Etiket: Yan

  • BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    BİLİNÇDIŞI EŞ SEÇİMİ

    1)Bilinçdışı nedir? Bilinçdışı, bir enerji kaynağıdır. Düşüncelerin ‘imal edildiği’ bir kesimidir, ama bilinçdışının işleyiş biçimi bilinçli aklın işleyiş biçiminden farklıdır. Bilinçdışı, aynı zamanda duyguların depolandığı bir bölgedir. Bu bir ‘ölü depolama’ değil çok ‘canlı bir depolamadır’; çünkü bilinçdışında depolanan/bastırılan tüm duygular sonsuza dek her zaman dışarı çıkmaya çabalarlar. Psikanaliz için, bilinçdışı; bilinçli aktif düşüncedeki bastırılanlardır. Ayrıca, önyargı gibi otomatik süreçlerin örnekleri ve şimdiki ilişkilerin üzerindeki geçmişin etkileri bilinçdışıdır. Freud’a göre, psikolojik bastırma yoluyla aklın ötesine taşınan kültür tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik yaşantılar ve acı veren duyguların deposu bilindışıydı.

    2) Bilinçdışı eş seçimiyle kastedilen nedir? Birçok insan, kendilerini yetiştiren insanlara benzeyen eşler aradıkları fikrini kabul etmekte zorlanırlar. Bilinç düzeyinde onlar olumlu kişilik özelliklerini taşıyan insanlar aradıklarını düşünürler: diğer özelliklerinin yanı sıra nazik, sevecen, hoş görünümlü, zeki ve yaratıcı insanlar beğenirler. Mesela mutsuz bir çocukluk geçirmiş olanlar, bunu bildiklerinden dolayı, onları yetiştiren insanlardan çok, farklı insanlara sıcak bakarlar. Kendi kendilerine kurdukları cümlelerden bazıları şöyledir: “Asla babam gibi bir ayyaşla evlenmem.”, “Hiçbir kuvvet beni annem gibi despot bir kadınla evlendiremez.” Durum böyleyken, bilinçli eğilimleri ne olursa olsun insanlar bilinçdışı motivasyon unsurlarıyla kendilerini yetiştiren insanların olumlu ve olumsuz özelliklerini taşıyan insanlara kapılıyor. Hatta genelde olumsuz özelliklerin daha ağır basması da görülen tipik bir durumdur.

    3) Peki olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılan nedir? Bilinçdışımız olumsuz kişilik özelliklerini böylesi çekici kılar. İnsanlar eş seçerlerken mantık temeline dayanıyor olsalardı, ebeveynlerinde gördükleri yetersizlikleri ikiye katlayanları değil, onlar telafi eden insanları seçerlerdi. Örneğin, eğer ebeveynlerinizin güvenilmez tutumlarından dolayı acı çektiyseniz, sizin eyleminizin hassas noktası, size bağımlı, dolayısıyla terk edilme endişenizi aşmanıza imkan veren bir insanla evlenmeniz olacaktır. Buna rağmen, beyninizin eş aramakla görevlendirilmiş olan bölümü, mantıklı sistemli “yeni beyniniz” değil, eski dönemlere kitlenmiş, miyop eski beyninizdir ve onun yapmak istediği şey yetiştirilme koşullarınızı yeniden yaratarak, yaşamış olduğunuz aksaklıkları düzeltmektir. Hayatta kalmanıza yetmekle birlikte, duygusal doygunluk hissetmeniz açısından yetersiz koşullarda yetiştirilmiş olduğunuzdan, eski beyniniz engellenme duygusu yaşadığınız ilk dönemlere geri dönerek, yarım kalan işinizi bitirmenizi sağlamaya çalışır ve buna uygun bir partner seçer.

    4) Eş seçiminde bilinçdışı faktörler, gereksinimler ve dürtüler nelerdir? Bir çiftin dinamiklerine, gereksinimlerine, korkularına ve üzüntülerine ilişkin geçmişleri iki ya da üç nesil geriye izlendiğinde, detaylı ve sistematik olarak takip edilen bu geçmiş, çiftin bireysel bilinçdışı geçmişlerini anlamaya yardımcı olabilir. Eşimizi seçerken aradığımız şey bizi yetiştiren insanların baskın kişilik özellikleridir. Eski beynimiz, çocukluk ortamımızı yeniden yaratmaya çalışır. Bu çocukluk yaralarımızın iyileşmesi için zorunlu bir gereksinimdir. Bilinçdışı evlilik bizim karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarımızın, bakılmak, korunmak ve olgunlaşma yolunda engellenmeden ilerlemek konularında doyurulmamış arzularımızın depolandığı bir ambardır. Mesela bilinçdışı bir motivasyon unsuruyla kişi kendine ait ya da başka bir bireye ait kişisel özellikleri (akraba ya da aileden biri olabilir) üçüncü bir kişi olan partnerine aktarır. “Tıpkı annem gibisin.” Benzetmesi buna örnek teşkil eder. Unutmamak gerekir ki, geçmiş ve şimdiki zaman zihnimizin içinde yan yana yaşar. Sonrasında, ilişki ilerledikçe, ilişkide çatışmalar açığa çıktıkça bu figürlerin ya da kendimizin bazı olumsuz kişilik özelliklerini de partnerimize yansıtmaya başlarız. Bu davranış biçimi bozulan evliliklerde tipik olarak görülür. Böyle durumlarda eşler birbirlerine: “Sen değiştin. Sen benim evlendiğim insan değilsin.” derler. Aslında burada, değişen eş değil, kişinin eşine yüklediği/yansıttığı özelliklerdir.

    5) Eşimizi seçmemizin ya da reddetmemizin bilinçdışı nedenleri nelerdir? -Bize mutsuzluk vermiş olsalar bile, çoğumuz, eski ilişkileri tekrarlamak için güdülenmişizdir. Örneğin, ailenizde kurtarıcı rolünü üstelenen kişi sizseniz, kendisinin ya da çocuklarının kurtarılmasına gereksinim duyan bir eş seçmeniz muhtemeldir. Bunlara ‘tekrarlayan kalıplar’ denir. Aslında ‘evi terk etsek’ bile seçtiğimiz partnerle beraber aynı psikolojik ortamı devam ettiririz. Bazı durumlarda, bu sefer başka türlü olacak umuduyla eski bir ilişkiyi tekrarlayabiliriz. Örneğin babası soğuk, mesafeli olan biri, eşini (bilinçdışında babasını) değiştirebilmek ve kazabilmek için babasına benzeyen birini seçebilir. -Kendi zayıflıklarımızı kapatacak ya da bazı bilinçdışı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş seçebiliriz. Anne ve babamız tarafından karşılanmamış olan bazı gereksinimlerimizi karşılayacak bir eş arayabiliriz. Örneğin aşka susamış bir yetişkin, çocukken sevgisiz ve dokunulmadan büyütülmüş olabilir. Az konuşan biri, konuşkan bir eş seçebilir. Yetenekleri sınırlı olan biri, becerikli bir kişiyi arayabilir. Duygularını ifade edemeyen öfkeli bir biri, düşmanca tavırları olan, dışa dönük birini çekici bulabilir. İsyankar olupta, bunu su yüzüne çıkaramayan biri, vahşi bir asiye kendini kaptırabilir. -Partnerimize geçmişte bastırmış olduğumuz olumsuz beklentileri ve duyguları (eskiden kalan yoğun öfke ve güvensizlik) eşimize yansıtabilir yani kendimize ait kötü özellikleri eşimizde görürüz. Eşlerin ya da sevgililerin her ikisi de birbirlerine kişisel özelliklerini yansıtabilir. Mesela, bir erkek karısına kendi depresyonunu yansıtabilir. Ve kendini gerçekleştiren kehanetle kadın buna umutsuzluk ve zayıflıkla karşılık verirse bu durumda kadın baskılanmış gücünü ve bağımsızlığını kocasına yansıtır. Erkek buna mantıklı ve kendinden emin şekilde tepki verir. Bu yansıtmaların sonucu olarak erkek depresyonunu asla duyumsamazken kadın da kendini hiçbir zaman güçlü hissetmez. Kadın erkeğin depresyonunu kısmen ona ifade ederken, kadının gittikçe derinleşen depresyonu her ikisi için de tahammül edilemez hale gelir. Artık bu çift, neredeyse birbirlerinden nefret eder duruma gelirler. Aslında nefret ettikleri şey tüm yaşamları boyunca bu yansıttıkları özellikleridir.

    6) Bu bilinçdışı dürtülerimizle ilgili neler yapabiliriz? Duygularımızın daha çok farkına vararak, öfkelerinizi ve korkularınızı tanımlamaya çalışın. Çocukluğunuzla ilgili anıları anımsamaya çalışarak belirli dönemlerle ilgili araştırma yapın. Mesela, çocukken kendinize yeter miydiniz yoksa çaresiz olduğunuzu mu düşünürdünüz? Diğer insanların sizden ne tür beklentileri vardır? Ailenizdeki eski çatışmaları tekrar ediyor musunuz? Sonra, kendinize ve eşinize yönelik duygularınızı gözlemleyin. Kendinize şu soruları sorun: “Bu duygularım geçmişte yaşadıklarımdan kaynaklanıyor olabilir mi?” Bazı özellikleri ve duyguları eşime yansıtıyor olabilir miyim? Yanıt belki ise bu görüşün lehinde ya da aleyhinde daha fazla kanıt arayın. Çocukluğumda bana ait kendilik kavramını kim ve ne şekillendirdi?

    7) Bazı ilişkiler neden daha az tutkuludur? Herkes imagosuyla (Sizi yetiştiren insanlara benzeyerek bir yandan da bastırdığınız yanlarınızı dengeleyecek birini, ideal eşinizi ararken size rehberlik etmesi için karşı cinse dair doğumunuzdan itibaren oluşturduğunuz bilinçdışı bir imgeye bağlı kalırsınız. İşte bu içsel resim imagodur. Aslında imagonuz, erken dönemlerinizde sizi en çok etkileyen insanların bileşiminden oluşan bileşik bir resimdir.) bu kadar örtüşen bir eş bulamayabilir. Bazen sadece bir iki karakter özelliği eşleştiğinde, çiftlerin aralarındaki çekimin başlangıçta biraz hafif kaldığını görürüz. Böyle ilişkiler, imagoları çok iyi eşleşen ilişkilere göre genellikle daha az tutkulu ve aynı zamanda daha az sorunlu oluyorlar. Daha az tutkulu olmalarının sebebi, eski beynin hala ideal mutluluk nesnesini arıyor olması, daha az sorun yaşanmasının nedeni ise, çocukluğa dair savaşımların çok fazla gündeme gelmemesidir. Zayıf İmago eşleşmesiyle bir araya gelen çiftler genellikle ilgi yoksunluğundan ayrılırlar, böyle çiftler fazla acı çekmezler. “İyi giden fazla bir şey yoktu” ya da “Kendimi huzursuz hissediyor, bir biçimde daha iyisini yaşayacağımı düşünüyordum” benzeri cümleler kurarlar.

