileşir. Bu durumda amoksisiline yanıtsızlık pnömokok sinüzitinde %3, H. influenzae sinüzitinde %5 ve M. catarrhalis sinüzitinde %5-10 civarında beklenecektir. Amoksisiline dirençli mikroorganizmaların olasılığını artıran risk faktörleri kreş veya ana okuluna devam etmek, son 3 ay içinde antibiyotik tedavisi almış olmak ve 2 yaşından küçük olmaktır. Bu faktörler yoksa düşük doz amoksisiline (45 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) yanıt %80 oranındadır. Amoksisilin allerjisi varsa sefuroksim (30 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya sefpodoksim (10 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) verilebilir. Ciddi allerjik reaksiyon durumunda klaritromisin (15 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya azitromisin (10 mg/kg/gün tek doz halinde 4-5 gün) verilebilir. Penisiline dirençli pnömokok ile infekte olduğu bilinen ve penisiline allerjisi olan çocuklarda klindamisin (30-40 mg/kg/gün 3 doza bölünür) kullanılabilir. Tedavinin 48-72. saatinde burun akıntısı ve öksürük gibi sinüs belirtilerinde azalma olmuyorsa ya antibiyotik etkisiz veya sinüzit tanısı yanlıştır. Hasta düşük doz amoksisiline yanıt vermemişse, son 90 içinde antibiyotik tedavisi almışsa, orta-şiddetli hastalığı varsa veya kreş/ana okuluna devam ediyorsa amoksisilin-klavulanik asid (80-90 mg/kg/gün amoksisilin ve 6.4 mg/kg/gün klavulonik asid içerecek şekilde) ile tedavi edilmelidir. Diğer seçenekler sefuroksim, sefpodoksim, tek doz parenteral seftriakson (50 mg/kg) sonrası oral antibiyotik ile devam etmektir (başlangıçta kusmaları olan hastalarda). Önceleri trimetoprim-sülfametoksazol ve eritromisin-sülfisoksazol birinci veya ikinci seçenek olarak kullanılmakta idi. Pnömokoklarda artan penisilin direnci ile birlikte bu antibiyotiklere çapraz direnç oranları da arttığı için amoksisiline yanıt vermeyen olgularda bu antibiyotiklerin kullanılması önerilmez.

    Hasta ikinci antibiyotik kürüne de 2-3 gün içinde yanıt vermez ise veya akut olarak hasta ise ya kulak burun boğaz konsültasyonu ile sinüs aspirat kültürü alınıp sonucuna göre antibiyotik seçimi yapılır veya hasta yatırılarak intravenöz sefotaksim veya seftriakson tedavisi başlanır.

    Optimal tedavi süresi konusunda sistematik çalışmalar olmamakla birlikte ABS’de 10-14 günlük antibiyotik tedavi süresi üzerinde görüş birliği vardır. Alternatif olarak belirtiler tamamen kaybolduktan sonra 7 gün daha antibiyotik verilebilir.

    YARDIMCI TEDAVİ

    Tamponlanmış serum fizyolojik (SF) ile burun yıkamalarının kabuk oluşumunu önlediği, yapışkan salgıları sulandırdığı, burun kan akımı üzerine hafif vazokonstriktör etkisi olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada (Topal B ver ark.) SF burun damlası alan hastalarla antibiyotik alan hastaların 10 gün sonunda iyileşme oranları karşılaştırılmış, günde 4 kez her bir burun deliğine 5 damla SF verilen hastalarda iyileşme oranı antibiyotik alanlardan bir kat daha fazla bulunmuştur.

    Mukolitik ilaçların kullanımı, kalın ve yapışkan balgam yapımı arttığı için kronik sinüzitte yararlı olabilir. Ancak, akut sinüzitte mukolitiklerin etkinliğini gösteren çalışmalara mevcut değildir. Bu ilaçlar bitkisel kaynaklı veya acı bir tada sahip olduklarından, fazla kullanıldığında vagusun uyarılması yoluyla bulantı-kusmaya ve mukus salgısının paradoksik olarak artışına neden olabilmektedir.

