Etiket: Yan

  • Prostat kanseri için hormon tedavisi – 2

    Prostat kanserinde hormon tedavisi yazımızın ikinci bölümünde anti-androjen denilen ilaçlardan bahsedeceğiz. Prostat hücrelerinin büyüme ve çoğalmasında kilit role sahip androjen hormonları, prostat hücrelerinin yüzeyindeki androjen reseptörü (algaç) denilen proteinlere bağlanarak çalışır. Anti-androjenler, androjenlerin bu reseptörlere bağlanmasını engeller.

    Bu grupta yer alan ve en yaygın olarak kullanılan ilaçlar Flutamide (Eulexin) ve Bicalutamide’dir (Casodex).

    Her gün alınan hap şeklinde kullanılırlar.

    Anti-androjenler çoğunlukla tek başlarına kullanılmazlar. Sıklıkla LHRH agonistlerinin etkinliği azaldığında ek olarak kullanılmaktadır. Ayrıca, LHRH agonisleri ile kez kullanıldığında tümör flare etkisinden korunmak için birkaç haftalığına kullanılırlar.

    Buna ek olarak anti-androjenler, orşiektomi veya LHRH agonistlerine ek olarak birinci basamak hormon tedavisi olarak da kullanılabilmektedir. Bu yönteme kombine androjen blokajı denilmektdir.

    Eğer prostat kanserli bir hastada anti-androjen etki etmemeye başlarsa, anti-androjen tedaviye ara vermek, kısa bir süre için kanserin büyümesinde durmaya yol açabilir. Biz buna anti-androjen çekilme etkisi demekteyiz. Bunun nedeni ise henüz netlik kazanmamıştır.

    Enzalutamide (Xtandi)

    Yeni nesil bir anti-androjen tedavi yöntemidir. Normalde androjenler kendi reseptörlerine bağlandığında, reseptör hücre kontrol merkezine büyüme ve bölünme sinyali gönderir. İşte Enzalutamide bu sinyali bloke eder. Her gün alınan hap şeklinde kullanılır.

    Enzalutamide, cerrahi dirençli prostat kanserli erkeklerde yararlı olabilir. Birçok ilaç çalışmasında, erkek hastalar LHRH agonist ile tedavi edildi. Ancak, cerrahi müdahale yapılmamış testosterone düzeyine sahip erkeklerde nasıl etki ettiği hakkında net bir bilgi yoktur.

    Hormon tedavilerinin olası yan etkileri

    Orşiektomi ve LHRH agonistleri ve antagonistleri, testosteron düzeylerinin düşmesi sebebiyle benzer yan etkilere sahiptir. Bu yan etkiler;

    – Azalmış veya kaybolmuş cinsel istek

    – İktidarsızlık

    – Penis ve testislerde küçülme

    – Zamanla iyileşen veya yok olan ateş basmaları

    – Meme hassasiyeti ve meme dokusunda büyüme

    – Kırıklara neden olabilen osteoporoz (kemik incelmesi)

    – Anemi (düşük kırmızı kan hücre sayısı)

    – Mental güçsüzlük

    – Kas kütlesi kaybı

    – Kilo alımı

    – Yorgunluk

    – Yüksek kolesterol

    – Depresyon

    Bazı araştırmalar göstermiştir ki, yüksek tansiyon, diyabet, inme, kalp krizi ve kalp hastalıklarına bağlı ölüm riskinin hormon tedavisi uygulanan erkek hastalarda yüksektir. Ancak bu konuda yapılan tüm araştırmalar bunu doğrulayamamıştır.

    Antiandrojenler benzer yan etkilere sahiptir. LHRH agonistleri, antagonistleri ve orşiektomi arasındaki temel fark ise anti-androjenlerin cinsel açıdan düşük yan etkilere sahip olmasıdır. Bu ilaçlar tek başına kullanıldıklarında, cinsel istek ve ereksiyon genellikle devam etmektedir. Ancak, bu ilaçlar LHRH agonistleri ile tedavi edimiş erkek hastaya verildiğinde, ishal temel yan etkidir.

    Abiraterone eklem ya da kas ağrılarına, yüksek tansiyona, vücutta sıvı birikimi, ateş basmaları, mide problemlerine ve ishale neden olabilir.

    Enzalutamide ishale, yorgunluğa ve ateş basmalarının kötüleşmesine neden olabilir. Bu ilaç ayrıca sinir sisteminde de bazı yan etkilere neden olmaktadır. Bunlar, baş dönmesi ve nadiren felçtir. Bu ilacı alan erkekler düşmeye bağlı sakatlanmalara meyillidir.

    Hormon tedavilerinden kaynaklanan yan etkilerin çoğu önlenebilir veya tedavi edilebilir

    Örneğin,

    – Ateş basması şikayetine antidepressanlar ve diğer ilaçlar çoğunlukla yardımcı olabilir.

    – Osteoporozu engellemede birçok ilaç önleyici ve tedavi edici etki yapabilir.

    – Depresyon antidepresanlar veya psikolojik danışma ile tedavi edilebilir.

    – Egzersiz yorgunluk, kilo alımı, kemik kaybı, kas kaybı gibi yan etkileri düşürmede yardımcı olabilmektedir.

  • Vaskülitler (damar duvarı iltihabı)

    Vaskülit nedir?

    Vaskülit, kan damarlarının inflamasyonu (yangısı/iltihabı) sonucunda, o damarın beslediği akciğer, böbrekler, sinir, deri gibi dokularda beslenme bozukluğuna bağlı yakınmalarla giden bir grup hastalığı ifade eder. Bazen hayati tehdit edici sonuçlar doğurabilir. Vaskülitin bir çok türü vardır ve çoğu nadir görülür. Hem arter (atar damar) hem de venler (toplar damar) tutulabilir. Bu nedenle çok çeşitli bulgulara neden olur. Bazıları:

    -El veya ayakta hissizlik ve güçsüzlük,

    -Nefes darlığı ve öksürük,

    -Deri döküntüleri-deriden kabarık purpura (küçük kırmızı noktasal döküntü), nodül (şişlik), veya ülsere yaralar gibi çok çeşitli olabilir.

    -Yeni gelişen şiddetli hipertansiyon

    -Böbreklerin tutulumuyla hipertansiyon, ödem

    -Gözde ağrılı kızarıklık, geçici veya kalıcı görme kaybı gibi yakınmalara neden olabilir.

    Vaskülitin nedeni nedir?

    Vaskülit, başlığı altında bir grup hastalık yer alır ve bunların çoğunun nedeni bilinmemektedir. Genetiğin yansıra, kişinin immün sistemini etkileyen başta enfeksiyonlar ve sigara olmak üzere, bir çok çevresel faktörün de vaskülit gelişimine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Kişinin immün (bağışıklık) sistemi, kendi kan damarlarına saldırması, iltihap bulgularının da eşlik etmesiyle; o damarda daralarak tıkanıklığa veya duvarında hasara bağlı yırtılmaya neden olabilir. Etkilenen damarların beslediği dokunun kanlanmasının bozulmasıyla, o dokunun yetersizliğine bağlı çok çeşitli yakınmalar gelişir. Tüm otoimmün sistemik bağ dokusu hastalıklarında (lupus, romatoid artrit, Sjögren sendromu gibi) küçük damar vasküliti gelişebilir. Hepatit B ve C enfeksiyonlarına, vaskülit eşlik edebilir.

    Kimlerde vaskülit görülür?

    Vaskülit her iki cinsiyeti ve her yaş grubundan insanları etkiler. Vaskülitin bazı formları, örneğin Kawasaki hastalığı, sadece çocuklarda gelişir. Henoch-Schönlein purpurası, çocuklarda, yetişkinlerden daha fazladır. Dev hücreli arterit ise, 50 yaş üstünde görülür. Vaskülitin bir çok tipi vardır ve çoğu nadir görülen hastalıklardandır.

    Vaskülit nasıl teşhis edilir?

    Hastanın şikayetleri, muayene ve test sonuçlarındaki anormallikler, doktora vasküliti düşündürebilir. Bazen tanıyı doğrulamak için, etkilenen damar veya organlara ait ileri görüntüleme testleri (anjiyografi gibi) veya biyopsi gerekebilir.

    Vasülitler genellikle tuttukları damar çapına göre sınıflandırılır.

    Büyük damar vaskülitleri: Aorta (Kalpten çıkan ana atar damar) ve onun ana dallarını tutar. Bu grupta: Dev hücreli arterit (Temporal arterit), Takayasu arteriti, Cogan sendromuna bağlı aortit, spondilartropatilerdeki aortit ve izole aortit yer alır.

    Orta çaplı damar vaskülitleri: Orta çaplı damarlar vücudumuzda daha çok organlara giden ve onların adıyla anılan (hepatik arter, renal arterin dallanma noktaları, mezanter arter, koroner arter gibi) damarlardır. Bu grupta, Kawasaki hastalığı ve Poliarteritis nodosa yer alır.

    Küçük çaplı damar vaskülitleri: ANCA (anti-nötrofil sitoplazmik antikor)-ilişkili vaskülitler (Wegener granülamatozis, mikroskobik polianjiitis, Churg-Straus sendromu), lupus, Sjögren sendromu veya romatoid artritle ilişkili vaskülitler, kriyoglobülinemik vaskülitler, Goodpasture sendromu, ilaca bağlı vaskülitler, hepatit B veya C ilişkili vaskülitler, malignite ilişkili vaskülitler (multiple miyelom, hairy cell lösemi gibi)

    Diğer: Santral sinir sisteminin primer anjiitisi; küçük ve orta çaplı damarları tutar.

