Etiket: Yani

  • Güneşten korunmanın önemi

    Güneşten korunmanın önemi

    Güneş ışığı aslında vücudumuz için faydalıdır. Cildimizin D vitamini üretmesini sağlar. D vitamini vücudumuz için ciddi önem taşır. D vitaminini yiyeceklerle almak zordur. En fazla yağlı balıklarda bulunur. Eğer yağlı balıkları çok fazla tüketmiyorsak, besinlerle az miktarda D vitamini alabiliriz. Bu nedenle cildimizin güneş ışınları ile temas etmesi gerekmektedir.

    Bu yararlarına rağmen güneş ışınları, güneş yanığı gibi cilde zararda verebilir Güneş yanığının, özellikle açık tenli ve benli kişilerde melanom riskini artırdı gösterir çalışmalar vardır. Bu olumsuz etkilerinden korunmak için hassas kişilerde güneşe maruziyeti ölçülü hale getirmek gerekir. Güneşten korunma, güneşten zarar görmeyecek ancak D vitamini eksikliği oluşmayacak düzeyde olmalıdır. Tavisiye edilen, serumdaki D vitamini değerinin 70nmol/L civarında olmasıdır fakat bu değer de tam anlamıyla kabul edilmiş değildir.

    Cildimizin yaşlanmasında, biyolojik yaşlanmanın yanı sıra, dış etkenler (güneş, soğuk, hava kirliliği, makyaj malzemeleri gibi) ve iç ektenler (beslenme bozukluğu, sigara, stres gibi) bir çok neden vardır.

    Cildin doğal yaşlanması güneş ile artmakta daha erken oluşmaktadır. Cildimizde, koyu lekeler, ince kırışıklıklar, elastikiyet kaybı, damarlanmada artış, kabalaşma gibi değişiklikler güneş etkisiyle artmaktadır. Bunun sonucunda uzun süreli, yoğun ve kronik biçimde UV ve güneş ışığına maruz kalma sonucu cildinmiz erken yaşlanır. Bunu kendi vücudunuzda rahatlıkla görebilirsiniz. Güneşe görmeyen kalça gibi bir bölgenize bakın cildiniz boyun, yüz gibi çok güneş gören bölgelerdeki cildinize göre daha genç olacaktır.. Güneşten korunma ile fotoyaşlanmayı yani güneş ışınlarına bağlı yaşlanma etkilerini azaltabiliriz.

    Çocukları güneşten korumak çok önemlidir.Derimizde oluşan güneş hasarının %50-80’lik kısmı çocukluk ve ergenlik döneminde meydana gelir.

    Güneş yanıklarına sebep olan güneş ışınlarına maruz kalma hayatın sonraki dönemlerinde deri kanseri riskini arttırdığı kanıtlanmıştır. Güneşe maruz kalmak, deri kanseri riskini en fazla artıran faktörlerden biridir.

    Geçirilen her güneş yanığı zararlı etkiyi artırır. Bu nedenle zararın neresinden dönülürse kardır mantığı ile güneşe karşı korunmayı önemsemek için hiçbir zaman geç değildir.

    Solaryum ile yapay bir bronz ten elde etmek çok zararlıdır. Deri kanseri riskini önemli miktarda arttırır. Solaryum UV ışınları ile derinin bronzluğunu arttırır fakat derinin güneş ışınlarından kendini korumasını artırmaz . Bu nedenle, solaryumla kazanılmış bir bronz deri kendini güneş altındayken güneş yanıklarından koruyamaz.

    Güneşten korunmada birinci kural güneş koruyucu krem kullanmaktır. Fakat güneş koruyucu krem sürmüş birisinin uzun süre güneş altında kalması yinede güvenli değildir. Güneşi kelimenin tam anlamıyla bloke etmek şu anda mümkün değildir. Hiç bir güneş koruyucu tam koruma sağlayamaz. İnsanlar güneş kremlerinin tüm zararlı ışınları bloke ettiği düşünüp güneşin altında çok uzun süre kalmamalıdırlar. Güneş ışınlarının en yoğun geldiği 11.00-15.00 saatleri arasında güneşlenmekten kaçınılmalıdır.

    Özellikle benleri olan kişilerin güneşten daha iyi korunmaları gerekmektedir. Benleri olan kişilerin hangi benler tehlikelidir olduğunu bilmesi önemlidir. Hangi benlerde doktora başvurmanız gerektiğini anlamak içi ABCD kuralını uygulamanız gerekmektedir.

    A: Asimetridir. Benin kendi içerisinde düzgün olmayan renk ve şekil değişiklikleri var ise yani asimetri varsa önemlidir.

    B: Border, sınır demektir. Benin sınırlarında girintilerin ve yamuklukların olması durumudur.

    C: Color rengidir. Benin renklerinin farklılıklar olması, tamamının tek renk olması yerine farklı (siyah, kahverengi, koyu kahverengi, kırmızı) renklerde olmasıdır.

    D: Diameter capıdır. Benin çapının 60 mm den büyük olması önelidir.

    ABCD kuralında yer alan 4 kriterden 2 veya daha fazlasını içeren benleriniz mevcut ise panik yapmadan en kısa zamanda bir dermatologa görünmeniz gerekmektedir.

  • Lazerle Yapılan Kalıcı Kızlık Zarı Fleep Yöntemi

    Lazerle Yapılan Kalıcı Kızlık Zarı Fleep Yöntemi

    Kızlık zarı onarımı yani kızlık zarı dikimi-hymenoplasty olarak tıpta bilinmektedir. Sosyal ve toplumsal sebeplerden dolayı çeşitli nedenlerden dolayı zarar görmüş veya bozulmuş olan kızlık zarı yani hymen tamiri, onarımı için kişisel veya aileler kızlarının bu özel sorunlarını gidermek için çare aramaktadırlar. Bekaret zarı olarak bilinen kızlık zarı yani hymen genital dudakların hemen iç kısmında bulunmaktadır. vajinanın hemen girişinde olduğu için cinsel yakınlaşma sırasında veya cinsel birleşme sırasında zarar görmüş hatta bozulmuş olabilir. Kızlık zarı, hymen bozulup bozulmadığını anlayabilmek için mutlaka muayane olunmalıdır. Bazen de kızlık zarı yani hymen geçirilen travma veya geçirilen kaza sonrası da bozulma olmuş olabilir. Kızlık zarı yani hymen, hayati bir organ veya yapı değildir. Kız çocuğu anne karnında embiriyonik vajina girişini kısmen kapatan mebransı mukozal doku katlantısı olup halk arasında kızlık zarı olarak bilinmekte, bekaret sembolü olarak görülmektedir. Kızlık zarı her bayanda aynı şekil veya görünüşte değildir. Yaklaşık 10’a yakın değişik kızlık zarı modeli vardır. Kızlık zarı ilk ilişkide kanamaya yol açan kızlık zarının ortasındaki genişlik durumudur. Bu vajina daralması ilk ilişki veya zorlanma sırasında kızlık zarı mukozasının doku bütünlüğü bozulmasıyla birlikte bir miktar kanama gelmektedir. Kanamanın miktarı bu yırtılan bölgedeki damarların yoğunluğuna bağlı olmaktadır.

    Kızlık zarı yani hemen ilişkiden sonra hemen kanama olmaktadır. En çok karşılaşılan soruların başında cinsel yakınlaşma veya birliktelikten 2 veya 3 saat sonra kanamam geldi veya eve gidince kanama oldu kızlık zarım bozulmuş mudur? sorusu olmaktadır. Kızlık zarı kanaması diğer organlarımızın kanaması gibidir yani parmağınız kesildiği zaman kanama hemen geldiği gibi bu bekaret işareti olarak bilinen kızlık zarı kanaması hemen o an olmaktadır. Kızlık zarı kanaması az veya çok olması tamamen kızlık zarı bölgesindeki damarların durumuna ve yırtılma sırasındaki kızlık zarı bozulmasının derecesine bağlı olabilmektedir.

    Kızlık zarı tamiri yani hymene yapılan cerrahi veya lazerle düzetme işlemine Hymenoplasty denilmektedir. Bu operasyon ilgili şiddet tehdidi altında genç kadın yardımcı olmak için yapılan tartışmalı bir konu olmaktadır. Önemli olan bu operasyonu yani hymenoplasty uygulanacak hastanın sosyal –psikolojik durumunun klinik durumuyla birlikte değerlendirilmesidir.. Resmi kurallar genellikle kızlık zarı rekonstrüksiyon şunan reddetmek. Öte yandan, bazı toplumsal nedenlerden dolayı genellikle bayanların bu operasyon için psikolog veya psikiyatr tavsiyesi ile de yapılması gerekliliğni ortaya koyan klinik durumlar da olabilmektedir.

    Sonuç olarak; Kızlık zarı yani hymen zarı, embiriyonik bir oluşum olup herhangi bir nedenle bozulmuş olabilir. Bozulma durumunda bu durumu karşısındaki insanlara anlatamayan veya anlatamayacağını düşünen ve bu durumdan dolayı sosyal ve psikolojik baskı veya şiddet göreceğini düşünen veya tedirgin olan kişiler, operasyonu yani kızlık zarı dikimi denilen hymenoplasty işlemini yaptırtabiliyorlar.

    Kızlık zarı dikimi yani hymenoplasty için genel olarak 3 çeşit yöntem vardır:

    1- Klasik kızlık zarı dikimi yani geçici yöntem( ilişkiden 3 veya 4 gün önce yapılan)
    2- Kalıcı Fleep Kızlık zarı Dikimi (ilişki den bağımsız tamamen kalıcı uzun süreli bir operasyondur)
    3- Lazerle yapılan Kalıcı Kızlık zarı Fleep Yöntemi: İlişkiden bağımsız kalıcı uzun süreli bir operasyondur.

  • Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Çarpıntı, kalbin hızlı atması atması,terleme, titreme ya da sarsılma, soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu, uyuşmalar(duyumsuzluk ya da karıncalanma duyumları), gerçek dışılık(derealizasyon: çevreyi olduğundan farklı algılama) ya da depersonalizasyon(kendini vücudunu olduğundan farklı algılama),denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu,ölüm korkusu panik atağın konularıdır.