    Topikal ve sistemik dekonjestan ilaçlar akut sinüzit tedavisinde kullanılmıştır. Dekonjestanların burun mukozasındaki kalınlaşmayı vazokonstriktör etkileriyle azalttıkları ileri sürülmüştür. Alfa adrenoseptörler üzerine veya noradrenalin salgılanması, geri alınması veya parçalanması üzerine etkilidirler. Alfa-1 reseptörler katekolaminlere vazokonstriktör yanıt verirler, sempatomimetikler en çok kullanılan oral dekonjestanlardır. Alfa-2 reseptörler imidazolin türevlerine yanıt verirler ve bu ilaçlar topikal olarak kullanılırlar. Ancak, sinüzitte topikal veya sistemik vazokonstriktörlerin faydalı etkilerini gösteren kontrollü çalışmalar mevcut değildir.

    Allerjik ritine sekonder gelişen ABS’de antihistaminikler burun akıntısını azalttıkları için kullanılmaktadır. Ancak, antihistaminiklerin antikolinerjik etkileri burun ve sinüs salgılarının viskozitesini artırdıklarından sinüs drenajının daha çok bozulmasına yolaçabilirler.

    Çocuklarda ABS’in adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine çift kör plasebo kontrollü tek çalışma mevcut olup (Barlan ve Ark.) bu çalışma intranazal budesonid ile tedavinin ikinci haftasında sinüzit belirtilerinde orta derecede iyileşme sağlamıştır.

    Hipertonik veya normal serum fizyolojik ile burun irrigasyonu, antihistaminikler, dekonjestanlar, mukolitik ilaçlar ve nazal kortikosteroidlerin sinüzit tedavisindeki etkinlikleri ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Allerjisi olmayanlarda antihistaminik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli veri yoktur. Antihistaminik ve dekonjestanların sinüzit tedavisinde yeri yoktur. Çocuklarda sinüzitin adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine plasebo kontrollü tek sistematik çalışma mevcut olup (Barlan ve ark.) bu çalışmada intranazal budesonid ile tedavinin 2. haftasında belirtilerde orta derecede iyileşme sağlamıştır.Mukolitikler ve serum fizyolojik sistematik olarak çalışılmamıştır.

  • Çocuklarda baş ağrısı nedir

    Çocuklarda baş ağrısı nedir

    Yalnızca erişkinlerde değil, çocuklarda da baş ağrıları görülebiliyor. Bu ağrıların yaklaşık yüzde 50′sini ise çocukluk çağı migrenleri oluşturuyor.

    Nörolojik hastalıklar hem erişkinlerde, hem de çocuklarda görülebiliyor. Ancak çocuklarda erişkinlere göre hem ortaya çıkış şekli, hem de teşhis ve tedavi yöntemleri bazı farklılıklar içeriyor. Beyinle ilgili olarak tüm beyin içi, beyin zarları, kafatası ile ilgili problemler nörolojinin kapsamı içine giriyor. Migren, epilepsi, menenjit/ensefalit, damar tıkanmalarına bağlı enfarktüsler, beyin kanamaları, doğum travmaları-gebelik-genetik vb. nedenlere bağlı CP’ler (cerebral palsy), beyinde madde birikimine ait hastalıklar, multipl skleroz ve lökodistrofiler gibi beynin ak madde hastalıkları, doğumsal veya aileden genetik geçiş gösteren hastalıklar, parkinson, kore, distoni vb. hareket bozuklukları, beyin içi basınç artışları ve beyin tümörleri çocuk nörolojisi içinde ele alınıyor. Beyin hastalıklarının yanı sıra omurilik hastalıkları (travma, doğumsal yapı bozuklukları, tümörler vs.), kas ve kavşak hastalıkları (sıklıkla kas distrofileri, miyasteniler), doğumsal ve sonradan olan nöropatiler denen sinir hastalıkları yine çocuk nörologları tarafından teşhis ve tedavi ediliyor.