    Behçet hastalığı ve tekrarlayan (relapsing) polikondrit ise, her çaptaki arter ve venleri tutabilir.

    Vaskülit nasıl tedavi edilir?

    Glukokortikoidler: Genellikle steroid veya kortizon olarak bilinir. Vaskülitin erken döneminde (aktif), hastalık bulgularını ve inflamasyonu baskılamak amacıyla vaskülitin tipine ve şiddetine de bağlı olarak farklı dozlarda kullanılır. Doktorunuzla iş birliği yaparak, steroidin yan etkileri hakkında bilgi alıp, korunma yöntemlerini öğrenebilirsiniz.

    Diğer ilaçlar: Bunlar, steroid ihtiyacını azaltan ilaçlardır. Çoğu immün sistemi baskılayan tedavilerdir. Siklofosfamid bunların içinde en güçlü olanıdır. Hayati organ tutulumu halinde tercih edilir. Metotreksat ve azathioprin diğer ilaçlardır. Biyolojik tedavilerden rituximab, son yıllarda diğer tedavilere dirençli vaskülit tedavisinde kullanılmaktadır. Plazmaferez ve intravenöz immün globülin tedavisi de bazı dirençli vaskülit vakalarında kullanılan diğer tedavi seçeneklerindendir.

    Cerrahi: Nadiren gerekir. Ciddi vaskülite bağlı aşırı hasara uğrayan damar dokusunun greftlenmesi veya organ nakli gibi durumlarda gerekebilir.

    Vaskülitli hastalara öneriler:

    Vaskülit, kısa süreli veya bir ömür boyu sürebilir. Hayati organlarda hasar gelişmesini ve ileride hasar bırakmasını önlemek, tedavinin esasını oluşturur. Çoğunlukla kullandığınız ilaçların, fayda ve zarar (yan etkileri) oranları göz önünde tutularak, tedaviniz planlanır. İlaçlarınızın yan etkileri hakkında bilgilenerek, korunabilir yan etkilere yönelik önlemler alabilirsiniz. Örneğin, steroide bağlı osteoporoz, Cushing sendromu, kan şekeri ve tansiyon yükselmesi gibi yan etkilerden; steroid diyeti, kalsiyum ve D vitamini replasmanı yapılması, kas güçlendirici egzersizler, kan şekeri ve tansiyon takibi gibi önlemler alabilirsiniz. Enfeksiyonlardan korunmak için, grip ve zatürre aşısını yaptırabilirsiniz.

  • Hayvansal proteinler romatizmal hastalıkları ve ağrıları nasıl tetikler?

    Uzun zamandır romatizma tedavisinde birçok ilaç kullanılmakta ve her geçen gün yeni ilaçlar piyasaya çıkmaktadır. Bizler, yoldan çıkmış ve kendi vücuduna zarar vermeye başlamış bağışıklık sistemi hücrelerini nasıl durduracağımızın çarelerini aramaktayız. Bunun için iltihap kaskadında belirli noktaları bloke eden ilaçlar kullanıyoruz. İltihabı oluşturan moleküllerin üretimini kimyasal yollarla engellemeye veya bunu üreten hücrelerin elini kolunu bağlamaya çalışıyoruz. Özellikle son yıllarda yeni geliştirilen bazı ilaçlar hem maliyetleri hem de yan etkileri nedeniyle son derece dikkat edilmesi gereken ilaçlardır…

    Romatizmal hastalıkların büyük çoğunluğu otoimmun hastalıklardır. Yani bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini artık tanıyamaz duruma geldiği ve kendi hücrelerine savaş açtığı haller olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu neden oluyor? Genetik yatkınlığın katkısı büyük ama çevresel bazı etkenler nasıl bir değişim yaratıyor da hücreler birbirini tanıyamaz hale geliyor?

    Elbette ki bu ince mekanizmaları aşağı yukarı biliyoruz ve ilaçları da bu mekanizmalar üzerinden geliştiriyoruz. Kesinlikle verilen ilaçlar işe yarıyor. Ama bir yandan da yan etkilere neden oluyor… Üstelik ilaçları kullandığımız sürece etkili ve bırakınca olay bir süre sonra başlangıç noktasına dönüyor. Acaba daha uzun süre etkili ve olayın başlamasına engel olacak bir çözüm bulunabilir mi?

    Tedavi dendiğinde akla sadece ilaç mı gelmelidir? Ya da bitkisel ya da kimyasal bir maddeyi düzenli uygulamak mıdır?

    Tedavinin bir diğer şekli hastalıkları engellemeye çalışmaktır. Yani olayı başlatan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bazen dışarıdan ilaç vermenin yanında, bazı şeyleri de yasaklamaktır.

    Birtakım araştırmalar ve çalışmalar sonunda yanlış beslenmenin hücre hasarına yol açtığı, üzerindeki “kendini tanıtıcı reseptörlerin” ve “insülin reseptörleri” gibi diğer moleküllerin yapısını bozduğu, böylelikle o hücrenin immun sistem hücreleri tarafından ve hatta insülin tarafından tanınmaz hale geldiği bilinmektedir.

    Yanlış beslenme kapsamına giren tüm gıdalar bu yazının konusu değil ama romatizma özelinde özellikle hayvansal proteinler konusunu uyarmam gerekiyor. Hayvansal proteinler kapsamına hayvan etleri, süt-süt ürünleri ve yumurta giriyor.

    Hayvansal gıdaların hazmı zordur. Birincisi midede daha fazla asit salgılanmasına neden olurlar, asite bulanmış olan bulamaç mideden ince bağırsağa geçtiğinde ise pankreastan daha fazla sıvı salgılanması için onu yorar. Bu da vücuttaki asiti tamponlayan (nötralize eden) alkali rezervlerin çok harcanmasına neden olur.

    Parçalanan proteinler bağırsaktan emilmeye başlar. Bağırsaktan emilen her molekül bağırsak çeperindeki “immun sistem hücreleri” tarafından tek tek kontrol edilir. Aslında, günde 3-4 kez veya daha fazla yiyeceklerle alınan molekülleri kontrolden geçiren immun sistemimizi yorduğumuzu ve onu oyaladığımızı bilmenizi isterim… Ne kadar çok yerseniz o kadar çok yorarsınız…

    Hayvansal proteinler enzimlerle parçalanarak aminoasitlerine ayrılır. Proteinlerin son yıkım ürünleri yoğun asite neden olur. Ürik asit de bunlardan biridir. Bilindiği gibi ürik asitin fazlalığı ve bunların kristalleşerek eklem sıvısına çökmesi “gut artritine” neden olur.

    Diğer son ürün ise amonyaktır ve vücut için son derece toksik bir maddedir. Oluşan amonyak bir an önce üreye çevrilir ve böbrekler yoluyla vücuttan atılmaya çalışılır. İşte bu basamakların her birinde asit yük vücut tarafından bazı özel sistemlerle tamponlanmaya çalışılır. Ama her seferinde hücre cepten yemeye başlar. Özellikle de hücre zarı…

    Hücre zarı hasarlandığında üzerindeki reseptörlerde değişim yaşanır. Bu da otoimmuniteyi başlatmış olur. İmmun sistem hücreleri kendinden olanı tanıyamaz hale gelmeye başlar… Böylece romatizmal hastalıklara adım atılmış olur.

    İnsülin reseptörlerindeki değişim nedeniyle, insülinle doğru iletişim kuramamaya başlar. İşte size insülin direnci… Aslına bakarsanız insülin direnci sadece çok karbonhidratlı ve şekerli beslenenlerde olmuyor anlayacağınız…

    Proteinin fazlası da sanıldığının aksine kaslarda protein olarak depolanmıyor. Proteinin fazlası glikojen ve yağ olarak depolanıyor!

    Bunlara ek olarak özellikle kırmızı etin içinde “araşidonik asit” denilen bir molekül yoğun olarak bulunur. Bu molekül iltihap kaskadının başrol oyuncusudur. Yani bir hammaddedir. Ortamda bulunan omega-3 miktarına göre ya iltihap moleküllerine döner ya da anti-iltihap moleküllerine… Eğer beslenmenizde yeterince omega-3 yoksa iltihap moleküllerinin miktarı artar. Siz de ağrı çekersiniz. Balık da hayvansal protein olmasına rağmen içeriğinde yoğun omega-3 olduğu için iltihap moleküllerinin değil, anti-iltihap moleküllerinin miktarını artırır. Hayvan etlerinden sadece balık yemenizi öneririm. Hatta haftada 3-4 öğün… Omega-3’ü alabileceğiniz bir diğer besin maddesi tohumlardır (keten tohumu, ayçekirdeği gibi)…

    Hayvan etleri tüketilmesiyle yaşanan her şey süt-süt ürünleri ve yumurta için de geçerlidir.

    Serbest hayvansal proteinler ise sadece LOR ve BALIK’tır.

    Diğerlerinden canınız çok çekerse ne yapalım?