    8) Bu durumda doğru imago eşleşmesi, yıldırım aşkını doğurur diyebilir miyiz? Kısmen öyle. Bilinçdışı aşkın anatomisinden bassedecek olursak, bir ilişkinin başında bu kadar güzel duygular beslememizin sebebini, beynimizin bir bölümünün nihayet bize bakacak, orijinal bütünlüğümüzü tekrar kazanmamıza şans tanıyacak birini bulmamıza bağlayabiliriz. “Biliyorum, daha yeni tanıştık, ama seni daha önceden tanıyormuşum gibi hissediyorum.” Bu, aşıkların birbirlerini övmek için rastgele söyledikleri bir cümle değildir. İnsanların aşık olurken, kendilerini yetiştiren kişilere benzeyen birilerini seçtiklerini hatırladığımızda, aşıkların birbirlerine önceden tanıdıklarına dair garip duygularından bassettikleri birinci cümle gizemini kaybetmiş oluyor. Bu dejavu hissi bilinçdışı düzeyde onlara bakan kişilerle partnerleri arasında kurdukları bağlantı hissine dayanıyor. Yine bilinçdışı açıdan bakıldığında tutkulu bir aşk yaşıyor olmak, anne kucağında bir bebek olmaya eşdeğerdir. Bir çift aşığı gözlemleme şansımız olursa bu iki insanın, bir annenin yeni doğmuş bebeğine bağlanmasına benzer bir içgüdüsel bağlanma süreci yaşadıklarını görürüz. Öpüşüp koklaşır, çocukça sözler söylerler, birbirlerine toplum içinde tekrarlanmasından sıkılacakları minik özel isimler takarlar. Birbirlerine dokunur, okşar ve birbirlerinin bedeninin her santimetre karesini beğenirler. Annelerinin bebeklerine duydukları o yoğun sevgiye benzer şekilde birbirlerine bayılırlar. Bütün bu haz veren gerileme davranışlarının eski beyni mest ettiğini söylemeye gerek bile yok tabii. Aşıkların sarf ettikleri “Seni kimsenin sevmediği kadar seveceğim.” benzeri cümleler, bilinçdışı aklın yorumuyla “artık anne baba yok.” anlamına gelir. Aşıklar birbirlerine, “Seninleyken kendimi tam ve eksiksiz hissediyorum.” dediklerinde, aslında varlıklarının çocuklukta kesilip çıkarılmış belirli parçalarını temsil eden birini farkında olmadan seçmiş olduklarını itiraf etmiş oluyorlar. Böylece kayıp özlerini de yeniden keşfetmiş oluyorlar. Duygularını bastırarak büyüyen birisi, alışılmışın dışında dışavurumcu birini; büyürken cinselliğiyle barışık olmasına izin verilmeyen biri, cinsel arzuları ön planda olan, serbest birini seçer. Ve birbirlerini tamamlayan kişilik özellikleri taşıyan iki kişi aşık olduklarında, birden üzerlerinden büyük bir yük kalkmış gibi olur.

    9) Yani aşk insanı iyileştiriyor mu? Aşkla birlikte, insanlar bütün korkularını bir süreliğine kontrol altına alırlar. Aşkın onları- tam da sizin söylediğiniz gibi- iyileştirerek bütünlüğe kavuşturacağına inanırlar. Çiftlerin arkadaşlığı bile tek başına yatıştırıcı bir merhemdir. Sevgililer, zamanlarının çoğunu bir arada geçirdikleri için artık kendilerini yalnız ve dışlanmış hissetmezler. Güven duyguları arttıkça yakınlıkları derinleşir. Birbirlerine çocuklukta çektikleri acıları ve üzüntüleri bile anlatacak duruma gelirler ve onlar, kendi ana-babaları dahil hiç kimsenin kendi dünyaları ile bu kadar yakından ilgilenmediğini duyumsarlar. Gerçek bir empatik paylaşımla birbirlerine ait dünyaların içine sızarlar. Onlar kendi özlerine dalmayı bırakarak, başka bir insanın gerçeğini paylaşırlar. Aşıklar, birbirlerini içten gelen bir ilgiyle donatarak erken çocukluk dönemi yoksunluklarını siler gibi olurlar. Aşık olmak, aniden, idealleştirilmiş bir ailenin en gözde çocuğu haline gelmek gibi bir şeydir.

    10) Peki birbirine aşık bir çift ayrıldığında ne hissederler? Birbirlerine aşık bir çiftin ayrılışıyla ölümü bir tutabiliriz. Bütünleştikleri kişiyi kaybetmek, onlar için gerçek bir ölüm yası sürecini başlatır. Ayrılıkla ölümün bu denli bağdaşması bize aşkın doğasına ilişkin şöyle bir bilgi verir: Aşık insanlar, hayatta kalma konusundaki sorumluluklarını, farkında olmaksızın yani yine bilinçdışından ebeveynlerinden sevgililerine aktarırlar. Yani Eros’u uyandıran sevgili, partnerini, aynı zamanda Thanatos’tan, ölüm korkusundan da korur ve çiftler birbirlerinin karşılanmamış çocukluk ihtiyaçlarına hitap ve hizmet ederek hayatta kalma mücadelesinde birbirlerinin yandaşı olurlar. Daha derinden bakıldığında, sevgililerin birbirinden ayrılması hali, onların yeniden buldukları bütünlük duygusunu kaybetmeleri anlamına gelir. Ayrılık, onların bölünerek yarım kalmalarına ve var oluşlarının tamlığından ayrı düşmelerine sebep olarak yalnızlık ve kaygı içinde ölüm dahil olmak üzere varoluşsal korkuları daha derinden yaşamalarına sebep olacaktır.

    11) Aşk nasıl biter? Aşk aslında bilgisizlikten ve hayal gücünden beslenir. Sevgililer birbirlerini idealize ederek, birbirlerine dair tamamlanmamış bakış açılarını korudukları sürece Cennet Bahçesi’nde (Garden of Eden) yaşarlar. Lambalarımızı yakıp, sevgilimize ilk objektif bakışımı sahipzı attığımızda, onların tanrı değil, bir sürü siğil ve lekeye sahip, kusurlu insanlar olduklarını keşfederek, görmeyi azimle reddettiğimiz bütün o olumsuz kişilik özelliklerini fark ediyoruz…..

  • Ani bebek ölümü sendromu

    Bilinen hiçbir hastalığı yokken bebeğin yatağında ölü bulunması, aniden ölümüne ani bebek ölümü sendromu denir.

    Görülme sıklığı ile ilgili farklı rakamlar ve oranlar belirtilmekle birlikte kesin rakam vermek güçtür. Ancak her bebeğin risk taşıdığını söylemek doğru olur.

    En riskli dönem ilk 6 aydır

    Çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Tok karına yatırmak, oda ısısı, çok giydirmek veya giydirmemek vs. nedenler araştırılmış, hiçbirinden kesin sonuç alınamamıştır. Bugün için riski artırdığı kabul edilen etken; bebeğin yüzükoyun yatırılmasıdır. Yani yüzükoyun yatırılan bebeklerde daha fazla görüldüğü söylenmektedir. Bu nedenle de bebeklerin dönüşümlü olarak sağ yan- sol yan gibi yanlara yatırılması daha doğrudur.

    Yüzükoyun yatma sırasında kalbin normal çalışma ritminin olumsuz etkilendiği, sapından asılı gibi çalışmak zorunda kaldığı şeklinde bir açıklama olmakla birlikte; kesin ve net bilinen bir açıklaması yoktur.

    Bebeklerin, uyutulurken elini kolunu kullanması için kundak gibi sıkı bağlanmaması gerekir. Aşırı yedirip hemen yatırmak yerine, gazını çıkarıp, yatağın baş kısmı hafif yukarda lacak şekilde ve mutlaka yan yatırılması gerekir. Ayrıca kusarsa, kusmuğunun nefes borusuna kaçmaması için de uyuşturucu ilaç verilmemelidir.

  • Çocuklarda nefrotik sendrom

    Çocuğunuzun nefrotik sendrom olduğunu öğrendiniz. Muhtemelen, hastalık ve tedavisi hakkında kafanızda birçok soru işareti var. Bu yazı, sorularınızın bir kısmına cevapverebilmek için hazırlandı.

    Bu yazıyı okuduktan sonra, nefrotik sendromun ne olduğunu ve tedavi için hangi yöntemler kullanıldığını öğreneceksiniz. Ayrıca, sağlıklı gıdalar seçerek ve normal
    çocukluk dönemi aktivitelerine katılması için onu cesaretlendirerek çocuğunuza yardım etmede ne kadar önemli bir rol oynadığınızı göreceksiniz.
    Düzenli sağlık kontrollerinin ne kadar önemli olduğunu öğreneceksiniz.
    Bu yazı ayrıca çocuğunuzda hangi fiziksel bulguları izlemeniz gerektiği ve doktorunuzu ne zaman aramanız gerektiği konularına da açıklık getirecektir.
    Son olarak bu yazı nefrotik sendromla ilgili daha çok bilgiyi nereden edinebileceğiniz hakkında sizi bilgilendirecek.
    Çocuğunuzun sağlık hizmet ekibinin tam desteginin yanınızda olduğunu unutmamanız da çok önemli. Çocuğunuzun tedavisinde ve iyileşme döneminde yalnız değilsiniz. Bazı kelimeler arkadaki sözlük bölümünde açıklanmıştır. Bu bilgiyi istediğinizde rahatça kullanabilmek için elinizin altında bir yerde bulundurun.

    NEFROTİK SENDROM NEDİR?

    Nefrotik sendroma halk arasında albumin hastalığı da denir. Bu terimler böbrekleden idrara anormal miktarlarda protein kaçması durumunu açıklar. Protein idrar ile vücuttan kaybedildiğinde, çoğunlukla göz kapaklarında, ayaklarda, ayak bileklerinde şişkinlik ve karın boşluğunda asit ortaya çıkar. Tedavi edilmezse, nefes almada, yemede sorun yaratır ve enfeksiyonlara zemin hazırlar. Nefrotik sendrom geçiren çocukların %90 ı steroidler, yani kortizon ile başarılı bir şekilde tedavi olurlar.
    Diğer tedaviler, steroide yanıt vermeyen daha dirençli olgular için uygundur.
    Böbreklerin işinin bir bölümü kandaki artık maddeleri temizlemek ve vücuttaki tuz (sodyum) ve su miktarını ayarlamaktır. Nefrotik sendromda, böbreğin glomerül denilen filtreleri kanı temizlerken, proteinin çok büyük bir miktarı filtrelerden süzülür ve idrara gönderilir. Bu kandaki protein oranının azalmasına sebep olur.
    Kan, kan damarlarında sıvıyı tutabilmek için proteine ihtiyaç duyar. Zira protein damar dışına çıkan sıvının tekrar damar içine girmesi için gereklidir. Kandaki protein oranı azaldığında, sıvı, kan damarlarında duramaz ve küçük kan damarlarını çevreleyen dokulara süzülür . Bu dokulardaki sıvı şişkinliğe sebep olur (ödem).

    Nefrotik sendrom 3 bulgu ile fark edilir.
    1) şişkinlik (ödem)
    2) idrarda yüksek seviyedeki protein (proteinüri)
    3) kandaki düşük seviyedeki protein (hipoalbuminemi)

    HASTALIK BELİRTİLERİ NASILDIR?
    Nefrotik sendromun ilk atağı ebeveyn olarak sizin için ve çocuğunuz için rahatsız edici bir deneyim olabilir. Şişkinlik yavaş bir gelişim gösterir ve ilk bakışta fark
    etmeyebilirsiniz. Doktorunuz tarafından bir tanı konduğunda da, çocuğunuzda şişkinlik artmış ve iyice belirginleşmiş olabilir ve hastaneye yatmak durumunda kalabilirsiniz.
    Çocukların büyük bölümü nefrotik sendrom tedavisine iyi cevap verir. Ancak bilinmesi gereken bir husus nefrotik sendromun tekrarlamalar yapma özelliğidir. Uzun süreli tedavi gören çocuklar zaman zaman tekrarlara yakalanmış durumda olsalar da tedavi sonrası durumları oldukça iyi olarak gözlemlenmiştir.