    Panik atak nasıl başlar nasıl devam eder sorusunu cevaplamadan önce klasik koşullanma ve edimsel koşullanma nedir bunu anlatmam gerek çünkü panik atak klasik koşullanma ile başlıyor ve edimsel koşullanma ile devam ediyor.

    Klasik koşullanma Rus fizyolog Ivan Pavlov’un yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Pavlov’un ortaya attığı “bağ kurma” yöntemiyle olaylar ve nesneler arasında bağlar kurulur. Pavlov, köpekler üzerinde deneyler yapmıştır. Yaptığı deneyde, bir eliyle köpeğe et verirken öbür eliyle de bir zil çalar. Köpek başta bunu anlayamaz, çünkü eti yemekten dışında bir şeyle ilgilenmiyordur. Fakat birkaç denemeden sonra köpek, zil çaldığında peşinden et de geldiğinden artık yalnızca zil sesi duysa bile salyası salgılar. Çünkü zil sesi ile et arasında bağ kurmuştur atık. Başta köpek için bir anlam ifade etmeyen zil, daha sonra köpek için anlam ifade eden bir şeye dönüşmüş olur. Kedinize birkaç seferden fazla kedi maması verdiğinizde kediniz artık sizin gelişinizle mama arasında bağ kurar
    ve sizi görür görmez size doğru koşar. Farklı bir örnek vermek gerekirse çocuğunuz yoğurt yemek istemiyorsa sevdiği meyvelerle yaptığınız yoğurt salatası yoğurda karşı olumlu bir tutum geliştirmesini sağlayabilir. Ya da köpekten korkuyorsanız, ve bir arkadaşınızı her defasında köpeğiyle beraber görüyorsanız artık köpek ile arkadaşınız arasında bağ kurduğunuz için köpeğe verdiğiniz tepkiyi arkadaşınıza da verebilirsiniz. Arkadaşınızı gördüğünüzde normalde irkilip korkmazken artık köpekle bitirtirdiğiniz için arkadaşınızı gördüğünüzde sanki köpeğini görmüş gibi irkilirsiniz.Panik atak da klasik koşullanma ile başlar. Kalp atışlarınızın hızlanması normalde korkutucu bir uyaran değilken kalp atışlarınız hızlandığında (mesela koştunuz diyelim kalp atışlarınız hızlandı) bu durumda korkmazken, klasik koşullanmadan sonra korkmaya başlayabilirsiniz. Kalp atışlarının hızlanması ile kaygı zihnimizdebitişir. Bu durumda artık kalp atışlarımız arttığında kaygı duymaya başlayabiliriz. Panik atak klasik koşullanma ile başlar fakat edimsel koşullanma ile devam eder.

    Edimsel koşullanma ne demek? Bizim davranışlarımızı yöneten davranışlarımızın sonuçlardır. Eğer bir davranışımız bize ödül getiriyorsa o davranışı devam ettirme eğilimimiz artar ya da davranışımız sonucunda istemediğimiz bir şeyden kurtuluyorsak da o davranışımı devam ettirme isteği duyarız. Panik atak edimsel koşullanma ile nasıl devam ediyor peki? Kalp atışlarınız hızlandı ya da karıncalanma duyumsadınız ya da terlemeye başladınız ve aklınıza ölüyorum düşüncesi geldi ve doğal olarak paniklediniz yani kaygı duydunuz, kaygıyı azaltmak için kendinizi hastaneye attınız diyelim burada hastaneye gitmenizle kaygı azalıyor yani istemediğiniz bir şeyden kurtulmuş oluyorsunuz işte bu kısım edimsel koşullanma oluyor. Yani yaptığınız davranış(hastaneye gitme davranışı) kaygınızı azaltıyor, istemediğiniz sizi rahatsız eden duygudan kurtulmuş oluyorsunuz dolayısıyla artık her kaygı duyduğunuzda kaygı duymamak ve ölmek üzere olmadığınızdan emin olmak için hastaneye koşuyorsunuz. Her hastaneye gidişinizle kısa süreliğine rahatlıyor(kaygı azalıyor) fakat ertesi gün tekrar aynı kaygı geri dönüp ensenize yapışıyor. Bu kısıma edimsel koşullanma diyoruz.

    Panik bozukluk beden duyumlarının felaketleştirilmesi ile başlar. Felaketleştirme sonucu ortaya çıkan panik atakta kalp krizi, beyin kanaması, kontrolü kaybetme şeklinde düşünceler vardır. Ölüm düşünceleriyle alakalı sorun yaşayan bireylerle çalışırken bu bireylerin öncesinde doktor muayenesinden geçip geçmediklerini sorarız. Zaten danışanlar birçok kez doktora gittikten sonra psikoloğa gitmeye karar verirler. Danışanlar doktor doktor gezerler ve fiziksel, biyolojik herhangi bir sorun olmadığı şeklinde geribildirim aldıktan sonra bizlerle görüşmeye gelirler.

    Danışanların panik belirtilerini başlatan, sürdüren, alevlendiren davranışlarına ve düşüncelerine ve de felaketleştirici inançlarına odaklanılır. Bedensel duyumların tehlikeli olarak yorumlanması ile kişi kaygı duymaya başlar. Yani burada yorumlamada yapılan bir davranış kişinin duygularını etkilemektedir. Kişi panik atak sırasında hangi bedensel duyumları duyumsuyor, aklından hangi düşünceler geçiyor, hangi duyguları hissediyor ve hangi davranışları yapıyor yani panik atakla nasıl başa çıkmaya çalışıyor bunlar danışanla beraber tespit edilmeye çalışılır. Yani panik atak gelmesin diye aldığı önlemler neler, panik atak geldiğinde neler yapıyor? Panik atak gelmeden önce neler yapıyordu? Ve bunun yanında kişiler arası ilişkilerinin nasıl olduğu da öğrenilmelidir.

    Sorunun ne zaman ortaya çıktığına bakılmalıdır, nasıl bir seyir izlemiş bunlar öğrenilmelidir. Panik atağı tetikleyen bir yaşam olayı yaşamış olabiliriz. Bunu keşfetmek gerekir. Pabik atakların başladığı zamanda hayatımızda değişiklik olarak neler var bunlara bakmalıyız. Şehir değişikliği ya da bir ölüm ya da yeni bir işe başlama ya da okul mezuniyeti gibi yaşam olaylarının olup olmadığı kontrol edilmelidir, çoğu zaman yaşanılan bir hayat olayının üzerine panik ataklar görülmektedir.

    Panik atak kişinin hayatını ne yönde etkiledi nelerin önüne geçiyor görüşmelerde bunun üzerinde durulmalı çünkü danışanı görüşmeye getiren panik atak değil onun getirdiği kısıtlamalardır.

    Danışanın yaşadığı sorun hakkında ne düşündüğü çok önemlidir ona göre bu yaşadıkları neyden kaynaklanmakta ve çözümü nasıl olacak bunları öğrenmek gerekir.

    Görüşmelerin öncelikli hedefi: 1. Danışanın kendi düşüncelerini tanımlamayı başarması, 2. Danışanın kendi düşüncelerini alternatif düşüncelerle değiştirebilmesi. Danışan alternatif düşünce geliştirebilirse duygu ve davranışları da değişebilir. Düşünceler duyumların felaketi işaret ettiği yönündedir felaket dışında neleri işaret edebilir üzerinde çalışılmalıdır. Beden duyumu-düşünce-duygu-davranış arasındaki ilişkiye odaklanılmalıdır.

    Panik atak geçiren danışanlar bedenlerinde bir ağrı ya da kalp atışlarında bir hızlanma olup olmadığını kontrol ederler, kontrol ederler çünkü olabilecek kötü bir şeyin önüne geçme şansları olsun diye. Böyle davranınca daha da fazla bedenlerine odaklanıp ne duyumsadıklarına dair kontrollerini artırırlar. Danışanlar panik atak geldiğinde kaçınma davranışları yaparlar(hastaneye gitme, vb.) ve bu davranışlar kişilerin olumsuz düşünceleriyle yüz yüze gelmesinin önüne geçer, kişi hastaneye gittiği için hoş olmayan bir durum yaşamadığı düşüncesine inanmaya başlar hastaneye gitmediğinde ne olacağını görme fırsatını elinden kaçırır ve olumsuz düşüncesine inanmaya devam eder. Hatta olumsuz düşüncesi kendi kendini doğrulayan kehanet haline gelmiş olur.

    Danışandan geçirdiği panik atağı taklit etmesi ya da zihninde canlandırması istenebilir böylelikle duygu ve düşünceleri fark etmek kolay olabilir.

    Danışanın panik atak anında zihninden geçen düşünceler(örn. kalp krizi geçiriyor olabilirim, felç olacağım, kör olacağım, boğulacağım, nefes alamayacağım) danışanla beraber değerlendirilmeye alınır. Kanıt ve karşı kanıt yöntemiyle düşünceler incelenebilir. Yani düşünceler destekleyen ne gibi veriler var desteklemeyen ne gibi veriler şeklinde mercek altına alınır. Bu kısım bilişsel teknikler kısmında yapılan çalışmalardır.

    Davranışsal kısımda ise duyumları artırmayla oluşan belirtiler ile düşünceler arasındaki ilişki üzerinde çalışılır. Duyumları artırmayla oluşan belirtiler ne demek? Mesela kalp atışlarının artışını kalp krizi geçirmesiyle bağlantılandıran bir kişiyi düşünelim. Bu kişiden kalp atışlarını artırması istenir. Kalp atışları hızlanması ile istenen duyum artırılmış olur. Bu duyumu kişi ölebilirim şeklinde değerlendirebilir kalp krizi geçirebilirim şeklinde yorumlayabilir. Bu duyumu yaşadığında ölebilirim şeklinde yorumladıktan sonra kişi doğal olarak kendi yorumuna uygun olarak ölmemek için önlem alacak yani kaçma kaçınma davranışları sergileyecektir. Örneğin, hastaneye gidecek ya da içinden sessizce dua okuyacaktır. Özetle birey rahatlamaya çalışacaktır. Rahatlamak için yaptığı davranışlara kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışları deriz.

