Etiket: Yani

  • TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    TAKINTILAR HASTALIK HABERCİSİ OLABİLİR

    Takıntılar hemen hemen artık herkeste mevcut. Günlük hayatta temizlik takıntısı, düzen ve simetri takıntıları, evden çıkarken birkaç kez ocağı kontrol etme ve daha birçok takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. Takıntılı düşüncelerin her türlüsü kişileri rahatsız etse de bazı takıntılar kişilerin hayatlarını olumsuz etkileyip, Obsesif Kompulsif Bozukluğuna yani takıntı hastalığına yol açıyor.

    • Peki, bu takıntılar nelerdir?
    • Nasıl başa çıkabiliriz?

    Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, takıntı hastalığı ve bununla başa çıkabilme yolları hakkında bilgi verdi.

    Her Takıntı Hastalık Değildir

    Takıntılı düşünme sadece Obsesif Kompulsif Bozukluğu (takıntı hastalığı) olan kişilerde değil yapılan araştırmalara göre; takıntılı düşünceler çoğu kişide yaygın olarak görülmektedir. İçerik olarak takıntılara çok benzeyen, istenmeyen zorlayıcı düşünceleri (normal takıntılar) Obsesif Kompulsif Bozukluğu(OKB) takıntılardan ayırmak önemlidir. Çünkü biri normalken, diğeri başlı başına tedavi edilmesi gereken bir hastalığın habercisidir. İkisi arasındaki en temel fark; OKB’li kişiler daha çok sayıda takıntı bildirirler ve onların takıntıları daha yoğundur, sıkıntı yaratır ve kontrol etmesi oldukça güçtür.

    Takıntılı Düşünceler Zihninizi Esir Almasın

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunda (takıntı hastalığı) görülen takıntılar kişinin elinde olmadan istemsiz bir şekilde sürekli akla gelen ve genellikle kişiyi rahatsız eden ısrarlı düşünce, görüntü ya da dürtülerdir. Takıntılar bir anda zihninize davetsiz olarak girerler ve istenmezler, uygunsuzdurlar, sıkıntı vericidirler. Takıntılar kişinin kontrolü dışında tekrar eden ve genellikle hoş olmayan konular hakkındadır. Toplumumuzda en çok temizlik, düzen ve simetri ile ilgili takıntılar insanlar tarafından bilinirken, aslında bu takıntı türlerinden sadece bir kaçıdır. Takıntılar çeşitli dalları olan büyük bir ağaç gibi düşünülebilir. Bu ağacın dallarını kirlilik takıntıları, saldırganlık takıntıları, cinsel takıntılar, dini takıntılar, düzen ve simetri takıntıları, hastalık takıntıları ile diğer takıntılar (herşeyi bilmek ve hatırlamak isteme vs.) oluşturmaktadır.

    Tiksindirici Takıntılara Teslim Olmayın

    Takıntının her türlüsü kişiyi oldukça rahatsız etmesine rağmen, özellikle takıntı alanı cinsellik ve dini konularla ilgiliyse kişi bu sıkıntıyı daha fazla yaşamaktadır. Çünkü temizlik takıntısı olan bir insan kendini en fazla “ fazla titiz ” olarak değerlendirirken; saldırganlık, cinsel ya da dini takıntıları olan insanlar kendilerini oldukça olumsuz değerlendirebilmektedirler. Bu kişiler içten içe sapık olduğunu, bastırılmış aşırı cinsel dürtüleri olduğunu, Allah ve din ile ilgili şüpheleri olan günahkar bir insan olduklarını ya da sevdiklerine zarar verme potansiyeli olan tehlikeli insanlar olduklarını düşünerek kendilerinden ya da diğer insanlardan utanırlar. Utanma duygusu bu sıkıntılarını kimseyle paylaşamamaya, dolayısıyla yardım aramamaya sevk ederek uzun vadede sıkıntılarını artıran bir duruma girmelerine sebep olur.

    Kişiliğinize ve Hedeflerinize Uygun Olmayan Takıntılı Fikirler Kaygıya Yol Açar

    Toplumumuzda maalesef elinde olmadan gelen bu tarz düşünce, görüntü ya da dürtü sebebiyle bunu kimseye açamayan, açmaktan utanan ve dolayısıyla obsesyon girdabından çıkamayan çok sayıda tanısı konmamış Obsesif Kompulsif Bozukluğu hastası bulunmaktadır. Oysaki bir kişinin aklına sürekli olarak gelen ve kişiyi rahatsız edip çeşitli önlemler almasına sebep olan “elim temiz değil” düşüncesiyle, “konuştuğu kişinin çıplak olduğu” görüntüsü klinik anlamda bakıldığında farksızdır. Her ikisi de Obsesif Kompulsif Bozukluğunun birer belirtisi olabilir. Yani tüm bunlar Obsesif Kompulsif Bozukluğun farklı görünümlerinden başka bir şey olmayabilir. Unutulmamalıdır ki, takıntılar kişiliğinize, ahlaki değerlerinize, ideallerinize ve hedeflerinize uygun olmayan içerikte fikirler barındırma eğilimindedir. Bu nedenle kişinin elinde olmadan gelen ve kişiyi oldukça rahatsız edip kaygısını artıran, bu takıntılar aklına gelmesin diye çeşitli önlemler alan ya da tekrarlayıcı davranışlarda bulunan kişiler; aklına gelen o düşüncelerin türü ne olursa olsun psikiyatrik anlamda değerlendirilmek için yardım arayışında bulunması önemlidir.

    Düşünceleriniz Takıntılı mı?

    Düşüncelerinizin Obsesif Kompulsif Bozukluğundaki takıntılar olup olmadığını anlayabilmek için psikolojik değerlendirmeden geçmeniz önemlidir. Ancak genel olarak OKB’ deki takıntılar ile normal takıntılar arasında farklar bulunur.

    Buna göre;

    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden ya da normal takıntılardan farklı olarak zorlayıcı karakterdedir. Yani aniden, isteğiniz dışı oluşur ve kasıtlı bir şekilde ortaya çıkmazlar.
    • Takıntılar olumsuz düşüncelerden farklı olarak ciddi anlamda rahatsızlık verir ve bütünüyle istenmeyen düşüncelerdir.
    • Takıntılar direnç içerir. Yani, OKB’li çoğu kişi takıntıyla mücadele içindedir. Bastırmaya kafalarından atmaya ya da tekrarlanmasını engellenmeye uğraşırlar.
    • Takıntılar kontrol edilemezler. OKB’li kişiler genellikle takıntıları üzerindeki kontrollerini yitirdiklerini hissederler.
    • Takıntılar benliğe yabancıdır. Yani, takıntıların içeriği genellikle kişilerin temel değerlerine, etik ilkelerine ya da kişiliklerine aykırıdır.

    Takıntılarınızdan Kurtulmanız Mümkün

    Günümüzde OKB yani takıntı hastalığının tedavisinde hem biyolojik hem de psikolojik anlamda ciddi ilerlemeler söz konusudur. İlaç tedavisi takıntıların sıklığını ve bunlardan kaynaklanan stresi azaltmakta yardımcı olmaktadır. Psikoterapi ile de takıntı hastalığı tedavisinde hayat boyu sürecek beceriler öğretilmesi söz konusu olmaktadır. Günümüzde takıntı problemlerinde en başarılı psikolojik tedavi yöntemi olarak kabul edilen bilişsel davranışçı terapilerdir. Bilişsel Davranışçı Terapilerin temel varsayımı düşüncelerin ve duyguların birbiriyle bağlantılı olduğudur.

    Örneğin; birçok kişi takıntılı düşünceler deneyimlemesine rağmen onlardan rahatsızlık duymaz. Nedeni ise o kişilerin bu tip düşünceleri anlamlı, zarar veren ve tehlikeye işaret eden ya da tepki vermeyi gerektiren düşünceler olarak algılamamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle o düşünceleri zihinlerinden kolayca uzaklaştırabilirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, takıntılı düşüncenin sizde ne anlam ifade ettiğine, sizin o düşünceye olan davranışsal tepkinize odaklanır.