    KİM ETKİLENİR?
    Çocukluk döneminde nefrotik sendrom herhangi bir yaşta görülür, ama çoğunlukla 2-5 arası yaşlarda başlar. 100.000 çocuktan 16’sının yakalandığı seyrek bir durumdur ve kızlardan çok erkekler yakalanır. Ailenizdeki diğer çocukların da nefrotik sendroma yakalanma olasılığı çok düşüktür. Bunun örnekleri olsa da, çok nadir bir durum olduğu söylenebilir.

    NEFROTİK SENDROMA NE SEBEP OLUR?
    Nefrotik sendromun gerçek sebebi bilinmemektedir ve önlenemez. Ancak, bu durumla ilgili araştırmalar devam etmekte, daha etkili tedaviler geliştirilmeye çalışılmaktadır. Nefrotik sendromun, vücuttaki bağışıklık sisteminin zaman zaman dengesizleşmesi sonucunda ortaya çıktığını biliyoruz. Bu dengesizlik, böbrekteki filtrelere zarar verecek böbrek damarlarında elektrik yükünün değişmesine sebep olur. Böbrek damarlarında elektrik yük azalınca, idrara protein sızdırmaya başlar. Nefrotik sendromda uygulanan bütün başarılı tedaviler bağışıklık sisteminde bazı yollardan yapılan tedavilerlesağlanmaktadır. Nefrotik sistemin bazı ataklarına, bağışıklık sistemini uyaran soğuk, grip ya da başka enfeksiyonlar gibi şeyler sebep olur.

    HANGİ TETKİKLER GEREKİYOR?

    Genel olarak oldukça az test gerekiyor. Bu testler;
    • Proteinüri miktarını tespit eden idrarda protein testi,
    • Kandaki protein seviyesini ve böbrek fonksiyonlarını ölçen testlerdir.
    Birçok çocukta, tanı sırasında böbrek biyopsisi gerekmemektedir. Ancak, çocuğunuz nefrotik sendromun ilk nöbeti sırasında 1 yaşından küçük ya da 8 yaşından büyükse, biyopsi gerekebilir.
    Bir ailede, nefrotik sendromun birden çok kişide görülme durumu çok nadirdir. Böyle durumlarda, nefrotik sendroma yol açan başka genetik hastalıklar akla gelir ve bazı genetik testlerin yapılması gerekir.

    TEDAVİSİ NEDİR?
    Toplumdan topluma, ya da çocuktan çocuğa değişen tedavileri bulunur. Çocuğunuzun tedavisi ile ilgili detayları ya da anlamadığınız noktaları doktorunuza sormaktan çekinmeyin.
    • Kortizon ilaçları (prednisone):
    • Doktorlar çocuğunuza nefrotik sendrom tanısı ilk koyduğunda, prednison ya da
    prednisolon denilen ilaçları yazarlar. Prednison bir kortizondur ve birçok çocuk
    bu ilaç tedavisine olumlu yanıt verir. Ancak, kortizonun işe yaraması zaman alabilir, bu yüzden çocuğunuz hemen iyi olmayabilir. Çoğunlukla, 1-2 hafta içinde idrarda protein yok olur ve dokulardaki şişlikler iner. Kortizol tedavisi işler yolunda gittiği durumlarda en az 3 ay sürecektir. Birinci ay kortizon günde 2 dozda verilir. İkinci ay idrarda protein çıkmıyorsa (negatif ise) günaşırı uygulamaya geçilir. Kortizon sabah bir dozda bir gün verilir, diğer gün verilmez. Üçüncü ay, idrarda protein yine negatif ise kortizon her hafta % 20 azaltmalar ile kesilir. Kortizon mutlaka tok karnına verilmelidir. Kortizon tedavisine cevap veren bir çocuğa (kortizona yanıtlı nefrotik sendrom) minimal değişiklik hastalığı tanısı konulur. Minimal değişiklik hastalığının iyi bir prognozu vardır. Çocuğunuz kortizonları her zaman için doktor direktifiyle almalıdır. Kortizon tedavisini yarıda bırakırsa bazı komplikasyonlara yakalanma ya da daha fazla hasta olma ihtimali vardır.
    Nefrotik sendromda kullanılan kortizonların, bazı sporcular tarafından kötü yönde
    kullanılan anabolizan kortizonlarla aynı olmadığını bilmekte de fayda vardır.
    Bazen, kortizonlar henüz etkisini göstermemişken, şişkinlikleri kontrol etmek için idrar söktürücü (diüretik) kullanılır. Diüretikler vücudu ekstra su ve tuzdan kurtaran ilaçlardır. Ayrıca, çok ödemli durumlarda, damardan verilen albümin de (bir kan ürünü) şişlikleri kontrol etmek için gerekli olabilecek bir tedavidir.

    Kortizonun yan etkileri
    Kısa süreli tedavilerde kortizonların pek yan etkisi görülmez. Ancak bazen bu ters etkiler aşağıda listelediğimiz şekilde görülebilir.
    • İştahın artması, hızlı kilo alımına sebep olur (Bunun için şeker, yağ tüketimi azaltılmalıdır. Hergün tartılma aşırı kilo almayı denetler).
    • Kırmızı, şiş yanaklar (İlaç kesilmesi ile normale döner).
    • Deride geniş çatlaklar (Çatlaklar olursa kalıcıdır. Aşırı tartı alımının engellenmesi, derinin nemlendirici kremler ile yumuşatılması yararlıdır).
    • Soğuk alma, öksürük gibi enfeksiyonlara dirençsiz olma (En ufak bir enfeksiyon belirtisinde doktor ile görüşme önerilir).
    • Yüksek kan basıncı (Bu durum doktorunuz tarafından kontrol edilecektir. Tuz kısıtlaması ve evde kan basıncı ölçümleri için bir tansiyon aleti alınması yararlı
    olacaktır).
    • Öfke nöbeti hali, durum değişiklikleri (İlaç kesilmesi ile normale döner). • Gözde katarakt (Uzun kullanımlarda görülebilir).
    • Çocuklarda büyümenin durması (Kortizon kesilmesi ile büyüme eski hızına kavuşur).
    • Mide yanması, gastrit (İlaçların tok alınması, gerekirse antiasit kullanılması yararlıdır).
    • Kemiklerde erime (osteoporoz) (Kortizon ile birlikte D vitamini ve kalsiyum alınması yararlıdır).
    Önemli:
    Çocuğunuz kortizon alırken ishal, kusma, şiddetli karın ağrısı, vücutta ağrılı şişlik, bacaklarda morarma ya da yüksek ateş gibi durumlar gerçekleşirse, hemen doktorunuzla iletişime geçin.

    KORTİZON TEDAVİSİ HER ZAMAN İŞE YARAR MI?
    İdrarda fazla miktarda protein bulunmaya devam eden ya da prednisonun yan etkilerine çok maruz kalmış, kortizon tedavisine cevap vermeyen çok az sayıda çocuk vardır (kortizona yanıtsız nefrotik sendrom). Bu çocuklara böbreklerindeki problemin tam tanısı için böbrek biyopsisi yapılır. Eğer bir biyopsi gerekliyse, doktorunuz size tam ve gerekli bilgileri verecektir. Kortizolun etkili olmadığı zaman diğer immunsupresif ilaçlar tedavide kullanılmakyadır.

    BÖBREK BİYOPSİSİ NEDİR?
    Böbrek biyopsisi, özel bir iğne kullanılarak böbrek dokusundan küçük bir parça alma işlemidir. Hastanede yapılır. Büyük yaştaki çocuklara uyumaları için ilaç, ya da lokal anestezi verilir. Küçük yaştaki çocuklara ise onları tamamen uyutacak genel anestezi yapılır. Biypsinin böbrekte kalıcı bir kötü etkisi yoktur.
    Prosedür sırasında, çocuğunuz sabit bir şekilde karın üstü yatar. Doktorlar, böbreğin yerinin ve iğneyi sokacakları bölgenin tespiti için ultrason kullanır. Doktorlar iğneyi örnek dokuyu çıkarmak için kullanırlar, bu doku sonra mikroskop ile incelenir. Biyopsi sonuçlarının çıkması 1-2 hafta alır.
    Biyopsiden sonra, çocuğunuzun dinlenmesi gerekir, ama sonrasında hemen, tamamen ayaklanabilir. İdrardan kan gelebilir. Bu durumda hastanede gözlem devam etmelidir. Çocuğunuz hastaneden geldikten sonra evde 1-2 hafta ağır hareketler yapmasını kısıtlamanız tavsiye edilir. Doktorunuz tarafından çocuğunuz için özel talimatlar verilecektir.

    DİĞER TEDAVİLER

    Ne yazık ki, bazı çocuklar yıllarca nefrotik sendrom geçirirler ve kortizon almalarına
    rağmen hastalık sürekli nüksedebilir. Nüksetmesi (relaps), proteinin tekrardan idrara yüksek miktarlarda sızması ve şişkinliğin oluşması anlamına gelir . Hastalığın sık sık nüksettiği ya da kortizon tedavisinin yan etkilerinin görüldüğü çocuklarda nefrologlar tarafından tavsiye edilen başka tedaviler uygulanır. Bu diğer tedavi yöntemleri tedavinin yararları ve muhtemel yan etkileri konuşulduktan sonra çocuğun durumuna göre belirlenir. İlaç seçimi siklofosfamid, klorambusil, levamisole, tacrolimus, cyclosporin isimli ilaçları içerir. Bu ilaçlar çocuklara uzun bir iyilik süreci(remisyon) yaratır. Eğer çocuğunuzun bunlar ve benzeri ilaçlarla tedaviye ihtiyacı varsa, doktorunuzdan bu ilaçlarla ilgili daha ayrıntılı bilgi alacaksınız.

    ÇOCUĞUM NE KADAR ZAMAN NEFROTİK SENDROM GEÇİRECEK?

    Birçok çocukta, idrardaki protein problemi tekrar eder. Bu tekrarlar tekrar kortizon
    tedavisi gerektirir. Relapslarda nefrotik sendrom tanısının konulmasından sonra
    uygulanan kortizon tedavisine benzer bir tedavi uygulanır. Hastalığın sürekli nüksettiği çocuklarda, düşük dozda günaşırı kortizon birkaç yıl kullanılarak tekrarların öüne geçilmeye çalışılır.. Buna genelde koruyucu bakım tedavisi denir. Ancak, çocuk büyümüşse, tekrarlar çoğunlukla daha az gerçekleşir. Bu tekrarların tam olarak ne zaman biteceğini tahmin etmek mümkün değildir, ancak ergenlikten sonra yaşanma olasılığı çok düşüktür. Beş yıllık sürede idrardaki proteinden arınmış olan çocuklarda da hastalığın nüksetmesi çok olası değildir.
    Şunu unutmamak gerekir ki, minimal değişiklik nefrotik sendrom geçiren çocuklarda bu sebepten böbrek yetersizliği geçirme ihtimali yoktur. Çoğunlukla, çocuğunuz büyüdükçe, nefrotik sendrom daha az sıkıntılı bir hal alır. İstatistikler de bu olumlu sonuçları göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu gençlik ve yetişkinliklerinde normal böbrek fonksiyonlarıyla yaşamlarına devam ederler.

    ÇOCUĞUMUN TEDAVİSİNE NASIL YARDIMCI OLABİLİRİM?
    Çocuğunuzun tedavisi sırasında ona yardımcı olabileceğiniz birçok önemli nokta var. Bu noktalar çocuğunuzun düzenli tıbbi kontrolleri , sağlıklı beslenme alışkanlıkları ve normal, aktif bir aile hayatına sahip olduğundan emin olma gibi noktaları içerir. Çocuğunuzun idrar testini evde yapmanızda büyük yarar vardır (protein içerip içermediğini anlamak için).