    Eğer kişi bu kaçma kaçınma davranışlarını yapmazsa mesela hastaneye gitmezse ne olur? Düşünün ki öleceğinizi düşünüyor olduğunuz halde hastaneye gitmiyorsunuz. Kulağa çok garip ve ürkütücü geliyor değil mi? Ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz ve hastaneye gitmeme davranışını tercih ediyorsunuz. Kaygınız daha da yükselecektir. Yani kaçınma davranışınızı gerçekleştirmeyince rahatlamayacaksınız ve kaygınız yükselecektir. Hastaneye gitmeyince ya da diğer kaçınma davranışlarınızı yapmayınca kaygınız yükselecektir fakat kaygı da diğer duygularda olduğu gibi sonsuza kadar sürmeyecektir bir süre yükselişe geçecek pik noktasına ulaşacak ve daha sonra yavaş yavaş düşüşe geçecektir. Yani kaygının bir ömrü vardır. Şiddeti hep aynı kalmaz. Kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışlarını yapmayınca birey kaygı ile yüz yüze geldikçe kaygıya karşı duyarsızlaşacak ve kaygısını yönetmeye başlayabilecektir. Danışanlara seansta bu deneyimletilmeye çalışılır. Yani kaygı ile yüz yüze gelme çalışmaları yapılır. Danışan izin verirse danışanla beraber yapay bir panik atak seans sırasında yaratılmaya çalışılabilir. Belirtileri artırma yöntemi kullanılabilir. Mesela hızlı hızlı nefes alması istenerek kalp atışlarını kendisi artırması sonra nefesini yavaşlatarak kalp atışlarını düşürmesi istenebilir. Ya da ellerinde karıncalanma duyumsadıktan sonra felç olacağı şeklinde bir düşüncesi beliren bir bireyi hayal edelim bireyden kendi kendine ellerini sıkarak ellerinde karıncalanma duyumunu kendi yaratması istenir. Danışanlara panik atağı yönetebilmesi için gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri öğretilir.

    Yapay panik atak yaratıldıktan sonra danışan bu panik atağı nasıl yönetebileceğine dair bir fırsat yakalamış olur. Danışandan panik atak yaratıldıktan sonra gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri kullanarak panik atağı bitirmesi istenir böylece danışan kaygıyı nasıl kontrol altına alacağını kavrar. Bu durumda danışan panik atağı başlatıp bitirebileceğini görmüş olur. Yani kalp atışlarını danışan kendi artırabildiğini ve sonra yine kendi azaltabildiğini deneyimlemiş olur. Yapay panik atakla gerçek panik atak arasındaki farklar sorulabilir danışana.

    Bu uygulamalar sırasında ölebilirim, bayılabilirim, felç olabilirim şeklindeki düşünceler ortaya çıkar ve uygulama sonrasında bu düşüncelere ne olduğu ile ilgili de çalışma yapılır yani danışan tarafından vücudunda duyumsadıkları yeniden yorumlanır. Böylece panik atak kısır döngüsü kırılmaya başlayacaktır.

    Tersine niyetlendirme yöntemi kullanılabilir. Bu yaklaşımda kişinin korktuğu kaçındığı terleme, titreme, çarpıntı, uyuşma, ağrı kendi iradesiyle oluşturması istenir. Burada kişinin korktuğu sonuçları abartması istenir. Danışana şu denilebilir: ‘ Seni korkutan ne ise onun gerçekleşmesini kendine söyle.’ Ölmekten korkan bir danışana şöyle denilebilir: ‘Ölmene izin vermeye çalış.’ Bu teknik duyumsama azalana kadar sürdürülmelidir,yani terleme azalana kadar, titreme çarpıntı azalana kadar ya da uyuşma azalana kadar devam edilmesi gerekir.

    Görüşmelerin gündemi danışanla birlikte belirlenen hedef listesinden seçilmelidir. Ya da yakın bir vakitte yaşanan bir yaşam deneyimi de görüşmenin gündemi olarak seçilebilir. Görüşmeye bir önceki görüşmede verilen ev çalışması ile başlanır.

    Danışana görüşmelerde nasıl bir yol izleneceği açıklanmalıdır yani danışan panik atakla alakalı nasıl bir yöntem kullanılacağını özetle panik atağı yönetme rasyonelini, matematiğini anlamalıdır. Danışana anksiyete ile ilgili bilgi verilmelidir. Danışandan etkinlik çizelgesi doldurması istenebilir böylelikle danışan saat saat ne yaptığını yazar bedensel duyumları denetleyebilme, çevreyi denetleyebilme becerisi kazanma şansı olur. Sonrasında danışanlarla düşüncelerle çalışmak gerekir. Düşüncelerle çalıştıktan sonra davranışsal deneyler yapılabilir. Kaçınma davranışlarını azaltılması yönünde çalışılmalıdır. Daha sonrasında düşünceler üzerine çalışmak gerekir. Bir düşünce seçilip böyle düşünmenin artı ve eksisi ne olabilir şeklinde bir çalışma yapılabilir.

    Panik atak kendiliğinden geri gelir mi?

    Evet, gelebilir eğer danışan seanslarda öğrendiği becerileri tekrar etmezse panik atak geri gelebilir. Hafif bir iyiye gitmeyle seanslarda verilen ev çalışmalarının yapılmaması panik atağı tekrar çağırabilir.

    Panik ataklar bittikten, panik atağın tekrar gelmemesi önlem alınmalıdır. Panik atak stresli bir dönemde ortaya çıkar, dolayısıyla olası bir stres kaynağı ne olabilir bunları keşfetmek gerekir. Stresli bir olay yaşadığında stresle nasıl başa çıkabileceği konusunda danışana beceri kazandırmak gerekir. Böylelikle stresli bir yaşam olayı karşısında kişi yaşadığı stresi yönetebilecek ve panik atak geçirme ihtimali düşecektir. Panik atak tekrar gelse dahi kişi artık onunla nasıl başa çıkacağı konusunda birçok yöntem öğrenmiş bir şekilde seanslardan ayrılır.

    Panik atak ve panik bozukluk farklı şeylerdir panik bozuklukta sadece panik ataklar görülürken, sosyal fobi yaşayan birey sosyal ortamda panik atak geçirebilir ya da depresyondaki bir birey depresyona ek olarak panik atak geçirebilir ya da yaygın kaygı yaşayan bir birey kaygılandığı durumlara ek olarak panik atak geçirebilir.

    Kaygılarınızı yönetebilmeniz dileğiyle.

  • Emdr Nedir?

    Emdr Nedir?

    İlkokulda sınıf öğretmeninin “4×5 kaç” diyerek sınıfa bir matematik sorusu sorduğunda, hevesle parmak kaldıran bir öğrencinin “22” cevabını verdiğinde, öğretmenin “gerizekalı ne 22’ si tabi ki 20” dediğini düşünelim. “Üstelik 22, 5’in katlarından mı? Aptal” dediğinde öğrencinin ne düşündüğüne ve bunun hayatının geri kalanına nasıl bir etkisi olduğuna bakalım;

    *Öncelikle bilsem de bilmesem de parmak kaldırmamalıyım.

    *Arkadaşlarımın hepsi güldü ve öğretmen bana gerizekalı dedi o zaman ben aptal ve gerizekalıyım.

    *Bir daha hiçbir yerde fikrimi söylememem gerekiyor yoksa dalga geçerler.

    Şimdi bu öğrencinin ilk anısı olsun; ayrıca bundan sonraki yaşantısında ‘‘ben başarılı olamam, sınavı kazanamam, yeni bir ortama giremem, benimle dalga geçerler, hareketlerim, duruşum, konuşmam tuhaf ya da saçma olabilir, yeni bir ilişki başlatamam’’ diye düşündüğünü ve bunu yaşadığı diğer benzer anıları olsun.

    Ve diyelim ki öğretmen oldu. Son anı olarak Müdür Bey kendisinden 24 Kasım öğretmenler gününde konuşma yapmasını istedi. O güne kadar “eğer sesim titrerse, elim ayağım boşalırsa, çocuklara rezil olursam, müdürüm ve öğretmen arkadaşlarım benim halime acır ve küçümserlerse’” diye aylar öncesinden kasılmaya başlar. Bu durum uykusuz kalmasına, iştahının azalmasına ve o gün geldiğinde ya hastalık raporu ile geçiştirip ya da müdürden başka birisinin konuşma yapmasını istemesiyle özgüveninin daha da düşmesine dolayısı ile yeni bir travmatik anıya daha dönüşmesine sebep olur. Yani performans kaygısı olan sosyal fobik bir hastaya dönüşür. Tabi bir de olayın kelebek etkisi var. Bu duruma şahit olan öğrenciler aynı duruma düşebilirim kaygısıyla kendilerini ifade edecekleri platformlardan kaçınmaya başlayabilirler.

    Peki tekrar başa dönersek bu travmanın sebebi olan, iyi bir formasyon almamış bir öğretmenin öğrencisi olmak haksızlık değil midir? Evet bu öğretmen iyi bir formasyon almış ve empati kurmasını bilen biri olarak öğrenci psikolojisini düşünüp şöyle deseydi; “Çocuklar doğru cevap 20 ama arkadaşınızın yaptığı gibi parmak kaldırıp söz almanızı hepinizden bekliyorum. Önemli olan cesurca fikrinizi paylaşmaktır. Doğru ya da yanlış çok önemli değil. Hatta doğru bildiğiniz yanlışı fark ettiğinizde akılda daha kalıcı bile olabilir”. Peki bu durumda bu öğrenci ne düşünebilir; “Öğretmenim beni takdir etti. Bundan sonra da hep parmak kaldıracağım ama daha dikkatli olabilirim”. Ve sonuç, özgüveni yüksek bir kişi olarak başarılı bir gelecek onu bekliyor olacaktı. Kısaca, bir olay bile bizi bambaşka kişi yapabilir. Tabi ki her öğrenci bu kadar etkilenmeyebilir ama mutlaka kötü hissettirir. İşte o yaşlarda bu olaya olgunlukla bakamayabiliriz. Bundan sonraki ilişkiler de bu olumsuz düşüncenin üzerine inşa edildiğinde tepkimiz çığ artı kar tanesi gibi bize geri dönebilir. Yani travmatik anılarımız bize 1+1 = 3 mantığıyla daha kalıcı ve kaçıngan bir yaşam sunar. Ve niçin bu kadar kaçınma davranışında ve kaygıda olduğumuzu anlayamayabiliriz. İşte EMDR bu sıkıntıların düşünce, duygu ve bedensel boyutunu bir film senaryosu gibi izletip duyarsızlaştırarak vedalaşmamızı sağlayabilir.