  • Hastalık Hastalığı

    Hastalık Hastalığı

    Tecrübelerime göre bastırılmış öfke hastalığın oluşumunda etkilidir. “Hastalık Hastalığı” teşhisi konulmuş kişiler dışa yansıtamadıkları bastırılmış duygularını ve kızgınlıklarını bilinç altında dönüştürür ve beden bu yansımayı algılarını istemsizce temizlemeye kilitleyerek kendi bedenlerinde güçten düşünceye kadar temizlemeye yönlendirirler ve güçlenince süreç tekrar başlar.

    ADİL MAVİŞ

    HASTALIK HASTALIĞI (Hipokondriazis) NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Halk arasında “hastalık hastalığı” olarak bilinen, nevrotik bir bozukluk olan “Hipokondriazis”, genellikle erkeklerde ortalama otuzlu yaşlarda, kadınlar da ise kırklı yaşların ortalarında baş göstermeye başlamaktadır. Tıbbi alanda, Atipik somatoform bozukluk olarak anılmaktadır. Belirtileri ve belirgin özellikleri arasında, bireyde bedeninin işlevleri ve fonksiyonları ile aşırı bir seviyede ilgilenme, meşgul olma ve ciddi bir hastalığa, rahatsızlığa yakalanmaktan şiddetli bir korku duyma durumu gösterilebilmektedir. Pek çok psikolojik rahatsızlıkta ve bu rahatsızlıklardan kaynaklanan kişilik bozukluklarında olduğu gibi, “hastalık hastalığı” olarak bilinen hipokondriazis rahatsızlığı da, bilinçaltında yer edinmiş bir çok etkenden kaynaklanmakta olan farklı psikolojik olumsuzlukların ve kişilik bozukluklarının doğrultusunda oluşabilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Oluşur?

    Hipokondriazis, yani hastalık hastalığı nevrotik bir atipik somatoform bozukluğu olarak kabul edilmektedir, dolayısıyla psikolojik unsurlardan olumsuz bir yönde beslenmektedir. Hastalık hastası, yani hipokondriyak birey, erken yaşlarda ya da erişkin yaşlarda tanık olduğu, kendisinde ya da yakın çevresinde yer alan bireylerde meydana gelen hastalık, sakatlık, ölüm ve benzeri olguları olumsuz bir şekilde algılaması ve yorumlaması doğrultusunda bahsi geçen rahatsızlığa, yani hastalık hastalığına, hastalanma korkusuna kapılabilmektedir.

    Ancak, rahatsızlığın sebebi her zaman bu kadar basit bir şekilde teşhis edilemeyebilmektedir. Zira, psikolojik bir rahatsızlık olan hipokondriazis, bireyin bünyesinde bulunan başka ve bireyce fark edilmeyen psikolojik rahatsızlıklardan ya da kişilik bozukluklarından, karakteristik özelliklerden bile meydana gelebilmekte, oldukça kompleks bir yapıya sahip olabilmektedir. Örnekse, hastalık hastalığı, kendisiyle ve bedeniyle olumlu ya da olumsuz bir biçimde haddinden fazla ilgilenen bireylerde, yani narsistik hal ve tavırlar sergileyen ya da özgüveni düşük olduğundan bedenini gereksiz inceleyen ve kendince yorumlayan bireylerde çok daha fazla görülmektedir. Etyolojik olarak hastalık hastalığı, somatizasyon bozukluğunda da görüldüğü gibi, en temel ve belirgin narsistik kişilik, karakter organizasyonuna ait özelliklerden biri olarak görülebilmektedir.

    Hastalık Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?

    Hastalık hastalığı süreci, bireyden bireye bazen kronik, bazen dalgalanmalı bazen de durağan olarak gözlemlenebilmektedir. Hipokondriazis hastalarının, yani hipokondriyak bireylerin çok az bir kısmında (yalnızca %5) kendiliğinden bir düzelme, tamamen iyileşme görülebilmektedir. Hipokondriazis, hastalık hastası olan bireyin sosyal ilişkilerini ve becerilerini son derece olumsuz bir yönde etkileyebilir ve aile içinde olumsuzluklara yol açabilir, gündelik ve iş hayatını da negatif olarak etkileyebilir. Dahası, ciddi bir hastalığa yakalanmış olma ya da yakalanmaktan korkma haliyle birlikte, kendisiyle herhangi bir olumsuzluk ve kriz anında ilgilenebilecek birinin bulunamama ihtimalinden endişelenerek monofobi, yani yalnız kalma korkusu ya da tanatofobi, yani ölüm korkusuna da oldukça şiddetli bir şekilde kapılabilir. Oldukça yaygın bir rahatsızlık olan hastalık hastalığı, tek başına dahi son derece stesli ve yoğun baskı yaratan psikolojik olumsuzluklara neden olabilmekte ve beraberinde birçok şiddetli kişilik bozukluğuna da neden olabilmektedir. Kendi kendine düzelme sürecinin son derece etkisiz olmasından dolayı, hipokondriyak bireylerin profesyonel bir psikolojik ve psikiyatri rehberliğinde tıbbı bir müdahale alması zaruridir. Hastalık hastalığının kaynağı olan psikolojik ve psikiyatrik etmenlerin teşhis edilmesi ve tanılanmasının yanı sıra, hipokondriazis süreci boyunca oluşan psikolojik ve psikiyatrik ve manevi tahribatın da onarılması adına bu alanlarda uzman olan profesyonel psikolog ve psikiyatrlardan yardım alınması son derece önemlidir ve kesinlikle tavsiye edilmektedir. Psikolojik tedavi sürecinde, hastanın yakınlarının da yer alması son derece önemlidir. Zira hipokondriyak birey, çevresini de manevi olarak son derece olumsuz bir şekilde etkilemektedir ve çevresindeki bireylerin de psikolojik ve psikiyatrik bir rehberliğe ihtiyaç duyması olasıdır.

    Adil MAVİŞ

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Sıbo ne demektir?

    ”Small Intestine Bacteria Overgrowth” yani ”İnce Bağırsakta Aşırı Bakteri Büyümesi ve Üremesi” olarak adlandırabiliriz.

    Belirtileri Nelerdir?

    Karın ağrısı, kramp

    Karında şişlik, gaz, bazen bağırsak sesleri, abdominal gerginlik

    Kilo kaybı, kilo alamama

    Kabızlık veya ishal

    Bulantı ve kusma

    Malnutrisyon

    Vitamin ve mineral eksiklikleri

    Egzamalar

    Akne

    Diğer cilt hastalıkları, döküntüleri

    Yorgunluk

    Depresyon

    Diyabet

    Eklem ağrıları

    Fibromiyalji

    Nöromüsküler bozukluklar

    IBS

    Otoimmün hastalıklar

    Hassas bağırsak sendromu

    Huzursuz bacak sendromu

    Şeklinde kendini gösterir ve de yukarıda saydıklarım gibi birçok hastalığın altındaki nedendir.

    Benim ve birçok fonksiyonel bütüncül yaklaşan hekimin gözünde sibo bir tanı değil durumlar bütünüdür. Yani, altta yatan ve birbirine bağlı olan birçok mekanizmalar bütünü.

    Öncelikle siboya nasıl tanı konuyor anlatayım.

    Sibo tanısı için iki farklı test bulunmaktadır;
    1-Nefes Testi
    2-Bakteri Kültürü Testi

    NEFES TESTİ

    İki farklı çeşittedir;
    1-Hidrojen gazını ölçen nefes testleri
    2-Metan gazını ölçen nefes testleri

    İki testin de kliniksel olarak benim nazarımda çok değeri yok. Neden derseniz, yanlış sonuç çok. Yakın zamandaki beslenmenize, o günkü stress durumunuza göre sonuçlar değişir.