    Cerebral Palsy (CP, Serebral Palsi, Beyin Felci) İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi Birimi’nden Doç. Dr. Zuhal Yapıcı CP’nin başlıca belirtilerinin çocuğun gelişmesindeki duraklama veya gecikme olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çocuk zamanında oturamaz veya yürüyemez, yürürse de sık düşmeler olur. Ellerini ve kollarını kullanması da zor olabilir. Yaş ilerledikçe bacaklarında fark edilen sertlikler nedeniyle halk arasında spastik teriminin yerleşmesine yol açmıştır. Hastalığın şiddetine göre bazı çocuklarda konuşma ve zeka da etkilenir ve hatta epileptik nöbetler (bilinç kaybının eşlik edebildiği krizler) de görülebilir. Ancak tüm serebral palsiler spastik değildir.” Yapıcı, hastalığın başlıca tiplerini ise şöyle sıralıyor: 1. Spastik (en sık görülen), 2. Distonik/diskinetik (el-kolda istemsiz hareketler, kıvrılma, bükülme), 3. Hipotonik, ataktik (gevşek), 4. Mikst (birden fazla özelliği taşıyabilir, örneğin hem spastik hem diskinetik). “Spastik tipte olanlar her iki bacakta (parapleji) veya hem kol hem bacaklarda (tetraparezi), vücudun tek yarısında (hemiplejik) ya da sadece bir bacakta (monoparezi) da olabilir” diyen Yapıcı, bu çocukların anne-babalarının teşhis için önce çocuk nöroloğuna ya da nöroloğa gitmeleri gerektiğini söylüyor. Yapıcı, muayene sonucunda çocuktan beyin MR’ı, EEG, ve gelişim-zeka testleri istenebileceğini, doktorun bunların sonucunda çocuğun beynindeki hasarın derecesini değerlendireceğini belirtiyor. Yapıcı, serebral palsinin çok çeşitli nedenleri olduğunu ifade ediyor: “Gebelik sırasında, doğum anında ve hatta bebeğin ilk yaşlarında başından geçen hastalıklar çocukta spastik CP’ye neden olabilir.

    Örneğin annenin gebeliği sırasındaki yüksek tansiyon, böbrek-kalp hastalığı, kullandığı ilaçlar, zehirlenmeler, enfeksiyonlar, doğum sırasındaki zorluklar, mor doğum, kordon dolanması, çocuğun oksijensiz kalması, bebeğin ilk yıllardaki ağır hastalıkları (menenjit, sepsis…) en iyi bilinen sebeplerdir.” Çocuktaki hastalık belirtilerine göre tedavi ediliyor. Sıklıkla fizyoterapi programına alınarak daha dengeli hareket etmesi, yürümenin hızlanması, elini kullanabilmesi sağlanıyor. Orta-ağır durumdaki çocuklarda fizyoterapiye ek olarak Botox uygulamaları, bazı kas gevşetici ilaçlar, ortopedik aletler, hatta nadir de olsa cerrahi girişimlere başvurulabiliyor. Epilepsi Epilepsi halk arasında sara nöbetleri olarak da biliniyor. Belirtileri, sanılanın aksine, sadece şiddetli kasılmalar ile yere düşüp bayılma şeklinde kendini göstermiyor; onlarca farklı çeşidi bulunuyor. Örneğin sadece gözlerde dalmalar, ağızda şapırdatma-yalanma-yutkunma, ağız köşesinde küçük kasılmalar, el-kolda küçük kasılmalar, gözlerde ışıklı görüntülerden sonra kusma atakları, ellerde veya vücutta korkar gibi sıçrayıcı hareketler çeşitli belirtiler arasında sayılabilir