    EMDR; Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma, yeniden işleme tekniği olarak psikoterapinin bir parçasıdır. Emdr ile olumsuz yaşantıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Kısaca olumsuz yaşantılarımızın duygu, düşünce, bedensel duyum ve davranışlarımızda düzelmesidir.

    Öncelikle EMDR ile hipnoz karıştırılmamalıdır. Hipnoz ayrı bir tedavi yöntemi olup, trans (uyku-uyanıklık) halinde olumlu telkin almayı kolaylaştırmaktır, EMDR ise beynin bilgiyi işlemesini sağlamaktır. Yani EMDR telkin yöntemi ile değil odaklanan anıdan yola çıkıp serbest çağrışımla diğer anılarla bağlantısını kurup bazı şeylerin fark edilerek yeniden işlenip duyarsızlaştıma sürecini başlatmış olur. Böylece tetikleyiciler etkisini yitirmiş olur.

    Beynimizin işleyişi adaptif bilgi işleme şeklindedir. Yani tüm yaşantımızın beynin belli merkezlerinde uyarlama ile dış dünyayı iç dünyamızda tanımlamasıdır. Bu durum her şeyin kodlandığı ve işe yararlılığına göre geri çağrıldığı öğrenme şeklidir.

    Bazı kötü anlarımızın işlenmesinde bozulmalar olabilir. Olumsuz anıların tümü parçalar halinde kilitli kaldığından, daha sonra benzer olaylar ya da hatırlatıcılarla tekrar (belki de daha şiddetli bir şekilde) bizi kötü etkiler. Bunun mekanizması beynin norokimyasal akışının bozulması ile olur. Yani travmatik anının işlenmesi sırasında beyindeki bazı taşıyıcı maddelerinin (serotonin, dopamin, noradrenalin, oksitosin vs.) belli merkezlerde azalıp artması gibi dengenin bozulduğu durumlardır. Birinin azalması ile anının hatırlanmasının zorlaşması diğerinin artması ile bugünkü tetikleyicilere aşırı tepki vermemize ya da flashback’lere sebep olur. Emdr ile bu çarkın tekrar işlenmesi sağlanabilir.

    Beynimiz oluşmaya başladığı andan itibaren aynı zamanda da bir budanma yaşar. Yani ana rahmindeki yaşadığımız bir olayın bile beynin budanma sürecinde, işlenmeden bir yerlerinde kilitli ve olgunlaşmamış haliyle kaldığı düşünülebilir. Fiziksel bir sorun olan kordon dolanması gibi oksijen azalmasına bağlı travma ya da annenin aracılığı ile temas kurduğu dış dünyadaki olumsuz her şey bebeğin nöronal gelişimini etkiler. Yani budanmadığında ileriki yıllarda yaşadığımız hatırlatıcı olumsuz anılar olabilir. Nasıl ki çocukluk çağı anılarımız geleceğimizi etkiliyorsa bunun miladına ana rahmindeki süreci de eklemek gerekir.

    Çocukluk çağı anılarımıza okul çağı anılarımızı da eklediğimizde kişiliğimizi etkileyen birçok etmen (kişi, yer, olay vb.) vardır. Bunlardan olumsuz olanlarını travmatik yaşadığımızda beynin işleyişinde bazı aksaklıklar olur. İşte bu durum bir korku, aksiyon filminin fragmanı gibi ürküten, kötü hissettiren ve hatta bastırılmaya çalışılan ses, görüntü efektleri gibi tetikleyici flashback’lerle doludur. Bazen olayı ve kişileri çok iyi hatırlayamayabiliriz ama o andaki kokuyu, sesi, bedensel duyumu (uyuşma, yanma, titreme, boğulma hissi, ürperti, ağrı, göğüse bir şey oturuyor hissi vb.) hatırlayabiliriz. Tıpkı olumlu anılarımızdan kokulu silginin okul sıralarını hatırlatması gibi, benzin kokusunun da trafik kazasında arabada sıkışmışken sızan yakıt kokusunu hatırlatması o anıyı canlı tutabilir.

    Emdr için psikoterapinin bir parçası ya da psikoterapi sırasında kullanılan bir teknik diyebiliriz.

    Emdr sırasında duygu yükünün ne kadar olduğu kestirilemediği için önce çift yönlü uyaranla güvenli alan çalışması yapılması önemlidir. Bundan kasıt kişinin mutlu, huzurlu, güvende hissettiği bir olay ya da hayal olabilir. Daha sonra rahatsız olduğumuz her neyse onunla ilgili ilk anı, en kötü anı ve en son anı ile bunlara karşılık gelen hisler, duygular, bedensel duyumlar belirlenir. Bu anıların rahatsızlık hissi ile olması istenen düşünce ve duygunun gerçekleşme durumu puanlanıp hedef anı ile başlanır. Tabi emdr protokolü içerisinde kaynak yerleştirme ve gelecek şablonu gibi aşmalar da var. Amaç önce kötü anıları duyarsızlaştırma sonra bunun yerine olumlularını koyup güçlendirmedir. Terapistin bilişsel müdahalesi ile terapi şekillenir.

    Emdr ilk başta terapistin parmaklarını sağdan sola ve soldan sağa hareket ettirirken bu sırada danışan gözleriyle bu hareketleri belli sayıda takip etmesi ve o sırada hedef anıya odaklanması ile başlamıştı. Daha sonra bu hareketin dokunsal olarak danışanın dizine dokunarak ya da kulaklıkla belli bir senkronda bir sağ bir sol kulağına ses vererek ya da titreşimle yine ritmik olarak sağ ve sol eline uyaran verilerek de yapılmaya başlanmış. Amaç beynin her iki küresi ve belli merkezler arasında bağlantı kurdurmaktır. Bu merkezlerin hareketlenmesini sağlayarak belirlenen anıdan yola çıkıp serbest çağrışım ne ise (o anıya ait ayrıntılar, hislerin sebepleri olan başka anılar, daha önce yaşadıklarına bağlı atıflar ya da alakasız görünen başka görsel, işitsel, bedensel duyumlar vs..) bunun değerlendirilmesi şeklinde olur.

    Danışanın iç dünyasındaki hareketlenmenin yönetilebilmesi için Emdr eğitimi almış emin ellerde yani ya psikiyatrist terapist ya da klinik uzman psikolog tarafından yapılması gerekir. Eğer yeterli eğitim almamış (psikoterapi) iki günlük sertifika programları ile terapi yapmaya kalkan kişilerin elinde uygulanmaya çalışılırsa danışan ikincil bir travmaya maruz kalabilir.

    Emdr ile çalışılacak konular çocukluk çağı travmaları, depresyon, uzamış yas, sosyal fobi, yaygın anksiyete (evham kuruntu hastalığı), panik atak, sınav performans kaygısı, yeme(anorexia nevroza, bulumia nevroza) bozuklukları, takıntı hastalığı, migren, böcek, yılan, kan, asansör, yükseklik fobisi ve diğer fobiler, madde ve alkol bağımlılığı, internet bağımlılığı, trafik kazası, deprem,diğer doğal afetler terör ve savaş mağduru, cinsel taciz, tecavüz mağduru, konversiyon bozukluğu, kişilik bozuklukları vs..

  • İyi Hissetmek Bir Seçimdir

    İyi Hissetmek Bir Seçimdir

    Kariyer, başarılı evlilik, eğitim, bir şeyler satın almak, tatile çıkmak ve daha bir çok şey kendimizi “iyi hissetmek” için hayalini kurduğumuz şeyler. İyi bir kariyere sahip olursanız, kendi standartlarınıza göre dört dörtlük bir eş bulur ve yine ondan dört dörtlük çocuklara sahip olursanız, o harika arabayı satın alırsanız ve üstüne bir de işyerinde düzenli terfi aldığınızda…. HAYIR! Maalesef ne yapılan araştırmalar, ne de yaşamsal deneyimler bunu doğruluyor! Satın aldıklarınızla ya da mükemmele ulaşma hayallerinizin gerçekleşmesi ile iyi hissedebileceğinizi düşünüyorsanız; mutsuzluğunuzun sebebi sizin yarattığınız bu illüzyon.

    <

    Yapılan araştırmalar insana iyi hissettiren yani insanı mutlu eden şeylerin başında “seks” i sıralıyor. Tabi ki doğanın devamı için gerekli olan üreme davranışı tam ve gerçek anlamda ve insana uyarlanmış hali ile yaşanırsa, yani içerisinde romantizm, fantezi, samimiyet, kendi bedenini olduğu gibi kabullenme ve partnerinle uyumlu olma gibi gereklilikleri yerine getirirse kişiyi gerçekten mutlu edebilir. Bunları yerine getirmeyen seks ise insanı mutsuz edebilir ki iyi haber bu noktadaki çiftlerin sahip olduğu cinsel fonksiyon bozukluklarını cinsel terapiyle tedavi edebiliyoruz.

    İnsanları iyi hissettiren davranışlarda kinci sırada ise; insanlarla sohbet etmek geliyor, yani iletişim kurmak. Anlatmak, dinlenmek, dinlemek, fikir almak ve en önemlisi onay almak. Doğduğumuz andan itibaren “onaylanmak” psikolojimiz ve nasıl hissettiğimiz üzerinde önemli bir söz sahibi. Çocukken etrafımızda olan ve bizi onaylaması gereken kişiler yakın çevremizdedir ; yani kontrolümüz ve seçimimiz dışındaki ailemiz, öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımızdır. Bu çevrede sürekli eleştiren ve onaylamakla ilgili meselesi olan insanlara sahipsek o çocukluktan epey yaralı çıkabiliyoruz. Ama her çocukluğun bir çıkışı var neyse ki. Yetişkin olmaya başladığınız noktada sizi çocukken eleştiren ve bizi beğenmeyen insanlardan dolayı hissettiğiniz değersizlik duygularına tekrar bir göz atıp kendinizle barışırken, çevrenizdeki yetişkinlerin onay vermeme halinin onların kendileriyle ilgili bir mesele olduğunu fark ederek hafiflemeyi seçmeliyiz.

    İYİ HİSSETTİREN İNSANLAR BİRİKTİRİN!