    ►Ayrıca hidrojen gazını ölçen test hidrojen gazı üreten bakteriler çoğalırsa bağırsakta o zaman pozitif verir ki biz bu durumda da ‘SIBO D’ tanısı koyuyoruz.’D’ harfi (Diarrhea) yani ishalden gelmektedir.
    ►Metan gazı testi de metan gazı üreten bakteriler çoğalırsa pozitif sonuç verir. Buna da ‘SIBO C’ diyoruz. ‘C’ harfi (Constipation) yani kabızlıktan geliyor.
    Şimdi şöyle bir soru olabilir o zaman kabız ise metan gazlı, ishal ise hidrojen gazlı test yapalım. Malesef o da olmuyor çünkü sibo da genelde bir tablo ağır olsa da tablo bakterilerin çoğalmasına göre günlük değişebiliyor. Yani, kabız ve ishal karışık bir tablo görülebiliyor ki çoğunlukla böyledir.

    BAKTERİ KÜLTÜRÜ TESTİ

    ►Diğer testimiz ise bakteri kültürü testiydi o zaman onu yapalım? Malesef bu testimiz de güvenilir sonuç vermiyor. Hem invaziv olması (endoskopi ve kültür alımı) hem de endoskopi sırasında ağız-boğaz-yemek borusu-mide floralarından da geçildiği için buralardan kontaminasyon nedeniyle sonuçlar güvenilir değil. Ayrıca birçok bakteri de vücut içinde yaşarken vücut dışında üretilemiyor bu yüzden de kültür sonuçları doğru sonuçlar vermiyor.

    Peki, tanıyı nasıl koyacağız?

    1-MUAYENE
    2-HİKAYE

    yani hastanın klinik durumu ve doktorun gözlemleri ile. Bütüncül bakan bir doktor size bu durum konusunda yardımcı olabilir.

    SIBO temelde sindirim sistemindeki birçok aksamanın bütünüdür. Size bazı mekanizmalardan bahsedeceğim ki, sibonun tedavisini anlayabilelim.

    SIBO’nun Altındaki Bozuk Mekanizmalar

    1.Sindirim ağızda başlar, yeteri kadar çiğnemezseniz hem alt basamaklardaki sindirim için mekanik bir öğütme yeterli olmamış hem de çiğneme işlemiyle uyarılan alt tabakalardaki sindirim işlemleri başlatılmamış olur.

    2.Mide asidi ve en önemlisi!!! çünkü herşey hem de herşey burada başlıyor ve çoğu sorun hastalık buradan kaynaklanıyor.

    ►Mide asidi pH ortalama 3 civarıdır. İnce bağırsaktaki deudenum pH 9; jejunum ve ileum pH 7-8 civarıdır. Mide asidi yeterli ise sindirim bitince plorik valv açılır ve besinler ince bağırsağa geçer ama pH yeterli değilse pilor açılmaz gıdalar uzun süre midede bekler. Burada aynı zamanda sindirilemeyen patojenik bakteriler de üremeye başlar (çünkü mide asidinin bir diğer görevi de besinle alınan patojenik bakterileri yok etmektir) pilor kapağı er ya da geç açılır ve besinler deudenuma gecer
    ►Normal sartlarda bu geçen besin yığınının pH ı 3 ve altında olmalı ki pankreas salgıları salgılanabilsin. (pH 3 altında olduğunda pankreas bikarbonat ve kemotripsin amilaz lipaz salgılar) aynı zamanda safra kesesi de uyarılır ve safra salgılanır. Şimdi tekrar söylüyorum bu uyarıların olup bu enzimlerin salgılanabilmesi için mide asidi pH ı 3 ve altında olmalıdır! Ama mide asidi yeterli değilse ne olacak? Bu enzimler de salgılanamayacak. Neden bu enzimlerin salgılanması önemli? Safra ve bikarbonat alkalidir. Mideden gelen asidik pH ile bu salgılar birleşince alkalik bir ortam oluşur ve deudenum pH ı 9 larda tutulur. Ama bu enzimler salgılanamayınca deudenum pH ı asidik kalacaktır. pH istediğimiz ayarda olmayacaktır. Peki bu neden önemli? Çünkü ince bağırsaktaki bakterilerin sağlıklı üremesi ve çoğalması için bağırsak pH ı alkali seviyede kalmalıdır. Bu pH dengesi bozulduğunda patojen bakterilerin üremesi başlayacaktır.

    MİDE ASİDİ SIBO’DA EN ÖNEMLİ UNSURDUR!

    SIBO’da nedenleri oldukca iyi anlayın ki nedenleri çözerek doğru sonuca ulaşalım.

    Mide Asidini Azaltan Nedenler

    1.Stres; ama öyle sadece psikolojik stres demek değil bu; vücudunuz fiziksel ve ruhsal birçok uyaranı stres olarak algılıyor. Uykusuz kaldıysanız=stress, aç kaldıysanız(olması gerekenden fazla)=stress, biriyle tartıştıysanız =stress, yaşanılan fiziksel ya da ruhsal travmalar=stress… Yani vücudumuzun stres olarak algılayacağı uyaranlardan uzak duruyoruz. Yaşamımızdaki streslerle başa çıkmaya çalışıyoruz. Her zaman bir stres faktörü olacak ama önemli olan bizim onunla nasıl başa çıktığımız.

    2.PPI ve antiasit ilaçlar; artık kullandığınız bu tarz mide ilaçlarınının size iyilik değil aksine kötülük yaptığını öğrenmiş olmalısınız.

    3.Karaciğer Toksisitesi ve Fazla Yağ Tüketimi= Hayda! Burada da mı çıktı? Peki, neden? Mekanizma ne? Safra karaciğerde hepatositler tarafından üretilir, karaciğerin bununla beraber binlerce görevi vardır ve toksinlerin eleminasyonu bunların başında gelir. Ama karaciğerimizin de bir kapasitesi vardır ve onun bile gücü bir yere kadar. Eğer toksin yükümüz fazla ise hayati olarak önce bununla ilgilenmek isteyecek ve safra üretimine ayrılan enerji azalacaktır. Burada safra azalması yukarıda okuduklarınızdan anlayacağınız üzere istemediğimiz bir şey. Ayrıca safra üretimi azalınca karaciğer mideyi uyarıyor. Gıdaların sindirimi için midenin daha fazla çalışması gerektiğini söylüyor çünkü yeterli safra olmayacak, sen çok çalış ki gıdalar sindirilsin diyor mideye. Başta mide daha çok asit salgılıyor, daha çok çalısıyor ama zamanla fazla çalışmadan mide glandları (asitleri sentezleyip salgılayan yerler) zarar görüyor ve zamanla mide asidi yeterli sentezlenemiyor.

    ►Bir çalışmada okuduğum bir fizyoloji de oldukça ilgimi çekmişti; Fazla yağ tüketimi yukarıda saydığım mekanizmalara neden oluyor. Yani, hem karaciğere yük oluşturuyor, hem lenfatik sistem tıkanıyor (kandaki oksijen oranı da azalıyor), hem de bağırsaklara geçen fazla yağlı bileşikler patojen bakterilerin üremesi için ortam oluşturuyor. Yağ ağırlıklı beslenme size başlangıçta kilo verdirebilir; kan şekerini düzenliyor gibi görünebilir ama uzun vadede mekanizmal birçok bozukluklara neden olmaktadır. Bu yağ tüketmeyin demek değil. Sağlıklı yağlar avokado, zeytinyağı, çiğ kuruyemişler vesaire tüketilebilir ama beslenmemizin temelini bunlar asla oluşturmamalı.

    4.İlerleyen yaş ile atrofij gastrit oluşabilmekte ve bu da mide asidinin azalmasına neden olabilmektedir.