    EVDE İDRAR TESTİ
    Nefrotik sendrom tanısından sonra, çocuğunuzun doktoru protein miktarını anlamak için nasıl idrar testi yapabileceğinizi gösterir. Sabah idrarı daha koyu olduğu için hatalı pozitif sonucu verebilir. İdrar tahlilini gün içindeki bir idrardan bakmakta yarar vardır. Tahlili kortizon kullanılan dönemde hergün bakmakta yarar vardır. İdrar proteini, günlük tartı ve kan basıncı ile alınan ilaçlar bir ajandaya muntazam şekilde kayıt edilmelidir. Bu ajanda doktorunuza gittiğinizde yanınızda olmalıdır. İlaç kullanılmadığı dönemlerde, belli aralar ile idrar testinin yapılmasının yararı vardır, şişmeye sebep olmadan nüksetmeyi fark edersiniz. Böylece çok fazla şişlik oluşmadan tedavi başlayabilir. Arka arkaya üç gün ++ ya da üzeri pozitif idrar sonucu tekrarı gösterir. Çocuğunuz bir enfeksiyon geçirdiğinde idrar testi yapmanız gerekir. Enfeksiyonlar, tekrarları tetikleyebilir. İdrarda protein bakmak için çeşitli kağıt testler vardır. Burada test şisesi üzerindeki talimata göre taze idrara kağıt sokularak birkaç saniye beklenir. Daha sonra talimata göre
    bir süre sonra test kağıdının rengi skaladan kontrol edilir.

    ÇOCUKLARINIZIN DÜZENLİ KONTROLLERİNİ YAPTIRIN

    Çocuğunuzun düzenli kontrolleri yaptırılmalıdır. Çocuğunuz iyi olsa da bu kontroller önemlidir. çünkü hastalığın tüm gidişini izlemeye olanak verir.
    Kontroller sırasında çocuğunuzun fiziksel muayenesi yapılır ve boyu, kilosu ve kan basıncı rapor edilir. İdrarı da ayrıca analiz edilir. Hastane kontrollerineidrardaki
    proteinin 24 saatlik idrarda bakılmasında yarar vardır. Çok gerekli olduğunda kan testleri de uygulanır. Çocuğunuz –iğne yüzünden- kan testlerinden korkuyorsa, doktor anestezi kremiyle acıyı daha aza indirmeyi sağlar (örnek Emla krem ya da Emla band kullanabilirsiniz).
    Kontrole gitmeden önce aklınızdaki tüm soruları yazın. Bu, çocuğunuzun doktoruna sormanız gerekenler konusunda size yol gösterecektir.
    Son olarak, çocuğunuzun dişlerine dikkat edin. İyi bir diş bakımı önemlidir, bu yüzden çocuğunuzu diş doktoruna da düzenli kontrole götürmeniz gerekir.

    SAĞLIKLI BESİNLERİ SEÇİN
    Çocuğunuzun sağlıklı bir beslenme planını takip ettiğini kontrol ederek de ona yardımınız dokunur. Bu çocuğunuzun ideal kiloda olmasına ve iyi hissetmesine sebep olur. Kortizon alan çocuklar çok aç olmaya meyillidirler. Eğer her şeyi yemesine izin verilirse, çok kilo alırlar. Diyetisyeniniz açlığını bastıracak hafif besinlerle ilgili bir diyet planı yapacaktır.
    Aslında, besleyici gıdaları seçmek tüm aile için yararlı olacaktır. Burada size yardımcı olacak bir kılavuz vardır.
    Tuz eklemeyin: Masadaki yemeğe tuz eklemeyin. Çok fazla işlenmiş, paketlenmiş hazır gıda tüketmemeye çalışın. İçinde saklı çok tuz bulundurmaktadır. Çok tuzlu yiyeceklere örnekler: İşlenmiş etler: sosis, salam, jambon. Konserve yiyecekler: çorba, makarna, sebzeler.
    Paketlenmiş yiyecekler: makarna ve peynir yemekleri, kurutulmuş et suyu karışımları. Diğer yiyecekler: patates cipsi, çubuk kraker, döner, turşu, ketçap.
    Önemli: Çocuğunuzun idrarına protein sızması oluyorsa ya da prednison kullanıyorsa tuz alımını en aza indirmek en iyisidir. Tuz çocuğunuzu susatır ve böylelikle daha çok sıvı alır. Ayrıca çocuğunuzun vücudunda sıvı tutmasını arttırır ki bu şişkinliği daha kötü bir hale getirir.
    En baştan az tuz kullanımına alışmak, çocuğunuz ve tüm aileniz için en uygun yoldur.Tuzun sizin için de zararlı bir madde olduğunu bilerek evde az tuz tüketilmesi, çocuğunuzun pehrize daha kolay uyum sağlamasınıkolaylaştıracaktır.
    Şeker alımını azaltın: Yiyecek ve içeceklere şeker eklememeye özen gösterin. Meşrubat ve asitli içecekler yerine su ya da şekersiz içecekler tercih edin. Şeker, kek, kurabiye ve çikolata gibi şekerli yiyecekleri vermekten mümkün olduğunca kaçının. Yüksek lifli yiyecekler tercih edin: Tam buğday unu ekmek en yararlı karbonhidrat kaynağı olduğu gibi aynı zamanda liften de çok zengindir. Taze meyve ve sebzeleri tercih edin. Çok doyurucudurlar. Ancak fazla meyvenin de şişmanlatıcı olduğunu bilin. Günde 3 porsiyondan fazla meyva vermeyin.
    Yüksek yağlı yiyeceklere sınır koyun: Yağda kızartılmış yiyecekler yerine fırında pişirilmiş, haşlanmış ya da ızgara edilmiş yiyecekleri tercih edin. Margarin ya da et suyu gibi ekstra yağları katmayın. Katı yağ ya da margarin yerine zeytin yağı kullanmaya özen gösterin. Sağlıklı yiyeceklerle ilgili daha çok öneri isterseniz bir çok iyi kaynak bulunmaktadır. Diyetisyeniniz size okumanız için bazılarını tavsiye edecektir. Spor ve boş zaman aktiviteleri planlayın: Spor ve egzersizler tüm aile için önemlidir. Çocuğunuz kabiliyetinin olduğu tüm spor ve boş zaman aktivitelerine –okuldakilerde dahil olmak üzere- katılmalıdır. Kortizonun bazen sebep olduğu yan etkilere karşı koyabilmesi için düzenli egzersiz çok yararlıdır. Pilates gibi çocuğunuzun evde kendi yapabileceği egzersizler , fazla kilo almasını engelleyecektir. Bu tip egzersizleri çocuğunuz ile birlikte yapmanız, çocuğunuzu harekete teşvik edecektir. Aile gezintileri ve tatiller de mümkündür. Çocuğunuzun komplikasyonları yoksa, bu aktiviteler çoğunlukla problem yaşatmaz. Tatil planlarınızı doktorunuzla mutlaka paylaşın. Gezi yaparken, özellikle özel aşılar yapmayı gerektiren yerlere gidecekseniz, doktorunuza başvurmanız akıllıca olacaktır. Nefrotik sendromlu hastalar kortizon kullandıklarını bir şekilde üzerlerinde taşıdıkları hüviyet ya da benzeri kimlik içinde yazılı tutmalıdırlar.Acil durumlarda bu bilgiler yararlı olabilir. Örneğin, kortizon alan çocuklar kaza ya da ameliyat gibi durumlarda yüksek dozlarda kortizona ihtiyaç duyabilirler. Bu amaçla kullanılan Medicalert bilezikleri de vardır.

    DOKTORLA NE ZAMAN İRTİBATA GEÇMELİYİM?
    Doktorla hemen irtibata geçmeniz gereken bazı durumlar olabilir.
    • Çocuğunuz suçiçeği ya da kızamık geçiren biri ile yakın temasta ise, doktorunuzu 24 saat içinde arayın, çünkü enfeksiyonlara karşı direncini artıracak özel bir iğneye ihtiyacı olabilir.
    • Çocuğunuzda şişkinlik varsa, ya da idrar testinde protein miktarı yüksek çıkmışsa,
    • Çocuğunuzun ateşi, kusması ya da karın ağrısı varsa,
    • Çocuğunuz bağışıklık kazanmış ya da aşılanmışsa, potansiyel problemleri
    doktorunuza danışın.

  • Çocuklarda astım tedavisinde en sık yapılan yanlışlıklar

    ASTIM TEDAVİSİNDE EN SIK YAPILAN YANLIŞLIKLAR?

    TEDAVİ SÜRESİ İLE İLGİLİ YANLIŞLIKLAR

    ‘ Bu ilaçları ne kadar süre kullanacak?! ‘ Çocuk iyileşti ben de ilaçları hemen kestim' İşte bunlar bizim en çok duyduğumuz cümleler. Çocukluk çağı astımının tedavi süresi hastanın şikayetlerinin sıklığına ve şiddetine bağlıdır. Yılda bir kez şikayeti olan onun dışında hiç bir şikayeti olmayan bir çocuğun her gün ilaç kullanmasına gerek olmayabilir.

    Ama şikayetleri bir sezonda üçten fazla tekrarlayan, günlük aktivite ile solunum şikayetleri olan, şiddetli atakları olan hastaların şikayetler kontrol altına alınıncaya kadar düzenli tedavi kullanması gerekir.

    UYUM ÖNEMLİ BİR SORUN:HASTALAR VE AİLELERİ UZUN SÜRELİ TEDAVİLERİ DÜZENLİ KULLANMIYORLAR

    Aslında uzun süreli tedavileri kullanmak hiç kolay bir iş değil. Bu konu ile ilgili çok sayıda çalışma yapılmış. Hastaların tedaviye uyumunun incelendiği çalışmalarda bile tedaviye başlandıktan bir süre sonra hastaların nerede ise % 50 sinin ilaçlarını kullanması gerektiği gibi kullanmadığı gösterilmiş. Uyumu arttırabilmek için mutlaka aile ve çocuk ile bu konuyu konuşmak , uyumu arttırabilecek yöntemleri bulmak gerekir.

    İLAÇLARIN YANLIŞ KULLANIMI

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu direkt nefes yoluna verilen ve çok az (mikrogram dozunda) etken madde içeren ilaçlardır, bunun da ancak % 10 kadarı akciğerlere ulaşır. Eğer bu ilaçlar ile kullanılan ara cihazlar ya da nefes tekniği ile ilgili sorun var ise çocuklar yeterli miktarda ilaç alamaz ve bir türlü iyileşmez. Bazen bana gelen hastalarda tek yaptığım şey hastanın ilacı doğru kullanmasını sağlamak oluyor.

    İLAÇLARIN YAN ETKİLERİNDEN OLAN KORKULAR….

    İşte bu korkular nedeni ile çoğu kez hastalar ilaçlarını almaları gerektiği gibi almıyor.

    İşte korktuğunuz sorular ve bilimsel cevapları.

    Astımlı çocuklar yaşıtlarından daha mı kısa olur?