    Herkesin çevresinde olumlu ve olumsuz insanlar vardır. Yani her duruma karşı olumsuz yaklaşan insanlar olduğu gibi olaylara pozitif bakarak insana kendini iyi hissettiren, felaketleştirme yerine çözüm odaklı yorumlar yapan kişiler de vardır. Kendinizi kötü hissettiğiniz anlarda size iyi gelen bir kişiyle konuşun. Tercihen yüz yüze gerçekleşecek bu konuşmada kontrolünüz dışında gelişen olumsuz bir gidişat olursa ise konuşmayı kısa kesip bitirin ve şansınızı başka biriyle deneyin.

    ESNEME HAREKETLERİ İLE HAYATINIZI ESNETİN.

    İnsanın zihinsel süreçlerine bedeni, bedensel süreçlerine zihni eşlik eder. Yani zihin olarak gergin ve stresliyken bedenimizde gergin ve streslidir. Bu yüzden bu döngüyü bedenle kırmak yine iyi hissetme önerilerim arasında.

    Uzun süre masa başı bir işte çalışmak, ya da sınıfta hareketsiz ders dinlemek uykunuzun gelmesi, kendinizi mutsuz hissetmeniz gibi zihinsel semptomlara sebep olabilir. Böyle durumlarda ellerinizi havaya kaldırıp avuçlarınızı açıp kapattığınızda bile serotonin yani mutluluk hormonu salgılama oranınız epey artar. Mümkünse yerinizde ayağa kalkıp esnerseniz sonuç daha iyi olacaktır.

    MEDİTASYON EN GÜZEL TERAPİ

    Meditasyon bilinenin aksine hiçbir şey düşünmemeye çalışmak değil, zihni izlemeye, kendini gözlemlemeye çalışmaktır. Özel ritüelleri hiç önemli değildir. Oturarak, yatarak, öğlen arasında kısacası her zaman yapabileceğiniz kendinizi gözlemlemek adına bir moladır. Birkaç dakikalığına zihninizi yönlendirmeden akışına bırakmak ve bu durumda neye ne tepki verdiğini izlemektir. Böylece kendinizi, duyularınızı, tolerans geliştirdiğiniz ve geliştiremediğiniz şeyleri tanırsınız. 

    Ve güzel haber bunu 5 yaşında da 85 yaşında da yapabilirsiniz. Yapılan araştırmalarla, düzenli meditasyon yapan kişilerin zihinlerinin daha iyi çalıştığı, zorluklarla daha iyi mücadele ettiği, daha sağlıklı olduğu gibi bir çok sonuca ulaşılmıştır.

    Meditasyon+Esneme=Yoga

    Meditasyonla zihninizi izlerken bir yandan belli esneme hareketleri yapmanız durumunda yaptığınız şeye “yoga” deniyor. Bedeninizin kapasitesine uygun esneme adımlarıyla bir süre zihninizi akışına bırakmak hem bedeniniz hem de zihniniz tarafından şükranla karşılanacaktır.

    HEDİYE VERİN, SÜRPRİZ YAPIN…

    İnsan diğer canlılarla birlikte anlamlı ve tamdır. İnsanı mutlu eden şeylerin başında ise yine diğerleriyle sağlıklı sosyalleşme hali gelmektedir. Bir insanın elindeki parayla kendine bir şey alması ile bir başkasına bir şey alması arasındaki mutluluk düellosunda ise başkasına bir şey vermealma davranışının açık ara önde olduğu görülmüştür. Yani insanlar birine yardım ettiğinde, ya da sevdiği birine hediye aldığında daha çok mutlu olmaktadır. Bu sebeple küçük büyük farketmez, hediyeleşmek mutlu eder diyebiliriz.

    SAĞLIKLI BİR EVLİLİK MUTLULUK SEBEBİ

    Onay almanın insan hayatındaki öneminde uzun uzun bahsettik. Evlendiğimizde en azından bir kişi bizi onaylamış oluyor. Bu onayın her gün düzenli gelmesi de insanın stabil mutluluğuna katkıda bulunuyor. Ancak burada altını çizmek gerekir ki mutlu bir evlilik insan hayatını ne kadar olumlu etkiliyorsa mutsuz bir evlilik de o kadar olumsuz etkileme gücüne sahip. Bu yüzden evli çiftlerin evlilik problemlerini önemsemeleri, gerekirse destek almaktan çekinmemeleri çok önemlidir.

    Hepinize mutlu olmak için bahaneler yarattığınız güzel günler diliyorum.

  • Ankilozan spondilit (as) hastaları için yaşam ipuçları

    Ankilozan spondilit (as) hastaları için yaşam ipuçları

    Uzun süreden beri devam eden bel ağrıları, sabahları yataktan sanki donmuşçasına kalkma, zaman zaman kalçalarına giren şiddetli ağrılar ve onlarca tetkik tahlil derken bir gün bu teşhis konulmuştu sonunda…. Namı değer AS, yani kamburluk hastalığı. İşte o andan itibaren eşe, dosta, internete ve dahi kimi görse hastalığını bir şekilde anlatarak kamburluktan kurtulmanın yolunu aramaya başladı…

    İşte bu arayıştır bizim hastalarımızı sıklıkla umutsuzluğa ve depresyona iten. İlk zamanlarda yaşanan o araştırma telaşı zamanla insanın en önemli özelliklerinden olan alışma duygusuna bırakır yerini ve zamanla hastalarımıza bir boş vermişlik duygusu çöker. Biz doktorların da bu noktada suçu var, kabul etmeliyiz. Hastalarımıza sorunları hakkında doğru bilgi almalarını sağlamalı ve onları adeta okula başlayan bir çocuk gibi ellerinden tutarak doğru eğitimi vermeliyiz. Peki bu namı değer AS için temel hastalık prensipleri ve ilaçlardan başka ne önermeliyiz, hep birlikte okuyalım isterseniz.

    AS aslında standart bir hastalık değildir. Yani her teşhis koyduğumuz kişi kendisini hemen rahmetli Suna Pekuysal ve Ahmet Mete Işıkara ile özdeşleştiriverir. Ancak bu davranış aslında kocaman bir yanlıştır. Her hastamızın ayrı bir seyri vardır ve hastalık kişiye göre ciddi farklılıklar gösterir. Kimin kötü gideceğini Romatoloji uzmanı bilir aslında ve tedaviyi de buna göre ayarlar. Bu yazının konusu da, hastalarımızın nasıl yaşamaları gerektiğidir. Biz bu önerileri verirken, tıbbi referanslara dayalı bir liste hazırladık sizlere.

    1. Hayatımızın her anında; yani işte, dinlenirken veya uyurken uygun bir postürümüz yani duruş biçimimiz olmalıdır. Hastalık vücudumuzu öne doğru eğmeye çalışmaktadır. Otururken dik oturmak, çalışma masamızda boynumuzu fazlaca eğerek çalışmaktan kaçınmak, ne yumuşak ne sert bir sandalye seçmek ve belimizi destekleyerek oturmak önemlidir.

    Düzenli ve disiplinli bir hayata geçilmelidir. Aşırı yorgunluktan kaçınılmalı ve vücudumuzun dinlenmesi için hayat tarzımız düzenlenmelidir. Sigara mutlaka bırakılmalıdır, bunu tartışmak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Burada en önemli tavsiye iyimser ve güzel gören bir bakış açısını yakalamak olacaktır. Aksi halde en iyi tedavi bile etkisini kaybedebilir.

    2. Sandalyemiz düz ve olmalı ve içine gömülen ve geriye eğimi fazla sandalye ve koltuklar kullanılmamalıdır. Uzun süre oturmaktan kaçınmak gerekir. Okurken kitap yukarı doğru bir eğimle desteklenerek boyun rahatlatılabilir.

    3. Adımlarımız yeterince büyük olursa kalça hareketlerimiz rahatlayacaktır. Elastik topuklu ayakkabılar sert zeminde yürürken bizleri rahatlatacaktır.

    4. Yatağımız aşırı sert veya yumuşak olmamalıdır. Yumuşak yaylı yataklar ve kanepeler uygun değildir. Uyku öncesinde ve sabah kalkarken en az 20-40 dakika yüzüstü yatmak, yan yatmaktan kaçınmak, kalın yastıkları terk ederek neredeyse incecik yastıkları tercih etmek doğru bir davranışlardır. İmkan varsa yastıksız yatılabilir ve uykuda sırt üstü yatmaya çalışılmalı, yan yatmaktan kaçınılmalıdır.

    5. Kuru ve cereyan olarak bildiğimiz hava akımının olmadığı çalışma ortamları uygundur. Eğilerek uzun süre çalışmaktan kaçınılmalıdır. İş ortamında oturma-ayakta kalma ve yürüme zamanları dönüşümlü olarak ayarlanabilir. Öğle arasında kısa süreli sırt üstü ve yüzü koyun uzanarak dinlenebilmek çok rahatlatıcı olur.

    6. Fiziksel aktivite çok önemlidir. Gövde hareketlerimizi arttıran, bizleri dik hale getiren yani geren sporlar tercih edilmelidir. Tabi ki hastalığımızın evresine yani erken veya geç hasta olmamıza bağlı olarak yapacağımız spor çeşitleri değişir. Uzun süreli bisiklet kullanımı, boks, futbol, kayak gibi öne eğilmelere ve darbelere açık sporlar tercih edilmemelidir. Boyun, hele de ileri dönem bir hasta için zorlanmaması gereken bir bölgedir. Eğer birlikte eklem şişliğimiz varsa, spor yapacağım diye eklemi zorlamamak gerekir. Bedeni geren sporlar ve özellikle yüzme başta olmak üzere, jimnastik tarzı sporlar önemli fayda sağlar. Sizlere önerdiğimiz egzersizlere sabah-akşam 5’er dakika bile ayırmak hayat kalitemizi arttıracaktır.

    Arada derin nefesler alınarak akciğer kapasitemizi arttırmak ve doğru nefes egzersizleri öğrenmek uzun vadede çok fayda sağlayacaktır.