    5.MMC: Yani Migrating Motor Complex yani, göç edici motor kompleks. MMC hareketleri bağırsak hareketleridir. Mide ve bağırsakların boşaltılmasını sağlar. MMC hareketleri aç olduğunuzda temizlik hareketlerini yapar. Yemek aralarında ve geceleri olur bu hareketler ve ortalama 90 dakikada bir tekrarlar kendini. Yani bizim MMC hareketlerini yapabilmemiz için aç olmamız lazım. Şimdi burada önemli bir noktanın altını çiziyorum. Bu çoğu zaman uzun süreli açlık olarak algılanıyor ama burada her zaman dediğim gibi ne yediğiniz çok önemli. Mesela meyve ve sebzeler özellikle çiğ formdaysa 20 dakika ile maksimum 45 dakika arasında sindiriliyor. Ama bir et yediğinizde, ağır bir yemek yediğinizde, peynir vesaire tükettğinizde, hayvansal gıda yoğun tükettiğinizde bu süre 3 saatten başlayıp 6 saate kadar sürüyor. Yani ağır yemekler hayvansal gıdalar yendiğinde ben bu açlık sürelerini 5-6 saat tutulması taraftarıyım ama sebze ve meyve ağırlıklı bir öğünde değil. Ayrıca adrenal yorgunluk var ise kortizol ve adrenalin salınımında dengesizliklerden dolayı uzun süreli açlık önermiyorum ve de zaten bu durumlarda uzun süreli açlıklar (adrenal yorgunlukta) fazla adrenalin salgılayarak bağırsaklarda harabiyete de neden olabileceği için MMC hareketleri düzgün olamıyor. Çünkü MMC hareketlerini incebağırsaktan salınan motilin düzenler ve ince bağırsak fazla adrenalinle harap olduğunda bu gene mümkün değildir. Yani burada da yine adrenal sistem devreye girdi.

    ►Ama sağlıklı MMC hareketler için et, baklagil, ağır yağlı yemekler, hayvansal gıdalar yendiğinde 5 saat başka bir şey tüketilmemesi idealdir.

    ►Sebze ve meyve tüketiminde (ki çiğ formuysa hatta) bu süreler oldukça kısaltılabilir.

    ►Fiziksel hareketsizlik MMC’yi etkiler. Bol bol hareket etmek lazım. Ağır yemekler sonrası hafif yürüyüşler sindirminize yardımcı olabilir.

    ►Ayrıca incebağırsakta pH alkalik iken motilin salınır ve MMC uyarılır ama ince bağırsak pH ı asidik ise MMC yine aksayacaktır. Burada da bir paradoksa giriyoruz yine (burada da mide asidi işin içine girdi)

    ►İncebağırsaklardan MMC hareketi ile kalınbağırsağa gidemeyecek gıdalar ince bağırsakta anormal bakteri üretimi için besi ortamı oluşturur. O yüzden ne yediğinize dikkat ki, yağlı ve yoğun proteinli gıdalar en kaliteli besi ortamlarıdır kötü bakteriler için.

    6. İleocekal kapak sorunları

    İleocekal kapak besinlerin kalın bağırsaktan incebağırsağa geri kaçmasını önleyen ve tek yöne açılan bir kapaktır. Ama kalınbağırsak basıncı arttığında (yeteri kadar sindirilmeyen gıdalar fermantasyonla bağırsak basıncını arttırır) ileocekal kapak geri açılacak ve incebağırsakta bakteri fazlalaşması oluşacak; çünkü kalınbağırsaktaki bakteriler ince bağırsağa geçecek.

    ***İmmün yanıtın bozulmasının da SIBO’ya neden olduğu ile alakalı çok çalışma var ama ben burada gene bir paradokstan bahsedeceğim. Çünkü incebağırsakta bakteri fazlalaşması bağırsakta inflamasyona neden olmakta ve bu da incebağırsak lumeninde tahribata neden olmaktadır (özellikle de toksin salgılayarak bağırsak duvarına zarar veren bakteriler, klebsiella gibi toksik mukopolisakkarit salgılayan bakteriler). Bozulan bağırsak lumeninin immün yanıtı da bozulmaktadır. Bunun tam tersi olarak bağırsağın immün yanıtı bozulduğunda da incebağırsakta fazla bakteri üremesine engel olunamamaktadır. Burada yumurta mı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar gibi bir durum oluşmaktadır.

    Otoimmün yanıtın baskın olduğu bir vücutta SIBO oluşma olasılığı yüksektir.

    SIBO ile Sıkı Bağlantılı Olan Hastalıklar

    IBS

    Leaky Gut

    Hashimato

    Chron

    Ulseratif Kolit

    Çölyak

    SLE’dir.

    7. Pankreas ve safra sıvılarının azalması da SİBO’yu tetiklemektedir (pankreas ve safra hastalıkları).

    Evet, o kadar anlattık tek tek altta yatan mekanizmaları…

    Peki ne yapacağız?

    -Önce altta yatan nedenleri tespit edeceğiz. Neden ne ise onu direkt düzelteceğiz.
    2-Vitamin ve mineral eksiklerini yerine koyacağız (hem eksikleri tamamlamak için çünkü bağırsak emilimi bozuk olacağı için ciddi eksiklikler olabilir, hem de arınma mekanizması için ihtiyacımız olduğundan, bağışıklığı arttırmak için)
    3-İntoleranslara göre diyeti düzenleyeceğiz (biofeedback ile bakıyoruz-ya da kan tahlili ile)
    4-Fermente gıdaları keseceğiz (çünkü SİBO’da zaten kalınbağırsakta oluşan fazla fermantasyon ve gaz basıncı vardır, ayrıca mayalı gıdaların oluşturacağı pH dengesini ve daha fazla bakteri istemeyiz)
    5-Kemik suyu kesilmesi (histamin yüksekliğinden dolayı, lenfatik sistemi tıkamasından dolayı, içerdiği protein bileşiklerine immün sistemin yanıt vermesinden dolayı kesilir)
    6-Bağırsak lümenini onaracak tedaviler uygulayacağız (beslenme, fitoterapi, glutamin vs.)
    7-Mide asidini düzenleyeceğiz (Bknz: mide sindirimi için öneriler ve mide kuralları postu)
    8-Gerekli mekanizmalar düzenlendikten sonra, bağırsak temizlendikten sonra bazı vakalarda uygun probiyotik desteği (çok dikkat)
    9-Hareket berekettir (MMC için düzenli egzersiz)
    10-Bazı vakalarda iyot (gerekli mekanizmalar ayarlandıktan sonra)
    11-Patojen bakteriler için fitoterapik destekler
    ►Karaciğer detoksu
    ►Lenfatik çalıştırılması
    ►Az yağlı beslenme
    SIBO tedavisi zaman ve önem gerektirir. Bütüncül bakan bir hekim kontrolünde olmalıdır.

  • Beyninizde var olan ve acımasızca yok ettiğiniz değerler

    Beynimiz tokat cevizine benzeyen, onun gibi iki parçalı, kıvrımlı, kabuklu, 1-2 kg ağırlığında(Einstein gibi bir dahi olsanız bile asla 4-5 kg olamayacak). Trilyonlara ulaşan NÖRON denen hücreler yolu ile insanoğlunun ürettiği en güçlü bilgisayara nazaran binlerce kez büyük bilgi iletişimini gerçekleştirebilen inanılmaz bir mekanızmadır.

    Şunu da belirtmek gerekir ; ne yazık ki 4-5 gün giyilmiş bir çorap gibi de pis kokuludur. Yani ‘Kuzuların Sessizliği’ filmindeki gibi pişirmenizi tavsiye etmem. Zaten filmde de bir yanlış söz konusudur; beynin bir bölgesinden 2-3 dilim keserseniz bunun sonuçları feci olacaktır. Evet acı çekmezsiniz çünkü beynin acıya tepkisi yoktur. Ama filmdeki gibi gözleriniz açık beyninizin bir yamyamca yendiğini görüp gülemezsiniz. Zira kesilen o bölge hangi motor veya bilişsel faaliyetle ilgili ise o faaliyet aniden donar. Örneğin konuşma bölgesi kesildi ise artık konuşamazsınız.