    Bazı iyi huylu nöbetler sadece uykuda da görülebiliyor. Ancak bu hareketler sıklıkla saniyeler ya da birkaç dakikadan uzun sürmez ve gün içinde de tekrarlayabilir. Yapıcı, bu çocukların zekasının altta yatan nedene göre normal ya da gerilemiş olabileceğini ifade ediyor ve ekliyor: “Özellikle bebeklik döneminde uyanmayı takiben çocukta tekrarlayıcı kasılmalar anne için uyarıcı olmalı ve hemen nöroloğa başvurulmalı.” Teşhis için yine önce nörolog ya da çocuk nöroloğunun muayenesi şart. Sonrasında gerekli görülürse MR, EEG, zekâ testleri, PET, SPECT, video çekimlerinin biri veya birkaçı yapılabiliyor. Yapıcı, tedavi olarak antiepileptik ilaçlar kullanılacağını, şiddetli ve sık nöbetlerde 3-4 ilaca kadar çıkılabileceği gibi farklı tedavi yöntemlerine de başvurmak gerekebileceğini ifade ediyor. Çocuklarda baş ağrıları Yalnızca erişkinlerde değil, çocuklarda da baş ağrıları görülebiliyor. Yapılan istatistiklere göre bu ağrıların yaklaşık yüzde 50′sini çocukluk çağı migrenleri oluşturuyor.

    Yapıcı, bu ağrıları şöyle anlatıyor: “Erişkinlerdekine benzer şekilde zonklayıcı, çocuğu halsiz bırakan, ders yapmasına engel olan, uyumakla rahatlayabilen, bulantı ve kusmanın eşlik edebildiği ağrılardır. Yalnız süresi erişkinlere göre uzun sürmeyebilir.” Yapıcı, sadece bu bilgilerle migren teşhisi konulamayacağına da dikkat çekiyor ve “Baş ağrısına neden olabilecek başka faktörlerin de araştırılması, çocuğun nörolojik muayenesinin yapılması şarttır. Gerekirse görüntüleme yöntemlerinden (BT, MR), EEG den ve çocuk psikiyatrisinden yardım alınmalıdır. Çocuklarda kullanılabilecek ağrı kesiciler de erişkinden farklı olduğundan asla doktor bilgisi dışında kullanılmamalı, mutlaka bir çocuk nöroloğuna başvurulmalıdır” diyor.

    Beynin ilerleyici hastalıkları Bu hastalıkların belirtileri sıklıkla çocuğun doğumundan itibaren kendini gösterse de bazıları yürümeye başladıktan ya da oyun çocukluğu döneminden sonra da ortaya çıkabiliyor. Yapıcı ilk dikkati çeken belirtileri şöyle sıralıyor: “Çocuğun akranları gibi yürüyüp koşamaması, hareketlerinde yavaşlamalar, dengesizlik, konuşmasında bozulma, zekâsında eski performansın kaybolması.” Bu çocukların yüzde 40-50′sinin akraba evliliğinden olduğunun gözlendiğini söyleyen Yapıcı, tıpkı serebral palside olduğu gibi bunlarda da teşhis için çocuk nöroloğunun muayenesinden sonra özel kan tahlilleri ve MR yapılması gerekebileceğini vurguluyor ve ekliyor: “Her hastalığa özgü farklı kan-idrar tahlilleri olduğundan bunlar hasta sahiplerinin isteği ile laboratuarda yapılamaz.

    Çok özel araştırmalar için dünyanın bazı özel merkezlerine kan ve idrar gönderilmesi de gerekebilir. İlerleyici beyin hastalıklarının 20′den fazla türü olduğundan teşhis ve tedavi planlaması özelleşmiş merkezlerde (fakülte ve araştırma hastanelerinde) yapılmalı.” Kas-sinir hastalıkları Yapıcı, en sık görülen kas hastalıklarının (kas distrofileri) çocuk yürümeye başladıktan sonra belirti verdiğini söylüyor. “Sıklıkla düşmeler, yokuş ve merdiven çıkmada güçlük, yürüme konforunun bozulması, parmak ucunda yürüme gibi belirtileri vardır. Zaman içinde kas güçsüzlüğü artar ve yardımla yürümeye başlarlar” diyen Yapıcı, bu çocukların zekâ özürlerinin belirgin olmadığını ya da zeka özürleri bulunmadığını ifade ediyor.