    Kırmızı-beyaz eti ayda bir öğün yiyebilirsiniz ama yanına onun 3 katı kadar taze yeşil salata ve omega-3 (hap olarak veya keten tohumu olarak) ile birlikte…

    Lor dışında peynir yemek isterseniz keçi sütünden üretilenleri tavsiye ederim ve 2 haftada bir kez… Yine yanına yeşillikle birlikte…

    Yumurtayı ise haftada 1 kez tüketebilirsiniz…

    Hayvansal proteinleri hayatımızdan çıkardığımızda proteinsiz mi kalırız? Hayır… Onun yerine bitkisel protein kaynakları olan bakliyatlar (kuru fasülye, mercimek, nohut, börülce…), yemişler (badem, fındık, fıstık, kaju…) ve tohumları (ay çekirdeği, kabak çekirdeği, keten tohumu) diyetinize eklemelisiniz…

    Bu tarz bir beslenmeye geçerek verilen ilaçlarla birlikte tedavi başarısını artırmış olursunuz. Zamanla durumunuz iyiye gittikçe ilaç dozlarında azalma bile yaşanabilir…

  • Demir eksikliği ve kansızlık

    Demir eksikliği tüm dünyada kansızlığın (anemi) bir numaralı nedenidir. Kadınlarda sık görülür ve önemli bir sağlık sorunudur.

    DEMİR EKSİKLİĞİ NEDEN OLUŞUR?

    Diyetle alımın yetersiz olabilir. Demir esas olarak hayvansal gıdalarda, özellikle kırmızı ette bulunur. Ekonomik yetersizlikler, zayıflama amacıyla yapılan diyetler, bilinçsiz beslenme, iş yaşamının zorlukları nedeniyle düzensiz gıda alımı gibi nedenlerle yetersiz demir alıyor olabilirsiniz. Vejeteryanlarda da zaman içinde demir eksikliği gelişir.
    Emilim bozukluğu: Ameliyatla midesi, oniki parmak bağırsağı veya ince bağırsağı çıkarılmış kişiler ve Çölyak hastalığı olanlarda demir emilimi bozulur.
    Gereksinim artması. Kadın hastalarda fazla sayıda doğum demir eksikliği anemisinin sık nedenlerindendir. Her gebelik yaklaşık 500-1.000 mg demir kaybı yaratır. Büyüme dönemindeki gençlerde de ihtiyaç arttığı için demir eksikliği gelişebilir.
    Kan kayıpları. Kadınlarda önemlidir. Bir kadının normal adet kanamalarıyla her ay yaklaşık 20 mg demir kaybedilir. Aşırı kanaması olan kadınlarda demir eksikliği sık görülür. Uterus myomları önemli kan kayıplarına neden olabilir.
    Mide bağırsak sistemi (Gastrointestinal kanal) kan kaybında önemlidir. Bunlar arasında şu örnekleri verebiliriz: yemek borusu varisleri, mide fıtığı, reflü özofajitleri, peptik ülser, gastrit, kronik aspirin kullanımı, mide polipleri ve kanserleri, kolon kanserleri, ülseratif kolit, kalın bağırsak polipleri, divertiküller, hemorroidler.
    Özellikle erişkin erkekte demir eksikliği saptandığında kan kaybı kaynağı olarak öncelikle mide bağırsak sistemi incelenmelidir.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE BELİRTİ ve BULGULAR
    Bu hastalarda halsizlik, çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk ve isteksizlik gibi şikayetler ortaya çıkar.
    Dilin üzerindeki papilla denilen ufak pürtükler düzleşir veya silinir. Bazen dilde yanma duyusu olabilir. Ağız kenarında çatlaklar oluşur. Tırnaklar kolay kırılır hale gelir. İleri vakalarda yemek borusunda, yutma güçlüğü yaratabilen bir zar oluşabilir. Demir eksikliği anemilerinde gastrit sıktır.
    Anormal şeylerin yenilmesine PİKA denir. Bu hastalar sıklıkla kil, buz ve benzeri şeyleri yerler. Demir eksikliğinde PİKA sıktır.

    DEMİR EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ
    Ağızdan alınacak haplarla yapılır. İlacın tercihan aç karna alınması, daha iyi emileceği için önerilir. Ancak, aç karna alınan demir preparatları sıklıkla gastrointestinal sistem yakınmalarına yol açar. Bu durumda dozlar yemeklerle birlikte alınabilir. Demir tedavisi en az 6 ay sürdürülür.

    DEMİR TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ
    Demir ilaçları sıklıkla midede yan etkisi yapar. Ağrı, yanma, bulantı gibi sorunlar görülebilir. Kabızlık, bazı hastalarda da tam tersine dışkıda yumuşama hatta ishal görülebilir. Demir kullanırken dışkı rengi koyulaşabilir.

    İĞNE İLE DEMİR TEDAVİSİ
    İğne ile yapılan demir tedavisinin ağızdan hapla yapılana göre daha etkili olduğu doğru değildir. Malesef bu yanlış düşünce bazı hekimlerimizin uygulamasına da yansımaktadır.
    İğne ile demir tedavisinin ciddi yan etkileri olabilir. Bu nedenle sadece özel durumlarda ve hekim gözetiminde uygulanmalıdır.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (dehb) ve özgül öğrenme güçlüğü (öög) olan çocukların öğretmenlerine öneriler

    1.Öncelikle bütün öğrencilerin kişilik özellikleri ve öğrenme becerilerinin aynı olmadığı kabul edilmeli. Çocukların eğitim ve öğretiminde bireysel farklılıkları her zaman göz önünde tutulmalı.

    2.Öğrencinin zihinsel kapasitesini ortaya koyan ve benlik saygısını geliştiren eğitici çevre yaratılmalı. Sınıfta ve okulda öğrencinin özellikleri ile ilgili uyumlu değişikliklerin yapılması öğrencinin performansını etkiler, olumlu davranışların gelişimine katkıda bulunur.

    3.Her bireye olması gerektiği gibi öğrenciye de saygı duyulmalı, bu anlamda model olunmalı. Saygı duyulduğunu hisseden çocuğun kendisi de saygı duymayı öğrenecek, özgüveni azalmayacak, daha olumlu davranışlarla arkadaş ve toplumda daha çok kabul görmeye başlayacaktır.

    4.Öğrencinin istek, düşünce ve davranışlarına duyarlı olunmalı. Yaptığı davranış ve yorumlara empatik bir şekilde yaklaşılmalı, bu durumlarda diğer öğrencilerin de hem çocuğa hem de birbirlerine empatik olabilmesi sağlanmalı.

    5.Eğer öğrencinin durumu ile ilgili diğer öğrenciler ile paylaşım yapılacak ise öncesinde öğrencinin kendisi ve ailesi ile konuşulmalı, gerekçesi anlatılmalı ve izin alınmalıdır.

    6.Öğrenciye yaptığı ve/veya yapamadığı davranışlarından dolayı benlik değerini azaltacak ‘kötü, aptal, tembel, çılgın, yaramaz’ gibi sözcükler söylenmemeli. Benzer şekilde akranlarının da bu şekilde sözler söylemesine engel olunmalı.

    7.Okul açıldıktan kısa süre sonra çocuklarla bir toplantı yapılarak, okulun kuralları, yapılabilecek ya da yapılmaması gereken davranışları net olarak açıklanmalı, yanlış davranışlarda ne gibi yaptırımlar olabileceğini örneklerle aktarılmalıdır.

    8.Her çocuk için geçerli olan herkesin önünde eleştirmeme kuralı DEHB ve/veya ÖÖG olan çocuklar için de geçerlidir.

    9.Çocuğun yaptığı ödev ya da görevlerindeki eksik ve yanlışlar yargılanmadan, tarafsız, kararlı ve doğru bir şekilde geri bildirim olarak söylenmeli.

    10.Sınıfta iki DEHB’li çocuğun yan yana ya da yakın yerlerde bazen de sınıfın arka sıralarında birlikte oturmalarına izin verilmemeli. Bu çocukların yanında oturacak olan diğer öğrencilerin önemli model oluşturması sağlanmalı ancak arkadaşlarına zarar verecek düzeyde dürtüselliği var ise ya da yanında oturan arkadaşının da dikkatini dağıtıyor ise öğretmene yakın yerde, sırada tek olarak oturmalarına imkan sağlanabilmeli.

    DİKKATSİZLİK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1.Öğrenci öğretmene yakın sırada oturmalı, özellikle uyaranın veya dikkat dağıtıcı faktörlerin çok olabileceği pencere yakını, arka sıralara, çok resimli duvara yakın oturtulmamalıdır.

    2.Bu çocuklara verilecek yönergeler açık, net ve detaysız olmalı, yönergelerde soyut kavramlar çok kullanılmamalı, daha iyi anlaşılabilmesi için gereğinde yönergelerle ilgili somut örnekler verilmeli.

    3.Çocuğun bir şey yapmasını istediğinizde dikkatini size vermesini sağlayabilmek için daha önce aranızda anlaşabileceğiniz bir el işareti ya da cümle, sözcük kullanılmalı, yönergelere dikkatini verdiğinden emin olunmalı.

    4.Eğer olanak var ise sözel yönergeler görsel materyallerle desteklenmelidir. Bu tür yaklaşım öğrencinin öğretmene daha çabuk odaklanmasını sağlayacaktır.