    Gerçekten bu şekilde belli bölgeler belli faaliyetler üzerinde bu kadar etkili mi? Bu iddamı, bu yazıyla bile kanıtlamam mümkün mü? Hem de binlerce km uzaktan ve binlerce saat farkı ile? Evet, ve sihirle değil bilim yolu ile bunu yapabilirim.

    Şu emrime uymanızı rica ediyorum ;

    “Hepiniz sol ayak başparmağınızı oynatın!“

    Ne oldu ,oldu mu? Evet, sanırım oldu…

    Oldu, zira benim verdiğim emri uzaktan alan emriniz onu beyin-omurilik kanalı üzerinden sol ayak başparmağınızdaki hücrelere yeni bir emir olarak iletti.

    Peki de bunu nasıl, ne yolu ile yaptı, o küçücük çap ve ağırlıktaki bir et parçası?

    Nöronlar elektro-kimyasal yolla çalışırlar(Elektrik ve kimyasal iletimle). Bilgi bu sayede iletilir. Ancak vücudumuzda elektriksel akımın iletiminin önünde ciddi bir sorun mevcuttur; vücudumuzun %90’dan fazlasının sudan oluşması (kan vs olarak)…

    Suya elektrik girince ne olur? Küvette yıkanırken saç kurutma makinası girince ne olursa o olur; çarpılırsınız!

    O nedenle elektrik akımı şekil değiştirir kimyasallara dönüşür. Nörottansmitter(nörol taşıyıcılar; dopamin,epinefrin, norepinefrin, adrenalin ve benzeri şu an saptanan şekli ile 29 adet taşıyıcı)

    Bunlar hücreden atlar, yüzer, öbür hücreden ulaşır üzerindeki sanki denizaltındaki yüzücülerin giydiği özel elbise, oksijen tüpü, palet gibi onu sıvının içinde koruyan giysiyi çıkarır yine elektrik akımına döner ve burda elindeki bilgiyi bu yeni hücreye iletir..

    (kısa bir not olarak ekleyelim; ilaç firmalarının nörol bir çok rahatsızlıkla hemen ilaca sarılması bu açıdan inanılmaz ölçüde anlaşılmaz bir yoldur. Az önce söyledik nöron içinde bilgi birikimi öncelikle elektriksel yapıdadır. Bu yapıda bir bozukluk varsa kimyasal iletim ne kadar mükemmel olursa olsun karşıya yine bu bozukluk iletilir. Yani evin ışığı yanıp sönüyorsa yine yanıp sönmeye devam edecektir. Öte yandan vücudun koruma sistemi şunu algılayacaktır; “Ortada bir sorun var, ve bizim patron(vücut, beyin yani siz!) bize destek oluyor, aslında bizim normal koşulda ürettiğimiz taşıyıcıları bize bedavadan veriyor. O halde; “Siesta ,tatil, yatın arkadaşlar; vur patlasın çal oynasın! “

    Şimdi beynimizde var olan diğer özelliklere bakalım;

    Beynin evrimsel açıdan en son gelişen ön bölgesi (gözlerimizin 4 parmak üstü) FRONTAL bölgedir. Dikkat, kendine hakim olma, karar verme gibi faaliyetleri düzenler.

    İki kulak arası bir yay gibi( ya da bir walkman kulaklığı gibi) uzanan TEMPORAL bölge okuma , yazma, duygusal hafıza gibi işlevlerde,

    Erkeklerde belli yaştan sonra ensede beliren kıvrım, katmerdeki ters yola benzeyen PARİATAL bölge uzay/zaman, yön bulma gibi faaliyetlerde,

    Onun az altındaki OKSİPİTAL bölge ise görme ile ilgili işlevlerle ilgilidir.

    200 yılı aşkın bilgi birikimimizle beyindeki bir çok bölgenin neleri yönettiğini öğrendik. Örneğin FP1-FP2 dikkat, kendine hakim olma, dürtü kontrolü,T3: yazma T5: okuma, T6: matematik, O1-O2 görme gibi…

    Yani bir kişi de T6 bölgesinde bir sorun varsa bu kişiye en iyi matematik öğretmenini tutsanız bile matematik öğrenemez.

    Bu bölgelerde sorun çıkmasının bir çok sebebi olabilir. Genetik yapı, anne de kortizol yüksekliği, anne sütü alamama, trafik kazaları, çocukken düşmeler ve yüksek ateşe maruz kalma, menenjit, ensefalit, ağır metaller, ve en önemlisi anne/babanın veya bizzat kişinin alkol/uyuşturucu bağımlılığı…

    Buralardaki faaliyetleri beynin kendi elektrik dinamosu (Periatal bölgeye yakın bir yerdeki, bir mercimek büyüklüğündeki ama buna rağmen elektrik üretimi yapan TALAMUS’un ürettiği elektrik akımları düzenler.

    Gamma 30 Hz üzeri

    Beta 15-30 Hz

    Theta 12-15 Hz

    Alpha 4-12 Hz

    Delta 0.1-4 Hz

    Gamma’nın ne ürettiğini hala tam bilmiyoruz. Ancak Hindistan Guru’ları ve Türk Dervişleri’nin bunu kontrol yolu ile kalplerini bile durdurup yeniden çalıştırdıkları iddaa edilir.

    Beta analitik düşünce, karar vermede etkilidir. Düşük seviyede ise (SMR:Sensori Motor Ritim), DEHB: Dikkat Eksikliği- hiperaktiviteye yol açar.

    Theta daha çok hayal kurma, fantezi ile ilgilidir,sanatçılarda yüksektir. Düşükse huzursuzluk, takıntı ve benzerine yol açar.

    Alpha 13 yaşından itibaren normal her insanda yaygın olması gereken, beynin kontrol mekanizmasını düzenleyen en sağlıklı dalgadır.

    Delta ise normalde gece üretmemiz zorunlu olan ancak gündüz üretiliyorsa gündüz düşleri, dikkatsizlik, bakmak ama görememek, duymak ama işitememek halini yaratan en kötü, mahallenin ağır abisi, mafya babası bir dalgadır. Üretimi çoksa diğer tüm dalga boyları üzerinde baskı yaratır.

    Şimdi bir de vücudumuzun savunma sistemine göz atalım.

    Vücudumuz dış dünyadan gelen her şeyi, içine girmeye gelişen bir yabancı, düşman, saldırgan gibi algılamaya koşulludur. Bu; ister bir bıçak, bir kurşun, bir bakteri/virüs veya sevgilimizin kötü bir lafı olsun.

    Bu savunmayı ANTİKOR denen bağışıklık hücreleri yapar, saldırganlara ANTİKOR denir. Antikor’la Antijen arasındaki ilişki kilitte/anahtar ilişkisine benzer. Yani Antikor kilitteki girintilere kendindeki tamamen uyan çıkıntıları sokar ve çıt diye açarak içeri girer ve onu yok eder; evi soyar yani!

    İlaçların çalışması da aslında bu yolla olur. İlaçlar aslında zayıflatılmış antijenlerdir. Antikor tıpkı bir boksörün asıl maçtan önce zayıf masörü ile çalışması gibi zayıf antijenle çatışır, onu dövdüğünü görünce morali artar, asıl rakibine kahramanca saldırır. ACI YOK RAKİ!