    Teşhis için çocuk nöroloğunun muayenesinden sonra özel genetik testler ve EMG incelemesine başvurulacağını belirten Yapıcı, bazı olgularda kas biyopsisi gerekebileceğini söylüyor. “Sinir hastalıkları (nöropatiler, polinöropatiler) da çocukluk ya da ergenlik döneminde başlayarak el-ayaklarda güçsüzlük ve zaman içinde erimelerle karakterlidir” diyen Yapıcı, bu tür hastalıklarda teşhisin öncelikle EMG tetkiki, sonra da gerekirse genetik ve sinir biyopsileriyle kesinleştirileceğini ifade ediyor. Yapıcı ayrıca, her iki hastalık grubunda da rehabilitasyon programlarının genellikle konuyla ilgili özelleşmiş merkezlerde ilaç, ortopedik destek ve ihtiyaç olursa solunum desteği verebilen yerlerde yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

  • B10 vitamini ve eksikliği

    B10 VİTAMİNİ VE EKSİKLİĞİ ; B10 vitamininin saç sağlığı için de çok büyük önemi bulunmaktadır. Zayıf saçlara sahip olan kişiler B10 vitamini desteği aldıklarında saçlarındaki kuvvetlenmeyi ve canlılığı çok kısa sürede fark edeceklerdir. Bunun dışında saçları çok geç uzayan kişiler, saçları fazla miktarda dökülen kişiler, saç yapısı mat yapıda ya da kuru yapıda olan kişiler ve zayıf ve ince telli saç yapısına sahip olan kişilerin B10 vitamini takviyesi aldıktan sonra tüm bu sıkıntılarından kurtulabilecek; saç dökülmesi sorunları sona erecek, saçları güçlü ve yıpranmayan bir şekilde uzamaya başlayacak, kepek ya da başka bir sorun yaşanmadan güzel saçlara kavuşma imkanları olacaktır.

    Beslenme düzenlerinde eksiklik olan bireylerin sık sık mide bulantısı gibi problemler yaşamalarının ana kaynağı incelendiğinde, vücutlarına yetersiz sayıda B10 vitamini aldıkları saptanmıştır. Bu sebepten ötürü mide sorunları yaşamamak adına düzenli olarak yeterli miktarda B10 vitamini almaya özen gösterilmelidir.

    Deri problemlerinin en sıkıntılılarından biri olan egzama, yeterli derecede B10 vitamini alındıktan sonra kısa sürede iyileşme gösterebilmektedir. Böylelikle B10 vitamininin cilt üzerindeki olumlu etkilerinden de söz edebilmek mümkündür.

    B10 vitamini, vücutta bağırsak bölgesinde bulunan hücrelerle etkileşime girerek bağırsak floralarının daha sağlıklı yapıda olmasına ve daha düzgün çalışmasına yardımcı olur.

    İnsan metabolizmasındaki kan hücrelerinin düzenli olarak üretilmesine, aynı şekilde proteinlerin de sağlıklı bir yapıda olmasına ve folik asitlerin de oluşumuna katkı sağlamaktadır.

    İnsan derisinde olası yanıkların çabuk iyileşmesini sağladığı gibi güneş ışınlarının zararlı etkilerinden deriyi koruyarak sertleşmesini ve kırışmasını önlemektedir.

    Kalpteki, böbreklerdeki ve karaciğerdeki yağlanmaların vücuda zarar vermeyecek seviyede tutulmasını sağlar.

    B10 vitamini hangi besinlerde bulunur?

    Yumurta

    Süt

    Süt ürünleri

    Fındık

    Fıstık

    Bira mayası

    Yer fıstığı

    Soya

    Ayçiçeği yağı

    Pekmez

    Karaciğer ve böbrek gibi sakatatlar

    Balık

    B10 vitamini eksikliği

    Vücutta B10 vitamini eksikliği yaşandığında en sık görülen sağlık problemleri şu şekildedir;