    7. Haftalık kırmızı et tüketimi 2 öğün ve balık tüketimi 2 öğün olarak tavsiye edilmekte, aşırı et tüketimi önerilmemektedir. Boyumuza göre kilomuzu korumak önemli olup, tedavilerimizin özellikle kortizon ve anti-TNF olarak adlandırılan ilaçlarımızın iştahımızı açabileceği ve kilo aldırabileceği bilinmelidir. Kalsiyum ve D vitamini alımımız yeteri kadar olmalıdır. Az kalsiyum ve D vitamini aldığımız takdirde, kemik kalitemiz daha hızlı bir şekilde bozulacaktır. Vejetaryen bir diyetin inflamasyonu yani hastalık şiddetini azalttığına inanılır.

    8. Gebelik ve doğum konusunda rahat davranılabilir. Sezeryan ile doğum zorunluluğunuz yoktur, normal doğum yapabilirsiniz. Tabi ki ilaç tedavilerinizi bu sırada bizlerin ayarlaması gerekir, ancak artık gebelikte ve süt verme döneminde, sizlere verdiğimiz ilaçların çoğunun güvenli olduklarının kanıtlandığını da bilmeli ve Romatoloji doktorunuzla bu konuda yakın diyalog içinde olmalısınız. Bu noktada doğal olana yaklaşmak, en az ilaç ve en çok egzersizle bu dönemi geçirmek ise en doğru hedeftir. Ancak bazen ağır bir hastamızın ilaç ihtiyacı varsa bunu da göz ardı etmek yanlış bir davranış olur.

    9. Araba sürerken geniş aynalar kullanmak ve boynu desteklemek gerekir. Bel kısmını ince bir yastıkla desteklemek doğrudur. Uzun yolculuklarda 1-2 saatlik aralarla mola vererek birkaç dakikalık yürüyüş ve gerinme araları verilmesi önerilir.

    10. Sosyal olarak aktif egzersiz gruplarında bulunmak ve uygun egzersizleri yapmak önerilir. Sosyal izolasyondan kaçmak gerekir. Güvenilir bilgi kaynakları ile devamlı eğitime devam etmek gerekir.

    Ancak tüm bu anlattığımız bilgileri standart ve her hasta için değişmez olarak algılamamalıyız. Her hastamızın ayrı bir birey olduğunu düşünerek bireysel hasta özelliklerini ön planda tutmak gerekir.

  • Düşünceler insanı hasta eder mi

    Düşünceler, özellikle de olumsuz düşünceler insanda gerçekten hastalığa neden olur mu? Bunun cevabı kocaman bir EVET.

    Öncelikle algıdan bahsedelim, yani dış dünyayla beden ve zihnimizin iletişimini sağlayan olgudan konuşalım önce. TDK sözlüklerinde algı için: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak” açıklaması yapılıyor. Peki algımız kesin gerçekliği gösterir mi bize? Yani dış dünyadaki her durum herkes için aynı şekilde mi yorumlanır? Daha da net sorarsak algılarımız gerçek midir? Örneklerle düşünelim. Sık kullanılan bir söz vardır: “ Gözümle gördüğüme inanırım” diye. Görmek, bir cisimden gelen ışınların görme organı olan gözden geçip görme sinirleri vasıtasıyla elektriksel sinyallere dönüştürülerek beynin görme merkezine ulaştırılması ve bu sinyallerin görme merkezinde yorumlanması işlemidir. Yorumlamadan bahsedildiğinde de kesin bir gerçeklikten bahsetmek mümkün olmaz doğal olarak. Bir köpek, bir kartal, bir örümcek aynı cismi bizden farklı olarak görürler, farklı algılarlar. Keza biz de aynı cismi parlak ışıkta, güneş gözlüğüyle, mikroskopla farklı görürüz. Algıyla ilgili bir başka olgu da uyaran aynı olsa da bizde uyandırdığı duygu hep aynı olmaz. Bayıldığınız bir yemeğin kokusunu düşünün, örneğin bol kaşarlı, sucuklu, kızaran ekmeğin ve üzerindeki tereyağın nefis kokularını duyduğunuz tostun kokusunu canlandırın zihninizde. Açken insanın ağzını sulandırıyor. Şimdi aynı kokunun hasta olduğunuzda, mideniz bulanıp kusarken size nasıl geldiğini düşünün. İğrenç mi? Koku aynı, tost aynı, lezzeti aynı ama algınız değişti, size hissettirdikleri değişti, öyle değil mi?
    Yani algılarımız değişmez değil, kesin gerçekliği yansıtmıyor. Dahası algı her canlı, her doku, her hücre için de bu şekilde değişken.

    Bu olguyu vücudumuzun küçük modeli olan hücrelerin işleyişi açısından inceleyelim.

    Vücudumuz normal işlevlerini sürdürmek, olumsuz durumlara tepki verip vücudu yeniden sağlıklı haline döndürmek, tehditlerden kaçınmak için harika bir mekanizmaya sahip. Örneğin yolda yürürken karşımıza çıkan vahşi bir havyan olduğunu düşünün. Öncelikle duyu organlarımız devreye girer. Gözlerimizle görür, burnumuzla koklar, kulaklarımızla hayvanın tehditkar sesini duyarız. Aldığımız bu bilgiler vücudumuzda elektriksel sinyallere dönüştürülüp tehlike varlığı konusunda bizi uyarır, yani tehlikeyi algılarız. Vücut buna tepki vermek için gerekli mekanizmaları devreye sokar. Örneğin adrenalin gibi hormonların salgılanması uyarılır. Bu hormonların etkisiyle kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız yükselir, kan iç organlardan kol ve bacaklara doğru yer değiştirir. Amaç kaç ya da savaş tepkisini vermektir. Kaçmak veya mücadele etmek gerekirse kalbimizin daha hızlı atması, koşmak veya dövüşmek için kol ve bacaklarımızın daha kuvvetli olması ve bu bölgelere daha çok kan ulaştırılması gerekir. Tehdit ortadan kalkınca, yani vahşi hayvan ortadan kaybolunca tüm bu değişen vücut işlevleri eski normal haline döner. Kısaca duyu organlarımızla dış dünyadaki tehdidi fark eder, sinir sistemimiz yoluyla bunu yorumlayıp algılar, tepki vermemizi sağlayacak hormonlar gibi ara mesajcı denebilecek maddelerle ilgili organlara haber verir ve tepki vermesi gereken organların hazırlanması ve harekete geçmesini sağlarız.

    Hücrelerimiz de aynı mantıkla çalışır. Hücrenin de aynı vücudumuzda olduğu gibi duyu organları, algılama mekanizmaları, ara mesajcıları ve yanıt veren son organları vardır. Hücre dışında hücreye faydalı olacak bir maddenin bulunduğunu varsayalım. Hücre dışındaki madde yararlı olsa bile direkt hücre zarından geçip hücreye giremez, girebilmesi için o maddeye özgü bir kanalın hücre zarı yüzeyine yerleştirilmesi ve hücreye maddenin faydalı olduğuna dair bilgi gitmesi gerekir, yani hücrenin duyu organlarına ihtiyacı vardır. İşte bu duyu organlarına “reseptör” denir. Hücre zarı yüzeyinde ilgili maddeye uyumlu çıkıntılar oluşur, o maddeye bağlanır ve hücre içine bu maddenin niteliğine dair (faydalı, zararlı veya gereksiz) mesaj iletir. İletilen mesaj ara mesajcılar vasıtasıyla hücre çekirdeğine taşınır. Hücre çekirdeğinin içinde DNA denen ve genlerimizi taşıyan yapılar mevcuttur. Genler bir dizi inşaat planı, DNA da bu planların saklandığı bir kütüphane gibidir. İletilen uyarıya göre gerekli olan gen kütüphaneden yani DNA’dan çıkartılıp aktif hale getirilir ve bu planda yani gende yazılı olan protein üretilir. Örneğimize dönersek hücre dışında faydalı bir madde algılandı ama hücre zarı geçirgen olmadığı için hücre içine alınamadı, duyu organları yani reseptörler içeri haber gönderdi, ara mesajcılar bu bilgiyi çekirdeğe iletti, çekirdek içinde DNA kütüphanesinden gerekli gen planı çıkarıldı, bu gen planına uygun protein üretildi. Üretilen bu protein de hücre zarından içeri alınmak istenen faydalı maddenin geçebileceği bir kanal oluşturmak üzere hücre zarına yerleşti. Özetle duyu organlarıyla hissedilen etkenle ilgili mesaj iletildi, ara mesajcılar haberi merkeze taşıdı, gerekli hazırlık yapıldı ve bu istenen etki sağlandı. Aynı vücudumuzda olduğu gibi.

    Şimdi bu bilgiler rehberliğinde düşüncelerin bizi nasıl hasta edebileceğini görelim.

    Önce algının değişkenliğini bir örnekle inceleyelim. İki farklı kişi düşünün, Okan ve Zeynep, yakın arkadaşlar ve bir bahar günü ağaçlı bir yolda sohbet ederek yürüyorlar. O sırada karşıdan süratle kendilerine doğru koşan bir köpek görüyorlar. Zeynep çocukluğundan beri köpeklere bayılıyor, yakın zamana kadar da evinde baktığı köpeği vardı. Okan’ın ise köpeklerden fobi düzeyine ulaşan bir korkusu var, 4-5 yaşlarında sokakta tek başına oynarken bir köpek tarafından oyun amaçlı da olsa yere yıkılmış, o günden beri köpek düşüncesiyle bile titremeye başlıyor. Kendilerine doğru süratle koşan köpeğin amacı oyun oynamak, Zeynep bunu kolaylıkla hissediyor, algıları açık. Okan ise yaşadığı endişeyle bir yorum yapabilecek durumda değil, sadece kendisine doğru koşan köpeğin korkusunu hissediyor; koşup koşmamak konusunda kararsız, karnında bir ağrı ve sıkışma hissi var ve kalbi dakikada 120’den fazla atıyor. Köpek iyice yaklaştığında Okan yaşadığı korkunun etkisiyle düşüp bayılıyor ve omzunu ciddi biçimde incitiyor. Önümüzdeki 1 ay boyunca incinen kolunu kullanmaması gerekecek, dahası günlerce de ağrıları olacak. Ortada gerçek bir tehlike, bir tehdit yokken, köpeğin tek amacı oyun oynamakken Okan algılarının verdiği yanlış mesajlar yüzünden kendine zarar verdi, vücudunda hasara neden oldu.