    Bu arada 2 not ekleyeyim ;

    İlacın metabolizmada emilim ve etki hızı şöyledir;

    Gördüğünüz gibi tıpkı bir deve sırtına benzer ;

    İlaç prospektüslerinde yazar. “Vücutta salınımı 4 saattir“ vs. Alınan ilaç 4 saat sonra pik noktaya çıkar, yayılır, etkisini yapar ve idrar, gaita, terle vücuttan atılır. Küçücük 4 yaşında çocuklara DEHB için RİTALİN yani ÇOCUK KOKAİNİ veren psikiyatristler bunu niçin göz ardı ediyor? Sabah saat 9’da alınan ilaç 4 saat sonra 13.00’da vücuttan atılır. Ancak sorun bitmedi ise şu olur; çift hörgüçlü deve; yani ya ritalinin dozunu artır ya da ritaline concerta’yı da ekle.

    Vücuda saldıran antijen ORGANİK (doğanın ürettiği) bir yapıda ise antikorun işi kolaydır. Ancak metilamfetamin, kristal, bonzai, jameika, extacy, kokain, eroin gibi maddeler İNORGANİK(insan üretimi) yapıdadır.

    Dolayısı ile antikorun tanınması yani kilit x anahtar ilişkisi kurması imkansızdır. İnorganik antijen Arnold Schwarzenegger’in Terminatör 2 filmindeki yaratığa benzer; sürekli şekil değiştirir, yaratık kızın kolunun bir an bıçağa dönüşmesi gibi; antikor ona tutunamaz, o nedenle de yok edemez.

    Bu tür bir madde kullanıldığında Antikor koruma kalkanı çöker, antijen beyin/omurilik bariyerini aşar ve beyne girer. Öncelikle serebral korteksi etkiler, daha sonraysa ;

    Az yukarıda anlattığımız bölgelerden birine SALDIRIR;

    Madde bağımlılarında FPZ ve OZ denen ;

    “Kendine hakim olma, kontrol etme,dürtülerini erteleme, hatalarından ders alma “ bölgesine!

    Bu maddeler orada olabilecek en berbat işi yaparlar. Delta dalgalarını tetiklerler. Bu maddelerin oradan sökülmesi artık inanılmaz boyutta zor hale gelir.

    Sonuç ise; işini, ailesini, çoluk çocuğunu, çevresini yitirme, adalet mekanizması ile karşı karşıya gelme, eroin gibi maddelerde ise ALTIN VURUŞ yani ÖLÜM!

    Bunun anlamı: gençler arasındaki jargonla cool olma, kafa yapma girişiminin;

    Kafayı, beyni, onur, namus, ahlak, eş, çocuk, aile, toplum dayanışması ve var olan tüm değerlerini yitirme ile sonuçlanmasıdır.

    Çin’li bilngin Lao TZU’ya bir genç gelir.

    “ Hocam, ben mutluluğun sırrını öğrenmek istiyorum “ der.

    Lao TZU;

    “ Bunu bedava vermem, al şu kaşığı eline, içine bir yağ dök, hiç dökmeden sarayımdaki tüm güzel eserleri incele geri gel, sırrı o zaman anlatırım. “

    Çocuk sarayı gezer gelir.

    “ Hocam mükemmel yapıtlar gördüm “ deyince usta ;

    “ Ama yağı dökmüşsün “ der. .. Çocuk ağlar sızlar ve bir şans daha ister. Usta peki der. Çocuk bu kez yağı dökmemek için itina ile gezer, geri gelir. Usta sorar “ Odamın girişindeki heykeli gördün mü? “ Çocuk utanarak;

    “ Ustam yağı dökmemek için bakmamışım, göremedim “ der. Usta güler ve şöyle konuşur;

    Hayatın güzelliklerini, eğlenceyi, iyi bir yaşamı, parayı, zenginliği, mutluluğu kazanmak için elbette çabalayacak, didinecek, uğraşacak arada gezecek eğleneceksin ama bunu yaparken asla kendi değerlerini yitirmeyeceksin!

    Mutluluğun sırrı budur !

    Madde bağımlısı genç kardeşlerime BEYİNLERİNE ve DEĞERLERİNE sahip olmaları ve asla yitirmemeleri dileklerimle…

    NOT,

    Serebral korteks: Beynimizde görevi düşünme, istemli hareket, dil,sonuç çıkarma ve algılama olan yapıdır. Beyin yarı kürelerinden her biri vücudun zıt tarafını kontrol eder. Beynin sol yarısı, sağ elin kontrolü, konuşma ve yazma dili, bilimsel ve sayısal yetenek, düşünme, mantık ve çözümleme gibi motor alanlara sahiptir.

    Sağ yarıda ise sol elin kontrolü, görme ve hayal, müzik ve sanat yeteneği, yüzlerin ve üç boyutlu şekillerin yansıması ve algının tamamlanması gibi özelliklere sahip motor alanlar bulunur.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Diastematomyeli, tethered cord ve gergin omurilik sendromu nedir, meningosel ne demektir?

    Bifid kord, ayrık omurilik sendromu da denen bu tablo, yani diastematomyeli yarık omurilik anlamına gelir. Genellikle omurga kemiğinin ortasındaki kanal içinde uzanan tek bir organ iken, bir kemik yapı veya sert bir zar tarafından omurilik ikiye bölünmüş durumdadır. Bu anomalinin üstü normal bir cilt ile örtülü olduğu için dışarıdan görülmez; ancak çok detaylı radyolojik incelemeler sonucunda ortaya çıkar. Bir çocuğun veya bebeğin sinir sistemi muayenesi sırasında ortaya çıkan bir takım bulgular böyle bir durumdan şüphelenilmesini sağlayabilmekte ise de, bu anomali genellikle daha ileri yaşlarda bir takım ağır egzersizler sırasında veya doğum sırasında ortaya çıkabilen ani felçlerle anlaşılır. Böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından bir an önce ameliyat edilmesi gerekir. Tabii ki günümüzde bu işlem omuriliğin işlevleri ameliyat sırasında izlenmekte iken, yani nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır.

    Gergin Omurilik Sendromu veya Kalın Filum Terminale adı verilen tablo ise, doğumsal omurga anomalilerinden bir diğeridir. Adı üstünde zaten, bacaklara giden sinirleri taşıyan omuriliğin gergin olması. Peki neden geriliyor bu omurilik, onu kim geriyor? Tabii ki bunun gerilimle veya stresle bir ilgisi yok. Normal bir omuriliğin sonradan gerilmesi de mümkün değil. Aslında bu doğumsal bir anomali. Yani bazı bebeklerin omurilikleri en alt ucunda çevreye yapışık oluyor. Bebeğin kemikleri, sinir sistemi dokusundan çok daha hızlı büyür ve sonuçta; çocuk büyüdüğünde sinir dokusundan oluşan omurilik, kemiklerden oluşan omurilik kanalından çok daha kısa kalır. İşte bazen bebeklik döneminde omuriliğin en alt kısmı o bölgedeki kemik yapılara yapışık, yani “tethered” olabilir; çoğu zaman da bu durumlarda omuriliğin en alt kısmı olan filum terminale, içinde yağ dokusu fazla olduğundan kalındır. Bu çocuklar büyüdükçe omurilik gergin hale gelir ve geceleri yatağa çiş kaçırmaktan tutun felce kadar ilerleyebilen pek çok bulgu ortaya çıkar. Kimi zaman çocukluk çağında konan bu teşhisin konması, bazen gözden kaçırıldığında yetişkin yaşları bulabiliyor. Bu hastalara tanı konulduğunda, bir an önce deneyimli çocuk beyin cerrahi uzmanlarınca bu yapışıklığın giderilmesi veya omuriliğin alt ucunu oluşturan filum terminale’nin kesilmesi gerekmektedir. Tabii ki günümüzde bu işlem de, nöromonitörizasyon altında yapılmaktadır. Böylece ameliyat sonrasında üzücü sonuçlarla karşılaşılmıyor.