    Öncelikle şunu unutmamak gerekir. İyi kontrol edimeyen uzun süreli bir hastalık çocuğunuzun büyümesini gelişmesini olumsuz etkiler. Ülkemizdeki astımlı hastaların çoğu hafif orta ağırlıktaki hastalar bu nedenle çok yüksek dozda ilaçlar ya da ağızdan kortizon kullanması gerekecek hastalar nerede ise yok denecek kadar az. Astımlı çocuklar genellikle ergenliğe yaşıtlarından biraz daha geç girerler ama erişkin boylarında anlamlı bir azalma olmaz. Özetle şunu söyleyebiliriz, boy kısalığından korkmayın ve bu neden ile çocuğunuza eziyet çektirmeyin

    Astım tedavisinde kullanılan ilaçların kemikler üzerine olumsuz etkileri var mıdır?

    Çocuklarda kalsiyum ve D vitamin içeren gıdalardan zengin beslenmenin öneminden hep bahsediyorum. Astım tedavisinde kullanılan ilaçları uzun dönem kullanan çocuklarda kemik yoğunluğu ya da kemik kırıkları üzerine olumsuz bir etki saptanmamıştır.Bu ilaçlar çok düşük dozlarda ve direkt olarak hava yollarına verildikleri için oradan emilip tüm vücut ile ilgili olarak kortizon içeren ilçalar ile ilgili duyduğunuz korkutucu yan etkilere yol açması mümkün değil.

    ‘Bu ilaçları kullanmaya başladık çocuk kilo aldı' Bu tedavinin yan etkisi midir?

    Çocuğunuzun kilo almasının nedeni muhtemelen artık öksürüğünün balgamının olmaması ve yaptığınız güzel börekler,pilavlardır. Çocuklar çoğu kez balgamlarını çıkaramadıkları için yutarlar , ve öksürükle birlikte kusarak bu balgamları çıkarırlar. Midesi balgamla dolu bir çocuğun iştahının çok iyi olmaması , bütün bu sıkıntılardan kurtulunca da kilo alması normaldir.

    Bu ilaçların çocuğumun gözlerine bir zararı olur mu?

    Bu sorunun cevabı da hayır. Yapılan çalışmalar inhaler ya da nebül ilaçların göz ile ilgili önemli bir yan etkiye yol açmadığını göstermiş. Ama ilçları uygular iken maskenin iyi oturması hem ilacın iyi alınması hem de ve gözün rahatsız olmaması için önemli.

    Bizim çocuk bu ilaçları aldıktan sonra çok huysuz oldu? Bu da mı tedavinin yan etkisi acaba?

    Benzer gözlemler nedeni ile uzun dönemde bu etkileri takip eden çalışmalar inhaler steroid dediğimiz astım tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlar ile hiperaktif davranış, saldırganlık, uykusuzluk, kon- santrasyon bozukluğu arasında bir ilişki olmadığını göstermişlerdir.

    Nefes yolundan kullanılan bu ialçalar ağızda mantar yapar mı?

    Bu nadir rastalanan bir sorundur. Genellikle ilacın uygun bir ara parça ile kullanmayan direkt ağıza sıkan ya da beraberinde antibiyotik kullanan hastalarda rastlanır. İlacın uygun kullanılması, ilaç kullanımı sonrası ağzın çalkalanması daha da iyisi dişlerin fırçalanması önemli. Eğer mantar oluşumu söz konusu ile aynı bebeklerde olduğu gibi bikarbonatlı sui le ağız temizliği öneriyoruz hastalarımıza.

    Nefes yolundan kullanılan ilaçlar diş çürüklerini arttırıyormuş doğru mu?

    Bu konu ile ilgili olarak Marmara Üniversitesinde Diş Hekimliği Fakültesi ile birlikte yaptığımız bir çalışma en önemli uluslararası tedavi rehberlerinde referans olarak kullanılan az sayıda çalışmadan biri. Bu ilaçlar ağız pH'ında azalmaya yol açabilir. Bu yemek sonrası dişleriniz fırçalamadan yatmak gibi bir şey. Bu neden ile mümkünse ilaçları kullandıktan sonra sabah ve akşam dişlerin fırçalamalarını öneriyoruz hastalarımıza.

    Acaba Çocuğa aşı tedavisi mi yaptırsak?

    Ne demiştik, uluslararası tedavi rehberleri, bakın rehberler ne diyor bu konuda: Beş yaşın altındaki çocuklarda astım tedavisinde immunoterapi ile ilgili yapılmış çalışma yoktur. Özellikle beş yaşın altındaki çocuklarda İmmunoterapi astım tedavisinde TAVSİYE EDİLMEZ.

    ASTIMLI HASTALARDA YAYGIN OLARAK KULLANILAN ALTERNATİF TEDAVİLER…

    Astımlı çocuklarda hem ülkemizde hem de dünyada başta bitkisel bazı ilaçlar olmak üzere çok sayıda alternatif tedavi yöntemi yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Astım tedavisinde kullanılan bir çok alternatif tedavi yöntemi mevcut: Bitkisel tedaviler, homeopati, yoga ve nefes teknikleri, akupunktur, vitaminler ya da diğer besin desteklerinin kullanımı. Bu tedavilerin etkinliğini araştıran çalışmaların bir çoğu bilimsel olarak yeterince güvenilir değildir ve genellikle az sayıda hastayı içerir. Bu neden ile de astım tedavisinde tek seçenek olarak ya da diğer ilaçlara ek olarak kullanılmasını destekleyecek yeterli veri yoktur.

  • Cinsel farklılaşma

    Cinsel farklılaşma

    CİNSEL FARKLILAŞMA ANNE KARNINDA İKEN BAŞLIYOR !!!

    Dişi ya da erkek cinste olmamızı sağlayan olaylar zinciri döllenme ile başlamaktadır. Döllenme sırasında kromozomal ve genetik yapı belirlenir. Genetik yapının belirlenmesinden sonra gonad; erkek ise erkek yumurtalığına (testis), dişi ise dişi yumurtalığına (over) farklılaşır. Daha sonra iç ve dış genital organlar cinse özgü özellikler kazanır yani fenotip belirlenir.

    Anne karnında yaklaşık 5. Haftaya kadar dişi ve erkek gonad ayırımı mevcut değildir. Erkekte testis oluşması gebeliğin yaklaşık 7.haftasında başlar. Gonadın erkek yumurtalığına farklılaşması dişilerden daha erken olmaktadır. Gebelik süresince olgunlaşma sürecini devam ettiren yumurtalıklar gebeliğin son 2/3 periodunda torbaya inerler. Zamanında doğan çocukların yaklaşık %95 inden fazlasında, prematürelerde ise % 80 civarında yumurtalıklar torbada gözlenir. Ancak bazı durumlarda yumurtalıkların torbaya iniş süreci 1 yıla kadar uzayabilir.

    Dişilerde ise gonadın dişi yumurtalığına farklılaşması daha geç başlar. Bununla birlikte doğuma kadar yumurtalarda yaklaşık 2 milyon hücre oluşur.

    Dış genital organların belirginleşmesi ise erkeklerde hamileliğin 9. Haftasında başlayıp 13. Haftasında sona erer. Erkeklerde dış genital organların farklılaşması erkek yumurtalığı olan testislerden salgılanan testesteron hormonu ile olmaktadır. Sekonder seks karakterleri denen sakal, bıyık çıkması gibi durumlardan da testesteron ve onun yan ürünü olan dihidrotestesteron hormonları sorumludur. Bu hormonlar beyinde hipofiz denen ve birçok hormonun salgılandığı keseden salgılanan LH ve FSH hormonlarının etkisi ile yumurtalıklardan salgılanır ve etkilerini gösterirler.

    Psikoseksüel farklılaşma denildiği zaman anlaşılması gerekenler ise şunlardır:

    1) Cinsel kimlik: Kişinin kendini erkek ya da kadın olarak tanımlamasıdır

    2) Cinsel rol : Yaşanılan çağ ve içinde bulunulan toplumun kültürüne göre insan davranışlarında kadın ve erkekleri birbirinden ayıran yanlardır

    3) Cinsel yönelim : Eş seçimidir

    Cinsel kimlik, yani kişinin kendini erkek ya da kadın olarak algılaması oldukça karmaşık, cinsel açıdan iki yönlü ve tümüyle insana özgü bir süreçtir. İnsanlarda erken dönemlerde ortaya çıkan hormonal değişikliklerin seksüel davranışlara etkisi üzerinde son yıllarda daha fazla durulmaya başlanmıştır. Özellikle anne karnında iken erkeklik hormonlarına maruz kalan kız çocukların ileri yaşlarda mücadeleci sporlara daha fazla ilgi duydukları ve çevrelerinde “erkek Fatma” olarak bilindikleri gözlenmektedir. Bunun yanında bazı genç kadınların kendilerini biseksüel ya da homoseksüel olarak tanımladıkları da bildirilmiştir.

    Sonuç olarak; anne karnında iken başlayan cinsel farklılaşma kişinin erkek ya da dişi olmasını belirlemekte, bazı hormonların etkisi veya eksikliği ile kişinin cinsel yapısı olgunlaşmakta ve nihayetinde cinsel kimliğin, cinsel rolun ve cinsel yönelimin belirlenmesi söz konusu olmaktadır.

  • Çocuklarda antibiyotik kullanımı

    Çocuklarda antibiyotik kullanımı

    1-Antibiyotikler nedir?

    Antibiyotikler yüzlerce çeşidi olan,vücutta bakteri enfeksiyonunu tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır.Penisilin 1940’larde bulunduğunda bu bir mucize idi çünki o ana kadar insanlar enfeksiyonlardan ölüyordu.Bakteri (ya da mikrop)nin tipine göre etkin antibiyotik farklıdır.Enfeksiyonun yerine ve şiddetine göre de farklı formları kullanılır.Örn-Ağızdan,damardan,enjeksiyonla,göz ya da kulak damlası olarak ,cilt kremi şeklinde vs.Antibiyotikler bakteriler içindir.Virüslere bir etkisi yoktur.

    2-Antibiyotikler ne zaman ve nasıl kullanılmalı?

    Öncelikle kesinlikle doktor denetiminde kullanılmalı.Bence reçetesiz de satılmamalı ama umarım ülkemizde de böyle bir uygulama olacak.Tanı iyi konmalı ve açık olmalı.”Yüksek ateş için antibiyotik vermek değil de bakteriye bağlı boğaz enfeksiyonunu tedavi etmek gibi.” Eğer antibiyotik verilmesi uygun görülüyorsa uygun ve etkin dozlarda ve gereken uzunlukta kullanılmalı.Yarım ve yanlış antibiyotik kullanımı çok sakıncalı.

    Antibiyotik direnci önemli bir konu olduğu için antibiyotik verilecekse en etkin dozajında verilmeli.Örneğin Amerika’da az antibiyotik kullanımı savunuluyor ama önerilen dozlar yükseltildi.Bakteri direncini aşabilmek için.

    3-Çocuklarda antibiyotik ne zaman kullanılmamalı?

    Çocuklarda görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarının (buna boğaz ve kulak dahil)%80i viral.Yani antibiyotiksiz iyileşebilir.Tanı eğer ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonlarını tanımlamak için kullanılıyor ancak üsye dediğinizde kulak enfeksiyonu ya da boğaz enfeksiyonu dememiş oluyorsunuz.)ise tedavide antibiyotik endike değil.Bunun tedavisi sıvı,dinlenme ,doğal ilaçlar eğer gerekiyorsa da semptomları giderme.

    Yine allerjiye bağlı uzamış burun akıntıları öksürükler oluyor.Bunlarda da antibiyotik kullanmaya gerek yok

    Kulak iltihapları için de Amerikan Pediatri Akademisininden gelen son bildirgede;Çoğunun virüse bağlı olduğu için hemen antibiyotik verilmemesi önerildi.Hasta gözükmeyen,çok ateşli olmayan kulak iltihaplarında iki gün bekleme kuralı çıktı.Bu hakikaten de işe yarıyor.