    Baş ağrısı sorunları

    Sindirim sisteminde meydana gelen aksaklıklar

    Kansızlık problemi

    Yorgunluk problemi

    Sinirli ve stresli yapı Saçlarda beyazlamanın artması

    Ciltte beyaz renkli lekelerin oluşması

  • RUH BEDEN

    RUH BEDEN

    İnsanın en hüçük modeli bebek doğduğunda hayata dair hiç bir bilgilenimi,hiçbir değerlendirme yapma becerisi,mukayese yetisi,tecrübesi olmadığını hepimiz biliriz.Onun için ebeveynler annenin en iyi hamilelik süreci geçirmesi için en iyi doktorları seçip ,onların desteğiyle en iyi beslenme ve bakım sürecinden geçmesini sağlar ve doğumda annenin şartlara göre en iyi hastanede bebeği dünyaya getirmesine,sonrası bakımın çok iyi olmasına gereken önemi verirler.Sonrasında şartları iyi olanlar en iyi çocuk doktorlarına bebeğin aylık kontrollerini yaptırma telaşına düşer şartları sınırlı olan ebeveynlerse sosyal sağlık alanlarında bu sürece gereken dikkati gösterirler.aşıları günü gününe yapılır herşey olabilecek seviyede en iyisidir.Burası harika.

    Şimdi soruyorum acaba aramızda kaç kişi bu bebeğin fiziki bedenine gösterdiği bu önemi bu bebeğin birde ruhsal bedeni var orası ile ilgili neler yapmalıyız dedi acaba?Bu  bebek doğduğu andan itibaren sağlıklı ruh gelişimi nasıl olacak sorusunu soranlar sanırım kendi farkındalıklarınıda yaşayabilen şanslı azınlıklar.Ülkemizin genelinde yaşanan ailevi,sosyal,ekonomik problemler bunu kendimiz için düşünmezken nasıl  çocuğu için düşünebilirki.Şunu diyebilirsiniz öğrettilerde bizmi bilemedik.Son derece haklısınız.Öğretmediler çünki onlarda bilmiyorlardı.Şunu duymayan varmı” biz anne ve babamızdan böyle gördük”dillere pelesenk olmuş bir söz.Eminim genç kuşağın bir kısmının dışında bu ülke evlatları olarak genelimiz duymuşuzdur.Bu sloganlarla büyümek geçmişte yaşanan hataların süregeleceğini zaten bize göstermektedir.kuşaklar öncesi ya benim büyüklerim hata yapmışsa denmedikten sonra yaşanan hatalar zincirleme devam edecektir.

    Sevgili okurlar,herkes öncelikle bir bebeğin sadece fiziksel bir bedenle değil ona eşlik eden birde ruhsal bedenle doğduğunu unutmayalım.Hayat ilerledikçe ,çözemediğimiz problemler ,sıkıntılar arttıkça farkettiğimiz ruhsal yapımız, doğduğumuz andan itibaren yaşamımıza eşlik etmektedir.Ona fiziki bedenimiz kadar sağlıklı bakılması gerekir.işte bebeklik ve çocukluk dönemlerimizde bu sağlıklı ruh yapısının oluşmasıda ebeveynlarimize düşen en önemli görevdir.Çünki orada oluşturulacak yapıya yanlış konacak bir yapı taşı bugün karşımıza ciddi kişilik problemleri olarak çıkacaktır.

    Bu alanda sorun yaşamamak için her ebeveyn anne baba olmadan tıpki aldıkları tıbbi yardım gibi psikolojik bilgilenme desteğide almak zorundadır.Bu zorunluluk hem kendi hemde çocuğunun  geleceğini en iyi hale getirebilmesi ve çocuğunu büyütürken bu bilgilerden mahrum ebeveynlerin yaşadığı önemli sorunlarla karşılaşmamak için ,ayrıca gelecekte hayatlarını güven duygusu,ve gereken güçle yüklenen evlatları olması için son derece gereklidir.Herşey bir doğumla başlar ama bilgimiz dahilinde devam eder hayatın her alanında olduğu gibi.Nelere dikkat edilmesini farkeden ebeveynler aslında bu bilgilenimlerle kendi hayatlarıylada yüzleşerek bir miktarda olsa kendi aile yapılarından ne yüklendiklerinide farkedeceklerdir.Farkettiğimiz herşey, değişip dönüşmeye mahkumdur bunu unutmayalım.Sağlıklı yarınlar dileğiyle…

  • Down senromu

    Tarihçe: İlk olarak 1866 yılında Dr. Langdon Down tarafından “idyot -idyosi” olarak tanımlanmış, sonraları “mongolism” olarak adlandırılmış, kromozom yapısı ancak 1959 yılında belirlenebilmiş , 1960’lı yıllarda Dr. Down’ın adı verilerek, DOWN SENDROMU olarak tanımlanmıştır.