    5.Çocuğun dikkatini kaybetmemek için verilen uyaranların ilgi çekici olmasına özen göstermeli ya da dikkati sizin üzerinizde tutabilmek için aralara dikkat çekici farklı uyaranlar eklenmeli.

    6.Çocuğun çalışmaları molalar ile birkaç parçaya bölünmeli. Molaların verilmesinden önce yapması beklenen bölümü tamamlaması desteklenmeli.

    7.Verilen görevlerin sırası da önemli. Çok dikkat gerektiren bir bölümü daha az dikkat gerektiren bir bölümün izlemesine özen gösterilmeli.

    8.Gereğinde yer değişikliği ya da hareket edebilecek bir görev vererek dikkatini yeniden toplamaya çalışması sağlanmalı.

    9.Okuma sırasında sıra takibinde sorun yaşıyor ise bir kitap ayıracı, parmakla takip ya da bir kart kullanımına izin verilmeli.

    HAREKETLİLİK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1.Gün boyunca okul ya da sınıf içinde görevler vererek (kalem açma, sınıf defterini müdüre götürme gibi) enerjisini harcaması sağlanmalı.

    2.Tüm sınıfın fiziksel hareketi için, belli aralıklarla faaliyetlere ara verilmeli (ayağa kalkabilir, belinizi kıvırabilirsiniz gibi)

    3.Öğrenciye sınıfta düzeni bozmayacak şekilde görevlerini yaparken ayağa kalkmasına, ayaklarını –sırasını sallamasına izin verilmeli.

    4.Çocuk için sınıfta iki farklı yer belirlenebilir. Çocuk sıkıldığında ya da hareket ihtiyacı hissettiğinde diğer yere geçebilir.

    5.Zaman zaman çocuğun sınıf içinde ince motor davranışlarına (sırada kağıt parçaları ile oynama, kağıda karalama yapma, elinde küçük objeler ile oynama gibi) izin verilmeli.

    6.Sınıfta interaktif öğrenme yöntemleri kullanılmalı. Hareketli bir etkinlikten daha sakin bir etkinliğe geçerken ek süre verilmeli.

    7.Laboratuvar gibi çeşitli materyallerin olduğu ortamlar öğrencilerin enerjilerini harcamalarına da katkıda bulunur, dikkatlerini arttırır.

    8.Çocuğun kalabalık ortamlarda (kantin gibi) aktivite düzeyleri artabilir. Bu ortamlarda görevlendirilen yakın bir arkadaşı çocuğu yakın takibe alabilir.

    DÜRTÜSELLİK VE AGRESİF DAVRANIŞLAR İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1.Çevreye zarar vermeyecek düzeyde olan hafif düzeydeki dürtüsel davranışlar mümkün olduğunca görülmemeli. Böyle bir beklentide çocuğun daha çok dürtüsel davranış gösterme riski olacağı hatırlanmalı.

    2. Öğrenci yanlış davrandığında, davranışın altında yatan nedenler anlaşılmaya çalışılmalı.

    3.Çocuk için kurallar ve beklentiler çok net olmalı ve sıkça değişmemelidir.

    4.Kuralları sıkça hatırlatılmalı.

    5.Kurallara uyduğu zamanlarda pozitif pekiştireç olarak çocuğa geri bildirim verilmeli.

    6.Sınıf kuralları çocukların göz hizasına gelecek yerde ve dikkat çekecek şekilde asılmalı.

    7.Çocuklar sınıf kurallarına uyulmadığında başlarına gelebilecekleri net olarak bilmeli.

    8.Ceza, uygun olmayan davranıştan hemen sonra verilmeli.

    9.Küçük bir hata için büyük ceza verilmemeli.

    10.Aynı yanlış davranış karşısında aynı tepkiyi alacağını bilmeli.

    11.Öğrenci ile tartışılmamalı, güç mücadelesine girilmemeli. Öğretmen olarak suçlama olmaksızın duygularınızı ifade ederek kontrollü davranışınızın model alınması sağlanmalı.

    12.Öğrenci için kontrolünü yeniden sağlayabilmesine destek amaçlı gereğinde emin bir yere gönderilmeli.

    13.Öğrenciye öfkesinin kontrolünü kaybetmeye başladığının işaretlerini anlamasına yardımcı olunmalı (ör.kızgın yüz ifadesi, ses tonunun düşmanca oluşu, aktivite düzeyinde artma, inatçılık, yüz ve kulaklarının kızarması, kalp çarpıntısı)

    14.Kontrolünü kaybetmeden önce, düşünce ve duygularını sözelleştirmek öğretilmeli.

    15.Çocuğun harekete geçmeden önce düşünmesini, durmasını çocuğa hatırlatmak için not defterine ya da sıranın üstüne basit görsel ipuçları verilmeli (kontrolünü sağladığında alacağı ödülün resmi gibi)

    16.Öğrenciye diğer çocukların duruşu, sesi ve ifade ettikleri ile onları tanımayı ve empati kurabilmesini sağlamak için farkındalığını arttıracak çalışmalar yapılmalı.

    17.Öğrenciye bozulan ilişkilerini düzeltmek için cesaret verilmeli.

    18.Sınıfı gereğinde 2-3 dakika önce terk etmesine olanak sağlanmalı (çocuk kalabalık ve çok sesli ortamlarda kontrolünü kaybediyorsa).

    19.Sınıf içinde gerilimi azaltmak için zaman zaman mizahtan yararlanılabilir.

    20.Davranış problemini teşhis etmesi ve sözel olarak belirlemesi öğrenciye öğretilmeli (problem nedir? Arkadaşımın yüzüne tükürdüm)

    21.Problem karşısında daha farklı ve doğru davranarak kendisini ifade edebileceği çocuğa örneklerle açıklanmalı.

    22.Doğru ve farklı davranışlar sergilediğinde gelişen olumlu iletişimi çocukla konuşarak, devamını sağlamasına destek olunmalı.

    ÇALIŞMA ALIŞKANLIKLARINI GELİŞTİRMEK VE BAŞARIYI ARTTIRMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

    1.Öğrenciye her çalışma esnasında aklında tutabileceği miktarda bilgi sunulmalı.

    2.Ödevlerin uygunluğu değerlendirilmeli. Öğrenciye engellenme yaratacak (çok zor ve çok uzun) ya da sıkıcı olabilecek (çok kolay, çok tekrarlayıcı) bir görev vermemeye özen gösterilmeli.

    3.Öğrenciye akşam yemeğinden önce ödevini bitirmesi gerektiği söylenmeli.

    4.Ödev kontrolünü mutlaka yapılmalı.

    5.Öğrencinin ödevlerini yapabilmesi için yeterli materyallerini yanına alıp almadığını kontrol edilmeli.

    6.Öğrenci günün başlangıcında canlanamaz, öğleden sonra da dikkat ve enerjisi azalır. Mümkünse akademik dersleri gün ortasına yayılmalı. Diğer saatlere yapmaktan hoşlanabilecekleri ders ve etkinlikleri koyulmalı.

    7.Öğrencinin öğrenme sürecinde farklı öğrenme modaliteleri kullanılmalı (görsel, işitsel, dokunma, motor,…).

    8.Öğrenciye sözel bilgi kısa aralıklarla verilmeli ve tekrar etmesi sağlanmalı.

    9.Çocuk soru sormak için cesaretlendirilmeli.

    10.Öğrencinin başarısı ne kadar küçük olursa olsun ödüllendirilmeli, böylece daha başarılı olması için motivasyonuna destek sağlanmalı.

    11.Başarı sağlamak için sorumluluk üstlenmesinde öğrenciye cesaret verilmeli.

    12.Yanlışların öğrenmede önemli bir yer aldığı anlatılmalı, zaman içinde çalışma motivasyonunun devam etmesi ile doğrularının arttığını görmesi sağlanmalı.

    13.Öğrencinin başarısı için en önemli şey ev ve okul arasındaki iletişimdir. Bu telefonla, küçük notlarla veya yüzyüze görüşmelerle sağlanmalı.

    14.Çocuğun okuma sırasında noktalama işaretlerine dikkat etmesi, okuduğunu daha doğru anlamasını sağlayacağından buna cesaretlendirilmeli, her virgülde kısa soluk, noktalarda da derin soluk alması sağlanmalıdır. Okuma yerlerinde virgül, ünlem, nokta gibi işaretler farklı renklerle belirginleştirilerek çocuğun dikkatini çekilmesi ve doğru okuması sağlanabilir.

    15.Okuma hızını geliştirme ve kontrol etmek için teyp kaydı kullanımı desteklenmeli.

    16.Okuyacağı bölüm ile ilgili bölüm sonu sorular var ise öncelikle soruları okuması sağlanarak konu anlatımı ile ilgili farkındalığı arttırılmalı.

    17.Yeniden okuma aşamasında kolaylık sağlamak için konunun önemli yerlerinin altının çizilmesi ya da sayfada belli yerlere notların yazılmasına izin verilmeli.

    18.Öğrencinin okuduğu bölümü, kitaba bakmadan aklından konunun sırasına dikkat ederek tekrarlamasını öğretilmeli.

    19.Yüksek sesle ders tekrarı desteklenmeli.

    20.Çalışmalarda başlangıç ve son bölümler daha kolay akılda kalır. Bu nedenle orta bölümlere daha fazla çalışılmasını önerilmeli.