    Yine boğaz iltihaplarının da %80 e yakını viral.Tanıyı iyi koymak gerekiyor.

    3-Koruyucu antibiyotik diye bir şey var mı?

    Biz tıp fakültesindeyken öyle bir kavram sanki vardı.O şekilde antibiyotik kullanıldığını hatırlıyorum bunun anlamlı olduğu çok nadir durum olabilir.Örneğin bağışıklık sistemi iyi çalışmayan çocuklar ya da memenjit,tüberküloz gibi ciddi hastalıklar.Oysa üst solunum yolu ile ilgili hastalıklarda böyle bir şey yok.Faydadan çok zarar veriyorsunuz,dirençli bakteri üreterek.

    4-Bakteri direnci nedir?Neden olur?

    Penisilinden bu yana birçok antibiyotik üretildi.Sürekli yeni antibiyotikler üretmek zorunda kalıyor tıp alemi çünki bakteriler çok akıllı.Antibiyotiklere karşı yeni yeni direnç mekanizmaları geliştiriyorlar.Toplumlarda antibiyotik kullanımı ne kadar fazla ise bakteri direnci de o kadar fazla oluyor.Özellikle de yanlış ve eksik antibiyotik kullanımı tuz biber ekiyor.

    5-Bir enfeksiyonun virüse mi bakteriye mi bağlı olduğu nasıl anlaşılır?Antibiyotikler yanlız bakteri enfeksiyonunda mı kullanılır?

    Bunu anlamak için bir sürü veri gerekir .Yaş grubu,bulgular,çevredeki enfeksiyon paterni bu konuda yardımcı olur.Bazı bakteri ve virüsleri ayıracak antijen testleri vardır.Zaman zaman bunlar da yararlı olur. En önemli şey elbette doktorun klinik tecrübesidir.Etrafta olan virüsler ve bakteriler konusunda bilgi sahibi olmak oldukça işe yarar.Bazı durumlarda bakteri virus ayrımı açık olmayabilir ve doktorun klinik değerlendirmesine göre iki gün bekleme seçeneği ya da ampirik (tam tanı belli olmadan) antibiyotik seçeneği arasında karar vermek gerebilir.Virüslere karşı antibiyotikler etkin değil.

    6-Antibiyotiklerin zararı nedir?

    Her ilaç yarar zarar analizi yaparak verilmeli.Her ilacın potansiyel yan etkisi olduğu gibi antibiyotiklerin de var.Özellikle bağırsak florasına zarar vermek,fırsatçı mantar enfeksiyonlarına yol açmak en sık yan etkileri arasında sayılabilir.Allerjik reaksiyonlar da görülebiliyor.Karaciğer ya da böbrek hasarı normal kullanımlarda ve önceden bu organlarda sorunu olmayan çocuklarda görülmüyor.

    En önemli zararı vücuttaki doğal mekanizmayı bozarak sindirim sisteminin dengesini altüst etmesi.Hijyen hipotezine göre astım ve allerjik hastalık riskinin artmasında kullanılan fazla antibiyotiklerin de rolü var.

    Bir de tabii her antibiyotik kullanımı direnç gelişimi riskini arttırıyor, hem o çocukta hem de toplumda.En önemlisi yarar zarar analizini doğru yapmak.

    7-Türkiyedeki antibiyotik kullanımı nasıl?

    Ne yazık ki Türkiye’de antibiyotik kullanım verilerimiz çok fazla değil.Yani ne kadar ve hangi sebeple antibiyotik kullanıldığı üzerine objektif bilgimiz çok yok.Ancak bazı Akdeniz ülkeleri gibi biz de antibiyotik kullanımının kültüre işlemiş olduğu ülkelerden biriyiz bence.

    “Aman erken önlem alalım” ,”Aman hastalığı başından vurmak lazım”.”Koruyucu bir ilaç yok mu?” gibi cümlelerle çoğu zaman antibiyotikler kastediliyor. İnsanların pek çoğu kültürel olarak antibiyotiğe inanıyor ve hatta her soğuk algınlığında antibiyotik kullanılması gerektiğini düşünebiliyor. Doktordan antibiyotik reçetesi olmadan çıkarsa sinirleniyor.Bu tabii çocuklara da yansıyor.İnsanlar reçetesiz antibiyotik kullanabildiği için ne yazık ki pek çok hastalık eczacı kontolünde ya da anne babanın kontolünde yani bilinçsizce tedavi ediliyor.Tabii eğitim ve kültürel düzeye göre değişen bir şey bu ancak yine de içimize işlemiş bir antibiyotik alışkanlığı var.

    Bizde çok daha fazla veri olmalı ve olduğunda antibiyotik kullanımının dramatikliği ortaya çıkacak bence.Antakya’dan bir çalışma bu çalışmaya katılan hastalarda Üst solunum yolu enfeksiyonu (tanım gereği viral) tanısı alan hastaların %80 inin antibiyotikle tedavi edildiğini,kulak iltihaplarının ise % 100 ünün antibiyotikle tedavi edildiğini gösteriyordu.

    8-Dünyayla kıyasladığımızda durum nasıl?

    Amerika’da ve Avrupa’nın bir çok yerinde antibiyotik yanlizca reçete ile satılıyor ve gereksiz antibiyotik kullanımının engellenmesi konusunda çok bilinçli bir çaba var. Avrupa birliğinde ortaokullarda bile antibiyotik direncini öğretmeye başladıklarını okumuştum.Yunanistan ve Portekiz’de reçetesiz antibiyotik satılıyor ve kullanım oranları diğer Avrupa ülkelerine göre daha yüksek.Almanya ile komşusu Akdenizli Fransa arasında bile belirgin bir fark var. Fransa’da antibiyotik kullanımı Almanya’ya göre çok daha yüksek, tabii antibiyotik direnci de. Almanya’da iki gün bekleme prensibi çok daha fazla uygulanıyor ve sonuç olarak (yayınladıkları verilere göre) çoğu kez antibiyotiğe gerek kalmıyor.

    8-Antibiyotikler konusunda son olarak neler söylenebilir?

    Antibiyotikler asla kullanılmasın demek mümkün değil ama önemli olan tanıyı iyi koymak ve yarar zarar analizini doğru yapmak.Akılcı antibiyotik kullanımı gerekli.Antibiyotikler konusunda toplum eğitiminin çok faydası olacağına inanıyorum.

    Elbette reçetesiz antibiyotik satılmamalı ve eczacılar ve kalfaları antibiyotik asla önermemeli.Hasta muayene etmeden antibiyotik önermek de son derece yanlış.Virüsler iyi tanınmalı ve mümkün olan şartlarda iki gün bekleme alternatifi değerlendirilmeli.

    Önümüz grip mevsimi. Mesela gribin yani influenzanın doğru teşhisi ve iyi takibi bir sürü antibiyotiğin gereksiz yere kullanılmasını engelleyebilir.

    Akılcı antibiyotik kullanımı hem çocuklarımızın sağlığı için hem de toplum sağlığı için önemsenmesi gereken bir konu

    Sevgiyle kalın

    Dr. Beril Bayrak Bulucu

  • Çocuklarda havale-konvülziyon

    Çocuklarda havale-konvülziyon

    Duygu, düşünce ve hareketlerimizin merkezi olan beyin milyarlarca sinir hücresinden oluşur. Bunlar elektrik ağı gibi birbirleriyle ilişkili yapılardır. Bir düzen içinde çalışırlar. Eğer bu çalışma düzeni içinde bir sorun yaşanırsa çocukta istem dışı (kol,bacak, yüz veya tüm vucutta) engellenemeyen hareketler ortaya çıkar. Bilinç genellikle kapalı olabileceği gibi bazı havale tiplerinde de bilinç değişikliği nadiren olmayabilir.

    2. HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR ?
    Her yaşta ortaya çıkabilir. Doğumdan itibaren tüm çocukluk yaş grubunda değişik nedenlerden kaynaklanan havaleler görülebilir.

    3.GENEL NEDENLERİ NELERDİR ?

    Çok farklı nedenler konvülziyona yol açabilir.

    Yaşlara göre bu nedenler farklılık gösterir.

    Örneğin çok küçük doğmuş bebeklerde (prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebekler) görülebilen kalsiyum düşüklüğü ve kan şekeri düşüklüğü , hipoksik yani oksijensiz kalarak doğan bebekler , menenjit gibi beyni ilgilendiren iltahaplar en sık görülen nedenlerdendir. Uygun sütlerle beslenmeyen bebeklerde, akrabalık evliliği ile görülme ihtimali daha fazla olan doğuştan metabolik hastalıklar da (fenilketonüri gibi) konvülziyona neden olabilir. Kafa travmaları sonrasında havale (konvülziyon) ortaya çıkabilir.

    4.SÜT ÇOCUKLUĞU DÖNEMİNDE KONVÜLZİYON NEDENLER NELERDİR ?

    Sıklıkla ateşle seyreden enfeksiyon hastalıkları sırasında çok sık gözleniyor.Bunlar genellikle iyi huylu havalelerdir (Basit febril konvülziyon). Ancak nadir de olsa bazen başka tip havalelerin öncüsü olabilir (bazı çocukluk çağı epilepsileri gibi ). Böyle bir durumda mutlaka ilgili uzmanına danışmak gerekir. Sara olarak bilinen bazı eplepsilerin başlangıcı bu dönemde olabilir.

    Özellikle West sendromu veya diğer ismiyle infantil spazmı unutmamak gerekir.

    5.WEST SENDROMU NEDİR ?

    İnfantil spazm olarakta bilinir. Çok erken teşhis edilmesi gerekir. Nedenine yönelik araştırmalar hızla yapılmalı ve hemen tedaviye başlanmalıdır. Hastaların beyin elektroensefalografileri yani EEG çekimleri ve kasılmaların görünümlerinin video kaydının yapılması yani kasılma şeklinin doktor tarafından da görülmesinin sağlanması tanıyı kolaylaştırır.

    6. WEST SENDROMU ( İNFANTİL SPAZM) HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR?

    Sıklıkla ortaya çıkış yaşı 4-9 ay arasıdır.

    7.CİNSİYET FARKI VAR MI ? Yoktur.

    8.ERKEN TEŞHİSTE HANGİ BULGULAR YARDIMCIDIR ?

    Bebekler genellikle çok huzursuz,ağlayan, çok irkilen ve öne doğru veya arkaya doğru kasılmaları olan bebeklerdir.Bazen aileler “çok fazla gaz sancısı olan bebeğim var” dediğinde şüphelenmek gerekir.

    9.TEDAVİYE CEVAP NASIL ?

    Bu duruma neden olan altta yatan nedene göre tedavi şekli ve cevabı değişir.

    10. TEDAVİNİN YAN ETKİSİ VAR MI ?

    Bütün ilaçlar için geçerli olan yan etkiler bu tedavide de söz konusudur. Ancak mutlaka tedavi edilmeli çünkü tedavi yapılmazsa veya gecikme olursa bu kasılmaların beyne vereceği zarar çok daha fazladır.

    11.WEST SENDROMUNDA TEDAVİYE CEVAP HEMEN OLUR MU ?

    Her zaman değil. Bazen tedaviye cevap, yani kasılmaların durması zaman alabilir.Dikkatli takip etmek gerekir ve doktor –aile işbirliği son derece önemlidir. Çünkü tedaviye yanıt hemen alınamayabilir. Tedavide kullanılan ilaçların dozunu ayarlamak , EEG çekimleri ve alınan cevaba göre yeni tedavi eklemk gerekebilir. Ayrıca tedavide kullanılan ilaçların yan etkileri açısındanda yakın izlemek gerekir.