    Down Sendromu tipleri:

    1-Trisomy 21 tipi : Olguların %90-%95’ini oluşturan standart tiptir. İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır ve Trisomy 21 olarak adlandırılmaktadır. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle yeni hücreler 3’er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon tipi: Olguların %3-%5’ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33’dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon DOWN SENDROM lu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik tip: Olguların %2-%5’ini oluşturan tiptir. Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromu görülme sıklığı: Anne yaşı arttıkça bu sendromun görülme sıklığı da artar.

    -20 yaşındaki her 1250 gebeden biri

    -30 yaşındaki her 750 gebeden biri

    -35 yaşındaki her 250 gebeden biri

    -40 yaşındaki her 100 gebeden biri Down Sendromlu bebek doğurma riski taşır.

    Down sendromunun fiziksel belirtileri nelerdir?

    Kendine özel tipik yüz görünüm,

    Epikantik katlanma nedeniyle badem şeklinde göz yapısı,

    Basık kemerli burun yapısı

    Sarkık dil yapısı,

    Karın yapısı gevşek ve bombeli,

    Düşük kas tonusu olması nedeniyle, bebeklerin başlarını tutamaması, yürüme zorlukları çekilmesi,

    Boy kısalığı

    Elin beşinci parmağında esneklik,

    Elde tek çizgi ,

    Ayak baş parmağı ve yanındaki parmak arasında büyük boşluk olması,

    Bu belirtilerin hepsi bir arada olması gerekmemektedir.

    Önemli Bulguların hastalarda görülme oranları:

    Mental retardasyon %100 hastada

    Kalp anomalisi % 40 hastada

    Mide Bağırsak anomalisi % 10 hastada

    Hipotiroidİsm gelişme riski 30 kat artar.

    Lösemi gelişme riski 20 kat artar.

    Down Sendromunun tanısı: Klinik bulguları gelen bebekten alınan kan örneğinde yapılan kromozom incelemesi ile konulur.

    Down Sendromlu bebek doğmadan önce gebelikte tanı konması:

    1.Girişimsel yöntemler:

    Gebeliğin 2.5 – 3. ayında yapılan koryon villus biyopsisi

    Gebeliğin 4-5 aylarında uygulanan amniyon sıvısı alınması (amniyosentez)

    Gebeliğin 5 ayından sonra doğrudan bebekten kan alınması (kordosentez)

    Bu testlerin %0.5-%1 oranında düşük yaptırma riski vardır.

    2. Girişimsel olmayan tanı yöntemleri:

    Gebeliğin 10. Haftasından itibaren anneden alınan kan örnekleri bebekte hastalık olup olmadığı tanısı konabilir. Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi (NIPT), başta sık görülen ve DOWN Sendromu olarak bilinen TRİZOMİ 21 olmak üzere, Trizomi 18, Trizomi 13, X ve Y kromozom anormallikleri için tarama testi olarak kullanılmaktadır.

    Gebelikte ikili, üçlü ve dörtlü taramalar ile en fazla % 80 oranında risk tayini yapılır iken, NIPT testi, ile yüzde doksan dokuz düzeyinde sonuç alınmaktadır.

    Girişimsel Olmayan Doğum Öncesi Tanı Testi ülkemizde henüz yapılamamaktadır. Bu bir genetik DNA testi olduğu için ancak DNA testi ruhsatı almış Genetik Hastalıkları Tanı Merkezleri ile aracılığı ile yurt dışına gönderilmektedir.

    Sonuçların değerlendirilmesi ve yorumlanması bir Genetik Uzmanı tarafından yapılmalı ve aileye ayrıntılı genetik danışmanlık verilmelidir.