    21.Öğrencinin kim, ne, ne zaman, nerede, nasıl ve niçin detaylarına odaklanması sağlanmalı.

    22.Bilgiler arasında ilişki kurmayı sağlaması öğretilmeli.

    23.Öğrendiği bilgiyi nasıl görselleştireciği örneklerle gösterilmeli.

    24.Ödev hazırlarken bilgisayar kullanımına izin verilmeli.

    25.Matematik işlemlerinde parmakların kullanımına izin verilmeli.

    26.Matematikte belli bir gelişim gösterene kadar süre kullanmamalı. Zamanlı testlerin öğrencide stres yaratacağı unutulmamalı.

    27.Çok zorlandığı işlemlerde hesap makinesi kullanımına zaman zaman izin verilmeli.

    28.Karışık işlemlerde problemleri renkli kalemlerle kodlayın (çıkartmayı yeşil gibi).

    29.Öğrenciye işlemin ve sütunlardaki numaraların hizasını kontrol etme alışkanlığını kazandırılmalı.

    30.Matematik problemlerini cevaplamadan önce, problemi defterine yeniden yazdırmayın. Bu stres ve engellenme yaratır.

    31.Yazım hızı çok yavaş ise arkadaşlarının notundan fotokopi almasına izin verilmeli.

    32.Sınavları çoktan seçmeli hazırlamaya özen gösterilmeli.

    33.Öğrencilerin sınavdaki yönergeleri doğru okuması için koyu renk ya da altını çizme yöntemi kullanılmalı.

    34.Test başlamadan önce kısa bir süre öğrencinin testi incelemesine izin verilmeli.

    35.Soruyu hızlıca okuyup hemen yanıtlayan dürtüsel öğrenciler için cevap kısmı kapatılarak soruyu yanıtlamaları önerilmeli.

    36.Yavaş olduklarında test için ek süre verilmeli.

    37.Sorulara verdikleri cevapları gözden geçirmesi için ek süre verilmeli.

    38.Öğrencinin harf hataları, noktalama hataları ya da yazısını değil sınavın içeriği değerlendirilmeli.

    39.Öğrencinin daha çok doğru cevapları ile ilgilenilmeli.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda ilaç kullanımı

    Çocukluk çağı psikiyatrik hastalıları arasında en sık gördüğümüz hasta grubu olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için ilaç kullanımı konusunda ebeveynlerin çok yoğun olmasa da endişeli olduklarını görmekteyiz.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu; organik kökeni olan yani beynin ilgili bölgelerinin yeteri kadar uyarılmaması , çalışmaması nedeniyle ortaya çıkan; aslında sonradan değil de anne karnında başlayan bir sorundur. Bu sorunun giderilmesinde tıp doktoru olan çocuk ve ergen psikiyatrlar, sorunun nereden ve nasıl kaynaklandığını, verilen ilaçların nereyi nasıl etkilediğini, ne tür değişiklik oluşturduğunu bilmektedir.

    Ancak bazen bu mekanizmaları ebeveynlere yeteri kadar anlatmadığımızdan dolayı ilaçlara karşı önyargı oluşmaktadır. Bu önyargı hasta grubunun çocuk olması verilen ilaçların psikiyatrik ilaçlar olması nedeniyle de olmaktadır. Toplumumuzda her zaman psikiyatrik ilaçlara karşı olan bir mesafeli duruş bu ilaçlar içinde geçerlidir. Ayrıca halk doktorlarının da(!)(komşular, akrabalar, vb) korkutması nedeniyle maalesef çocuklar ve gençler ilaç tedavilerinden mahrum kalmaktadır. Yanlış inançlardan biri de ilaçların bağımlılık yaptığı, beyni uyuşturduğu, çocukları sersemlettiği tarzındaki bilgilerdir, bu bilgiler tamamıyla işin uzmanı olmayan kişilerin uydurmasıdır. Verilen ilaçlar bağımlılık yaptığına dair kanıt şu ana kadar yoktur, aksine özellikle eşlik eden Davranım Bozukluğu olan çocuklarda muhtemel bağımlılık yapıcı madde ve alkol kullanımını da önleme gibi faydaları vardır.

    Bazen ilaçların yan etkileri olmaktadır, bunlar daha çok iştahsızlık, uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı ve ritim bozukluğudur. Bu nedenle ilaç başlanmadan önce gerekli tahliller tabi ki yapılmalı, gerekli durumlarda ilgili branş hekimlerine yönlendirilmelidir. Yan etkilerden özellikle iştahsızlık ve uykusuzluk zamanla azalmakta , düzenli ilaç kullanmakla bu yan etkiler düzelmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu için mevcut bilgilerimiz ve bilimsel görüşler şu için ilaçlardan daha etkili bir tedavi yöntemi olmadığı yönündedir. İlaç kullanımı dışında uzman olmayan, ilgisiz kişilerin önerileri; nörofeedback, davranış terapisi, yada adını bilmediğimiz uydurma diyeceğimiz birçok yöntem maalesef ailelere cazip gösterilmektedir. Böylece çocuk ve gençlerin tedavisinin gecikmesine, dolayısı ile degeri dönüşüolmayan durumlara neden olmaktadır.

    Bilinmesi gereken şey dünyanın neresine gidilirse gidilsin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun tedavisinde ilk seçenek ilaç tedavileridir. Tabi ki ilaç tedavilerine yardımcı olacak ek önlemler, eşlik eden psikiyatrik sorunlar için terapiler olacaktır. Ancak sadece Nörofeedback uygulaması, Davranışçı Terapi ile düzeltilir denmesi tamamen bilimdışı yaklaşımlardır.

    Özellikle Bilinmesi Gerekenler;

    · En sık yan etkiler; iştahsızlık,uykusuzluk, karın ağrısı, baş ağrısı, bazen ritim bozukluğu.

    · Kullanılan ilaçlar genelde saatlik etkili olan ilaçlardır (4-12 saat etki), bazıları gün boyu etkilidir.

    · İlaçlar beyni uyuşturmaz tam tersi beyni uyarır.

    · İlaçlar bağımlılık yapmaz istenildiği zaman bırakılabilir.

    · İlaçlar illa ömürboyu kullanılacak diye bir şey yoktur düzelme olmuşsa bırakılabilir.

    · İlaçdışı tedavi yaklaşımları tek başına yeterli, ilaç kullanmadan düzelir denmesi yanlıştır. Sadece zaman ve maddi kayıp anlamına gelir.

    · İlaçlar tüm diğer ilaçlar gibi tabi ki vücuda dışardan verilen maddedir diğer ilaçlar gibi zararlı etkisi olacaktır.

    · İlaçları hipertansiyon hastasının antihipertansif kullanması gibi, şeker hastasının insulin kullanması gibi görmek gerekir.

  • Kusma ve gastroözofageal reflü

    Bebeklerde en sık görülen rahatsızlıklardan biri kusmadır. Süt çocuklarının en az yarısı beslendikten sonra bir miktar anne sütü veya mamayı kusabilir. Bebek bu esnada rahatsızlık hissetmez ve herhangi bir kusma gayreti de görülmez. Bu basit kusmalara tıp dilinde “regurgitasyon” adı verilir. Tamamen fizyolojik bir olay olup gaz çıkarma ve geğirmeye de eşlik edebilir. Çocuk büyüdükçe bu olay giderek azalır ve kaybolur.

    “Ruminasyon” (geviş getirme) yine küçük bebeklerde zaman zaman görülen bir durum olup anne sütü veya mamanın çocuğun ağzına geldikten sonra tekrar yutulmasıdır. Bazen zeka özürlü büyük çocuklarda da görülebilir. Bu durum reflü belirtisi de olabilir.

    “Gastroözofageal reflü” veya kısaltılmış adı ile “reflü” mide içeriğinin yemek borusuna geri gelmesi halidir. Reflü hastalığının çocuklarda ortalama % 8-10 oranında olduğu tahmin edilmektedir. Bebeklerde en sık belirtisi kusmadır. Kusmalar yemek sırasında veya sonrasında görülebileceği gibi öğün aralarında hatta gece uyurken dahi görülebilir. Bazı bebeklerde yattığı zaman huzursuzluk, huysuzluk ve öksürük nöbetleri görülebilir.

    Mide sıvısı asid (HCl) ve besinleri sindiren pepsin gibi enzimleri içerdiği, pH’sı asid olduğu ve de yemek borusu bu maddelere karşı duyarlı olduğundan reflülü çocuklarda bir süre sonra yemek borusunda kızarma (özofajit) ve yaralar (ülser) oluşabilir. Bu durum iştahsızlık, yemeyi reddetme, beslenirken ağlama gibi belirtilerin ortaya çıkmasına yol açar. Büyük çocuklar yanma, ekşime, kaynama gibi belirtiler yanında karın ağrısı, göğüs kemiği arkasında yanma ve acıma, yutma güçlüğünden yakınabilir. Ağızda koku olması da bilinen belirtilerden biridir.

    Hiçbir yakınması yokken kanama ile gelebilen bebek ve çocuklar olabileceği gibi, sadece kansızlık, tekrarlayan üst (farenjit, larenjit, sinüzit, orta kulak iltihabı) ve alt solunum yolları enfeksiyonları (bronşit, zatürre) da reflünün tek belirtisi olabilir.