  • Fetal ekokardiografi: anne karnında kalp hastalığı tanısı

    Fetal ekokardiografi: anne karnında kalp hastalığı tanısı

    Anne Karnındaki çocuğun Kalbi Nasıl İncelenir?

    Yeni doğmuş bebeklerin kalbinin incelendiği ekokardiografi yöntemi ile anne karnındaki bebeklerin kalbi de değerlendirilebilir. Kulakla duyulamayacak dalga boyundaki sesleri kullanan ultrason cihazları ve özel bilgisayar programları kullanarak anne karnındaki bebeklerin kalp sorunları ayrıntılı olarak belirlenebilmektedir. Bu inceleme yöntemine, “Fetal Ekokardiografi” denilmektedir.

    Fetal Ekokardiografi, Karnımdaki Bebeğe Zarar Verir mi?

    Kulakla duyulamayacak ses dalgalarının, doğmamış bebeğe hiçbir zararı bulunmamaktadır. Bu yöntemi kullanan merkezlerde uzun yıllardır binlerce fetal ekokardiografi yapılmış ve tecrübeli uzmanların elinde bu yöntemin hiçbir yan etkisi olmadığı kabul edilmiştir.

    Fetal Ekokardiografi, Hamileliğin Hangi Döneminden İtiraben Yapılabilir?

    Anne karnının üzerinden yapılan fetal ekokardiografi ile genellikle 20’inci hafta ile 24’üncü hafta arasında iyi görüntü elde edilir. 18.inci haftadan itibaren de fikir edinmek mümkün olabilir. Ancak, daha da erken haftalarda bu yöntemle ayrıntılı ve güvenilir sonuç almak zorlaşmaktadır. Bir de, doğuma yaklaştıkça –bebeğin çok irileşmesi ve leğen kemiğinin içine doğru ilerlemesi nedeniyle — bu görüntüleme işleminde güçlüklerle karşılaşılabilmektedir.

    Fetal Ekokardiografik İnceleme Ne Kadar Sürer?

    İşlem, yaklaşık yarım ile bir saat arasında sürebilir, daha kısa sürede de tamamlanabilir. Ekranda görüntü oluşturabilmeyi olumsuz etkileyen çeşitli nedenler bu süreyi uzatmaktadırlar. Örneğin, bebeğin rahim içindeki duruş şekli, bebeği çevreleyen sıvının miktarının çok az veya çok fazla olması, bebeğin yaşı, ikiz veya üçüz gebeliklerin varlığı gibi…

    Fetal Ekokardiografi İle Bütün Kalp Hastalıkları Tanınabilir mi?

    Doğduktan sonra hayatı tehdit edebilecek bütün kalp hastalıkları prensip olarak tanınabilir. Yani, kalp boşluklarının ve giren-çıkan bütün damarların normal oluşmuş olduğu, dört adet kapağın sağlam olduğu, kalbin “büyük odacıkları” arasında büyük bir delik olmadığı gibi konular rahatlıkla görülebilmelidir.

    Fetal Ekokardiografinin Yanılma Payı Var mıdır?

    Her işlemde olduğu gibi bu işlemde de küçük bir yanılma yapı vardır. Görüntü almayı güçleştiren ve inceleme süresini uzatan nedenler, yanılmaya da yol açabilir. Ancak, “hayatı tehdit eden yapısal bozuklukları” söz konusu olduğunda bu yanılmaların payı çok düşüktür. Yani, örnek olarak, ana damarların yanlış bölmelerden çıktığı veya kapakların tıkalı olduğu gibi sorunlarda yanılma payı çok düşüktür. Doğumdan sonra acil kalp operasyonu veya ilaç tedavisi gerektiren hastalıklar fetal ekokardiografi ile güvenilir bir şekilde tanınabilir. Ancak küçük delikler ve kapaklardaki hafif bozukluklar belirlenemeyebilir.

    Bebeğin Kalbi Anne Karnında İken Normal Görünse de Doğduktan Sonra Yeniden İncelenmeli midir?

    Bebeğin kalbi doğumdan sonra (tercihen ilk haftalarda) yeniden incelenmelidir. Çünkü, anne karnındaki bir bebeğin kalbi, doğumdan sonraki ilk nefesi takip eden dakikalarda ve saatlerde bazı değişiklikler geçirir. Artık ihtiyaç kalmayan bazı kalp-dışı gereksiz damarlar tıkanır, o zamana kadar kalp içinde “küçük odacıklar arasında” açık durumda olan delik de kapanır. Burada belki biraz kafa karıştırıcı olan nokta, bu değişikliklerin doğmadan önce gerçekleşmesi halinde fetusun hayatının tehlikeye girmesidir. Yani, doğumdan önce gerekli olan yapı, doğumdan sonra aynen devam ederse “doğumsal kalp hastalığı” haline dönüşür. İşte fetal ekokardiografide yanılma yapını arttıran bir nokta da burada yatmaktadır. Bu dolaşım sistemi değişikliklerinin sağlıklı bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini doğumdan önce tahmin etmek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, doğumdan sonra da bebeğin kalbi bir kez daha yeniden incelenmelidir ki gerekli fizyolojik değişimleri tamamlamış olduğu belirlensin.

    Hangi Durumlarda Doktorlar Fetal Ekokardiografiyi Gerekli Görürler?

    Anne karnındaki bebeğin kalbini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bu sebepler üç grupta toplanır:

    1. Anne ile ilgili olan sebepler: Gebelikte geçirilmiş çeşitli bulaşıcı hastalıklar (ör.: kızamıkcık, suçiçeği…), kansızlık, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, bazı bağ dokusu hastalıkları (ör: lupus) ve bazı hormonal hastalıklar…

    2. Bebek ile ilgili olan sebepler: Ayrıntılı ultrasondabebeğin vücudunda yapısal bir bozukluk görülmesi (örneğin böbrek, parmakların yapısı, yüz ve boyun görünümü, veya bağırsaklarla ilgili), kalpte şekil bozukluğundan şüphelenilmesi, bebeğin kalp hızında yavaşlama veya hızlanma şeklinde bozukluklar, veya bebeğe amniosentez yapıldığı takdirde bu inceleme (bebeği çevreleyen sıvıdan örnek alınması)sonucunda bebeğin kromozomlarında bir bozukluk saptanması…

    2. Aile ile ilgili olanlar: Sülalede doğumsal kalp hastalığı geçiren bir bireyin bulunması.

    Doğmamış Bebekte Kalp Hastalığı Varsa, Anne Karnında İken Ameliyat Yapılabilir mi?

    Henüz hayır! Bazı Batı ülkelerinde bu konuda bazı denemeler oldu ise de sonuçlar henüz yüz güldürücü değildir.

    Fetal Ekokardiografi Anne ve Bebeğine Ne gibi Yararlar Sağlar?

    Eğer bebekte bir kalp sorunu varsa, bunun ne olduğunu önceden bilmek açısından çok büyük yararlar sağlar. Bebeğin sağlıksız bir kalple doğacağından haberdar olmak, doğum yapılacak merkezin planlanmasına ve tedavinin daha doğum odasında başlamasına olanak kılar. Bu durumlarda günler değil, saatler bile çok önemlidir. Eğer bebeğin kalbinin sağlam olduğu ortaya çıkarsa, bunu bilmenin getireceği güven ve huzur ile gebeliğe devam edebilmenin rahatlığı da önemli bir kazanımdır aile açısından.

  • Geleceği yönetmek ; neuroterapi

    Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler

    Yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

    Vicdanlarında hoş görmeyi barındırmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Alışkanlıklarına esir olanlar, her gün aynı yolda yürüyenler,

    Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

    Elbisesinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler ,

    Veya bir yabancıyla konuşmayanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    İhtiraslardan ve verdiği heyecanlardan kaçanlar ,

    Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki

    Pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar

    Yavaş yavaş ölürler…

    Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler,

    Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

    Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,

    Yavaş yavaş ölürler…

    Pablo NERUDA

    “Homeostoz” vücudumuzun normal koşullardaki doğal durumudur (yeni alınmış parıl parıl bir arabayı düşleyin…) Sağlıklı bir kişi bir kafede oturmuş sevgilisini düşünürken muhtemelen homeostoz durumundadır. Kalbi normal ritmde, kan basıncı, solunumu normaldir. Biraz çapkın olan bu beyefendi yan masadaki kızı kesmeye başlar, bu arada beklenen sevgili içeri girer ve işin rengi değişir. Ciddi bir ağız dalaşı başlar. Çocukcağızın kalp hızı, solunumu artar. Kan başına yükselir , cilt kızarır, ter basar, ağız kurur. Zira vücut şu an korunma reflexinde yani ‘’Allostoz’’ durumundadır.

    Kızcağız çıkıp gider, bizimki bir ‘’pufff!’’ çeker ve yine normal duruma/homeostoz hala döner. Bu temel iki mekanızmayı beynimiz ‘HİPOTALAMUS’ yolu ile kontrol eder.

    Yukardaki toplam bölgeye genel tanımı ile ORTA BEYİN denir. Burda;

    ⦁ Talamus : Beynin dinomosu ve giriş kapısıdır. Düşük elektrik burda üretilir, vücuda gelen tüm bilgi beyne buradan postalanır

    ⦁ Hipotalamus : Hormonal (kimyasal) ve sinirsel(elektriksel) yolla , tüm beyin yapılarından gelen emirleri bir araya getirir birleştirir ve Homeostoz ve Allostoz’ı oluşturur.

    ⦁ Hipofiz : Hipotalamus’un emir eri patacısıdır.

    ⦁ Amigdala : Duygusal bellek deposudur.

    ⦁ Hipokampüs : Uzun süreli bellek deposudur.

    ⦁ Bazal Ganglion : Vücut hareketleri, uyanık olma, öğrenme, duygusal ifade gibi özellikler de yardımcıdır.

    ⦁ Limbik Sistem : Yukarıdaki 6 bölümün genel adıdır. Bilinçaltı denen durumun temel etmenidir.

    Aşağıda gözlenen beyin sapı ise ilkel beyin bölümüdür. Zeka /akıl gelişmeden önce zorunlu olan nefes alma, kalp hızı gibi temel özelliklerimizin çıkış/yönetim merkezidir.

    HPA Hipotalamus, pituiter(hipofiz) ve Adrenal (böbrek üstü bezi) ise genel olarak beynin vücudun Homeostoz halde normal çalışması ya da Allastoz; koruma moduna girmesi için gerekli temel yoldur. Allastoz’ı beynin fren veya sigorta sistemi olarak düşünebilirsiniz. Hipotalamus ise beynin tamircisidir. Araba teklemeye başladığı zaman (şeker, tansiyon, kolesterol, tiroid hormon düzeyleri azalmış veya artmışsa ) doğrudan devreye girer. Tamirci tamiri iki yolla yapar elektrik ve kimyasal. Kimyasal yol hipofiz üzerinden hormonların düzeyinin kontrolü şeklinde olur.

    Allostoz’daki (bozuk) bir yapı da hormonlar (kortizol, norepinefrin, CRH) beyin ön bölgesi + hipokampusu İNHİBE(durdurma), Amigdalayı exite (uyarma) hale girer (Depresyon, anksiyete, otizim gibi rahatsızlıklarda büyümüş aşırı uyarılmış amigdala etkisi kısıtlanmış beynin ön bölgesi, hipokampüs söz konusudur ).