    Meningosel ise omurgadaki kemiklerin arka kısmının açık olması yani doktorların deyimiyle spina bifida sonucu, omuriliği örten zarların içindeki beyin omurilik sıvısının yani BOS’un bir kese şeklinde ciltte yaptığı kabartıya verilen isimdir. Kimi zaman bu kabartının içinde sinirsel yapılar da olduğunda, doktorlar bu duruma memingomyelosel adını verirler. Bu tablo, doğumsal omurga anomalilerinden biridir ve anne karnında iken veya bebek doğar doğmaz tespit edilir. Genellikle kabartının üstü normal bir cilt ile örtülüdür, ancak böyle bir durum tespit edildiğinde hastanın deneyimli bir beyin cerrahı tarafından detaylı olarak incelenmesi gerekir. Çünkü bu duruma eşlik eden çok daha ciddi bir takım anomaliler olabilir. Eğer kabartının üstü normal bir cilt ile örtülü değil ise, yani kese patlamış ve beyin omurilik sıvısı-BOS dışarı akmakta ise veya patlamak üzere olan incecik bir kese söz konusu ise; bebeğin doğar doğmaz deneyimli bir çocuk beyin cerrahisi uzmanı tarafından acilen ameliyat edilmesi gerekir.

  • Beyin fıtığı, mega sisterna magna ve araknoid kist nedir?

    Beyin kapalı bir kutu içinde yerleşmiştir ve beynin bölümleri sağlam zar yapılar tarafından birbirinden ayrılmış durumdadır. Beyin ödemi olduğunda, yani beyin şiştiğinde beynin bazı kısımları fıtıklaşabilir. Beyin, bu kapalı kutunun en alt kısmındaki delikten çıkmaya kalkar, yani beyin sapı fıtığı olur. Ya da beynin bir bölümü şiştiği zaman bu bölümü sınırlayan kalın zarların altından çıkmaya, yani fıtıklaşmaya çalışır ve orta beyin fıtığı olur. Beyin fıtığının kendine özgü belirtileri ortaya çıktığı zaman, hastanın yaşamını kurtarmak için beyin cerrahları kimi zaman dekompresyon ameliyatı yaparlar; yani kafatasının bir bölümünü çıkarıp şişen beyine yer açmaya çalışırlar.

    Sisterna magna ise, hepimizin beyninde bulunan içi su dolu aralıklardan birinin adıdır. Bu aralıklarda beyin omurilik sıvısı yani BOS dolaşmaktadır. Mega sisterna magna tabiri, bu aralıklardan birinin normalden daha geniş olması haline verilen isimdir. Sonuçta bu bir hastalık veya risk oluşturan durum değildir. Sadece kişisel bir farklılıktır. Yani benim burnumun daha büyük, abimin çenesinin daha sivri olması gibi basit bir farklılık. Bu tip ifadelerin tetkik sonuçlarında yer alması ise bu raporları yazan uzmanların, gördükleri tüm farklılıkları bildirmek zorunda olmasından kaynaklanır.

    Araknoid kelimesi de beyni saran zarlardan birinin adıdır ve bu zarın lifleri arasında beyin omurilik sıvısı yani BOS dolanır. İşte bu sıvının dolanımı herhangi bir nedenle engellendiğinde o bölgede sıvıda bir göllenme, tıbbi adı ile bir kist oluşur. Nitekim beyin görüntüleme tetkiklerinde en sık rapor edilen durum, işte bu araknoid kistlerdir. Bu kistler bir tümör veya kötü huylu bir yapı değildir. Çoğu zaman bebeklikten beri orada duruyordur ve ileride de bir sorun çıkarmayacaktır. Ancak nadiren de olsa büyüdüklerinde ameliyat edilmeleri gerekebilir, bu yüzden de aralıklı yapılan tetkiklerle takip edilirler. Kimi zaman da, bir takım tümörlerden ayırt edilebilmeleri için daha detaylı tetkikler yapılması gerekebilir.

  • Ağrı kesici kullanmak ne kadar doğru?

    Ağrı bizi uyarmasa birçok hastalık çok daha kötü hale gelebilir. Ağrı genellikle hafif ve kısa tekrarlarla ilgimizi çekmeye çalışır ama biz idare ederiz, yani bu uyarıyı dikkate almayız. Vücudumuz tabii ki bu arada boş durmaz, alarmın sesini giderek yükseltir; yani ağrıyı artırır. Ağrı elbette herkes için dayanması zor bir durum. Modern tıbbın sağladığı en büyük yararlardan biri herhalde ağrıyı kesmek konusunda gösterdiği başarı…

    Ancak ağrı kesmenin, bir alarmı kapatmakla eşdeğer olduğunu hiç unutmamak gerekir. Ağrı kesiciler ağrınızı dindirdiğinde, ağrıya yol açan hastalığın da geçtiğini sanmayın. Yani alarmı susturmak tehlikeyi ortadan kaldırmaz.

    Ağrının nedenine yönelik tedavi yapılamıyorsa, tabii ki sadece ağrıyı dindirmeye yönelik olarak da tedavi yapılabilir. Kimi zaman başka hiç bir çaremiz kalmamışsa, ağrıyı beyinden kesebiliyoruz; yani ağrı devam ediyor ama tabiri caizse biz ağrıyı algılamıyoruz, yani bir bakıma aldırmıyoruz.

  • Beyin tümörü nedir, ameliyatı nasıl yapılır ?

    Beyinde yerleşen tümörlerin çoğu kanser değildir, yani vücudun başka bir yerine atlamazlar, yani tıbbi tabiri ile “beyin tümörü” metastaz yapmaz. Ancak ilginçtir, beyinde görülen tümörlerin çoğu aslında kanserdir, çünkü vücudun başka bir yerinden gelmişlerdir; yani metastazdırlar. Vücudun diğer bölgelerinden farklı olarak, beyin tümörlerinin ilk tedavisi daima cerrahidir. Çünkü beyin tümörü kapalı bir kemik kutu olan kafatasının içinde büyüdüğünden beyni ezmeye başlar. Yani tümör sadece saldığı kimyasal maddeler nedeni ile değil, sadece fiziksel itme etkisi ile de ölümcüldür. Tabii ki beyin cerrahı, yapılacak ameliyatın riskleri ile elde edilecek yararı tartarak bir karar verecektir; ancak nöroşirürji uzmanı ameliyat kararı verdikten sonra olacak zaman kayıpları, hastanın geri kalan kaliteli ömründen çalınacaktır. Üstelik beyin tümörlerinin huyu, yani ne denli tehlikeli oldukları sadece MR tetkikleri ile anlaşılamamaktadır; bu yüzden de tümörün detaylı olarak incelenebilmesi için ameliyatla çıkarılması zorunludur. Tüm beyin tümörleri kötüdür ama bunların kendi arasında, daha da kötü huylu olanları vardır. Şöyle ki, beyni oluşturan sinir dokusu hücrelerinin, doktorların “nörom” dediği tümörleri ile; sinir hücrelerini taşıyan-besleyen destek dokusu hücrelerinin, doktorların “gliom” dediği tümörlerinin daha kötü huylu olduklarını biliyoruz.

    Kötü huylu beyin tümörü derken, söz konusu tümörlerin ameliyatla çıkarılsalar bile asla tümünün çıkarılamadığını ve kalan hücrelerin yeniden tümör oluşturduğunu; yani hastanın tekrar tekrar beyin tümörü ameliyatı olmak zorunda kaldığını kastediyoruz. Peki o halde hastayı niye ameliyat ediyoruz? Birincisi, tümörün daha da büyüyerek hastayı öldürmesini engellemek, yani hastaya zaman kazandırmak için. İkincisi, tümörü çıkarıp daha ileri incelemelere tabi tutarak hastaya faydası olabilecek ilaç ve ışın tedavilerini belirlemek; yani hastanın tedavi şansını artırmak için. Kimi zaman ameliyattan önce kötü huylu olduğunu düşündüğümüz bir tümörün aslında iyi huylu olduğu ameliyattan sonraki incelemelerde ortaya çıktığında; hastanın hayatı kurtuldu diye çok seviniyoruz.