    Reflü tanısı için öncelikle hastalıktan şüphelenmek gerekir. Yukarıda sayılan belirtiler varsa ve bebeklerde kusmaya yol açabilen idrar yolu enfeksiyonu benzeri başka bir hastalık yoksa öncelikle reflü düşünülmeli ve tedavi önerilmelidir. Tedaviye alınacak yanıt reflü tanısını doğrulayacaktır. Tedaviye yanıt alınamazsa veya atipik belirtiler nedeni ile reflü tanısı doğrulanmak istenirse öncelikle yapılması gereken tetkikler özofagoskopi (yemek borusunun endoskop isimli cihazla incelenmesi) ve özofagusun 24 saatlik pH incelemesidir. Endoskopik inceleme yemek borusundan alınacak bir minik doku örneği ile desteklendiğinde % 90’ın üzerinde doğru tanı koydurur. Uygun koşullarda ve ehil eller tarafından yapıldığında çok basit bir işlemdir. Özofagusun pH incelemesinin ise 24 saat hastanede kalmayı gerektirmesi yanında alkalen ve nötral reflüyü gösterememek gibi dezavantajı vardır. Geçmiş yıllarda çok sık yapılan radyolojik inceleme % 50’ye yakın oranlarda yanlış sonuçlara yol açtığından günümüzde ilk tanı amacıyla neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Sintigrafik inceleme de çoğu zaman usulüne uygun yapılmadığı ve radyoaktif madde kullanıldığı için ilk seçilmesi gereken bir yöntem değildir.

    Reflü tanısı konan bir çocuğun tedavisinde ilk yapılacak olan şey yatağın baş tarafını en az 30 derece yukarı kaldırmaktır. Bebeklerde baş daha yukarıda sol yan pozisyonda yatırmanın en iyi yatış şekli olduğu gösterilmiştir.

    Mide içeriğini koyulaştırarak reflü ve kusmaları azaltmak olasıdır. Bu nedenle içine keçi boynuzu tozu katılmış AR (anti-reflü) mamalar kullanılabilir. Diğer taraftan yemek borusu kapağının basıncını azaltan ve mide asidini arttıran çikolata, aşırı yağlı, baharatlı, acılı, ekşili gıdaların (cips, ketçap, mayonez, hardal, soğan, sarımsak…), asitli, gazlı içeceklerin (kola, hazır meyva suları, gazozlar, içki…) yasaklanması veya azaltılması önerilir.

    Karın içi basıncını azaltmak amacıyla çocuklara çok sıkı elbiseler giydirilmemesi, kemerlerin çok sıkılmaması ve şişman çocukların zayıflatılması da alınacak önlemler arasında sayılabilir.

    Hekimler tarafından kullanılan ilaçlar ise yemek borusu kapakçığının basıncını arttıran, mide boşalımını kolaylaştıran, mide asidini nötralize eden veya azaltan ilaçlardır. Ancak bu ilaçların, belki de uzun yıllar tedavi gerekeceğinden, bir hekim denetiminde kullanılması şarttır.

    Tedaviye yanıt alınamadığında ve çok ciddi reflü belirtileri olduğunda cerrahi girişim de tedavi seçenekleri arasına dahil edilir. Ancak apne (geçici solunum durması), ani bebek ölümü tehdidi gibi ciddi belirtiler varsa, darlık gelişirse veya zeka özürlü çocuklarda anti-reflü ameliyatı düşünülür. Günümüzde çocuklara çok sık uygulanan bir tedavi değildir.

  • Bağışıklık sistemi bozuklukları. İmmün yetmezlikler

    PRİMER İMMÜN YETMEZLİKLER (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ HASTALIKLARI)

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan elemanlardan herhangi birinin yokluğu ya da fonksiyon bozukluğu immün yetmezlik hastalıkları olarak adlandırılır. Bu hastalıklar kalıtsal ya da genetik nedenlere bağlı geliştiğinde primer immün yetmezlik olarak adlandırılır. Şimdiye kadar oldukça fazla sayıda primer immün yetmezlik tipleri tanımlanmıştır.

    Bağışıklık sistemimiz başlıca akyuvar olarak adlandırdığımız hücrelerimizden oluşmaktadır. Bu hücreler vücudumuza giren yabancı ve zararlı mikroplara (bakteri, virüs, mantar vb) karşı korurlar. Yabancı ve zararlı bu etkenlerle mücadele ederken direkt olarak yok edebilir ya da özgün antikorlar üreterek etkisizleştirmeye çalışır.bu mücadelede kompleman olarak bilinen proteinlerde yardımcı olurlar.

    Bağışıklık sistemimizi oluşturan hücreler ya da proteinlerin eksikliği yanında fonksiyon bozukluklarında vücudumuza giren zararlı etkenlere karşı mücadelede zafiyetler başlar. Bu hastaların en belirgin özelliği tekrarlayan, ağır ve komplikasyonlarla seyreden enfeksiyonlar geçirmeleridir. Bu enfeksiyonlar akciğerlerde, kulakta, sinüslerde, karaciğerde, sindirim sisteminde, ciltte, lenf bezlerinde, beyin ve kemiklerde ortaya çıkabilir.

    Bazı immün yetmezlikler ile beraber kardiyovasküler sistemde doğuştan anormallikler, endokrin sistem bozuklukları, otoimmün hastalıklarda görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Semptomlar ve Tanı

    Ağır immün yetmezlik durumlarında semptomlar çok erken başlayabilir. Özellikle T lenfositlerine bağlı Primer İmmün Yetmezlikliği olan hastalarda hayatın ilk aylarında ağır enfeksiyonlarla belirti verirler. B lenfositlerine bağlı belirtiler anneden geçen antikorların koruyucu etkilerinin geçmesi ile yani 6.aydan sonra ortaya çıkabilir.

    Primer immün yetmezlikleri düşündüren belirtiler

    Tekrarlayan, tedavisi zor, hayatı tehdit eden ve olağan dışı mikroplarla oluşan enfeksiyonlar

    Büyüme gelişme geriliği

    Tekrarlayan pnömoni, sinüzit ve kulak enfeksiyonları

    Tedaviye dirençli durumlar

    Ciltte ya da iç organlarda apse oluşumu

    Ailede primer immün yetmezlik hastalığı öyküsü

    Otoimmün hastalıklar

    Lenf bezlerinde ve dalak büyümesi

    Bazı immün yetmezlikler bir nedene bağlı olarak edinsel nedenler ile de gelişebilir. HIV virüsünün neden olduğu AIDS hastalarında olduğu gibi ya da sistemik olarak uzun ve yüksek doz kortikosteroid tedavisi alanlarda, kemoterapi gören kanser hastalarında ve ağır yanıklarda da immün yetmezlik görülebilir.

    Primer İmmün Yetmezliklerde Tedavi

    Primer İmmün Yetmezliklerde hastalığa neden olan mekanizmaları daha iyi anladıkça tedavi metotları da geliştirilmektedir. Öncelikle kalıtsal geçiş gösteren durumlarda bunu önleyici tedbirler alınmalıdır. Tarama testleri geliştirilerek hastaların daha semptomları ortaya çıkmadan tanınması tedavi başarısı için çok önemlidir.

    Son yıllarda nakil işlemlerinin (kemik iliği, kök hücre, timüs) gerçekleşmesi ile önemli mesafe alınmıştır. Ülkemizde de bu nakiller başarıyla yapılmaktadır. Diğer yandan immünoglobülin replasman tedavisi ile koruyucu antikorlar verilerek enfeksiyonlara karşı önemli bir başarı yakalanmıştır.

    Son yıllarda özgün gen tedavisi bazı primer immün yetmezlik tiplerinde başarılı sonuçlar vermektedir.

    İmmünoglobülin (IgG) Destek Tedavisi

    İmmünoglobülin (IgG) kandaki antikorlarımızdan birisidir. Bu antikorların hastalara verilmesi ile enfeksiyonlara karşı vücudumuzun verdiği yanıt güçlendirilir. Primer immün yetmezliği olan hastalar bu tedaviden oldukça fayda görürler.

    Bu antikorlar (IgG) kandan saflaştırılarak elde edilir. İnsanlardan elde edildiği için potansiyel olarak kan yoluyla geçebilecek hastalıklara karşı oldukça yüksek teknoloji kullanılarak olası enfeksiyon yapan ajanlardan temizlenir.

    IgG hem damar yolundan hem de cilt altına enjeksiyon ile verilir. Yan etkileri nadirdir. Baş ağrısı ve alerjik reaksiyon görülebilir.

  • Ailelerin ateş hakkında doğru bildiği yanlışlar!!!!!

    YANLIŞ: Çocuğumun bedeni sıcak, mutlaka ateşi olmalı.

    GERÇEK: Çocuklar birden fazla sebeple sıcaklayabilirler. Örneğin aktif bir şekilde oynamak, ağlamak, yataktan yeni kalkmış olmak, sıcak bir günde dışarıda olmak gibi sebeplerle tenleri ısınabilir. Tenin ısınmasına yol açan bu gibi durumlar sona erdiğinde 10-20 dakika içerisinde tenleri normal sıcaklığına döner. Bu gibi sebepler elendiğinde, tenleri sıcak olan ve hasta gibi gözüken çocukların %80’i ateşlidir. O yüzden kesinlikle sıcaklığı elle ya da dudakla hissetmeniz yeterli değildir, emin olmak için mutlaka termometreyle ateşini ölçün. Termometre tiplerine göre ateş olarak kabul edilecek dereceler şöyledir:

     Rektal, kulaktan veya alından ölçen termometreler: 38.0° C ve üstü

     Ağızdan ölçen termometreler: 37.8° C ve üstü

     Kol altından ölçen termometreler: 37.2° C ve üst

    YANLIŞ: Her ateş çocuk için kötüdür.