    Şimdi bu olguyu hücre düzeyinde düşünelim. Öncelikle hücrelerin dış etkenlere karşı yanıt verme mekanizması hakkında ek bir bilgiyi paylaşmamda fayda var. Bruce Lipton’ın “İnancın Biyolojisi” kitabından kısa bir alıntı yapayım: “Alıcılar (yani hücre reseptörleri) enerji alanlarını algılayabildikleri için, hücre fizyolojisi üzerinde sadece fiziksel moleküllerin etkili olduğu düşüncesi eskide kalmıştır. Biyolojik davranış, düşünce de dahil olmak üzere bazı görünmez güçler tarafından da kontrol edilebilir” Daha net açıklamak gerekirse hücrelerin duyu organları olan reseptörlerin harekete geçmesi ve sinyal iletmesi için fiziksel bir molekülün var olması ve reseptöre direkt bağlanması şart değil. Düşünceler de reseptörün, sanki üzerine bağlanan bir madde varmış gibi aktif hale geçmesini ve hücrede bir yanıt tepkisini sağlayabilir. Somut bir örnek vermek gerekirse hasta oldunuz ve hastalığınız ile ilgili size bir ilaç verildi. İlacı kullanmaya başladınız ve bir süre sonra hastalığınız iyileşti. Ama sonradan aldığınız tabletin içinde gerçek bir ilaç olmadığı, sadece bir nişasta tableti olduğu söylendi. Yani sizi iyileştiren ilaç değil ilacın sizi iyileştireceğine yönelik olumlu düşünceleriniz. İşte bu etkiye tıpta “plasebo etkisi” deniyor”.

    Düşüncelerin etkisi olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabiliyor. Hepimiz doğarken anne ve babalarımızdan bize aktarılan ve hücre çekirdeğinde saklanan bir DNA yapısıyla, yani bir gen-plan kütüphanesi ile doğuyoruz. Bu genlerin içinde bize kişisel özelliklerimizi, başkalarından farklı yanlarımızı kazandıracak genler olduğu kadar hastalıklara yol açabilecek genler de var. Ama ilginç bir gerçek var, DNA yapımızda bir hastalıkla ilişkili bir gen olması mutlaka o hastalığın ortaya çıkmasını sağlamıyor. Yani bu gen planının kütüphaneden çıkarılıp kullanılmaya başlaması için buna neden olacak başka etkenlerin de olması gerekiyor. Bu dış faktörlerin bazıları net olarak biliniyor, örneğin sigara, kötü beslenme. Bu dış etkenler kadar etkili bir diğer etken stres ve olumsuz düşünceler. Olumsuz düşünce de reseptörlerce bir tehlike varlığı olarak algılanıp hücrenin gen-plan kütüphanesinden hastalık içeren geni açığa çıkarmasına ve bu plan doğrultusunda kullanmaya başlamasına, yani hastalığın başlamasına neden olabiliyor.

    Düşüncelerimiz o kadar kuvvetli ki olmayan hastalığı başlatabildiği gibi var olan hastalığın da ortadan kalkmasını sağlayabiliyor, tabii ki tıbbi destekle çok daha etkili biçimde. Ve tabii ki algının ve daha da önemlisi bilinçaltı olumsuz düşüncelerin de olumlu olanlarla değiştirilmesi önemli. Bu noktada da EFT (Emotional Freedom Technique) ve psikokinesyoloji gibi yöntemler fayda sağlıyor.

    Sonuç olarak özetlemek gerekirse:
    1. Algılarımız kesin gerçekleri yansıtmaz
    2. Bir hastalığa ait genleri taşıyor olmamız o hastalığın bizim mutlak kaderimiz olduğu anlamına gelmez
    3. Vücudumuz kendini iyileştirme bilgisine sahiptir
    4. Düşünceler bizi hasta edebildiği gibi iyileşmemizi de sağlayabilir

    5. Olumsuz düşünce kalıplarımızı ve bilinçaltı olumsuz mesajları düzeltmek mümkün

  • Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Bundan birkaç yıl önce çoğumuzun diline dolanan bir şarkı vardı;

    “Depresyondayım unutuldum,

    Sevgilimden ayrıldım,

    Çok yalnızım….

    Depresyondaki insanın ruh halini oldukça iyi anlatan bu şarkı , tüm şarkılar gibi depresyonu da aşk acısı ile doğrudan ilişkilendiriyordu.

    Bir yere kadar doğru olan bu benzetme depresyonun tanımı açısından bir eksik kalmaktadır. Çünkü depresyona yol açan tek kayıp sevgilinin kaybı, tek acı da aşk acısı değildir.

    Depresyon, yani ruhsal çöküntü Psikiyatri’ nin yanı sıra genel sağlık alanında da yaygın olarak karşılaşılan bir hastalıktır. Dahiliye, Nöroloji, Fizik Tedavi vb. gibi uzmanlık alanında çalışanlarda sık sık depresif hastalarla karşı karşıya gelmektedirler.

    Adeta Psikiyatri’nin “Soğuk algınlığı” yani “Gribi” olan depresyon bir akıl hastalığı değildir ama bu hastaların toplum içinde “etiketlenme” endişeleri de sorunu şiddetlendirmekte ve hastaların tedavi için Psikiyatristlere başvurmalarını güçleştirmektedir. (Yani aslında, çok kısa bir sürede iyi edilebilecek bir hastalık boşu boşuna kronik bir hal almakta ve tedavisi daha güç ve daha uzun olmaktadır.)

    Hem toplumun hastalık hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması, hem de konunun uzmanı olmayan hekimlere gidilerek teşhisin gecikmesi nedeniyle bazı talihsizlikler yaşanabilmektedir. Bu nedenle de halkın bilinçlendirilmesi, hastalığın yeterince tanıtılması ve konunun uzmanı hekimlere yani psikiyatristlere gidilmekte gecikilmemesi hastalığın doğru teşhis ve tedavisi açısından önemli olmaktadır.

               Gribe yakalanan, nezle olan bir insan en kısa zamanda bir doktora başvurarak tedavisi için gerekli olan antibiyotik ya da antigribal ilaçları alarak kullanmaya başlar. Ülkemizde yaygın ve yanlış bir davranış kalıbı olan en yakın  “Eczacı abla “ ya da “Eczacı ağabey”e giderek onu bir ilaç tavsiye etmesi konusunda zorlamak ve onun vereceği birkaç ilacı kullanarak tedavi olmaya çalışma alışkanlığı pek çok hastalığın teşhis ve tedavisinde gecikmelere yol açarak kişilerin  sağlığını ciddi biçimde tehdit edebilmektedir.  Burada, bütün ön yargıları bir yana iterek derdimizin dermanı olan hekime gitme konusunda hiç vakit kaybetmememizde yarar olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekmektedir.

               Şimdi de depresyonun kısa bir tanımını yapalım ;

               Depresyon sözcüğü, çökme, kendini kederli hissetme, işini gücünü yapabilme ve hayattan zevk alma gibi konularda kişinin kendini isteksiz ve yetersiz hissetmesi gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

               Depresif duygular, sağlıklı insanlarda istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan yaşamsal olaylar karşısında ortaya çıkan sıkıntı , üzüntü ve keder içeren duygusal tepkiler olup , yaşamın normal bir parçası olarak kabul edilebilir.Ancak bizler tarafından ruhsal bir rahatsızlık olarak kabul edilen “Depresyon”, duygusal bir tepkiden çok daha şiddetli ve kişinin yaşamını olumsuz olarak etkileyen, hatta onun tüm yaşamsal işlevlerini bozan , belirli belirti kümelerinden oluşan bir hastalıktır. Temel özellikleri arasında kederli ve karamsar duygular içinde olma, kötümser düşünme, gelecekle ilgili umutsuzluk, hayattan zevk alamama, enerji azlığı, hareket  isteğinin azalması ve hareketlerde yavaşlama, iştah ve uyku düzensizlikleri yani, iştah ve uykuda artma ya da azalma gibi belirtiler yer alır.

               Tüm bu saydığımız belirtilerin “Depresyon” teşhisini koydurabilmesi için belirli bir süre boyunca devam etmesi ve kişinin günlük yaşantısını sürdürebilmesini engelleyen ya da insanlarla ilişkilerinde bozulmalara neden olan boyutlara varmış olması gerekmektedir.

               Hayatında önemli bir kayıp yaşamış olan bir insanın yani işini kaybeden, eşinden ayrılan ya da çok sevdiği bir yakınının ölüm acısını yaşamış olan bir kimsenin bir süre kendisini kötü hissetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ve bu durum onun depresyona girdiği anlamına da gelmez. Ama bu süre çok uzar, kişi bir türlü eski yaşamına geri dönemez ise işte o zaman depresyon olasılığı üzerinde durulması gerekmektedir.

               İçinde yaşadığımız çağ ve koşullarda depresyona girmek yada depresyona girmiş olmak utanılacak bir durum değildir. Tam aksine bizim hala insan olduğumuzu, insani değerlerimizi ve duygularımızı yitirmemeyi başardığımızı gösteren son derece insana has bir hastalıktır. Siz hiç nezle ya da grip oldum diye utanan, sıkılan birine rastladınız mı diyeceğim ama birden  şu günlerde nezle yada grip olma ihtimali bulunan kişilere de vebalıymış gibi davranıldığını anımsıyor ve sorumu geri alıyorum.