  • Yaşam kalitesi

    Ülkemizin de 1948’den beri üye olduğu Dünya Sağlık Örgütü’nün 1980’li yıllardaki temel prensibi “yaşama yıllar katın” iken, yani amaç insan yaşamını mümkün olduğunca uzatmak iken; 2000’li yıllardaki bu hedef “yıllara yaşam katın” olarak değiştirilmiş, yani uzayan insan yaşamının kaliteli olmasını sağlamak ve yaşam kalitesi artırmak hedeflenmiştir. Gerçekten de, günümüzde bir çok insanın hedefi aynıdır: Sağlıklı bir yaşlılık.

    Bizim de beyin cerrahları olarak, yaptığımız ameliyat planlarında hastanın tedavi edilmesi kadar; ameliyattan sonraki yaşamlarını insan onuruna uygun ve aktif bir şekilde geçirebilmeleri de göz önüne alınmaktadır. Kimi zaman bir beyin tümörünün hepsini çıkarmak gibi iddialardan bu yüzden kaçınıyoruz, yani gerekirse hastayı tekrar tekrar ameliyat ederiz ama yeter ki yaşam tarzına önemli bir kötü etkide bulunmayalım. Yani “kaş yaparken göz çıkarmamak” gerekiyor.

    Spor Yapmalı mıyım?

    Spor, sağlık için şart. Bunu biliyoruz. Peki ama hangi spor ve nasıl spor yapmalı? Bu çok önemli bir soru! Eğer uzun bir spor geçmişiniz yoksa, bir yakınızın tavsiyesi ile veya kafanıza göre spora başlarsanız; yarardan çok zarar göreceğinizi bilin. Futbol, basketbol, tenis, voleybol gibi ağır sporlar; zaten belli bir yaştan sonra ancak elit sporculara göre işler. Aman ha çivi çiviyi söker diye kendinizi zorlamayın. En yararlı spor olduğu söylenen yüzme bile, eğer düzgün bir stille yüzemiyorsanız; yani düzgün bir yüzme eğitimi almadıysanız en azından boynunuza zarar verecektir. Ya da herhangi bir spor salonundaki, eğitiminin ne olduğu belirsiz bir spor koçunun sizi zarar görünceye kadar zorlayabileceğini hiç unutmayın.

    Eğer doktorunuz size egzersiz önerdi ise, bu egzersizleri başlangıçta mutlaka fizyoterapist eşliğinde öğrenin ve onların tavsiyelerinin dışına asla çıkmayın. Zararın neresinden dönülse kardır…

    Ergonomi Nedir?

    Rahat olun! Ama her yerde, her zaman! Yani demek istediğim o ki, otururken-yatarken- çalışırken bile. Peki bu mümkün mü? Evet, çünkü unutmayın; hayatın merkezinde siz varsınız, her şey size göre düzenlenmiş olmalı. Masanızın amacı sizin üstünde rahat çalışmanız, yoksa göze hoş görünmesi değil. Sandalyenizin amacı ise sizin üstünde rahat oturmanız, başka bir amacı yok. Yatağınız da öyle, arabanızın koltuğu da. Hepsi ergonomik olmalı, yani size tam uygun olmalı.

    Günümüzün, odağına insanı almış uygar toplumlarında böyle en azından. En rahat şekilde çalışabileceğiniz, dinlenebileceğiniz bir ortamın nasıl olması gerektiği zaten ergonomi bilimi tarafından belirlenmiş durumda. Size düşen ise, işvereninizden bu özelliklere sahip büro mobilyası istemek ya da evinize eşya satın alırken üreticinizden bu standartlara uygun ürünler temin etmesini istemek. Tüm iş kazalarının dörtte birinin bir şey taşırken olduğu biliniyor. Ağırlık kaldırırken ve taşırken olan kaza riskini; yükün ağırlığı, yatay ve dikey uzaklıkları, asimetri açısı, kaldırma frekansı, kavrama klasifikasyonu ve çevresel değişkenler belirliyor. İşyeri hekiminizden sizi bu konularda eğitmesini isteyin. Mesela gün içinde 2 saatten fazla ayaklara destek vermeden oturmak, beli bükerek veya eğerek çalışmak, diz çökerek çalışmak; veya sürekli eller ve kollar baş hizasının üzerindeçalışmak belinize kalıcı zarar verir. Şunu da sakın unutmayın, bel fıtığı sorunlarının üçte biri ve boyun fıtıklarının da hatırı sayılır bir çoğunluğu; aslında meslek hastalığı grubuna giriyor ve pek çok uygar ülkede artık işçi-işveren arası tazminat davalarının konusu oluyor.

  • Ameliyat riski ve ameliyat komplikasyonu nedir?

    Bir ameliyatın riskli olmaması düşünülemez tabii ki. Ameliyat riski kaynaklarına teker teker bakacak olursak, ilk sırada mikrop kapma riski vardır, yani yaraya mikrop bulaşması; buna doktorlar enfeksiyon riski de diyorlar. Özellikle de “hastane mikrobu” denen çok tehlikeli mikroplar ne yazık ki artık ülkemiz için önemli bir sorun olmuştur. Modern ve depo hastane denemeyecek yani orta boyutlardaki yeni hastanelerdeki ameliyathane koşulları bu riski giderek çok düşük seviyelere indirmiştir. Hastane mikroplarının bulunmadığı butik hastanelerdeki; özel laminar hava akımı donanımı olan, yani havanın bile mikroptan arındırıldığı ameliyathanelerde ameliyat olmaya çalışın.

    İkinci sırada olan narkoz riski ise gelişmiş anestezi ilaçları sayesinde, tecrübeli anestezi hocası elinde ortadan kalkmaya başlamıştır. Pek çok ağır hastalığı olan hasta, artık bölgesel narkoz yani “lokal anestezi” ile uyutulmadan ameliyat edilebilmektedir.

    Üçüncü sıradaki risk olan cerrahinin kendisinden kaynaklanan riskler ise artık 21.yüzyılın sadece mikrop değil tüm virüsleri de yok eden temizleme yöntemleri, tek kullanımlık malzemeler, paslanmaz aletler, cerrahın görme gücünü defalarca yükselten mikroskoplar, köşenin arka tarafını gösteren endoskoplar gibi gelişmiş cerrahi teknolojisi ve tecrübeli cerrahlarımızın dünyaca kabul edilmiş yetenekleri sayesinde artık neredeyse sıfırlanmak üzeredir. Üçü bir arada: Sıfır risk, Yüzde yüz başarı, En kısa sürede işbaşı…

    Ameliyat Komplikasyonu Nedir?

    Komplikasyon basitçe terslik demektir. Yani işlerin ters gitmesi demektir. Aslında sadece bir şanssızlıktır. Yoksa beklenmeyen bir şey değildir. Hiçbir ameliyat komplikasyonsuz değildir. Bunların yıllar içinde hesaplanmış olan, ortaya çıkma ihtimalleri yüzde olarak bilinmektedir. Zaten cerrahınız sizi ameliyattan önce, sizden “bilgilendirilmiş onam” alırken, bu komplikasyonların tümünden bahsetmiştir.

    Komplikasyon cerrahın bir beceriksizliği demek değildir. Dünyanın en tecrübeli cerrahlarının elinde de olabilir. Önemli olan, yani cerrahın tecrübesini konuşturduğu yer; komplikasyon olduğunda ne gibi bir önlem alacağını veya ne gibi bir tedavi uygulayacağını bilmesidir. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi; cerrahide de tehlikeyi erkenden fark edenler, riski düşürecek önlemleri zamanında alabilirler. Hatta risk gerçekleştiğinde gerekecek olan kurtarma planları ve teçhizatları da hazırdır.