    GERÇEK: Ateş vücutta olan enfeksiyonla savaşmak için vücudun doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ateş vücudun savunma mekanizmasını harekete geçirerek enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olur. 37.8° – 40° C arasındaki normal olarak kabul edilecek ateş hasta çocuklar için iyidir. Bu, vücudun savunma mekanizmasının çalıştığı anlamına gelir.

    YANLIŞ: 40° C üzerindeki ateş tehlikelidir ve beyin hasarına neden olur.

    GERÇEK: Enfeksiyonlardan kaynaklanan ateş beyin hasarına sebep olmaz. Sadece 42° C’nin üzerindeki vücut ısısı beyin hasarı yaratabilir.

    Vücut ısısı bu sıcaklığa ancak nadiren ulaşır. Örnek: Çok sıcak bir havada pencereleri kapalı bir arabada çocuğun bırakılması gibi.

    YANLIŞ: Her türlü ateşte, ateş düşürücü ilaç verilmelidir.

    GERÇEK: Ateş çocukta rahatsızlık yaratıyorsa ilaçla tedavi edilebilir. Çoğunlukla 39° ya da 39.5° C üzerine çıkmadığı sürece rahatsızlık yaratmaz. Çocukta ateş rahatsızlık hissi vermiyorsa hatta bir süre ateşi düşülmeyi beklemek çocuğun bağışıklık sisteminin gelişmesi açısından da yararlıdır. Ancak maalesef bizde ateşe bağlı havale geçirme ihtimaline karşı bunu uygulayabilen aile yok gibi bir şey.

    YANLIŞ: İlaç verildiği zaman ateş normal seviyesine düşmelidir.

    GERÇEK: İlaç verildiği zaman ateş genellikle 1° ya da 1.5° C düşer. Ateş düşürücülerle bir saatte ancak 1 derece ateş düşer. Yani ateş 39 derece ise ancak 2 saatte 37 derece düzeylerine iner. O yüzden en hızlı ateş düşürme yöntemi her zaman ılık komplex ya da ateş düşünceye kadar uygulanacak ılık duş aldırmaktır.

    YANLIŞ: Çocuklar ateşe bağlı havale geçilebilir.

    GERÇEK: Ateşe bağlı havale 6 ay-6 yaş arasında 4 çocuktan 1’inde görülebilir. Ateş etkeni beyni etkileyen enfeksiyonlar değilse genellikle sorun çıkarmaz.

    Ailelerin ateşten çok tedirgin olmalarının bir nedeni de; beş-altı yaşa kadar ateşli havale geçirme ihtimali. “Ateş arttıkça mutlaka havale geçirecek diye bir şey yok. Özellikle genetik yatkınlığı olanlarda havale geçirme eğilimi varsa, daha ilk yükselme anında havale geçirebiliyor. Havale anında soğuk suya sokmak, soğan koklatmak, baş aşağı sarkıtmak gibi davranışları kesinlikle yanlıştır. Sakin bir şekilde yumuşak bir yere yatırıp kafası yan çevrilerek ortam havalandırılmalı ve en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

    YANLIŞ: İyileşmesi için ateşini düşürmeliyim

    GERÇEK: Ateş, aslında öksürük gibi vücudun bir savunma mekanizması. Mikroplarla vücudun savaşabildiğinin bir göstergesi olan ateşi düşürmek enfeksiyonu tedavi etmiyor, sadece çocuğu rahatlatıyor. Ateşi çıkan çocuk için uygulanabilecek doğru yaklaşımlar şunlardır. Ateşi yükselen çocuk titriyor ve eli-ayağı soğuk diye üzerini örtmeyin, tam tersine soyun. Çocuğu sirke, alkol, soğuk su ile yıkamak ateşi ilk önce hızla düşürse de, sonra daha fazla yükselmesine sebep olur. O yüzden önermiyoruz. Normal banyo sıcaklığındaki ılık suda oturabilir ya da ılık bezlerle vücuduna kompres yapılabilir. Yalnız yapılan yanlışlardan biriside ılık su ve ılık kompresin süresini çok kısa tutmaktır. Gerekirse bu işlemler ateş düşünceye kadar 30 dakikaya kadar bile çıkabilir.

    Ateşe yaklaşımda 3 önemli yanlış uygulama!

    Gereksiz ilaç kullanma

    Havale endişesiyle tehlike sınırlarının çok altında gereksiz ve abartılı ilaç kullanımının en önemli yanlışlardan birisi ateş düşürücülerin önerilenden daha sık aralıklarla veya üst üste kullanımı ilaçların zararlı etkilerinin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Ayrıca yanlış ilaç kullanımından biri olarak çocuklarda Aspirin kullanımı Reye sendromu denilen hayatı tehdit eden bir hastalık tablosuna neden olabiliyor. Yine çocuklarda önerilmeyen Metamizol kullanımı da tansiyon düşüklüğü, kemik iliğinin baskılanması sebebiyle bağışıklık sistemi hücrelerinin ciddi azalması gibi son derece önemli sorunlara yol açabiliyor.

    Soğuk su ya da buz uygulama:

    Yapılan yanlış uygulamalardan bir de, ılık ıslak uygulama yerine, aşırı soğuk su hatta bazen buzlu su ile ateşin düşürülmeye çalışılması oluyor. Bu durum, hipotermi denilen ve çocuğun hayatını tehdit edebilecek ateşin aşırı düşmesiyle sonuçlanabiliyor. Ayrıca ilk anda düşen ateş daha sonra rebaund etkisiyle tekrar yükselebiliyor. Soğuk su/buz uygulamasının sıcak çarpması veya malign hipertermi denilen ve ateşin 40’ın üzerine çıktığı istisnai durumlar dışında kullanımı gereksiz ve zararlı bulunuyor.

    Antibiyotiğe başlama:

    Ailelerin sıklıkla ateşi bakteri enfeksiyonuyla ilişkilendirerek bir an önce antibiyotik başlamak istediklerini söyleyen Dr. Füsun Çelikkol “Oysa ki çocuklarda ateşin en sık sebeplerinden biri virüslerdir ve antibiyotik kullanımına gerek yoktur” . Bu nedenle doktor muayenesi olmadan antibiyotik başlanmaması ve doktora antibiyotik uygulaması veya yazması için baskı uygulanmaması önem taşıyor.

    Peki hangi durumlarda acil müdahalede bulunmak gerekiyor. Birde onlara göz atalım.

    Acil müdahale gerektiren durumlar

     0-3 ay arası bebekler. Bu dönemde ateşli küçük çocukların yüzde

    70’inde bakteri enfeksiyonu sorumlu olurken, yüzde 10-15’inde ağır bakteri hastalığı saptanıyor. Özellikle yeni doğan dönemi denilen 0- 28 günlük bebeklerde ateş hastaneye yatırılarak izlem ve tedavi gerektiriyor.

     Çocuk daha önce ateşli ya da ateşsiz nöbet veya havale geçirmişse,

     Kronik akciğer hastalığı varsa,

     Doğumsal kalp hastalıkları bulunuyorsa,

     Diyabet gibi metabolik hastalıkları tanısı almışsa,

     Yoğun sıvı kaybı ve şok tablosu varsa,

     Çocuk enerjisiz ve düşkün görünüyorsa,

     Ateş vücutta döküntüyle seyrediyorsa,

     Ateş 40 derecenin üstündeyse

  • Yenidoğan bebek

    Yenidoğan bebeğiniz, dış dünyaya uyum sağlamak için birkaç haftalık bir süreye ihtiyaç duymaktadır .İlk haftarda, ne zaman ne yapacağını önceden kestiremezsiniz. Bazı günler daha aktif, bazen sessiz olacaktır.

    Yenidoğan bebek neler yapabilir?

    Yenidoğan bebek çok ağlayabilir, huzursuzluk gösterebilir

    Solunumu düzensiz olabilir

    Aksırabilir, kusabilir

    Sık sık irkilebilir

    Bebekler birbirine benzemez, her bebeğin farklı karakter özellikleri vardır. Örneğin, bazı bebekler daha sakin, uyumlu olur, gereksinimlerini kolayca tahmin edebilirsiniz. Bazı bebekler ise zordur, beslenme ve uyku saatleri düzensizdir, sakinleştirilmeleri daha zordur.

    Emzirme

    Kendiniz ve bebeğiniz için sakin, rahat bir yer bulun.

    Bebeği, kucağınızda yüzü size dönük olacak şekilde tutun

    Meme ucunu bebeğin yanak veya alt dudağına değdirip ağzını açmasını sağlayın ve memeye tutturun

    Emerken , sadece meme ucu değil, çevresindeki koyu renkli bölüm de bebeğin ağzı içinde olmalıdır. Aksi halde, emme meme başında çatlaklara yol açar ve canınız yanar.