  • Zihinsel Şemalarımız

    Zihinsel Şemalarımız

    “Şema” kavramını temel zihinsel yapılarımız olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimizdedirler ve yaşantılarımız yolu ile bilgi edinerek oluşurlar. İnsanoğlu doğduğu anda kendisine, çevresine, yaşadığı dünyaya, zamana,  varoluşa dair bilgiler henüz kafasında şekillenmemiştir. Herhangi bir bilgi ve inanca sahip değildir. Yani insan zihni doğuştan, John Locke’nin ortaya attığı bir kavram olan “Tabula rasa” yani boş levhaya benzer. Zihnimiz doğuştan aynı boş bir levha gibidir. Gün geçtikçe ve çeşitli deneyimlerle karşılaştıkça bu boş levha şekillenmeye, farklılaşmaya ve dolmaya başlar. İnsan doğduğu andan itibaren temel içgüdüsü olan “yaşama içgüdüsü” ile hareket eder ve hayatta kalmaya, neslini devam ettirmeye çalışır. Bu süreç içerisinde yapması gereken çok elzem bir şey vardır ki o da “bilgi edinmek”. İnsan bilgi edinmeye neredeyse aç bir şekilde dünyaya gelir. Çünkü hayatta kalması ve yaşamını devam ettirebilmesi için yapması gereken en önemli şey bilgi edinmektir. İnsan bu bilgi edinmeyi duyu organlarını ve beynini kullanarak temel yaşantıları yolu ile yapar. İnsanın kendisini,  çevresini, dünyayı algılaması hayatta kalması için en önemli ihtiyacıdır. Bu nedenle insanoğlu bilgi edinme potansiyeli ile dünyaya gelir. Bu potansiyeli ne şekilde kullanacağı; yani kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla ilgili ne tür inanç ve tutumlar geliştireceği de  temel yaşantılarıyla direkt alakalıdır. Aslında insanın bu bilgi edinme sürecinin ana rahminden itibaren başladığını söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü oradayken de duyu organları yolu ile çeşitli deneyimler edinilmeye başlanmıştır. İşte yaşantılar sonucu edindiğimiz deneyimler bizim zihinsel yapılarımızı yani şemalarımızı oluşturmamızı sağlarlar. Şemalar her şeye dair geliştirilebilir. Bu nedenle sayılarla belirlenemeyecek kadar çokturlar. Anne şeması, baba şeması, yiyecek şeması, yenilmeyecek şeması,  sert şeması, yumuşak şeması, oyuncak şeması, kalem şeması, insan şeması, araba şeması, sandalye şeması, öğretmen şeması, arkadaş şeması, zayıf şeması, şişman şeması, başarılı şeması, başarısız şeması, zeki şeması, hareketli şeması, sakar şeması, güzel şeması, çirkin şeması, tatlı şeması, ekşi şeması, zengin şeması, para şeması, meslek şeması, aşk şeması, evlilik şeması vb. Geliştirilen bu şemalar, daha sonra karşılaştığımız durumları anlamada ve yorumlamada bize rehberlik ederler. Şemalar temelde hayatımızı kolaylaştırmak; bizi belirsizlikten kurtarmak, her durumda her şeyi yeni baştan öğrenme zahmetinden kurtarmak gibi işlevlere sahiptir. Yenilebilir şeması geliştiren bir insan, daha sonra karşılaşacağı her yenilebilir şeyi yiyebileceğini anlayacak, bunun üzerine uzun uzun düşünmeyecektir. Şema sayesinde gülmenin mutluluk ifadesi olabildiğini, ağlamanın üzüntü ifadesi olabildiğini anlayacak, duygusal ifadelerin anlamlarını yorumlayabilecek ve bu şekilde sosyal ilişkiler geliştirebilecektir. Anne ya da baba şeması bir kişinin nasıl bir anne ya da baba olacağını belirleyebilir. Şemalar zamanla katı, değişmez, koşulsuz kabul edilen değerlendirmeler haline gelirler ve içselleşirler. Bu özellikleri sayesinde şemalar gittikçe güçlenir, değiştirilmeleri zor hale gelirler. Şemalar, bize gelen bilgiyi değerlendirmeye soktuğumuz filtre, süzgeç olarak işlev görürler. Olayları, durumları sahip olduğumuz şemalara göre değerlendirir ve kararlarımızı şemalara göre veririz.  Ancak geliştirdiğimiz şemalar her zaman bizi mutlu etmeyebilir, işimize yaramayabilir; yani olumsuz ve uyumsuz şemalar da geliştirebiliriz. Kendisiyle ilgili başarısız şeması geliştiren bir öğrenci sınavdan 100 üzerinden 90 dahi alsa kendisini başarısız olarak kabul edebilir. Ya da kendisini şişman olarak gören birisi ne kadar kilo verse de bedenini gerçekçi bir şekilde algılayamayabilir. Kendisini değersiz olarak gören biri, kendisine ne kadar değer verilse de değersizlik algısı değişmeyebilir. Bu nedenle şemaların oluşum sürecini ve nasıl oluştuğunu bilmek,  işimize yarayan şemalarımızı ve uyumsuz şemalarımızı fark etmek gerekir. Bir takım yollarla oluşturduğumuz bu olumsuz şemalar nedeni ile hayatımızda yolunda gitmeyen şeyler olabilir. O nedenle hayatımızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, mesela kilo veremiyorsak, ilişkilerimizde kendimizi yetersiz hissediyorsak, bize değer verilmediğini düşünüp sürekli bunu sorguluyorsak, ayrılıkla ilgili terk edilmeyle ilgili kaygılarımız varsa, başarılı olamıyorsak vs. durup önce bir düşünmeliyiz. Bizim bu konuyla ilgili olumlu/olumsuz şemalarımız var mı? Bu tek başımıza düşünmenin ve bulmanın biraz zor olduğu bir konu olduğu için gerekirse mutlaka bir uzman desteği almalıyız ki işe yaramayan olumsuz ve bizi engelleyen olumsuz şemaların yerine, işe yarayan ve bizim gelişmemizi sağlayan olumlu şemalar koyabilelim.

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Özgüven; yeteneklerimiz ve kişiliğimiz hakkında gerçekçi bir düşünceye sahip olmaktır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmalıdır. Bu gerçekçiliğin yanı sıra olumlu bir düşünceye de sahip olmasıdır. Özgüven eksikliği ise; kişinin bunlardan şüphe duymasıdır. Yani kişi kendi yeteneklerinin ve kişiliğinin farkında olmayıp;bunlara dair olumsuz bir düşünceye sahip olmaktır.

    Şüphe duymadaki sebep birçok olabilir. Bunlardan biri güven eksikliğidir ve kişi bu nedenle kendi üzerine olumlu düşünmez. Bir diğer unsur; sevilme ihtiyacıdır ve sevildiğini hissetmemektir. Zaten özgüven sorunu yaşayan kişi ne kadar ilgi görürse görsün ona yetmeyecektir ve sevilmediğini düşünecektir. Kişinin pasif olması ve boyun eğmesi gibi unsurlar, hatta her şeye uyum sağlaması ve hiç itiraz etmemesi de eklenebilir. Yalnız kalmaktan çekindiği için o gruba uyum sağlar. Kişi kendisinden şüphe duyduğunda eleştiriyi çok ciddiye almaktadır; aşağılık duygusu baskın  gelmektedir.

    Bir diğer önemli şey ise; özgüven eksikliğinin depresyon ile karıştırılmamasıdır çünkü depresif bir durumda olur kişi, içine kapanır, evinden çıkmak zor gelir. Ancak bunu ayırt etmek çok önemlidir. Özgüven sorunu yaşayan kişi de kendisini ortaya koymaktan çekinir ve bu depresyon ile karıştırılıp; antidepresan kullanmaya kadar giden yanlış bir tedavi olabilir.

    Özgüven eksikliğinin oluşum nedeni nedir? Ne olur da kişi kendisini keşfetmekten ya da sergilemekten uzak kalır? Bu problemin oluşması geçmişe dayanıyor olabilir; aşırı koruyucu ve otoriter bir anne/baba var ise ve çocukluğunuzda bu ebeveynlerden birisi ya da her ikisi tarafından baskı gördüyseniz ya da birey yerine koyulmadıysanız; ”sen sus çocuksun ne anlayacaksın?” gibi cümlelerle aşağılandıysanız bu özgüven eksikliğine yol açan büyük bir etken olabilir(Tabi bu eleştiri hiçbir zaman tek seferle sınırlı kalmıyor ise yani süreklilik arz ediyorsa.).

    Bir başka açıdan bakıldığında; aşırı koruyucu ve zorlayıcı anne/baba varsa; bu sefer de hata yapmanıza ya da sorumluluk almanıza hiç olanak tanımadığından birey olarak kendinizi ortaya koymanız ya da riskli durumlar karşısında karar verme mekanizmanızın gelişmesi mümkün olmaz. Bu seferde sizin yerinize sürekli hareket eden birisi olduğundan yetişkin olduğunuzda ve kendinizle kaldığınızda özgüven sorunu yaşayabilrsiniz.

    Özgüven arttırmak için neler yapmak gerekir? Öncelikle bireysel değerlendirme yapmak çok önemli. Ben kimim, değerlerim, yeteneklerim, tercihlerin neler gibi; kişinin kendisinin farkında olması ile başlaması gerekir.Bir diğer önemli ama zor olan kısım risk almaktır; yani kendiniz olmaya daha doğrusu kendimizi ortaya koyarken çekindiğimiz durumların üzerine gitmeli yani risk almalısınız.

    İç muhasebe yapmak da, bir diğer önemli etken. Kişi kendisinin farkına varmaya çalışırken ya da bir durumla karşılaştığında vazgeçmeye çok meyilli olacaktır.

    Ancak önemli olan neye eğilimi olduğundan; kendini nasıl hissettiğidir. Bir diğer önemli madde de özeleştiri yapmak ama burada özeleştiri derken bahsettiğim olumsuz şeyler değil bir tek kimseye bağlı olmadan kendi yaşamınız üzerinde aldığınız kararlar ve koyduğunuz hedefler. Kendini sevmek ve kendini, yeteneklerini tanımak da diğer değindiğim maddeler kadar önemli. Çünkü kişi kendini severse ve bilerek ilerlerse attığı adımlar daha sağlıklı olacaktır.

    Belli bir hedef koymak da bir diğer basamaktır. Eğer hedef belirlemezseniz; o zaman havada kalacaktır atacağınız adımlar! Hedef belirlerken somut hedefler koymaya dikkat etmelisiniz ki kendinize çok yüklenmeyin. Aynı zamanda iç sesiniz; kendinizi eleştirel ve olumsuz olduğu için olumlu düşünce kısmını da geliştirmek gerekir. Bir diğer madde ise sağlam ve sonsuz iletişim kurmaya çalışmak; yani bir şeyleri kendi üzerine almak ya da kurmak yerine iletişim kurmayı denemek çok önemlidir.

    Tabi şunu da hatırlatmam gerekir ki; bu yazdıklarım çok genel şeyler ve baktınız ki bu gibi sorunlarla karşılaşıyorsunuz;işin içinden çıkamıyorsunuz ve yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkiliyor o zaman bir uzman desteği almakta fayda var.