    Hipofiz’in salgıladığı;

    Vazopresin : Azalırsa belli yaş üzeri sık idrara çıkma

    FSH- LH : Kadında adet düzensizliği

    Testesteron : erkekte sperm üzertimi, kalp damarını gevşetme

    Ostrojen : Kadında yumurtalık çalışması

    Prolaktin : kadında süt üretimi stresin azalması

    Tiroit : enerji üretim ve taşınması, yağ – şeker metabolizması ( depresyon ve bipolar bozuklukta TSH ve TRH seviyesi düşüktür.)

    Hipofizin salgıladığı bu hormonların çoğunun (kortizon, pragesteron dahil olmak üzere ) üretiminde ise KOLESTEROL temel yapısal moleküldür.

    Kolesterolün önemli kısmını vücut üretir, çok azı besinlerle alınır. Kolesterol aynı zamanda antioksidandır. Vitamin (A,P, E kullanımı ve D vitamini üretiminde gereklidir. Beyin, damar, kalp hastalıklarında yüksek kolesterol etkilidir. (Ancak son dönemlerdeki yağ ve yumurta içermeyen kolesterol diyetleri kesinlikle yanlıştır; Eski bilgilere göre yağlar vücutta kolesterole dönüşür. O ise damarları tıkar, kalp hastalığı ve felçe yol açar. Kırmızı et kan basıncını artırır, kansere yol açar.)

    Yeni düşünce KETÖJENİK diyet daha mantıklıdır. Daha yüksek yağ, et, sebze buna karşılık minimum düzeyde şeker( Bu yöntem epilepsi, Parkinson, Alzheimer hastalarında olumlu sonuçlara yol açmıştır.)

    (Jonh Hopkins Medicol İnstitutions, Dr John M. Freeman 10 yıllık çalışma sonucu)

    ⦁ Clinical Cardiolayy

    ⦁ İnternol Medicine

    ⦁ Jac Cordioloyy dergi yayınları…

    Beynin kendini yapılandırma yöntemi : PLASTİSİTE

    Plastisite hücreler arası bağlantı sayısının artması demektir. ( Yeni nöron üretimi olmadığı için de mükkemmel bir kendini koruma kurtarma stratejisi/ yöntemidir.

    Yukarıdaki üçgeni hastalıklar açısından incelersek ;

    Travma/aşırı stres BÖB + (artmış)

    Depresyon Amigdala + BÖB ve Hipokampüs – (Azalmış)

    Menepoz BÖB +

    OKB BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    İntahar BÖB + (Özellikle ön singulat ginus)

    Şizofreni BÖB +

    İlaçlarının etkisi çoğunlukla LİMBİK sistem yolu iledir. İlaçlar kısaca kullanıldıkları an beynin ön bölgesinin görevini üstlenmeye çalışır.Ancak bunlar beynin plastisilerini artıramaz.Plastisite hücreler arası (dendrit) artması ile oluşur.

    Latince ve bilimsel jargon sıkıntı verdi ise kısa bir şiir ile ara verelim ;şizofren olarak sınıflandırılan Serhat DİLSİZ’in cezaevinde ve Manisa Akıl Ruh Sağlığı Hastanesi’nde yazdığı şiirle;

    Bilinmez hangi düş hatırlatır yarını

    Kim çelme taktı hayatına

    Bileğinde deri zincirlerin izi

    Sünger kaplı hücreden hatıra

    Üstüne oturan kırmızı gözlü sırtlanın

    On iki mikro dalga dudaklarından

    Salyalar damlıyor ağzıma

    İçimdeki parmaklıkların içinden

    Bilinmesi benden çıkartmaya çalışan bir ecza

    Toplu cinayetler aklımda

    Bu bana bilinmezden verilen bir ceza …

    Ben beynimin kafası güzel haliyim

    Volta da elli altı

    Kafa kırık altı

    Hücrenin metresi üç

    Bir serhat bir bilinmez yürüyen bir bedende iki

    damarlardan geçen ecza bin mikro gram

    Kimi ulak kimi ruj lekeli

    Yarısı yanmış yarısı kalmış

    Onlarca izmarit tükürmekteyim

    Her nefeste yarına daha var

    Bir sigara… yarım sigara… son sigara…

    Yukarıda anılan şeytan üçgeninin (!) terapisinde kullanılan neuroterapi’yi diğer yazılarımızda inceleme şansınız var.

    Şu an size çok yeni bir iki tedavi/terapi yöntemlerinden bahsetmemiz iyi olacaktır.

    ⦁ İçmiş olduğunuz su da mutlak surette magnezyum miktarının kalsiyum eşit olmasını arayın. (satılan bir çok su da bunu bulmanız çok zor olsa da!)

    ⦁ Q 10(Koenzim 10) hücresel enerji ihtiyacını karşılar.

    L kartinin, keratin,karnosin, magnezyum ve kalsiyumla bitlikte ATP etkinliğinde görevlidir. Antioksidandır, kalbi güçlendirir, Alzheimer ve parkinson’da yararlıdır. Diobetle streste etkilidir.

    ⦁ Lipoik Asit : Şeker hastaları, kanserde durdurucu yapısı mevcuttur.

    ⦁ EDTA : Damar yolu ile uygulanır. Ağır metallerin tümünde etkilidir. Damar sertliğine sebep olan kalsiyumu temizler. Hipertansiyon, kladikasyon (bacak damar tıkanmasına bağlı yürüme ağrısı) etkilidir.

    Genel olarak duygularımız bize hakim olduğu sürece, zekamız (iyi veya kötü şekilde)hiçbir şey yapamaz. Tutkular mantığı bastırmıştır.

    Yani genel olarak iki zihnimiz vardır : biri düşünür diğeri hisseder( kalbimiz ve beynimizin zihni).

    Duygusal beynimiz akılcı beynimizden çok önce gelişmiştir. Duygusal hayatımızın en önemli ve eski kökü koku duygusudur. Koku lobu merkezi de 2 farklı nöron tabakasından oluşur:

    ⦁ Merkez alınan koku yenilir mi? cinsel açıdan uygun mu? Yaklaş, doku düşman mı? Kaç veya kovala mesajlarını verir.

    Duygusal beynin temel katmanları limbik sistemdedir (limbus Latince yüzük demektir). Limbik sistem geliştikçe 2 beceri geliştirdi: Öğrenme ve hatırlama. Bu ise bizi tüm diğer canlılardan ayırdı. Diğer canlılar gibi akıllıca/zeki seçim yapma, değişmez otomatik tepki vermenin yerini artık çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir çevrenin tepkisine uyan ince ayarlı tepkiler almıştı. Bir yiyecek öldürüyorsa ondan kaçınma, pis kokulu bir eşi seçmeme…

    Daha sonra gelişen neokorteks ise işi daha ileri götürdü. Duygular yolu ile alınan bilgilerin kompleks işlenmesini Amigdala (latince badem demektir) duygusal belleğin ana deposudur (cingulate gyrus’la birlikte). Normalde tüm duyu organları (göz, kulak, deri…) sinyalleri talamusa yollar, bunlar neokortekse yollanır, burda birleşir ve gerekli cevap verilir.

    Ancak limbik sisteme giden/gelen bu temel ana yolun dışında kısa ve hızlı bir yol daha vardır; küçük bir nöron demeti talamustan doğrudan amigdalaya gitmektedir. Bu yol amigdalanın korteksin cevabı henüz hazırlanmadan şipşak bir cevap verilmesini sağlar. Neokorteks yavaş ama donanımlı bir ince ayarlı tepki üretirken, amigdala bu kestirme yol sayesinde bizi hemen harekete geçirir (yani bazı duygusal tepkiler bilinçli hiçbir katkı olmadan oluşabilir). Bu yanıt sonuç olarak dikkatsizdir, olay kesinleşmeden harekete geçme anlamı taşır. Bize çılgın talimatlar verir. Amigdala bu acil durumu geçmişteki bilgi korteksine dayanarak yapar (birini görürüz ve yüzü bize amcamızı anımsatır; hipokampustaki bilgi işleme bunu sağlamıştır. Ama nedense adamdan birden hoşlanmayız zira amcamızı hiç sevmeyiz; bunu ise amigdala üretir.

    Farelerdeki deneylerde bu ekspres, hızlı yolun 12 msn (milisaniye= saniyenin binde 12’si) olduğu saptanmış insanda 24 msn olduğu düşünülmektedir. Talamustan neokortekse ulaşan yol ise bunun 4 katı hızdadır.

    Beynin amigdalanın ani hamlelerine karşı bir tampon görevini ise prefrontal loblar yapar.

    Sağ prefrontal loblar korku, öfke ve benzeri tüm olumsuz duyguların merkezidir. Sol lob ise sağ lobu bastırarak bu duyguları kontrol eder.

    Prefrontal lob amigdala devresi hasar görmüş kişilerde bu nedenle zeka veya bilişsel yetilerde bir bozulma olmaz ama duygusal bilgi haznesine ulaşım yetersi z olduğu için geçmişe ait duygusal derslere ulaşma mümkün olmadığı için bu kişiler duygusal seçimlerde zorlaşırlar.

    Kısaca önsezi ve hislerimiz önemlidir. Kuru mantık bundan sonra devreye girer. Duygularımız mantıklı olmamız için gereklidir.

    Aslında epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların (Zyprexa, Seroquel, Risperdol vb.) şizofreni nöbetini tetiklemesi da biraz buna dayanır. Zira bu ilaçlar dopamin salgısını arttırır, dopaminse şizofreni nöbetini arttırır.

    Bir epilepsi nöbeti vücut için çok ciddi bir uyarıyı ortaya çıkarır. Bedenimiz hayati bir tehlikededir. Bunlar karşısında nörokimyasal uyaranlar (nörotransmitterler; epinefrin, norepinefrin, dopamin vb.) hızla karşı koyma iletisini amigdalaya yollar. Amigdalanın ekspres yanıtını yukarda anlattık. Ne yazık ki epilepsi hastalarında şalter yani prefrontal lobların hareketi durdurulmuş haldedir. O nedenle bu tür hastalarda yapılacak olan nöroterapi seanslarında frontal lobun güçlendirilmesi ön plana alınmak zorundadır.

  • Mekanik bel ağrısı ne demek?

    Bel ve boyun ağrısı nedenleri arasında genç ve orta yaşlarda % 90-95 oranında mekanik nedenler, yani evde-işte veya spor yaparken hatalı vücut kullanımı ile zorlanma birinci sırada yer alır. Ters bir hareket sırasında ayak bileğinizi nasıl burkabiliyorsanız, benzer bir zedelenmeyi belinizde de yapmanız mümkün. Mekanik bel ağrısı derken; yapısal bir zarar oluşmadan, yani herhangi bir kalıcı hastalık tablosu oluşmadan ortaya çıkan ağrıları kastediyoruz. Bunlar basit yatak istirahati ile geçebilen ağrılar. Yani birkaç gün yatmak veya yine birkaç gün için bele takılan örme bir korse bile bu ağrıların tedavisi için yeterli…

    Tabii yatmak derken sağlıklı bir yatakta yatmayı kastediyoruz, tahta üstünde veya yerde değil; çok eskimemiş bir hazır yatak üzerinde. Kanepede veya koltukta değil; dizlerin altına bir yastık yerleştirilmiş durumda iken sırt üstü veya bacakların arasına bir yastık yerleştirilmiş durumda iken yan yatarak dinlenmek.

    Ancak bu ağrıların tekrarlamasını ciddiye almak gerekir. Yani birkaç gün istirahatle geçen ağrılarınız tekrar tekrar oluyorsa, özellikle de ağrının şiddeti artar veya aradaki ağrısız süre azalırsa mutlaka bir doktora başvurmak gerekir.