    Emzirme bittiğinde, bebek memeden ayrılmıyorsa, ağzına küçük parmağınızı vererek meme başını bebeğin ağzından çıkarın, böyle yapmazsanız canınız yanabilir.

    Her emzirmede, bebeğin önce bir taraftaki sütü bitirmesini sağlayın, daha emmek istiyorsa öteki memeden verin.

    Yenidoğan bebek, 24 saatte 8-12 defa, yani 2-3 saatte bir , emmek isteyebilir Ama, korkmayın, bu sıklık giderek azalacaktır!

    Emziren annenin meme başlarının temizliği için su kullanması yeterli olacaktır.

    Emzirmeler arasında, göğüslerden süt akabilir, meme başlarını kuru tutmak için ped kullanmak gerekecektir

    Göğüsler şiş ve ağrılıysa ne yapmak gerekir?

    Bebeği daha sık emzirin

    Ilık bir duş alın veya göğse ılık havlu uygulayın

    Göğüste hasasiyet, kızarıklık varsa, grip olmuş gibi hisediyorsanız, doktorunuzu arayın

    Gaz Çıkarma

    Bebeğin emerken yuttuğu havayı çıkarması, onu rahatlatacaktır. Emzirmenin ortasında ve sonunda gazını çıkarmak uygun olur, çünkü yuttuğu hava bebeği rahatsız ederek daha fazla emmesine engel olabilir.

    Gazını çıkarmak için, bebeği omzunuzun üstüne veya kucağınıza yatırın veya kucağınızda oturtun, usulca sırtına vurun veya sırtını sıvazlayın.

    Çoğu bebek, gaz çıkarırken emdiğinin bir kısmını da çıkarabilir. Bu gerçek bir kusma değildir, endişe etmeye gerek yoktur. Sadece kendi giysinizi bir mendille korumanız yeterli olacaktır.

    Göbeğin Bakımı

    Enfeksiyon gelişimini önlemek için göbek kordonunu temiz tutmak gereklidir. Bunun için; her bez değişiminde, alkol veya doktorunuzun önerdiği başka bir antiseptik solüyona batırılmış bir kulak temizleme çubuğuyla kordonun özellikle tabanını silmelisiniz. Bu işlem, bebeğin canını yakmaz.

    Göbek düşene kadar, bebeğin bezini göbek kordonu dışarda kalacak şekilde aşağıdan bağlayın.

    Alt Bakımı

    Yenidoğan bebeğiniz, günde 6-8 bez ıslatabilir ( Neyse ki bu sıklık sonradan azalacaktır ).

    Bazı bebekler günde bir kaka yaparken, bazıları her emme sonrası yapacaktır, her ikisi de normaldir.

    İlk günlerde koyu yeşil, siyah renkli olan gaita, sonraki günlerde sarı- yeşil, yumuşak kıvamlı bir şekle dönecektir ( Bebeğin yumuşak ve sulu gaita yapması normaldir, ishal anlamına gelmez ) Mama ile beslenen bebekler daha kıvamlı gaita yaparlar.

    Bez kirlenince hemen değiştirerek, bebeğinizin altını iyice temizleyerek pişikleri önlemiş olursunuz.

    Altında kızarıklık olursa,temizleyerek havada kurutmaya bırakınız. Doktorunuzun önerdiği çinko oksit içeren kremlerden kullanabilirsiniz.

    Kız bebeklerde alt temizliğini mutlaka önen arkaya doğru yapın. İlk birkaç hafta beyaz bir akıntı olabilir, bu normaldir.

    Erkek bebeklerde, sünnet derisini geriye çekip temizlemeye çalışmayın.

    Giyim

    Bebeği mevsim koşullarına göre, kendinizin nasıl bir giysiyle rahat edeceğini düşünerek giydirin

    İnce bir tişörtle gezerken,bebeği kışlık battaniyelere sarmayın! Aşırı giydirme ve sarma bebeği huzursuz eder.

    Elleri ve aykakları genellikle soğuk olacağından, bebeğin üşüyüp üşümediğini göğüs veya sırtından kontrol edin.

    Güvenlik

    Yenidoğan bebek bile hareket eder, asla kanape, alt değiştirme masası gibi bir yerde yalnız bırakmayın. Yanından ayrılacaksanız, ya yatağına koyun ya da bebeği de götürün.

    Geniş kenarlı bir şapkayla bebeği güneşten koruyun.

    Bebeğin yannda sigara içmeyin, içilmesine izin vermeyin . Sigara içimine maruz kalan bebeklerde, solunum yolu ve kulak enfeksiyonları sıklığı artmaktadır.

    Bebek kucağınızdayken veya emzirirken asla sıcak içecekler içmeyin.

    Yatırırken yüzüstü yatırmayın.

    Başka bir küçük çocukla bebeği yalnız bırakmayın.

    Boğulmanın önüne geçmek için bebek yatağında yastık, büyük oyuncak, plastik poşet türü şeyler bulundurmayın.

    Araba yolculuklarında bebeğin yaş ve kilosuna uygun araba koltuğu kullanın. Yenidoğan bebeğin rahat etmesi için, kenarlardan rulo yapılmış havlularla destekleyebilirsiniz.Araba hareket halindeyken, ağlayan bebeği sakinleştirmek veya emzirmek için koltuğundan almayın, gerekirse aracı durdurun. Asla bebeği tek başına arabada bırakmayın.

    Gelişim

    Yenidoğanın beş duyusu günden güne gelişmektedir. Başı büyük ve ağırdır, boyun kasları güçsüzdür, desteklenmesi gerekir.

    Yenidoğan Bebeğiniz Neler Yapabilir?

    Karın üstü yatarken başını kısa süre kaldırabilir.

    Oturtulursa başı düşer.

    Yaklaşık 20 cm’ lik bir mesafeyi görebilir.

    En çok yüzlere ve parlak, kontrast renklere bakmayı sever.

    Şiddetli sesleri duyar ve irkilir.

    Sesinizi duymaktan hoşlanır, konuşarak onu sakinleştirebilirsiniz.

    Tat ve koku alır, hisseder.

    Annesinin kokusunu tanır.

    Bebeğe Destek Olmak İçin Siz Neler Yapabilirsiniz?

    Bütün bebekler sevgi ve sıcaklığa gereksinim duyar. Onu kucaklayarak şımarttığınızı düşünmeyin! Sık sık kucaklayın, sarın, sevginizi gösterin.Gereksinimlerini zamanında karşılayarak temel güven duygusunu geliştirin. Ağlayınca karşılık gören, sıkıntısı giderilen bebek hayata güvenli bir başlangıç yapacak, özgüven geliştirecektir.

    Tutarken elinizle başını destekleyin.

    Yüzünüzü görebilmesi için bebeği yakın tutun.

    Ona parlak, kontrast renkli cisimler gösterin.

    Onunla konuşun, ninniler, şarkılar söyleyin.

    Uyku

    Bebeklerin uyku düzenleri farklılık gösterir. İlk aylarda genellikle günde 15-18 saati uykuda geçirecektir.

    4 saatte 30 dakika kadar uyanık olabilir.

    Gece ve gündüz farkını bilmez ( Anne ve babalar için en kötü haber ! )

    Zamanla belli bir uyuma ve uyanma düzeni oluşacak, gündüzleri 1-3 saat kadar, geceleri 3-6 saat kadar uyumaya başlayacaktır.

    Bebek uyurken yan veya sırtüstü yatırılmalıdır.

    Bebek gece sık uyanacağından, annenin de gece gündüz demeden, bebek uyurken, en azından dinlenmeye çalışması iyi olur. Bebeğin uykusu sırasında ev işlerini halletmeye çalışan anne, gece de uykusuz kalırsa bu tempoya dayanması güç olacaktır.

    Gece ve gündüzün farkını anlaması için bebeğe destek olun. Gündüz uyanık olduğunda onunla oynayın, konuşun, uyarı vermeye çalışın.Gece ise mümkün olduğunca sessiz, sakin olun, bebeği fazla uyarmayın, onunla oynamayın.

    Ağlama

    Ağlama bebeğin sizinle iletişim kurma yoludur, buna üzülmeyin, bebekler ağlar çünkü henüz konuşamazlar!

    İlk haftalarda bebekler günde 2-3 saat ağlayabilirler.

    Hatta, ilk 6-8 hafta boyunca ağlama giderek artar.

    Bazı bebekler uykuya dalmadan önce 10-15 dakika ağlarlar.

    Farklı nedenlerle farklı ağlamalar olabilir.Zamanla, bunu ayırt etmeye başlayacaksınız. Ancak her ağlamanın da belli bir nedeni olmayabilir, bazen bebek nedensiz de ağlayabilir.

    Bebeğin ağlamasına hemen yanıt verirseniz, sizin yanında olduğunuzu bilecektir.Böyle davranarak bebeği şımartmış olmazsınız.

    Yenidoğan bebeğiniz ağlayınca; karnını doyurma, altını değiştirme, kucaklayıp sakinleştirme seçeneklerinin hepsini denediyseniz ve halen ağlıyorsa , bir süre yatağına koyup sakinleşmesini bekleyebilirsiniz. Sakinleşene kadar gözlem altında tutmayı unutmayın. Zamanla hangi ağlamada ne yapmak gerektiği konusunda deneyim kazanıp sizden sonra anne- baba olanlara öğüt vermeye bile başlayacaksınız!